Sunday, February 28, 2010

Deuss Ex Machina # 289 - Because Our Lie Breathes Differently

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_289_--_Because Our Lie Breathes Differently

22 Şubat 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Balmorhea – Constellations (Western Vinyl)
>1<-Dakota Suite-Things We Lost Along The Way (Karaoke Kalk)
>2<-Dakota Suite-Very Early One Morning On Old (Karaoke Kalk)
>3<-Balmorhea-Winter Circle (Western Vinyl)
>4<-Balmorhea-Night Squall (Western Vinyl)
>5<-Under Byen-Protokol (A:larm Music)
>6<-Under Byen-Kapitel 1 (A:larm Music)
>7<-Syntaks-Twentytwohundred (Ghostly International)
>8<-Syntaks-Buio Omega (Ghostly International)
>9<-Mr. Projectile-Leaving Burning Man (Semisexual)
>10<-Mr. Projectile-The Sacrifice (Semisexual)
>11<-Raskolnikov's Dream-Uriel (Self Released)
>12<-Raskolnikov's Dream-Horse (Self Released)
>13<-My Brightest Diamond-Of Fear and Wonder (Asthmatic Kitty Records)
>14<-My Brightest Diamond-To Pluto’s Moon (Asthmatic Kitty Records)
>15<-Ellen Allien & Apparat-Do Not Break (Joe And Will Ask? Unofficial Remix) (Bootleg)

Because Our Lie Breathes Differently (289) – Kayıp Otobanda Bir Çığlık Yankılanmaktadır. Duymamazlıktan Gelinemeyecek Kadar Yüksek Perdeden. İçeriğimiz Dönüşmeye Devam Ederken Bir Yandan Unuttuğumuz Hakikatlerin Geri Dönüş Sinyalleridir Sessizliği Darma Duman Eden. Pusun Kasvetli Kapsayışında Daha Bir Sert Gürleyen. Yokolmanıza Ne Kaldı Ki Daha Yalanlara Tutunmaya Devam Ediyorsunuz Diye İşitilen. [İsimsizlerin Yazıtları-XCV]

>>>>>Bildirgeç
“Bir insan, kilitli olmayan ama içeri doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa odada hapistir.” Ludwig Wittgenstein

Yanılgıların giderek esas resimden uzaklaştırdığı, doğrunun paramparça edilmiş cam kırıklarının ışıltılı yansısında hayal meyal görünürlüğünü sürdürdüğü, kimin neden sorumlu olduğunun anlamlandırılması yerine daha çok kopartılan boran fırtınalarının şiddetinde, başkalaşmaya yüz tutmuş olan değişimlerin gerçekleştiriliyormuş olduğuna şartsız sebat etmemizin dillendirildiği yıkıcı bir güncelliği yaşıyoruz. Yaşadığımızı saydığımız şeylerin birer iyileştirme olmadığını aksine daha da fazla karmaşıklaştırılan yapıların içerisinde tıkılı kalmamızın ve alıkonuluyor oluşlarımızın gerçekliğine kapıyı sonuna kadar aralık tutulduğunu belirtmeliyiz. Karaşınlaştırılmış iklim dahilinde aslında konuşulması lazım olanlara bir türlü sırayı getiremiyoruz. Sadede bir türlü ulaşamıyoruz. Varsa yoksa gürültü ve patırtı içerisinde heba edilmekte olan lafazanlıklar, payımıza teker teker eşit parçalarda dağıtılmaktadır. Sözlerin ortak bir çabayla ayrışımı değil bütünleştirmeyi seslendirmesine zemin bıraktırılmadığı bir ortamda sus payı olarak önümüze getirilenlerle avunmamız son kertede talep edilmektedir. Yıllardır konuşulmaz olarak adledilmiş olanların nihayet tartışılıp, düzenlenebilir kılınmasından bu kadar çabuk bir biçimde feragat edilmesi ise düşündürücüdür. Mağlubiyetlerimiz her birimizin hanesine yazılmaya devam ederken niye bu dar alana mecbur bırakıldığımız sonucununa zihinlerimizi yormamız lazım gelmektedir. Nasıl bu kadar ivedi bir biçimde heder olmaya gönüllü olunabildiği, neresinden tutulursa bir yanı eksik yamalı bohça görüntüsünün özenle korunmaya çalışıldığını anlamlandırabilmek gereklidir. Neden işitilmesi öncelikli olanları değil de en alakasız olanlarının gündemi kapsamasına seyirci kalınarak müsammaha gösterildiğini düşünmemiz gereklidir. Bir yerinden doğruya ulaşabilmek için harekete geçmemizin bu kadar önemli bir biçimde karşımıza çıkmasının idrakını bilerek nereye kadar kafamızı kuma gömmeye devam edeceğiz?

Dünün yaşatılanlarının doğru dürüst hesabını sormaya tenezzül etmeksizin, günün şartlarındaki eksikliklerimizi nasıl düz ayağa çıkartabileceğiz? Kendiliğinden birşeylerin değişiklikleri beraberinde getirmeyeceği afakli bir şekilde canlılığını korumakta, elini taşın altına koymayanların sessizlikleri korkutucu bir ivmeyle yeniden tertip edilip düzenlenirken, özden birşeyler katmanın zamanı daha henüz gelmemiş midir? Sözleri işitmekten, konuşmaktan, dile getirilenlerin peşlerine düşmekten, her durumda başkaca şeylere sığınıp esastan uzaklaşmaların önümüzde duran büyük engelleri aşmamızı mümkün kılmayacağıysa bilinmelidir. Sizden yana olanlar, sırf bize yakın duranlar, ötekisine sempati duyanlar, birininin sözünden çıkmayarak, diğerinin boyuna sırtına yeni yükler bindirmekten kendini alıkoymayanların dünyasında anlamamız gerekenlerin önemli bir kısmı, Ludwig Wittgenstein’in tümcesinde karşımıza çıkmaktadır. Bilinçli bir biçimde köşemizde sıkışıp kaldığımız rutinler yeni olağan hallerimiz olarak tanımlandırılmaya ısrarlı davranıldıkça bellek unutmaya mahkum edildikçe daha uzunca bir süre kapının ne yöne doğru açılabileceği idrakına ulaşamayacağız. Sorunları üstüste istiflemekten gayrı hangisinden başlamamız gerektiğini çoktan yadısyor olmamız gibi birbirini tetikleyen bir tablo karşımıza çıkmaktadır. Görünenlerin anlaşılmaz bir şekilde yabancılaştırılmasına uğraş verilmesi, izanın sınırlarının daraltılması neticesinde bugün artık pek çok konuda sıkıntılı bir süreci yaşamaktayız. Ne başladığımız noktadan uzaklaşabilmişsiz, ne de en başında heveslendiğimiz gibi gerçekten bir şeyleri değiştirebilmeyi başarmışız. Makus kaderimiz olarak kendimizi inandırmaya devam ettiğimiz yanlışlıklar ile hala hemhal olmamız ise apayrı bir yazının konusu olarak irdelenmesi gereken bir durum olarak canlılığını korumaktadır. Dünden tecrübe ettiklerimizi, bugün düzenleme gereği ve yeniden yapılandırma isteği duymadıkça hakikatli bir biçimde, yarınların da hiçbirimizi muasırlığa götürmeyeceği mutlak bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.

Ayrışmaya devam ettikçe, birbirimizi tehdit unsuru olarak algılamayı istisnasız sürdürdükçe, kinlere teslim olmanın hatalarına aymadıkça, her taşın altında yine aşina olduklarımızın karşımıza çıkabileceği düşüncesi üzerinde argümanlarımızı geliştirme kolaycılığına kaptırdıkça kendimizi yukarıdaki önerme bir hakikat olarak varlığını korumayı sürdürecektir. Elbirliğiyle o müstesna kapının hangi yöne açılır olduğunu daha uzunca bir süre tartışmaya devam edeceğimiz ise yalın bir gerçektir. Katıcıllaşmaya başlayan söylemlerin kendisinin dozunun günden güne şiddet unsuru taşıması bir yana artık alenen yol üzerinde uyarıların temsilcisi haline devşirilmiş sopaların, tıpkı hata yaptığımızda öğretmenimizin cezalandırmasındaki gibi hınçla sallanmaya devam ettirildiğinin farkına varabilmek söz konusudur. Göstere göstere hizaya çekilmek, sıraya sokulamak istenen sadece düşüncelerimiz değildir, yapılması beklenen öncüllerin yapmaya teşebbüs ettikleri hamleleri daha en başında def etme çabasıdır. Balyoz Darbe Planı çerçevesinde karşımıza çıkan dehşetengiz görünümün üzerine gitmek isteyen kararlılığın askeri vesayetin 12 Eylül 1980 tarihinden başlayarak bu ülkenin üzerine kurduğu hükümranlığa karşı söyleyecek sözü yok mudur? Cesurca netekim paşanın ve şürekasının yapmaya tenezzül ettiklerinin, kendi halkına reva gördüklerinin karşısında, kendisinden hesap sorulmasının vakti gelmemiş midir? ‘Utanılası’ günlerin bu ülkeyi getirip taşıdığı noktanın üzerine durmadan tazelenmiş ölü toprağı atarak, korkularımızın müsebbiplerinden olan isimlerin teker teker adalet önüne çıkartılamamalarının ardılında yatan sebepler 30 sene sonra hala nelerdir? Belleksizliğimize yenik düştüğümüzden planlarda kalmış olandan hakikatlisi yaşamış bir halkın ahvali olarak bizlerin söyleyecek sözlerini kimse işitmeyecek midir?

Yıllarca memleketin korkularla yaşamasına, en ufak bir adım atılma girişiminde bile gölgelerini çekinmeden siyaset sahnesine taşımaktan çekinmemişlerin varlığında, konuşulması gerekli olan hesap sorulabilirlik mekanizması ne zaman işleyecektir? Evrim Alataş’ın Taraf gazetesinde yayınlanan yazısı dahilinde değindiği gibi; “Mademki bir hesaplaşmaya girdik, elimizi ve evimizi temizliyoruz, öyleyse hakikisinden başlayalım derim. Hakikisinden başlayalım ki sürdürücüleri, darbe yapıldığı zaman bu ülkede kimin başına neler gelebiliyor görsünler. Yolu kapatalım, duvarlar örelim, çimentolayalım araları. Geçiş olmasın. Geçmeye kalkışanın üstüne duvar yıkılsın.” diyebilme cesaretini gösterilmesini beklemek hâla mı hayaldir? Uzak bir ihtimal midir? Deyim yerindeyse göstere göstere karanlığa teslim edilen Hrant Dink, Rahip Santoro ve Malatya Zirve Yayınevi cinayetlerinin bir planın farklı unsurları olarak sunumlandırıldığı Kafes Eylem Planı çerçevesinde ucundan kıyısından da olsa bilinenler adaleti aramak isteyenler için önemli bir eşiği teşkil etmemekte midir? Nasıl bir ülkede yaşamaktayız ki bir avuçtan daha az kalmış olan azınlıklara karşı uygulanması düşünülen daha nice eylemin varlığına karşı sesimiz daha gür çıkmamaktadır? Hangi kin ve nefret tohumunun zerresi ve hangi iktidar hırsı böylesi bir eylem planının kayıtlara geçilmesinin fecaatini gözlerden uzakta, fırsat bulunabilseydi gerçekçil kılacaktır? Olguların derdest ediciliğinde adaletin eninde sonunda da olsa tesis edilebilirliği sözkonusu bile olmayacak olmasının ve yıllardır kayıplarının karşısında hayatta dimdik durmaya devam etmekte sabreden, acılarında kardeş olmuş bir avuç ailenin meclis kapısına taşıyabildikleri haklı taleplerinin nihayet evrak numaraları verilerek bir kenarda tozlanmaya terk edilmesinin üzerinden mi çözüme kavuşturulacaktır? Büyükçe sözcükler sarf edilerek toplumsal belleksizliğimizin asli mezarlığında yeni yerlerinin tesis edilmesi midir bizleri bekleyen? Yine yeniden uygunluğu adil bir biçimde tescil edilen. Duymadık, işitmedik diyebilme lüksümüz bu kadar belirgin bir biçimde görünür olanın karşısında mümkünatlar dahilinde midir? Karar hepimizindir.

O kapının ardında hangi çözümün doğru olduğunu tahayyül ederken bir yandan da unutmaya devam ettiğimiz daha çok fazla örneği paylaşabilmek mümkündür? 11 yıldır devam eden bir davada adı zanlı olarak anılmaya devam ettirilen, Pınar Selek’in başına getirilenler bu adalet tecellisinde maalesef daha çok yolumuzun olduğunu bir kere daha kara bir biçimde hatırlatmaktadır. Yıllar yılları kovalarken tek başına yaşama tutunmaya çalışan, şiddete meyyali bile bulunmayan bir insanın üzerine biçimlendirilip, yaftalara dökülmeye, hükme bağlanmaya çalışılan katliam sanıklığı muammasının iç yakıcılığı sizleri etkisi altına almamakta mıdır? Yabancılaşarak, işitmekten çekindiğimiz hallerin bizleri bulmayacağı ne kadar yalansa en az onun kadar da Pınar Selek’e ithaf edilmiş olan suçlamaların garabetliği o kadar açıktır. Batman’da katıldığı gösteride polise taş attığı iddiasıyla tutuklanan ve ilk duruşmasında yedi yıl dokuz aylık cezaya mahkum ettirilen Berivan’ın başına gelmiş olanları da bu bağlamda irdelemek olasıdır. Suçsuzluğunun bilincinde olan 15 yaşındaki bir genç kızın İnsan Hakları Derneği Elazığ Şube Başkanı Nafiz Koç’a gönderdiği mektuptan kısa bir alıntı yapalım: "Burası o kadar zor ki size ne kadar anlatsam da anlatamam ki. Hep burada kalacağıma çok korkuyorum. Dışarıda arkadaşlarımla koşup oynamak istiyorum. Burada her kapı açıldığında ya mektup bekliyorum ya da buradan çıkmayı bekliyorum. Ben hayatım boyunca ailemden hiç uzak yaşamadım. Bunun için burada çok korkuyorum. Ailemi çok özlüyorum. Hiç bir suçum olmadığı halde bana bu kadar ceza vermelerini anlamıyorum. Polisleri anlamıyorum ne istediler benden. Ben ne yaptım onlara? Ben okuyacaktım okula gidecektim. Polisler niye yüzümü kapatıp resim çektiler? Niye bana şiddet ettiler? Bacaklarım hala morluklar içinde. Kimse vücudumda ki morlukları görmesin diye ilaç sürdüler. Beni yakaladıklarında çok dövdüler. Bana niye böyle davrandılar anlamıyorum. Ben daha 15 yaşındayım ben burayı hak etmedim. Hiç kimse burayı hak etmiyor.”

Duymaktan hala mı imtina ediyorsunuz? Yoksa bu hizaya çekilmelerin onların başına reva gelmesinin uygun olduğunu mu tahayyül ediyorsunuz? 75 günden bu yana seslerini işttirmeye çalışan, mücadelelerinde emeğin gerçek karşılığının nasıl tahsis edilebileceği üzerine yılmadan anlatarak durumlarını, ayakta durmaya çalışan Tekel işçilerinin durumunu da bu bağlamda bir kere daha hatırlatabiliriz. Yoksunlaştırmanın, mağdur etmenin, hakkını talep etmektense “ölümü görüp sıtmaya razı olmalarının” beklendiği işçilerin karşılarına çıkartılan 4C’nin düşük ücretli, güvenceden yoksun bir istihdam yaratımının başrol oyunculuğu teklifine karşın gösterdikleri tavırdır kapının ardılına bakabilmek için aradığımız anahtar. Sendikal bürokrasinin ne yardan ne serden vazgemem tutumuna karşı, elbirliğiyle nasıl bir politik görüşü olursa olsun! insanların emek çatısının altında bir araya gelebileceğini ve hakkını sonuna kadar arayabileceğini hatırlatması açısından önemli bir odaktır. Neo liberalizmin çarklarını çevirenlerin kazanmaktan gayrısını düşünmediği, tıpkı bir özel sektör kurumu gibi bu ülkenin de yönetilebileceğine kanaat getirmiş olanların hiddetlerinin yanında hala umut ateşinin harının yükseltilebildiğini Ankara’da gözlemleyebilmek mümkündür. Uzaklaşıldığı varsayılan resim aslında yanıbaşımızda durmaya, görmek isteyenler için yeteri kadar çok detay ile beraber anlamlandırılmayı beklemektedir. Notumuzun finalinde Bianet internet sitesinde Fikret Ercan tarafından kaleme alınmış olan Bu Bir Temizlik Harekatı, Ortalık Toz Duman başlıklı makaleyi sonsöz kabilinden tamamlayıcı bir okuma olarak ilintiliyoruz:Son dönem yaşanan değişimleri anlamamız açısından en önemli açıklamalardan biri Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan'dan geldi: "Ortalığı temizlerken biraz toz duman kalkar, her temizlikte böyle, toz-duman olabiliyor. Şimdi önemli olan bu değişimin hangi yöne doğru olduğu."
Evet, bir temizlik yapılıyor ve bu temizlikte epey toz duman oluyor. Hikâyenin gerisinde belki de Kemal Derviş'in "Biz sahayı temizleyeceğiz, siz gol atacaksınız" sözü var.
Şimdi yaşanan süreci anlamak açısından kim sahayı düzenliyor, kimler gol atacak sorusunun sorulması gerekiyor. Her şeyden önce sahayı düzenleme konusunda Kemal Derviş'in temel çatısını kurduğu, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında iyice yerleşik hale gelen saha düzenlemelerinin temel referansı, ısrarla işaret edilen makro ve mikro reformların gerçekleştirilmesi idi.
Bu reformların temel referans noktası, doğrudan çalışan-ücretlilerin üzerinde denetim kurmak olmakla birlikte; sermayenin hareket yeteneğini gerek ülke sınırları ama çok daha önemlisi ulus-ötesinde artıracak değişikliklerin yapılması gerekiyordu.
İşte tam da bu gereklilik, yaşanan krizin doğrudan devletin temel bileşenleri üzerinden açığa çıkmasına neden oldu. Yani bir birleşik krizden, sistemik bir krizden -ama sistemin değişimi değil- sistemin kapitalist mantık üzerinden yeniden güçlendirilerek biçimlendirildiği süreçten geçiyoruz.
Bir ara belirleme yapacak olursam uluslararası, ulusal ve yerel sermaye alanlarına birlikte bakmak lazım. 2001 krizi, Türkiye'nin dünya ekonomisine entegrasyonunun kriziydi. 2008'deki kriz ise Türkiye'deki sermayenin güçlenip bölgede egemen olmanın gereklerini yerine getirmesinin yollarını da açan bir kriz oldu/oluyor. Bu kriz aydınları, orduyu ve yargıyı birbirine kattı çünkü ortalığı kendileri için temizlemek istiyorlar.

AKP birkaç alanı eşzamanlı düzenliyor

Burada bu işi inanılmaz bir gözü karalıkla götüren AKP iktidarı ile karşılaşıyoruz. AKP birilerinin gol atabilmesi için birkaç alanı eş zamanlı düzenliyor. Düzenlemelerin ne olacağına da aslında IX Kalkınma Plan'nda, sermaye ve sermayenin organik aydınlarının dillerinden düşürmedikleri Orta Vadeli Plan'da ve 2010 Hükümet planında detaylı bir şekilde işaret edilmiş durumda.
Bu düzenlemeler bir yandan ücret-emek kesimi üzerinden yeni sermaye adına düzenlemeleri içeriyor; diğer yandan AKP iktidarının doğal ortam, doğal kaynaklar, su-orman gibi ortak kullanım alanlarının sermaye birikim sürecine çekilmesini hızlandırdığını da görüyoruz.
6. Krize Karşı Teşvik Programı'na bakıldığında ne demek istediğim açıkça görülecek. İkinci düzenleme alanı, sermayenin yeni ihtiyaçları ile çeşitli nedenlerle örtüşmeyen devletin iç mimarisindeki dönüşüm üzerinden gerçekleşiyor. Demokrasi ve katılım adı altında ordu, yargı ve yüksek öğretim kurumlarının üzerine gidiliyor.
Bu bir yandan AKP'nin meşruluğunu güçlendirirken, diğer yandan bu kurum/yapılara ilişkin her çeşit yeni düzenleme doğrudan sermayenin sosyal evreninin temel belirlemelerinin daha da etkin işlemesine neden oluyor.
AKP'nin hükümet olarak hareket ettiği ve düzenlemelere yöneldiği diğer bir alan ise Türkiye'nin dış dünya ile ilişkilerinde özellikle Ortadoğu ve diğer bölgelerde etkinliğini arttırmak.
DEİK ve benzeri yapılar ile başbakanlık ve hatta Cumhurbaşkanı'nın tüm gezileri, devletin bir şirket gibi iş adamlarının talepleri doğrultusunda hareket etmesine yol açmıştır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün işaret ettiği, "Açılım politikaları gerçekleşirse bölgede güçlü ülke oluruz" ifadesi tam da bu anlamda önem kazanıyor.
Açılım politikalarını da bu minvalde okumak gerekiyor. Siyasi iktidar ve sermaye gücü, politik manevralarla yerel sermayenin, Türk ve Kürt sermayelerinin ortak hareket edebileceği temiz bir alan yaratmak istiyor. Bu alanda ordu da söz sahibi olmak istiyor ve bu nedenle ortalık toz duman.

AKP gücünü nereden alıyor?

Yani sahayı eş zamanlı olarak siyasi iktidar (AKP iktidarı) düzenliyor. Ama burada sorulması gereken temel soru, "AKP gücünü nereden alıyor?". AKP iktidarı gücünü, oligarşik bir hal alan ama kendi içinde çelişkiler yaşayan sermayeden, hâlâ birikim ve benzeri fayda bekleyen kesimlerden, daha da önemlisi kültürel bilinçdışını harekete geçirdiği kesimlerden alıyor.
AKP'nin, gücünün önemli bir kısmını, farklılaşan sermayelerden aldığını söyleyebiliriz. AKP bir yandan Türkiye'nin uzun zamandır büyük sermayesi olan sermaye kesimlerinin belirli bir kesiminin desteğini arkasına almakla kalmadı, son zamanlarda hızla yükselen yeni sermaye gruplarının da desteğini aldı. Ve Sanayi Bakanlığı dolayında ihracata yönelecek küçük orta boy işletmelerden de destek alıyor hâlâ.
Yukarıda işaret ettiğimiz, doğal kaynakların (su havzaları-ormanlar vs) ve özelleştirme ya da kamu ihalelerinin açtığı yeni sermaye değerlendirme alanları, gerek erken gerekse geç sermaye birikimi yapan aile/şirketlerinin desteğini canlı tutuyor. Yani bu kesimler arasında çatışmalar sürerken emekçi kesimleri, kadınları ve çevreyi tahrip edecek goller de atılıyor.
Kısaca ama önemli olduğu için ısrarla tekrar edilmesi gereken şey: Siyasi iktidar öncekinden farklı olarak hem önceden birikim yapan büyük sermaye grubunun hem de yeni gelişen sermaye grubunun gücünü arkasına alarak farklılaşmayı gerçekleştirmek istiyor.

CHP ve MHP'den "umut programı" beklemek

Bu bileşik kriz ya da belki daha doğru bir ifade ile yapı-içi dönüşüm, kuşkusuz sadece çalışan - ücretli kesimleri değil; kadınları, yaşam ortamını -çevreyi- ve daha da önemlisi sermayelerin bir kısmını; devlet içinde değişime ayak uyduramayan, uydurmayan ordu, yargı ve yükseköğretim kurumlarına çarpıyor, tahrip ediyor ve ortalığın toz-dumana karışmasına neden oluyor.
Yani inanılmaz bir negatif enerji açığa çıkıyor. Bu negatif enerjinin inanılmaz bir boyutu tüm bu kapitalist işleyişe el veren Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) gibi partilerden "umut programı" beklemek; sorunu ulusalcı-kalkınmacı milliyetçi çıkışlarda aramak ya da katılım-demokrasi adı altında sermayenin hızla gelişeceği ortamı besleyen neo-liberal söylem üzerinden tepkilerin dile getirilmesi.
Var olan enerjinin, dönüştürücü siyasetin yeniden kurulacağı enerjilerin bu tarz devlet-piyasa ikilemi içinde yok edilmesini anlamak mümkün değil.

Önümüzdeki süreçte neler olacak?

Bu soru özellikle emekçi, ücretli kesimler için, kadınlar için, ülkenin ucuz emek-gücüne dönüştürülecek Kürtler için ne sır ne de belirsizlik içeriyor. 2010 Hükümet Programı, Orta Vadeli Programa bakın göreceksiniz. Sorun tabi potansiyel gücü olan ordu-siyasi iktidar, yargı-siyasi iktidar arası çatışmaların nereye evrileceği sorusudur.

Hareket harekete geçtiğinde

Sahayı hazırlayanlar ve golü atacak olanları sıraladıktan sonra tabi ki bu bütünsel açıklamada eksik olan bu sürecin olumsuzluklarını yaşayan ücretli, çalışanlar, köylüler, öğrenciler, kadınlar, yaşam ortamı doğal çevreyi kaybedenler ne yapacak? TEKEL işçilerinin eylemliliği bunun geldiği noktayı gösteriyor. Yine TEKEL işçilerine toplumsal olarak verilen destek de önemli bir aşamaya gelindiğini de gösteriyor.
Ama TEKEL işçilerinin yaşadığı sürece karşı sol, komünist yapıların son dakikada omuz vermeleri bir başka şeyi de gösteriyor. Hâlâ örgütlü yapılar, hareketi harekete geçirme noktasında değiller, hareket harekete geçtiğinde omuz verme aşamasındalar.

Muhalif aydınlar pro-aktif davranmalı

TEKEL işçilerinin mücadelesi özellikle ücretlileri temsil eden sendikalar açısından önemli sonuçlar yarattı/yaratacak gibi. TEKEL işçileri, sendikaların köşeye sıkışan ve varkalma mücadelesi veren ücretli-çalışanların taleplerinin genellikle önünde değil arkasında olduğunu, sendikal mücadelenin bir anlamda sendikacıların ayakta kalma mücadelesi olduğunu bizlere gösterdi.
Aynı şekilde sendikaların hiç değilse şimdiki hali ile devam edemeyeceğini de gösterdi. Ama buda hızla sönümlenebilir. Gerçekçi olmak gerek, büyük düş kırıklıkları yaratacak umut pompalaması bazen daha karamsar sonuçlara yol açabilir.
Burada bir dördüncü kesim muhalif-sosyalist komünist aydınlar var ki, bu kesimlerin temel işlevi olay anında olay yerinde olmak değil. Olay anında olay yerinde olup destek vermek inanılmaz önemli ama esas işlevlerini yerine getirmediklerinde o kadar da önemli değil bence.
Aydın muhalif aydına düşen görev, gelişmeleri önceden gösterebilmek. Türkiye'de yukarıda sıraladığım raporlara şöyle bir göz atıldığında kamu personeli rejimi ve emek üzerinde ne gibi değişiklikler gerçekleşeceği çok ama çok önceden belliydi. Bizler bunları pro-aktif davranarak bu değişikliklerden etkilenecek kesimlere aktaramıyoruz. Bunun için hızla muhalif, pro-aktif çalışma ortamlarının kurulması gerekiyor. Sermaye aydınları bunu zaten oldukça iyi yaparken, muhalif olanlar bu konuda yeteri kadar emek harcamıyor.

Uzun erimli bir dile ihtiyaç var

Sonuç olarak yaşanan yapı-içi dönüşümü anlamak için her şeyin yerli yerine konup analiz edilmesi gerekiyor. Kolaycı ve problemli ulusalcı, milliyetçi reaksiyonlarla katılım ve demokrasi adı altında liberal sol düşünceler eleştirilerek; bu topraklardaki toplumsal pratiğin değişkenleri üzerinden Marksist kavramlarla gerçekliği analiz edecek, uzun erimli bir dile ihtiyaç var.

Bu analizin politik dili ise yukarıda işaret ettiğim gibi sadece üretim ve işçiler üzerinden bir örgütlenmeyi gerektiriyor. Ancak bunun da ötesinde, kadınların, emekçi kadınların, Kürt kadınların; çevre tahribatı üzerinden başlayan toplumsal örgütlenmelerin eş zamanlı olarak kendi alanlarında mücadele verirken ortak mücadele platformları oluşturmaları gerekiyor.

Hayat hayallerin büyüsünün bozulduğunu anladığımızdan bu yana griliği, kasveti içimize işler kılmaya devam eden bir kurguyu çağrıştırmaktadır. Salt gerçeklikler üzerinde bina edilmiş olan katıcıllığın artık müsammahasız bir biçimde yargılayıcı bakışımların, değer verilmekten çok paha biçilmeye odaklanılıp sabitleştirilen görüşlerin ortaklığında giderek daha yavanlaşan, tektipleşmeye doğru ilerlediğimizi ifade edebilmemiz mümkündür. Sıkıntıların belirli aralıklarla yokladığı eski zamanların uzağında artık her an yeni bir hüsrana kavuşmanın telaşesinde buluyoruz benliğimizi. Bu defa hiç değilse ötekileri kadar yıpratıcı olmasın diye zihnimizden geçirsek bile bir süre sonra bir öncekinden daha da ağır şartları yaşamakta olduğumuz gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Hissettiğimiz ortak paydanın, izan ve aklın tutulması değil sadece, hemen herşeyin belirli bir çıkarın etrafında şekillendirildiği, özgünlüğü koruma çabasında çoğu zaman yalnız kalma zorunluluğunu fark edilir bir biçimde üstümüze yapışıp kalmasını görünür kılan kırılma anlarıdır bu heyhula içerisinde olup biten. Daha adil, daha yalın bir hayatın tesis edilebilir olmasını unuttuğumuzdan bu yana bir yanımız modernleşmeye devam ederken, öte tarafımız durmaksızın kirlenmeye, daha derinlerimizde saklı duran ümitleri topeykün tüketmeye başladığımızı afişe etmekte, net bir görüş açısında belleğimize kaydetmektedir. Evet birşeyler artık eskisi gibi değil, hiç olmadığı kadar çıplak ve netken bile şüphelere düşmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Ya anlatılan gerçek değilse ya da sahteliğinin gözümüzü boyayarak bir süre daha bizim alıkoyulmamıza bir vesile teşkil ediyorsa diyerek uzayıp giden bir labirentte durmaksızın sorular birbiri peşisıra yankılanmaya devam etmektedir. Peki nerede hata yapmaktayız? Neden bu kadar sorgulamaktan aciz bir şekilde, sesi kısılmış bir biçimde, sinmiş hallerimizle amaçsızlığın kollarında dört dönmeye devam ediyoruz. Ekran karşısında gördüklerimizle vaktimizi öldürmekten gayrısına bir çabalanma içerisinde olacak mıyız? Bir unutma düzeninin ardında saklanmaya, kendimizden kaçmaya nereye kadar devam edeceğiz? Kurgu masal değil yaşadığımız zamanda bir hakikatin ayrıştırılmış herhangi bir parçasıdır. Figüran olan bizler sıramız geldiğinde görünürlüğümüzü arttırıp kendimizi ferahlattığımız sahnelerin haricinde akışın uzun yıllardır devam ettiği çetrefilliğin belgeleyicisi bir yapımdır hayat. Suskunlukların soruları engellediği, konuşmaktansa anlık, önceden tertip edilmiş bir örnek tepkilerle fikirlerimizi ifadelendirmek zorunda hissettiğimiz bir mücadele alanıdır şu içinde nefes almaya çalıştığımız. Dönüştüğümüz her an yılmak nedir bilmeden olayların ardılına bakabildiğimiz vakit daha düzgün bir hayata kavuşacağımız kesindir. Taraftar olmadan, kini, nefreti yüceltmeden birbirimize karşı olan sorumluluklarımızı bir kez daha hatırlayarak bu eşiği katetmek mümkündür. Hayallerimizin bir bedelinin olduğunu bildiğimizden bu yana süregiden griliğin ötesinde durmakta olan renkleri yaşantılarımıza dahil edebilmemiz için gerek duyduğumuz sadece cesarettir. Yaldızlarla ambalajlanmış görünürde iyi içeriği çoktan ham hale gelmiş rutini tekrar etmekten ötesini düşünmeyen kalıplaşmış güzergahların ilerisinin de olduğunu bilerek, anlayarak sadece kendimizin beklentilerine göre bir dünyanın şekillenmediğini, hemen herkesin esas olarak eşit olduğunu yadırgamadan kabullendiğimiz vakit hayallerimizi de geri kazanacağız. Deuss Ex Machina’nın geçtiğimiz Pazartesi akşamı canlı olarak sizlerle paylaştığımız 289. bölümü dahilinde tüm bu kısa notları pekiştirebilecek, müzikal yansıları kurgulamaya gayret ettik. Duyduklarımızın alelade müzikal yapılar olmadıklarını, tam aksine duymakta olduğumuz her sesin eksikliğini hissettiğimiz her unsuru tekrar canlandırabilecek bir aracı olduğuna inancımızı koruyarak, seyrüseferimizi sürdürdük. John Berger’in Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar yazınında resimle değindiğini sesle yeniden kotarabilmek ise en büyük gailemiz olmayı sürdürmektedir. “Bugün resim yapmak, yaygın bir ihtiyaca cevap veren bir direniş eylemidir ve umutlanmayı teşvik edebilir.” Sığ argümanların allanıp pullanıp baştacı edildiği günümüzde farkındalılığı arttırabilecek bir önermedir, Berger’in kastettiği açık ve yalın bir biçimde sınırsızlığın belirginleştirilmesidir. Michael Muller ve Rob Lowe ikilsi tarafından 2006 yılında Austin, Texas’da temelleri atılan Balmorhea (okunuşu Bal-moor-ay) topluluğunun müzik şeceresini bu bağlamda nitelikli dipnotlar ihtiva eden bir yapı olarak tanımlandırabilmek mümkündür. Müzikal yapıların etrafında biriktirilen hayata dair seslerin yankısını ve karşılıklarını dinleyicinin teker teker canlandırabileceği önermelerle birleştirmekte mahir Balmorhea grubunu dördüncü uzunçalarları Constellations’ın rehberliğinde sizlerle paylaşıyoruz.Saplanıp kaldığımız cümleler, bir kenarı çoktan sararmaya yüz tutmuş resimler, yazısı belki okunmaz hale yavaş yavaş gelmiş olsa da hala önem arz etmekte olan metinler vardır, hayatlarımızın belirli evrelerinde, tedrisatından geçip gittiğimizi sanıp yolumuza devam ettiğimiz. Muğlak bir sis perdesinin arkasında çoktan geride bıraktığımızı varsaydığımız şeylerin aslında hiçbir yere gitmemiş olduğunu çözümleyebilmemiz ise ancak rastlantılarla mümkün olur. Bir kare resmin, bir kısa metnin etrafından dolana dolan yeniden o eşikte buluruz kendimizi. Dünya üzerinde geçirmiş olduğumuz günlerin herkes tarafından anımsanmayacak kişisel duraklarında, sıkışıp kaldığımız aralıklarda nefes almamızı kolaycıl kılan birer etmen haline dönüşür zamanla karşılaştıklarımızın hemen tümü. Fazlaca mekanikleşerek duyguların, tepkimelerin aynı tornadan çıkmışcasına tek bir doğrultuda yaygınlaştığı güncelliğimiz içerisinde eskinin tortusu en çok ihtiyaç duyduğumuz hakikati ve candanlığı barındıran bir yansıyı zihinlerimizde tekrar canlandırır. Bu çoğu zaman kolay olmayan ama bir şekilde yenilenmiş, gelişmiş olduğumuzu her defasında varsaydığımız insanlığın katettiği yolu makul cümlelerle anlayabilmemizi sağlayan bir aralıktır. Bir sandığın içerisinde bohçaların arasında saklı duran bir nağmedir belki bu pür dikkat kalmamızı sağlayan ya da simsiyah bir plağın damarlarına zerk edilmiş olan tınıların birdenbire ortalığa yayılan melodilerinde, kâh çalıştırmak için bayağı uğraş vermeniz gereken eski usül 8mm film makinesinde saklı duran hazinelere kadar çeşitlendirilebilir örnekler bu buluşmalara vesile teşkil eder. Yürek burkan yalnızlıklarımızdan, içinden bir türlü, akil adımlamaları gerçekleştiremediğimiz için zor durumda kaldığımız, çözümsüz olduğunu varsaydığımız sorunlarımıza, sözcüklerin kıymetini bilerek yaşamamızın gerekliliğine zihin yorduğumuz vuslat anlarına kadar derinleştirilebilecek bir karşılaşma bizleri beklemektedir. Kesinliklerin katıcıllıklarını korumak adına seslerinin daha çok çıktığı zamanda oluşan girift kakafoninin içerisinden bile duyumsanabilecek sesler vardır. Yürekten kulak verildiğinde, beklentilerinizi karşılıksız bıraktırmayacak, cümlelerinizi canlandırabilecek müzikal yapılandırmalardır bunlar. Çoğaltımlar için sadece birkaç notanın duyulmasının bile yeterli gelebileceği bir kurgu bütünü varlığını ispat edecektir. Yeterince ihtimam gösterildiğinde.Bir yaz kampında, Michael Muller ile Rob Lowe’un saha kayıtlarının üzerine iliştirdikleri deneysel kurgulamaları paylaştıkları dinletinin ardından temellendirdikleri Balmorhea’yı bu değerlendirmeyi haklı çıkartacak önermeler ortaya çıkartabilen bir proje olduğunu ilk elden iletebiliriz. Katmanlarının yavaş yavaş birbirlerine iliştirilip yükseltildiği, naif olduğu kadar da tedirgin edici bir kurgunun müziklerini kapsadığını ilave edebiliriz. Çok uzun bir zamandır üzerinde düşünemediğimiz kadar içselleştirilebilecek detaylar ihtiva eden, hayatı sorgulatan bir bütünlük Balmorhea’nın müziği için yapılacak ‘müzikal tür’ tanımlandırmalarından önce gelecek yegane çıkarsamadır. İşittiğimiz belirli bir müzikal disiplin içerisinde tarif etmekten ziyade hissettirdiği duygularla anlamlandırılabilecek bir muhteviyattan mürekkeptir. Ses erimi basitliğini korumaya devam ederken bir yandan da pusun içerisinde kendiliğinden görünmez kıldığımız ümit tanelerini yeniden hatırlamak mümkün olacaktır. Vurguların, fısıltıların ve sair enstrümantal yorumun kademe kademe kulaklarımıza taşıdığı aslında hayatlarımızdır. Bahsini açmaktan ısrarla kaçındığımız yanılgılarımızın etrafında sıkıca tutunmaya devamlılık gösterip bir yandan da nasıl düz yola çıkacağız diye dert yananlarımızın ağıtları duyurulmaktadır. Menfii yorumlara gereksinim duyulmayacak kadar kartlarını açık bir biçimde oyuna dahil eden, modern müzik sahnesinde isimlerini duyurmalarına imkan sağlayan debut kayıt olan Balmorhea’ya kulak kabarttığımızda bizi bu notlar karşılamaktadır. Rowe ve Müller ikilisi klasik müziğin enstrümantal yapısına akustik gitarlarla yapılandırdıkları müdahalelerle beraber varedilmiş seslerin hem sağlamasını gerçekleştirmektedir. Hem de duyumsanmış olan tınıların tümünden de yeni sesli cümleler kurmaya çabalamaktadır. Alışılageldik yapılandırmalardan uzakta durarak somut olanın peşinde bir seyrüsefere dinleyiciler çıkartılır. Kaydın henüz başlangıcında yer alan Atessa bu vurgunun hakkaniyetli bir karşılığı olarak piyano kesidinin iyice saydamlaştırılıp, puslu bir havanın yankılandığı melodramatik bir kesit haline dönüşümü kulaklara ulaşır. Gerçekçi bir düş müziği olması da cabasıdır. Sabırla örgülenmiş olan notaların ortasında duyulan yağmur çiseltisi kırılganlık anlarımızı işitebilmemizi sağlayan bir ikrardır. Sorunların hemen başında, gördüğümüz ilk dönemeçte ayrışmaya tenezzül edişlerimizi, kendimizden olabildiğince uzak tutmaya çalışmamızı mercek altına alan, elektro akustik Baleen Morning, gitarın tek başına parçanın omurgasını oluşturduğu güneyli folk tınılarının deneysel akrabası Dream Of Thaw gibi kurgulamalar ile yarım yamalak duran resimleri birleştirmek için bir şansımız daha olduğu belirginleştirilir. Albümün taşıyıcısı olmayı başaran minimalist kuşakta türetilmiş sinematografik bir yansı olarak kısaltabileceğimiz In The Rowans parçası, kısıtlı imkanlarla yapılandırılmış kayıtlarda dahi iğneleyici yakarışın canlandırılabileceğini hatırlatan bir kurguyu içerir. Son derece etkileyici bir biçimde piyano ile daktilo sesinin birbirlerine karıştırıldığı bir kırılma anı tahsis edilir. Neredeyse aynı sessizlik üzerinden hareket eden ama o sessizliği başkalaşmanın sadece bir yan unsuru olarak ele almayı, tarafsız bir gözlemle hayatı betimleyen En Route, tuşlarına basılan piyanodan dökülen her bir notanın yağmur gibi detayında binlerce farklı şeyi saklayan bir doğa olayını simgeleştirmekte olan If You Only Knew The Rain ve banjonun deneysel ambient nüvesinde başkaca bir ses yüzeyini arşınladığı And I Can Hear The Soft Rustling Of My Blood (As If Snow Were Sliding Down The Mountains) parçasıyla albümün finaline ulaşırız. Yıkıntıları altında kaldığımız acılarımızın hemen ardından yeniden hayata tutunma çabasını yansıtan, ehil bir güzelleme olan We Will Rebuild With Smooth Stones döngülerle birbirlerine ilintilenmiş, toplamda dönüştürülebilir seslerin belirli başlı hikayeler kadar anlamlandırılabilir olduğunu kanıtlayan bir kayıtla neredeyse mükemmel bir biçimde kaydın kısmi sonunu oluşturur. Ancak, Balmorhea için herşey yeni başlamaktadır.Western Vinyl etiketinden yayınlanan ikinci uzunçalar River Arms, debut albümün mükemmeli az ama öz enstrümantasyon ile oluşturulmasının üzerine yeni sözcüklerin bina edilmesini sağlayan bir kurgu bütünü olarak dinleyicilerle buluşturulur. Birbirlerinden ayrıştırılmadan dinlenildiğinde kayıt boyunca devam eden bir süreklilik hasıl olur. En başından sonuna kadar sürükleyiciliği ne fazla detaylandırarak ne de fazla basitleştirerek bütünleştirmeleri henüz ikinci albümleri olan bir ekip için müzikal kaşifliğin devamlılığını berraklaştıran önemli tını hüzmelerini kulaklara taşır. Saydamlaştırılmış Texas folk’unu, klasik müziğin çeşitli detaylarını, post-rock’ın giderek farklı algı kapılarını açmaya imkan sağlayan derinlikli yönlerini, ambient müziğinin huşu içerisinde zihinsel bir rahatlamayı beraberinde getirdiği anları, saha kayıtlarıyla anın içerisinde devinimine devam etmekte olan ve zamanın bir parçası haline dönüşen vurgulamalardan mülhem bir kurgu River Arms’in çatısını oluşturur. Herşeyden önce sahici bir durum kaydıdır. İmgeler haline dönüştürülmüş, kayıt altına alınmış hemen her ses anlık kırılmaları, mahzunlaşan ve giderek yalnızlaşan modern insan portrelerini, çetrefilli kakafonik yansılarda kendi seslerini bile duymaktan uzakta durmak zorunda hissedenleri anlamlandırmamızı mümkün kılan, gözleri nemlendiren bir kayıt timsali haline dönüşür. Aslında bu kadar basittir, illa ki göndermelerle boğulmak zorunda bıraktırılmış olan konsept kayıtlardan uzakta, her dinleyicinin kendi içsel serüvenini oluşturabilmesi için yeterli gelebilecek vokallerden arındırılmış yorumlamalar kulağa çalınır. Mümkün olanın özü işitmek olduğu, yargılarımızı çok önceden tartarak, biçerek, ayarlayarak değil anın getirmiş olduğu zorluk karşısında muhakkak bir çıkış yolu olduğunu hatırdan çıkartmadan dinlenilmesi gerekli olan incelikli bir methiyedir River Arms. Biteviye huzursuzlukların çoğaldığı bir güncellikte neredeyse bir albüm bedeli karşılığında hayata dair daha önce bilmediğimiz yeni kelimeleri sıralayabilmemizi sağlayan bir derinliği keşfetmemizi mümkün kılar. Bir yaşamsal kesidin etrafında şekillendirilmiş olan gitar dokunuşlarının tamalayıcısı olarak sahne alan keman deneyselliğin son derece nahif bir biçimde de müziğe eklemlendirilebileceğini belgeleyen San Solomon parçasıyla albüm açılır. Modern klasik minimalist müziğinin tını havzasından esintiler barındıran, vurgun yediğimiz anlardaki sahici yalnızlığı hisssedilir bir biçimde anlaşılır kılan, kurgunun merkezinde yer edinmiş piyano tuşlarına dokunulduğu her an yeni yaralarımızın etkisini, acısını belirginleştiren Lament gibi dört başı mahmur bir güzelleme ile müzikal seyrüsefer albümün derinliklerine doğru devam eder. Bir parçanın duyumsatabilecekleri söz konusu olduğunda kelimelerin gerçekten bu kadar kifayetsiz kalabileceğinden bir haber olduğumuz The Winter parçası gibi müstesna betimlemeler River Arms’ın sözsüzlüğünün ardında yatan nedenleri de anlaşılır kılan bir yeterliliği tanımlandırır. İlk albümde de yer edinmiş olan Baleen Morning’i Philip Glass vari minimal müzik duayeni olan bir üreticinin hassasiyetleri duyumsatan örneklerinden ilham edinilmiş izlenimini uyandıran ağıtsal yapısıyla bambaşka bir kimlikle karşımıza çıkar. Elektro gitar’ın ses yüzeylerinde farklı nüansları, katmanları dinleyiciye sunduğu post-rock’ın ambient müziğinde hisli yorumlarından birisini tanımlandırmasına ev sahipliği yapan, deneyselliğin yanısıra şaşırtıcı derecede dinleyiciyi etkisi altına alan karaşın sesler profili Process gibi yeni müzikal yönlerin çekinilmeden paylaşıldığı hakikat tasvirini de bulabilmek River Arms’da mümkündür. Portland, Oregon cenahından daha çok duymaya alışkın olduğumuz drone/folk birleşiminin akustik yansısı olarak tanıtılabilecek Wind And Sea ile kaydın son parçası olan, bir anlamda da en başa dönüşü simgeleyen San Salomon (Reprise)’a ulaşırız. Saha kaydındaki seslerden tamamen arındırılmış bu düzenleme aynı zamanda kısa süre içerisinde Balmorhea’nın katetmiş olduğu yolu anlaşılır kılan bir önerme bütününü tanımlandırır. İstisnasız bir biçimde zaman mevhumu elden akıp giderken, hayat sahnesinde kaybetmekten bir türlü dayağa doğru dürüst kalkamadığımız sillelere karşı bir elin yardımı gibi içten ve incelikli bir ses denizi kulaklarımzda yer edinir.Kalıplaşmış tepkimelerden anında vazgeçmemizi sağlayacak yetkinlikte bir ekip Balmorhea. Donatıp dinleyicilerle paylaştıkları her bir ses evreninde makulleri yeniden şekillendiren, düşünmeye sevk eden unsurları ön plana çıkartmaya emek harcayan ve bir modellemeyi değil kendi cümlelerimizi kurmamızı salık veren bir öncüllük gerçekleştirmektedir. Prototip olarak tasarlanmış hemen herşeyin içerisindeki makineleşmiş ruha karşı bir duruşu sergilmekten kaçınmayan, sesleri dönüştürdükçe bambaşka diyarlar üzerinde gezinebilmemizi kolaylaştıran bir aracılığı vazife edindiklerini belirtmekten kaçınmamalıyız. 2009 tarihli, All Is Wild, All Is Silent acılardan arınabilmek için gerektiğinde taşın altına bizahati elimizi koymamız gerektiğini kanıtlayan bir melodramatik bütünlük olarak dinleyicilerin beğenilerine sunulur. Yaşanılan anın kıymetini bilerek her yeni dönemeçte karşımıza çıkan zorluklara karşı daha fazla dirençli olmamızı kıssadan hisse olarak paylaşmakta olan bir sunumlandırmayı All Is Wild, All Is Silent kaydının genelinde duyumsayabilmek sözkonusu olacaktır. Giderek katmanları arttırılan ses yüzeyleri aynı zamanda da hayatın birer yansımasını barındırmaktadır. Ne eksik ne fazla kelimelere gerek duyulmadan anlamlandırılabilecek bütünlük daha henüz albümün en başında yer edinen Settler parçasıyla beraber bu eşikten içeri sızmamızı kolaylaştırır. Sessizliğin içerisinde yankılandığında can yakıcı bir hale bürünen Settler folk müziğini post-rock içerisine taşımayı başaran ara nağmeleri ve final kısmında vuku bulan alkışlarla beraber daha kuvvetli nağmelerin bizleri beklediğini müjdeleyen bir girişi gerçekleştirir. Minimalist ses eriminin yaylılar ile düzenlenmesinden yola çıkılarak oluşturulmuş kısa süresine karşın etkisi altından uzunca bir süre çıkılamaycak kadar hüzünbaz titreşim seremonisi March 4 1831 gibi ara kesitler, hem geçmiş kayıtlara birer göndermeyi canlandırır. Müzikal yeterliliği başka yerlerde aramamız yerine gönülden kopup gelen bu ezber bozan yorumun gücüne odaklanmayı işaret eder. Aktarmaya gayret ettiğimiz notlarla kotarılmış şairane havanın yansıtıldığı, ani patlamalarla beraber ustalıkla birleştirilmiş bir resmin eksik parçalarını bulmamızı kolaylaştıran, post-rock müziğin tam anlamıyla karşılığı, usta işi Harm And Boon gibi elektro gitarın kuvvetlendirilmiş yapısına şahitlik yapılabilecek bir sunumlandırma gerçekleştirilir. Enstrümantal müziğin nitelikleriyle beraber toptan bir şarkı içerisinde tasvir edilmesini idrak edebileceğiniz Remembrance gibi güzide bir önermeyi de All Is Wild, All Is Silent albümünde dinlemek mümkündür. Ağırdan ağıra ilerleyen gitar nağmeleri, bir görünüp bir kaybolan vokal kesitlerinin katkılarıyla beraber sinematografik aynalama olan albümün de hüznü ayaklar altına almadan duyumsatma görevini layığıyla yerine getirmiş yalın kurgusu olmayı başaran bir yapıt haline dönüşür Remembrance. All Is Wild, All Is Silent’ın gizli cevherlerinden birisi olarak değerlendirebileceğimiz, en başından bu yana değinmeye çalıştığımız hakikatin büyük sözcükler edilmeden de anlamlandırılabileceğini hatırlatan, muazzam bir piyano resitali Truth parçasıyla finale ulaşırız. November 1 1832 grubun referans aldığı Arvo Pärt ibi modern klasiğin ruhani tasvircileri ile benzeş hatların peşinde yeni hikayeler anlatıldığının kanıtını oluşturan bir yapılandırmayla son bulur.Modern zamanlarda şefaatli bir yankı bazen en olmadık açılımları beraberinde getirir. Koşmaktan tam da yorgun düştüğümüz, bi’nefes kaldığımız anlarda, kabuğumuza çekilip kaldığımız hezimet anlarında, bitmek tükenmek nedir bilmeyen didişmelerin bir anlamının olmadığını fark ettiğimiz gecenin karanlığında çıkagelen sesler aramakta olduğumuz cevapları ihtiva eden imdat çığlığını tanımlandırır. Balmorhea’nın dört senelik mazisi içerisinde en karanlık yankılarla en hüzünbaz anları birbirlerine iliştirdiği Constellations albümünü yorumlamak istediğimizde en doğru başlangıcı anlamlandırmak istediğimiz o an karşılayacaktır. Seslerin diğer üç kayıttan farklı olarak daha fazla aslına sadık kalınıp düzenlendiği, iliştirilen katmanların artık post-rock ile kapı komşuluğu yapmakta olan elektro akustik ses dehlizlerini yokladığı bir kompozisyon karşımıza çıkartılır. Bir sextet halini alan ekibin ısrarcıl bir biçimde aramakta olduğu en doğru sesin, en hakikatli kelimelerin karşılığına denk düşürülmesini ise Constellations kaydının muhteiyatını tanımlandırmaya yeterli gelebilecek bir ayrınıtı olarak iletmeli, vurgulamalıyız. Gizemli bir sis perdesinin ardından teyyakuza geçmiş olan piyano kesidinin günyüzü bulduğu, minimalist klasik müzik dolaylarında yapılandırılmış To The Order Of The Night parçasıyla beraber dinlencelik başlar. Müzikal çözümlemenin, Balmorhea külliyatını dönüştürmesinden hareketle ortaya çıkartılabileceği önermeler arasında başa oynayabilecek yetkinliğiyle Bowspirit parçası vurucu detaylarıyla sert tonlarda kurgulanmış bir zamane kurgu masalını canlandırır. Bir yanı hayallere açık duran ama öte yanında daimi olarak karanlığın ellerini görebilmemize imkan sağlayacak bir biçimde birleştirilmiş atonal/arkaik enstrümantal geçişlerle hissiyat vurgusunu ön plana çıkartan bir kurgulama ortaya çıkartılır. Richter, Jóhannsson, Broderick, Chauveau gibi minimalist klasik / ambient kurguları icra eden sanatçıların kompozisyonlarıyla bağlar barındıran, ismiyle müsemma bir şekilde iklimin sert yanını hisssedebilmemizi sağlayan Winter Circle ve albüm ile isimdaş Constellations parçası yalın bir sesler bileşkesinde deneyselliği mercek altına alan enstrümanların hayaletler gibi sahneyi kapsadığı kurgulamalar ile beraber oldukça muktedir bir çağrışımı beraberinde getirir. Albümün doruk noktaları arasında anabileceğimiz, Deuss Ex Machina içerisinde de paylaştığımız Night Squall gibi muteber tını birleşimleri Balmorhea’nın ilerlediği yeni kulvarın elektro akustik çoğaltımlarla paralel olacağını ifade edebiliriz. Ki bu da deneysel seslere kulak aşinalığı bulunan dinleyiciler için oldukça kıymetli çağrıları beraberinde getireceğini ifade etmeliyiz. Post-rock ses erimini layığıyla hak eden, On The Weight Of Night güzellemesiyle beraber nihai finale ulaşırız. Her detayda başkalaşmaya yüz tutmuş olan insanlığı ve birlikte yoğrulamaya devam ettiğimiz hatalarımızı görünür kılan, hüzünbaz Kuzey müziklerinden çok da ayrı konumlandırılmayacak melodramatik Palestrina parçasıyla Constellations evreni sona erer. Balmorhea’nın müziği devinimini sürdürürken bir yandan da sorgulamaktan kaçındığımız herşeyi bir hatta toparlayarak kulaklarımıza sunmaya devam ediyor. Alternatif ses erimleri arasında kendilerine sağlam bir yer edinmenin haklı kıvancının yansıması olan Constellations albümü, nitelik peşinde koşan ama dinlediği seslerde seçkin davranmaya itinayla devam eden enstrümantal müzik meraklılarını, son kertede memnun kılacak önermeler barındırmayı sürdürüyor. Kulak kabartın.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Bu Bir Temizlik Harekatı, Ortalık Toz Duman – Fikret ERCAN – Bianet
Cesaretli İşçidir, İktidar Zincirsiz! – Süreyyya EVREN – Birgün
Ne Ağasınız, Ne Paşa! – Umur TALU – Habertürk
20 Şubat, Bir "Mutabakat" Gösterisi – Yavuz YILDIRIM – Birikim
Peki, Tonton Evren Ne Olacak – Evrim ALATAŞ – Taraf
Rüya, Kabus, Rüya – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2
Berivan'ın Çığlığını Duyun! – Karaumut – A Forum
Sahtekarlık ve Çürüme – Merdan YANARDAĞ – Sol.org.tr
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Ergenekon Tuğlasından Gomidas Vardapet Heykeli – Onur CAYMAZ – Birgün
Çok Az Kaldı – Ferdan ERGUT – Radikal 2
Tarık Ali’den “Yanlış Yönlenen Öfke”ye Dair – Le Monde / Counterpunch – Gerçeğin Günlüğü
Ajans #4 – íí – 13Melek
Röportaj: Giovanni Scognamillo - Kendi Dünyasından Kaçmadan... – Öğünç İNAN – Futuristika
Ayna Tekniği – Seviyesiz İnsan – Seviyesiz Siyaset
Tayfabandista – Tolga SELÇUK – Meçhul Öğrenci Anıtı
Grup Rocks & Ses Rolls 01 – Grup Ses – Etrafta
Havaalan – Kristensenn – Kristensenn
DNA Means Does Not Accept – Dolphinished Monkey Business – Alter[ed]native
Alexy Kentall - Urufixx – Hiçliğin Nehrine Akan Yüzlerce Şişe
90′lar Electronica Güzellemesi – Murat ABBAS – Mabbas.net

Balmorhea Official
Balmorhea At Myspace
Balmorhea At Western Vinyl
Balmorhea At Muxtape
Balmorhea – Take Away Show – Remembrance By Valerie TOUMAYAN On Vimeo
Balmorhea Interview At The Silent Ballet
Balmorhea Albüm Eleştirileri – Dream Endless – Limbo Pillow
Balmorhea Albüm Eleştirileri – íí – 13Melek
Balmorhea Daytrotter Kayıtları (Türkçe) – íí – 13Melek
Balmorhea – Constellations Albüm Eleştirisi – Fire – Beneath The Ground
Dakota Suite Official
Dakota Suite At Myspace
Dakota Suite – The End Of Trying Album Review – Alan BROWN – PopMatters
Under Byen Official
Under Byen At Myspace
Under Byen Alter Tabt Video On Stereogum
Syntaks At Myspace
Syntaks At Ghostly International
Synatks – Ylajali Album Review On Big Shot
Mr. Projectile / Semisexual Records
Mr. Projectile At Last.FM
Mr. Projectile At Soundcloud
Raskolnikov's Dream Official
Raskolnikov's Dream At Myspace
Raskolnikov's Dream – Uriel Album Review – Brendan KRAFT – The Silent Ballet
My Brightest Diamond Official
My Brightest Diamond At Myspace
My Brightest Diamond At Asthmatic Kitty Records
Ellen Allien & Apparat / Orchestra Of Bubbles
Joe And Will Ask? Official
Joe And Will Ask? At Myspace
Joe And Will Ask? Informative At TheMusic.FM

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan-Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Signs Of Human 4 – Zachstern Zachstern Flickr Page
Symmetry – Timboss81 Timboss81 Flickr Page
Numbers # 2 By Andrea Vismara Andrea Vismara Flickr Page

Balmorhea Photos Courtesy From Below Listed Web Sites:
Western Vinyl Press Section Balmorhea’s Official Flickr Page

>>>>>Poemé
Bir Düş – Edgar Allen POE

Görüntüleri arasında karanlık gecenin
Yitirilmiş sevincin düşünü kurdum.
Ama kalbimi kırarak beni uyandırdı
Görüntüsü yaşamın ve ışığın.

Ah! Düş olmayan bir şey var mıdır gündüzleyin
Gözlerinde geçmişten gelen bir ışıkla
Çevresine bakan kişi için?

O kutlu düş-o kutlu düş,
Bütün dünya kınarken
Tarlı bir ışık gibi neşelendirdi beni
Yalnız bir ruha yol gösteren.

Ne olmuş geceleyin ve fırtınada
Titriyorsa yükseklerdeki ışık?
Daha berrak bir sey var mıdır
Gündüz parlayan yıldızından, gerçeğin!

Kaynakça: Antoloji.com

Sunday, February 21, 2010

Deuss Ex Machina # 288 - Who Knows Where The Time Goes

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_288_--_Who Knows Where The Time Goes?

15 Şubat 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Midlake – The Courage Of Others (Bella Union)
>1<-Charlotte Gainsbourg-Heaven Can Wait (Feat. Beck) (Nosaj Thing Remix) (Because Music)
>2<-Keramick & Lobo-Everything You Said Was Lead (Exogenic Records)
>3<-Keramick & Lobo-Brown-Eyed Susan (Exogenic Records)
>4<-Dom Mino'-A Machine For Living (Schole)
>5<-Dom Mino'-Cartaforbicesasso (Schole)
>6<-Midlake-In The Ground (Bella Union)
>7<-Midlake-Rulers, Ruling All Things (Bella Union)
>8<-The Go Find-Running Mates (Morr Music)
>9<-The Go Find-It’s Automatic (Morr Music)
>10<-Fredrik-Ava (The Kora Records)
>11<-Fredrik-Vinterbarn (The Kora Records)
>12<-Salim Nourallah-Love Is All Around (Tapete Records)
>13<-Salim Nourallah-It’s Not Enough (Tapete Records)
--Miller Music Factory 2009’dan Seçtiklerimiz--
>14<-Alternans-Ben Ölmeden Önce (Self Released)

Who Knows Where The Time Goes? (288) – Anlamlandırmaktan Kaçındığımız Kaçırmakta Olduğumuz Hayatlarımız. Bir Şekilde Yoluna Koymaya Çabaladığımız Düzensizliklerimizi Heder Edebilmek İçin Zaman Aşımını Beklemekteyiz. Yanan Ateşin Harı Bütünüyle Bedeni Sarmalarken, Son Nefese Ne Kaldı Ki? Diyenlere Mulahif Olmaya Mütemadiyen Devam Ediyoruz! [Kanıksanmış Hayal Kırıklıkları / Bir Gün Gelecek Verilmemiş Hesabı Soracak]

>>>>>Bildirgeç
Hiçbir haritada yoktur; olması gereken yerler asla olmaz – Moby Dick

Bir düş bahçesinde daha herşeyin yeni filizlendiği, hemen herşeyin başlangıç noktasında olduğu vakte uyanarak yolumuza koyulmak istiyoruz. Anlamlarını aramaktan kaçtığımız, içli dışlı ola ola birer birer hakikat olarak tanımlandırılan korkulardan, tenkitlerden, artık yeter noktasını çoktan geçmiş bulunan ümitsizliklerden arındığımız bir hale denk düşen düş bahçelerinde yeniden hayata karışmak istiyoruz. Sorunlarla tıkabasa yüklü, çözümsüzlük özneli ve devamlı kavgalı hallerin uzağında sulhun hüküm sürdüğü bir diyar burası uyanmayı temenni ederek, dilediğimiz. Bu girdap halini alan herkesin birbirini derinlerine çekebilmek için çaba sarf ettiği gündeliğimizde birinin ne diğerinden daha iyi, diğerinin ne ötekinden daha kötü olduğu yaşamı sürdürebilmek, makus kadersizliğimizi aşabilmek ancak hayallerde mümkün olur dediğinizi işitir gibiyiz. Yıkıntıları üzerinde varlığımızı sürdürebilmeye çalıştığımız bu hayat düzeneği dahilinde teferruatlara vakit ayırdığımız kadar da ne olacak bizim sonumuz sorusunu düşünmeye biraz daha fazla ehemmiyet gösterebilirsek aslında çok da uzakta olmayan bir ihtimaldir? Sınırlarını ve yerini bilmemize gerek dahi olmadan kendimizi içinde yaşar bulacağımız bir coğrafyanın genel tanımıdır işin aslında düş bahçeleri. İşaret ve yönlendiricilere muhtaç kalınmadan kendiliğinden ortaya çıkabilen bir eşiktir. Görmesini bilenler için, yaşadıkları anın sertliğine karşın yılmadan yeniden yola çıkabilmenin gerekliliğini aklından bir an olsun çıkartmayanlar için, kulakların işitmezliğinden dem vurup aynı havalarda dolanmaktan nihayet bıkanlar için muazzam bir orkestrasyonun kapsadığı, yayıldığı bir yerdir düş bahçeleri. Modernleşme adı altında giderek unutmaya başladığımız, neredeyse bahsini bile açmaktan çekindiğimiz sorunlarımızın, yaşamakla yükümlü olduğumuzu sandığımız oysa hemen herşeyin önceden çizgelgelere döküldüğü, planlandığı bir hayatta mekanikleşen, insanlığımızı kaybetmiş olduğumuzu afişe eden bir bağlaçtır düş bahçeleri. Makul olmanın, yıpratmalara karşın söze söz ekleyebilmenin, kimsenin tavuğuna kışt! demeden ama gerektiğinde etliye, sütlüye karışarak, an geldiğinde elini çekinmeden taşın altına koyarak mücadelenin gerekliliğini bir kere daha hatırlamamıza neden olandır düş bahçeleri.

Etraf tarafımızın yanımızda olduğunu zannettiğimiz anların bile istemeye istemeye geçici olduğunu öğrendikten sonra düş bahçeleri, kapsamsız, çıkar ilişkilerine bağlı olarak müspet ya da menfii gidişatları çok daha iyi gözlemleyebilmemize imkan sağlayacaktır. Kaçırmak üzere olduğumuz trenin son vagonuna yetişebilmek için daha fazla çaba sarf etmemiz gerekliliği, içimizde saklı kalanlarla yüzleşmenin önemini, acının ve gözyaşlarının bile kıymetini bilerek en zor durumdan çıkmanın nasıl olabileceğini okuyabilmek düş bahçelerinin imgesinde saklı durmaktadır. Zaman mevhumundan dert yanıp, hemen hiçbir şeyi önemsemeden durmadan şikayet ederek sorunların aşılamayacağı ise muhakkaktır. Yanılgılar ve ön yargılarla kaplı olan bugünkü hallerimize uzaktan baktığımızda bile bunu kelimelere ifadelendirmekten çok daha hakkaniyetli bir idrak anına ulaşacağız. Dertlerin hepsini bir kerede sırtımızdan atamayacağımızı, ulaşmak istediğimiz sulh için daha fazla emeğe ihtiyacımız olduğunu, konuşmaya gereksinim duyduğumuzu, anlamaya özen göstermemiz gerektiğini, yaftalamalarla ve etiketlemelere kulp takmalardansa bir an önce vazgeçmemiz gerekliliği artık dağılmakta olan pustan sonra ortaya çıkan görünürlükte bizlere düşen en büyük ödevdir.

Ulaşabilmek Herman Melville’in Moby Dick hikayesindeki kısa tümcesinde belirttiği işaretlenmemiş yerlere ya da düş bahçelerine, anlıyoruz “endişelerinizi edebiyatına” sığınarak ötekisine karşı demediğimizi bırakmadığımız hallerimizden artık ayrılarak ulaşılabilir kılınacaktır. Haddızatında şirazesinden çıkıp iyice giriftleşmiş kısır döngünün merkezindeki yaşamlarımızdan sıyrılabilmek için, etraflıca sorunlara odaklanarak zihinlerimizi çözümlemelere yormamız gerektiği sonucuna ulaşmaktayız. Sesleri işitemedikten, anlamlandırmalara hakkaniyetle yaklaşmadıktan, cepheleşmeleri derinleştirdikten sonra tüh vah diyerek hiçbir şeyin değişmeyeceği bilinmelidir. İmdi makulün tahsisinin, sudan çıkmış balıklarda olduğu gibi şaşkın, eli ayağı birbirlerine dolanmışlıktan kurtularak, insan olana yakışanın içeriğinin enikonu yeniden yapılandırılarak oluşturulabileceği bilinmelidir. Hayal imgesi olarak sınıflandırılmaya uğraş verilen aslında olması gerekenin asgarisi olduğunu da bilahare hatırlardan çıkartmamalıyız. Ulaşabilmek yadsınmakta olan gerçekliklerle, rakkamlara dönüştürülerek çizelgelere dahil edilen neler yaşadıkları görünmez kılınanlarla, öğütücü çarka kendilerini kaptıranlara sırtımızı çevirerek yolumuzu ilerletemeyeceğimiz, düze çıkamayacağımız gerçeğinden hareketle şekillendirilebilecek önlemlerle, önermelerle sağlanabilecektir.

Başkalaşmaya yüz tutmuş olan hakikatlerin asıllarına dönebilmektir burada kast etmeye çalıştıklarımız. En ucuna gitmemize karşın bir türlü farkına varmak istemediğimiz yolun sonunda, artık hissedilir bir şekilde yamacında bulunduğumuzun bilinmesidir. Bilinenleri şüphelerle sınayarak, durmaksızın heder ederek, boşa çıkartarak ve fakatlarla çok daha zor kılarak çözümlenemeyecek olan gerçekliklerin tezahürüdür yaşamakta olduğumuz. Bir düş olarak kalabilmesi için ısrarla yandaş olunan ama hakikatle buluşturulduğunda keşke daha önceden bu kadar istekli olabilseydik, bu kadar korkmasaydık keşke herşeyden diyebileceğimiz sarmalın başlangıç odağı düş bahçelerinin anlamını daha manidar kılacaktır. Bilincine yaklaşmaya çalıştığımız, ana akım basının göstermediği, hemen pek çoğumuz için de uzak birer ihtimal olarak sınıflandırılan yaşatılanların aslında hemen her an kapımızı yoklayabilir olduğu kıssasına ulaşmaktır. Ötekileştirilip vurdumduymazlıklarla desteklenerek çerçevenin kenarında bir başlarına bıraktırılanlar, ümitlerinin berhava edilmesine çaba sarf edilenler sonrası da ulaşabildiğimiz rezilliğin daniskalarından birisi olarak anılabilecek takaslara! mecbur bırakılanlar bahsini açabilmek istediklerimizdir. Bir kere seyredildiğinde bile vicdan sahibi olanları cidden üzebilecek durumların ekranlarda alkış kıyamet eğlence adıyla yutturulması, herşeyin satın alınabileceğinin, bir bedelinin olabileceğinin yanılgısına kapıtırılmışlık bunun bir seyirlik haline dönüştürülebilirliğidir itiraz etmek istediğimiz, öne sürmeye olabildiğince çalıştığımız engeller arasında yetkin bir örneklemdir. Makullük standartlarını artık ekranlarda gözyaşları içerisinde birilerinden medet ummak mı tanımlandıracaktır? Farkındalılığı kaf dağının ardında saklıymışçasına bizlerden uzakta tutulmaya devam edildiği, ne olur ne olmaz fazla derinine girmemek lazım diyerek daha en başından uyarılarla donatılmış olan güncel açmazlarımızı da bu doğrultuda detaylandırabilmek mümkündür.

Sus pus kalınmaya devam edildikçe birbirlerinin aynısı durumlarda mağdur edilerek düz bir izlenme oranına endekslenip, tüketilecek olan da yine bizler olacağımız ise kesindir. Kentsel dönüşüm projesi adı altında yapılan düzenlemelerle beraber haritadan silinen Sulukule’nin başına gelenlerin bir başka benzeri için uğraş verilen Fener-Balat-Ayvansaray semtleri sakinlerinin yeteri kadar duyurulmayan seslerini de bu başlık altında derinleştirebiliriz. Bir çivi çakmanın bile izinlerle sağlanabildiği bir yaşam alanında şimdilerde avaz avaz yükseltilmeye çalışılan, yaşayanları iyice tedirgin etmeye sevk eden yenileştirme projesinin bir tarihsel alanı daha yok etmeye doğru evrildiğini anlamlandırmak için müneccim olmaya gerek yoktur sanırız. Tarihselliği bir kenara bırakılarak çöküntü bölgesi olarak ilan edilmeye çalışılan, bilindik isimlere peşkeş çekilmeye çalışılan yaşam sahalarının durumu bugünkü hallerinden daha mı iyi olacak yoksa bugünü mumla mı arayacağız ilerleyen günlerde hep beraber göreceğimiz ise muhakkaktır?

Öte yandan ikinci ayı çoktan geçen, içinde bulunduğumuz Şubat ayının sonuna kadar vakitleri olduğunun yetkili makamlarca hatırlatıldığı, Tekel direnişindeki emekçilerin hakları olanın peşini yılmadan onurlu bir biçimde takipçisi olmaya devam ettikleri mücadelelerinin giderek gündemin altlarına doğru öteleme çabasını da iliştirebiliriz. Evet yıllardır bu ülkede olması gereken tepkisel çıkışların, bir yerlere bağlı olmadan, illa ki birilerinin yönlendirmesine gerek duyulmadan, bölünmeden kendi başlarına insiyatifi alarak, yolu sonuna nasıl ulaşabileceğiz diye daha baştan şartlandırılmışlıklara girişmeden hakların aranmasına tanıklık ediyoruz. Ya 4-c ya da işsizlik açmazı arasında “aklın iyimserliğini” sonuna kadar sürdürüyor olmaları bile yeterince karamsarlıklarla terbiye edilerek, hizaya çekilmeye çalışıldığımız zamanın dahilinde yeni bir çizginin varlığını ortaya çıkartır. Düş bahçeleri değildir belki oraları ama en azından statükoya karşı, baskıcı, çıkarlarına çaba sarf eden ötesine karışmayan sendikalara karşı, herşeyi olmazlar ile bağlantılamaya alışkanlık edinenlere karşı, hakikatli dersler barındırması açısından bile önemli bir kırılma anını temsil etmektedir, Tekel işçilerinin mücadeleleri. Muğlakta kalmadan bazı şeylerin değiştirilebilirliği üzerine hakkaniyetle sahip çıkmanın, destek vermenin gerekliliğini bir kere daha hatırlatmaktadır.

Beklentilerimiz bir sihirli değneğin bu kısacık satırlarda paylaştığımız ve daha nicesinden dem vurmak için çaba sarf etmemiz gerekli olan tüm öteki sorunlara karşı nasıl harekete geçilebileceğine dair öncül birikimi oluşturarak sağlanabilecektir. Yargıların boyunduruğuna elimizi kolumuzu kaptırmadan dert söz konusu olduğunda anlayışı elbirliğiyle tesis ederek, sorunların mümkün mertebe çözümünden yana tavır almaya gayret göstererek düş bahçelerinin yapılandırılmasında yol kat edebileceğiz. Ortak belleğimizde sıkıntılardan gayrısının da mümkünatlar dahilinde olduğunun idrakından uzaklaşmadan son şanslarımızı değerlendirebilmek ise şimdilik tek esas seçeneğimiz olarak gözükmektedir. Sabri Kuşkonmaz’ın kaleminden 15 Şubat tarihinde Birgün’de yayınlanmış olan Muhalefete muhalefet etmek başlıklı makaleyi ise tamamlayıcı bir okuma parçası olarak sizlerin takdirlerine sunuyoruz:1. Hukuk ve Hiyerarşi
Hukuk metinleri olan yasalarla ilgili olarak genel bir konu sözkonusu olduğunda veya çok özel ve özgül bir sorun irdelenmek istendiğinde, her iki halde de, hukukun analitik düzleminde ele alınan sorunun yerinin tespiti için hukuksal hiyerarşiye bakılır.
Örneğin tartışılan bir hak ise, bu hakkın önce anayasadaki kaynağı, sonra ilgili yasadaki düzenleme okunur. Haber alma hakkından söz ediliyorsa sözgelimi, anayasadaki özgürlükler bendine bakarız önce. Sonra yine anayasa metninden devam edip, metinde bir alt hiyerarşide bulunan basın özgürlüğüne geliriz. Sonra, bu özgürlükten yararlanacak olan hukukun öznesinin, yani gerçek kişi veya tüzel kişinin hukuksal düzenlemesinin yer aldığı Medeni Kanun’a sıra gelir. Sonra, Medeni Kanun’a göre daha özel olan ve yasalar hiyeraşisinde daha az rütbede olan Basın Kanunu’na yolculuk sürer. Sonra, sonrası iyilik sağlık; şairin dediği gibi.

2. STK ve Hukuk
Görüyoruz ki, hukukta bir hiyerarşik kesinlik vardır. Bu hiyerarşik kesinlik hukuktan daha sert biçimde iktidarın özünde vardır. İktidar zaten bizzat hiyerarşidir. Bu hiyerarşi, iktidarın ta oluşumundan bu yana geçerlidir. Günümüzde biraz yumuşadıysa, biz buna en genel adıyla, ‘demokrasi’ diyoruz. İktidar, kendine muhalefet etmek niyetinde olanların da yine kendi yasaları içinde kalmaları için gerekli düzenlemeler yapar. Yani, muhalefeti yasallaştırır. Hatta İngiltere örneğinde olduğu gibi, 1930’larda başlayarak, muhalefet partisi başkanına maaş bile öder. Çünkü ‘haşmetmehaplarının muhalefeti’ de korunmalı ve yaptığı işte değil hukuksal sıkıntı görmek, mali sıkıntı bile yaşamadan yerine getirmelidir.
STK’lar ile ilgili yasal metinleri de yine alışageldiği üzere hiyerarşiye uygun sıralayalım; Anayasa’da temel hak ve hürriyetleri 12. maddede dile getirilmiştir. Aslında bu cümlenin hukuk söyleminde ‘güvence altına alınmıştır’ biçiminde olması gerekir. Güvence hususu tartışmalı olduğundan, dile getirme demeyi yeğledik. AB muktesebatı çerçevesinde, ülkemizde Medeni Kanun içinde yer alan kişiler hukuku bölümlerinde genişletmeler, esnetmeler yapıldı. Medeni Kanun’da 2001 yılında yapılan değişikliklerle, derneklerin kuruluş, işleyiş ve faaliyetlerinde bir rahatlatmaya gidilmiştir. Özellikle uluslararası ilişki ve üyelik koşullarında ‘şüpheci kamu gözü’ kapatılmaya çalışılmıştır. Bu yasada dernek kurma hürriyeti, 33. maddede, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı da 34. maddede yer almıştır.
Dernekler Kanunu 2. maddesi ile de ‘platform’ tanımına yer verilerek, tüzel kişi ve gerçek kişi dışındaki oluşumları da ‘hak süjesi’ haline getirmiştir. Bir konu ile ilgili biraraya gelen geçici oluşumlara hukuksal nitelik tanımak, STK uygulamasında önemli bir adımdır. Başka bir deyişle, iktidarın, bu iktidarından bir parça koparıp, kamusal alana daha fazla ‘taviz’ vermesidir.
Bilen bilir ama, gerçek kişi, tüzel kişi nedir, belirtmekte yarar var: Hukukta, iş-eylem yapan iki varlık/süje vardır. Bunlara kişi denir. Gerçek kişi, efsane İdare Hukukçusu Sıddık Sami Onar’ın benzetmesiyle, şapkasını vestiyere asan kişidir. Yani; etiyle, canıyla, kanıyla yaşayan kişidir. Tüzel kişi de hukukun tanıdığı, sınırlı sayılı ve belirli olarak hukuksal planda yer alan ve tanımlanan kurumsal kişiliklerdir. Örneğin, şirketler, siyasi partiler gibi.
Merkez Avrupa kültüründe, özellikle 80’ler sonrasının yeşil hareketi başta olmak üzere yerel hareketlerin yoğunluğu, etkinliği hukuku da etkiledi. Bu etkilenme, ikibinli yıllarda uyum yasaları çerçevesinde bizi de etkiledi. İşte, hukuk, tüzel kişiler yanında platformları/insiyatifleri de bir hukuksal obje olarak tanıdı.
Çeşitli adlar altındaki ‘insiyatifler, platformlar’ elbette demokratik bir toplumsal yaşamın olmazsa olmazlarıdır. Bizim hukukumuz da, zaten fiiline varlık gösteren, hukuku çoktan aşan platformları da en sonunda tanıdı. Hukuk bu tanımayı yaparken, kendi iktidar alanından, diğer tarafa yani sivil tarafa nasıl bir iktidar devretti? Ya da, kendi iktidarından ne kadar kayıpla bu hakları sivil olana/alana tanıdı ve taşıdı? Kısaca; hiç kayıpla yaptı! Çünkü hukuk katışıksız bir iktidar halidir. Halidir diyoruz, çünkü ‘aracıdır’, ‘silahıdır’, ‘yöntemidir’ gibi tanımlar az gelir. Hukukla iktidar etle tırnaktan öte bir haldedir. Bu haldir ki; iktidar bir hakkı verirken, o hakkın içine bir görünmez bir gizli el yerleştirir. Bu gizli el, geri alma hakkıdır, geri alma iktidarıdır. Çünkü verme hali, bir iktidar olma hali ve görüngüsüdür.
İktidar, vermiş olduğu bu hakkı kullananları çevrelemek ister. Elbette verilen hakları, iktidara muhalif olanlar da kullanacaktır. Ama iktidar, hakkı kullanmada kendi belirlediği ölçüyü kaçıranlara aman vermez. Hemen hakkın içindeki geri alma mekanizması çalışır; örneğin ‘aşırıya kaçan’ partiyi kapatır.

3. STK ve muhalefet
Burada, öncelikle sivil toplum örgütleri-demokratik kitle örgütü tartışmasını es geçiyorum. Bu başka yer ve zamanın tartışması. STK derken, tüm sivil/demokratik/toplumsal örgütlenmeler, biraraya gelmeler anlaşılsın! Bir tek şunu akılda tutmak gerek; adı ne olursa olsun, hangi en küçük yerel çıkar için biraraya gelmiş olursa olsun, STK’ların çağdaş kamu hukukuna göre en temel özellikleri ve işlevleri ‘baskı grubu’ olmalarıdır. Komşularına, kızdıkları taksi şoförlerine karşı değildir bu baskı meselesi. Örgütlerin baskısının yöneldiği yegane alan, iktidar alanıdır.
Hak, hukuk ve hukukla iktidar bu denli bileşik halde iken, STK oluşumların ana dinamiğinin hukukun veya iktidarın hiyerarşik yapısı içinde olamadığı açıktır. Çünkü ya içindesin zamanın ya da dışında demek gibi, adın sivil ile başlar başlamaz, zihnin ne olursa olsun, istese kirli olsun, iktidar hiyarşisinin en azından dışındasındır. Bu işin doğası, temeli, amentüsü budur. Hukukla ilişkisi de bu sonucu zorunlu kılar.
Sivil girişimler için gereken ‘tertip komitesi’ dar elbisesi, bu sözlerimizin ne anlama geldiğini daha iyi açıklar. Elbette hukuksal metinlerdeki genişleme olumludur. İçindeki geri alınma potansiyeline karşın. Hakkı alanlar hep açık ve yüksek sesle “Hak verilmez, alınır” sloganını atar. Doğrudur, iktidar ise, demokratik ikiyüzlülük gereği, zinhar inkar eder geri alma hususundaki niyetini! Bütün bu laf kalabalığı, sivil ile iktidarın mücadelesine delalet eder.

4. İktidara muhalefete karşı sivil muhalefet
Sayısız kere kullanılan bir kalıbı yine kullanmanın tam sırası; Türkiye’de bu da oldu! ‘Sivil toplum örgütü’ kapsamında yer alan bir grup, TEKEL işçilerinin eylemine karşı eylem yaptı. Yani, açıkça, muhalefete muhalefet eden bir sivil toplum örgütü kültürümüz oldu.
Yakın zamanda, oldukça haklı zeminde ama ‘oldukça sivil görünümlü’ olmasına karşın iktidarı yedekleyen eylemlere tanık olmuştuk. Örneğin, İstanbul Barosu’nun siyaseten yanlış konumuna ve bu konum içinde bir eylemine ‘Darbeci Baro’ tepkisi darbeciliğe karşı kaygıdan öte, iktidar cenahına bir selam çakan içeriğe sahipti. Çünkü bu toptancı söylem, iktidarın mutlak bir demokrasi silahı gibi kuşanıp, sürekli kullandığı bir söylem olmakla, bir çeşit patent ortaklığını aktüel olarak gösteriyordu. Bu eylemlerin hukukçular tarafından gerçekleştirilmesi ise bir başka ilginç ülkemiz deneyimi. Biz, avukatları Pakistan’da daha birkaç yıl önce sokak eylemlerinde iktidara karşı yürürken gördük. Güney Afrika’da Apartheid ırkçılığından, Filistin sorununa, dünyanın her noktasınmdaki iktidar katliam ve kıyımlarının hesaplarını hukukçular soragelmiştir.
Elbette, ta başında belirtiğimiz hukuksal hiyerarşinin en tepesinde yer alan anayasadaki hakları herkes kullanacaktır. Başta iktidar tarafında yapılanlar olmak üzere tüm kıstlamaların karşısında olmamız gerekir ve öyledir. Ama, yaşadığımız bu ‘yeni zaman sivil halleri’ muhalefet kavramı ve anlayışına da bir haller olduğunu gösteriyor. Hem sivil olunup, hem iktidar olunmaz. Burada bir kırılma vardır. Kırılma hukuksal değil, demokratik zeminin kırılmasıdır. Kırıcılar ise, sivillik iddiasındaki iktidar hukukçularıdır.
Aziz Nesin’in sağcıdan aydın olmaz, aydının da sağcısı olmaz sertliğini anımsamak gerekir!
İktidardan koparıp aldığı hakla ‘mücehhez’ olanın, yani donanmış olanın bir ‘görevi’ ya da sorumluluğu vardır: Bu hakkı toplumsal sonuca/ ürüne dönüştürmek? Bu yapılmazsa, alınan hak, iktidarla sivil arasındaki mesafeyi olabildiğince genişletme olarak kullanılmazsa, toplumsal anlamda hak ‘kötüye kullanılmış’ olur. Hakkın kötüye kullanılması, her zaman iktidar tarafından yapılmaz, iktidarın ‘iliştirilmiş’ hukukçuları tarafından da yapılır.
Özgürlük, zorunlu çalışma olan yerde ve zamanda hep tartışmalı ve eksiktir. TEKEL işçisi için hak sorunu olmanın ötesinde çalışmak, bir özgürlük sorunudur. Düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü gibi temel olmakla birlikte bir ‘üst düzeyde olan’ özgürlükler değil, yaşama hakkıdır ve özgürlüğüdür çalışmanın kişiye sağladığı sonuç. Yaşamak için zorunlu olan çalışma, zorunlu çalışmanın yok ettiği özgürlük kavramı ile çelişir gözükse de, bu özgürlük için de çalışmanın/yaşamanın zorunluluğu, sarmal bir etkileşimle bizi karşı karşıya bırakmaktadır. Böylesi bir özgürlük mücadelesinin karşısına müsamerelere özgü bir söylemle, bir postkapitalizm ve serbest piyasa propagandası ile karşı çıkmak, oldukça sahte bir sivil haldir! Bu hal, yapısı gereği ve bizatihi tutucu hukuktan daha tutucu olma halidir. Kapitalizmin askerleri sivil olduklarını söylemekte, ancak, savaşın ön cephesinde yer alıp, iktidar üniformalarıyla TEKEL işçisine saldırmakta.
Yaratılmak istenen kamuoyu bir anlamda hormonlu bir kamuoyudur. Tarık Ali’nin dediği gibi, aslolan kamuoyunun resmi siyaseti etkilemesidir. (İmparatorluk, Direniş ve İsyan, Agora kitaplığı).
Tarık Ali’den söz etmişken başka bir saptaması da kayda değer; “L.A TIMES yönetimi, gazetecilerden, Irak direnişine ‘direniş’ diyen haberler yayınlamamasını istemişti. Onun yerine, isyancılar, gerillalar, hatta teröristler terimlerini kullanmayı tercih ediyorlardı.” Dünyanın her yerinde, kavramlarla, sözlerle olayların algılanma biçimini değiştirmek istiyor iktidar kütlesi. Ve de bizdeki gibi eylemle... Tarık Ali Türkiye’de yaşasaydı ne çok kitap yazardı, ne çok!Beklentisizlik ömrü hayatı törpüleyen giderek körleşmemize neden olan, karşılık ve karşıtlıklara denk düşerek daha fazla karmaşıklaşan bir yapıyı uluorta meydana getirir. Çoğul bakışlar, farklı ideleri daha sağlıklı bir biçimde yaşama eklemleyebilmemize imkan sağlarken, körlemesine bakışımın birbirilerinin aynısı tepkimelerin vesair sözcüklerin, olguların bizi taşıyabildiği tek alan beklentisizliğin sınırlarıdır. Makbul olarak sınıflandırılanlar ile hemencecik göz ardı edilmesine çalışılanların nihayetinde bir doğru üzerinde buluşmasını gözlemleyebileceğiniz, seçimlerinizi ona göre yeniden belirleyebileceğiniz, karar anlarının tersi istikametinde bulunan beklentisizlik zamanımızın kıyameti olarak da tanımlandırılabilir. Birbirlerinden fark barındırmayan, birbirlerini işitmekten ve anlamaktan aciz kalmaların, meramı değil kavgayı daha çok körüklemeyi amaç edinenlerin, kendi gemilerini yürüttükleri için hemen herkesin de aynı standartlarda yaşadığını zannedenlerin dünyasında hakikatler bize pek de öyle herşeyin kolaylıkla tesis edilemediğini, yanlışlara yanlış diyebilmenin önemliliğini bir kere daha hatırlatmaktadır. Bu ne felsefi bir yakıştırmadır, ne de güzel sözlerle süslü edebi bir çıkarsama. Olan bitenlerin kıyısında ufak bir detayın okunmasından bile bu çarpıklığı hissedebilmek mümkündür. Hayat ne bir eğlence maratonu ne de bir dramdan drama durmaksızın koşmadır. Anlamlandırma çabası içerisinde olabildiğimiz her an, yine yeniden düşünmemize neden olan hataların farkına varabileceğimiz, bunları düzeltebilmek, hiç değilse fikirlerimizi tanımlandırabilmek için çabalanmamız gereken bir döngüdür.

Dün yaşandı, bugün yaşanıyor, yarın yaşanacak ve elbet birgün sona erecek olan devinimdir hayat. İş ki beklentisizliğin daraltılmış, insanı iyice kasvete sürükleten sınırlarının yakınına demir atmamaktan geçmektedir. Anlayabilmek hataları mümkün olan en az zayii ile yeniden filizlenmeyi beraberinde getirecektir. Almakla yükümlü olunan kararlar, anlayış gösterilmesi gerekli olan zamanlar, üstünün çizilmesi değil daha fazla şevkat sunmanın gerekli olduğu yaşayışlar, yıkmak ve parçalamak değil toparlamak ve yeniden düzenleyebilmek için çok daha fazla özen ile bu filizlenmeyi ilişkilendirebilmek mümkündür. Mahsur kaldığımız sanal alemde yüzlerce kişiye derdimizi tek elden anlatmamızın sadece duvara karşı söylenişlerden, malumun ikrarı ve tefrikalarımızın tekrarından başkası olmadığı malumdur. Kendimiz söyleyip, kendimiz inandığımız doğrularımızın ne kadarının gerçeklikle örtüşebildiği, sanal ağ ile fişi çektiğimizde etrafımızda kalan bir elin beş parmağı kadar can dostumuz ile paylaştıklarımızda saklı kalacaktır. Saklı kalanlar söylencelerimizin yanlış ya da doğrulukları değildir bir şekilde takınmak zorunda olunan maskelerimizden kurtulduğumuzda nihayet yalın bir oh diyebildiğimizi, dert ve kederi aynı ölçülerde karşılıklı olarak ifadelendirebildiğimizi belirginleştiren süreci ortaya çıkartacaktır. Hem de en hakikatlisinden. Yönümüz ve beklentilerimiz farklı olsa da bu hayatı yaşamakla mükellefiz öyle ya da böyle bir şeyler için çablanmak da bunun bir yansısı. Takılı kaldığımız her an beklentisizliklerin sığınağında ve içinde bulunduğumuz kasvetli havadan da kurtulamayacağımız muhakkaktır. Yargıların ve büyük lafların etkisinden kurtulup küçük sözcüklere sığınarak, kendi cümlelerimizi kurmaya bir heves başladığımız andan itibaren doğrularımızı daha makul bir biçimde tanımlayabileceğimizi açık, seçik bir biçimde tanımlandırabiliriz.

Çünkü bu çizgilerin bir yükselip bir alçaldığı, herkesin hemen her durumda birbirlerinin iddialarını çürütebilmek için sesini yükselttiği zamanımızda aslolan sağduyu ile paha biçilemeyecek gerçek dostların varlıklarıdır. Sözcüklerinde saklı olan öğütleridir. Deuss Ex Machina’nın Dinamo FM’de Pazartesi akşamı canlı olarak sunduğumuz 288. bölümü içerisinde hafta boyunca konuşmak için heves ettiğimiz gerçeklikle bağlantılar kurabilmeye özendiğimiz bir kurguyu sizlerle paylaştık. Seslerin arasında bu kısacık satırlar dahilinde anlamlandırmaya çalıştıklarımız için örnekleri pekiştirebilmeye, müziğin yapısı dahilinde karşılaştıklarımızın yeri geldiğinde en manidar cümlelerden bile daha değerli çıkarsamalara vesile teşkil etmesine, gitarın merkeze alındığı bir nev-i makina’nın indie seçkisi olsa nasıl olurdu sorusunun yanıtıyla beraber irdelemeye çalıştık. Bağsızlığını korumaya çabalayan, kendi imkanlarıyla paylaşımlar gerçekleştiren bağımsız sesçilerin açtıkları engin yoldan alıntılar varedilmiş olan karaşınlık yüklemli, herşeyin tüketilebilir ve bir pahasının bulunduğu ısrarcılığına alternatif olarak ne gibi çözümlemelere girişilebileceğine dair yetkin önermeleri oluşturdu. Kanaatimiz odur ki, dinlenen müzikler beklentisizliğin dehlizlerinde kaybolmaktan önceki son çıkışın yerini iyi kulak kabarttığımızda bizlere sunabileceğidir. Üstad, Herbie Hancock’un müziğinden ilham alınarak 1999’da Texas’da okudukları Üniversite’de temellendirilen funk/caz topluluğu The Cornbread All-Stars’ın zamanla müzikal yapısında yapılan değişimlerin neticesinde evrildiği hali olan Midlake grubunu, Bella Union Records etiketinden yayınlanan üçüncü uzunçalar The Courage Of Others’ın başatlığında sizlere haftanın albüm önerisi olarak paylaşıyoruz.Bağımsız sesler, türetilmiş olan müzikal muhteviyatın ana akım yollarından farklı olarak değişkenlikler barındıran, cesur adımlamalara ev sahipliği yapmaya devam edilen bir katmanlar bileşkesidir. Tınıların rutin bir döngüde birbirilerini takip ededuran aynı notalarla sunulmasından ayrışarak, hemen her parça dahilinde yeniyi kotarmak adına çabaların karşımıza çıkartıldığı deneysellikle yoğrulmuş bir müzik türetiminin adıdır. Yıllardır alışkın olunan müzikal yapıların ötesine geçebilmek için mütemadiyen çalışmanın gerekliliği üzerinden derinleştirilebilecek bir muhteviyat bağımsız sesleri tanımlandırmaya yardımcı olacaktır. Ortaya çıkartılan her kayıt hayatın getirmiş olduğu sorunların karşısında bir söz söyleme biçiminin oluşturulmasına yardımcı olmaktadır. Müziğin belirli kalıplarla tanımlandırılmasını aşabilmek için gereksinim duyulan yazınsal ve görsel seçeneklerin tamamlayıcısı bir formdur. Hayatın belirsiz bir noktaya savurup durduğu yaşantılarda belki hüzünlenmek, belki nefes almak, belki de sevinmek için bir vesile teşkil eden bağımsız sesler ana akım dahilinde işitmeyeceğimiz muhalifliği son kertede makulleştirilip, tektipleştirilen durumlar karşısında alternatif bir söz söyleme eylemini de layığıyla yerine getiren bir yapıdır. Modellemelerin, önceden tasarlanıp birleştirilen seslerin aksine bir ucundan girilip diğer ucundan çıkıldığında çoğu zaman farkındalılığı arttıran, müziğin müzik olarak ele alındığı önemli örnekler karşımıza çıkartılır. Tüketim nesnesi değildir, dinlenildikçe değeri artabilecek, hemen herşeyin dinleyici olan bizlerin bakışına bağlı olan türetimdir. Salt bir ses kompozisyonundan, ya da alışkın olunan düzeneklerde birleştirilmiş sözcüklerle tıka basa doldurulmasından ayrı olarak bağımsız sesler aleminde kimi isimler, gruplar yıllardır aramakta olduğumuz yanıtları eninde sonunda bulabilmenize yardımcılık yapan birer hayat kılavuzuna dönüşür. Belki bu gibi faktörlerin kullanımı, belki aşina olunan seslere de yeteri kadar mesafeli durarak, ilintilenen her yeni ses dağarcığında farklılıkları belirginleştirmek adına eğrelti çözümlemelere girişilmeden de iyi müziğin ortaya çıkartılabileceğini savlayan bir odak bağımsız sesler adı altında paylaşıma açılanları daha kısadan tanımlandıracaktır. Beklentiler dahilinde kendi sözcüklerimizi ve düşüncelerimizi sağlama alabilmek için, çıktığımız yollarda ne gibi seçimlere maruz kalabildiğimiz, seçmek zorunda kaldığımız yolların ardından nelerin bizleri beklediğine vd. dair yetkin önermeler kulaklarımıza ulaşır. Texas’lı Midlake beşlisinin ortaya çıkartmış olduğu müzikal yapılandırma, bağımsız seslerin sınırları göz önünde bulundurulduğunda yetkin bir ses iklimini karşımıza çıkartır. İyinin ve kötünün varlığını sürdürmeye devam ettiği hayat sahnesinde aklımızın derinlerine nüfuz eden doğru tabiriyle kazınan düşünceleri derleyip toparlayabileceğimiz, yaşadığımız acılarla parallelikler bulabileceğimiz bir duygusallığın da müziklerinde yer ettiğinden dem vurabiliriz. Çözümlemeler nahif bir hat üzerinden ilerlerken müzik de 70’li yılların bereketli rock nağmelerinden, şimdilerde adı sıklıkla anılmakta olan Americana’ya kadar uzanan bir secerede birbirlerine lehimlenir. İşitmeye başladıklarımız bir süre sonra hayat hikayelerinin müzikal birer yansısı olarak atfedilmesinin nedenlerini belirginleştiren, derinden gelişerek izahata gerek bıraktırmadan özle yüzleşmeyi mümkün kılan birer çözülesi bulmacayı çağrıştırır. Kulağa ulaşan seslerin ipuçlarıyla giriftleşmiş modern zamanımızı anlamlandırabilmek, yol kat edebilmek, söze değer verebilmek, derledikleri zamansız müziğin çerçevesinde mümkün olacaktır. Korku ve kasvet yan yana geldiğinde ortaya çıkan huzursuzluğu aşabilmek, Midlake gibi nevi şahsına münhasır örneklemlerle ses işçiliklerine zihin yoran, illa ki benzerlikler bulundurmasına karşın diğerlerinden ayrı bir tınıyı kendi sahalarında yeniden canlandırma yolunu tercih eden, cesur tasvirciler ile sağlanabildiğini bir kere daha hatırlatmakta da fayda vardır. University Of North Texas Music College’de eğitimlerini sürdürürken oluşturdukları The Cornbread All-Stars grubu altında biraraya gelmiş Tim Smith (vokal, gitar ve keyboard), McKenzie Smith (davul), Paul Alexander (bas gitar), Eric Nichelson (gitar) ve Evan Jacobs (keyboard)’un bir Denton klasiği olduğunu sonradan çeşitli incelemelerde karşımıza çıkan 30 dakikalık deneysel performanslarla bezeli, seyrüseferlerinin ilk evresini oluşturan caz grubuyla kariyerlerinin başlangıcına ulaşırız. McKenzie Smith’in Tim Smith’e dinletmiş olduğu Björk, Led Zeppelin, Radiohead vd. kayıtlarının ardından gitmek istedikleri müzikal kanalın, Denton’da hemen herkesin bir şekilde üzerine yoğunlaşıp, kayıt altına aldıkları caz müziği mi yoksa daha deneysel işlerle akranlıklar barındıran muhteviyatı oluşturan ses alaşımlarında doğaçlamaların derinden hissedilebileceği bir yol mu olması gerektiğinin üzerindeki düşüncelerle, daha sonraları aldıkları kararlarını haklı çıkartırcasına meşakkatli ses serüvenleri ve hikayeler sunacakları Midlake’e doğru rotalarını çevirirler.Eric Pulido’nun (gitar) Evan Jacobs’dan bayrağı devralması ile bugünkü nihai kadro oluşturulur. 2001 yılında Cocteau Twins eskisi, basçı Simon Raymonde’nin Bella Union etiketinden yayınlanan debut albüm Bamnan And Slivercock kurgusal çeşitliliği yeterince verimli bir biçimde anlamlandırabilmeyi mümkün kılmaya muktedir örneklerle bezeli şarkılar ile beraber dinleyicilere sunulur. Ağırdan alınmış saykodelik rock döngüsü üzerine Neil Young, The Yardbirds, Fleetwood Mac, Jethro Tull gibi 70’li yılların rock müzisyenleri, ekiplerinin tasvirleriyle Grandaddy, The Flaming Lips, Fleet Foxes gibi ucubik folk veya Americana olarak adlandırılan türlerde nev-i şahısına münhasır derleyici ekiplerin tını hüzmeleriyle bağdaşıklıklar barındıran bir müzik kulağa ulaşır. İlk dinleyişi müteakiben tekrar başlat tuşuna yönlendirecek kadar dinleyeni kendi içerisinde derli toplu bir müzikal akış, ses yüzeylerinde tutarlı yansılar barındırdığını Bamnan And Slivercock’un ilk elden iletebiliriz. Albümün açılışını yapan They Cannot Let Expand sismik elektronik titreşimlerin minimalist dönüşlerinde, Tim Smith’in akustik gitarlarla meramını anlamlandırır kıldığı tonal pop ezgisi ile dinleyeni bu dünyaya davet eder. Kasveti kısa süreliğine de olsa alt edebilmeyi kolaylaştıran, melodikasını Bülent Ortaçgil’in müziğiyle tanıma kavuşturabileceğimiz Balloon Maker gibi nitelikli hikayelendirmeler bu çatı altında derinlemesine ses keşifleri için yeterince seçeneğimiz bulunduğunu kanıtlayan bir diğer önermeyi oluşturur. Aynı hatta ilerlemekte olan Kingfish Pies, glockenspiel enstrümanının kurguya dahil edilmesiyle masalsı seslenişi deneysel avantür havasında farklı bir sonuca ulaştırır. Albümün can alıcı parçalarından birisi olarak I Guess I’ll Take Care’i örnek gösterebiliriz. İlişkinin nihayete ermesinin hemen ardından düzene geri dönmenin pek de kolay olmamasına karşı hayata karşı mecburiyetlerimiz bulunduğunu irdeleyen, kolaj olarak saykodelik pop ezgisine yapı ilerledikçe evrilen kurgu Midlake kayıtlarının bundan sonrasında karşılaşacağımız önermeler için de bir yolun yavaş yavaş tesis edildiğini gösterecektir. Acının tadını da tıpkı diğer olgularda olduğu gibi zamanı gelince yaşadıklarımızla beraber zihnimize kaydedeceğimizi belgeleyen bir ikrar I Guess I’ll Take Care’in özetini oluşturur. Yansıtılan içsel hesaplaşmaların bir sonraki evresinde The Jungler gibi bir örneğe de ancak böylesi bir kayıtta denk düşülecektir. Sıklıkla karşılaştırılmalarına neden olacak Radiohead benzerliğinin sadece uzaktan bir hissiyat paylaşımından ibaret olduğunu fark ettirecek kurgulardan No One Knew Where We Were gibi synthesizer destekli güzelleme albümün ikinci büyük duyusal / duygusal doruğu olan Anabel parçasına ulaştırır. Detaylarla beraber hikayemizi betimleyen sözcüklerin sıralandığı, Tim Smith’in vokaline sinmiş geçmişin izlerini yeniden yâd edebilmemizi sağlayan vurgulamalar, ekibin ortaya çıkartmış olduğu müziğin bir noktada hatıraların yazıldığı sayfalarından özenle seçilmiş yaşanmışlıklar olduğunu hatırlatan dönüştürmeler ile bütünlendiğini son kertede iletmeliyiz. Hayat oyununda maalesef yaşanmadan anlamını bulamayan o kadar çok sorunun varlığı karşısında düştüğümüz halleri irdeleyen I’m Amateur ile çalışma sona erer. Midlake külliyatında geçmişin izlerini günümüzün şartlarında yıkmaya devam etmemizi, hatıraları ve yaşanmışlıkları fark edebilmemiz için yılmadan dönüştürerek, hikayelere dökerek uçları açık birer ses seçkisi ortaya çıkartır Bamnan And Slivercock debut albümünde.Geliştirilip mercek altına alınmış sesler ile geçmişin kuru kuruya nostaljisini yapmaktan özenle uzak durmaya çaba sarf edilen Midlake’in müziğinde, dinleyeni kendi dünyasından kopartıp sunulmuş olana tutku ile bağlanılmasının nedenlerini uzun uzun detaylandırabiliriz. Belki de samimi gelen müziği bir bağrış çağrış haline dönüştürmeden, olması gerektiğinden çok daha fazla süslemeden sunabildikleri için, formüllere sadık kalıp aynı kalıpları cilalayarak insanlara sunmadıkları için Midlake ilgiyi üzerine toplamayı başarmaktadır. Şurası kesindir ki, 70’li yılların külliyatına nitelikli bir giriş için elimizin altında, bugünden önermelerle, sözcüklerle yaratılmış olan yetkin bir giriş seviyesini tanımlandıran bir müzik grubu olduğu gerçeğidir. Bir disipline bağlı kalınmadan yeterince geniş bir perspektif ile ortaya çıkartılan müzikal sentez aslında nitelikli popüler müziğin olması gerektiği seviyeyi göstermektedir. Tüketim formu olarak sürekli önümüze sunulmaya çalışılan bayat müziklerin yanında sadece bu sebep bile Midlake tarzı grupları daha fazla önemsememiz gerektiği sonucuna ulaştırmaktadır. Hayatlarımız zaten yeterince karmaşıklaşmışken hiç değilse müziklerde eksikliklerini hissettiklerimizi bulabilmemiz bu gibi türetimlere ihtimamla yaklaşılan projelerle mümkün olacağını bir kere daha belirtmeliyiz. The Trials Of Van Occupanther albümü bu bağlamda 26 Temmuz 2006 tarihinde Bella Union etiketinden sunulan ikinci uzunçalar olarak bu çıkarsamalarımızı destekler nitelikte yetkin bir sesler kolajı olarak dinleyicilerle buluşur. Düşünmekten imtina ettiğimiz, gizli kalmasından yana olduğumuz sorunlarımızı an gelip de ekranlardaki gerçeklik gösterilerinde seyretmek zorunda kaldığımız zamanımızda az biraz soluk alabilmemizi kolaylaştıran bir bütünsellik karşımıza çıkartır The Trials Of Van Occupanther. Bir konsept albüm tanımının pek çok eleştiride karşımıza çıkmasına karşın birbirlerinden bağımsız sözlerle bağlantısız birer ses seceresi ortaya konulduğu, tedirgin seslenişler kulaklara ulaşır. Hiçbir şey kolay olmadığı gibi, hemen pek çok şeyin çözümünün de aslında sanıldığı kadar da zor olmadığının idrakına ulaşabilmek de söz konsudur adı geçen albüm dahilinde. Karaltılı imgeler geçidine ev sahipliği yapan, detaylandırıldıkça derinlerine gizlenmiş olan şifrelerin zihinde farklı yansılara ve çözümlemelere geçit verdiği, yıllar öncesinden Fleetwood Mac grubunun şimdiki zamanda ses vermesi gibi hakikatli müzik önermesi ve albümde öne çıkmayı başarmış kayıtlardan birisi olan Rescoe ile dinlencelik başlar. Her dinleyişte meşakkatli bir ses işçiliğini belirginleştiren rock’n roll güzellemesi Bandits, tahayyül edilene ne kadar yaklaşmış olduğumuzu ifşa eden belgesel bir kurguyu ihtiva eder. Gündelikliğimizin içinde nasıl yanılgılarla karşı karşıya kaldığımızı, en ihtiyaç duyduğumuz anda etrafımızda kimseciklerin olmamasını ironik bir dille eleştiren Head Home, etkisinden uzunca bir süre çıkılamayacak kadar derdini sağlam bir biçimde irdeleyen albümün üst noktalarından bir diğeri; Van Occupanther gibi en başından bu yana değinmeye çalıştığımız özgünlüğü yansıtan, bir türlü söylemeye cesaret etmediğimiz şeyleri vakti geçmeden seslendirmemizi salık veren bir kıssaya kulak veririz. Melankolik tümceleriyle ayrılığı şüphe götürmez bir şekilde, eğip bükmeden ağıt haline dönüştürmeyi başaran Branches parçası gibi etkileyici ara pasajlar da keşfedilebilir. Jethro Tull’ın rock müzik külliyatı için benzeşsiz tasvirleri ile parallelikler barındıran In This Camp, neşeli partisyonlarına karşın ağır başlılığı elden bırakmayan It Covers The Hillside parçasıyla The Trials Of Van Occupanther’ın finaline ulaşırız. Kararlıklı tasviri, karaltılı düşüşler, yitirilip giden heba edilmiş zamanı birkaç damla gözyaşıyla beraber takdis ettiren You Never Arrived, Midlake’in sunmaya çalıştığının bir parodi, bir mizansen olmadığını aksine canlı örneklemler getirilebilecek, hakikat anlatıcılığı olduğunu anlamamıza aracılık eden müzikler olduğunu idrak ettiren bir sonuca taşır.Duygular nasıl ifadelendirilebilir, keskinlikler taşımadan, birilerine taş atmadan, çatmadan? Özgün bir yanıt bulabilmek için daha ne kadar acı tecrübeye ihtiyaç duymamız lazım gelir? Nedir bu kasvetten yana çekmeye devam ettiğimiz, çarkın içerisinden bir türlü çıkışı bulamadığımız? Hangisi makbul yön bulabilmek için herşeyi silip atmak mı, yoksa zihnin derinlerinde daima anılacak birkaç kelimelik özetler barındırmak mı? Bir türlü farkına varamadığımız artık yaşımızı almaya başladığımızdır? Pek öyle hallere girmiyoruz diyerek boşuna kendinizi kandırmayınız değerli okur. Yanıldığımızı anlamak için ancak, karşımıza Midlake gibi grupların çıkarttığı özgün deyişler mi, hangi sıfatla anılsa yarım kalacak müzikler mi lazım gelmektedir? Bilemediğimiz daha ne kadar gönül gözümüzü kapatmayı sürdüreceğimiz? Tarafsız kalarak sorunların tümüne hakkaniyetle yaklaşma cesaretini gösterebilecek miyiz? Yoksa avunmak için hala kendimize göre inanacağımız nedenlerimiz mi vardır? Bir türlü adım atmaya teşebbüs edemememizi sağlayan, bizi prangalara mahkum ettiren. İçinde bulunduğumuz Şubat ayı içerisinde Bella Union’dan yayınlanan The Courage Of Others albümünü daha ilk dinleyişte hem yukarıda iliştirmeye çalıştığımız soruları düşündüren yansılara kulak kabartma imkanına nail olduk. Hem de birbirilerinin tekrarlarını sunmakta ısrarcı olan indie etiketinin aslında ne kadar derin yüzeyler ve seslerle halen varedilebildiğine tanıklık etme şerefine nail olduk. Tim Smith’in Pitchfork sitesine verdiği röportajda değindiği gibi The Courage Of Others’ın temelleri Fairport Convention, Steeleye Span, Pentangle, Strawbs ve Amazing Blondel gibi İngiliz Progressive-Folk Rock gruplarının müzikal çizgileri üzerinden değerlendirilebilecek bir deneyimlemeyi kulaklarımıza ulaştırır. Üç uzunçalarda birbirlerinden farklı rotalarda ilerleyen müzikal yapılandırmaların değişmez öğesi ise sözlerin giderek daha çok kişiselleştirilebilir olduğu gerçeğidir. Deyim uygunsa bir yakarmanın canlandırıldığı, giderek daha akustik seslere ulaşıldığının habercisi olan Acts Of Man parçasıyla albüme netameli bir giriş gerçekleştirilir. Kimi şarkılar vardır bir söz bütününden, bir melodik kesişimden çok daha fazlasını canlandırır. Sözlere ihtiyaç duyarsınız gecenin bir yarısı, mümkün olsa da daha iyi anlatılabilse, örneklendirilebilse diyerek. Winter Dies iş bu ahvalin içerisinde simge olarak sunulan kış üzerinden, anlatmaya çalıştığı hikayesiyle Midlake’in özgünlüğünü korumakta ısrarcıl tutumunu yansıtmayı başarır. Katmanları arasında saklı duran Jethro Tull grubunun sihirbazı Ian Anderson’ı hatırlatan enstrümantal seslenişin de katkısıyla beraber. Sinematografik kurgusunda Tim Smith’in bir “crooner” olarak kulaklarımıza sevk ettiği hüzünbaz hikayeye ev sahipliği yapan Small Mountain, gerçeklerin çarpıcılığına dair önem atfedebileceğimiz bir başka güzelleme Core Of Nature gibi yüzeysel değil, yürek burkan kurgular The Courage Of Others’da sırasıyla sahne alır. Önümüze çekilmiş setleri, aşılmaz engelleri kural koyucular bütün herşeyi idare ediyor diziliminde manidar bir şekilde irdeleyen, iğneleyen Rulers, Ruling All Things folk müziğinin 2000’li yıllarında dinleyebileceğiniz yetkin örneklerinden birisi olacaktır. Stephanie Dosen ile Tim Smith’in düetinde Lynchvari bir karede, kederden arınmanın canlandırıldığı Bring Down, albümün en kuvvetli parçalarından birisi olduğunu düşündüğümüz The Horn parçasıyla beraber son kısma ulaşırız. Noktürnal ses alaşımıyla korkularımıza nazire yaparcasına daha etkileyici sözcüklerin karşımıza çıktığı In The Ground gibi deneysel enstrümantal pasajlardan mürekkep vedia parçasının refakatinde The Courage Of Others albümü tamamlanır. Midlake son tahlilde, geçmişi yenileştirerek günümüzde yeni anlamlar aramaya koyulanlara, derdine derman bulmak için nasihat almaktan fazlasına ihtiyacı olanlara ilaç gibi gelebilecek, kolaylıkla müzikal yapılarına dahil olunabilecek bir serüven vaad ediyor. Dikkatle dinlediğinizde belki aradığınız yanıtlara bile çıkmanız mümkündür.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Muhalefete Muhalefet Etmek – Sabri KUŞKONMAZ – Birgün
Türkiye'de Solun İktidar Yolu – Mithat Bülent ÖZMEN – Radikal / Tartışı-Yorum
Fener-Balat Yağmasına Tepki Yağıyor – Sol.org.tr
Kafesin Çöplüğü – Deniz Cenk DEMİR – Taraf
Tahakküm Adil Hükmü Bozar! – Umur TALU – Habertürk
Tekvir Suresi, Tütün ve Medine Memi – Sırrı Süreyya ÖNDER – Birgün
Direniş Mahallesinde “İşçileşmek”... – Gülseren ADAKLI – Bianet
Direnişin Verdiği Ödevler - Mesut ODMAN – Sol.org.tr
Akkardan'ı Gebze'nin Tekel'i Yapacağız! - Birgün
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Çocukları Öldürelim! – Ece TEMELKURAN – Habertürk
Bahçede Bir Siyasetçi – Yıldırım TÜRKER – Radikal
Türkiye’nin Azınlık Politikaları -1- – Göksel EREN – Serbest Yazarlar
Naomi Klein: Haiti Borçlu Değil, Alacaklıdır – ZNet / Gerçeğin Günlüğü
Hrant’ın Fransız Direnişçi Ağabeyi : Misak Manouchian (1906 Adıyaman - 1944 Paris) – Ragıp DURAN – Apoletli Medya / Express
Yaşamak Yazmak - Cüneyt UZUNLAR – Açık Koyu
Ajans #3 – íí – 13Melek
Kaldığımız Yerden – Tolga Selçuk – Meçhul Öğrenci Anıtı
Darwin'in Evrim Kuramı Operada – Zülal KALKANDELEN – Müzik Yazıları

Midlake Official
Midlake At Myspace
Midlake At Bella Union
Midlake At Facebook
Midlake Interview By Marcus KAGLER – Under The Radar
Midlake Informative At Live On 35mm – Valerio BERDINI – Live On 35mm
Midlake – The Courage Of Others Album Review – Sam SHEPHERD – MusicOMH
Midlake - The Courage Of Others Albüm Eleştirisi – Cansu DENGEY – Reset! Magazine
Charlotte Gainsbourg Official
Charlotte Gainsbourg At Myspace
Free Nosaj Thing Remix Of Charlotte Gainsbourg's ''Heaven Can Wait'' Feat. Beck - Drew TEWKSBURY – LA Weekly Blogs
Nosaj Thing Official
Keramick & Lobo At Myspace
Keramick & Lobo At Freaky Beats Productions
Keramick & Lobo The Braille Album Review - A'damn – KPSU Radio
Dom Mino' At Myspace
Dom Mino’ At Facebook
Dom Mino' Unknown Coordinates Album Informative – Schole
The Go Find Official
The Go Find At Myspace
The Go Find – Everybody Knows It's Gonna Happen Only Not Tonight Album Review – Zachary HOULE – PopMatters
Frederik Official
Frederik At Myspace
Frederik At The Kora Records
Frederik Interview - P. McEVER – Ink19
Salim Nourallah Official
Salim Nourallah At Myspace
Salim Nourallah At Tapete Records
Alternans Myspace Sayfası
Alternans Facebook Sayfası
Alternans Ben Ölmeden Önce – Video – Dream TV-Ar-Ge
Alternans Röportajı – Zemin – Metal Müzik Web Zine

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Just A Question Of Time...x - Marsup' aka Mars
Marsup' aka Mars Flickr Page

Critique Of Religion – In Touch (Aaron COYLE)
In Touch (Aaron COYLE) Flickr Page

No Right Turn – Shirl.1 (Shirley Harrison)
Shirl.1 (Shirley Harrison) Flickr Page

Midlake Photos Courtesy From Below Listed Web Sites:
Shore Fire Media Midlake’ Press Section
Image-1- By Bil ZELMAN
Image-2- By Jon BECK
Image-3- By Bil ZELMAN

>>>>>Poemé
Güvercin Kayaları – Muzaffer İlhan ERDOST

Cemal Süreya'ya

Şimdi birçok yıldız doğdu
Kekik kokulu okaliptus tepelerinde
Uyanabilirsen uyan bir bak
Silahın parmaklarının biraz yakınında duruyor
Parmaklarının biraz yakınında sen duruyorsun
Uyanabilirsen uyan bir bak
Kirli ayaklarının altında
Yeşeren bu diken biraz Afrikaysa
Sen de biraz Afrikasın

Yavru güvercinler gidiyor dağlarından
Senin kan kokulu ellerine
Bazı kurşunlardan sonra bir parça kan akıyor
Ne olacak bir parça kan işte
İşte bir parça kan
Afrika önünde

Şimdi birçok yıldız doğdu
Uyanabilirsen uyan bir bak
Kopmuş bir dağ gibi ölü yalnızlığına düşüyor
Şehirlerin pis kokusuna
Etinin daha pis kokusuna
Uyan bir bak
Sol yanında yusufçuk kuşları
Umulmadık şiirler söyleniyor
Bir Afrika haritasına yakın
Denizin sabah aydınlığıyla dolduğu yerde
Güvercinlerin gelip gittiği yerde

Kaynakça: Şiir.gen.tr