Wednesday, October 31, 2007

Deuss Ex Machina # 188 - Plateaux On Plateaux

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_188_--_Plateaux On Plateaux

29 Ekim 2007 Pazartesi gecesi “canlı” olarak gerçekleştirilmiş programın parça dizinidir.
>>>>>Musique

Guest : Taylan (Living Records / AUF Entertainment)
>1<-Taylan-1914 (Randoman Rmx) (Living Records)
>2<-Taylan-Sometimes (Living Records)
>3<-Taylan-1914 (Original) (Living Records)
>4<-Evirgen-Yak (Taylan Remix) (Living Records)
>5<-C&C Music Factory-Everybody Dance Now (Taylan Remix) (Unreleased)
>6<-Taylan-Untitled (Unreleased)
>7<-Taylan-Wilflower (You Are My Sun Remix) (Unreleased)
Plateaux On Plateaux Bölüm(188) – Berrak Suyun Yüzeyinde Karaşın Dalgalanmalar, Hale-tti-Ruhiyemiz Mahf Olmuş, Biçimsiz Majör Tınılar Yoldaşımız Minörler Saplantılarımız (NachtEinS)

>>>>>Bildirgeç
Selamlar,
Biraz sonra göz gezdireceğiniz bildirgeç 30 Temmuz 2007 tarihinde gerçekleştirmiş olduğumuz Deuss Ex Machina programının 178. bölümü için güncemizde sizlerle paylaşmıştık.Geçtiğimiz Pazartesi akşamı ise yazımızda önerimiz olmuş bulunan Taylan Yılmaz, Deuss Ex Machina’nın konuğu olarak bizlerle beraberdi. Bir saat süresi içerisinde çalışmalarının ardılından, müziğinin yöneldiği noktalara kadar pek çok detayı paylaşmaya çalıştık. İlerlemeye çabaladığı ve belki de pek çoğumuzdan daha eskiden beri sadece müziğin peşinde koşmuş bir prodüktörün bir biyografisini oluşturmaya çabaladık. Üretilmiş müziğin verdiği anlam bütünlüklerinden, deneyimlenmemiş yalnızlıkların izlerine, 1914 EP’sinin University of New Hampshire’den Profesör Rob Haskins tarafından modern müziğin önemli kayıtları arasında gösterilmesinin kıvancına, Auf’un tekrardan dönüşüne ve getireceği süprizlere uzanan bir dizi konuşma ile Taylan Yılmaz’ın çalışmalarından örnekleri sunmaya çalıştık. Sözü fazla da uzatmadan sizi 1914 EP’si içinde yorumlarımızın yer aldığı bildirgeç ile baş başa bırakıyoruz. İyi Haftalar...

>>>>RE.Blog

Sessizlik. Koskoca kalabalıklar içerisinde kendini alelade bir biçimde yalnız kalmış hissettmek. Etkileşim içinde olmaya çabaladıkça giderek yalıtılmışlığın, enikonu şekillere mengenelenmiş „somut“ ayrışım anları. Bir „tiz“ çığlığın dahi yeri göğü birbirine kattığına şahit olunabilecek yerküre içerisinde bangır bangır bağırırken bile „sesin“ kaybolması, yeknesak bir biçimde rutine karışması. Sessizlik, cansiperane değil kayıtsız kalmak zorunda olduğumuz öyle çok problemin birikimi yüzünden kabullendiğimiz gerçekliğimiz. „Sıfat“ olarak kullanmaya bir alışıldı mı keskinleşen, giderek yara üzerinde etkisi „Placebo“ halini alan bir çözümleme. Öyle bir durumdur ki „sessizlik“ kimi zaman ait olduğun kültürü tanıtabilmek gayesi ile yola çıktığında karşına çıkar koskocaman bir duvar olarak. Tepkileşimi, ateşe verilmiş bir tutucu kavgacılık olarak algılamaya devam ettiğimiz müddetçe karşımıza daha çok çıkacak „yalıtkan“. Öyle ki bir müddet sonrasında artık her bireyin bir duvarı ve kendi üretmiş olduğu kakafonisini kimselere duyuramayacağı bir özerk „sessizliği“ olacak. Hemde ütopik değil %100 Güzel ve Dahi bir gerçeklikte.

Müziğe düşünsel bir mana yükleme erki içerisinde oluşturmaya çabaladığımız bu haftalık bildirgeç dizinimiz içerisinde sözel ağırlığı itibariyle limitleri zorladığımız da oluyordur; Sevgili Okurlar. Ancak bu iletkiler içerisinde ses’i yansıtabilmenin en makul yollarından biridir yazı ile tanıtmak (affınıza sığınarak). Okuduğumuzu etüt ettikten sonra müziklerin enginliğinde kendi rotalarımızı belirleyebilmek. Hiç kuşkusuz ki çoğu zaman bir „entellektüel boşaltım“ olarak tanımlanmış, akademik tez sınırlarını zorlayan bir ifade biçimine „mümkünse“ hiç girmemeye çalıştık. Uzun tümceler her daim sözcümüz oldu Deuss Ex Machina’da; ancak, edebiyatımızın engin birikiminden bir demet ilham alarak bir „Pulp Fiction (üç otuz kuruşa satılan, dünyevi hakikatlerin sansürsüz hikayeleri)“ öznesi olmak, belki bazılarımızın hala hatırladığı bir „fanzin“ kültürünün kısılmış sesini, günümüzde yansıtabilmek için „flaş flaş flaş“sız günlükler derlemeye çabaladık. Kültürel gelişimin sadece „kült bir komün“ içinde değil, aramaya sebat eden her dinleyici için „eşikten“ kolayca sızmasını sağlayabilmek işbu „ses“ bağlaçlı yazılarımızın devamlılığını sağladı.

„Sessizliğin“ alt kültürler içinde de varlığını hissettirmesi, alternatifin alternatifi olan „elektronik müziği“ yansıtabilmek için iki kere daha çok çabalamamız gerekliliğini ortaya çıkarıyor. Üretimlerin günden güne artarak artık önü alınamaz bir ivme ile yoğunlaştığı şimdinin müziğinde, bağlaç oluşturma, sadece hazmedilmiş olanı değil aynı zamanda daha deneysel tavırlar üzerine yoğunlaşma, kes yapıştır değil orjinalitesi ile bir şeyler anlatma peşinde olan prodüktör / sanatçı / gruplardan derlemeler ile „sesin“ varlığını daha gür bir biçimde paylaşabilmek, dinledikçe ortak olarak yeni tınıları keşfedebilmek en büyük kazanımımız olacaktır.Deuss Ex Machina’nın bu hafta yayınlanmış olan 178.bölümü içerisinde de yukarıda değinmeye çabaladığımız elektronik müzik disiplininde „minimal techno“ yüzeyleri arasında „sessizliği“ alt etme çabası içerisinde olan çalışmalar içeriğimizi oluşturdu.

„Sessizlik“ temaşası içerisinde kendi yollarını çizmeyi başaran isimler arasında bizden isimleri de dahil etmeye devam ediyoruz. Elektronik müziğin ülkemiz sathında hüsnü kabulü ve dinlenebilitesi bazı sınırlar ile belirlenmiş olarak algılansa da, devamlılığı ortaya koymaya çabalayan ve bu yolda ilk günkü özveri ve ilgiyi barındıran her bir yeni ses üreticisi çalışmaları ile ülkemizin kollektif müzik arenasında biraz daha söz sahibi olmasını olanaklı kılıyor. Bu hafta önerimiz olarak (parça dizinini kontrol ettiyseniz de fark edebileceğiniz üzere) yıllardır İstanbul sahnesinde „techno“ neferliğini elinde bulunduran Taylan Yılmaz’ı sizlere takdim ediyoruz.


Alternatif bir kültürün harcının atıldığı bir şehri-Stanbul’da elektronik müziği iyi anlaşılır bir form haline dönüştürme konusunda aktivist bir kimliğin sahibi Taylan. Sanat’ı hayatın merkezine almış, müzik ile de kendini en iyi ifade biçimine kavuştuğunu belirten bir isim. Müzisyen kimliği ile tanınmadan önce, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sanat eğitimi alır. Çizime olan yatkınlığı ile on yaşından bu yana ilüstürasyonlar ve resimleri ile pek çok ulusal yayında çalışmaları yayınlanır. Müzik ise Taylan Yılmaz için sanatı ile gerçek bir bağlaçtır, öyleki 1998 yılında „Techno“ ses erimi ile tanışına kadar çeşitli yerel topluluklarda enstürmantalist yönünü geliştirme imkanı bulur. Techno’yu „Olağan ve klişelere bağımlı olmayan, artistik kimliğini en doğru biçimde tanımlandırmasını olanaklı kılacak, seslerin kombinasyonu ile bilinmeyenin dehlizlerini arşınlatabilecek bir izlek“ olarak betimler.

(((godet))), Magma, Filter, Uniq gibi elektronik müziğin takipçileri ile ilk buluştuğu mekanlarda DJ’liğini deneyimlemesi neticesinde ilk büyük çıkışını 2003 yılında düzenlenmiş olan Phonem Elektronik Müzik Platosu içerisinde gerçekleştirir. Techno müziğin imdisinde birer marka olarak tanımlanan „Schranz“ akımının mimarı olan Chris Liebing ve Alman techno sahnesinde bir rol model olarak yer almış, ürettiği parçalar ve ortak çalışmalar ile geleneksel olanın ötesinde bir kültürel cezbedici konumuna yükselmiş bulunan Monika Kruse ile festivalin kapanışında İstanbul’un sesinin en az onların üretimleri kadar etkileyici, farklı bir potanstan duyumsatmayı başarır. Bu ikili dışında Dave Clarke, Umek, Percy X, Gaetano Parisio, Stanny Franssen gibi „techno“ duayenleri ile beraber performanslar gerçekleştirir.

2004 yılında kendi müziğini aracısız bir şekilde yaymayı amaç edinen, gerek Bruno Pronsato, Savas Pascalidis, Bangkok Impact, Rennie Pilgrem gibi tür ve tarz ayrımı olmaksızın iyi müzik icracısı olan sanatçıları konuk ederek, gerekse de yerli pek çok DJ’in ilk performanslarını gerçekleştirmesi ile elektronik müziğin tarif edilenin dışında gerçek yönlerini ortaya koyan setlerin / performansların gerçekleştirildiği „Auf Club“ın temellerini atar. İki sene boyunca müziği merkeze alan dinleyiciler için farklı bir keşif noktası oluşturan mekanın nihayete ermesi ile prodüksiyonları üzerinde yoğunlaşır.

Bu çalışma dizininin son halkasını Londra yerleşkeli Dub Kult’ın (Neilon Pitamber) Living Records etiketinden 1914 EP’si oluşturur. Müzikte farklı açılımları yakalamayı ve yeni üreticilere bir şans tanınması konusunda uzmanlaşmayı amaç edinen Living Records’un müzikal kataloğu içinde Taylan Yılmaz’ın çalışması ilgiyi üzerinde toplamayı başarıyor. 1914, geçtiğimiz yüzyıl içerisinde Dünya’nın şekillenmesi açısından en önemli dönemeç olan Politik ve İnsani açıdan birer hesap düşümünün gerçekleştiği yıla bir göndermeyi barındıyor. Etiketin tanıtım bildirgeçinde belirttiği üzere sesler ile oluşturulan mizansen içerisinde zihinlerimizde birer geri dönüşü ve karaltılı günlerin izahına ulaşabilmek için gerekli olan tüm materyallerin parçalar dahilinde bizlerle buluştuğunun altı çiziliyor. Program içerisinde yer vermiş olduğumuz endiüstriyel tınıları, minimal techno’nun karasuları dahilinde dans edilebilir bir kurgu ile kotarıldığı 1914 (Original) düzenlemesi vaat edilen iyi müziğin tanımlandırmasını gerçekleştiriyor. Plağın A yüzünde ise dinamik alaşımı ile dans ettirir bir kurguya dönüşen 1914 (Rework) parçası yer almakta. Kesik kesik dönüşler ile döngülerin eklektik bir biçimde „techno“ modunu eşelediği, epik bir düzenleme olarak değerlendirebiliriz. Bir diğer bakış açısını ise Undesigning (Remoov) albümünde Süpermatik ile çalışmalarını yayınlamış Randoman’ile keşf ediyoruz. Düzenlemenin plağın geri kalanı ile bağlantısı da gözlemlenerek, daha seri ve techno’nun verimliliğini ortaya koymayı amaçlayan bir çalışma olarak çalışmanın plak versiyonunu tamamlıyoruz. Bu çalışmaya ilave olarak da Living Records’un bir geleneği olarak her bir çalışma için bir adet mp3 formatında şarkı dinleyicilerin beğenisine sunuluyor. Taylan Yılmaz’ın da çalışmasının bir b-side olarak değerlendirilebilecek, idmtronika „Sometimes“ parçası resmi siteden indirilebiliyor. Ezcümle, Taylan Yılmaz elektronik müzik konusunda emek sarf etmeye devam ediyor. Sebat ettiği müzikal formların genel geçer bir ilgiyi değil var olması gereken seviyeye ulaşması için ülkemizde çaba sarf eden bir kaç emektardan birisi.



Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina / Dea Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Taylan Yılmaz
Taylan Yılmaz At Myspace
Living Records
Living Records At Myspace
Randoman At Myspace
Evirgen At Myspace

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.
Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
info[at]dinamo.fm - http://www.dinamo.fm/ - misak[at]dinamo.fm
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Decided Long Long Dedications (((Surrounded)))
© http://bennymartini.wordpress.com/ Benny Martini

>>>>>Poemé
İçe Kapanış – Charles BAUDELAIRE

Derdim: yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;
Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam,
Siyah örtülere sardı şehri karanlık;
Kimine huzur iner gökten, kimine gam.

Bırak, şehrin iğrenç kalabalığı gitsin,
Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte;
Toplasın acı meyvesini nedametin
Sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle.

Bak göğün balkonlarından, geçmiş seneler
Eski zaman esvaplariyle eğilmişler;
Hüzün yükseliyor, güleryüzle, sulardan.

Seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi
Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran
Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.
Çeviri : Sabahattin EYÜBOĞLU

Friday, October 26, 2007

Müzikal Notalar Arası Bir Memleket Değerlendirmesi – Almanya’daki “Hayali Türkiye”



Modernizm aynı zamanda gelişmekte olanı da dişlileri arasında harman eden/ asimile eden bir makine. Toplumsal gelişimini İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcılığının üzerinden sıfırdan kurgulamış bir adet Almanya ve bütün bu yıkıcılığı daha öncesinde enikonu daha fazla yaşamış, gelişmek ve en azından ilerici bir toplum klanına ulaşmak için çaba sarf eden, genç nüfuslu bir ülke Türkiye.

Ortak paydada buluşmaları uzunca bir süredir var edilmiş olan iki ülke. Geçmişi Osmanlı İmparatorluğu’na, Birinci Dünya Savaşı içerisindeki ortaklıklara (müttefik kuvvetler), ülkenin Cumhuriyet rejimine geçmesi ile beraber resmi ideolojinin halkın anlayabileceği biçimde kavramsallaştılmasında, toplumsal düzeneğin sıfırdan inşasına (ki bunun için en başta eğitim alanında olmak üzere), kısacası oryantalist bir geçmişin üzerine yüzünü Batıya çeviren bir ülke yaratılmasında Almanya’nın ve Alman halkının kalifiye isimlerinin çabaları ile bir temel atılmış hem de bir bağ oluşturulmuştu.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından henüz on yıl kadar geçmişti ki, ülkedeki iş gücü Federal Almanya’nın genişleyen ekonomisi için yetersiz kalmıştı (1) Nitelikli iş gücü ihtiyacının ortaya çıkmasının ardından başta İtalya olmak üzere, İspanya, Yunanistan, Fas, Portekiz, Tunus, Yugoslavya ve Türkiye ile İşçi Mübadele Antlaşmaları imzalanır. 1960-1995 yılları arasında bu çalışmaların neticesinde 3.3 Milyon Türk vatandaşı Almanya’da çalışmış veya çalışmak üzere bu ülkeye giriş gerçekleştirmiştir.Bugün, Alman resmi makamlarınca verilen bilgiler doğrultusunda 2 Milyon insanın Anavatana geri dönüş gerçekleştirdiği bildirildiğinde dahi büyük bir nüfustan ortaya çıkıyor.

Ortada böylesine büyük insan nüfuzlarının olduğu bir tablonun neticesinde de bir “öteki” kimliği ortaya çıkmakta. Türkiye ile Almanya arasında bu değişimlerin yaratmış olduğu kültürel çelişimler, sosyal çözülümler, paylaşımlar ve muhafaza edilmek istenen ile modernizm içerisinde yitip gidebilecek ayrıntıları savlayan yakın tarihili bir dökümantasyon / çalışma bahsini edeceğimiz. Freiburg’lu Etnomüzikolog Martin Greve’nin Almanya’da “Hayali Türkiye”nin Müziği adlı araştırması geçtiğimiz günlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınlarından Türkçe’ye kazandırılarak okurlarla buluştu.

Çalışma üç ana bölümden oluşuyor. “İlk kısımda, “Hayali Türkiye”de müzik yaşamının oluşumu ve bugünkü durumu ele alınıyor. Ardından kısaca Türkiye’den Batı Avrupa’ya göçün, özellikle müzisyen göçünün tarihi ile bunun sonuncunda göçmenlerin ve ileriki nesillerin Türkiye ile Almanya arasında çapraz kimlik bağlarının gelişimi ve nihayet iki ülke arasında bugünün müzik yaşamı bakımından önem arz eden devletler ötesi bağlar gözden geçiriliyor. Son olarak günümüz Alman kentlerindeki “Türk Müzik Yaşamı”, yapısı, kuruluşları, müzisyenler, organizatörler ve dinleyici açısından ticari olanak ve kısıtlılıkları, ülke içi bölgesel farklılıkları ile birlikte ele alınıyor.” (2)

Kendi öz dillerini konuşmayan insanlar ile ilk temasın ardından gerçekleştirilen biraz da tedirginlik dolu ilk günlerde, vatan hasreti; bunun daha önceki geleneksel (Osmanlı) mevsimlik işçiler ile bağdaşlaştırılmış olan göç/gurbet şarkıları şimdilerde modern Cumhuriyet üyelerinin göçerlerinde de aynı etkiyi gösteriyordu. Özlemlerin ayrıntılı örnekler ile tasnif edilmesi ve ayrıntıların içerisine inildikçe 1970’li yıllarda Arabesk kültürün doğuşuna kadar özde türkü formunu saklayan çalışmalar aynı duygudaşlığın mekan değişse de devamlılığını mimliyordu. Yine bu bölüm içerisinde ilginç ayrıntılar sunulmakta. Örneğin “Asıl” Vatan olan Türkiye’ye bağlığın müzikal tevatürlerinden birisi olarak kullanılan saz’ın (ağırlıklı olarak bağlama) tel gibi tüm aksesuarlarıyla, bizzat sahibi tarafından Türkiye’den alındığı takdirde iyi kabul edilir. Keza müzik prodüksiyonunda da yeğ olan Türkiye’de bir stüdyoda kayıt etmek önceliğini yıllar geçse de korunmakta olan gizli kurallardan birisi olarak da bilgi dağarcığımıza ekliyoruz.
Gurbetçi kimliğini oluşmasında Martin Greve’in de beyanını aynen alarak; Bulvar gazetesi işlevi gören renkli medyamızın da payını, tutarlı yanların olduğu kadar birbiri içerisinde bağlantısız gibi duran ama asla müziği eleştirmeyen, anlatmayan sadece görece olarak “Almanya’yı titretti”, “Almanlar ayakta alkışladı”, “Alman Operasının en Sevimli Balerinleri” gibi “Türk” kültürü üzerinde uluslararası bir uzlaşı var gibi tek yönlü bir sunumlandırmayı tercih ettiğinin altı çizilerek çeşitli örnekler ışığında düşülen yanılsamalar okura iletiliyor.
Örneğin yine kitaptan alıntılayarak gidersek; Alman müzisyenlerden, ancak “Türk Müziği” ile yoğun şekilde uğraştıkları taktirde bahsedilir. Tek bir Türk kökenli müzisyen dahi kültürel ilişikliğini Türkiye’yle değil de Almanya ile kurduğunda, Hürriyet’te asla yer bulamaz Müziğin sanatsal boyutu her halükarda, özniteliklerinden ayrımsallaştırılarak daha propagandist düz mantıksal sunular buralarda gerçekten emek harcayan müzisyenler için halen bir handikap teşkil etmektedir.

Güncel yazılı medya olduğu kadar buralarda müziğe ilk elden ulaşmanın zorlukları, Merhaba gibi kültürel olarak Almanya çıkışlı yerel gazetelerin daha fazla üzerinde durduğu nüanslar ile toplumsal gelişimin de başlangıcını daha rahat bir bilgilendirme erkine hizmet eden önemli aracılardan birisini oluşturur. Aynı zamanda da TD-1 gibi gerek bölgesel, gerekse de yerel bazlı televizyonların kurulması ile kapalı bir görünüm sergileyen müzikal sahnenin de, o alt kültürün tüm yansımalarının da görece iletimi yaygınlaşmaya başladığını kronolojik olarak kitapta bulmanız mümkün.

Bu bölümde yine bir sosyal kontrol olanağı sağlayan ve bireylerin, hemşehriliklerini de göz önünde bulunduran aktivitelerin Almanya’da Türk kimliğini oluşturmadaki etkileşimleri de ele alınmakta. Geleneksel düğünlerin ses tematiğinden, çeşitli siyasi partilerin eğlence tertibatlarına, dini söylemlerin daha ön planda yer aldığı dinletiler/cemler vs. gibi farklı kesitlerin içerisinde değerlendirilebilecek, aslında genel bir Türkiye mozaiğinin (benzeri) mikro örneği olarak Almanya’daki modellemesi gözler önüne seriliyor. Üstelik tüm bu ayrıntılar destansı bir lügatoloji yerine sade ve anlaşılabilir kılınan örneklemler ile de desteklenerek.

Bütün bu çıkarımların ortak bir derleme haline dönüşmesinin en önemli yansıması belki de Martin Greve’in kulaktan dolma bilgiler yerine bizzat kendisinin çalışmaları en küçük ölçekteki Türk topluluğunun yaşadığı eyaletlerden en yoğun yer aldığı Kuzey-Ren Westfalya’ya kadar şehir şehir incelemesi ile de cevaplandırabiliriz. Yazar, örnekleme metodu ve şehirler içerisinde dahi belirgin olan nüans farklarının ortaya çıkarılmasında bir öteki vazifesi gösteriyor.

İkinci kısım, Almanya’daki Türklerin müziğine ve müzik yaşamına etkide bulunan, karmaşık kimlik örüntülerinin bir tür haritasını sunuyor.Özellikle Almanya’da müzik, genelde
hemşehriliği, milliyeti ve dini ifade eden bir kimlik belirteci işlevi görür.(3)
Hayali Türkiye’de –yeni diaspora konsepti gibi bu kavram da sosyal kimlik unsuruna dayanmaktadır- kültürel kimliklerin yapılandırma yöntemleri ve temsilleri, birbirinden tamamen farklı içeriklerine rağmen şaşırtıcı bir benzerlik ihtiva eder. (4) Siyasal, sosyal ve etnisiteye bağlı görece farklı alt kimlikler, türler arasında geçişleri barındıran resmiyetler birebir olmasa da Ana Vatan ile benzerlikleri ve uygulanış biçimleri hakkında geniş bir muhteviyat bu bölümün içeriğini oluşturuyor.

Yine aynı bölüm içerisinde Türk Halk Müziği, Âşık, TRT Türk Halk Müziği ve Halk Oyunları, Kürt Halk Müziği ve bunlarla bağlantılı Zaza, Yezidi ve Dengebej kültürleri keza Almanya’da İslam ve Alevilik başlıkları ile detaylara inilerek köken araştırmaları gerçekleştirilmiş ve bunların “Hayali Türkiye” imgesinde yerelleşmesi, değişimleri irdelenmiştir. Üçüncü bölümün sonunda yazarın da belirttiği üzere “Tek anlamlı bir hareket noktası olan ‘Türkiye’, gerçekte, herkesin farklı zihnindeki kurguları üzerine yansıtabildiği bir perde gibidir. Türkiye ile kast edilen kimilerine göre belirli bir yöre ya da İstanbul kenti, kimilerine göre hayali bir Kürdistan, kimilerine göreyse İslam ya da daha doğrusu Aleviliktir. Bu farklı anlayış/görüşlerin müzikteki etkisi daha karmaşık neticeleri beraberinde getirmektedir.

İkinci kısma bağlı bulunan dördüncü bölümde müziğin modernleşmesinin yanı sıra farklı varyasyonları ile de harman edilmesi ele alınmakta. Sanat Olarak Müzik üst başlıklı bölümde İstanbul ile bağlantılı olan müzikal kronolojinin disiplinler arası irdelenmesi ince ayrıntıların da sunulması ile çarpıcı bir özet ortaya çıkarıyor. Klasik Batı Müziği başlığı altında ; ilk nesil Türk bestecileri- Ziya Gökalp’in ve hatta Paul Hindemith’in de önerdikleri gibi- Türk Halk Müziği ile Batı yapı tekniğini müzikal olarak birleştirmeyi denemişlerdir. Özellikle Ahmet Adnan Saygun Türkiye’ye döndükten sonra Anadolu Halk Müziği üzerine araştırmalara girişti. (5) Özsoy, Taşbebek, daha sonraları 13 ve 14 yy. halk şairi Yunus Emre’nin deyişlerinden oluşturduğu Oratoryo gibi çalışmalar modernizm ile Osmanlı kültüründen arda kalanları vd. bir tümevarıma ulaştırıyordu.

Bu çabaların yanı sıra ülkemizin belki de önder akademik elektronik müzisyenlerinden Bülent Arel ve Edgar Varése gibi modern müziğin mimarlarından Columbia Üniversitesinde eğitim almış İlhan Mimaroğlu gibi görece daha yüzü batıya dönük müzisyenler de bu kronoloji içerisinde değerlendiriliyor. Her ne kadar Anavatanda bilinmez olmuşlarsa da bu satırların ardından okurda bir merak uyandırabileceğine kanaat getiriyoruz.

Türler arası seyrüseferine yazar ardından, Caz, Osmanlı Türk Sanat Müziği, Klasik Türk Müziği, Sanat Müziği Olarak Halk Müziği ve son bölüm olarak Melezleşmeler başlıkları ile devam ediyor.İrdelenen her bir üst başlıkta genel değerlendirmelerin yanı sıra Almanya’da yaşanmış ve yaşatılan müzikal sahnesi ile de bağlantılar kuruluyor. Arel’in “Osmanlı Sanat müziğinin Türk kökenli olduğu” tezi de Anadolu Halk Müziği ile bu müzik arasında ortak noktaların olduğunu ima ediyordu.İki müzik dilinin (halk ve sanat) ses sistemlerinin özde aynı olduğu, bugün de geçerli kanıdır.Oysa köylerde basit haliyle halk müziğinde, bir ses sisteminden bahsetmek en azından problematiktir. (6)

Bu deneme/deneysel çalışmalar düzeneği içerisinde adı en çok anılan isimlerden olan, Anadolu halk müziğinin özünde olmayan yapay öğeler katma denemelerinde önemli bir yere sahip olduğu Greve tarafından vurgulanan Ruhi Su’nun Opera’da bas olarak yer almasından şimdilerde birer klasik mertebesine ulaşmış olduğu kayıtların ve türkülerin izlediği yorumlamanın çizgisi, klasik TRT sunumunun da önüne set çekmeyi başaran yapısı ayrıntılanmakta, Almanya’da etkileşim ile o’nun izinden hareket eden Adil Arslan, Hayrettin Akdemir, Fata Morgana, Metin ve Kemal Kahraman, Derya Ciwan Haco gibi isimlerin halk müziğinin yapısındaki geliştirmeler irdelenmekte.

Kitabın üçüncü ana bölümünde de Alman ve Türk kimliklerinin birbirlerine olan bakışları farklılıklar ve/veya sorunlar irdelenmekte. Görece bakış açılarının yıllar içerisindeki olumlu olumsuz gelişimleri irdelenmekte, sahne üzerinde müzisyenlerin birbirleri ile olan iletişim düzeneklerine, keza 9/8lik ile Avrupa ses düzeneğindeki tam seslerin farklıklarına, sorunların çözümleme yollarına, geliştirmelere ve sonuç olarak iki kültürün birbiri için artıları ve temennilere yer veriliyor.

Üçüncü kısmın kapsamı alanında yer alan Beşinci Bölüm: Almanlar ve Türkler başlığı altında şu tespit yer almakta; “İnsanlar, gündelik yaşamlarında tam tersi deneyimler yaşasalar dahi, “kültürel olarak yabancı, Şarklı Türkler” imgesi varlığını sürdürecektir. ...Batı yönelimli Türk Müzisyenlerin de, halk veya sanat müziğinin keman ya da klavyeli yorumlarının da genelde ‘otantik olmadığı’ düşünülür. Bu yaygın anlayışa göre, ‘gerçek’ Türkler gerek dış görünüşleri gerekse de duygu, düşünce ve tavırları, yani iç dünyaları itibariyle yabancı ve Almanlar tarafından anlaşılmaz olmalıdır” (7)

Öte yandan bu şark aidiyetine karşı olan önyargı, oryantalizmi batıcıl modernizmle güncel hayata bütünleme çabalarının örnekleri karşımıza oryantal dans kursları gibi, Şark asıllı Alman Müzisyenlerin örneğin Sadık Ziypak Saz Metodu kitabı, Orientaton, Kobra, Sultana gibi grup sanatçıların çeşitli denemeleri ile modernist ve olumlu bir yönelim sergileme amacını teşkil ediyor.Kültürel bu yoğunluk olabildiğince çok örneklenerek sufizm’e kadar genişletiliyor.

Tüm bu bölüm içerisinde genel Almanya ve genel Türkiye (Hayali Türkiye imgesi de dahil) problemler, farklılaşma sorunları ve öteki kavramlarının içeriksel olarak dökümanı gerçekleştiriliyor. Sosyal farklılaşmaların giderilmesi en azından ön yargıların alaşağı edilebilmesi için gerekli olan kurumlar arasında dahi ortaya çıkabilen sorunlar yakınlaşmanın zorlukları hakkında fikir edinmek isteyenler için önemli dipnotlar barındırıyor.

Kitabın son bölümü olan Altıncısı da Kültürlerarası İdealizm ve Uluslararası Pazarlama başlığını taşıyor. Almanya’da görece kabul görmüş ve/veya etkisi altında kalınmış diğer yabancı ülkelerin müzisyenleri, müzikleri ile beraber sundukları yaşam tarzlarının ve bunların Türk asıllı isimler ile beraber kimi ortaklıklarından dem vuruluyor. Üretim süreçlerinin çeşitlenmesi, en nihayetinde bir “Dünya Müziği” yaftasının Amerikan müzik endüstrisince tanımlandırılmasının neticeleri vurgulanıyor. İrdelenen isimler arasında akıcı Almanca’sı ile nam salmış Rafet El Roman (latin vuruşlar arasına derli toplu popüler melodiler, kararında da Türk motifleri ile oluşturulmuş bir müzik), Pforzheim’li iki Türk üyenin (Tayfun ve Mehmet Ünlü) başını çektiği Ünlü topluluğu (Erkin Koray-Estarabim coverı, Rock müziğin içerisinde uygulanmış bir tutam arabesk ile formüle edilmiş bir tarzları ve yayınlanmış üç albümleri kaldı), Benzeşlik odağı olarak kendilerine Amerika’daki Zencileri yakın bulan Cem Gözü Kara (Cem Kayabaş) “Almanya’daki Türkler Amerika’daki Zenciler ile aynı kaderi paylaşıyorlar” tümcesi ile ifade ettiği, onlara da yakın gelen hip-hop müziğinin de temellerinde üçüncü kuşağın artık biriktirdiklerini paylaşma isteğinin ve görece öteki olarak adlandırmalarının, yaşadıkları problemleri betimlemeleri için bir araç olarak kullanımları ele alınıyor. Keza bu örnekten hareketle Cartel gibi Türkiye’de de önemli bir çıkış (hip-hop, rap piyasasının da ateşleyicisi) gerçekleştiren grup başta olmak üzere White Niggers Posse, Islamic Force, King Size Terror, Dj Mahmut & Murat G ve Aziza A. vd. ile birbirine bağlantılı geçişlerin, Alman müzik sahnesine olan entegrasyonları geniş bir perspektif ile irdeleniyor. Yine Kitaptan alıntılayarak “Bugün Türkiye’deki hip-hop dünyası, topluca bakıldığında, büyük ölçüde ABD’ye yaslanır ve şarkı sözleri İngilizce sözcüklerle doludur. Ancak burada, Almanya’daki Türk rap’çilerin aksine, Afro-Amerikalarla bir özdeşleşme söz konusu değildir. Yine Türklüklerini temel alan diğerlerine nazaran İstanbullu rapçi’ler , bunu çok fazla ön plana çıkarmama eğilimindedir. (8)

Bu aslında karmaşıkmış gibi duran (dışarıdan bakan birisi için özellikle) çeşitlendirmeler, Dünya Müziği konseptleri, çeşitli uzlaşmacı müzikal denemeler ile artık eskisinden de sık Almanya’da dinleyicilerle buluşuyor. Vurguların yazar tarafından da belirtildiği gibi, üstelik hiç olmadığı kadar çabuk ve hızlıca.

Son söz olarak kitaba eklenmiş olan notlar arasında altını çizdiklerimiz de genel olarak Dünya üzerinde ortak yaşamsallığın karşılaştığı sorunları çözümleme amaçlarını, yollarını göstermesi açısından önemli dipnotlar barındırıyor.

Örneğin Internet’in artık yadsınamaz bir gerçek olmasından hareketle çeşitli politik söylemleri de beraberinde getirmesi olası olmakla beraber nispeten daha yapıcı yönlerin en azından Anavatan ile bağlılığın daimiliğini sağlama konusunda yardımcı olabileceği, söyleyiş, derlemeler ve bunların farklılaşmanın irdelenmeye açık olarak hızlı bir şekilde müzisyenlere ulaşabilmesi için bir köprü vazifesi göstereceğinin önermesi yapılıyor.

Şark ve Bin Bir Gece klişelerini ve oluşmuş olan negatif öngörüler artık bir hayal olmaktan çıkan lobiler vasıtası ile (Türk Kültür Forumu 1995 Yaşar Kemal, Günter Grass ve Aziz Nesin kuruculuğunda) kültürel diyalogun geliştirilmesi için çabalarda göz önünde bulundurulduğunda nispeten daha olumlu bir portrenin ortaya çıkması söz konusu. (9)

Uzun soluklu bir çalışma olan Almanya’da “Hayali Türkiye”nin Müziği başlıklı çalışma okundukça ülkemizde de fark edemediğimiz, oralılık (gurbet-aidiyet) hakkında detayları bizlerle paylaşıyor. Sıfırdan başlanan ve gelişmeye daima devam eden bir Müzikal izleğin çıkarımları, belirli başlı okumaları, kanaatler ve daha fazlası Metin Türköz, Yüksel Özkasap, Avrupa Türkiyeli Toplumcular Federasyonu İşçi Korosu, Nurê, Baba Jam Band, Duo Avireto, İki Dünya, Aylin Aykan, Andrea Giani, Şeref Dalyanoğlu, Tülay, Anibal/Sami, Islamic Force, Kanak Atack, Nevzat Akpınar, Berlin Türk Müziği Korosu, Sıddık Doğan, Ensemble Kardeşler, Kemal Dinç gibi daha önce adını duymamış olduğunuza hayıflanabileceğiniz ses emekçilerinin yorumlarını kitabın yanında keşfetmemiz için kitap ile beraber cd formatında sunuluyor.

Ön yargısız destinasyonlarda buluşmak üzere...



(1) Steffen Angenendt (1997/a):Phasen und Formen Der Eüropaischen Migration,, S.A. Migration und Flucht, Aufgaben und Strategien für Detschland kaynaklarından. Kitap için alıntılanmış.
(2) Martin Greve- Almanya’da “Hayali Türkiye”nin Müziği – Giriş Bölümünden
(3) Martin Greve- Almanya’da “Hayali Türkiye”nin Müziği – Giriş Bölümünden
(4) Martin Greve- Almanya’da “Hayali Türkiye”nin Müziği – İkinci Kısım: Müzik Örgüsünde Kimlik / Üçüncü Bölüm Müzik ve Sosyal Kimlikler Sayfa 210
(5) Martin Greve-Almanya’da “Hayali Türkiye”nin Müziği – İkinci Kısım: Müzik Örgüsünde Kimlik / Dördüncü Bölüm Sanat Olarak Müzik Sayfa 315
(6) Martin Greve-Almanya’da “Hayali Türkiye”nin Müziği – İkinci Kısım: Müzik Örgüsünde Kimlik / Dördüncü Bölüm Sanat Olarak Müzik Sayfa 352
(7) Martin Greve-Almanya’da “Hayali Türkiye”nin Müziği – Üçüncü Kısım: Kültürel Farklılığın Yapılandırılması ve Ortadan Kaldırılması Beşinci Bölüm Almanlar ve Türkler Sayfa 386 – 399
(8) Martin Greve-Almanya’da “Hayali Türkiye”nin Müziği – Üçüncü Kısım: Kültürel Farklılığın Yapılandırılması ve Ortadan Kaldırılması Altıncı Bölüm Kültürlerarası İdealizm ve Uluslar arası Pazalama Sayfa 464 Dip Not 139 (Jan Kage- Wir Tanzen Auch Beim Militar-Berliner Zeitung 30.10.2001 tarihli makale)
(9) Martin Greve-Almanya’da “Hayali Türkiye”nin Müziği – Üçüncü Kısım: Kültürel Farklılığın Yapılandırılması ve Ortadan Kaldırılması – Son Söz 467-473
(10) Kitabı Edinebilmek İçin
(11) Wikipedia – Almanya Türkleri

Wednesday, October 17, 2007

Deuss Ex Machina # 187 - J'étais Mort Effrayée, Maintenant Je La Pense Un Arrangement Très Sage. Il Est Comme Une Lumière Qui Est éteinte

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_187_--_J'étais Mort Effrayée, Maintenant Je La Pense Un Arrangement Très Sage. Il Est Comme Une Lumière Qui Est éteinte

15 Ekim 2007 Pazartesi gecesi “canlı” olarak gerçekleştirilmiş programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Fennesz-5 (Editions Mego)
>2<-Fennesz-Blok M (Editions Mego)
>3<-Metamatics-Personal Jesus (Original Mix) (Hydrogen Dukebox)
>4<-Radiohead-15 Step (Not On Label)
>5<-Radiohead-Reckoner (Not On Label)
>6<-Radiohead-Weird Fishes / Arpeggi (Not On Label)
>7<-Fujiya & Miyagi-Casettesingle (Tirk)
>8<-Kettel-Any Waken Sly Blonda (Djak-Up-Bitch [DUB])
>9<-Kettel-Now Find Another Moon (Djak-Up-Bitch [DUB])
>10<-Tracey Thorn-Grand Canyon (Ada Vocal) (Virgin Records UK)


J'étais Mort Effrayée, Maintenant Je La Pense Un Arrangement Très Sage. Il Est Comme Une Lumière Qui Est éteinte Bölüm(187) – Kadrajın dışında kaldık, tükene tükene nihayetinde tab edilen resimlerdeki soluk birer gölge olduk. Bitmeyen Çilemiz “Persona”ya emanet... (IngBerg)

>>>>>Bildirgeç
Tahayyül ettiğimiz genişliğin sınırına vardığımızda yer alan bir kavram : “Yetişkinlik”. Özgün ve kendi doğruları ile anlaşılmaya / alışılmaya çalışılan yaşamın, daha henüz çok çok çok başlarında olduğumuzun belirtisidir aniden karşımıza çıkıveren bu kavram. Erdemli olmak için okumanın dahası hayırlı evlatlar olabilmenin gailelerinden, “başlangıç” noktalarından birisi. Aidiyetine haiz olduğumuz kendi dünyamızın sınırlarından “kamusal” alan kavramsallığına geçişimizden itibaren “yetişkinlik” bizim peşimizi bırakmayacak, ecele kadar bize yol gösterecek bir eşik tamlaması, fabl “karga”sı. Düzenin içinde kendince yer bulabilmenin, kafa dengi olmanın nelerle ölçüldüğünü arşınlayabilmenin ve en önemlisi gerçekliğin taban noktası. “Burası Yetişkinler Dünyası” : Hayaller Az Önce Tüketildi.

Keşmekeşler ile donatılmış, ara bağlantılarda bazen bilakis kaybolmaktan zevk aldığımız bir yumağın parçacığı olan “yetişkinlik” sığındığımız eski püskülüğün de üzerine üzerine adım atmaktan ziyadesiyle çekinmememiz gerekliliğini fısıl fısıl söyleyip durur. Seksenlerin başında doğmuş (bu satırların yazarı da dahil) olan her bir bireyin ikilemleri, geçişleri ile tabii büyümenin yanı sıra ekranların giderek şenlendiği, elini attığında teknolojik bir nimetin “yalnızlığı” giderdiğine kanaat getirilen öbek öbek deli saçmaları ile karşılaşıldığı, “az” yerine “bol bol” kavramının yerleşikleştirildiği, özümsendiği bir tecrübe düzeneği olarak da değerlendirebiliriz bu kavramı. Modern yaşam diye diye eninde sonunda belirsizliğin daha çok bizi içine çekmeye çabaladığı bir post-yaşam kuramsalında, hayalperestlik şimdilerin “Don Kişotluğu” olarak anılmakta.

Söylemler ve söylenenlerin daha çok tarışılarak ifade edildiği, nadide bir gelişmişliğin, açılımın, sözün vs. bile bazen günlerce “kamuoyu” önünde tartışılıp neticeye bağlandığı, bireylerin toplumsal ilermelerinin daha sağlıklı kılınabilmesi için neredeyse “kültürel” bir devinimin gerçekleştirildiği eni konu “ahir” dediğimiz zamanların üzerinden sadece yirmi sene geçmiş. Bilimin öngördükleri ile yaşamsal ve ananevi olanın ilettiklerinden bir “karma” çıkartabilmenin belki de en kolay olduğu zamanlardı tüm bu metodolojinin geçtiği günler. Ayırt edilemeyecek farklılıkların temas noktalarında derin sondajların yapıldığı; nicelik anlamında değil “nitelik” olarak da bireysel gelişimin savlanmasıydı tüm bu günlerin içeriği. Aradan yıllar geçtikten sonra ise fark edemediğimiz şey “yetişkinlik” sınırlarına girdiğimiz halde “atalarımızın” aynı hatalarını birer kere daha tekrar etmekten, kaçınmamamız: “Houston – Olduğumuz Yerde Saymaya Devam Ediyoruz. !!!”

Tüm bu yönelişimler, şimdilerde birer tüketim imgesi haline dönüşmüş bulunan yapay ortamlamaların sanallığını yıkabilmek içindi. “Tüketen” konumunda nihayet yükselmiş olan “yeni nesil” yetişkinler olarak karşı konulamayacak yönlendirmeler, işaret fişekleri ve reklam bombardımanları ile taaruzların neticesinde eski doyurganlığımızı, tahayyül sınırlarımızı, tahammül hoşgörülerimizi ve hüsnü-kabullerimizi giderek tabana / limitine indirmeye başladık. İstemsiz gibi gelebilecek yanılsamalarda dahi hep bir hinlik, hep bir birer bit yeniği topaçlaması keşfetmeye çabaladık. Sınırlarımızın sınırsızlığı bilginin nispeten arayan herkesin kolayca ulaşabileceği kadar engin bir ağ içinde paylaşımda olsa da “bilmemne[nokta]com” un “önerilerini” daha önemser olduk. Farkında olmadan tekrara düşüp düşüp, dial-up günlerimizi yâd eder hale döndük. Kitlesel gelişimin yerini birbirlerini alaşağı etmeye ant içmiş “hırçınlığın” sularına kulaç atarken uyandık. Belki bir kabus veyahutta bir yaşanmışlık ama genele vurduğumuzda gri bulutların eskisinden de fazla, üstelik daha basık bir biçimde üzerimize üzerimize eğilmesinin yegane sebeplerinden birisi de bu “aç gözlülük” değil midir? a) okur, b) yazar.


İnsallığın doğası gereği olarak bahsedilmiş bulunan sevinç ve hüzünlerimizi de “trendlerin” belirleyiciliğine bırakıverir olduk. Eleştirmekten çekinmediğimiz, sürekli aynı melodramın farklı yorumları olarak tamlanan, cilalanan, yenilendikçe çürükleri ortaya çıkan “seviler” arabesk temaşanın baştacı olarak lime lime edildiler. Sevinç ve kavuşmaların bir tık mesafesinde böylesi “banal” konular yüksek entelijansiyamızı da sıkıntıya sokacak bir biçimde bir virüs özelliği kazanmaya başladı. Asıl bahsedilmesi gereken “sevgi” bir ütopik macera olarak sterillendirildi, özenle hijyene erişilmezliğe ulaştırıldı. Alametlerin giderek kötüye doğru çıkması da bu çıkarsamaların artık birer “gerçek” olduğunu ortaya çıkartıyor. Vakitsiz, tedbirsiz en önemlisi hissiyatsız ve kimyası bozulmuş bir yaşam formu olmaya doğru koşar adım ilerliyoruz.

Deuss Ex Machina’nın bu haftaki önerisi olarak sizlerle paylaşacağımız olan çalışma da bu minvalde “arz-ı endam” eyliyor. Karşıt konulmaz bir şekilde, atfedilmiş olanı “adını da koyalım tam olsun” kay(ıp)bedenlerin müstesna yitirişlerinin nedenlerinden, sosyal fobilerimizin ve unuttuğumuz sevgilerin, ayrılışlarının eziciliğini, kırıcılığını aidiyetsiz bir melankoli dünyası içerisinde nakşeden “Radiohead” ve yedinci stüdyo çalışmaları olan “In Rainbows”a sözü getirmek istiyoruz. Özelinde 1992 yılında televizyonlarımızı sarsan bir konser performansı içerisinde “Ben Ne Halt Etmeye Buradayım ?” deyip fişin gerçekten bazı anlarda çekilmesini vaaz eden bir isimdi “Thom Yorke”. İstemsiz bir biçimde haddinden erken büyümeye başlayan “seksenler” kuşağının ergenliğinde önem arz eden birkaç parçadan ve gruptan bir diğeri daha hayatımızın içerisinde kendisine yer buluyordu. O günlerin ardından, Radiohead takdis etmeye, merak edenlerin merakını gidermeye, farklılıkların görsellikte olması dışında hemen hemen tüm sorunsalların müşterek olduğuna dair şarkılarını söylediler, paylaştılar. Tüm katı kurallar ile belirlenmiş “sosyal aidiyetleri” değişik metodlar ile herkesin anlayabileceği kıvamlarda sözlerle payladılar, birer “Rockstar” mertebesine ulaşmak yerine sizden, bizden birisi gibi, olduğundan ödün vermeden “melodik” akisleri ustalıkla ifşa ettiler. Payelerin geçici olduğunun hepimizden çok farkında olmaları bile onları “başımızın üzerinde” tutmamız için geçerli nedenlerden birisi oluyor.

Bu “insansı” yönü ağır basan müzikal hikayelendirmelerin bir devamlılığı olarak “In Rainbows” albümünü tanımlayabiliriz. Göçebe kültürü gibi dolanıp durduğumuz şu yerkürede sırtımızda giderek yüksek yüksek kuleler inşâ eden sorunları, başkalarının gittiği izlerin yerine “doğal” hallerinde irdeleyen ve çözümlemelerini barındıran bir kayıt bütünü. Bir yerden durdurulamayan modern zamanların, bir saliseliğine de olsa “ağır-çekim” tekrarında düştüğümüz ofsaytların, defansif kayıplarımızın gidip gidip de “gol” atamamamızı; öte yandan artık on beş senedir kendilerini takip eden dinleyicilerin de mustarip oldukları “kangren” halindeki depresif hallerden de adam akıllı yırtılabileceğinin ve bütün öz’ün çıkışın içte olduğunu ikrar eden bir çalışma “In Rainbows”.

Mp3 teknolojisinin giderek seküler/kullanımı ve ulaşımı kolay bir oynatıcı haline dönüşmesi ve herkesin imdisinde müzikle eş anlamlı bir tanımlamayı barındırması neticesinde, Radiohead’in sağladığı bir diğer değişiklikten de bahsetmek istiyoruz. Milyonlarca dolarlık birikintiler olarak görülen modern zamanların müzisyenlerinin birer motif olmaktan öteye götüremeyen, tüketim çılgınlığının vebali büyük aktörlerinden “plak endüstrisine” de okkalı bir yanıt olarak tamamen dinleyicilerin insiyatifine bırakılmış bir ücretlendirme ile grup, müziklerini aracısız bir biçimde sunmayı tercih etti. “Inrainbows.com” sitesi üzerinde yaklaşık 1.5 Milyon dinleyicinin de bu etkileşimli sunuya tepkisiz kalmaması, iyi müziğin tüm katı kurallar ile örülmüş yapılandırmalarından ırak bir biçimde ve gayet sade bir şekilde amacına yönelik olarak sunulabileceğini de kanıtlamayı başarıyor.

Johnny Greenwood’un Pitchformedia’ya vermiş olduğu mülakatta olduğu üzere “In Rainbows”; “Kid A” ile “Amnesiac” albümlerinin açmış olduğu eşiğin kimi zaman öncülü kimi zaman da tüm bu kurgu yumağını ve ses izleğinin ardındaki yansımasından müteşekkil. Stüdyo içerisindeki deneysel kurgulama yöntemleri ve yap boz teknikleri ile hali hazırda pek çok konserde dinletmiş oldukları parçalarında yeniden yaratılmasının önünün açıldığını belirtiyor. Gerçekten de eni konu 10 parçalık bir derleme kayıt ile tüm yaşamsallığın sınırlarında bir serüvene ortak olabilmek de çağımızın başkalaşmışlığının, teknolojik ilerleyiciliğinin ve tüketilmesine karşın kültürel verimin halen yerinde olabileceğini, etkisini sürdürebileceğini de gösteriyor.

Thom Yorke’nin geçtiğimiz yıl yayınlanmış bulunan solo çalışması “The Eraser”ın devamlılığını, Radiohead’in de müziğinde bu atonal, eklektik, deneyselliğin nerelere ilerletildiğini duyumsamak bir kazanım olarak hanemize yazılıyor. En başından söylediklerimizi tekrar edersek de; “yetişkinlik” sınırlarına dahil olmakla beraber hala derin endişeler ve korkular taşıyan kimlikler olarak, sancılarımız, uyum / uyumsuzluğumuz, aşk acısı gibi kişiden kişiye etkisini arttırıp azaltan gerçeklikler konusunda yardımcı olabilecek, rahatlatacak bir potansiyel “In Rainbows”un sosyolojik çatısını oluşturuyor.

2006 yılında gerçekleştirdikleri turnenin kapanış konseri olan “Kopenhag” da seslendirdikleri “15 Stop”; Birbiri içine yüklemlenmiş ses kolajı ile eklektik ses dehlizinde “Kid A” albümünde paylaşmış oldukları melankolik musikinin, aralara sıkıştırılmış söz öbekleri ile de nereden, nereye doğru meyil ettiklerini gösteren başarılı bir albüm açılışı gerçekleştiriyor. Bu belirsizlik konumundan istifade etmiş, melodik köprülerin, punk-blues-elektronika arasında sallandırıldığı, duvarlara atılmış çentikler gibi “vücut kapanları” mimleyen, yivleyip sert doz ile eleştiri yağmuruna tutan “Bodysnatchers”, Yitirilip kara deliğin içine terk edilen ayrılışların acısını, yürek burkan bir folk öğesi ile bütünleyen; sözlerde artık bir “alamet-i farika” haline gelmiş bulunan “Thom Yorke”nın sesini duymanız ile beraber ve birkaç kere ardı ardına dinlediğinizde gözyaşlarınızı akıtması olası “Nude” eskimiş defterlerinizin yeniden tek perde gösterime girmesini sağlıyor. İnsancıllığımızın, nasıl fersah fersah gerisine düştüğümüzün de acı bir kanıtı gibi öbek öbek artan bir melodram ile.

Pete Paphides’in 10 Ekim tarihinde Times gazetesinde yayınlanmış olan “In Rainbows” makalesinde değindiği; “Aphex Twin’in digi-folk saydamlaştırması “Richard D. James” albümünden aldıkları ilhamı gerçek enstrümanlar ile donatarak ortaya çıkartmaları” olarak tanımladığı; Post Rock doz arttırımına da tabii olabilecek yüksek bir performans ortaya çıkartan albümün yüksek noktalarından birisi olan “Weird Fishes / Arpeggi”; aksak ritimler ile başlayıp bir yağmur seremonisine dönüşen, “Resminin ortasında bir figürüm sadece, bütün istediğim sadece seninle yaşamı paylaşmak” sözlerine özellikle vurgu yapılan bir “Explosions In The Sky” ardılı güzelleme “All I Need” 3.50 dakika içerisinde tüm meramı anlatıyor. Deneysel tamlamaların, inayetine ulaşılmış bir meskun mahalde sakinlik tonajlı caz müziğinin, Yorkean yorumlaması “Reckoner” ile içsel hesaplaşmalarımızın derinlerinde bir artı bir eksi diyerek kendimizi tartabilmeyi, madalyonun öteki yüzüne göz atabilmeyi başarıyoruz.

Radiohead’in külliyatında alışık olmadığımız kadar açık kartlar ile oynanan bir durum müzikalleri olan “In Rainbows”da bir sonraki durağımız; “Americana” disiplini içinden kopup gelmiş hissi uyandıran ve pop ana akımının tüm zihinlerinde bir aydınlamayı sağlayacağına şimdiden kanaat getirdiğimiz “House Of Cards”, inkar edip, yıkılan hayallerin izini süren bir betimleme. Gerisin geriye dönüp her şeyi sıfırlamak için, daha fazla harcayacak vaktin, birkaç baharın daha olmayacak; sihir bitip tükenecek türetmesini üretmenizi sağlayan “metropol” insanına gerçek kaygıları için tasalanmaları gerektiğini hatırlatan, “Paranoid Android” türetmesi “Jigsaw Falling Into Place” bizleri finalde yer alan “Videotape” parçasına ulaştırıyor. Pitchforkmedia’nın deyiminden alıntılayarak “Kid A” Soundtrack’inin finali olan, keşmekeşliğimizi çelişik ilişkilerimizin üzerine bir güzelleme olan ve biten ilişkinin ardından, bütün olaya geniş bir bakış ile durum değerlendirmesini, biriktirilmiş olan öfkenin, koşulsuz tek taraflılığın eziciliğinde, infilak etmeden önce herşeyi açıklamanın “çat çat çat” diyerek gerçekliği yüzünüze vuracak bir gizli ahkam bombası “Videotape”.

Albümün şimdilik ulaşılabilir olan “düz versiyonu” burada nihayete eriyor. Parçaların birbirleri ile uyumunun daha ilk dinlencede fark edildiği bir kayıt; “In Rainbows”. Thom Yorke ve ajan şürekası, genleşmeye, deforme olmaya başlamış “şehirliliğin” acı yönlerinde iyi birer kurguyu ortaya çıkartmayı başarıyorlar. Naif bir müzikal izleği kabullenip tekrarlamak yerine, daha fazla deneyerek (ama ilham alarak, ama sentezini ortaya koyarak) bir karşı duruş gerçekleştiriyorlar. 15 yıldır kendilerini takip etmiş, onlarla beraber büyümüş dinleyicilere de anlamlı mesajlar taşıyorlar. Tüketilen nesiller olarak yok olmamak için, sıradan kalmamak için. Potansiyellerin olduğu gibi kabul görüldüğü ayrıntıların üzerinde savaşırmış gibi insanların birbirlerini denemedikleri bir Dünya yaratabilmek için. Cesurca ve ivedilikle... Tekrardan “Play” tuşuna basıyoruz: Modern çağların feylezoflarını dinlemek için için .....

Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina / Dea Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Fennesz
Fennesz At Myspace
Fennesz At Mego
Metamatics At Hydrogen Dukebox
Metamatics / Norken At Myspace
Radiohead
Radiohead In Wikipedia
Radyokafa
Jonny Greenwood Talks In Rainbow At Pitchfork
Pitchfork’s Guide To In Rainbows
Radiohead In Rainbows Review At Proodos
Fujiya & Miyagi
Fujiya & Miyagi At Myspace
Tirk Records At Myspace
Kettel
Kettel At Myspace
Tracey Thorn
Tracey Thorn At Myspace

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
info[at]dinamo.fm - http://www.dinamo.fm/ - misak[at]dinamo.fm
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Persona From Bergmanorama
© http://www.bergmanorama.com/
>>>>>Poemé
Ecce Puer- James JOYCE

Karanlık geçmişten
Bir çocuk doğuyor;
Sevinç ve üzünçle
Yüreğim parçalanıyor.

Dinginlik içinde beşikte
O yaşayan yatıyor.
Sevgi ve acıma
Açmalı gözlerini!

Körpe yaşam buğulandı
Camın üzerinde;
O fani dünya
Geliyor geçmeye.

Bir çocuk uyuyor:
Bir yaşlı adam öldü.
Ah, terk edilen baba,
Bağışla oğlunu!

15 Ocak 1932

Çeviri : Kenan HANOK

Wednesday, October 10, 2007

Deuss Ex Machina # 186 - La Ceremonia Sagrada Concieved De Chance From Una Mentira Malvada

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_186_--_ La Ceremonia Sagrada Concieved De Chance From Una Mentira Malvada

08 Ekim 2007 Pazartesi gecesi “canlı” olarak gerçekleştirilmiş programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Arts The Beatdoctor-Fragments (Unexpected Records)
>2<-Arts The Beatdoctor-Split Personality Part 1 (Unexpected Records)
>3<-Cepia-Brown (Ghostly International)
>4<-Cepia-As (Michigan Remix) (Ghostly International)
>5<-Peter Grummich-Moondancer (Mule Electronic)
>6<-Uusitalo-Tohtori Kuka (Huume)
>7<-Uusitalo-Konevitsa (Huume)
>8<-Miss Fitz-Jeepers (Freak N’Chic)
>9<-Vincenzo & Joel Mull-Stocktown (Liebe*Detail)

La Ceremonia Sagrada Concieved De Chance From Una Mentira Malvada Bölüm(186) – Hiç Beklemediğin Bir Anda Gelir Vurur Belirsizlik, Şeytansılık, Yara Verir De Geçer Tün Zamanı (NikoDAemuS)

>>>>>Bildirgeç
Uzunca bir süredir bekleyedurduğunuz, seyretmeye doyamayacağınıza kani olduğunuz filmin en can alıcı sahnesidir “hüzün”. İsyan edilesi ve hangi küçük deliklerde saklanılsa da bir daha görülmese denilendir bu en çarpıcı ayrıntı. Kestirilememiş, önceden tasarlanmamış ve vuku bulduğunda ise yıpratıcıdır “hüzün”. Eski günlerden kalma bir okul defterinin arasında gizlenmiş ufak ufak notların içindedir “hüzün”. Vaktin ne kadar da çabuk ilerlediğinin artık isyan etmek isteseniz de pek çok şeye, suya sabuna dokunulmayan o ilk gençliğin kayıp elden gidişidir üzüntü verici olan. İsteklerin ve dahası ümitlere gebe bir dönemin ardından bir durum değerlendirmesidir “hüzün”. Dirayetli teknolojik aksamlar ile (insan yapımı olsa da bizler onlarda farklı bir şeyler aramaya devam ediyoruz) örtüştüğümüz modern çağımızda bir arka plandır “hüzün”. Görecesiz, cahilcesine ve inadına bir tutku ile karşılıklı savaşımızdır zamanın bizim karşımıza çıkartacakları ile.

Arzu edilmemişliğin, “Ben Neredeyimidir?” hüzün. Desteğe ihtiyaç duyduğunuzda bir de bakarsınız sanal olmanın getirisi neticesinde 0 ve 1 arasında kalmış bir yalnızlığın ağına düşmüşsünüzdür. Yol ayrımları, fikir farklılıkları değildir bütün bunlara sebep olan, kimselerin artık kimselere bir şey anlatmak için vakit ayırmadığı, öznesinde mutluluk verici yönleri coştukça coşarak paylaştığı, acının ve hüznün, elem ve kederin doldurduğu gri bölgelerde ise sırtını döndüğü bir modern güncedir yaşadığımız. Atfetmeye çabaladığımız eski dostluklar ise maalesef solgun sekiz orta harita metot defterleri ile bir zamanları süper “feyisbuk”u anket defterleri içinde kalmış yarım yamalak birer anekdot yığınıdır. Süreç ilerlemeye devam etmesine karşın her bir şeylerin gelişimine karşın sıkı sıkıya bağlı kalınmışlıktır “hüzün”. Demode artık bu belirttiğiniz görüşler diyenler de çıkacaktır aramızdan. Gelişmiş siber ağların içinde bir de dönüp baktığımızda; ona buna yetişmeye çalışmaktan helak olmuş ve artık yaşları gereği koskoca deney fareleri olmaya devam ettiğimizi fark ettiğimizde çok geç olunacak olan bir unsurun paylaşımdır burada asıl olan.

Dışarıdan gelebilecek her türlü yıldırmanın karşıtlığına sahip birer kalkana sahip olsak da içimizdeki birikintilerden oluşan “lego” dağlarımızın aniden çökmesidir bizi umulmadık “hüzünlere” gark ettiren. Derdest edilmişliğimizdir, bir anda yol ortasında kalakalmışlığımızdır. Toplumsal yetkinliklerin, 1dir1 oynanarak değil gerçek birer stratejik kurmaca ile kazanıldığını fark ettiğimizde; iyimserliğimiz de aheste bir serüvene doğru yol almıştır çoktan. Kırılgan bir zeminde en ufak bir ihmalin, verilen canlar ile ödendiği bir devir bu ahir zamanlar. Hayallere yer olmayan “kakafoninin” gücüne ve şiddetine göre ahaliyi toplaştırdığı, bölüştürdüğü bir usûl “iyimserlik hiç bu kadar zor olmamıştı” küresel, küresel, küresel…

“Hüzün” metaforunun yeniden dönüştürülebilir, sık sık paketinden çıkartılıp tüketilebilir olduğuna kanaat getiren “yüceler yücesi” medya’da bu bir ileri bir geri salınımlı, bolca gerilimli “evropayi” yaşantımızı daha da çabuk ele geçirtmek için “tuzaklarla” dolgulu yazılarında bir önderlik yapmaya çabalaması da her ne kadar bir uyku -mod-unda da bulunsak hemen fark edilebilecek bir ayrıntıyı oluşturuyor. Zehir zemberekliğin çıkınından çıkma onlarca farklı karede “mutluluğun” formülleri, iyi yaşam için bir de fotosentez yeter o da sizde mümkün değil bakışlı birer avuç “fındık tanesi diyetleri” hakikisi dururken enfûsi direktifler saçılmaya devam ediyor. Kişiye lazım gelen düşünsel idrak sağlayıcı, bilgilendirici unsur olmak yerine deli saçmaları ile “esasın” önünü kapayan bir perdenin “gösterisi”. Yaşam ile kesişen gerçekliği deler geçercesine her gün farklı bir yüzde, evde, kentte vs. yaşanan “acının” sağır edici hüznünü göz ardı etmektir tüm bu gayretin açılımı. Unuttukça, görmeye çabaladığımız esas resmin yüzde birini bile bize göstermeyi reva görmeyen bir aracı kurumculuğudur ortaya konan çalışma dizini. Kelimeler gayet kifayetsiz kalıyor, üzüntü verici demek bile pek bir anlam içemiyor, piyon piyon şah/mat olduğumuzu idrak ettikçe, ikrar ettikçe.

Yaşamsal olanı gözlemeyebilmek, bu minvalde de üstteki satırlar arasında paylaşmaya çalıştığımız eleştirel nükteleri yakalayabileceğiniz “yegâne” yardımcılardan birisi olan “müzik” bizlere yol göstermeye devam ediyor. Öteki ile temas noktalarından, sözel birikimlerde, yaşanmış olana atfeden gerçekliği inceleyen ses deneysellikleri kendi doğrularımızı keşfedebilmemiz için emrimize amade. Deuss Ex Machina’nın da 2004 yılından bu yana savunmaya çabaladığı ve özne olarak yaşamdan kesitleri, ilginçlik olması için değil elle tutulur bir biçimde anlaşılır kılmayı amaç edinen isimler / projeler konuğumuz oldu. Bir saatlik süreler içerisinde de bunu olabildiğince iyi değerlendirmeye çalışarak müzikte fikriyat kuramının, nadir de olsa hüznün, çok sık çıkmamasına alıştığımız mutluluğun izlerini yansıtan örneklemler gerçekleştirdik. Bu hafta gerçekleştirmiş olduğumuz 186. bölümümüzün ardından da sizlere Sasu Ripatti’nin Uusitalo projesinin son mahsulü olan “Karhunainen” albümünü kısa notlarla önermek istiyoruz.


Sasu Ripatti

Minimal elektronik müziğin şimdilerde şekillendiği, ana akım bağlantısından uzak olduğu günlerde tanıdığımız bir isim Sasu Ripatti. Tüm alaşımı ile dans müziği kültürünün temellerinin atıldığı bir dönemin ardılına denk gelen bir zaman diliminde, deneysel tandanslı müziğin minimalist kanadında çalışmaları ile dinleyicilerin ilgisini çekmeyi başarır. Bu dönemde, karakteristik bir tanımlamadan ziyade fazlasıyla gerçeklikten hareket eden, imgeleyici sorgulayıcı bir müzik karşımıza çıkar. Thomas Brinkmann’ın sahibi olduğu Max Ernst etiketinden 1999 yılında yayınlanmış olan Helsinki/Suomi EP’si içselleştirilmiş bir yaşam alanının ritimsel bir kompozisyonu olarak diskografisinde önemli bir yer teşkil eder. Keza bu çalışmada kullanmış olduğu “moniker-lâkap” olan Vladislav Delay adı altında gerçekleştirdiği, “Entain” (Mille Plateaux; 2000) ve “Multila” (Chain Reaction; 2000) albümlerinde de “glitch” yüzeyler arasında dub kurgulamalar içeren, melankolik bir dışavurumu “techno” ile birlikte harman etmeyi başarır. Minimal Techno’nun geliştirilmiş olan tüm ses yelpazesine de uzunca bir süre dahil olacak bir üretim biçemini başlatan bir derinlik bugün bile çalışmaları tekrar dinlediğinizde aynı kuvveti ve ilericiliği barındırmaya devam ettiğinin altını çizmekte fayda var.

Ritmi giderek daha hızlandırdığı, deneme safhasına vokal eklemlenmesi ile dans pistlerinde daha sık duyumsadığımız “Luomo” günlerinin de temelleri atılmıştır artık. Ripatti’nin sterilize edilmemiş, dip sesler, mekanik ses örneklemeleri ile deep house kıvılcımı bütünlenince de “Vocalcity” (Force Tracks, 2000 Tekrar Basım Huume; 2005), elektronik ile popüler müzik icrası olarak tescil edilmiş “The Present Lover” (Force Tracks; 2003) albümü, “Diskonize Me” (Force Tracks; 2002), Raz O’Hara destekli “Running Away” (Huume; 2004) EP’leri ve geçtiğimiz yıl yayınlanmış olan tüm bu saydığımız çalışmaların da bir sağlaması olarak değerlendirilebilecek “Paper Tigers” (Huume; 2006) ile “micro-house” disiplininin tutarlı yönlendiricilerinden birisi olduğunu,tüm açıklığı ile elektronik müzik sahnesine ilan etmeyi başarır.

Tek bir türün veya izleğin “dominant” bakışına bağlı kalmayan, türler arasında kurguladığı müzikal açılımlar ile üretimde “modus operandi” geliştiricisi olan Ripatti’nin Techno’ya olan bakışını ve ilginç detayları ile geçmişi ile yüzleşmesini ele alan Uusitalo projesine geçelim. Önce plak olarak yayınlanmış ardından da başlığa “canlı” ibaresinin eklemlendiği “Vapaa Muurari Live” (Force Inc.Music Works; 2000) minimalistik müzikal izlek içinde önemli bir çalışma. Techno’nun “dna” profili olarak açıklanabilecek ayrıntılı ses kolajlarının birbirleri ile bağlantılanması neticesinde 14 ayrı parçanın 4 ana bölüm altında birleştirildiği bir miks kayıt “Vapaa Muurari”. Dans ritüelinin köklerinden, jazz ve dub ile harman edilmesine, keza “Vocalcity” albümünde yer alan “The Right Wing” kaydının iz düşümü olan “Social Selection” parçası gibi bütününde diskografinin de birbiri ile bağlantı halinde kaldığı bir sanat güncesi ortaya çıkartmaktaydı.


Sasu Ripatti; insani kusurların da, çelişik duruşlarında, en özelinden hayal kırıklıklarının da en temelinden destekli birer izahat ve kaçış yolu ortaya çıkartmayı başaran bir portre sunar Uusitalo projelerinde. Kapak tasarımından, içinde barındırdığı verileri ile “Sasu Ripatti”nin şimdi bulunduğu noktadan bir geri dönüşüm de aynı zamanda. Keza dizin içerisinde yer alan ikinci çalışma olan “Tulenkantaja” (Huume; 2006)’da adı ile 1940’lı yıllarda sanatçının Büyükannesinin bağlı bulunduğu Fin Edebiyatının en radikal gruplarından birisinin üzerinde şekillendirilmiş kayıtları barındırır. Bu çalışma aynı zamanda bir yazar olan Babası ve tabii ki Büyükanneye’de bir saygı duruşudur. Mekanik kurgulama yetisi ile o dönemin simyasını bütünleyen ve birbirilerine bağlı bir izlence/dinlence çalışması olarak dinlemenizi salık veririz.

Uusitalo olarak yayınlanan çalışmaların sonuncusu olarak da 15 Ekim’de piyasada olacak olan “Karhunainen” albümüne ve programda da yer vermiş olduğumuz parçalar için de ufak anektotlarımıza geçelim. Albümün çıkış noktası ve ismi de bu seferinde de babasına ait olan bir tiyatro oyunundan besleniyor. Çapraz bağlantılama ile de Sasu Ripatti’nin diğer “moniker-lâkap” larının merkezinde yer alan ses köklerinin de detaylandırma çabasının bir devamı “Karhunainen”. İlk intibaa’da endüstriyelleşmenin getirisinden biri olarak giderek önü alınamayan tekno sörünün, yansıtmasız bir biçem ile esir düştüğümüz “hazin” tabloların birer müzikal yansıtmasını duyumsayabilirsiniz. Formüle ettiği ve her seferinde de “tutarlı / programlı / düzenli” bir çalışma izleğini sunmayı başaran Ripatti’nin giderek daha anlaşılır bir müzikal formülasyona girmesi de biraz da bu sebeplerin farkına varabilmemiz için.

Ritmin başat edildiği, dans kurgusunun el üstünde tutulduğu dinlence; ilk kayıtlarında kendine yer edinmiş bulunan ilham / çağrışım isimleri olan Thomas Brinkmann, Richie Hawtin ve Basic Channel’ın “groovey” müziklerinin takipçiliğinin üzerinde, kendi kurgusu olmaya giderek meyil eden, bir ritim zenginliğini, davulların ve perküsyonun kışkırıtıcı unsurlarından daha çok feyz aldığını açıkça belgeleyen bir dökümantasyon çalışması. Sasu Ripatti; üstelik tüm bu yeni kayıt çalışması sırasında bütün bu kolaj zenginliğini sadece doğal halleri ile kullanarak hiç bir dijital ses işlemi gerçekleştirmediğinin, analog aletler ile de deneysel dans müziğinin farklı noktalarına ulaşılabileceğini kanıtlamaya çalışıyor.

Birbiri ardına seyreltilmiş bir davul vuruşu ile başlayan mono ambient sarmalı “Vesi Virtaa Veri” (Water Flows Blood) “hüzün” metaforunun gerektiğinde nasıl iyi bir biçem ile anlatılabileceğinin bir manidar örneği olarak albümün açılışını gerçekleştiriyor. Aksak ritim döngüsünün, eğreti durmayacak bir “alıntılama” ile gündelik halleri de irdeleyen “Luomo” günlerinin yadigârı “Tohtori Kuka” (Doctor Who), “tekrarlı” melodi kurgusunda, analog çıkışları ile dub-tronika başlangıcının ardında esaslı bir melodik yüzey şemantiği ortaya çıkartan dinlence parçası “Konevitsa” (Machine Cane) dans ritüeline de albümün girişini oluşturan bir bağlaç işlevi gösteriyor. Program içerisinde yer vermiş olduğumuz bu iki çalışmanın yanı sıra, tekleşmiş bir örnek melodilerden sıkılanlar için bir kaçış noktası oluşturabilecek albüm ile de aynı ismi taşıyan “elektro-şok” “Karhunainen” (Bear Woman), Deep House’un en can alıcı örneklerinden birisi olarak uzunca bir süre kulaklarımızı işgal edecek olan, ev’e özlem parçası “Satumaa” (Wonderland) ve minimal house’un caz dokunuşlu ses örneklerinde kendini yeniden örgütlediği “mikro sampling”’in 2007 versiyonu “Himo Perkele” (Lust Perkele) kademe kademe geliştirilmiş bir ses deneyimlemesinin neticesine ulaşmanızı olanaklı kılıyor.

Sözü bağlarsak da Sasu Ripatti, çoklarının üzerinde bir seferlik bir kayıt olarak geçtiği yollarda, yıllardır emek sarf ederek alternatifi ortaya çıkartmaya devam ediyor. Sözel bağlantılamalardan, deneysel kurgulara, dans edilebilirlikten, sözüm ona eğlendirici değil gerçekten dans ettiren kompozeleri ile adını 21.yy’ın nev-i şahsına münhasır “Alamet-i Farikalarından” bir haline dönüştürmeyi başarıyor. Öznesi yaşamın tüm ayrıntıları ile de dopdolu... İyi Dinlenceler...

Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina / Dea Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Arts The Beatdoctor
Arts The Beatdoctor At Myspace
Cepia
Cepia At Ghostly International
Cepia At Myspace
Peter Grummich At Myspace
Peter Grummich At Word And Sound
Mule Electronic
Uusitalo
Uusitalo Release Info
Uusitalo At Myspace
Huume Recordings
Luomo Live At Balans Tonique On Youtube
Miss Fitz
Miss Fitz At Myspace
Miss Fitz At Freak N’Chic
Vincenzo At Myspace
Joel Mull At Myspace
Liebe*Detail At Myspace

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;

info[at]dinamo.fm - http://www.dinamo.fm/ - misak[at]dinamo.fm

http://deuss-makina.blogspot.com/

Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8

>>>>>Info Go-R-Sel
Mask-Naamari From Oulu Daily Photo
© http://ouludailyphoto.blogspot.com/

>>>>>Poemé
Yarı Hazır Gökyüzü - Tomas TRANSTRÖMER

Koşuyu yarım bırakıyor cesaretsizlik.
Kaygı koşuyu yarım bırakıyor.
Akbaba bırakıyor kaçmayı.

O istekli ışık akmaya başlıyor
Hayaletler bile bir fırt çekiyor.

Her şey çevresinde bakınmaya başlıyor.
Yüzlercemiz güneşe giriyor.


Her insan yarı açık bir kapıdır
Herkes için bir odaya açılan.


Altımızdaki ölümsüz toprak.

Su parlıyor ağaçların arasından.

Göl dünyaya açılan bir pencere.

(Çeviri: Gürhan UÇKAN)

Wednesday, October 03, 2007

Deuss Ex Machina # 185 - Cette Rumeur De Personnes Protège Mon Esprit Libre

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_185_--_Cette Rumeur De Personnes Protège Mon Esprit Libre
Dea Ex Machina # 14

01 Ekim 2007 Pazartesi gecesi “canlı” olarak gerçekleştirilmiş programın parça dizinidir.
Guest : Sühan Gürer (Proodos)
>>>>>Musique
>1<-Susumu Yokota- For The Other Self Who Is Far Away That I Can Not Reach (Skintone / Lo Recordings)
>2<-Susumu Yokota-The Sin Of Almighty God, Respected And Believed By The Masses (Skintone / Lo Recordings)
>3<-Jape-A Journey Is Just A Memory (Marine Parade)
>4<-Jape-Autmn Summer (Marine Parade)
>5<-Guts-Good Morning (Wax On Records)
>6<-Guts-Nightmare Of Paris (Wax On Records)
>7<-Guts-Sweet Love (Wax On Records)
>8<-Guts-Endless Night (Wax On Records)
>9<-Rubens-Breaking Into Smile (Herb Recordings)
>10<-Rubens-Bank Holiday (Herb Recordings)

Cette Rumeur De Personnes Protège Mon Esprit Libre Bölüm(185) – Fısıldaşan, Kitleden Sadece Birisi Gerçeği ve Doğruyu Söylüyor. Maskelerin Ardında Kalan Yansıtıcı Yönlerimizi Doğrularcasına En Doğruyu İşaret Edecek Mi? (NoenTrigGo)

>>>>>Bildirgeç
Kesişim. Değerlendirmeler arasına yerleşik konumu ile olayları bağlayan, çözümleyen yaratım. Tasarımın getirdiği “baki” unsurları göz önünde bulundurmasına karşın her defasında yeniden ve tekrar etmeden dönüşen ayrıntı. Biçare bir koşul içerisinde dahil kendi düzlemlerinizi oturtmanızı olanaklı kılan açıklayıcı. Hiç olmadığı kadar çokça ve beklenmediği kadar sıklıkla karşılaşıldığında yaşamın değişimini de somut bir biçimde ortaya çıkaran detay. Kesişen sadece görece bir kavramın değil, hissedilir bir kurgunun tam ortasına yerleşmiş bir film parçacığı, kurgu tamamlayıcı. İmdinin açılımında görmek isteyip de göremediklerimiz, duymak isteyip de duyamadıklarımız.

Korkuların çelişen yüzlerinde en çok karşımıza çıkıyor kesişimler. Tanımlanamayan, kendinden menkul saniyeler bir anda kaotizmin ve belirsizliğin içerisine düştüğünde, vuku bulan korku aidiyetlerimizi sorgulamamızı zorunlu kılıyor. Sarsılmak ve yeniden toparlanabilmek için yıkımın hezimetine zincirlenmiş bünye, bir çıkış arıyor. Ortaya saçılan görüngü ise bu minvalde kesişimi ortaya çıkartıyor. Beklemiyorduk ama geldi, istemiyorduk ama oldu, hayaldi ama şimdi çok çok çok gerçek. Bitmek tükenmek bilmeyen bir maraza hali içerisinde fişeklenen izan ve anlayış, tedbirin giderek na mümkün olması beraberinde böylesi durumları ortaya çıkartıyor. Korkuyoruz, çünkü ötesini göremeden attığımız her atılım, anlamını bilmeden attığımız her tümce ile kendimize yeni yeni korkular icat ediyoruz. Vakıf olduğumuz ve bilinenen binlercesine yeni yeni onlarcasını eklemliyoruz. Modernist bakışımlara sahip her türlü yeniliği öğrenmeye çalışırken sarf ettiğimiz çaba kadar derin derin nüfuz eden bir çelişmişlik. Kisveler ve alacalar ile onu saklamaya çalışsak da gelip bizi bulması çokta uzun sürmüyor. Değişimlerin hızı çağında, tüketilmekten bile korkuyoruz; Nefes Nefese.

Endişelerimiz ise bizleri sorgulatmaya, gerçeği bulmaya yönlendiriyor. Alışılmış bir “evet bu kadar” durumundan soyutlayabilmek için özü biraz daha çaba sarf etmemiz gerekiyor. İstediğimiz oysa sadece biraz daha huzur dolu bir günce. Kelimelerin kotarıldığı bir ön senaryoya bağlı kalmadan gelişen, espirilerin tümüyle harcanmadığı gerçekliğin ayırdına varabileceğimiz kadar uyanık bir zaman dilimi. Kesiştiğimiz, kaçışlarımız bellek defolarımızın dehlizleri bunları arzu ediyor. En azından niyet… Terk edilmiş bir oryantalist bakıştan, modern olduk bir modern iki post modern perdelemesi ile üzerine vakıf olduklarımız da hacı ve mat oluyor. Korkuların kesiştiği bu güncel yaşamda, ürkerek adım atmaya çabalıyoruz bir an önce boğulmadan kurtabilimek için kendi usumuzu. Belleğin tahayyül ettiklerinden ve imgelemin derinlerine işlenmiş olan genetik kodların harcanmasına ramak kala bir tutam tazeliğe ihityaç duyuyoruz. Aklın çözümlemesini okuduğumuz makalelerde gizli saklı kalmış kelimelerin arasında arıyoruz. Da Vinci’nin Matriksi gibi sanallığın korku dolu tuzaklarında gerçek bitişleri yaşamamak için.

Yadsınamaz değişimlerin anlık olması ile artık alışkın hale dönüştüğümüz ve bağışıklık kazandığımız olaylar silsilesi bizleri bu kesişim anlarında soğuk kanlı olmaya davet ediyor. Alternatif yolların muhakkak gerçeğe ulaştıracağı konusuna olan sebat “akıl tutulmalarının” önünü alabilmemiz için de bir vesileyi teşkil ediyor. Projektörün kör edici ışığı misali önümüze sunulan her çağrış, ileti, bildirgeç yönü kaybetmeye çoktan meyilli olan kitleleri bir süre daha gözlem altında, el yordamıyla çerçevelenmeye devam ettiriyor. Düşüncenin paylaşılması, iletmek istenen mesajın dozuna göre ayarlanmış “şerbet” pardon mesajlar bu iletimler sırasında birbiri peşi sıra tüketilmek için emrimize amade bir biçimde yayınlanıyor. İki farklı mesajın karşılaşıldığında ise ortaya çıkan kaotizm kimimiz için gerçek bir çıkarım sağlamaya olanak sağlıyor, kimimiz içinse bu tatlı rüyanın devamlılığını. Görece usuller ile kotarılmış, bilinmeyeni sorgulatmaya, çekincelerden olabildiğince arınmaya odaklanmış bir “Dünya vatandaşı” için bundan iyisi Lafayette Çarşısı. Kelam etmeye çalıştığımız ve sizlerle paylaştığımız günceler içerisinde de bu birbirileri ile paralel olarak gelişen kelimelerden derlenmiş bildirgeçleri sizlerle paylaşıyoruz.

Müziğin kitleler için gerektiğinde bir ilaç olgusu taşıması, potansiyeli içinde kimi zaman politik yansımaları en olmadık şarkıların içerisinde iletilmesi ile gerçek kesişimler ortaya çıkmakta. Salt notalardan ibaret ve bir örneklemeye bağlı bir mekanizma olmadığını örnekleri ile irdeleyebilmek de “Deuss Ex Machina”nın da varoluş nedenlerinden birini oluşturuyor. Ülkemizdeki alternatif müzik dağıtımcılığı konusunda çabaları ile dinleyiciler için birbirinden farklı müzikal destinasyonları paylaşan “Equinox Müzik”in desteği ile kotardığımız Dea Ex Machina bu haftaki çatımızı oluşturdu. Süregiden bir örnekleştirmeye inat, her defasında, müziğin ayrıntılı işlemler ile örülmüş yansımalarını paylaşmaya çabaladığımız dizin içerisinde yeniden, farklı bir konuma yerleştirmenizi salık vereceğimiz isimler / projelerden bir derleme gerçekleştirdik.

Susumu Yokota

“Equinox Müzik”in açtığı alternatif girizgahtan derlemeleri, yazılı olarak paylaşan bir diğer kaynak olan “Proodos” güncesinden Sühan Gürer’in konukluğu ile gerçekleştirdiğimiz “Dea Ex Machina”da daha önceki yayınlarımızın da çizgilerini koruyan, ara nağmeleri ile öncesindekilerle kesişen müzikler bir saat süresince Dinamo 103.8’deydi. Alternatif’in tanımına her gün eklemlenen yeni açılımları ile müziği ilerlediği yoldan birer ayrıntı olarak kısaca değerlendirebileceğimiz bölüm içerisinden sizlere Susumu Yokota’yı önermek istiyoruz. Geleneksel teoriler ile kurgulanmış müzikal izlekleri, deneysellik potansı açık bir biçem ile yeniden üreten ve Ryuichi Sakamoto, Yoshihiro Hanno, Kitaro gibi ünlü Japon prodüktörlerin izinde; yüzünü artık iyiden iyiye “Batı”ya döndürmüş bir prodüktör Yokota.

Yokota’yı , gelişmiş bir ayrıntılama metodu ile kotardığı düzlemler arası ses kolajlarının mimarı olarak değerlendirebiliriz. Yer küre özelliği, alameti farikası olan seslerin uygun bir biçemde makinelerde üretilen sesler ile örülmesi sanatçının müziğini hem organik, hem de inorganik olarak değerlendirmemizi olanaklı kılıyor. 1992 yılında Japonya’da tanınan bir isim olan Yokota’nın, Almanya’da Trance’in altın günlerini yaşadığı günlerde, tür ile özdeşleşmiş ismi olan Sven Vaeth’in dikkatini çekmesi ve Eye-Q etiketi ile sözleşme gerçekleştirmesi ile yaşlı kıta’ya ilk çıkartmasını gerçekleştirir. “Frankfurt-Tokyo Connection” (Eye Q-Harthouse 1993) plağının yayınlanmasının ardından Berlin’de düzenlenmiş Love Parade’de sahne almak üzere davet edilir.

Performansların gelişimi ile alelade bir üretici olmadığının kanıtı olarak da elektronik müzik tarihinde kendine yer edinmiş bulunan kayıtın ardından, Yokota; Tokyo’da Sublime Records etiketinin temellerini atar. Japonya’nın kendine özgü halde bulunan sosyo kültürel birikimlerinin (doğaçlama, halk enstrümanları) Batı’dan gelmiş bir kültür (techno) ile harman edilmesinin karşılığı olan “Acid Mt. Fuji” albümü ile 1994 yılında Japonya’da yayınlanır. Melodik aksamlar ile vahşi yaşamın bütünlendiği “Kinoko”, Saykodelik kompozisyonu tamamlayıcı kıvamlarında perküsyonlar ile desteklenmesi ile oluşturulan “Saboten”, Detroit Techno’nun “Edo” yorumu “Alphaville” bu albümden öne çıkmayı başaran parçalar olarak halen dinlence listelerinde yer almakta.

Aksak ritimlerin ağır bastığı giderek techno’nun dış hatlarında seyr eden “Cat, Mouse & Me” (Harthouse 1994), bugün bahsettiğimiz albümlerinin de izleğini ortaya çıkartan deneyselliğinin mihenk taşı olarak da adlandırabileceğimiz “Magic Thread” (Skintone, Leaf 1998) ve birbirini takip eden üç sene boyunca yayınlanmış olan elektronik müzikte ana akım formlarının ne şekilde olabileceği ve neticesini irdeleyen üçleme dizini 1988, 1999 ve Zero (Hepsi Sublime Records 1988-2000) kayıtları ile istisnai bir biçimde müziği var edilmiş şekilleri arasındaki her form içerisinde yeterli kayıtların altına imzasını atar. Yönelişimler ve beklentilerin değiştiği modern dünya içerisinde bugün bile bakıldığında verimliliği ile aslında pek çok dönemeçin izlerinde Yokota imzasını görüyoruz. 1998 yılında temellerini atmış olduğu ve sadece kendi işlerini yayınladığı “private” etiketi “Skintone”’dan Image 1993-1998 (Skintone, Leaf 1998) albümü ile karaltıda kalmış olan geçmişine dair olan müzikal birikimlerini dinleyicilerle paylaşmıştır. “Wani Natte”, “Nisemono No Uta” ve “Amai Niyoi” parçalarına özellikle kulak kabartmanızı salık veririz.

Dönüşümlerin birbiri ardına ve çok çabukça gerçekleştiği bir coğrafya üzerinde, deneyimlemekten ve var edilmiş kurguları yontup, bozup yeniden kurgulamaktan vazgeçmeyen bir isim olan Susumu Yokota’nın engin kataloğundan (yaklaşık 15 civarında farklı isimle yayınlamış çalışmadan oluşan bir diskografi) “downtempo” tanımı ilk kez irdeleyen “Sakura” (Leaf 2000) çalışmasına geçmek istiyoruz. Techno nişli prodüksiyonlarının da kesişim noktasını oluşturan ses temantiğinin genele uygulanmış hali olan çalışma içerisinde Yokota’yı, derinlerdeki öz ile hesaplaştıran kimi zaman karamsar ruh halinin detaylarında, kimi zaman da ötelenmesinin ancak insani kaygılar nedeni ile engellenebilecek özel anların deneyimlemesi olarak geçerliliği koruyacak bir kompozisyon bütünü “Sakura”. Deneyselliğin ve techno’ya özgün arkaik ritim düzenekelerinin yerini dingin ve derin bir house dengelemesi minimalist kompozisyonların esamesinin okumasına sayılı günler kala, millenyumun açılışında dinleyicilerle buluşmuştu.

Love Or Die (Skintone-Lo Recordings)

Bütün bu çoklu katmanlı ses kompozisyonlarının ve düzenli albümler ile dinleyicileri selamlamanın son kademesi olarak da geçtiğimiz Haziran ayı içerisinde “Skintone” etiketinden Japonya’da yayınlanmış, Kasım ayı içerisinde de Avrupa baskısı ile Lo Recordings etiketinden yayınlanacak olan “Love Or Die” albümü ile önerimizi tamamlayalım. Ses’in peşinde gelişmiş dinleti yetisinin, kademe olarak da belirgin bir ilerlemenin haiz olduğu bir çalışma “Love Or Die”. Entellektüel bir yapının giderek bir örnekleşmeye başlayan elektronik sesler üzerinde mücadelenin daha bitmediğinin ve seslerden daha ne kadar farklı hikayelerin ortaya çıkartılabileceğine dair ciddi bir önerme. Programımızın açılışında da paylaşmış olduğumuz “For The Other Self Who Is Far Away That I Can Not Reach” piyano melodileri ile “synthesizer” padlerin birbiri içerisine ötelendiği devamlılığı ile “idm” kolajını ortaya çıkartan bir parça. Keza benzeş bir şekilde ötelenmiş bir hikaye formunu barındıran “The Sin Of Almighty God, Respected And Believed By The Masses” ismi ile müstesna devinim de benzeşsizliğin dünyasında alternatifi arayanlar için bir cevheri barındırıyor. Albümün geri kalan kısmında da “Sakura” ve “Grinning Cat” albümlerinde de temayı oluşturan downtempo ile ambient’ın nitelik olarak yenilenmesi için de desteğini esirgemeyen yansımalara sahip olduğunun altını çizelim. “A Slowly Fainting Memory Of Love And Respect, And Hatred” gibi beş buçuk dakika içerisine sığdırılmış minimal sekanslı tonal dans müziği denemeleri veyahutta Windham Hill’in Drum & Bass ile müsabakası nasıl olurdu ? sorusunun yanıtı olan “The Scream Of A Sage Who Lost Freedom And Love Taken For Granted Before” parçaları gibi adam akıllı dinleyiciyi düşündürten çalışmalar, idareli bir biçimde iyi müziği paylaşmaya amaç edinen bir ismin artık “Master-Class” olarak tescillendiğinin beyanatı oluyor.

Neticeye bağlarsak da Yokota, 90’lı yılların başından bu yana ürettiği çalışmalar ile Techno’nun ilericisi olarak savlanmış pek çok prodüktörün, öncesinde üretimlerini gerçekleştirmiş bir deha, kıvılcımlarla sarsılması bir olmuş bir disiplin olan “idm”in karaltılı sularında yılmaz bir üretici olmaya devam ettiği çabası ile “ilerinin müziğine kendini adamış bir prodüktör”. Fark etmeniz için yeterince kaydı mevcut. Reklam kampanyalarına ihtiyaç duymayan sadece müziği ile varolan bir yeteneği daha fazla göz ardı etmemeniz dileğimizle...İyi Dinlenceler.

Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina / Dea Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Equinox Müzik
Susumu Yokota
Susumu Yokota At Wikipedia
Susumu Yokota Kaiten Mokuba At Youtube
Lo Recordings
Lo Recordings At Myspace
Jape
Marine Parade At Myspace
Guts At Myspace
Wax On Records
Wax On Records At Myspace
Guts Le Bienheureux Album Review At Proodos
Rubens At Myspace
Herb Recordings
Herb Recordings At Myspace

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;

info[at]dinamo.fm - http://www.dinamo.fm/ - misak[at]dinamo.fm

http://deuss-makina.blogspot.com/

Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8

---------------------------------------------------------

>>>>>Info Go-R-Sel
Night Shot From (Fotosiz.Mevsimsiz.Com)
© http://fotosiz.mevsimsiz.com/phtsguests.asp


>>>>>Poemé
İç Sıkıntısı – Pär LAGERKVİST

İç sıkıntısı
iç sıkıntısı mirasımdır benim.
boğazımda yara,
dünyalı yüreğimde çığlıktır
ve gecenin sert elinde
kalınlaşıyor bir köpük bulut
ve dikleşiyor ormanlar ve sarp, çorak
yükseklikler göğün güçsüz
tavanına doğru.
Her şey buruk olduğu için
taş olduğu için
kara ve duyarlığını yitirmiş!

El yordamıyla tur atıyorum bu karanlık odada
Parmaklarımın arasında kayanın
canlı sırtını duyuyorum.
Bulutların buzlu parçalarına doğru
kalkmış ellerimin derisini yüzüyorum.

Parmaklarımdan söktüğüm tırnaklarım,
derisini yüzdüğüm yaralı ellerim,
acılara, dağlara, gölgeli ormanlara,
göğün kara çeliğine ve soğuk toprağa.

İç sıkıntısı,
iç sıkıntısı mirasımdır benim.
Boğazımda yara,
dünyalı yüreğimde çığlıktır.

Aytekin Karaçoban’ın Tercümesiyle