Sunday, December 27, 2009

Deuss Ex Machina # 280 - Ancient History Of Nothingness Echoed Louder

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_280_--_Ancient History Of Nothingness Echoed Louder

21 Aralık 2009 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: King Midas Sound-Waiting For You (Hyperdub)
>1<-Tayfun Karatekin-İki Çift Laf (Melodi Plak)
>2<-Brazzaville-Peach Tree (Doublemoon)
>3<-Brazzaville-Magura (Doublemoon)
>4<-Guts-I Want You Tonight (Pura Vida)
>5<-Guts-We Hope (Pura Vida)
>>>>>Myspace Keşifleri / Talents From Myspace<<<<<
>6<-GonjaSufi-Ancestors (Warp Records)
>7<-GonjaSufi-Candylane (Warp Records)
>8<-Shlohmo-Blankets (Error-Broadcast)
>9<-Shlohmo-Socks (Error-Broadcast)
>10<-King Midas Sound-Outer Space (Hyperdub)
>11<-King Midas Sound-Earth A Killya (Hyperdub)
>12<-Ikonika-Fish (Hyperdub)
>13<-Ikonika-Shara Michael (Hyperdub)
>14<-Omar Faruk Tekbilek-Omar’s Chocco (Kodomo Remix) (5 Points Records)

Ancient History Of Nothingness Echoed Louder (280) – Yazılmış Olanın Tahrip Edilmesi, Unutulur Kılınması, Unutturulmaya Çablanması, Belleği Tarumar Eden Hiçliklere Teslim Olduğumuzu Anlaşılır Kılıyor. Titreşimlerin Arasında O Bilmezden Gelinenler Yankılanıyor. Duyun Artık Sesimizi Der Gibi, Aynen Öyle (Yakılmış Tarihin Sayfalarından)

>>>>>Bildirgeç
Bir an hasıl olur kelimelerinizin yetkinliğine sığınarak belirginleştirmeye çalıştıklarınız yetersiz kalır, dimağınız boyunca sıra sıra dizilmiş olan harflerin yansıttıkları hep yarım, her daim noksan. Bir başlamak istersiniz en bilindiklerden sonunun nereye gideceğini bir türlü kestiremediğiniz için gerçeklerinizde boğulup, nefessiz kalırsınız. Bir yol bulduğunuzu sanırısınız en hakikatlisinden ve fakatlara gebe bırakılmış, amalarla yolu şaşırtılmış bir duvarla karşı karşıya kalırsınız en kirlenmiş güncelliğinizin dahilinden. Bir tını duyduğunuzu zannedersiniz, sanki seslenişinizin duyulduğunun, nihayetinde birilerinin de artık sizi fark ettiği çıkarsamasında oysa duyumsanan şey geçen hafta derinlemesine yanıt bulmaya çabaladığımız kakafoninin bir yüzeyidir. Olsa olsa bir aksi sedadır umduğunuzu bulduğunuzu sanarak kendi kendinizi avuttuğunuz. Bir teşebbüse, girişime dahil olursunuz ne ötekisi ne berikisi olmadan, belirli bir kimliğin alt-üst propagandasına iliştirilmeden, kimseciklerin yönlendirmelerinin değil artık zamanın, şartların gereği hakikatlerin konuşulur kılınacağını ümit ettiğiniz çıkarımlarınızı sunarsınız. Önerilerinizi diliniz döndüğünce çözümlemeye gayret gösterirsiniz fakat ortak makus talihimizden dolayı yine bir türlü açılamayan beyaz sayfanın deforme edildiğini ve onun üzerindeki tahsislerden okunamayacak hallerine göz atarken bulursunuz kendinizi. Dört dolanırsınız nasıl bu kadar körlemesine kalınıp, sağırlığın ve anlamazdan gelmelerin hala muktedir kılındığına şaşar kalırsınız. Yalanlarla dolu bir dünyada nasıl yaşadığınızı birkaç deneyimin ardından fark edersiniz.

Söze katkı yapmak için emek sarf edip didinseniz de katılacağınız kervan, gidebileceğiniz yol çoktan tanımlanmıştır. Bir tur kataloğu değil hakikatin can yakıcılığından payınıza düşenler özenle takdim edilir, sayfanın ışıltısının ve albenisinin altındaki ufak notları okumaya müsade edilmeksizin. Takdim edilip buyur edildiğiniz, davetli sayıldığınız bu aralıkta kısıtlı bütçenize uygun şekilde önce tenkitlerle taksitlere bağlanır, bakılır ki işin içinden çıkılmaz tehditlere başvurulup ucundan kıyısından elleşmemenizin sizin menfaatinize olacağının senetleri ortaya çıkartılır. Ne gerek vardır yaşanmışlığın üzerine bir an da olsa kafa yormaya, zihni meşgul edecek onca şey varken, nefsi köreltecek bu kadar çok seçenek sunulmuşken denilir, dört bir yanda dört bir yönde aynı raks-ı temaşaya katılımınız beklenir. Kasvetin görünür olduğu her ana bu durumu ilintileyebiliriz. Nasıl içinden çıkılmaz kıldırıldığımızı, hengamenin tam orta yerinde kalakaldığımızı imgeleştirebilmek mümkündür bu hallerin derinlerinde. Kelimelerin vurguları anlatılmak istenenin teferruatlı yorumlardan arındırılmış en safiyane hallerini barındırır. Mümkün olan anlatım için seçilmiş olanları nasıl dizebildiğimiz, bu yılgınlık ve öfke dolu hallere düşmeden, düze çıkabilmek için çıktığımız yollarda alıkonulmadan nasıl açmazlarımızı giderebileceğimiz gerçeğinin günyüzü bulmaktadır. Düz bir çizginin sağladıkları, sayfalar boyunca süren makalelerin derinleştirmeye çalıştıklarını daha hakikatli biçimde anlaşılır kılar. Anlatmak istediğinizi en tez yoldan takdim eder. Evet sadece başı ve sonu belirgin olan bir çizgi bunu sağlayabilir. Pek mahir olmaya gerek duyulmadan resmedilen çizginin içine eklenebilecekler ile beraber bu kısır döngüyü aşabilmek olasıdır. En azından teşebbüs etmeye değer.

Anlam katmaya çabaladığımız, anlamaya gayret gösterdiğimiz bize sadece bir yönünün anlatılır olduğu konularda bilmediklerimizi görünür kılmaya yardımcı bir bütünleştiricidir çizgiler. Çizimin düz hatlar boyunca sağladığı kapsamsallığı geliştirilebilir bakışımdan, anlatmak istediklerimizi ilintileyebileceğimiz birer eşik yaratmak hepimizin ellerindedir. Anlaşılmazdan gelinerek, idrak edilmeye çaba sarf edilmeden heba edilmiş zaman mevhumunun içerisinde belki itimamla beraber daha fazlasını ortaya çıkartılacaktır. Notların sağlama çekildiği, anlaşılır kılındığı her bir imleme ile aslolan duyarlılığımızın hangi kademelerde takılı kaldığını görünürlüğüdür. Kimlere müsammaha gösterdiğimizin, hangi seviyelere kadar kabulümüz olduğunun, neye ve kime karşı ne kadar adil davranabildiğimizi yansıtandır. Çizginin dahilinde siyah ve beyazı aynı bağlamda görebilmek, anlamlandırabilmek mümkündür. Neden sorusuna bariz bir şekilde yanıt bulmak istediğimizde hiç ummadığımız bir kaynakçalık vazifesini de gösterecektir. Bir ucunun açıkta bırakıldığı çizginin kapsayıcılığında pek çok farklı okuma gerçekleştirilebilir. Görmek istediklerimiz bazen can acıtıcı, can yakıcıdır. Anlamak zordur nasıl bu kadar hızla nasır tutmuş olduğu yüreklerimizin. Kondurmak yaralayıcıdır kendimiz için reva görmediklerimizi, ötekilerine söz konusu olduğunda nasıl da hızlıca işlevsellik kazandırıldığını fark ettiren bir çözümleyicilik ihtiva eder. Sertçe bir kayaya çarpmış gibi aynı eşikte nasıl boşa dört döndüğümüzü, bilmediğimiz pek çok şey olduğu için, en önemlisi soru sormadığımız için karaşınlık dolu puslu gecelerde rahatça yastığa kafamızı gömdüğümüzün en bariz yanıtlarını barındırmaktadır. Anlamlandırmak için değil sus payımızı almak için konvoya dahil olduğumuzu ve sesimizi çıkartmadığımız vakit nihai ödülümüzü alacağımızı bildiğimizden yapmış olduğumuz rutinlerimiz simgeleştirilir.

Çizgiler kısa veya uzun her kesintisinde bu makullerin silindiği, öteki yaratımının hangi sorunları beraberinde getirdiğine dair canalıcı örneklemeleri barındırır. Basitçe bir çizginin sınırlarında günü hissedebilmek, gündelikliğin içinde giderek yükselen ötekileştirmeleri anlamlandırabilmek olasıdır. Kaçmaya özellikle çalıştığımız veya kendimizi koruyor zannettiğimiz yanılgı hallerinin nasıl da birdenbire ortalıkta ve tam suretimizin karşısında dikiliverdiğine anlam katmak söz konusu olacaktır. Pek tabii ki, yadsımadan ama biz o kısımları geçmiştik kolaylıklarına düşmeden görmek isteyenler için aralıksız bir biçimde tek bir çizginin başı ve sonu arasında bütün bu okunabilirlik keşfedilebilir. Okumaların belirgin kademeleri içinde bulduklarımız kaybettiğimiz yıllarımızdır aslında farkına varacağımız üzere. Hicap yüklü gündelik koşturmaca çarkının dişlileri arasına kendimizi kaptırdığımız günden bu yana süregiden hesap sorulmamazlık sınırlarının fark ettirilmesidir burada bahsini açmaya çalıştığımız. Tüm eksikliklerin nasıl anlamazdan gelinerek daha derinleştirildiği, insanların nasıl daha fazla suspus kesilmeleri için yeni korkuların bina edildiğini anlaşılır kılır. Manidardır vurdukça tın tın ses veren boş teneke suretinde bulunanların herhangi bir kırmızı çizgiye yakınlaşma çabasında koyverdikleri vavelyalar ile dünyaları koruyor zannetmelerinin karşı konulmaz dehşetengizliği de anlam kazanır Çizgilerin rotası dahilinde bilmek esastır. Korkuların, tedirgin edici hallerin, birbirleriyle zincirleme bir döngü içerisinde yine yeni ve yeniden aynı sahnelemelerin karşısında hakikati bulabilmek ve bilmek için çabalanmayı gerektirir.

Kulağı düzünden tutmak dururken nasıl oluyorsa hala tersinden tutup kendimize eziyet etmekten bir an olsun imtina etmediğimizi, geri durmadığımızı nihayetinde çetrefilliği biraz da kendimizin sağladığının idrakına vardırır. Senenin 2009 olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda daha neleri aşamadığımızı, hangi yanlış sunuların peşinde koşa durduğumuzu, makul olanın tanımına bir türlü yakınlaşma çabası içerisine giremediğimizi görmek düşündürücü olduğu kadar da sindirici bir hali sunmaktadır. Sindiricidir artık bir arpa boyu yol alamıyor olduğumuz gerçeğini görmek bütün bu durumlara neden olan sorun algılarında, çözümlemelerde yapılan hataların birbiri ardına ilintilenip koskocaman bir dağ oluşturduğunun farkına varamamaktır. Kendimize benzetemediğimizi nasıl yola ve hizaya çekeriz yanıtının peşisıra yaftalamaların ortaya çıkartılmasıdır birer ikişer bu sinik halleri yaşama dahil ettiren, çizginin bütün yapısını neredeyse tarumar eden. Konuşulacaktır diye tanımlar getirilen, yapılacaktır diye üzerinde uğraşılan, çözülecektir diye yeni umutlar bağlanılan nice hadisede çekincesiz bir dille ifade etmek gerekir ki, hayal kırıklıkları artık alışıldık bir sonuç olma yolunda ilerlemektedir. Her defasında bakınız biz yapmıştık ama önümüze engeller çıktının başka bir tezahürü ekranlarımızdan evlerimize ulaşmaktadır. Şair kimliğinin yanında provakatif söz bütünleştirme sanatında da mahir olan bir zatın, insanım diyeni düşüncelere daldıracak, hafsalanın neredeyse alamayacağı kadar abuklukta sicim gibi dizdiği kaskatı incilerinde bunu görebilmek mümkündür. Kendi inancının olduğu kadar diğer inançların da belirli kaideleri, doğruları olduğunu sıklıkla es geçmekte beis görmemiş bulabildiği hemen her fırsatta bir mezhebi, bir dini bu uğursuz çıkışlarına alet etmeyi kendine uygun bulmuş bir fikir önderinin! varlığında hangi sorunlar anlaşılır kılınır. Rotasından alınmış çizginin bir başka pervasız noktasını zapt etmiş olan yıllardır üzerine ne bir ilave ne bir aydınlatma gerçekleştirilmiş olan bir katliamın sorumlularından bir şahsiyeti canlı yayında neredeyse karşı tarafı siz hatalısınız sonucuna denk düşürmek için çabalanmalarda buluruz. Bir düz çizginin iki noktası arasında yaşamış halkların hangi kirli eller veya kimlikler tarafından aralarının açılıp, nifak tohumlarının yeşertilip iyice gerildikten sonra zembereğinden boşalırcasına insanların üzerlerine kin kusturulduğunun açık bir şekilde hesabının verilmesi gerekmektedir. Acizliğin, görmemezlikten gelmelerin ne biz insanım diyenleri, ne de yıllardır o acıyı yüreklerinde yaşamak zorunda bıraktırılmış Alevi yurttaşları bugün oldukları şartlardan daha makul bir seviyeye taşımayacağı aşikardır. Sorumluların artık bulunabilmesi, adaletin gerçekten tecelli edebilmesi için davanın yeniden görülmesi için çaba sarf edilmesi nasıl bir zorlayıcılık taşımakta olduğunu sizlerin engin takdirlerine bırakıyoruz.

Türkiye haritası üzerinde bir Amerikan televizyonunda yayınlanmış olan görüntülerin içeriğinde kullanılan tahrif edilmiş içeriğin hemen akabinde Dışişleri Bakanı için CHP Ardahan milletvekili Ensar Öğüt’ün demecinde belirttiği Dışişleri Bakanı sen ne işe yararsın? Senin soyadın Davutoğlu mu, Davutyan mı? Bilelim de. Davutyan’san sen Ermeni açılımı yapıyorsun. Adın ne, soyadın ne? Sen Türk müsün? Türkiye Dışişleri Bakanı mısın? suallerinin farzi bir ırkçılıktan çok daha fazlasına mana kattığını idrak edebilmek mümkündür. Ötekileştirmeler birbiri ardına meşreplerine uygun kılıflar bulurken hangi aralıkta nasıl bu eğri çizgiyi düzeltmeyi başaracağız? Nasıl elimizde kindarlıktan başkası kalmamış körlüğüne ısrarla biat ettirilmeye inat ve izansızlık ile devam ettirileceğiz? Haklarını arama yolunu tercih eden, uygulamalarda yer edinmiş düzensizliklere olabildiğince dikkat çekmeye, isteklerini duyurmaya çaba sarf eden Tekel işçilerinin mücadelelerine reva görülenler, yeniden bir fay kırığının daha ortaya çıkartılmasına, çizginin bir başka noktasından bir kere daha kırılması için olanak sağlamıştır. Hak verilmez hak mücadele karşılığında alınırdı ama bu kadar girift, bu kadar kin kusan ve bu kadar ağır zapturapt altına almaların görülmesinin neticesinde hangi sağduyu nerede ve nasıl tanzim edileceği iyice muamma pusunun içinde kalmıştır. Bu eğrelti hallerin çokluğuna yetişememe konusundaki dermansızlığımıza kederlendirken iyice köşeye sıkıştırılmış insanların yerinde bir dakikalığına da olsa kendimizi koyduğumuzda, düşündüğümüzde bu daraltımı, susturulmaları ve mağduriyeti daha rahat anlayacak fakatlara gerek kalmadan hakkın tesis edilmesine sıranın getirilmesi gerektiğini düşünmek mümkün olacaktır.

Adına açılım, demokratikleşme, milli birlik projesi gibi vesair namlarla beraber tanımlandırılmış olan sürecin dahilinde birbirlerinin peşisıra ortaya çıkartılan engeller, tam bir adım atılmasına teşebbüs edildiği zamanda cereyan eden istremezükçülük damarının karşılıklı olarak hissedilir kılınması barışın bir türlü işlevsellik kazandırılamamasını sağlıyor. Konuşmaktan çekinip, siyasi zeminden insanları uzaklaştırdıkça, ayrışımları derinleştirebilmek için elimize geçen her fırsat dizininde ötekisine uygun yaftalarımızı, yargılarımızı ve son tahlilde şiddeti yüceltme kültürüne destek çıkacak açıklamalar, uygulamalar karşısında sesimizi yükseltemediğimiz müddetçe Alevi, Ermeni, Kürt vd. gibi bu toprakları paylaştığımız, içiçe yaşadığımız insanlar ile sorunlarımızı aşmak bir ütopya olarak diri tutulmaya devam edecektir. Dökülen her damla kandan sağlanmış/acak rantın hesabının peşinde koşaduranların, kırgınlıkların istikrarının sağlanması için dört dönenlerin, ötekisi ötekisi diyebilmek için kenarda bekleyenlerin, ellerini ovuşturanların birini ötekisine kırdırmaktan uzakta artık barış tanımının yaşanılırlığını sağlayabileceğimiz bir çizgiyi türetebilmemiz gereklidir. Eğrelti hallere dönüştürülmüş, yolundan alıkonulmuş tüm çizgilerin birer birer yazgılarımız haline dönüştürülmemesi için şimdi harekete geçip iyice yok olmadan, iyice sağırlaşmadan tedbirlerimizi almaya başlayacak mıyız? Bir ortak noktayı bu seferinde, birbirlerinden ayrı görünen konuların tümünde sağlayabilecek miyiz? Mete Çubukçu’nun kaleminden Radikal 2’de yayınlanmış olan Gönül Bağları Koparsa! başlıklı öteki diyardan ses ve sözleri derlediği dikkatle okunası makalesini sizlerle sonsöz kabilinden paylaşıyoruz:
DTP tabelası indirilmiş, altında sadece Diyarbakır İl Başkanlığı ibaresi kalmış. Tabelanın üzerindeki çiviler ertesi gün asılacak Barış ve Demokrasi Partisi tabelası için hazır tutuluyor. 1990’dan bu yana sekiz partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması ya da partililer tarafından feshedilmesinin Kürtlerde geliştirdiği bir tür pratik bu. Sekiz partinin de hikâyesi benzer: Tabela indiriliyor, yenisi takılıyor, çizgi devam ediyor. Ancak, yıllar içinde tecrübe kazanan, siyasetin kurallarını öğrenen, demokrasinin işleyişini kavrayan Kürt siyasiler, tabelalar gibi kolay geri dönemiyor. Her kapanan parti ve yasaklanan siyasetçi, demokrasi tecrübesini, siyasetin kurallarının yerleşmesini geciktiriyor. Bu yüzden DTP’nin kapatılması kadar, vekillerin parlamentodan çekilmesi, Türkiye kadar Kürt siyasetinin demokratikleşmesini bir kez daha sekteye uğratacak.

Diyarbakır’ın 90 kuşağı
Diyarbakır’ın Kayapınar beldesinde Kürt edebiyatının önde gelen isimlerinden Cigerxwin (Ciğerhun) adına açılan kültür ve sanat merkezinin alt katındaki karar toplantısı, saatlerce sürüyor. Eski DTP’liler parlamentodan çekilip çekilmemeyi tartışıyor. Sokaktan geçenlerin “Bizi istemiyorlarsa biz de Ankara’da olmayız”, “DTP’yi kapatabilirler ama PKK’yı nasıl kapatacaklar” cümleleri ile özetlenebilecek dışlanmışlık hissi, Ankara’ya yönelik hayal kırıklığını ortaya koyuyor. Sokakta da benzer tartışmalar var. Bu hayal kırıklığı sadece sözlerle sınırlı kalmıyor. Sokaklarda, özellikle 1990 kuşağı olarak adlandırılan gençlerdeki yansımasını tespit etmek güç değil. 10-15 yıl önce köylerinden kovulanların, metropollerin kenar mahallelerinde her türlü yoksulluk ve yoksunluk içinde büyüyen çocukları için TRT 6, Kürt Enstitüsü gibi “kozmetik” girişimler bir anlam ifade etmezken, “dağ yolu” hâlâ akıllarının bir köşesinde duruyor. Bu kitleyi değil DTP, PKK’nın bile kontrol edememesi, yükselen dalga konusunda ipuçları veriyor. Diyarbakır’ın önde gelen kanaat önderlerinden birinin cümleleriyle bu dalga çok tehlikeli bulunuyor. “Eskiden PKK dağlardaydı bugünse silahları olmasa da şehirdeler” diyor. Şehirdekiler ise işte bu 90 kuşağı gençler. 10-15 yıl önce dağlarda kanlı çatışmaların yaşandığı dönemlerde rastlanmayacak derece farklı bir bakış, bir öfke okunuyor gözlerinden. “Biz” ve “siz” sözcükleri daha çok telaffuz ediliyor sohbetlerde. Medyanın hep “yanlı”, “Kürtlere önyargılı” yayınlarından şikayetçiler. Ne söyleseniz kâr etmeyebiliyor. Kürt aydınları bu yüzden Kürt açılımının daha somut, daha net, daha hızlı devam etmesinin aciliyetini dile getiriyor. Çünkü gönül bağlarının bir kez kopması halinde onarmanın ne kadar zor olduğunu onlar da biliyor.

10 yıl önce
Bölgede bir süredir havanın değiştiği belli: Açılım süreci ile başlayan umut ışığıyla DTP’nin kapatılmasıyla başlayan umutsuzluk arasında gidip geliyor birçok kişi. Bu ruh halini Batı’dan bakarak anlamak zor. Hele Kürt meselesini, DTP’nin kapatılmasını “aman canım daha ne istiyorlar” yaklaşımıyla bakanların anlaması daha da zor. Ama bir şeyler uçup gidiyor gibi. DTP’li vekiller de parlamento zemininden çekilerek sanki kendilerini dışarıya kapatıyor; sanki kendilerini Türkiye’deki geniş kesimlere anlatmaktan vazgeçiyor. Oysa bölgeye olduğu kadar Türkiye’nin diğer yakasına seslenmek zorunluluğu var. Çok değil 10 yıl önce sokaklardaki Batı algısı ile bugünkü durum arasında tehlikeli bir hal alan zihinsel kopuşun izlerine rastlamak mümkün. Çanakkale Bigadiç ya da İstanbul Tarlabaşı’nda olanların “Doğu illerinde Türklere karşı yaşanması halinde ne olacağını soruyor” Diyarbakırlı Kürt bir vatandaş. Bu soruyu sormak 10 yıl önce akla gelmezdi. Öteki yakadaki her türlü Kürt karşıtı gösteri bölgede geç milliyetçiliğin tohumlarını ekmekten başka bir işe yaramıyor.

Meclis’te kalmak
DTP milletvekillerini taşıyan parti otobüsü havaalanından il merkezine doğru zorlukla yol alırken bir yandan zafer işareti yapan, diğer yandan polise taş atan çocukları, gençleri, kalabalıkları, Diyarbakır’daki gibi kontrol altına almanın giderek zorlaştığı anlaşılıyor. Özellikle yeni kuşak gençler, onlarca farklı nedenden dolayı daha şiddet yüklü. Zaten onlara da altyapıyı hazırlayanlar var: DTP’nin kapatılması da nedenlerden sadece birisi. Çünkü Selahattin Demirtaş’ın ifadesi ile artık “cin şişeden çıktı”. Kürt sorununun çözümünde geri dönüş mümkün değil. Üstelik talepler öyle TRT Şeş’le, Kürt Ensitüsü ile sınırlanacak gibi değil. DTP’liler akşam saatlerinde kararlarını açıkladıktan sonra milletvekilleri kültür merkezinin giriş katında soruları yanıtlıyor. Bir kısmının yüzlerinde şaşkınlık var. Bir kısmı üzgün. Yeni dönemde kendilerini nelerin beklediklerini bilmiyorlar. Ama bildiğimiz en az dört-beş milletvekilinin parlamentoda kalıp siyaset yapmaları gerektiğinin savunulduğu. “Meclis’te kalmamız gerekirdi ama çoğunluk kararına uyduk” diyor bir DTP’li milletvekili, karara saygı duyarak ama çok da içine sindiremeyerek.

Medya
Kapatma kararı ile birlikte Diyarbakır sokaklarındaki kızgınlığa, gösterilerde sadece çocuklara zoomlanan kameralara, TV’lerde hemen her gün yapılan yorumlara gösterilen tepki ekleniyor. Bölgeye gelerek onlarca konu, sorun arasında sadece ve sadece çocukları görüntülemeyi kendilerine görev edinen ya da yöneticilerinden bu talimatı alan habercilerle, bölgede olan bitenin ruhunu yakalamak, bu ruhu Türkiye’nin diğer yakasına anlatmak, yansıtmak mümkün olmadığı gibi, haberciliğin hâlâ 15 yıl öncesinden bir adım öteye gidemediğini de gösteriyor. Belki de tüm bu yaklaşım kötü bir niyetin göstergesi. Güneydoğu’da siyasetin nabzı hep farklı atmıştır. Orada tartışılan konularla İstanbul merkezli medyanın gündeminin makası giderek açılıyor.

Hukukta çifte standart
Kürt açılımı sürecinde bölgedeki algılamayı ve muhtemel bir şiddet dalgasını önlemek için acil somut adımlar gerekiyor. İnsanların güveneceği bir hukuk sistemine ihtiyacı var. İlk iş olarak hukuktaki çifte standardı önlemek gerekiyor. “Taş atan çocuklara 15 yıl verip Dolapdere’de göstericilere silah çekenleri serbest bıraktığınız zaman insanların ne düşündüğünü tahmin edebilirsiniz ve böyle bir hukuk sistemini de kimseye anlatamazsınız” diyor Baro Başkanı Emin Aktar. Aktar da eski DTP’lilerin Meclis’te kalmalarından yana. Ticaret Odası eski başkanı Mehmet Kaya da “Bu karar DTP’ye değil Kürtlere yönelik olarak algılanmıştır. Doğru ya da yanlış, algılama böyle. Bu istenmiyoruz hissi gençlerden yaşlılara kadar herkese hakim” diyor.

Kendini anlatamamak
Peki ya DTP’nin hatası? Eski Grup Başkan vekili Selahattin Demirtaş’a göre sorun kendilerini Türkiye’ye iyi anlatamamaları. Kürtlerin taleplerini, ne istediklerini anlatmak için daha çok çalışmaları gerektiğini söylüyor.
Ancak, DTP çizgisindeki Kürt siyaseti yeni parti ile pek değişecek gibi görünmüyor. Şu istifayı düşünen 19 milletvekilinden yarısını muhtemelen 2011’deki aday listelerinde görmeyeceğiz. Bu da Kürt siyasetinin nasıl yönlendirildiğinin bir kanıtı. Türkiye, Kürtler için bir parti mezarlığı haline geldiyse, DTP çizgisindeki partiler de siyasette tecrübe kazanan, dersler çıkaran siyasetçilerin mezarlığı gibi. Sinn Fein ve Batasuna da böyle mi acaba? Bu durumda Kürt siyasiler hata yapmamayı ya da yapılan hataları yönetebilmeyi nasıl becerecekler? Dost meclislerinde konuşulan bu konuları Kürtlerin daha yüksek sesle dile getirmelerinin zamanı gelmiş gibi görünüyor.

PKK daha da güçlendi
21 milletvekilinin istifa kararıyla Diyarbakır’daki sokak olayları bıçakla kesilmiş gibi sona eriyor. Bu süreçte iki tarafın şiddet yanlılarının kazandığı kesin. Özellikle PKK’nın yeniden süreci kendi lehine çevirmesi, inisiyatifi ele alması, DTP’nin sahneden çekilmesinin ardından daha da boşalan alanı doldurması, demokratik açılım sürecinde muhatabın kimin olabileceğini gösterme açısından önemli. PKK’nın hiç olmadığı kadar güçlü olduğunu söyleyenlerin sayısı az değil. Ancak Reşadiye saldırısı, DTP’nin kapatılması, milletvekillerinin istifa kararının aynı zamana denk gelmesi tesadüf gibi görünse de, hepsi biraraya gelince PKK ve devletin görünmeyen elinin, demokratik açılım sürecinin frenine birlikte basmış olabileceğini düşündürüyor. PKK, bu süreçte istediği mesajı yollamış durumda. Hoş, bölgede sadece DTP’liler değil farklı kesimlerden Kürtler, Öcalan kaale alınmadan bu sürecin sağlıklı işlemeyeceği kanaatinde. Zaten sokaktaki bir vatandaşın “DTP’yi kapattılar peki PKK’yı kapatabilecekler mi” sözleri de durumu özetlemek için yetiyor. Herkes silahların susmasından söz ederken kimse PKK’nın hemen silah bırakması gerektiğini vurgulamıyor. Her şeye rağmen Kürtlerin bu süreçten geriye dönmeyeceği ama AKP’nin sunduğu çerçeve ile yetinmeyeceği belirtiliyor. AKP için bunun en acil test alanı, 2011 öncesi siyasi partiler kanunundaki değişiklik ve yüzde 10’luk barajın indirilmesi. Diyarbakır’da ilk anda duygusallık ağır basıp vekillerin istifa kararı destek bulurken akl-ıselim her şeye rağmen parlamentoda devam diyor. Çünkü Kürtler, partileri parlamentoda olmadan açılımın yürüyeceğini düşünmüyor. Bir alemdir ki şu dünya ne yazılmış metinler tam manasıyla hatmedilir, ne niyetler katakullisiz belli edilir. Ne bir konuda uzlaşılır ne sorunlar çözüme kavuşturulur. Varsa yoksa o griliğin yüceltildiği, nefeslerin lafazanlıkla tüketildiği yerkürede sunileşen yaşamımızın devamlılığı ön planda tutulur. Nefessiz, bilinçsiz us ile dilin birbirlerini bir türlü bulamadığı, zihnin teferruatlarla doldurulduğu bir görüngü hasıl olur. Kesifleşmiş kokular dört bir yanımızı sarmışken, birbirlerine demediklerini bırakmayan insanların ortalığı daha fazla politize ederek, üzerinden rant sağlamaya, daha fazla ayrışıma zemin oluşturmak için doksandokuz doğurdukları bir eşikte neleri kaybettiğimizi bulmak olasıdır. Yoksun tutulmaya devam ettiğimiz müddetçe kendimizi doğru olandan, kötümserliğin giderek münasip porsiyonlarda tüketimimiz için arz edildiği günleri yaşamak mecburiyetine dahil olduğumuzu layıkıyla açıklayacaktır. Anlayış ve izanın zerresi okunmazken, kin ve öfkenin akil düşünceden sayılarak muktedir olduğu, yanılgı hali sarmalar iken dört bir yanımızı. Daha dünümüz hakkında net konuşamazken geleceğimiz için bu kadar aceleci bir biçimde kararlar almak, yeniden yol ayrımlarında seçimler yapmaya heveskarlığımız ise düşündürücüdür. Kendimizi kendimizden saklı tutmaya, bilinenleri bilinmedik ilan etmeye çaba sarf ettikçe, dile gelenleri yutmaya, akla düşenleri yaftalamaya devam ettiğimiz müddetçe sanırız pek çok kere daha o filmin parçası olmaya devam edeceğiz. Bir tekrar sahnesinden diğerine uzanan bir döngünün dahilinde hesap sorulamazlığı, öfke nöbetlerinin nasıl oluyorsa oluyor yeni makul olarak ısıtılıp tekrardan yememiz gereken bir acı reçete haline dönüştürülmesi bu aralıkta irdelenebilir. Mümkünatlar ve imkanların çoğaltımı, teknolojik gelişim ve bilgiye erişimde bu kadar ilerisine ulaşmışken hala aynı kederden tükenmek evla mıdır? Yıkmak, yıkmak ve sadece yıkmak üzerine kurulu bir düşünce tüketiminin akışı, itham etmek, ötekileştirmek veyahutta sindirmek haline indirgenebilecek bir makulleştirme düzeneğinin varlığını hangi zaman aralığında sorgulamaya başlayacağız? Nedenleri aramaya çaba sarf etmeksizin ne kadar gri olursa, ne kadar pusun içinde damıtılmışa ve belirsizliklere örülmüş ise o kadar makbulümüzdür yargısına uyulması mı gerekiyor? Düşünceler birbirleriyle bağlantılı şekil ve hüzmelerde kaynağından alınarak yeniden yorumlandırılır. Notanın sağladıklarıyla beraber ya da bir satırlık fikrin havanında bu işleyiş gerçekleştir. Anlaşılır kılınabilecek, detay katılacak öğeler eklemlenir. Bizim bu sayfalar aracılığıyla sizlerle paylaşmaya çalıştığımız müzikal izleklerde de bu damıtımı ortaya çıkartacak tınıları birbirlerine ilintilemeye çalışıyoruz. Sözün kafi olmadığı anlarda müziğin sağladıklarından, kulaklarımıza sunduklarından yeni yorumlar aramaya gayret ediyoruz. Bir anlam kazandırma çabası olarak değerlendirilmesini salık verdiğimiz hayat-müzik bağlantısı dahilindeki arayışımız Deuss Ex Machina’nın 280. bölümünde de devam etti. Bağsız ve bağlantısız kendi sözleri, müzikal iklimlerini yaratmak konusunda çaba harcayan bağımsız müzisyenlerin işleri bu yapının temel öğelerinden birisi olarak yıllardır disturumuzu oluşturmaktadır. Yoksa iki-üç adet indie sanatçının / grubun isimlerini öğrendiklerini varsayarak, bütün günü birbirlerinin benzeri kaşif sitelerden, kendi kıt zevklerini tatmin edecek teneke tınılarla case’lerini donatarak, sağda solda buldukları her fırsatta sözümona “bağımsız sanatçı kaşiflerinden” olmadı Deuss Ex Machina. Kimilerinin dillerine pelesenk olan kanaat önderliğinin zamanla yapılandırılabilecek bir olgu olduğunun bilinciyle müziğe dair cümlelerimizi sizlerle beraber öğrenip pekiştirme yolunu tercih ettik. Pazartesi akşamı Dinamo FM’den canlı olarak sunduğumuz Deuss Ex Machina’da da ilk kısımda ilettiğimiz çıkarsamalardan yola çıkarak bir saatlik dinlenceliği ortaya çıkarttık. Sesler yeni rotaların izlerini, yeni rotalar da farklı müzikal dimağları okuyabilmemize bir kere daha vesile oldu. 1990’dan günümüze gerek solo, gerekse de üyesi olarak yer aldığı gruplar dahilinde modern alternatif müziğin sınırlarına dair yetkin önermeler gerçekleştirmiş, deyim uygunsa on parmağında on marifet prodüktörlerden birisi olmuş Kevin Martin’i son projesi olan King Midas Sound’un Hyperdub çıkışlı debut albümü “Waiting For You”nun rehberliğinde sizlerin beğenisine sunuyoruz.
Elektronik müziğin sınırlarında deneyselliğin yoğun olarak kurguya dahil edildiği, gürültü kavramı altında nicesinde alışkın olmadığımız sürprizler sunan yapılarla tanışmamıza vesile teşkil etmiş bir tını kümesi endüstriyellik çatısı altında toplanır. Harmanı ortaya çıkartan yapılar kah punk’dan, kah psychedelic rock öğeleri ile bağlar ihtiva eden kuşaklara, techno ve hatta dub müziğinden apartılmış detaylarla belirginleştirilir. Endüstriyel disiplininde yapılar birbiri ardına işlenen kocaman bir ses enstalasyonu imgeler. Sürekliliği sağlanmış olanın tavizsiz gürültüler, bir anda görünüp kaybolan fısıltılar, vurgular, gündelikliğin çığlığı haline dönüşen saha kayıtları dahil olmak üzere değişkenlik üzerinden hareketle kotarılmış kurgulama metodu bu müzik sentezini anlaşılır kılacaktır. Müzikal olarak gürültü kavramının yanında eleştirinin bizahati dönem dönem hayatı etkisi altına alan politik yansımalara, yaşamı zor kılan ani değişimlere ve bir noktadan sonrasında da hayatı ciddi anlamda çekilmez dertlere sevk eden, faşizm gibi geleceği ipotek altına alabilecek ideolojilere karşıtlığından destek almış bir duruş sergilenir. Tınılar sertliğe enikonu kavuşturuldukça, rock müziğin ana akım kanadına, elektronik seslerin kendi hallerinde takılan tüketilip unutulur projelerine karşı sanatsal duruşu simgeleştirmeye gayret eden, tavır almanın bir rockstar olmaktan daha evla bir tutum olacağının ısrarını sahip çıkıp sürdürenlerin endüstriyel müziği geliştirdiklerini iletebiliriz. Edgar Varese, Karlheinz Stockhausen, Pierre Boulez, Arnold Schoenberg, Frank Zappa, Embryo, Can, Sonic Youth gibi modern müzikte kaynakçalık vazifesi göstermiş ses üreticilerinin-grupların ve kompozitörlerin müzikleriyle de paralellikler bulunan bir yapılandırma ortaya çıkartılır. 1990 yılında Napalm Death’in ilk kurucu kadrosunun üyesi aynı zamanda da Godflesh gibi İngiltere’nin deneysel / endüstriyel müziğinin adı anılası ekiplerden birisinin üyesi olan Justin K. Broadrick ile Tenor Saksafon ve vokallerde yer aldığı GOD projesiyle beraber Kevin Martin’in müzikal kariyeri başlangıcına ulaşırız. GOD bir kollektif yapılandırma halinde kayıtların birbiri peşisıra yayınlandığı bir imece usül endüstriyel – jazzcore topluluğu olarak varlığını sürdürür. Punk, Elektronik, Ambient ve Caz Serbestlemelerinden derlenerek şekillendirilmiş kayıtlarla anılabilecek, çığır açıcı gürültü kuşakları bina edilmiş projenin devamlılığında Broadrick ile 2004 yılının sonuna kadar sürecek olan beraberlikleri Techno Animal projesiyle yola devam eder Kevin Martin. Gürültünün takdis edildiği, Ghosts albümü 1991 yılında Pathological Records etiketinden dinleyicilere sunulur. Çiğ vokallerin, punk tavrından techno’ya uzanan genişçe bir müzikal alemin içinde yorumlandığı bütüncül bir kayıt ortaya çıkar. Ghosts aynı zamanda da metalik yüzeylerin yankılandığı ilk techno deneyimlerinden birisini oluşturabilen albümler arasında değerlendirilebilir. Endüstriyellik ile deneysellik arasında bağlaçlar kurmaya çaba sarf eden projenin devamlılık kayıtlarını oluşturan Unmanned, Demonoid, Phobic kayıtlarında da gürültü ile hip-hop’un birbirlerine yakınlaştırıldığı şimdilerde dinlenilmekte olan pek çok underground hip-hop kollektifinin, üreticisinin de öncülleri arasında anabileceğimiz taviz barındırmadan nitelikli ses kolajlarının yer bulduğu bir kayıt dizisi ortaya çıkartılır. Müzikal yönleri birbirleri arasında direkt olarak bağlantılamak yerine gerek akustik enstrümanlardan derlenmiş örneklemler, gerekse de synthesizer destekli dijital seslerden yeni bir form oluşturulmaya çalışılır ikili Techno-Animal projesinde. 2001 tarihinde Matador’dan sunulmuş The Brotherhood Of The Bomb albümü bu kısıtlı satırlarımız aracılığıyla iletmeye çalıştığımız müzikal yetkinliğe anlam katmanıza imkan sağlayacak önemli bir kayıttır. Özellikle albümün açılışında yer alan Rubberboom vokalleriyle desteklenmiş Cruise Mode 101, dubstep’in atası olarak anılabilecek birkaç kayıttan birisi olan Hypertension, psychedelic hiphop güzellemesi Robosapien, dimağ açan gürültü kavisli El-P ve Vast Aire vokalli ferahfeza We Cab Build You parçalarını ilk elden kaydı, Techno Animal’ı dinlemek isteyenler için yeterli bir ön dinlenceliği sağlayacağını belirtmeliyiz. Kevin Martin’in solo kariyerinin belki de en dikkat kesilerek dinlenilmesi gereken bölümünü oluşturan The Bug ile ilgili notlarımızı aktaralım.Endüstriyel ses kuşakları arasında birbirlerine ilintilediklerinin rotasında yeni keşifler gerçekleştiren Kevin Martin’in The Bug projesi ilk elden bu yeni önermelere çatılık görevi üstlenen bir yapılar dizinini oluşturur. Melodik kurgulamalar, damıtılan endüstriyel seslerin önceki kayıtlara ve projeler göz önünde bulundurulduğunda daha elektronik seslere yakın durduğu, bahsini açtığımız türlerin yanısıra dub, dubtronica ve Basic Channel gibi ekol dubtechno mihmandarlarının müziklerinin de bu yapının içerisinde görünür kılındığı, bir çeşit deneysellik bütünü ortaya çıkartılır. Alex Buess (Klarnet), David Cochrane (Bas Gitar), Simon Hopkins (Gitar) gibi ortak projelerde çalıştığı isimler ve Andre Gurov aka DJ Vadim’in (Sampler) katkılarıyla gerçekleştirilen Tapping The Conversation albümü 1997 yılında WordSound etiketinden yayınlanır. 1974 tarihli Francis Ford Coppola’nın The Conversation filmine ithaf edilmiş alternatif film müziği çalışması olduğunu kaydın ilk elden belirtmeliyiz. Filmin katışıksız süslenmemiş geriliminden temellendirilerek yola çıkılan, ilintilenen her bir sesle beraber filmi daha seyretmeden de belirli başlı fikirlerin canlandırılabileceği bir dinlencelik şöleni karşımıza çıkartılır. Kaydın açılışında yer edinen pedallarla oluşturulan drone elektronik döngülerin aksettirildiği Harry’s Theme parçası yer alır. Endüstriyel kurgunun nispeten Techno Animal kayıtlarında kimi zaman karşımıza çıkmış olan aksak hip-hop ritmlerinin düşük tempoda seyrüsefer eylediği Invasion Of Privacy ve Countdown To Elimination parçaları gibi yorumlar Kevin Martin’in King Midas Sound’a uzanan müzikal değişim ve dönüşümlerinin temellendirilebileceği ilk önemli eşiği tanımlandırır. Kontrollü ses karaşınlığı yer yer deneysel caz sınırlarında dolaşıma çıkartılmış olan ara partisyonlarla beraber elektornik müziğin de pekala emek isteyen, sadece makinelere bağımlı olmayan bir müzikal form olduğu bileşenini bir kere daha hatırlatır. Coppola’nın filminde uygulamış olduğu gerilim unsurunun son derece rafine bir biçimde albüm boyunca filmden tek bir ses örneği alınmadan gerçekleştirilmiş olması dahi kaydın nevi şahsına münhasırlığını belgelemeye yeterli gelecektir diye düşünmekteyiz. Fake Auto Crash’i bu minvalde değerlendirebileceğimiz ilk örnek olarak iliştirmeliyiz. Burial’ın seneler sonra deneyeceği estetize edilmiş alan-saha kayıtlarının ses dehlizlerinde yankılanan bir dubstep ağıdı Seduction & Betrayal, endüstriyel akustiğin pik noktası Nightmare Messenger ile kaydın final parçası olan 24 Hour Surveillance’a ulaşırız. Dubtechno’nun hip-hop tabanında canlandırıldığı enstrümantal yapı albümün en başından bu yana istikrarlı bir biçimde sürdüregeldiği belgeleyici ses dokusunu mahir bir biçimde kulaklara ulaştıran bir yapı olarak döngüyü tamamlanır. Richard D. James ve Grant Wilson-Claridge’in temellendirdikleri braindance’den, akıllı dans müziğine, breakcore’dan, techno ve ötesine ulaşan bir ses yayınlayıcısı olan Rephlex Records’dan 2003’de yayınlanan Pressure albümü, Kevin Martin’in müzikal çözümlemelerinin Dub / Reggae Soundsystemlere ve Dancehall’a entegre olduğu bir aynalamayı dinleyicilere ulaştırmaya aracı olmuş bir kayıttır.Endüstriyel yapıların ara kesitlerde kendini gösterdiği, uzun soluklu pekçok farklı projeden sonra Kevin Martin’in zihninin bir köşesini meşgul eden kudretli baslar ile donatılmış dancehall müziğine dair önermelerinin yer aldığı, dinlencelik açısından da önceki düzeneklerden daha rahatça adapte olunabilecek nitelikte bir albüm olur Pressure. Düzeneğin kolaylıkla ana akımca popülerleştirdiği, başı sonu ayrı havalardan müteşekkil parodilerden apayrı olduğunu Daddy Freddy’nin vokalleriyle desteklenmiş olan Politicans And Paedophiles parçasıyla albümün henüz başında keşfederiz. Sert nağmeler, elektronik döngüler, aksak ritmler ve reggae müziğinin bu en deneyimlenmesi keyifli ancak nitelikli yorumların sık çıkmadığı türünde farklı soluğun Kevin Martin tarafından getirildiğini ilave etmeliyiz. King Midas Sound projesinin de sacayaklarından birisi olan şair Roger Robinson’ın okumasından güncelliğe dair çıkarsamalarını işitebileceğiniz Executor, Rhythm & Sound’un daimi vokali olan yaşayan efsaneler arasında rahatlıkla anabileceğimiz müziğe ruh veren vokallerden Paul St. Hilaire’in yorumladığı Live & Learn güzellemesi gibi hemen hemen aynı bas vuruşlarına haiz olan bir ses eriminde nasıl alternatifin yansıtılabileceğine dair yetkin bir önerme kulaklara ulaşır. Dubstep’in henüz tanımının yapıldığı günlere denk gelen, eleştirel kimliğin nihai biçimde müziğin yapısı üzerinde etkileriyle daha da hakkaniyetli bir kulvarı imleyen albümün de doruk noktalarından birisi olan Thief Of Dreams gibi kurgular ses yelpazesinde adım atılmadık nokta bırakmayan bir sanatçının daha keşfedilecek nice şey olduğunu hissettiren bir vurgusunu ortaya çıkartır. Kevin Martin sesler arasında bağlantıladığı kurgu biçemleri ile modern yaşamın rutine bağlanmış hallerine dair yetkin vokallerle bu içeriği daha doyurucu bir dinlencelik haline dönüştürür. Braindance ses eriminden alıntılanmış yüksek dub baslarıyla terbiye edilmiş dans kurgusu Night Steppa, ritmik gürültü kavislerinin endüstriyellikle buluşturulduğu Wayne Lonesome vokalli Fuck Y-Self, John Bolloten aka The Rootsman ile ortaklaşa gerçekleştirilmiş Razor X Productions projesinden tadımlık Killer parçası gibi değişik odaklarda dub / reggae soundsystem ile bağlantılanabilecek deneysel yaklaşımların sergilendiği kurgular Pressur boyunca dinleyicilerin kulaklarına sunulur. Kaydın kapanış parçası olan Living Dub, ambient tonlarının hakim kılındığı egzantrik bir gece düşü ile Pressure albümü tamamlanır.Temmuz 2008’de Ninja Tune etiketinden yayınlanmış olan London Zoo, özet kabilinden yukarıda kısaca detaylandırmaya çalıştığımız müzikal izleklerin beslenerek giderek daha dans pisti çevresinin yoklandığı bir dinlenceliği bütünleştirir. Endüstriyel, techno, dub, reggae, dancehall ve en son olarak da bu bütünleştirmeye dahil edilen grime ve dubstep türlerinin birbirleriyle ilitilendikleri örnekleri ihtiva eden bir ses kapsayıcılığı işlenir. Güney Londra merkezli reggae’nin alt türü olarak tanımlandırılabilecek Lovers Rock disiplininden (aynı zamanda da günümüze de süren kollektifin adı), Tippa Irie’nin vokalleriyle kimliğini bulmuş olan dancehall Angry ile kaydın açılışı gerçekleştirilir. Kıvamı ve dozu kararında tutulmuş bir eğlencelik albüm boyunca duyulacak sürprizlerden sadece birisini oluşturur. UK Garage / Grime ekibi Roll Depp’den Killa P.’nin Flowdan ile albümün en yüksek noktalarından birisini henüz üçüncü parçada sağladıkları 2008’in başlıbaşına underground fenomenlerinden birisi olmuş Skeng tutturulan kökler ile şimdinin müziğini tanımlandırma çabasında önemli bir eşiğin aşılmasını ilintiler. Yeni nesil elektronik sesler konusunda kulağına güvendiğimiz birkaç eleştirmenden birisi olan Mary Anne Hobbs’un takdis ettiği Skeng başlıbaşına bir “dubstep vs. rhyme” karşılaşmasının nasıl olabileceği konusunda yetkin bir önerme olur. Keza Warrior Queen’in politik sözleri deyim uygunsa takır takır saydırdığı ensdüstriyel grime Insane, Steve Goodman aka Kode9’ın Memories Of The Future uzun çaları boyunca gösterdiği performansla hatırlayabileceğiniz The Spaceape’in mikrofon başında olduğu dubstep Fuckaz, albümün genelinde duyumsanan dub çıkışının bariz bir biçimde techno ile buluşturulduğu enstrümantal Freak Freak, etkisinden uzunca bir süre çıkamayacağınız Poison Dart gibi özgün denemelerle beraber London Zoo’nun finaline ulaşırız. İngiltere dans müziğinin itinayla dinlenesi alternatif güzergahlarında dolaşmakta olan kaydın son parçası olan Judgement’da da yetkin ses çözümlemelerinin bir başka evresi ortaya çıkartılır Kevin Martin tarafından. Tek bir yön veyahutta müzikal istikamette ilermeyen bir üreticinin bir çeşit vefa borcu olarak da anlam katılabilecek bir kurgudur London Zoo. Elektronik seslerin günübirlik tüketilir örneklerinden sıkılıp alternatif oluşunu, özgünlüğünü uzunca süre koruyabilecek bir müzik özeti kulaklarımıza sunulur. Bu albüm bağlamında Soul Jazz Records’dan yayınlanmış olan 500% Dynamite, Hustle! Reggae Disco, 100% Dynamite! Dancehall Reggae Meets Rap In New York City gibi derlemeleri ve Kevin Martin’in derlemiş olduğu Virgin Records etiketli Macro Dub Infection Volume 1 ve 2 albümlerini de dipnot kabilinden öneri olarak dinlence listenize dahil edebilirsiniz.İngiltere / Trinidad arasında mekik dokuyan şair, yazar ve Techno Animal ve The Bug kayıtlarında sesini işittiğimiz Roger Robinson, The Bug’ın dubplate plak kayıtlarından bu yana Kevin Martin’in ilgisine mazhar olmuş Dokkebi Q grubunun üyesi Kiki Hitomi ve bütün bu döngünün tamamlayıcısı olan ahir zamanın ses ozanlarından Kevin Martin’in kattıklarıyla ortaya çıkan King Midas Sound’un debut albümü olan Waiting For You ile ilgili detayları iletelim. Kevin Martin’in tüm projelerini üst üste koyduğunuzda genel bir resim ortaya çıkar. Tüm müzikal eşiklerden birşeyler barındıran, yönleri ve havasıyla beraber her albümde daha fazla insanı kendi içerisine çeken bir ses evreni sunulur. Soru ve yanıtlar dinleyicilerin belirleyebileceği bir güzergahta inci gibi dizilir. Aramasını bilen için birer cevherdir orada iliştirilmiş olan nağmeler. Bazen gizliden gizliye bir hayat eleştirisini bazen de dans müziğinin bir yerlerden aşina olduğunuz örnekleri arasında nitelikli, ayakları son derece sağlamca yere basan bir külliyat dizisi derlenir. King Midas Sound için ilk söyleyebileceğimiz şey de bu istikamette savların kulaklara ulaştırıldığı, dub müziğinden hareketle, folk’tan, reggae’ye Portishead dışında neredeyse ses verenin çıkmadığı triphop alemine ve hatta psychedelic nağmelere uzanan bir üst seviye kayıt olduğu gerçeğidir. Uzunca bir süredir albüm eleştirisi yazmak konusunda tereddüt etmeden kelam eklemenin mümkün olmadığı bir ustalık burada söz konusu olan her yazında bir eksik, her cümlede bir sunulamadık yönün varlığının yer alabileceğini ilk elde belirtmeliyiz. Eksiği gediği bulunmayan ve herşeyin dört dörtlük olduğu kayıtlara özlem duyanlar için bu satırlardan sonrasını okumalarına gereksinim duymadan Waiting For You albümünü edinmelerini ise ısrarla öneririz. Kevin Martin’in aşağıdaki ağ bağlantıları dizininde bulabileceğiniz The Quietus röportajı boyunca değindiği gibi üç tane birbirlerinden ayrı kariyerleri bulunan, belki de kendi tanımıyla da radikal olan insanların birbirlerini tamamladıkları bir hatırattır King Midas Sound’da duyduklarımız veya duyduğumuzu varsaydıklarımız. Dengelerin gözetildiği ama asla bir ön tanım mekanizması ve şu sekansta bu yorum girilecek klişelerine bağlı kalmadan tamamen serbestleme bir şehir müziği ihtiva eder Waiting For You. Minimal ses kompozisyonun üzerinde iletilen derinlikli bass döngüleri bir noktada da Burial’ın yapmış olduğu melankolik yansının uzunca süre tefekkür edilmiş haline kapı aralatan örnek Cool Out ile albüm açılır. Ambient’ın sisli bir perdenin ardından yankılandığı Kiki Hitomi ile Roger Robinson’ın düetine evsahipliği yapan, albümle aynı adı taşıyan Waiting For You bir nefes aralığına sığdırılmış aşık atışmasını meşrebine uygun bir biçimde işlemeyi başarır. Dub müziğinin, deneysel caz sınırlarında tanımlandırıldığı Earth A Kill Ya, tüketimin körlüğünde en sonunda kaynaklarının dibine ulaştığımız dünyanın bundan sonrasına dair, nasıl davrandıysanız şu andan sonra mükafatınızı ona göre alacaksınız uyarısını muazzam bir vurgu ile zihinlere kazıyan bir kurguyu iletir. Roger Robinson’ın parçalanmışlığı ve yıkımı olduğu gibi yansıttığı trip-hop ağıt Meltdown, 1 dakika 41 saniyelik kısacık bir keside hangi türden müzik ile donandığında can yakıcı hale dönüştürülebileceğinin yanıtını barındıran modern klasik Blue, Pitchfork sitesinde yayınlanan albüm eleştirisinde değinildiği üzere nevi şahsına münhasır müzik adamlarından Elvis Costello’dan altıntılanmış “Neşeyi bir daha hissedemeyeceğin bir acıyı dilerim” dizesinin kurguyu daha fazla belirginleştirdiği bir hesaplaşma kaydı Goodbye Girl, Kiki Hitomi’nin vokalleriyle beraber kırılgan, fısıltılarla doludizgin ilerleyen bir yapıyı pekiştirir. Roger Robinson’ın dingin bir havada sunduğu yorum ile nefesini kattığı kayıpların şarkısı Lost gibi gizli cevherleri de Waiting For You albümü dahilinde duyumsamak mümkün olur. Dubstep’in elektro akustik bir rüyada yeniden tasvir edildiği ya da derlenen her bir akustik sesle o yansımanın hissettirdiği müzikal yetkinliğin sıfatının bir türlü tam olarak belirginleştirilemeyeceği, programımız içerisinde de paylaştığımız Outer Space parçası ile albümün finaline ulaşırız. Didik didik edilmiş bir güncenin dahilinde bu kadar yumuşak bir ses erimi ile neredeyse endüstriyel bir şalalanın sağlayabileceğinden çok daha fazla derinlerde kabuk bağlamış yaraları belirginleştiren bir örneklem gerçekleştirilebilir. Miles And Miles ile kayıt sona erer iken bir yandan da nicedir unttuğunuz nitelikli müziğin disiplinlerden bağımsız özgünlüğünü koruyan yapısına dair, sözlerin henüz tükenmediğini anlamanıza yardımcı olan midenize ağır bir yumruğu yemiş olursunuz. Gregory Isaacs, Horace Andy, Lee Scratch Perry gibi mihenk taşlarının müziklerine adanmış, ithaf edilmiş bir albüm Waiting For You. İngilitere müzik sahnesinden etkiler barındıran, dört başı mahmur kayıtlara imzasını atmış Kevin Martin’i naçizane takdimimizdir.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Gönül Bağları Koparsa! – Mete ÇUBUKÇU – Radikal 2
Hangi Kürtler? – Mehmet BOZKURT – Sol.org.tr
İşte Devlet, İşte Şampiyon! – Umur TALU – Habertürk
12 Eylül’ün Hilkat Garibesi: Akp’li İşçilerle Laik Askerler – Nazım ALPMAN – Birgün
Umarım Bakan’ın Dili Sürçmüştür – Mehmet ALTAN – Star
Soykırım Anıtı’nı Neden Ziyaret Ettim? – Kadri GÜRSEL – Milliyet
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Çorap Söküğü – Bülent USTA – Birgün
Sağduyu; Sağdan Uyu, (Vicdanı Uyut) – Yıkıcı Tutku – Cengizche Fikir
Tekel Dosyası – 1 – Serbest Yazarlar
Tekel Dosyası – 2 – Serbest Yazarlar
Naomi Klein: Bürokratlar Dünyayı Kurtaramadı, Şimdi Sıra Bizde! – Bianet
Ebediyete Kavuşan Günlük Jamanak Gazetesi – Pars TUĞLACI – Radikal/Yorum
Avm y Cinema Nazionale Co. Ltd. Şti. - Dolphinished Monkey Business – Alter[ed] Native
Nils Petter Molvaer - Hamada (Sula, 2009) Albüm Eleştirisi – Sühan GÜRER – Dinleme Parkı
2000’ler Denince Müzik... – Hilmi TEZGÖR – Hilmitezgor.blogspot.com
The Goslings Tanıtım Yazısı – Urufixx – Son Yudum
Vijay Iyer Trio – Historicity Album Review – Mersenne – Undomondo


King Midas Sound At Blogger
King Midas Sound At Myspace
King Midas Sound At Fact Magazine 2009’ #1 Fact Mix
Rhythm And Blues: A King Midas Sound Interview & Album Micromix – Jonny Mugwump – The Quietus
King Midas Sound – Waiting For You Album Review – TheMilkman – The Milk Factory
King Midas Sound – Introducing To.. – The Guardian / Music
King Midas Sound: 10 Waiting For You Inspirations At Textura
The Bug At Myspace
The Bug - London Zoo Albüm Eleştirisi – Sühan GÜRER – Dinleme Parkı
The Psychopathology Of Kevin Martin – Uncarved
Roger Robinson Official
Roger Robinson At Myspace
Kiki Hitomi Official
Kiki Hitomi At Myspace
Techno Animal İncelemesi – Urufixx – Son Yudum
Tayfun Karatekin - İki Çift Laf / İnce Memed Albüm Tanıtımı – Luzumsuz Adam – TürkJazz
Tayfun Karatekin At Stardust International
Brazzaville In İstanbul At Myspace
Brazzaville In İstanbul At Doublemoon
Brazzaville In İstanbul – Jesse James Video At Myspace
Brazzaville’den İstanbul Öyküleri – Zülal KALKANDELEN – Cumhuriyet Hafta Sonu
Guts At Myspace
Guts At Mixcloud
Guts At AnalogLife.Fr
GonjaSufi At Warp Records
GonjaSufi At Myspace
GonjaSufi At Warp Records / 2010 A Compilation Of New Warp Music
Shlohmo At We Did It Collective
Shlohmo At Myspace
Shlohmo’ Shlo-Fi EP At Error-Broadcast
Shlohmo Podcast For XLR8R
Shlohmo’ Shlo-Fi EP Review – Mersenne – Undomondo
Ikonika At Myspace
Ikonika At Twitter
Ikonika Live At MSPRKT Moscow (12.12.2009) via Dubstepforum
Introducing: Ikonika At Bodytronic
Omar Faruk Tekbilek Official
Omar Faruk Tekbilek At 5 Points Records
Kodomo Official

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – makina10.45[nospam]gmail[dot]com – Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>Info Go-R-Sel
Surrender – Overdaforest
King Midas Sound At Blogger
Corsica Studios Soundcheck Photos By Niall O’Brien

>>>>>Poemé
Yürekten Yüreğe - Pierre REVERDY

Sonunda ayaktayım işte
Şuradan geçmiştim ben
Şimdi de bir başkası geçiyor o yerden
Tıpkı benim gibi
Nereye gittiğini bilmeden

Titremiştim
Odanın bir ucunda kapkaraydı duvar
O da titremişti
Nasıl aşmışım bu kapının eşiğini
Bağır bağırabildiğince
Duyan yok
Ağla ağlayabildiğince
Anlayan yok

Karanlıkta gölgeni buldum
Daha bir tatlıydı senden
Boynu bükük bir köşede dururdu
Eskiden
Sana bu erinci ölüm getirdi
Ama konuşuyorsun yine de baksana
Bırakıp gidesim geliyor seni

Birazcık birazcık hava gelse
Birazcık ışık sızsa dışardan
Boğulacak neredeyse kişi burada
Tüm ağırlığıyla çöküp kafama itip duruyor tavan
Nerede durayım peki nereye gideyim
Ölmesine öleceğim ama ölecek yer yok
Nereye gidiyor dersiniz şu benden uzaklaşan
Şu ta uzaklarda duyduğum adımlar
Gölgem ve ben yalnızız ikimiz de
İniyor sessizce gece

Çeviri: Tahsin SARAÇ
Kaynakça: Şiir.gen.tr

Sunday, December 20, 2009

Deuss Ex Machina # 279 - What Will This Evening Bring Me This Morning?

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_279_--_What Will This Evening Bring Me This Morning?

14 Aralık 2009 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Adolf Plays The Jazz-Dirty Waters (InTakt Netlabel)
>1<-Sainkho Namtchylak-Naked Spirit (Feat. Djivan Gasparyan) (Amiata Records)
>2<-Aydoğan Topal-Bir Dünya Bir Pencere (B&M Müzik)
>3<-Phil RetroSpector-Sleepwalking For Hours (Morcheeba "Sleep On It" vs. Philip Glass "The Hours" vs. Laurie Anderson "Walking & Falling") (Bootleg)
>4<-Elizabeth Fraser-Moses (Spaceland Remix) (Rough Trade UK)
>>>>>Myspace Keşifleri / Talents From Myspace<<<<<
>5<-Murat Esmer-Mutluluk (Feat. Halim Karataş) (Self Released)
>6<-Murat Esmer-Doğdukları Yerde Ölenler (Self Released)
>7<-Bajar-Ogit (Kalan Müzik)
>8<-Bajar-B'xatire Te (Kalan Müzik)
>9<-Alatav-Yıldız (Self Released-CD-R)
>10<-Alatav-Yalansın Dünya (Self Released-CD-R)
>11<-Adolf Plays The Jazz-Matter Of Fact (InTakt Netlabel)
>12<-Adolf Plays The Jazz-False Trail (InTakt Netlabel)

What Will This Evening Bring Me This Morning? (279) – Saklı Kalmış Hayal Kırıklıkları Birer Birer Karşımıza Çıkmakta. Ufak Bir Eşik Bulunmaya Görsün Etekteki Taşların Hem Hepsi Birden Dökülüyor, Hem De Yargılar Birbirlerini Alt Etmek İçin Dokuz Takla Atıyor (Vaykinevay!)

>>>>>Bildirgeç
Dur durak nedir bilinmeksizin bir kısır döngünün içerisinde kakafoninin hemen her an daha da yüksek perdeden yankılandırıldığı, girift ses karaşınlığı kulaklarımıza çalınıp duruyor. Manalandırmaya gayret gösterilse de belirli bir düzeyden sonra çözümlemenin imkansız olduğu bir yılgınlık hali ihsan oluyor o fasit dairenin içerisinde,dört cephemizin sarmalandığı görünür-görünmez duvarlarında, titreşen seste. Olmaması konusunda çaba sarf edilmesi gerekli olanların makul olarak, olması gerekli olanların ise bırakın hayata geçirilmesi, yamacına bile yaklaşılamadığı bir hal derlenip toparlanıyor. Mühim olan ise o kargaşayı daha görünür kılacak ses yumağının sürdürülebilirliği olarak belleklerimize işleniyor. Tükenmek bilmeyen kargaşa senfonisi yenilenerek gerçekliğimiz haline dönüştürülüyor elbirliğiyle. Anlamlandırabilmek, aşabilmek için değil de doğru olduğu konusunda en ufak şüphe duymadığımız için körlemesine bağlı kaldıklarımızın sesleri yankılanıyor daim olduğu üzere. Nefretin parçası olunmaksızın, kine ve kindarlığa düşümeden makul olanın tanımına bir nebze olsun yaklaşabilmek, aşılması gerekli olan engellerin çoğaltımlarıyla işbirliğinde mümkünatsız bırakılıyor. Her eşikte bir örnekleştirilmiş karanlığı tasvir eyleyen ses yumakları, her dönemeçte ayrı bir sorun yumağı, her adımda bundan ötesi zorunlu olmadıkça ilerlenilemez işaret ve yönlendiricileri karşımıza çıkartılıyor.

Dahası birkaç adım atılır atılmaz hemen mevzilerinde o anı, vuslatı beklermişçesine, sabit fikirlilerin görünürlüklerini çoğalttıkları bir sahneleme peydah oluyor. Alınacak yol ve kât edilecek mesafe öyle çokken hala tekil sabitliklere bağımlı, zamanı durduran, tarihi tekerrür ettiren görüntülere gebe bıraktırılıyor yaşam(ımız). Bilindik hatalara düşülmediği konusuna kendimizi inandırmamız isteniyor, bir şekilde bu tavıra biat etmemizin en doğru olacağı dipnot olarak iliştiriliyor. Korkuların bina edildiği günlerin yeniden yaşanılabilirliğinden bahisler açılıyor. Sözler ekleniyor. Yoksun kaldığımızın salt bir düzenlemeler silsilesi olmadığını, tek başına bir anlam kazandırmayacak olan zincirleme bir bütünlük (sosyal politik kültürel vesair) olduğunun idrakından kaçınmamız kendi hayrımız için olduğu konusuna itimat etmemiz zorunlu kılınıyor. Nefretten doğan ayrıştırmalar ve kinlenmelerin bir şekilde yolundan alıkoyduğu insanlığımızın tekrardan aynı aşılmaz eşiklere takılı kalmasının daha evlâ olacağı işleniyor. Fay hattındaki hissiyatlı kırıklardan kaynaklanacak yıkımdan kurtulabilmek için gösterilmesi lazım olan çaba nedense aynı yerde kalmamız için direnç gösterenlerin dirayetlerine karşı uygulanmıyor. Oysa herkesi kapsayan ve herkesin de bildiği bu girift haller bütünü ve karaşın ses hüzmesi yine yeni yeniden tıpkı zamanında değerlendirilememiş olan aşamaların ve hamelelerin karşısında çıkagelmiş olan hayal kırıklığının görünür kılınmasına vesile teşkil ediyor.

Sözü çoğaltmak yerine bildiğini kendinden dahi saklamanın getirmiş olduğu, bitmesinin kimilerince istenmediği bir kurgunun önünde yükselen o seti temsil etmekte hayal kırıklığı. Makul olana açılacak başka çözümün olabileceğinin enikonu belirginleştirilmesinin üzerinden zaman geçmeden karşıtlıkları ortaya çıkartan, dili lâl bırakan olayların cereyan ediyor olması da sanırız bu kıssayı derinleştirecek ve anlaşılır kılmaya yetecektir. Ötekileştirilene duyulanın sadece öfke olduğu, kalemden ve dilden çıkan fikirlerin yerini ellere bir şekilde alınmış ateşlilerin, değneklerin, taşların belirleyici olduğu eşiğe doğru evrildiğinin, artık bu noktada durup düşünmemizin ne kadar büyük bir gereklilik olduğu konusunu karşımıza çıkartacaktır. Yoksun bırakıldıkça gerçeklerimizden, hakikati bir türlü dillendirememekten, sözleri saklı tutmaktan, anlaşılır kılınacak nicesinde peki ya sonrası? sorusunu aklımızdan bir türlü çıkartamadığımız için, ama ve fakatlara gerektiğinden de fazla ehemmiyet gösterdiğimiz için kendi yazgımızı yıllar önce yaşanmışlıkların derinlerinde yeniden keşfedebilmek mümkün kılınmakta. Onlar yapamamıştı, onların tümü becerememişti, onlar da yolun daha yarısında tek başlarına kalmışlardı, bırakılmışlardı. Sonuca yaklaşma, belirli bir aşama kaydetmek için önceliğin insan olduğu gerçeğinden ayrıştığımız vakit yanlışlara sapıp, ellerini bir kenarda şirazesinden çıkmaya zemin arayarak ovuşturup duran fırsatçılara gün doğduğunun farkına varmalıyız.

Büyük resmin sunduğu başlangıç noktasında kalmak için gösterilen çabalar, birbirinin peşisıra sunumlandırılan ötekilerden gelecek fenalıklar ve dahası faşizmin gündeme hakim kılınması çabasının olduğunu bu noktada ekleyebiliriz. Faşizmin iyisi, hallicesi olmayacağı gibi, x'in y'ye üstün gelebileceği veyahutta tersi bir duruma imkan sağlayabileceği bir olgu olmadığının da altı kalınca çizilmelidir. Birisinin hakkını teslim etmeye çalışırken ötekisini yerin dibine indirmememiz gerekliliğini farkına varılması gereklidir. Makul olandan ayrıldıkça nasıl daha fazla kördüğüm haline dönüşüp içinden çıkılmaz hallere ulaştırıldığımızın anlaşılır kılınmasını sağlayacaktır. Yanlışlıkların bir süre sonra acı ama gerçek biçimde unutulduğu bir düzlemde konuşur kılınması için çaba sarf ettiğimiz hakikatler, birbirimizin gırtlağına çöreklenmemiz ile aşılamayacağı, adını her vesileyle anmaktan çekinmediğimiz barışın bir türlü bu topraklarda yeşertilememesi, daha fazla ayrıştırmanın zeminin sağlanabilmesi için çabalanımların karşısında bu kirli oyunların tokluğuna ulaştığımızı artık hissedilir kılmalıyız. Yaşamın olması gereken seviye ve biçiminden, neden bu kadar uzak tutulduğumuzun cevaplarıyla beraber anlaşılabilir kılınmasını sağlamalıyız. Daim olduğu üzere başa sarmaktan çekinilmeyen hır gür argümanlarına sığınıp demokrasinin işlevselliğini kaybettirecek hamlelerin, ortak aklın ve izan arayışının, sadece birilerinin çıkarlarını ön plana çekmek için değil her bireyi kapsayacak şekilde ve yurdun sınırlarında yaşam sürenler için bir gereksinim olduğunu hatırdan çıkartmadan gerçekleştirmeliyiz. Uzlaşının yollarını çok da uzaklarda aramaktan, ötekisini yaftalayıp, boyunduruğumuz altına almaktan ve bu kadar derinlemesine kaosun yüceltilmeye uğraşıldığı, yeni sorunlara zemin sağlamak için birilerince düğmelere basıldığı şimdiki zaman da vazgeçmeyeceksek ne zaman vazgeçebileceğimizi düşünmeliyiz?

Kakafoni dik perdeden yükselmeye başladığında kenara çekilerek bize ucu dokunmadıktan sonrasına hala kendimizi kandırarak sürece karışmamak gibi hakkımız hâla söz konusu mudur? Hakkımız mıdır? Reva görülenlerin ucundan fırsatını bulduklarında ortaya çıkarttıkları ve kendi kötü rutinlerini tekrar etmekten kaçınmayacak olan karanlıkların sağlayacakları korkuların yeniden bina edilmesi her ne kadar da yok bize dokunmayacak denilse de aslında tüm geleceğimizi yeniden şekillendirecek bir durumu ortaya çıkartarak, bu kötürümleşmiş hallerde yaşamaya alışma zorunluluğumuzu beraberinde getireceğini hatırdan çıkarttırmamalıdır. Asgari müştereği tesis etmenin hala bu kadar zor olduğunu, yanlı ve taraflı olmanın bire üç, üçe bir veya beş demenin hangi mantığının ileri sürülebileceğini, sığdırılabileceğini enikonu dört bir yanda düşünmemiz icap etmektedir. Yitirtilmek istenilen öncelikle sağduyu olduğunu hatırlamalıyız. Birbiri ardına ortaya çıkan birbirlerinin tamamlayıcısı görüntüler, söylemler, fikriyat bağlamından kopartılmış ötekisine karşı duyulan hıncın daha belirgin kılındığı kakafonik çağrılar bu ayrışımı berrak net bir şekilde sunmaktadır. Kandan elde edilebilecek rant ne geçmişimizi düzgün yaşamamıza imkan sağladı, ne de geleceğimizi yaşamamıza imkan sağlayacaktır. Sorun şimdi ve burada olabildiğince görünür kılındığı için, yadsıdıklarımız belleğimizin bir köşesinde çoktan unutmaya terk ettiklerimizi vizyona tekrardan sığıştırma eylemini pekiştirmektedir. Ödenen bedeller yıllardır üzerimize çöreklenmiş olan hassasiyet vurgulu kırmızı çizgileri, milliyetçiliğin bir diğerinden farklı olmadığını anlamlandırmamıza sonuna kadar imkan sağlayan çözümsüz haller ve neticede ortaya çıkan izansızlık dolu anlaşmazlıklar, tenkit ve tehditleri hissedilir kılmaktadır.

Ulaşmak için yılmadan, yolundan ayırmadan sadece barışı konuşulur kılabilecek miyiz? Ötekisi olarak sınıflandırdıklarımızı yaftalarımızda boğmaya, ama demiştik biz bunları diyebilmek için elimize geçen her fırsatı kaçırmadan bağnaz cümlelerimizi kullanmaya devam edecek miyiz? Ömrü hayatımızda bir kere olsun ölümler son bulsun, barış kazansın diyebilecek miyiz? Görebilecek miyiz körlüğümüzü, sağırlığımızı, anlamazdan gelmelerimizi, sorunlarımızın çözümünde bir arpa boyu yol aldırmadığından bahis açıp konuşabilecek miyiz? 29 senedir kahrını çekmeye devam ettiğimiz darbenin ettiklerinden, çok şükür bugün de başımıza bir iş açılmadı diye mi kendimizi avutacağız? En olumsuz ihtimalleri kendi geleceğimize yakıştıracak mıyız? Oralarda bir yerlerde akil olan zihnin sunacakları, sözü geçen insanların bu kadar giriftliğe karşın diyecek sözleri olduğunu biliyoruz. Burada bu kadar kısıtlı bir alan dahilinde, ufacık tefecik notlarımızı sunmaya gayret etsek de daha halletmemiz gereken pek çok eksiğimizin olduğunu artık çok daha net biçimde fark ediyoruz. Ceylan Önkol, Serap Eser, Aydın Erdem, Uğur Kaymaz, Yakup Mutlu, Kemal Bide ve adlarını anamadığımız nice insanın ardından sözü tüketmeden nihai bir sonuca ulaşmak için daha kaç yılımızı heba etmemiz gerekiyor? Kaç canımızı bir bir daha karanlığın ellerine teslim etmemiz, barışın sağlayabileceklerinden çok daha üstün tutulacak? Bugün bu darboğaz, bu yürek parçalayıcı sorunlar keşmekeşinin, birbinden ayrışmamak konusunda olabildiğince ısrarcı olmaya devam eden başatların, muktedirlerin dünyasında sıra sağduyuya ne kadar zaman sonra gelecektir? Önümüzde uzunca bir yol var, gidebileceğimiz ise iki seçenek karar hepimizin düşüncelerini belirginleştirmesinin ardından şekillendirilecektir. Bu bağlamda tamamlayıcı bir makale olarak (vaktiniz olduğunda okumanızı salık vereceğimiz) Birikim dergisinde yayınlanmış olan Sayın Ömer Laçiner'in Kürt Açılımı: Türkiye'nin Kaderle Randevusu'nu sizlerle paylaşıyoruz.Daha öncesini saymasak bile; aşağı yukarı çeyrek yüzyıldır adeta bir “sürekli kriz” durumunda yaşaya geldiğimiz ve son on yıl boyunca da bu krizin ideolojik-politik muhtevasını “laik/şeriatçı” veya “cumhuriyetçi/demokrat” odaklar arasındaki iktidar mücadelesi kalıbı içinde algılamaya alıştığımız için; halen içinden geçmekte olduğumuz krizin açılım ve darbe tartışmaları ile nasıl bir dönüşüme uğradığını, nasıl bir boyut ve derinlik kazandığını fark edemiyor olabiliriz.

Oysa, daha öncekilerle kıyasladığımızda hemen görülebilecektir ki; özellikle şu son altı ay içinde ülke gündeminin baş köşesine oturan olay ve gelişmeler; tarafları nasıl tarif edilirse edilsin, yönetim, egemenlik aygıtları düzeyinde cereyan eden bir iktidar mücadelesi formatını aşmış; giderek Türkiye toplumunun hemen tüm fay hatlarını tetikleyen bir deprem dalgasına dönüşmüştür.

Türkiye toplumunun tüm kesim ve bileşenlerinin inanmasa bile aksini söyleyemediği; kabullenmese bile tartışamadığı –gerçek olguları ikame eden– “resmî doğrular”dan, tabulardan, önkabullerden örülmüş zihniyet dünyası; ne 1970’lerin kitlesel siyasallaşma rüzgârında, ne Susurluk’la patlak veren ’90’lı yılların şiddet tüneli aralanırken ve ne de yüzyıldır süren iktidar kavgasının nihai etabı olan “Çankaya Savaşı” günlerinde... bu denli toptan ve çok yönlü darbelerle delik deşik, çökecekmişçesine sarsılır hale gelmişti.

Bu yıkım ve çöküş hali, şüphesiz en açık ve çarpıcı yönleriyle, yüzyıllık zihniyet dünyamızın ekseninde tüm ağırlığı ile yerleşmiş resmî ideoloji cephesinde, onun has kurumlarında yaşanıyor. Ancak onunla şu veya bu ölçüde mesafeli, eleştirel hatta karşıt addedilen siyasal ideolojilerin, hareketlerin de aynı deprem dalgasından ötürü sarsılmaları kaçınılmaz. Çünkü bu akım ve ideolojilerin en radikal görünümlüleri bile, söz konusu zihniyet dünyasının “kurucu” tabularının, önyargılarının ve örtülmüş-çarpıtılmış olgu, tanımlarının en azından büyük kısmını suskunlukla geçiştirmeyi, bunlara dokunmamayı yeğleyen bir yaklaşım içinde oluşturulmuş, olagelmiş idiler. Dolayısıyla bu deprem dalgası, zihniyet dünyamızın ana mecralarını şekillendiren düşünsel-siyasal akımların mensuplarını, onun tabularını ve önyargılarını bizzat savunup besledikleri dönemlerin iç hesaplaşmasına zorlarken, dünün “en muhalif” akımlarını da o suskunluğun, karşı çıkamamanın hangi temel zaaf veya eksikliğe tekabül ettiği sorusuyla karşı karşıya bırakıyor.

* * *

Zihniyet dünyası derken, kendini “toplumun tartışılmaz gerçeklikleri, değişmez özellikleri” kisvesine bürünerek somutlaştıran ve bu meşruluk şırıngasıyla insanların olguları tanımlama ve anlamlandırma tarzlarını birincil derecede etkilediği gibi, evrensellik iddiasındaki ideoloji ve inanç sistemlerine de nüfuz edebilen, onları “yerlileştiren” kabullerden, önyargılardan ve değerler hiyerarşisinden oluşan bir çerçeveyi kasdettiğimizi belirtelim öncelikle. Bunlar “dışarıdan” empoze edilen şeyler olmayıp, büyük çoğunluğun “doğru veya zorunlu” sayılmasını içselleştirdiği ideolojik-bilişsel öğelerdir. Bir resmî ideoloji tarafından özel olarak formüle edilmiş biçimlerine itiraz, karşı çıkış eğer esasa ilişkin değilse; örneğin “Kutsal Türk devleti” nitelemesine itiraz kutsal sıfatına değil onun gerekçelendirme biçimine ise, aynı zihniyet çemberi içinden konuşuluyor demektir.[1]

Zihniyet dünyası, sadece devlet -e hakim sınıf/bileşim- tarafından bir biçimde formüle edilen ve gerekçelendirilen bir “temel kabuller önyargılar” örgüsü olmayıp bunların birçoğu görece farklı da olsa muhalif akımlar, daha da önemlisi toplumsal düzenin “omurgası”nı oluşturan çoğunluk tarafından da referans değerinde öğelere dayandığı için; “doğruluk” halesinin kirlenmesi, çatlaması, algı, yorum ve anlam kalıplarının da sarsılması, çökmesi demektir.

En ağır, karmaşık ve haliyle savrulmalara, iç çatışma ve tahribatlara fazlasıyla açık bir bunalım durumudur bu. Ve Türkiye şimdi bu noktadadır.

* * *

Türkiye gibi, ulusal bütünlük ve kimlik fikri, algısı devlet kavramı ile bu denli içiçe oluş(turul)muş bir toplumun, –geçmişi de kaçınılmaz olarak hatırlanan sorgulanan şu son çeyrek yüzyılın 12 Eylül rejiminden, Susurluk şokuna; 28 Şubat’ın tiksindirici yöntemlerinden aylardır korkunç “detaylar içeren belgeleri ard arda ortaya dökülen darbe hazırlık planlarına kadar– “devlet”i ile yaşadığı olaylar serisi gözönüne getirildiğinde; yolun bittiği, kaçınma çarelerinin tükendiği, artık “hakikat”le yüzleşmekten başka bir çıkışın kalmadığı noktaya gelip dayandığımız görülecektir.

Bu bunalımın en ağırlıklı olarak yaşandığı, hissedildiği yer, toplumsal-ulusal kimliklerin üzerine “inşa edildiği”, o kimliğin, “gündelik yaşam” pratiklerine dönüşmesinde “taşıyıcılık”, “omurga” işlevini yerine getiren geniş orta sınıf katmanlarıdır.

Bu orta sınıfın büyük kesimini oluşturan “muhafazakar” çoğunluk, yakın bir tarihe gelinceye kadar, “devlet”i fiilen temsil eden kurum ve kuruluşlar ile kendilerini “çağdaşlık-laiklik” üzerinden onlarla özdeşleştiren orta-üst sınıf katmanlarını, en azından toplumsal-ulusal kimlik zemininde örtüştüğü, siyasal rakipler olarak görüyor, onların da kendisini böyle addettiğini varsayıyor, inanıyordu. Oysa darbe hazırlık planlarının dehşet verici fasılları, başlangıçtan beri değilse bile en azından ’90’lı yılların ortalarından, –bir tarih vermek gerekirse– 28 Şubat arefesinden beri, bu kesimin nazarında artık –gittikçe güçlenen– bir düşmana, bir öteki millete dönüşmüş olduğunun apaçık kanıtı olarak ortaya saçılmışken, şimdiye kadar ortak milli kimlik denilegelmiş şeyin artık söz konusu olmadığını kabul etmek zorundadır şimdi. Gayrımüslim azınlıkların başından beri bildiği, sosyalistlerin ve daha sonra aynı “iç düşman” katogorisine sokulan, seslerini yükselttikçe daima “dışarıda”ki köklerinden bahsedilen Kürtlerin epeydir farkında oldukları “hakikat”le yüz yüze gelme aşaması onların da bu noktaya gelişiyle tamamlanmış olmaktadır.

Osmanlı’nın son döneminin ve Cumhuriyetin kuruluş döneminin damgasını taşıyan “millet” tasarımının temel öğelerini bu süreçte oluşturan zihniyet dünyamızın merkezindeki toplumsal-ulusal bütünlük kavramı; o kavramın odağında yer alan “devlet”in bütünlüğü sağlama işlevinden tam tersine evrildiği bir sürecin sonunda milletin ezici çoğunluğunu “düşmanlar bloku” olarak görebilen bir konuma gerilemesiyle artık tamamen çökmüştür.

Türkiye toplumu, kendisini bir bütünlük olarak tarihsel deneyimlerinden, gelecek ufkunun kapsamından çıkaracağı öncüllerden hareketle yeni baştan tanımlamak ve bu tanım ekseninde yeni bir zihniyet dünyasına açılmak sorunu/görevi ile karşı karşıyadır, bugün.

Bu sorun ve görev sadece bir yönü milletini düşmanlaştırmış bir devlet gerçekliği ile apaçık karşı karşıya olmakla ilgilidir. Özellikle bahsettiğimiz –muhafazakâr orta-sınıf katmanları; otantik Türkiye burjuvazisinin büyük çoğunluğunu oluşturan– kesim açısından bir diğer boyut da en az ilki kadar önemlidir ve ayrıca çok daha hassas niteliktedir.

Şöyle ki; Türkiye toplumunun son yüzyıllık tarihinde, “devlet”in, milleti onun “ülkesiyle birlikte bütünlüğünü” sağlamak adına “öncülük ettiği” girişimler silsilesinin her adımında toplumun belirli kesim(ler)inin desteği ve onayıyla yürüdüğü biliniyor. Pek çoğu kanla, dizginsiz şiddetle, zulümle icra edilen o girişimlerin herbirinde ya bir siyasi akımın mensupları, ya etnik-mezhebi topluluklar –Şeyh Sait’te Şafii Kürt aşiretler, Dersim’de Alevi Kürt-Zazalar, 6-7 Eylül’de gayrımüslimler– “düşman-iç düşman” muamelesi reva görülerek hedef tahtasına konulurken; şimdi devletin milletinin çoğunluğuna düşman gibi bakmakta olduğu gerçeğinden dehşete kapılmış olarak duran bu orta sınıfların mensubiyet çizgisinde yer alanların büyük kısmı da “devlet”le omuz omuzaydılar. Şimdilerde “Dersim katliamı”ndan açıkça söz edip, Alevilere neden hâlâ CHP’nin saflarındasınız diye soran Başbakan Erdoğan, kendisinin içinden geldiği kesime dönüp siz o katliamın neresinde duruyordunuz, katliam artığı sürgünlere nasıl davrandınız diye sormayı da ihmal etmemelidir örneğin.

Az önce de işaret edildiği gibi; bir zihniyet dünyasını oluşturan “malzeme”nin harcı, ait olduğu toplumun tarihsel-toplumsal deneyimlerinden süzülmüştür. Kimi zihniyet dünyaları, bu “süzme”nin, tarihini dikkate almanın gerçek bir sorgulama, hesaplaşma ve dolayısıyla “arınma”yla birlikle yapıldığı süreçlerin ürünü olarak teşekkül eder. Kimileri, örneğin üzerinde konuştuğumuz son yüzyıllık zihniyet dünyamız ise tam aksine, korkuların, eşitlikten duyulan ürküntünün, fizik güç saplantılarının yüzeye çıktığı bir tarihsel durum “verileştirilerek” ve bu verilerden hareketle icra edilen kanlı, karanlık girişimlerin sürekli “unutulmasını”, örtbas edilmesini çıkar yol sayan bir yaklaşım doğrultusunda oluşturulmuştur.

Bu nedenle; mevcut bunalım durumunda artık çökmüş olan o zihniyet dünyasını oluşturmuş tabuların zaten epeyce aralanmış örtüsünü kaldırmakla önyargılar ve kabullerin formülasyonunu revizyona tabi tutmakla yetinilemeyeceği gibi; asıl önemli olarak; bu “unutma alışkanlığı”, örtbas etmeye meyillilik ile gerçek bir yüzleşme yaşanmalıdır. Maddi olanından çok, zihnî ve ahlaki bir bedel ödemeden kaçınma tutumunu ele veren bu “alışkanlık”, o zihniyet dünyasının değerler hiyerarşisinde fizikî-askerî güce öncelik tanıma anlayışının, ona sahip-özdeş olma arzusunun başatlaştırılmış olmasının dolaylı sonucudur. Çünkü fizikî güç ile zihnî yetenekler ve onların varlığında var olabilen ve gelişebilen ahlaki vicdani-akli “güç” arasındaki niteliksel farklılık, “doğal” olan ile “insani” olan arasındaki kategorik, mahiyetsel farka –kimi durumlarda zıtlığa– tekabül eder.

* * *

AKP, ve şimdi çoğunluğu ile onun ardında saf tutan –eski deyişle– merkez sağ mecra; zihniyet dünyamızı kurmuş tabuların birçoğunun fiilen geçerliliğini yitirdiği önyargı ve kabullerin milliyetçilik ve ırkçılığın mevzilerine dönüştüğü gelinen durumda bile hâlâ, o zihniyet dünyasıyla gerçek bir hesaplaşmadan, kalıntılarının süpürülüp atılmasından kaçınmaya, karşılaşacağı dirençlere cepheden tavır almak yerine bir uzlaşma pazarlığına oturmaya niyetlidir büyük ihtimalle. Gerçi onun bu niyetine rağmen, konum ve imtiyazlarını koruyamayacakları bir “sath-ı mail”e savrulmuş olmanın “çılgın”lığına sarılmış, bunun sonucunda adeta bir akıl tutulmasına uğramışçasına davranan “Cumhuriyet muhafızları” cephesini öyle bir uzlaşma noktasına getirmek nasıl mümkün olacak bilemiyoruz. Ama asıl önemli nokta; “milletin ülkesiyle birlik ve bütünlüğü”nü –laik– Sünni Türklerin egemen-üstün/imtiyazlı konumları ekseninde tasarlamak ve icra etmek üzerine kurulu geleneksel zihniyet dünyamızın bu kökensel vasfını kimlik algısının tam ortasına yerleştirmiş alt-orta sınıflar mensubu “milliyetçi Türk”ler yığınının –öncelikle– Kürtlerle “eşitlenme”ye açılan bir süreci –kimlik– parçalanması, yok edilmesi gibi algılamasının doğurduğu ve daha da doğuracağı tepkinin şiddet yoğunluğu ve çapını henüz ölçemiyoruz.

Öte yandan, az önce de kısmen işaret edildiği üzre, tarihimizin “istenmeyen, yüz kızartıcı ve ileride sorun yaratması muhtemel” fasıllarını unutturarak veya örterek kurulmuş bir zihniyet dünyasının yıkılışından, çöküşünden söz etmek, o unutturmaların canlı hatırlanışlara dönüştüğü örtülerin altından yüzlerce yıllık sorunların beliriverdiği bir “hafızaların uyanışı” safhasının başlayacağını söylemek de demektir. Türkiye toplumunun birbiriyle, belli hiyerarşiler içinde sırt sırta yaşayan topluluklar toplamı olarak yaşadığı, dili, adetleri tamamen farklı muhacir mahallelerinin “yerliler”ce dışlandığı günlerin ifade edilmemiş tepkilerinin –en azından bir süre– dillendirileceği, sorunlaştırılacağı bu süreç, Türkiye toplumunun gerçek “bütünleşme” –daha doğrusu kaynaşma- imkânlarının ölçülmesini sağlayacaktır öncelikle. Ama aynı zamanda, örneğin Aleviliğin onca devlet zulmüne rağmen “devletçi” bir partinin desteğinde yer almaları açıklayan “Sünni korku ve yılgı”sının –tersinden ifadeyle Sünniliğin, Hanefi/Şafiiliğin Aleviliğe karşı düşmanlık, aşağılama duygusunun– ya yeniden depreşip cepheleşmesine ya da her iki tarafın insani-medeni bir diyalog zeminine yönelmelerine kapı açacaktır.

Türkiye’nin, nasıl ve nerede bir toplum olacağının yeniden belirleneceği sürecin içindeyiz. Bu süreçte ya Türkiye –kelimenin tüm anlamlarıyla ve özellikle insani değerler-vasıflar boyutuyla– büyüyerek kendini dönüştüreceği ve bunu karşılayacak zenginlikte bir yeni zihniyet dünyasını –bölgesine de– açacağı bir süreç istikametinde gelişecek ya da –kendini coğrafya ve nüfus olarak korusa bile– insani ve medeni vasıflarını parçalayıp yok etmenin eşiğinde sürünen bir ülke olmanın kanlı girdabına, fay çukurlarına sürüklenecektir.

Ve Türkiye hepimizin tek tek tercihleriyle o tercihin ardına yüklediği gayretin ve niteliklerin bileşkesinde kendi kaderini belirlemiş olacaktır.

[1](*) Türkiye’de 19. yüzyılın sonlarından ve Cumhuriyetin kuruluş döneminden itibaren teşekkül etmiş zihniyet dünyasının fikirler, görüşler ve bilgiler düzeyi, o dünyanın temelini, duvar ve tavanını tayin eden devlet ve millete ilişkin tabular, değer yargıları ve kabullenmelere açıkça zıtlaşmama kaydıyla serbesttir ve birbirleriyle çatışabilirler. Liberalizm ve sosyalizm gibi akımlar diğer politik mülahazaların yanısıra, o sınırlamalarla uyuşamayacak bir fikir ve inanç temeline sahip oldukları için, dinî –Sünni İslamî– akım resmî ideolojinin asli rakibi addedildiği için çok uzun yıllar kanuni veya fiilî bir yasaklamaya maruz bırakılmış; zihniyet dünyasının o duvarlarına dokunmayan bir dil ve davranış rotası tutturdukları ölçüde legalleşmelerine ancak son on yıllarda izin verilebilmiştir. (Birikim Sosyalist Kültür Dergisi Sayı: 248)Ümidi diri tutmak asri zamanın yıpratıcı etkileri karşısında mümkün mertebe bireyin kendi çabalarının karşılığında olurunun tesis edilebileceği bir durum. Yansıtılan karaşınlık, puslu havanın yerine ikame edilmesi mümkün olmayan ayrışımların çoğaltımlarında elimize son kalan şey ümidi diri tutabilmekten geçtiğini fark edilir bir biçimde yaşamımızda belirginleşmektedir. Herşeyin tek bir hamle ve pek çok bağımsız odakta yeniden şekillendirildiği güncenin içerisinde kendimizle baş başa kaldığımızda sorular birbirini takip ettiği bir süreç günyüzü bulur. O neden öyle oldu, bu niye böyle yarım kaldı, şu cümlenin yarısını söylemese miydik, beriki hamleyi yapmasa mıydık diye uzayıp giden bir sorgulama durumu hasıl olur, olmuştur da farkına varmadığımız pek çok durumda. Nicesinden alışkın olduğumuz sorunların üstesinden gelinebilirliğin, artık bazı zamanlarda yetersiz kaldığımızın farkına vardığımızda son bir hevesle ümitlere sarılırız. Evet olumsuzdur birçok şey, evet lazımgelen çözümleme, gereksinim duyulan taze fikriyatlar bir noktada yetersiz kalır ancak ümidi muhafaza ettikçe bu giriftleşmiş döngü, bu sıkışmışlık ve efkarlı halleri aşabilmek için yeterince gereksinimimizi karşılayacak olanı karşımıza çıkartır. Asla bir düş aleminden bahsetmiyoruz, onlardan yeteri kadar ekranlarımızda belleğimizde yer edinmesi için sırasını bekleyenlerin, görünürlüklerini arttırıp bir el daha çoğalttıkları yanılgılardan dem vurmuyoruz. Çok alışık olmadığımız hallerin nasıl daha fazlaca makul adledildiğinin örneklemlerinden de. Televizyon ekranlarına baktıkça insan olanın ruhunu daha fazla karartan, belleksiz bıraktırmaya çalışan, düşünmeden karar vermeye sevk eden propagandalardan da bahis açmıyoruz. Okuduğumuz bir matbu neşriyatın satır aralarında saklı duran, dinlediğimiz sesin en olmadık anında kulağa denk düşen, seyirliğine kaptırıp gittiğimiz bir filmin umulmadık anında yüze ve yüreğe yakın duran ümitten dem vuruyoruz. O kısacık anlarda bakiyemizde yüklü durumda olan hayal kırıklıklarından arınabilmek, hiç değilse yarınlara ümidi koruyarak çıkabilmek için başvuru kaynağımızı oluşturanlar kısaca açmaya gayret ettiğimiz. Geçtiğimiz Pazartesi akşamı Dinamo FM’de canlı olarak yayınlanan 279. bölümümüz dahilinde de bu benzetmelerle hareket ederek kotarmaya çalıştığımız bir kurguyu sizlerle paylaştık. Bir eklenti bulutundan, söz yığınıtlamasından uzakta bu girdabında kaybolmaya yüz tuttuğumuz güncenin katmanları arasında müzikal bir sunuş üretmeye gayret ettik. Gerisin geriye birbirinin aynısını tekrar etmektense müziğin bize sunduklarında bu önsüzümüzü kuvvetlendirecek nağmeleri aramaya, kendi çalar kendi dinler olmaktansa olabildiğince sizlerin de kattıklarına kulak vermeye uğraşan bir kolaj ortaya çıkarttık. Müzik varedilmiş bir fon olgusundan, tüketimi için süreler biçilmiş bir yapıdan çok daha ötesini sağladığını örneklendirmek en başından bu yana Deuss Ex Machina içerisinde en büyük gailemiz. Yapmak istediklerimiz ile öznesini kaybetmiş müzikal tasvirciklerin yerine daha hakkaniyet dolu, meramı olan sesleri sizlerle paylaşabilmek. Hayal kırıklığı ve ümidin birbirlerine kapı komşuluğu gibi bu seslerin inişli çıkışlı dünyasında betimlemelerle beraber görülmesi lazım olan esas resme bir kısa aralıktan göz atma fırsatı bulduk. 2002 yılında Atina’da temellendirilmiş Adolf Plays The Jazz grubunun üretmiş olduğu post-rock ön tanımlı çalışmalarının yardımcılığında haftanın albüm önerisi dizininde beğeninize sunuyoruz.Basitçe bir cümleye sığdırılamayacak kadar engin kapsayıcılığı muhteviyatında barındıran bir müzikal tavrın ön adı post-rock. Zamanın baştacı edilmiş müzikal akımlarından, geleceğin adları henüz telaffuz edilmemiş olan müzikal yapılarına kadar genişçe bir tını damıtımın vuku bulduğu, bütünleştirildiği bir deneyimi simgelemekte. Hasıl olan ses türetimlerinde güncenin, gündelikliğin yanında getirdiklerinin duyumsanabilmesi, çokça içsel detaylar barındırması açısından dinleyici tarafından kişiselleştirilebilir bir nüvenin çatısı olan post-rock müziğini günümüz dünyasında apayrı bir yere konumlandırmamızı gerekli kılmakta. İçerik ve üretim biçimleri değişkenlikler gösterse de melodik kurguların, birbirlerinin takipçişi olan pasajların ardılında hem dün hem de bugünü yakalayabilmek mümkün kılınıyor. Dinlenildikçe, kulak aşinalığı sağlandıkça muhteviyat bir noktadan sonra tıpkı yazılı olan bir metin veya seyirlik bir görselin sunduğu çağrışımlar ile benzeşen çıkarsamaları sağlar. Müzikal bir tavrın yanında pekiştirici olarak iliştirilen seslerle oluşturulan bir güncelliği okuyabilmek de olasıdır. Bunun içindir ki yıllardır bir örnekleşmekten, aynı yerlerde aynı notalar arasında dört dönmekten burunlarının uçlarını dahi göremeyen, tüketim dışında müzik muhteviyatının kuvvetliliğiyle alakadar olmayanlar tarafından mana kazandırılamayacak olan bir bileşenler bütünüdür post-rock. Tüketilip unutulmak için değil, hatırlanıp tekrar tekrar yad edilmek için, döndüre döndüre birkaç kez daha dinlenilmek için üretilmiş bir yapı. Formüllere bağımlı kalan, deyim uygunsa mekanik bir saatin ve çizelgenin etrafında aynı rutini tekrar etmekten uzak duramayan personanın ya da modern zaman çaresizlerinin kendilerine ait sığınağını oluşturan bir harmanlama post-rock müziğini daha rahat anlamlandırabilmemize imkan sağlayacaktır. Yeknesak saha kayıtları, orjinalliğini kesip biçmeden ana yapıya eklentilenmiş vokal kesitleri, avantgarde performanslarda duyumsamaya alışkın olduğumuz doğaçlamalara uzanan bir ses bütünlüğü kulaklarımıza çalınır. 1994 yılında Mojo dergisi için kaleme aldığı Bark Psychosis’in Hex albüm incelemesi ve Seefeel, Disco Inferno ve Main grupları için The Wire’a geçtiği makalede Simon Reynolds’un tanım olarak ilk defa kullandığı post-rock’ın, zaman içerisinde değişken alaşımlarla yeniden tanımlandırıldığı, dönüştürüldüğü eşikler ortaya çıkartılır. Her defasında o müziğin içerisinde bir tutam da olsa yer edinmiş olan duygusallığı, günü sorgular kılmayı sağlatan, düşüncelere daldıran öğeleri, öfkenin insanı taşıdığı uçurumları, önü alınamaz sorular silsilesini duyulur kılan örnekler bu kurgu dahilinde dinleyicilerle paylaşılır. 2002 yılında Atina’da temelleri atılmış olan Adolf Plays The Jazz grubunun müziğini de bu istikamet dahilinde çözümleyebilmek ilk elden mümkündür. Farkına varmadan geçip gittiğimiz gündelik kargaşanın ortasındaki çelişki dolu hallerimizden, sinematografik öğelerin filmlerden derlenmiş kesitlerin bu sözsüz müziğin nirengi noktasını oluşturan yenilikçi yorum ve katmanlarında kendi özgün ses yelpazesini tanımlandırmaya çalışan bir projedir. Adolf Plays The Jazz bir süreklilik halinde ara vermeksizin ilerleyen bir müzikal kollektif yapısı da çizmektedir. Grup üyelerinin isimlerine nail olamazsak da ilk günden bu yana farklı isimlerin bu yapının dahilinde üretmiş oldukları sesi çoğaltma çabasında olan müzisyenler olduklarının tahminini yürütmek kahinlik olmayacaktır.Adolf Plays The Jazz külliyatının ilk kaydı olan Cognac Or Brandy kısa çalarları tıpkı diğer kısaca değinmeye çalışacağımız kayıtlar gibi bedelsiz olarak 2005 yılında dinleyicilere sunulur. Katmanların arasına iliştirilmiş olan elektronik aksamlardan, “drone” nağmelerine kadar birbirlerinden farklı ses yüzeyleri arasında nitelikli bir ilişkilendirme ortaya çıkartılır. Bir deneyimdir de aynı zamanda yeni yol almaya çalışan bir grubun ilk adımlamasında ne gibi müzikal eşiklerden kendisine yeni argümanlar geliştirebilir olduğunu kanıtlayan düzenlemeler daha ilk dinleyişte zihine yerleşir. Kaydın açılışında yer alan Cognac Or Brandy, Pram ve Seefeel gibi öncül ekiplerin tanıdık gelen ses toparlayışlarının paralelinde bir kurguyu belirgin kılar. Ağırdan alınmış gitar partisyonunun etrafının donatıldığı aksak davul vuruşları ve finale kadar size kendini dinletir kılan melankolik hava tadımlık kaydın daha pek çok farklı yansıları sunacak bir kurgu olduğunu tanımlandırır. Wim Wenders’in Tutkunun Kanatları filminden alıntılanmış diyaloğun üzerine iliştirilmiş kısacık gitar metaforu Barada ile kaydın deneysel sularda yankılanan Beerla parçasına ulaşırız. Yaklaşık oniki dakikalık süresi boyunca akla binbir türlü soru getiren bir karaşınlık hali tasvir edilir grupça. Tzadik gibi deneysel avantgarde caz kayıtları söz konusu olduğunda adları anılabilecek birkaç önemli etiketten birisi olan bir çatının sunduğu müzik ile paralellikler barındıran kurgulamadır Beerla parçası aynı zamanda. Alan Parker’ın yaptıları arasında ön plana çıkartılabilek önemli filmlerden birisi olan Şeytan Çıkmazı’ndan Robert De Niro’nun Mickey Rourke ile etkileyici diyaloglarıyla parçanın trafiğinin giderek yükselen bir dengeye oturtulduğu dinlenildikçe sindirilebilecek bir kurgumasal ortaya çıkartılacaktır. Adolf Plays The Jazz’in ikinci kaydı Cognac Or Brandy’nin öncesinde kaydedilmiş, 2002 ile 2005 yılları arasını kapsayan bir ses arşivi işlevi gösteren Muzzle The Birds kısa çaları oluşturur. Belirli bir amaç doğrultusunda sınırları çok fazla keskinleştirilmemiş müzikal kurgu kaydın içeriğini oluşturur. Düşük yoğunluklu gitar-pedal kompozisyonun bir sabah ağıdına dönüştüğü Neon Lights, avantür melodikası ile rembetikoların modern bir yorumu gibi kulağa tanıdık gelebilecek Sad Story, drone metal sınırlarına yakın duran Jean Baptiste Grenouille Fake The Aroma çalışmanın müzikal genişliği ile örtüşen bir ara hamleyi kulağa ulaştırır. Grubun ilk resmi parçası olarak duyurulmuş olan Frank Zappa Needs To Haircut ekibin kat etmiş olduğu yolu daha belirgin bir şekilde anlaşılır kılacak elektronika titreşimleriyle donatılmış çığlıktır. 12 Aralık 2006 tarihinde yayınlanan debut albüm Art Brokolo her iki kaydın tamamlayıcısı olarak tanım kazandırılabilecek bir yapıyı ortaya çıkartır. Post-rock’ın itinayla kulak kabartıldığında yürekteki gizli kalmış dertleri görünür kıldıran kudretini mahir biçimde müziğiyle yansıtmayı başaran, işleyen bir bileşkedir Art Brokolo.Gürültüyle takdis edilmiş gitar nağmelerinin sürüklediği melankolik havanın elektronik hüzmelerde yeniden şekillendirildiği Art Brokolo ile kaydın açılışı gerçekleştirilir. Parçayı ön plana çıkartan bir başka detay ise David Lynch’in Kayıp Otoban’ından parçaya taşınmış olan diyalogların keskinliği olduğunun da altı çizilesi bir dipnot olarak iletmeliyiz. Post-rock’ın bütünleşik ses yapıları arasında bir turnusol kağıdı işlevi göstermesini kanıtlayan kurgu, Dambira (Lesson In Progress)’e bağlanır. Sert tasvirler aynı zamanda hayata her daim pembe gözlüklerle bakma zorunluluğu hissedenlere karşı acı ama gerçek bir önermeyi de barındırır. Jam:Plan kurgulaması ile parçanın bileşeni haline evrilmiş olan Quentin Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri filminden biçilen diyalogların yanıbaşında psychedelic tonların görünür kılındığı bir yorumlamayı belirginleştirir. Doğaçlamanın anlaşılır kılındığı veyahutta birbirleriyle bu kadar uyumlu bir kakafoninin sergilenebileceği nadir kayıtlar vardır. Jam:Plan’de bu yönerge dahilinde adı anılması gerekli birkaç kayıttan biridir. Mogwai’nin hakikatli güzellemeleri ayarında / benzeşliğinde mana kazandırılabilecek Too Desperate To Fail albümün de doruk noktasını tanımlandırır. Kirli gitar nağmelerinin arasında duyumsatılan yaylıların, drone metal motiflerinin, pus içerisinde bir görünüp bir kaybolduğu nihai cümlelerin ancak dinlenildikten sonra dinleyen tarafından kurulabileceği bir kolajlama kulaklarımıza ulaştırılır. Art Brokolo’nun kapanışını gerçekleştiren yirmi üç dakikalık Re[turn] deneysel müziklerin meraklıları için kulakların pasını giderebilecek bir önermeyi canlandırır. Krautrock’dan, pscychedelia’ya, caz serbestlemesinden, elektro akustiğe geçişler gösteren, arayı fazla açmadan önceki parçalarda olduğu gibi Coen kardeşlerin ilk filmleri olan Blood Simple’dan bir diyalog kesidinin bu külliyata dahil edildiği yapılandırma meydana getirilir. Sesin değiştirilebilir halleri üzerinden diyalogları kullanılmış filmlerin düzeylerinden anlaşılabileceği üzere bir hesaplaşma kaydıdır Art Brokolo. Narin ve kırılgan hiç değildir üstelik, vokal eksikliğini bu örneklemelerden beslenerek gideren bir yetkinlik söz konusudur. Enstrümantal yetkinliğin benzeşsiz formüllerle değil biraz da amatör ruhun getirdiği farklılığı çekinmeden deneyebilmekten geçtiğini kanıtlayan bir önerme Art Brokolo. Devamlılığında yayınlanmış olan Melt kısa çalarında elektronik yoğunlaşmalar, Stealth kısa çalarında ise deneysel drone folk hüzmelerinin ön planda tutulduğu yapılandırmalar ve yeni önermeler paylaşılır Adolf Plays The Jazz tarafından. Avusturya’lı inTakt net etiketinden 22 Kasım tarihinde yayınlanmış olan ikinci uzun çalar olan Dirty Waters ile ilgili notlarımızı iletelim. Gerçekliği en onulmaz yönlerden vizörden yansıtmayı başarmış film-noir, b-tür filmlerin derlenmiş diyalog ve kesitlerin, birbirlerinin tamamlayıcısı haline dönüşen kurguların ötesinde Dirty Waters ismiyle müsemma bir şekilde bu kirlenmiş hallerimizi sertleştirilmiş müzikal formüller ile beraber irdeleyen, mercek altına alan bir gerçekçiliği barındırmakta. İlk elden artık daha yetkin melodik akışlar, gürültü pasajlarının daha bir olurunda kullanıldığı birer ikişer ön dinlenceliği gerçekleştirilmiş mekanik kesit ve saha kayıtlarının artık vakitlice parçalar arasına serpiştirildiği bir modelleme ortaya çıkar.Dirty Water bu minvalde, geçtiğimiz sene sizlerle paylaştığımız math-rock grubu Battles gibi müzikal yetkinliklerinin sınırlarında şekillendirilmiş bir intro ile kaydın başlangıcını verilir. Lehimlenmiş olan ses alaşımın ilerleyen noktalarında vuku bulan elektronik yoğunluk bir yandan da Portishead’ın son kaydı Third’de denemiş olduğu psychedelic nüvelerden de beslenen yorumla perçinlenir. Melt kısa çalarında yer edimiş elektornik trip-hop nizamının gitarlı hallerindeki yorumu Ad Funk doğaçlamayı kararında kullanıldığında nasıl etkin bir dinlencelil ortaya çıkartılabileceğinin kaydına dönüşür. Sıfır noktasından, neredeyse sessizlikten kotarılmış bir post-rock ağıdı False Trail bu sefer bizden referans olarak Replikas’ın yıllardır istikrarla devam ettirdikleri o ses yoğunlaşmasını tekrarlayan bir titreşimi barındırır. Programımız dahilinde sunduğumuz Matter Of Fact’de dingin havanın sürdürüldüğü hayatın keşmekeşliklerden arındığımız gecenin ileri saatlerinin yankısını duyumsayabilmek mümkün olur. Bir yansıtıcı halinde belleğin sorularını çözümlendirmek için sorulması gerekenleri hatırlatan uyarıcıdır aynı zamanda Matter Of Fact ne bir söz eksik ne daha fazla. Politik bir kimliğe göndermeleri bulunmadığını üzerine basa basa beyan etmelerine karşın, 2008 yılında polis kurşunuyla katledilmiş Alexandros Grigoropoulos’un ruhuna ithaf ettiklerini düşündüğümüz Black Flag parçası drone kurgu ile gerçeklerin, korkuların birbirleriyle nihayet yüz yüze getirildiği bir kader anını simgeleştirir. Acıtan ve can yakan, Grigoropoulos’un cenazesinde dağıtılmış olan bildiriden şu satırları da akla düşürür bir yandan da “Yalnız satıp alıyorsunuz. Her yerde maddiyat, sevgi hiçbir yerde-hiçbiryerde gerçek, Anababalar nerede? Sanatçılar nerede? Neden dışarı çıkıp bizi korumuyorlar? Bizi öldürüyorlar Yardim edin, Çocuklar.” Biçimin ve kuvvetli ses sağaltımlarının bir sonraki safhasını Lush parçası ile duyumsamak mümkün olur. Gitardan yayılan melodik yayımın dönüp dolaştırılıp shoegaze olarak belleğimize kazınmış ekolün sularına yelken açtırıldığı albümün doruk noktalarından bir diğeri olur Lush. Dünya ahalisi olarak gidişatımızın dönüşü olmayan noktalara ulaştığının, dingin bir Fenneszyen gitar pasajı üzerinde ilerletilmiş elektronika bağlantısında aramakta olan No Return gibi sürprizler de Dirty Waters albümünde yerini alır. İçine düştüğümüzü fark etmediğimiz tuzakların nasıl da hayatı zindana, yaşamın tüm renklerini siyaha çevirdiğine mana kazandıran Trap parçasıyla finale ulaşırız. Drive, Adolf Plays The Jazz külliyatında iletilmiş olan seslerin bir özeti kabilinden ortaya çıkartılmış, birleştirilmiş olan müzikal köprülerle beraber, serbestlemenin doruklarında dolaşmakta olan, en tevazu dolu yorumla farkındalılık sağlayıcı bir ağıt havasının yankılandığı bir sonuca ulaştırır. Drone seslerle ulaştığımız nokta sanki bugünümüzü temsil edermişçesine yazının en başından bu yana ilintilemeye çalıştığımız kakafoniyi belirgin kılar. Düzensizliklerin, sözden anlamaların, itham ve iftiraların nasıl kolay bir şekilde geneli etkisi altına aldığını anlaşılır bir örnekleyici. Adolf Plays The Jazz, post-rock nam ses birleşiminin takip edilesi önermelerini paylaşmaya, müziği bir meta olarak sadece maddiyata endeksleyerek tüketilmesini öngören müzik satıcılarından! fersah fersah uzakta olabildiğince ilerletilen bir genişlikte bedelsiz olarak takdim etmeye devam ediyor. Özgün yorumların tadını çıkartmak, kendi sözlerinizle Adolf Plays The Jazz’i tanımlayabilmek için bir şans vermenizi itinayla salık veririz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Kürt Açılımı: Türkiye’nin Kaderle Randevusu – Ömer LAÇİNER – Birikim
Laf Çok, Vicdan Yok! – Nuray MERT – Radikal
Ve Böyle Buyurdu Zerdüşt Mü Ne – Özgür MUMCU – Birgün
Eski Film – Can DÜNDAR – Milliyet
Ölümcü Değil, Hayatçı Olmak – Tarık GÜNERSEL – Birgün
Bilmenin Laneti – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Ya Bu Adam Bir Ajansa? – Miraç Zeynep ÖZKARTAL / Çetin ALTAN – Milliyet Cadde
Barışa ‘Yakın’ Olmak İçin – Delininbiri – Bir Deliden Nağmeler
Paracelsus’un Gülü – Cüneyt UZUNLAR – Serbest Yazarlar
“Tarih Kavramı Üzerine” - Walter BENJAMIN – Kaçakkova – Mutlak Töz
Medyada Yazınsal Tadı Bulunan Yazarların Sayısı Çok Değil – Sayım ÇINAR / Semih GÜMÜŞ – Medyatava
How Do You Feed 5,000 People For Free? – Ariel SCHWARTZ – Fast Company
Mika Vainio – Black Telephone Of Matter Album Review – Charles FRANKLIN – Foxy Digitalis Thumbnail Music Redux: Part Three – Carsten NICOLAI Interview / Philip SHERBURNE –
Phs Offical

GSMH: Derivate – íí – 13Melek
Autistici – Complex Tone Test Albüm İncelemesi – Okan AYDIN – Fasitdaire

Adolf Plays The Jazz Official
Adolf Plays The Jazz At Myspace
Adolf Plays The Jazz At Last.FM
Adolf Plays The Jazz At InTakt Netlabel
Adolf Plays The Jazz At The Sirens Sound
Post-Rock Article On Wikipedia
Simon Reynolds Interview – Toddc2001 – The Dumbing Of America
Sainkho Namtchylak At Myspace
Sainkho Namtchylak At Avantart
Djivan Gasparyan Official
Aydoğan Topal Resmi Sitesi
Aydoğan Topal Fan Page At Facebook
Phil RetroSpector At Myspace
Phil RetroSpector / Bootlegs Made 4 Walking
Phil RetroSpector / Sleepwalking For Hours At Soundcloud
Elizabeth Fraser Official
Elizabeth Fraser / The Cocteau Twins And Me Interview By Dave SIMSPON – The Guardian
Cocteau Twins Official
Murat Esmer Resmi Sitesi
Murat Esmer At Myspace
Murat Esmer / Eski-Yeni Seçkiler At Soundcloud
Bajar / Kalan Müzik Néz Be Albüm Tanıtım Sayfası
Bajar At Myspace
Fırat Suyu Marmara’ya Karıştı – Eray AYTİMUR – Radikal
Alatav Resmi Sitesi
Alatav At Myspace
Alatav At Facebook

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – makina10.45[nospam]gmail[dot]com – Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>Info Go-R-Sel Gelmeyenler! – Serpil ODABAŞI
Serpil ODABAŞI
Chickadee Stencil – Katiek2
Katiek2 Flickr Page
Winged Moon – Pixel Fantasy
Pixel Fantasy Flickr Page

Adolf Plays The Jazz Photos Courtesy From Official Web Site

>>>>>Poemé
Güneşi İçenlerin Türküsü – Nâzım HİKMET RAN

Bu bir türkü:-
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:-
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;
kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş'emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!

Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

1924