Saturday, March 27, 2010

Deuss Ex Machina # 293 - Sein Gesicht War Das Eines Gelehrten

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_293_--_Sein Gesicht War Das Eines Gelehrten

22 Mart 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Lali Puna-Remember (A Number Of Small Things / Morr Music)
>2<-Ninca Leece-Touriste (Bureau B)
>3<-Ninca Leece-The Uncut Version (Bureau B)
>4<-Caribou-Bowls (Merge Records / City Slang)
>5<-Caribou-Leave House (Merge Records / City Slang)
>6<-The Jackson 5-I Want You Back (Regrooved By Basement Freaks) (Goodgroove Records)
>7<-The Jackson 5-Dancing Machine (Regrooved by DJ Kid Stretch) (Goodgroove Records)
>8<-Nils Krogh-Things We Do (Alternate Take) (Backdrop)
>9<-Grand Pianoramax-Freestyle Figures (Atjazz Remix) (Backdrop)
>10<-Cobblestone Jazz-Fiesta (Studio !K7)
>11<-Cobblestone Jazz-Cromagnon Man (Studio !K7)
>12<-Uffie-Pop The Glock (Felix Da Housecat's Pink Enemy Remix) (Because Music)

Sein Gesicht War Das Eines Gelehrten (293) – Duyumsanmasını İstediklerimiz Bütün Bu Hengamede Kendiliğinden Bir Yolun Yüzümüzün Hürmetine Ortaya Çıkartılamayacağının Gerçekliğiydi. Sıfatlarımızı Karıştırırken Yanlış Eşiklerde Kaybettiğimiz Bilgilerimizi Başka Yerlerde Yeniden Filizlendirebilme Çabamız Baki. Her Daim Olduğu Üzere. Gün Ola Devran Döne. [Siğil Gibi Yaygınlaştırılan Genellendirmelerle Mücadele Etme Rehberi Fasikül 3.14]

>>>>>Bildirgeç
“Tek sorumlu davranış biçimi şu olabilir: kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel yaşamımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve en gürültüsüz biçimde sürdürmek -ama artık iyi yetişmiş olmanın bir gereği olarak değil, bu cehennemde hala soluyabilecek havayı bulabiliyor olmanın utancından ötürü.” Theodor Wiesengrund Adorno

Devinimin en olmadık yerinde hatalara açık kapı bırakarak ne olduğumuzdan daha makulü, ne de olması gerektiği kadarıyla hakkaniyetli bir işlevselliği hayata kazandırabiliyoruz. İşittiklerimizin bir yanını kapsayan tekdüzeliğe, yekpare bakışıma alabildiğince kaptırıp gitmeyi kendimizce uygun buluyoruz. Yakıştırmaktan kaçınmadıklarımız, doğruların aslında ulaşılabilir olduğu kıssasından ne kadar çabuk bir biçimde feragat ettiğimizi göstermektedir.

Empati kurabilmenin yerini çoktan almış olan genellemelerin, yaftaların altında kobaylığa teslim olduğumuz dar kapsamlı bakışımların vesair önerme dizisi olarak karşımıza çıkartılmış ama zaman mevhumunu tüketmek dışında da başkaca bir çıkarsamaya imkan ihtimal bıraktırmayan haller hep bu döngünün içerisinde en olurun, en işlevselin varlığını tahsis edebilmeyi her daim olduğu üzere şimdilerde de yokuşa sürmektedir.

Yolun daha en başında bulunduğumuzu hatırlarımızdan çıkartarak her seferinde farklı bir noktadan başlarmış gibi yapılmasının yegane müsebbibi belki de bu kadar kaçınmak zorunda olduğumuzu sandığımız ama bir türlü rayına koyamadığımızdan üzülmeye, dert edinmeye devam ettiğimiz hallerimizle de birebir bağlantısı mevcuttur. Hazır denenmiş ve oluşturulmuşu varken ne diye en başından başlayalım dediğinizi duyar gibi olduğumuz anlarda, biteviye bir analiz yapmak yerine bizi o durumlara nelerin sevk ettiğinden de dem vurabilmemiz lazım gelmektedir.

Nasıl bu kadar kolay bir biçimde hayata karşı mağlubiyetlerimizi çoğalttığımızdan mevzu bahis açabiliriz. Keder ve kasvetin birbirlerinden ayrışmaz bir biçimde nasıl bu kadar görünür adledildiğini de sözcüklerimize eklemleyebiliriz. Nasıl bu kadar birbirlerine bağlantılanarak, görülmesi öncelikli olan sorunların resmine bakmaktan her türlü alıkonulduğumuzdan da ha keza. Muktedir olmanın getirdikleriyle sözün işitilir olmasının aynı kefe içerisinde değerlendirilmediği, kimin ne dediğinden çok kimin ne kadar fazla tantana yaptığı ile ilintili olarak şekillendirmelerin ve son tahlillerin gerçekleştirildiği bir gündemde nereye kadar bu dar kapsam dahilinde yol belirlememiz gerekmektedir.

Yapmış olduğumuz onca hataya karşın hala bir çıkış yolunun bulunabileceğini bellekten çıkartıyorsak eğer elimizde kalan ne olmuştur? Taraftar olmaktan kaçınmadan birbirimiz için söylemediğimizi de bırakmadığımız hallerimizden uzaklaşmadıkça, sorunlara dair kelamlar dizebilmenin bir orta yola bizleri taşımayacağı aşikardır. Fikrin kendisine tahammül göstermeyi unuttuğumuzdan bu yana geçen süre içerisinde en olmadık, en umulmadık aralıklarda kendini tekrar etmekten kaçınmayan duvarlarla yüzyüze kaldığımızı belirtmeliyiz. İnsan olmanın gerekleri olan hatalardan dersler çıkartarak ama makul olanın peşini de asla bırakmayarak bir görünümü karşınıza çıkartmaya çalıştık.

Eğrisi ve doğrusuyula bildiklerimizi kendimize saklamak yerine ortalık yerde duyurabilmenin, tıpkı başkalarının sorunlarında olduğu gibi kendi sorunlarımızı da anlayışla yaklaşarak, çerçevin görünmeyen yüzeylerindekileri işitir kılarak, sadece bize ait olmadığını idrak ettirmeye teşne olduk. Deuss Ex Machina’nın kısıtlı imkanları dahilinde müziği bir hayat okuması için aracı olarak belleyişimiz de bu yüzdendir. Kimi zaman sayfalarca süren serzenişler ile keskin hatlarla birbirlerinden ayrıştırılmış olan, esamesinin okunması gerekli olanın yadsındıkça bir tarafı hep eksik kalmış olan işitilmezleri duyumsatmaya gayret ettik. Ne ki şartlandırılmışlıkların sunabildiklerinin karşısında bir alternatif mecrayı oluşturabilmenin kolay yolu bulunmamaktadır.

Deuss Ex Machina bu bağlamda sınırların zorlanabilirliğine, konuşulmazların konuşulabilirliğine dair ehveni şer önermeler getirmek dışında başkaca bir amacı bulunmayan bir yapının esas öğesini oluşturmaktaydı. Şimdi bir karar anının tam ortasındayız. Gerçek hayat dediğimizin artık düşünselliğin sınırlarının daraltıldığı, hakkaniyetin acı bir ilaç olarak resmedildiği, ne denilirse denilsin, nasıl yapılırsa yapılsın muhakkak taşın altında bir bit yeniğinin aranması gerektiğine sebat edilen bir bakışıma dönüştürüldüğünü esefle idrak etmiş bulunuyoruz. Ne o ne bu diyerek çeşitlendirmeye, dillendirmeye çalıştığımız tüm telaşemiz varedilmiş olanın eğreltiliği karşısında değişikliklerin gerçekleştirilebileceğine dair bir kehanetten ibaret değildir.

Şimdi sonlandırmak zorunda olduğumuz, yarıda bırakmak mecburiyetinde kaldığımız Deuss Ex Machina günlüğü geldiği yere hayatın taa içine karışacaktır. Bu satırların takipçisi olmayı sonuna kadar sürdürmüş kâriler ve onların beraberinde getirmiş oldukları önermelerden de fazlasıyla yeni şeyler öğrenerek çıktığı eşiğe geri dönmektedir. Sözün kıssası zaruri gerekçelerle Deuss Ex Machina’nın uzun soluklu yazın ve betimleyerek dert edinme şiarı hayatın içerisinde devam edecektir. Belleğimiz elverdikçe burada öğrendiklerimiz ve işittiklerimiz ve paylaştıklarımız ve anlamlandırdıklarımızla dolu olan heybelerimiz Nisan ayının hemen başında Ankara’da Tekel emekçilerinin arasında olacaktır. Bir Mayıs gününün sabah saatlerinde görmekten kaçınılan emeğin bir günlük de olsa hatırlara getirildiği, sesinin duyurulduğu biber gazıyla terbiye edildiği alanlarda yer edinecektir.

Theodor Wiesengrund Adorno’dan yaptığımız alıntıda sözcüklere döküldüğü üzere bu cehennemde hala soluyabilecek havayı bulabiliyor olmanın utancından ötürü sorumluluk gerektiren, ses çıkartılması lazım olan, diş bilemekten kavga döüşten ise ifadelerin artık tek bir doğrudan ibaret olmadığının bilincini unutmadan sürüp gidecek bir heyhulanın ortasına doğru yol alıyoruz. Emek verdiğiniz, paylaştığınız, okumaya değer bulduğunuz, sözümüzü yarım bırakmadığınız için müteşekkiriz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Kurtçuklar Yumurtadan Çıkıyor – Ayşegül DEVECİOĞLU – Bianet
Ermeniler Raus! – Yıldırım TÜRKER – Radikal 2
Doksanbeş Yıllık Yalan, Kadrolu Yalancılar ve Kirlenmiş Vicdanlar... – Fikret BAŞKAYA – Özgür Üniversite
Ölmeyen Zihniyet Ya Da İçimizdeki Yabancıyı Kusmak – Ertuğrul MEŞE – Birikim
AKP'nin "Ahtamar Açılımı": Bize Samimiyet Gerek, Riyakârlık Değil – Rober KOPTAŞ – Bianet
Mağdur ve Mazlumun Yanında Durmak – Kürşad KAHRAMANOĞLU – Birgün
Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye'sinden Nazım'ın Maltepe-Dolmabahçesi'ne.. – Merdan YANARDAĞ – Sol.org.tr
İntihar, Hak, Piyasa – Umur TALU – Habertürk
Ölümü Düşleyen Gençlerin Ülkesinde – Gözde BEDELOĞLU – Birgün
Sırrımız Kızıldere’dir – Ferda KOÇ – Sendika.org
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
22 Mart Dünya Su Günü’nde Türkiye HES Raporu – Türkiye Tabiatını Koruma Derneği-Antalya Şubesi – SolFaSol
Mülksüzler İçin Bahane Kalmadı! – Tolga BİNBAY – Sol.org.tr
Toprağın Hikayesi – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2
Asimilasyon Öldü, Yaşasın Disimilasyon! – Melih MOL – Kronik Muhalif
Düet Ya Da Düello – Cüneyt UZUNLAR – Açık Koyu
Kömür Paketi, Nohut Paketi, Makarna Paketi, ‘Anayasa’ Paketi... – Halkın Günlüğü – Yeraltından Notlar (i)
Siz Hangisini Kutluyorsunuz? - Eleştirel Günlük – Eleştirel Medya Günlüğü
Ajans #7 – íí – 13Melek
John Balance ( Coil )- Funeral Song 1962 - 2004 (Batwings A Limnal Hymn) – Urufixx – Hiçliğin Nehrine Akan Yüzlerce Şişe

Lali Puna Official
Lali Puna At Myspace
Lali Puna At Morr Music
Ninca Leece Official
Ninca Leece At Myspace
Ninca Leece – There Is No One Else When I Lay Down And Dream Album Review – Adrian ELMER – Cyclic Defrost
Caribou Official
Caribou At Myspace
Caribou – Swim Album Review – Mike MINEO – Obscure Sound
The Jackson 5 Informative On Wikipedia
The Jackson 5 At Motown Records
Michael Jackson Regrooved By Goodgroove Records – NuFunk
Goodgroove Records Official
Basement Freaks At Myspace
DJ Kid Stretch At Myspace
Moods: You, The Night, And The Music Official Informative At Backdrop / ObliqSound
Nils Krogh At Myspace
Grand Pianoramax / Leo Tardin Official
Grand Pianoramax / Leo Tardin At Myspace
Atjazz At Myspace
Cobblestone Jazz Official
Cobblestone Jazz At Myspace
Cooblestone Jazz The Modern Deep Left Quartet Album Review – Louise BRAILEY – Fact Magazine
Uffie Official
Uffie At Myspace
Felix Da Housecat At Myspace

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Biennale d'Arte Contemporanea Venezia 2007 – Rino Palma
Rino Palma’s Flickr Page

>>>>>Poemé
Düşler Bir Ses Bulur Bende – Haydar ERGÜLEN

Bir çocuğun düşüyüm ben
Büyülü yaz akşamları
Ben üflerim mızıka söyler
Sesimiz tutar sokakları

Ilık bir ses taşırım yorulmadan
Sonsuz özlemler büyütürüm yarına
Ben mızıka çalarım
Siz onu duymasanız da
Mızıkamın içindedir yaşam

Kardeşler ben çalayım siz görün
Nasıl geçilir kiraz rengi sokaklar
Soluk soluğa yeni aşklarla
Yorulmaz yaşlı bir yürek bile
Gülüşler ona akar da

Ben mızıka çalmazsam
Ne özlemleriniz olur ne ayrılıklarınız
Yalnız bir yıldız gibi boşluğa
Düşer yaşlı dünyanız

Bir çocuğun düşüyüm ben
Mızıkamın sesi yeryüzüne değer
Uyurum uyanırım hep aynı şarkı
Ne sesim eksilir ne umut biter.

Kaynakça: Antoloji.com

Sunday, March 21, 2010

Deuss Ex Machina # 292 - Exploded Seed More Of A Gorgeous Faint Brain

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_292_--_Exploded Seed More Of A Gorgeous Faint Brain

15 Mart 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Loscil – Endless Falls (Kranky)
>1<-Offthesky-Frozen Fountain (Home Normal)
>2<-Loscil-The Making Of Grief Point (Feat. Daniel Bejar) (Kranky)
>3<-Loscil-Dub For Cascadia (Kranky)
>4<-aAirial-Seul À Seul (Breathe Compilations)
>5<-aAirial-Le Rythme Des Jours (Breathe Compilations)
>6<-Sleep In-Mother Russia (Self Released)
>7<-Sleep In-Mountain Climbers (Self Released)
>8<-Pryzma-Ufology (Med School)
>9<-Joe Syntax-Expectra (Med School)
>10<-Trisector-Frozen Funk (Large Amount Of Soul)
>11<-Fanu-Amok (Large Amount Of Soul)

Exploded Seed More Of A Gorgeous Faint Brain (292) – Daracık Bir Çizginin Bir O Yanında Bir Bu Yanında Koşar Adım İlerlemeye Gayret Ediyoruz. Ne Ötekisine Sus Diyebiliyoruz Ne Buradakine. Herkes Kendi Sığındığı Eşiğinde İlla Ki Haklı Olduğunu İspatlamaya Heveskar Bir Biçimde Çabalamakta. Ortalığa Dağılmış Olan Fikir Tomurcukları Ayaklar Altında Hınç İle Ezilmeye Devam Ederken Sulhu Ne Zaman Yakalayacağız! [Niyet Edilen Başlangıçlar Bir Kerecik Olsun Anlamaktan, Yüreğini Açmaktan Geçer Kitabesinden C-1]

>>>>>Bildirgeç
Korku, en beşeri duygudur. Benim iktidarlara başkaldırışımı görenlerden kimi beni korkusuz insan sandılar. Oysa ben korkarım. Ne var ki, bende, başkalarına yararlı olacaksa, doğru bildiğimi, inandığımı söylemek, açıklamak duygusu, korku duygusuna her zaman üstün gelmiştir. Korkarım, yine söylerim. Korkmuyorum diyenler, ya başkalarına yalan söylüyorlar, ya kendilerine yalan söyleyip kendilerini kandırıyorlar ya da bilmeyerek insan olmadıklarını söylüyorlar.” (Mum Hala, 6 Şubat 1970) Aziz NESİN

Sorunların çözümlenebilmesi için yol yordam bilirliğin üstüne ne kadar uzun zaman önceden ölü toprağını serpmişiz, nasıl bu kadar katmanların altında bırakıp esamesinin okunmayacağı günlere ulaşarak adına modernleşme diyebilmişiz giderek çetrefilleşen güncelliğimizin bizahati çehresinde, kaspamı dahilinde. Bildiğimizi var saydıklarımızı kendimizden bile inatla saklar hale dönüştükten sonra korkularımızın filizlenmesi dışında hangi çabalara girişebilmişiz. Hangi evrede nelerin bizleri beklediğinden nasıl bu kadar emin olabilmişiz? Ayrışmışız, ayrılmaktan gocunmamış hezeyanları topeykün korkuların kucağına terk etmişiz. Düzeltebilmek bir yana her şeyi derinleştirerek nasıl da içinden çıkılmaz adletmişiz tüm olan bitenleri. Makul ve mantıklı çözümlemeleri ne kadar zamandır unutmayı tercih ettiğimiz karşımıza çıkmaktadır beraberimizde büyümekte olan korkuların çokluğu karşısında. Asgarisini tesis edemeden, azamiyi istemek, talep etmek imkanı bulduk mu daha fazlası için müsammaha göstermek mi bizleri daha ilerici kılacaktır. Yokuş aşağı koşaradım ilerlemeyi sürdürdükçe, ötekileştirmekten çekinmediklerimizden pek bir farkımız, son tahlilde kalmayacaktır. Sözün kendisine kıymeti bir türlü biçemezken bir yandan da yeni eşiklerde yaratılmaya çalışılan korkulardan korkular beğenip hayatımızın daha da karamsar kılınmaya çalışılması bizim buralarda dikkat çekmeye, üzerine ilaveler gerçekleştirmek üzere teşebbüs ettiğimiz unsurlardır. Her durumda yaratılan atmosferin kolaya kaçılıp, aslında olan bitenleri konuşmaktansa olabildiğince vakit kaybı olduğunu idrak ettirebilme gayretkeşliğidir. Makus kederimizin harcı bir hınçla karılmaya devam edilirken her yeni gediğin, hiç yoktan yere oluşturulan her yeni düzenlemenin şartları olduğundan kötü bir noktaya çektiğini anlamlandırmak için müneccim olmaya gerek olmadığını düşünmekteyiz. Nasıl kolayca dile getirip temennilerimizi bir üçüncü yolun varlığını tesis etmeye gayret ediyorsak aynı hassasiyeti üzerimizde yapılandırılmaya çalışılan korkulara karşı da neden yapmadığımızı anlamlandırmak en büyük gailemizdir. Kolaya kaçmadan yüzleşebilmenin, hataların müstesnalığını bir kenarda tutarak, yanlışın yanlış olduğunu söyleyebilme gerekliliğine zihinlerimizi yormalıyız.

Hayat sahnesinin dört bir tarafını kaplayan korkularımızın, bizim ufak bir adım da olsa ileriyi adımlamamız için tertip edilmiş olan bir engelleme olduğunu da hatırlatmak isteriz. Uzlaşmaktan kaçındıkça, sesi işitmedikçe her durumda olguların altını üstünü birbirine karıştırmayı sürdürdükçe, fakatlara gebe kalmaya devam edildiği sürece soluğunu ensemizde hissetmeye devam edeceğimiz korkularımızın insan eliyle türetilmiş olmasıdır burada düşündürücü olan. Yaraların kanırtılmasının müsebbibi olarak atfedebileceğimiz dayatmalardır her defasında dipsiz kuyunun derinlerine iyice çekilmemizi kolaylaştıran. Anlamazlıktan gelerek, birinin durumunu diğerinden üstün tutarak, birisi iyi diğeri yerin dibine batasıca diyip kötülemeyi sürdürerek bu sağaltımın iyice içinden çıkılmaz bir hale dönüştürüldüğünü en başından söyleyebiliriz. İçimizden geldiği gibi değil başkalarınca doğru olduğu sabitlenmiş yankılara, yargılara sahip çıkmaya devam ettiğimiz müddetçe de aşılamayacak olan sadece korkularımızın iğneleyiciliği ve huzursuzluğun daimliği olacaktır. En zorundan başlama mecburiyetine kaptırılıp gittikçe en basit sorunlarda bile tökezlemeye başlamamız kaçınılmaz hazin sonu beraberinde getirmektedir. Artık yargılarımızı belirli kriterlere göre şekillendirerek o direktife göre tavır alarak ve bu durumun karşımıza çıkartabileceklerini iyice düşünüp taşınarak hayatı idame ettirmeye çalışmamız belirginleştirilmektedir. Hatalar düzeneğinin birbirleriyle zincirleme biçimde korku tünellerine bağlantılandığından bahis dahi açamadan yarıda kaldığımız yolumuza devam etmemiz beklenmektedir. Nereye gideceğimizi hiç düşünüp taşınmadan aynı kısır döngü içerisinde olduğumuz yerde mıh gibi çakılı kaldığımız sonucuna ulaşabiliriz.

Korkularımızla beraber yol kat etmekten nefessiz kaldığımızı idrak edemeden her yeni dönemeçte üzerine eklediğimiz ilavelerle, anlamaktan uzakta kalmayı sürdürüp, yaftalara sıkı sıkıya tutunmaktan kaçınmadığımız müddetçe daha iyisine ulaşabilmemiz de an itibariyle uzak bir ihtimaldir. Ümit bizleri doğru olana sevk etmesi için bir eşik yaratacaktır bir ihtimal ancak nereye kadar bu basık kasvet ve korku tünellerinde doğru olan yolu bulabileceğimiz hala büyük bir muammadır. Sabit kalmayı sürdürdükçe aynı odaklarda, keskinliklere zemin sağlandıkça, uğraşıp durdukça körlüğümüzün daimliği için nasıl düze çıkacağız ve nasıl birbirimizi korkulardan arınmış bir biçimde anlayabilmeyi başarabileceğimiz çıkarsamadır burada düşünülmesi gereken. Yarısında bıraktırılmış cümleleri, eksik gedik tamamlanmış sözcükleri kafiye dizisi olması için değil sadece gerçekleri işitebileceğimiz ifadeleri belirginleştirebilmek hala mı zordadır, hala mı yüce dağların ardındadır? Yıllar yılları takip ederken ulaşabildiğimiz noktanın iyimserliğini sizlerin takdirlerine bırakıyoruz. Çetefilleştirilip içinden çıkamadığımız korkularımızla koca bir ömrü tüketmekten gayrısı için kararlılıkla olguları irdeleyebilmek, işitilmezi işitebilmek, görünen köyün kılavuz istemezliğine riayet etmek için çabalanmaktır gereksinim duyduğumuz şehven değil, hakikatle korkularımızdan ayrışabilmemiz ve artık nefes alabilmemizi sağlayabilecek olgunluğu yakalayabilmektir lazımgelen önceliğimiz.

Bitmek tükenmek nedir bilmeyen bir kapsayışla dört bir yanımızı sarmaya devam eden korkuların hiç olmadığımız kadar köşeye sıkışmamıza vesile teşkil eden hallerini gündemin satır aralarında çözmek mümkündür. Nasıl da o korkuların ardılına saklanmamız salık verilerek gerçekliklerden uzak kalabileceğimizin vavelyası karşımıza çıkacaktır. Hemen her durumda yaftalamaların önünün artık alınmaz bir biçimde çoğaltıldığı, kimin hangi bahsi açtığını değil nasıl daha fazla gürültü koparttığının haber olduğu güncelliğin sınırlarında uzlaşının mumla aranır olduğunu fark etmek söz konusudur. Uzlaşmak bir yana gösterilen her bir tepkimenin artık sınırlarını iyice kavradığımız ve tektipleşmelerin, farklı seslerin duyurulmasının önünün alınmasının tüm temellerinin atıldığı, insanı korkuların kollarında giderek daha sinik yaşamak zorunda bıraktırmış olan 12 Eylül darbesinin müsebbibi olmuş isimlerin yargılanabilrliklerinin bile tartışma konusundan nihayetinde bir hakikate dönüştürülebilirliğindeki aşılmazlıklardan bahis açabilmek mümkündür. Hala engebeli bir alanda ve hala ısrarla bu yargılamaların mümkünatsızlığı konusunda ortaya atılan demeçlerin bu ülkenin hak ettiklerinden olmadığının bilinmesinden başlayabilmek mümkündür.

Öte yandan insanların bariz bir biçimde hedef haline dönüştürüldüğü, gençliklerinin heba edildiği, saman altından suları akıtırken bambaşka şeylerle halkın oyalandığı bir zamandan günümüze hala muhalifliğin zor zanaat olduğunu anlamlandırabilmek de mümkündür. Ankara’da 4-C’nin boyunduruğu altına alınmaktansa onurlu bir mücadele yolunu tercih etmiş, kendi haklarının tanzimini sadece bağlı bulundukları kurum için değil bütün emekçiler için kararlılıkla sergilemiş Tekel eylemcilerine oturma eylemiyle desteklerini esirgemediklerinden dolayı, İstanbul Çekmeköy Mehmetçik Lisesi’nde eğitimlerini sürdüren 24 öğrenciye uygulanan okuma haklarının engellenmesi de başlı başına 12 Eylül’ün devamlılıklarından birisi değil midir? Her durumda suskunluğa teslim kalarak, ses çıkartmayarak, bilinçleriyle yanlış buldukları şeyler için duyarlılıklarını göstermek isteyen öğrencilere tasdikname midir en sonunda reva görülecek olan. Demokrasinin çok seslilik olduğunun idraki bu kadar mı ufkun öte yanındadır. Hala mı bazı şeyleri kapsamamaktadır?

Umur Talu’nun Habertürk gazetesinde yayınlanmış olan Demokrasi Böyle Bir Şey Mi! makalesinden alıntılayalım: “İnsanlar özgürlüğü, farklı olabilmeyi, cesareti, bir başkasıyla dayanışmayı, hak bilmeyi, hak savunmayı, her manada uyuşmamayı gençken öğrenmeyecek, yaşamayacak da; bir gün başbakan olmayı mı bekleyecek! Herhangi bir otoriter, despot, had bildiren, tehdit eden, can yakan sistem veya odaktan özünde ne farkı var böyle bir demokrasi iddiasının!” Veyahutta her fırsatta ayağımıza gelen açılım fırsatlarını değerlendirmek dışında her ne varsa uygulamaya geçtiğimiz, yapılan her bir hamlenin ardından bir türlü tükenmek bilmeyen acılarımızla baş başa kalmaktan gayrı bir seçeneğin bıraktırılmadığı ermeni açılımının geldiği son noktadan da söz edebiliriz. Bir türlü normalleşmenin yolunu konuşmaktan geçtiğine, barışın dilinin kimselerin dayatmalarıyla değil insanların birbirlerini gerçekten hissederek, duyarak oluşturulabilirliğine kani olduğumuz bir konuda bile olur olmadık zamanlarda karşımıza çıkmaya başlayan ve hemen tüm ilerlemeleri olduğu gibi sıfırlayan soykırım yasa tasarıları, buna mukabil Başbakan tarafından salt rakkam olarak zikredilen birer insan olduklarından dem vurulmayan ama çaresiz kaldıkları için en son olarak düşman bellendikleri bir toprakta emeklerinin peşinde koşmaya çabalayan Ermenistan vatandaşlarını sınır dışı ederiz vurgusunun altında yatanlar nelerdir?

Nasıl bizler bu güdümlü kindarlıklarımızla derin ağrılarımızdan kurtulmayı başarabileceğiz? Kendimize gem vurmaktan alıkoyamadığımız bir türlü diğeri olamadığımız için sesimizin işitilmediğinden dem vurduğumuz hallerimiz, aynlığımız, bu kadar korku çemberinin içerisinde bir o yana bir bu yana daha ne kadar savrulmaya güncel politika malzemesi olarak harcanmaya devam edecektir. Hiç mi tükenmeyecektir, acıların üzerinden sözcükler kurmak, aba altından sopa sallamak, hizaya gelmiyorlarsa modern tehcirlere zemin sağlamak sonuçta tek çıkış yolumuz mudur? Ötekisi için hukuk geçerli değil midir? Etnik tabiiyetleri nedeniyle, kanunen yasal olmayan çalışma haklarını ellerinden almak başka bir şey iken sadece oralı, öte yakamızdan, düşmandan geldikleri için bir koz olarak adledilmeleri, öne sürülmeleri en baştan insan haklarına aykırı değil midir? Yazılarını takip etmeye çalıştığımız Radikal gazetesi köşe yazarlarından Erdal Güven’in sözcüklerine sığınalım: “Türkiye’nin ‘soykırım’ın ötesinde, ‘soykırım’ döngüsünün dışında bir Ermeni politikası geliştirmesi gerekiyor. Protokoller tam da bunu sağlıyordu işte. Gelgelelim yürütülemediği, Türkiye kendi kendine çelme taktığı, imza sonrası süreç iyi yönetilemediği için gelindi bu noktaya. Onca emek şu an itibarıyla boşa gitmiş durumda. AKP hükümeti, kendi tutarsızlığı ve iç-dış etkenler nedeniyle adım atamıyor. Bir de üstüne ‘soykırım’ kararları geldi. İyi de, hadi normalleştiremiyoruz diyelim, anormalleştirmek zorunda mıyız? Tehcirin yarasını ikinci bir tehcirle mi saracağız? İyi de çoğu 1998’deki depremden sonra, keyfinden değil, mecburiyetten Türkiye’ye gelip yerleşmiş, ekmek parası kazanmaktan başka derdi olmayan bu insanların günahı ne?”

Sözün kıssası daha kat edilmesi gereken yol ve evreler bir şekilde geleceğimizi de belirginleştirecektir. Korkularımıza saplı kalarak doğruların kıyısına ulaşamayacağımız kesin olandır. Yanılgılarımızı, yargılarımızı, yaftaları ve bütün bunları kapsayan korkularımız üzerine gidebilmek hepimizin elini bu taşın altına koyması gerekmektedir. Bu kısa notumuzun tamamlayıcısı olarak akademisyen, gazeteci Ahmet İnsel’in Radikal 2’de yayınlanmış olan Milli Onur Meselemiz başlıklı makalesini önemli bir okuma parçası olarak sizlerin dikkatine sunuyoruz.ABD’de Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili bir tasarının kabul edilmesine karşı neler yapılacağını anlatan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “TBMM’de temsil edilen muhalefet partileri ile de gerekirse temas kurarız. Bu bizim için bir milli onur meselesi” dedi. Ardından Başbakan Erdoğan, “Türkiye bu tür konularda hassastır. Onuru ile oynatmaz” diye tamamladı. Madem öyle, gelin şu milli onur meselesini ve hassasiyetlerimizin neye dayandığını bir konuşalım.
Onur, insanın kendine karşı duyduğu saygıyı ifade eder. Şerefli, kıvanç duyulan işler yapmaya dayanır. Eski kelimelerle ifade edersek, yerine göre şereftir, yerine göre haysiyet. Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel bir değerdir aynı zamanda. Bu nedenle günümüzde itibarın karşılığı olarak da kanımca yanlış biçimde kullanılıyor.
İtibar bütünüyle dışadönük bir haldir. Onursuz işler yaparak itibarlı bir konuma gelinebilir. Başkasının kitabını kelimesi kelimesine çalarak profesör, hatta YÖK başkanı olabilirsiniz. Arkanızdan methiyeler yağar. Ama siz kendi içinizde bu itibarın onursuz bir işe dayandığını bilir, bunun ezikliğini ömür boyu yaşarsınız. Başkalarını ezerek ezikliğinizi bastırmaya çalışırsınız. Aynı zamanda güce karşı da biat edersiniz. İtibarlı olmak her zaman onurlu olmak demek değildir. Onurunu yitirmiş insanlar, genellikle şirretleşir.

Başkalarının düşündükleri
Buna karşılık, insanın kendine karşı duyduğu bir hisle, ona karşı başkalarının gösterdiği saygı her zaman örtüşmez. Siz, kendi değerleriniz çerçevesinde şeref duyacağınız bir iş başarmış veya bir tutum almışsınızdır. Buna karşılık etrafınızdakiler, yaptığınız bu işi ondan kıvanç duyulacak bir hareket olarak tanımlamayabilirler. Hiçbir şekilde başkasının sırtından bu dünyanın nimetlerinden yararlanmamayı tercih eden bir kişi, içinde bulunduğu yoksulluğu onurlu bir hayat tarzı olarak görebilir. Zenginliği bir şeref ve haysiyet simgesi olarak görenler bunu benzer biçimde değerlendirmeyeceklerdir. Yoksul bir yaşamı seçmiş kişinin yaptığı işten, seçtiği yaşam tarzından kendi gözünde duyduğu kıvanç, insanın düşünen ve hisseden bir özgür varlık olarak taşıdığı değere denk düşüyorsa, başkalarının onu onurlu olarak görüp görmemesi önemli değildir. Ama bunun için onur duyulan işin insanın insan olarak değerine uygun olması gerekir.
Elbette başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğüne hiç önem vermeyebiliriz. Bunun onurlu olup olmamakla ilgisi dolaylıdır. Böyle bir önemsememeyi insani bir değeri sahiplenerek yapabiliriz ya da bu değerleri fütursuzca çiğneyerek. Onurlu olmak veya olmamak bizim elimizdedir. Yanlış yapmak onursuzluk değildir. Her ne kadar atasözlerimiz arasında, “inkâr yiğidin kalesidir” öğüdü yer alsa da, yapılan yanlışı gizlemek veya inkâr etmek dünyada genellikle onurlu bir davranış olarak görülmez.
ABD’de Ermeni soykırımının resmen tanınmasıyla ilgili, 1975’ten beri gündeme gelen dördüncü veya beşinci girişim bu. Bundan öncekileri, tehdit, şantaj, para ve menfaat dağıtma yollarıyla milletçe savuşturduk. Onurumuzu kurtardık. Bu son girişimin de, adı geçen komitede kabul edilmiş olmasına rağmen, komitenin kapısını aşıp aşmayacağına bağlı olacak milli onurumuz. Bugün ve geçmişte hangi onurlu işi yapmış olarak milli onurumuzu kurtarmış olacağız?
Davutoğlu bunun yanıtını dolaylı olarak veriyor. “1915’te yaşananları en iyi o dönemi yaşayan halkların bileceğini” belirtip “Ermeniler için 1915’in tehcir dönemi olabileceğini, ancak Türkler için de 1915’in aynı zamanda bir Çanakkale olduğunu” söylüyor. Bundan iki farklı sonuç çıkıyor.
1915’te Türkler Çanakkale’de varlık yokluk mücadelesi verirken, Ermenileri de birileri tehcire maruz bıraktı, demek midir bu? Bundan dolayı mı 1915 deyince Türkler farklı nedenlerle kıvanç duyarlar, Ermeniler ise büyük bir yas? Aksi takdirde Çanakkale şimdi nereden çıktı diye insan kendine soruyor. Peki, bu Ermeniler kendi kendilerine mi tehcir oldular ya da işgal güçleri mi onları tehcir etti? Ermenileri Merihliler mi başka bir dünyaya ışınladı, İttihat ve Terakki hükümetinin yöneticileri mi? Yoksa 1915’te Ermeniler Çin’de, Türkler Maçin’de yaşıyordu da 1915’te diğer halkın ne yaşadığını bilmediler, duymadılar mı? Bu ve benzeri başka soruları meşrebinize göre, emperyalist güçlerin menfur oyunları, kader, savaşta herkes büyük acılar çekti türünden yanıtlarla savuşturduğunuzu zannedersiniz.
Ya da bu karşılaştırmayı amaçlı okursanız, ondan Türkler Ermenileri Çanakkale nedeniyle tehcir ettiler sonucuna da varabilirsiniz. Tehcirin sadece tehcir olmadığını anlamak için yalnızca Talat Paşa’nın itinayla tuttuğu çeteleyi okumak yeterli. Ahmet Davutoğlu’nun, yaptığı Çanakkale ve tehcir karşılaştırmasının soykırım iddialarının bütün bir millete şamil kılınmasının kapısını araladığının farkında bile olduğunu zannetmiyorum.
Osmanlı Ermenilerini Türkler tehcir etmedi. İttihat ve Terakki yönetimi bu kararı aldı ve bütün bir insan topluluğunu, dinsel, dilsel ve ırki nitelikleri itibarıyla, suçlu suçsuz, kadın erkek, çocuk ve yaşlı ayırmadan cezalandırdı.
İttihatçılar bunu devleti kurtarmak saikiyle yapmış olabilirler. Türk milletini korumak ve yaşatmak amacıyla bu vahim kararı hayata geçirmiş olabilirler. Tehciri yönetenlerin, uygulayanların bir kısmı ırkçı-dinsel bir nefretle, diğer bir bölümü dünyevi bir müsadere hırsıyla bunu şevkle yapmış olabilir. Ama ne olursa olsun, bunu yapanların insanlığa karşı bir suç ve ağır cezalık bir iş yaptıklarını reddetmek onurlu bir davranış olarak değerlendirilebilir mi? Milli onurun savunulması, insanlığa karşı işlenmiş bir suçun inkârına dayanıyorsa, savunulanın adına onur denebilir mi?

Savuşturmak
1915’te yapılanların soykırım olarak tanımlanıp tanımlanmayacağını tartışabiliriz. 1915’te Osmanlı Ermenilerine karşı işlenmiş, son derece ağır suçların 1923’e kadar yayılmasını eleştirebiliriz. Ama bütün bunları, 1915’te Osmanlı Ermenilerinin insanlığa karşı işlenmiş çok ağır bir suçun kurbanları olduğunu açık biçimde kabul ettikten sonra yapabiliriz. Aksi takdirde Çanakkale haklı olarak milli onurumuz iken, Ermeni tehcirinin dünya vicdanında lanetlenmesini savuşturmak da bu milli onurun bir parçası haline gelir. Başkalarını bir kenara bırakalım. Kendimizin şeref duyacağı, haysiyetli bir iş yapmış olur muyuz?
“Soykırım iddiasını reddediyoruz çünkü atalarımız soykırım yapmış olamazlar” diye haykırıyor Başbakan. Türk milletinin ortak atası yoksa İttihatçılar mı? Ya da bir milleti toplu tehcire maruz bırakanların İttihatçılar değil, Türk milleti olduğuna önce biz mi gizli gizli inanıyoruz ve bu nedenle milletin uluslararası itibarını korumak için paralanıyoruz?
Ahmet Altan geçen hafta Taraf’ta şu soruyu soruyordu: “Bu korkunç suçu niçin saklamaya uğraşıyoruz, neden o katilleri savunmaya, suçlarını gizlemeye çabalıyoruz, neden gerçekler ortaya çıkmasın diye aşağılanmayı da göze alarak kıvranıp duruyoruz?” Evet, neden 1915’te Osmanlı Ermenilerine karşı işlenmiş organize cinayetlerin, eziyetlerin mahkum edilmesini, lanetlenmesini atalarımıza karşı yapılmış bir hakaret olarak kabul ediyoruz? Neden böyle bir inkârı bu milletin hassasiyetlerinin bir parçası olarak tanımlıyoruz?
O zaman neden böyle bir onuru ve hassasiyeti korumak için çırpınan ve gayet mümtaz şahsiyetlerden oluşan Talat Paşa Komitesini AKP baştacı etmiyor? 8 Mart günü bu komitenin danışma kuruluna başkanlık yapan Rauf Denktaş, toplantının sonunda “Asıl başkanımız Doğu Perinçek’e selam gönderiyorum” dedi. Böyle bir milli onur ve hassasiyetin yılmaz savunucusu neden hâlâ hapiste tutuluyor?
Yoksa bu onurun, bu hassasiyetin arkasında son derece elle tutulur bir neden mi var? Soykırım iddialarıyla mücadele etmezsek arkasından toprak tazminat talebi gelir diye mi korkuyoruz? 6 Mart tarihli Zaman gazetesinde yer alan haberde, diplomatik çevrelerin, “ABD’nin tanımasını, Ermenilerin tazminat ve toprak talepleri izleyebilir” uyarısında bulundukları aktarıldı. Bu ilk kez dile getirilmiyor.
Biz millet olarak, toprak ve tazminat taleplerini engellemek için mi bu milli onur savaşını veriyoruz? Milli onurumuz toprak ve parayla mı ilgili? Ayrıca kim toprak ve tazminat talep ediyor? Talep edilmese bile, bizim kendiliğimizden el konulan mal ve mülkleri, kaybolan hayatları en azından simgesel olarak tazmin etmemiz mi onurlu bir davranıştır, yoksa bu büyük yağma ve müsadereyi inkâr etmek için dünya ile savaşmak mı? Kısacası, 1915’te Osmanlı Ermenilerine yapılanları onurlu bir davranış olarak görüp görmediğimizi önce etraflı biçimde bir konuşalım. Ondan sonra milli onurumuzu nerede ve nasıl savunacağımıza sıra gelir.Tedirgin edici olan haleti ruhiye değildir o duruma ulaşmamıza neden olan sakilliğin bünyemizdeki kuvettinin çoğalmış olmasıdır. Tepksizilik dozunun hallice artması, birbirinin tekrarı olan münazara görünümlü tartışmaların uzağında belleği hala tazeleyememiş olmaktır bu durumun müsebbibi olarak anılabilecek. Çizginin merkezinden nasıl çarçabuk bir biçimde uzaklaştığımızı gitmek için çırpındığımız ama bir türlü yoluna giremediğimiz hedeflerimizin uzaklarında dolaşmayı sürdürüyor olduğumuz gerçeğiyle karşılaşırız. Sert düşüşler, ani değişimler iklimin kendisine yapılmış olan müdahaleler değil bütün benliğimizi resmen kontrol dışı kalmasına vesile olan açmazlardır hissiyat dengemizi alt üst eden. Yorgunluğun üzerimizde daimi bir yakınlık kurmasına müsade eden. Öyle ya da böyle bir şekilde doğruların peşinde koşmak için çablanmamız sırasında yorgunluğumuzu da hissederiz. Ne yaparsak, nasıl edersek, hangi sapaklardan dönersek bir hal yoluna koyabilme şansımız bulunduğuna dikkat kesildiğimiz aslında bizden önce gitmiş olan, açılmamış eşikleri aramak konusunda çablanmışların yaşadıkları hezimetleri fark edebilmek mümkündür. Mümkündür yük olmaktan daha fazlasına dönüşmüş olan sorumluluklarımızın büyüklüğü karşısında hala kısıtlı bir kitlenin kendi havanlarında su dövmeye devam ettiklerini, hemen her durumu güllük gülistanlık olarak görmeye devam edişlerinin yılgınlığa kapıyı aralattığından dem vurabiliriz. Mahirlik yaşanan her tecrübenin hüzünbaz ya da mesudelik bir biçimde hamurumuzu karmayı sürdürdüğüdür. Dönüşmekten kaçındıkça, her durumda sahte maskelerin ardından saklanmaya, kendimizi olmadık hallerle iliştirmeye, izole etmeyi sürdürdüğümüz müddetçe yanılgıların tedirgin ediciliğinden uzak durabilmek mümkün olmayacaktır. Hele ki herkesin kendi meşrebince, dili döndüğünce edinmiş olduğu fikriyatı bambaşka noktalarda bütünleştirerek, sağaltımları onlarca farklı yöne dağıtıldığı günümüzde esas resmin okumaları için elimizi daha çabuk tutmamız gerekmektedir. Korkmaktan gına getirdiğimiz fakat kimsenin ucunun kendilerine dokunmadığı müddetçe ilişmediği konuların etrafında düşünmelerin karşılaşmamızı sağladığı tedirgin edicilik düşündürücü bir biçimde dört bir yanımızı kapsamaya devam etmektedir. Kapsamı arttırılan karaşınlığın çoğaltılmış halleridir. Ters istikamette ziyan ettiğimiz vaktin topyekün yıkıntıları altında kaldığımızın acı ama gerçekliğidir. Makus kederimiz acıda birlikteliklerde bile daimi tedirginliği sürüklemeye çalışmaktadır. Yansız ve tarafsız bir biçimde olan bitene iliştiğimizde, görmekten kaçınmadığımız hallerde, işitmekten uzak durmadığımız anlarda gözümüzün önünde canlanan tasvirler bu tedirginliği anlamayı mümkünatlar dahiline eklentiler. İçimizde bir burukluk ama kat etmemiz gereken o kadar uzun bir yol var ki bu daha nesi diyerek devam etmemizin en büyük kazanımımız olacağının bilinciyle beraber. Deuss Ex Machina’nın geçtiğimiz Pazartesi akşamı canlı olarak yayınlanan 292. bölümü dahilinde işitmekten kaçınmadığımız gerçekliklerimizi sorgulamaya, bu puslu gündemin sağanağı altında görülmesi gerekenleri aramaya devam ettiğimiz bir kurguyu oluşturmaya gayret ettik. Müziğin kapsadıkları, iliştirmeye devam ettiğimiz hayatın kendisinde yaşamak zorunda olduğumuz hallerin bir devamı olmayı sürdürmektedir. İş ki aynı sözlere sığınarak kulak kabartmalarımızı sekteye uğratmayalım. Dinlediklerimiz terdirgin ediciliği aşabilmemiz için tıpkı diğer sanatsal üretimlerde olduğu gibi farkındalılık sağlayan bir unsurun temsilcisidir. Fark etmeden geçip gittiğimiz aslında hepimizi çok yakından ilgilendiren konular hakkında biriktirmelerimizi sağlayabilmek için bir yol oluşturucudur. Friedrich Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” yapıtında bahsettiği gibi; “Her bilgi, tedirgin bir vicdanın dibinde yeşermiştir şimdiye dek! Parçalayın, ey gören kişiler parçalayın eski levhaları!” Altına imzasını atmış olduğu minimalist ortam müziği kayıtlarıyla dizin boyunca belirginleştirmeye çalıştığımız okumaların paralelinde icrai sanat eyleyen Scott Morgan aka Loscil’i beşinci uzunçaları Endless Falls’un başatlığında, kısa notlarımızla beraber sizlerin beğenisine sunuyoruz.Müziğin hissettirdikleri yaşama bir fon oluşturmasının yanında sorgulamaları beraberinde getirmek olan bütünleştirme olduğunu kâfi defalar tekrar ettiğimiz bir kıssayı ihtiva eder. Niteliğine göre çeşitlendirilebilecek ve biz dinleyicilerin işitir oldukları her ses evreninde farklı olanı anlamak için bir eşik atlatıcı olduğundan da dem vurabiliriz. Yorumlardaki farklılaşmalar görmekte olduğumuz resmin aynı noktalarına sabit kalmaktan bizleri alıkoyacak olan detayları önümüze getiren önerme dizilerini karşımıza çıkartır. Formüle edilmiş müziğin sadece notaların birbirlerine bağlantılanıp belirli sürelerde hayatımızı kapsayıp unutulan bir şey olmadığına dikkat çekmek istediğimiz tüm önermeleri bu sayfa aracılığıyla sizlerle paylaşmaktayız. Muhteviyatında her ne olursa olsun ortaya çıkan ses dizilimleri aslında bilmek, hissetmek ve anlamak için ihtiyaç duyduklarımızı sağlama alan bir yerde unutmaya başladıklarımızı belleğimizin dipsiz kuyularından tekrar hatıratın ön sıralarına taşıyan bir işlevselliği barındırır. Özellikle modern elektronik müziğin devamlılığı olarak rahatlıkla anabileceğimiz bir disiplin olan ambient müziğinin çeşitlendirmeleri biraz da bu üstünkörü geçmeye alışık olduğumuz hallerimizde yaşadığımız sorunlara farklı bir bakış açısını yakalayabilmemize vesile olan birer aracı görevini üstlenmektedir. Yaşanılan ortamın içeriğini kapsayan, kutsayan kimi zaman da huzursuzluğun nedenlerini ortaya çıkartan gürültülerle bezeli bir biçimde ambient müziği ânın getirdiklerine karşı cephanesi, kelimeleri tükenmiş hallerimizde yardımcılık görevini layıkıyla yerine getiren bir disiplin olmayı başarır. Bu disiplinin tanımlandırılmasına vesile olan Music For Airports albümünün üreticisi Brian Eno’nun sözleriyle "Ambient müzik, herhangi birini özellikle ön plana çıkarmadan dinleme dikkatinin çeşitli seviyelerine hitap edebilmelidir: ilginç olduğu kadar gözardı edilebilir de olmalıdır." önermesine bağlı kalan yüzeylerin resmi geçidinden mürekkeptir. Ses yönlendirilip, değişitirilerek farklı biçemlerde yeniden kotarılarak, bina edilen yapılar dahilinde teferruatları manidar kılan kurgulamaları kulaklarımıza ulaştırır. Detaylarda saklı duranlar aslında gündelik koşuşturmacamız içerisinde işittiklerimiz de olabilir. Herhangi bir yerde kaydedilmiş olan anlık bir doğa seslenişinden de ortaya çıkartılabilir. Ses labartouvarından uğraşıp didinerek de ortaya çıkartılabilir, bir tuşun ucuna basılı tutarak rastlantısal olarak da tanımlandırılabilir. İş ki anlatmak istediklerinizi, anlamak için çırpındıklarınızı karşılayan sesle buluşuncaya kadar sürecek bir devinim hasıl olur. Tektipleştirilmiş bakışımlardan olabildiğince uzak durmayı sağlayan ambient uzun sayılabilecek bir süredir modern elektronik müzik disiplini içerisinde tüm farklılıkları içeriği dahiline eklemleyebilmiş önermelere çatılık görevini üstlenen bir alt tür olarak varlığını korumaya devam etmektedir. Scott Morgan aka Loscil’in 1999 yılından bu yana oluşturduğu müzikal sunuş ve kayıt silsilesi dahilinde de bu geçişkenliklere olabildiğince saydamlaştırılmış bir bakışıma ev sahibi olan kolajlamalar ortaya çıkartır. Belirsiz bir biçimde kulağımıza çalınan döngülerin en minimalist kuşaklarda derlenmesinden bir anda yükselişe geçen ve biraz önce dinlemekte olduğumuz ses eriminin nasıl bu kadar az katmanla şenlendirilebileceğine dair önermeler ihtiva eden bir müzikal kurgunun üreticisidir. Detaylar üzerinden şekillendirilebilen, tanım kazandırılabilen derinlikli bir müzik seyyahlığının hikayesidir birazdan okuyacaklarınız. Bilgisayarda müzik üretim programları arasında yer alan Csound’daki loop (döngü) ve oscillate (salınım, aynı zamanda program içerisinde müziğin yapısında değişikliklere imkan sağlayan filtrelerden) kelimelerinin birleşiminden Loscil ismiyle elektronik müziğe duhul etmesinden bu yana toplamda beş uzunçalara imzasını atacaktır Scott Morgan. Birbirleriyle bağlar bulunduran önermeler sentetik seslerle organik akustiğin bir yapı altında toplanmasını mümkün kılacak öznellikte kayıtları oluşturacaktır. Sonuçta dinlenilen itinayla kulak verildiğinde çağrışım olarak Brian Eno’dan Cluster’a, Henry Mancini’den Gavin Bryars’a Terry Riley’den Drexciya’ya kadar uzanan kompozitör ve ses birleştiricilerinin yolunda ilerleyen kayıtlar olarak ele alabilmek söz konusu olabilecektir. Simon Fraser Üniversitesi’nde elektro-akustik müzik icrası, kompozisyonu üzerine eğitimini almasını takiben 1999’da yayınlanan A New Demonstration Of Thermodynamic Tendencies çalışmasıyla müzikal kronolojisinin başlangıcına ulaşırız. Bağımsız bir yayın olarak tamamen kendi imkanlarıyla yayınladığı çalışmanın ses örneklemeleri üzerinden oluşturulan, termodinamik yasasına dair göndermelerin de yer aldığı debut çalışması Triple Point 2001 yılında Chicago’lu deneysel müzik yayıncısı olan Kranky etiketiyle dinleyicilere sunulur.Ambient müziğin deneysellikle taltif edildiği, oluşturulan yapılandırmaların birbirlerinden ayrı konumlandırılmasına gereksinim duyulmayacak kadar yekpare bir bütünlük ihtiva edecektir Triple Point. “Sadness In The Sky” adındaki fizik kitabından ilham edinilerek oluşturulan ve katmanları arasındaki ses aynalamalarıyla değişkenliklerin minimize edildiği bir estetik yapılandırma ortaya çıkartılacaktır Scott Morgan tarafından. Ton dengesi dahilinde birbirlerine ilintilenmiş olan techno tabanlı ses kuşaklarının rehberliğiyle minimalist bir girizgahı tanımlandıran Hydrogen parçasıyla Triple Point albümü açılır. Özellikle parçanın tam ortasından itibaren devamlılığı sağlayan zil sesini Drexciya’nın ütopik tasvirlerine yakınduran bir bileşen olarak değerlendirebilmek olasıdır. Temeli sıfır noktasından alınmış bir döngü üzerine bina edilen doğaçlama çıkışlarla oluşturulan dub techno Ampere, peşisıra sahneyi kapsayan daha karaltılı gürültü tasvirlerinin duyumsanabileceği Clicks & Cuts gibi bir dönemin deneysel elektronik müziğinin referans noktasını oluşturan Mille Plateaux derlemelerinin paralelinden bir kurgu olan Pressure parçasıyla Triple Points’in önermeleri arasında ilerlemeye devam ederiz. Yankılanan her bir çağrının ister durağan ister hareketli olsun bir şekilde dinleyicinin zihninde soruları canlandırmasına örnek teşkil edebilecek, elektro akustik ses kesidinin techno ile hemhal olduğu Discrete Entropy gibi nitelikli yorumlar da bu kapsayış dahilindeki yerini alır. Sesin inişli çıkışlı hallerini duyumsayabileceğiniz, dönüştürülen elektronik aksamın ses çatısı altında ortaya çıkartılan bileşkeye kulak kabartabileceğiniz albümün doruk noktalarından birisini oluşturan karaltılarla bezeli Enthalpy, denyselliğin kademe kademe arttırıldığı sessizliğin içerisinde yankılanan, boşlukta dalgalanmaya devam eden, sürükleyici Conductivity parçasıyla albümün nihai sonuna ulaşırız. Ambient müziğinin Brian Eno’nun önermesinde atfedildiği gibi duyumsanmasıyla bambaşka eşikleri açmaya vesile teşkil ettiğini örnekleyen, diğer yandan da orada varlığını izahate yormaya çalıştığımız bir görünüp bir kaybolan ses rezonanslarının nitelikli görünümleri paydaladığı gerçek kesit haline dönüştüğü Absolute parçasıyla Triple Point albümü tamamlanır. Loscil’in müziğini daha geniş bir şekilde çözümleyebilmemizi sağlayan vurgulamaların ön plana çıkartıldığı, detaylarıyla olduğu kadar geliştirilen seslenişlerin daha hissiyatlı bir uzama evrilmesini 2002 tarihli Submers albümü ile paylaşabilmek mümkündür. Metaforlar kullanmaktan kaçınmayan Loscil’in denizaltılar üzerinden oluşturduğu sesli bağdaştırmalara ev sahipliği yapan, kimi zaman techno’ya ulaşan kimi zaman da drone bezeyişlerle bütünleştirilebilen bir seyyahlık ortaya çıkartılır. Denizin yankısını ses ile duyumsatmanın farklı tecrübelerinde dolaştırmaktadır Scott Morgan dinleyiciyi. Dillere sakız olan eklektik kurgunun henüz dönem içerisinde laçkalaştırılmamış örnekleri arasında dahil edilebilecek mizansenler kulaklarımıza çalınır. Yapılandırmalar birleştirildiğinde ortaya çıkan insan-makine karşılaştırmalarının esaslı bir yorumu olduğu ise şüphe taşımaz bir gerçeklik olduğunun altını çizmeliyiz. Her türlü gelişime karşın giderek doğal olanı tüketerek, hemen pek çok şeyi azami bir biçimde elbirliğiyle sıfırlandırmaya olan teşneliğimize dair göndermelerin bulunduğu bir yorumlama Submers uzunçaları dahilinde kulaklarımıza ulaşır. Kaydın başlangıcında yer alan durağan temposu ile minimalist ses yüzeylerini arşınlayan Argonaut 1, Wolfgang Voigt’un GAS projesinde dinlemiş olduğumuz önermelerle aynı güzergahta ilerleyen bir kolajlamayı tanımlandırır. Techno’nun endüstriyel tını hüzmelerinde yeniden canlandırılması olarak belirginleştirebileceğimiz bir müzikal akış Gymnote, ambient müziğinin çehresine dahil edilebilecek yetkin önermelerden birisi olmayı da başarır. Dub techno içerisinde derdest edilmiş mekanik titreşimlerin canlandırıldığı sinematografik bir yansı olmayı başaran Mute gibi hüzünbaz dönüştürmeler de ha keza Submers’in öncüllüğünü ortaya çıkartan önermeler arasındaki yerini alır. Titreşimlerin başlangıç noktasından sonuna kadar geçirdiği süreler dahilinde ortaya çıkartılan her yeni im aslında bir türlü rayına girmeyen sorunların iyice görünür kılınmasını sağlayan birer aracı haline dönüştürülür Morgan’ın ellerinde. Denizaltılar üzerinden yapılan göndermelerde baskın bir biçimde derinlerimize işlemiş olan acıları ve o acılarla beraber yaşamak zorunda olduklarımızı hatırlara getiren, somut resimler ortaya çıkartır. Ne eksik ne fazla. Herşeyin kısa yollarla bağlantılandığı, özetlerin yer edindiği güncellik içerisinde Nautilus gibi dijital dokunuşlarla tefrişatının gerçekleştirildiği saydamlaşıtılmış bir techno yorumu duyumsamak sözkonusudur. İliştirdiği seslerle hasbıhal olmayı sürdürdükçe Loscil’in anlamlandırmaya çalıştıklarının ötesini işitebilmek için edebi metinlerin arasında uzun soluklu bir turu da beraberinde getirecektir. Yazılı olan materyallere verilen iletiler kadar sesle alt yapısı tanımlanan ambient müziğin de kendine has diyalektiğini anlamlandırabilmek için Triton iyi bir başlangıcı temsil edecektir. Suyla temas edilmektedir amma velakin giderek daha karaltılı sahneler karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar da korumaya çabalanıyor görünsek de aslında izlerini çoktan kaybetmeye başladığımız hakikatlerin birer birer yok edildiğini manidar bir biçimde tanımlandıran, etkileyici bir ses yerleştirmesi ortaya çıkarır Morgan. Saydamlaştırıldıkça tam da albümün genelinde sunumlandırılmış olan hüznü teferruatsız bir şekilde irdeleme imkanına sahip olunabilecek, drone kesitlerin içerisinde enstrümantal döngülerle yeni bir bakışın tanımlandırıldığı Kursk parçası, neredeyse sabah akşam ekranlarda tekrar ettirilen parçanın melodisinde hüznü hissettiğini zannedenlerin bir kerecik de bu parçaya kulak vermelerini özellikle salık vereceğimiz kurgumasal ile Submers albümü nihayetlenir. Çoğaltımlar geniş bir bakış açısıyla muktedir olanın dayattıkları karşısında unutulmaya yüz tutmuş olanları hatırlayabilmek için, çello benzeri drone ses kesitleri arasında itinayla kulak kabarttığımızda lazımgelenleri duyumsayabileceğimiz önermeler dizinini ortaya çıkartır. Fazlaca teferruatla boğuntuya getirilmeden neredeyse olduğu gibi safiyane bir düzenleyişle dinleyicilere aktarılan sinematik kesitler gerçek birer hayat tecrübesinin okuması olarak da değerlendirilebilecek bir sonucu hissedilir kılar.

Bu enstrümantal çoğaltımların bir sonraki evresinde Scott Morgan’ın da bir dönem baterist olarak kadrosunda yer aldığı Destroyer ekibinden Jason Zumpano’nun (org), Nyla Raney’in (çello) ve Tim Loewn’in (gitar)’ın konukluklarında kaydedilmiş olan First Narrows uzunçaları yer alacaktır. Ufak tefek dokunuşlarla oluşturulan elektronik ses erimlerinin canlı olarak seslendirilme çabası kaydın tüm meramını ortaya çıkartacaktır. Bilgisayarda tanımlanımlandırılanın yetkinliğine paralel olarak, Scott Morgan’ın trio ile kaydettiği doğaçlama kayıtlar üzerinden şekillendirilen First Narrows kaydı dahilinde dile getirmeye çalıştığımız hakkaniyeti sonuna kadar tecrübe edebileceğiniz detaylarla bezeli ses erimleri kulaklarımıza ulaştırılır. Daha öncesinde yayınlanmış olan kayıtlarda baskın bir biçimde ön plana çıkartılmış olan techno ve dub etkileşimlerinin akustik ile bütünlendiğinde nasıl da etkisini arttırdığının sesli teyitleri First Narrows’un kapsamı altından dinleyicilere iletilir. Ses tasarımcılığının hakkaniyetli çözümlemelerinden birisi olduğunu en azından kısacık da olsa iletelim First Narrows’un ve Loscil’in beşinci uzunçaları olarak Kranky etiketiyle yayınlanan Endless Falls ile ilgili notlarımızı paylaşalım. Gerçeklik nasıl bir müzikal tasvirin içerisinde yankılanmalıdır? Her duyumsanan bizim fark etmekten imtina ettiklerimizi kulaklarımıza sundukça nasıl bir yol ayrımına ulaşmış oluruz? Tüm hatalarımızı bir anda görür müyüz ya da fark etmiş olsak bile bir süre sonra artık eskisi kadar kuvvetli olmadığımız için, ucu da bize dokunmadığından önemsemeyip yolumuza devam mı ederiz? Nicesinde derinleştirmeye çalıştığımız ve hemen hemen hepsinin ortak paydası olarak sorumluluklarımızı hatırlatan, işledikleri müzikal yapılandırmalar dahilinde muhteviyatı kuru kuruya takip etmekten başkasına müsammaha göstermeyen ama kendilerini illa bilgeçlikle takdim etmeye meyilli olan üretimlerin yanında Loscil’in Endless Falls’u itinalı bir dinlencelikle, ambient müzik sınırlarından güncelliğin tortusuna dair çıkarsamaları mümkün kılan, bir o kadar da değerli ses erimleriyle kulaklarımızın pasını almayı başaran bir bütünlük olmayı başarır. Üretilen müziğin katmanlarını azalttığımızda aslında genellendirmelere karşı bir duruşu sergilemeye çalışan, çıktığı yolculukta dinleyicileri için farklı temas noktalarını seslerle sunmaya gayret eden, nasıl görmekte olduğumuz herhangi bir figür üzerinde çeşitli yorumlamalara girişebiliyorsak, işittiğimiz seslerle de kelimelerimizi kendimizin belirleyeceği bir okumaya girişmemize vesile teşkil eden yapılandırma Endless Falls’u kısa yolda anlamlandırabilecektir. Evinin arka bahçesinde kaydettiği yağmur sesleri ile “polaroid” bir anın çerçevesiyle başlayan, Kim Koch ve Robert Sparks’ın kemanla kattıkları isli, yoğun melodramatik kesit üzerinden şekillendirilen mikro tonal ambient Endless Falls parçasıyla albüm açılır. Bir önceki parça içerisinde duyumsadığımız yağmur çiseltilerinin deneysel elektronik titreşimler haline Scott Morgan tarafından dönüştürüldüğü yapılandırma dahilinde endüstriyellik ile bütünleştirildiği ve Jason Zumpano’nun piyanosuyla kattığı elektro-akustik mizansenin etkiyi daha da kuvvetlendirdiği, ağıt Estuarine gibi keskin tonlarla belirginleştirilmemiş kurgulamalar ortaya çıkartılır. Pop Ambient nüvesi içerisinde kapsamı derinleştirilebilecek ses tasvirlerine girişilen bir yanıyla da Echospace Detroit, Bvdub, Deadbeat gibi dub techno’nun farkındalılık sağlayıcı yönleri üzerinde mahir kayıtlar gerçekleştiren üretiiclerin paralelinden bir ses erimini oldukça dingin bir potada bütünleştiren Dub For Cascadia gibi gayet nitelikli önermelere kulak kabartabilmek de mümkün olacaktır. Birbirlerinin yansısı olmayı başaran melodik kesitlerin nasıl mahir bir biçimde başkaca anlamlara kapıyı aralık tutabildiğini belirginleştiren tonal yapılandırması dahilinde kaydın en başından bu yana iliştirmeye çalıştığımız gerçeklik halini simgeleştiren, derinlikli bir o kadar da tılsımlı vurgulamalara ev sahipliği yapmakta olan Fern And Robin başlangıç noktasından sonuna kadar geçen süre içerisinde aynı melodikanın nasıl farklılaştırılabileceğini ufak dokunuşlarla şekillendiren bir kurgu olmayı başarır. Anın durağanlaştırılmış, pes ettiğimiz, düşünmekten hareket etmeye bir türlü fırsat bulamadığımız, kararsızlığımızı anlamlandıran, az ama öz ses bileşeniyle albümün farkındalılık sağlayan bir diğer temas noktası oluşturan Lake Orchard ile Endless Falls’un son parçasına ulaşırız. Endless Falls albümünün en derinlikli ve feylezofik parçası titrini layığıyla elinde bulunduran Destroyer grubunun kurucusu David Bejar’ın söz diziliminde modern yaşamları mercek altına aldığı, kasveti aşabilmek için itinayla kulak kabartılması gerekli olan The Making Of Grief Point parçasıyla kayıt nihayetlenir. Scott Morgan, Loscil karakteri altında türettiği seslerle ambient disiplinin modern yaşamdaki karşılıklarına dair çözümleyici tahlillerini gerçekleştirmeye devam ediyor. Mütemadiyen düş kırıklıklarına uğrayan, attığı her adımda yine hata mı yapıyorum acaba sorusunu bünyesinde taşımaya devam eden persona için elinin altında bulunması gerekli olan yol haritalarını dinleyicilere ulaştırıyor. Ahmet Arif’in Unutamadığım şiirinde yer edinen sözcükler ile Loscil’e dair notumuzu tamamlayalım:
"To be or not to be" değil.
"Cogito ergo sum" hiç değil...
Asıl iş, anlamak kaçınılmaz'ı,
Durdurulmaz çığı
Sonsuz akımı.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Milli Onur Meselemiz – Ahmet İNSEL – Radikal 2
İnsaniyet Namına – Yasemin ÇONGAR – Taraf
Cihan Pehlivanı - Özgür MUMCU – Birgün
Kapı Açmaktan Kapı Önüne Koymaya – Erdal GÜVEN – Radikal
Arıtman – Erdoğan İşbirliği – Ufuk URAS – Turnusol
Demokrasi Böyle Bir Şey Mi! – Umur TALU – Habertürk
Mehmetçik Lisesi Eylemdeydi – Eğitim Emekçileri Derneği – Alınteri
Serbest Hezeyanlar Ya Da ‘Çocuklar İçin Faşizm’ – Sırrı Süreyya ÖNDER – Birgün
12 Eylül’cülere Yargı Yolu Açılıyor – Habercem.com
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
İstanbul: Avrupa Muhalefet Başkenti – Kıvanç ELİAÇIK – Birgün Forum
Türkiye'ye "Nükleer" Saldırısı – Özgür GÜRBÜZ – Bianet
Kayıp Kentin İzinde - Emre SARIKUŞ – Birgün Pazar
Hatırlamayı Unutmak – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2
Geçen Hafta Bugün’ün Notu – Cüneyt UZUNLAR – Açık Koyu
Rachel Corrie’yi Hatırlayın – Bill WHARTON – Gerçeğin Günlüğü
Top Yuvarlak, Siyaset De... – Ragıp DURAN – Apoletli Medya
Ermeni Sorunu - Uçan Balık – Uçan Balık 2
1915’in Yarattığı Yarılma – Enver GÜLŞEN – Derin Düşünce
Tek Kelime Söylemeyin Kelimeler! – Aglea – Ztopya
Tayyi Mekan – Kristensenn – Kristensenn
Trouble In The Message Centre – Dolphinished Monkey Business – Alter[ed]native

Loscil Official
Loscil At Myspace
Loscil At Twitter
Loscil Coverage At Kranky
Loscil Coverage At Ghostly International
The Science And Headiness Of Music: An Interview With Loscil – Dave SEGAL – Line Out / The Stranger
Loscil Endless Falls Album Review – Nick NEYLAND – Drowned In Sound
Loscil Live At Mutek June 6, 2004 – MutekLive035 – Mutek
Loscil Motoc Video On Youtube
Offthesky Official
Offthesky At Myspace
Offthesky Hiding Nature Album Informative On Home Normal
aAirial At Myspace
aAirial Incoercible Album Coverage On Breathe Compilations
aAirial Incoercible Album Review On Chroniques Électroniques
Sleep In At Myspace
Sleep In At Facebook
Sleep In Blackwidow Album Review – Ray FINLAYSON – OneThirty BPM
Pryzma At Myspace
Pryzma At Soundcloud
Joe Syntax At Myspace
Joe Syntax At Soundcloud
New Blood Coverage On Med School Music
Trisector At Myspace
Trisector At Last.FM
Fanu Official
Fanu At Myspace
Finnish Drum & Bass And Dubstep Compilation Coverage On Large Amount Of Soul

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Coven - Troutfactory Troutfactory / Trane DeVore’s Flickr Page
İsimsiz – Kaçakkova Kaçakkova’ Flickr Page
Tosc_ago09_148 – Alessandro Gaziano Alessandro Gaziano’s Flickr Page

Loscil Photos Courtesy From Below Listed Web Sites:
Loscil Live At Mutek 2004 / Last.FM Artist Page
Loscil By Mark Mushet
Loscil Endless Falls Album Artwork

>>>>>Poemé
Öyle Günler Gördüm Ki – Sabahattin ALİ

Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp
Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu,
Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp,
Hayaller alev alev beynimi yakar oldu.
Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp
Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu.

Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı,
Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı.

Öyle günler gördüm ki, duvarlar gelir dile,
Gözümde canlanırdı eşkiya masalları.
Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle
Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri
Kafada çelik gibi fikirler dursa bile
Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri:

Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.

Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar
Ben yanına varınca dudağını kıvırdı.
Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar
Sırtımı sıvazladı, bana öğüt savurdu.
Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar
En alçak tekmelerle beni yere devirdi.

Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.

Öyle günler gördüm ki, tabanca sakağımda
Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı
Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda
Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı
Tabancanın namlusu ısındı yanağımda,
Parmağım istemedi tetiğini çekmeyi

Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı
Bir şeyler fakat beni yaşamağa bağlardı.

Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur,
Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur
Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam:
Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur

Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider,
Gözyaşları içinde seneler yürür gider.

Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman,
Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman
Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi.

Sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
Ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi.

Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi:
Garip başımın derdi bir yürek taşıyorum.
Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı:
İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.
Görünce gülme sakın çırpınıp aktığımı:
Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum.

Sen benim sevgilimsin, sevsen de, sevmesen de,
Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende.

Sunday, March 14, 2010

Deuss Ex Machina # 291 - When The Word Comes From Your Mouth We'll Begin To Live

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_291_--_When The Word Comes From Your Mouth We'll Begin To Live

08 Mart 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Four Tet – There Is Love In You (Domino Recording Company Ltd.)
>1<-Hayko Cepkin-Yolun Sonu (EMI Müzik Türkiye)
>2<-Valgeir Sigurðsson-Cold Ground, Hot (Bedroom Community)
>3<-Valgeir Sigurðsson-Dreamland (Bedroom Community)
>4<-Flica-Seing (Self Released)
>5<-Flica-Commes (Self Released)
>6<-Murat Esmer-Shangri-La (MP3 / Bağımsız Yayın)
>7<-Murat Esmer-İhtimaller (MP3 / Bağımsız Yayın)
>8<-Four Tet-Angel Echoes (Domino Recording Company Ltd.)
>9<-Four Tet-Plastic People (Domino Recording Company Ltd.)
>10<-Ripperton-A Simple Thing (Green)
>11<-Ripperton-Farra (Green)
>12<-Pawel-Wasting My Time (Dial)

When The Word Comes From Your Mouth We'll Begin To Live (291) – Zor Değildir Aslında Muteber Bir Yolda Karşılaşmalar. Karşıtlaşmadan Cephe Almadan Sözü Anlamaya Gayret Edebilmek. İşttiğimiz Kadarından Ne Kadarını Bilmiyoruz Hiç Düşündünüz Mü? Masalları Değil Gerçekleri Konuştuğumuzda Yaşanası Bir Dünyamız Olacak [Fi Tarihinden Bu Yana Medeni Olmak? Trapezler Arasında Sözcükler Dizininden]

>>>>>Bildirgeç
“Önümde dursan ve bana baksan; içimdeki acılar hakkında ne bilebilirsin ki; ben seninkiler hakkında ne bilebilirim ki? Ve ayaklarına kapanıp ağlasam ve anlatsam; sana cehennemin sıcak ve korkunç olduğunu anlatsalar; benim hakkımda cehenneme ilişkin bildiklerinden daha fazla bilecek misin? Bu yüzden bile biz insanlar cehennemin kapısının önündeymişiz gibi birbirimizin karşısında o kadar saygılı, o kadar düşünceli, o kadar sevgiyle durmamız gerek.” Franz KAFKA

Doğruluğuna kâni olabilmek için didişip durduğumuz, her sıkıntılı anımızda yılmadan yeniden sözle, cümlelerle ilintilemeye çalıştığımız mütemeddin zamanımızın tüm alışılmadık sesleri hayat sahnesini kapsamaktadır. Birbirlerine benzemekten kaçınmayan, sorunların aynı tonlardan hep aynı söylemlerle bina edilerek, ayrıştırmaları körüklediği vâredilmiş tüm dengeleri tarumar etmek dışında da başkaca bir sonuca ulaşılamayan, alışkın olmadığımız seslerdir bu notumuzda paylaşmaya çalıştığımız. Hemen her an apayrı bir eşikte kopartılan fırtınaların yankılanmasıdır. Bir an olsun tereddüt etmeden, düşüncelerin nasıl olur da bu kadar ivedi bir biçimde yeni ayrıştırmaları beraberinde getirebildiğinin ibretlik yansılarını ihtiva ettiğine zihnimizi yoramadığımız bir yığıntıdır alışılmadık sesler. Kurallar olarak sunumlandırılmışın dışındaki her ne varsa en başından sorgulamanın gerekliliğini unutmamızı salık veren bir evredir alışılmadık sesler. Çıkartılan her bir vavelyada esasları değil dolambaçlı yolların çözümsüzlük sokaklarında daha fazla vakti heba etmemizin amaçlanıldığı bir düzenektir alışılmadık sesler. Makul olanın tanımlandırılmasına itinayla yaklaşabilseydik bugünlerde bambaşka bir dünyada yaşıyor olacağımızı idrak ettirendir alışılmadık sesler. Kabuslar dört bir yanımızı sarmalarken, kimin kime, hangi sözün nereye bağlantılanabildiğini ve aslında neler olduğunu idrak etmekten uzakta kalışlarımızı simgeleştirendir alışılmadık sesler. Varsa yoksa aynı girift döngünün içerisinde işitilmeye ramak kalmış yaftalamaların, sorunların çözümsüzlüğü üzerinden kurulmuş yeni düzenlemelerin saha daraltımlarıdır karşımıza çıkartılanlar. Öyle ya ne gereği var anlamaya, insanlığımızın geldiği noktada hala aşamadığı sorunları çözmeye uğraş vermeye, fikir olarak tanımlandırılanların belirli bir tarafa ait olmadan, dahası en başından hakir görülmeden sağduyuyla kulak kabartılmasına izin verebilmenin mümkünatlığına bir şans tanımaya. Değersizleştirerek herşeyi, içeriği boşaltarak, gerçekliklerin yerini tantanalarla doldurmamızdır bizlerden beklenen bu alışılmadık sesler diyarında aba altından sopayla gösterile gösterile uygulamaya çaba sarf edilmekte olanlar. Kaderin taşıdığı bir merhale değildir, yazgı olarak sınıflandırarak, kabullenmeye daha dünden razı olup! sesimizi iyice kıstığımız. Kısmak zorunda bıraktırıldığımız. Zorunlulukların hiddetinden kaçabilmeyi hemen her yeni eşikte bir önceki sorgudan arta kalanlar ile sonu gelmeyecek bir döngünün içinde boşa dolaştırılmaktan kurtulmanın öznesidir. Ayrışıtırılıp faydalı, zararlı diyerek hangi konuda üzerimize ne gibi tanımlandırmaların eklentilendiğini anlayabilmenin anahtarıdır alışılmadık sesler. Çağrısını duyumsamaktan uzakta kaldığımız âkil idelerin görünürlüğünü çoğaltabilmek taşın altına koyduğumuz elin çokluğu, çoğaltımlarıyla mümkün olacak, bir hakikate dönüşecektir alışılmadık seslerin diyarında. Hizadan çıkarak dile getirilmeye çalışılan töz aslen bugünlerde içinde bulunduğumuz karamsarlık özneli, yılgınlıkla terbiye edilen, hiddetli sözler ve kinayeli imalarla dile getirilmeye çalışılanların, çözüm önerilerinin hangilerinde nasıl da büyük hatalar yapmakta olduğumuzu ortaya çıkartacaktır. İnsanlığımızdan başka çözümlemeleri gerçekleştirebilecek herhangi bir varlığın bulunmadığı bilinmesine karşın hala bu kadar kine tutkun, ötekileştirmenin ve yargıların boyunduruğu altına almaların hezeyanına vurgunluğun karşısında nasıl bir yol irdelememiz gerekmektedir? Kördüğüm haline dönüştürülmüş olan açmazlarımızdan kurtulabilmek için daha hangi uyarmalarla yüzleşmemiz gerekmektedir? Alışılmadık sesler dört bir yanımızı kapsamaya devam eder, ufkumuzu daraltmayı sürdürürken yönlendirmelerden kurtularak elbirliğiyle bir adımlamayı gerçeğe dönüştürmek hala mı bu kadar zordur? Kendiliğinden çözülmesini umduğumuz veyahutta o beklenti içine saplı kalarak ardımızda bıraktığımızı varsaydığımız tüm sorunlar için geçerli olabilecek, durup birkaç dakika üzerinde düşünülmesi gereken bir eşiktir alışılmadık seslerin günyüzüne kavuşturduğu detaylar. Daraltılmışlığın içerisinde hakikatli sorulara hangi aralıkta sıranın gelebileceğini düşündüren haller. Anlamak konusunda çabalanmadığımız tam aksine, içlerinden birisi olduğumuzu zannettiğimiz tarafımıza ait önermelerin dışarısındakilere kelam dahi ekleyemediğimizi belirginleştirmektedir. Bu doğrultuda dur durak bilinmeksizin bir yenisinin daha bina edilmeye çalışıldığı sorun kümeleri karşımıza çıkmaktadır. Beklentisizlikler içerisinde işitilmez olduğu sanrısına kaptırılıp gidildikçe, nasıl olsa bu sorunlara sıra gelmez diye istiflerini bozmayanların da mevcudiyetleri çoğaldıkça alışılmadık seslerle olan sürekli imtihanlarımız devam edecektir. Tâ ki koşmaktan yoruluncaya kadar, tâ ki ucu hepimize dokunup can kırıklarımızla başbaşa kalakaldığımız anlara kadar sürecek bir devinim tekrar sahnede olacaktır.

Dört bir yanımızı korkularla donatarak, daraltarak söylemleri, kalıplara dökerek eylemleri, yaftalarla birbirlerine tutturarak olguları ve yeni bir başlangıç için sabrederek adım atmaktan çekindiğimiz müddetçe bu portrenin tersinin mümkün olamayacağı âşikardır. Bizlerin, onların sorunları diyerek ötekileştirme gayreti içerisinde bulunduğumuz olgulardan başlayarak güncelliğin sınırlarında kısa bir turun ardından gözlemleyebileceğimiz detaylarla beraber bu durumu irdeleyebilmek olasıdır. Nasıl da kolaylıkla safların keskinleştirilebildiğini, sözlerin işitilmez kılındığını, yaftalara dayanak aramak için nasıl da çarçabuk tefrikaların çoğaltıldığını görmek söz konusudur. Anlamak bir yana kulaklarımızı daha çok tıkayarak, hemen her şeyin tozpembe olduğu yanılgısına zemin teşkil eden görmezden gelmelerimize bir çözüm bulamadan, gördüğümüz hakikatleri başkalarına da faydası olabilir! diyerek anlamazdan gelerek alışılmadık sesler diyarından bir arpa boyu yol alamayacağımız hüzünlendirici ama yalın bir gerçek olarak önümüze serilmektedir. Sorunları aşma çabasına girmedikçe epey uzunca bir süre daha bu eşikte dört dönmeye devam edeceğiz. Önyargılarımızı zihinlerimizde taşımaya ısrarla devam ederek, ayrıştığımız konularda illa ki hak sahibi olduğumuzun inadına ve ısrarına sonuna kadar sahip çıkarak, çözümlenmesi gerekli olanları değil de vakti heba eden, köprünün altından çok suyun akmasını sağlayan günübirlik heyhulalarla ilgilenerek daha da ötesini zaten tahayyül edemiyoruz. İş bu noktada sanrılarımızın bağlayıcılığı, ya tersi olursa bir gün sorusunun devamlı olarak yankılanmasının da bu kısır döngünün devamlılığını sağladığından bahis açabiliriz. Baskın olanın karamsarlık olduğunu nefessiz kalışlarımızdan, sözün durmaksızın aynı kırmızı hatlara ne hikmetse takılı kalmasından da çıkartabilmek olasıdır. Geçtiğimiz senenin temmuz ayından bu yana üzerinde uzlaşılmaya çalışılan ve nihayetinde sol hareketin artık doğru düzgün bir alternatif yapısı olarak temellendirilme gayretiyle yola çıkılan Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin henüz kuruluş aşamasında vermiş olduğu firelerle parçalarına ayrılmayı nihayetlendirilemeyen solun nasıl düze çıkartılabileceğinin sorusuyla gündemin satırları arasında dolaşmaya başlayabiliriz. Alışılmadık seslerin hep aynı nağmeleri duyumsatmasının yanında nihayet farkındalılığı arttıracak, artık hissedilmez kılınan ayrışımları çözümleyebilecek bir oluşumun temellendirilebilirliği neden bu kadar yokuşa sürülmüştür? Şimdi anlamlandırılması gerekli olan, yanıtı bulunması lazımgelen budur. Ortak bir dil ve kimlik yaratabilmek için hangi şartların olgunlaşmasını beklememiz gerekmektedir. Bekleye bekleye göçüp gideceğimiz hakikatini kinayesiz bir biçimde ilave ederek. Geçmişi unutuşumuz, elimizde kalanlarla yeniden yola çıkamamız biraz da hassas dengeleri oynatmak istemediğimiz için olabilir mi? 39 yıl önce memlekette hemen her şeyin topyekün değişimini tertipleyen, düzeni dönüştürürken insanları yalnızlaştıran, sorgusuz sualsiz itaate zemin hazırlayan darbenin bugüne izdüşümü hakkında 68’liler Dayanışma Derneği ve Devrimci 78’liler Federasyonu ortak bildirgesinden kısa bir alıntı gerçekleştirelim “39 yıl öncesinden 12 Eylül 80’lere, olağanüstü hal rejimlerine, yeni darbe girişimlerine, Susurluk, Şemdinli, Botaş’taki ölüm kuyuları ve Ergenekonlara, balyoz darbe planlarına uzanan darbe düzeni, emperyalizmle bütünleşmiş kontrgerillanın sinsi plan ve provokasyonlarıyla bugüne kadar uzandı ve hala da sürüyor. Sosyalizm ve demokrasi mücadelesinin açık kalmış bu hesabı kapanmadıkça, cunta geleneği ve doğurduğu kirli ilişkiler, faili meçhul cinayetler, emek ve demokrasi güçlerine saldırılar, katliamlar sürecektir. Darbe düzeninin kurumsal bir güç olarak karşımıza çıkmaması için askeri vesayet rejimi tasfiye edilmeli, darbe ve muhtıraların hesabı sorulmalı, 12 Eylül Anayasası lağvedilmeli, yerine katılımcı ve demokratik bir Anayasa yapılmalıdır. Darbelerin bahanesi yapılan TSK İç Hizmet Kanunun 35. Maddesi kaldırılmalıdır. Darbecilerin rütbeleri sökülmeli, ünvanları geri alınmalıdır.” Gerçeklerin herhangi bir kısatasa ve ön şarta bağımlı bırakılmadan dillendirilebildiği bir ülke özlemi hala mı çok uzaklardadır? Ütopyalar değildir beklentilerimizim tümü nihayetinde yolunu oluşturmak artık bir yerinden başlamak zorunda olduğumuz demokrasinin gerçekten temellendirilip, yaşanabilir kılınacağı bir ülke özlemidir. Hep aynı terennümlerle alışılmadık sesleri işitmektense her birimizin farklılıklarını duyumsayabileceğimiz, korkusuzca fikirlerimizi öne sürebileceğimiz, yılmadan yoldan çıkmadan da duvarları aşabileceğimiz günlerin özlemidir notumuzun ezcümlesi. 10 Mart tarihli Birgün Gazetesi’nde yayınlanan, Tanju Arman tarafından gerçekleştirilmiş Noam Chomsky röportajını bu bağlam dahilinde tamamlayıcı detaylarla bezeli bir okuma olarak sonsöz kabilinden ekliyoruz.“Noam Chomsky ile Türkiye-ABD ilişkileri, Ergenekon, TEKEL ve DTP hakkında Boston’da konuştuk. Profesör Noam Chomsky seminerlerde ve söyleşilerde tanıtılırken New York Times tarafından kendisine atfedilmiş olan “...belki de dünyanın en etkili aydın lideri” tanımı kullanılır. Chomsky bu tanımı hep gülerek düzeltir; zira iltifat sanılan kısım cümlenin yarısıdır ve cümlenin ikinci yarısı “....peki neden Amerika hakkında bu kadar kötü şeyler yazıyor?” şeklinde devam eder. ABD eşrafı ile pek hoşlaşmaz. Boston’daki M.I.T. ofisinin kapısı açıldığında karşımda yüzü aşkın kitabın yazarı, hakkında belgeseller yapılmış, dünyanın en çok tanınan düşünürlerinden 82 yaşındaki dev Chomsky, tevazusu ile heyecanımı dindiriyor, bahsettiği tüm insani değerleri birebir uygularcasına, törpülenmiş bir ego ile sorularımı sabırla yanıtlıyor. Türkiye ile gayet haşır neşir olduğunu bildiğimden sorulara verdiği detaylı yanıtlar şaşırtmıyor, ancak bakış açısının kapsamı bildiğimiz veya bildiğimizi sandığımız konulara derinlik kazandırıyor. Memleket ahvalini eğrisi ile doğrusu ile ondan dinlerken büyüdüğüm coğrafya ile sanki yeniden tanışıyorum.”

»Türkiye şu sıralar Ergenekon davasından TEKEL işçileri ve destekçilerinin protestolarına kadar ilginç evrelerden geçiyor. Din bazlı muhafazakâr iktidar parti Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde ilk kez ‘dokunulmaz’ bir orduyu darbe girişimleri konusunda sorgulayabiliyor. Sizinle darbe konusunu ele almak istiyorum.
Hükümetin din bazlı olduğu kesin ama muhafazakâr olarak tanımlanmalarını ilginç buluyorum. Zira laik hükümetlerden daha yenilikçi oldukları bir gerçek.

»12 Eylül 1980 darbesi bir ‘demokrat’ tarafından, Jimmy Carter ABD başkanı iken desteklenmişti...
Evet, bu doğru.

»Söz konusu darbenin ve bu dönemde oluşturulan anayasanın reformu için Avrupa Birliği’nin yönlendirdiği bir süreçten geçiyoruz ve Cumhuriyet tarihi darbelerinin olumsuz etkileri hâlâ gündemimizde. Sizce ABD ve Türkiye ilişkilerinin evrimi çerçevesinde Obama yönetimi yeni bir darbe girişimini destekler mi?
En son 2003 yılında ABD yönetimi bir darbe istemişti zaten. Hatırlarsanız Paul Wolfowitz Türk ordusu yöneticilerini darbe yapmadıkları için epey azarlamıştı. Türkiye herkesi şaşırtarak halkın yüzde 95’inin iradesi ve isteği doğrultusunda Irak savaşına ‘hayır’ dedi ve ABD’nin yanında yer almadı. ABD’de bu hareket bir hakaret olarak algılandı. ABD’nin demokrasiye olan nefreti o kadar uç noktalarda ki (Türkiye’nin bu seçiminin nedeni) fark edilmedi bile. Wolfowitz’i örnek vereyim, New York Times ve Washington Post gibi gazeteler onu ‘İdealist Şef’ olarak nitelemişti, hatta bu kadar demokrasiye ‘âşık ve adanmış’ birinin kendini biraz tutması gerektiği bile ima edilmişti. Wolfowitz ve Collin Powell demokrasiye olan ‘tutkularını’ 2003 yılında Türk ordusunun kulağını çekerek ifade ettiler, hatta Wolfowitz darbe yapmadıkları için Türk ordusunun ABD’den özür dilemesini bile ‘rica’ etti. Çok net bir şekilde Türkiye’nin görevinin ABD’ye yardım etmek olduğunu hatırlattı ve halkın seçiminin pek birşey ifade etmediğinin altını çizdi. Unutmayın, kendisi aynı zamanda demokrasi aşığı ‘İdealist Şef’! ABD popüler basın/medyasında bu davranışı eleştiren bir yazı bulamazsınız. Neden? Çünkü bu davranış, bu tepki gayet ‘normal’ ve sistematik. Bir başka ilginç nokta, bu gelişmelerin ortamını hazırlayanlardan Donald Rumsfeld ve ürettiği Eski Avrupa/Yeni Avrupa tanımı. Bu tanıma göre Eski Avrupa halkın çoğunluğunun iradesini savunan/uygulayan hükümetler, Yeni Avrupa ise İtalya’da Berlusconi-İspanya’da Aznar gibi liderlerden oluşuyor. Hatta ABD demokrasiye olan sevgisini Berlusconi’yi de Beyaz Saray’a davet ederek İtalyan halkının yüzde 80’ninin onaylamadığı bir süreci göz ardı ederek gösterdi.

»Şu meşhur ‘gönüllülerin kolalisyonu’ (Coalition of the willing)...
Evet, bu ‘gönüllüler’den Aznar ABD’de o kadar seviliyordu ki Bush ve Blair onu davet edip savaş ilanını beraber yaptılar. Aznar bu dönemde İspanyol halkının yüzde 2’sinin desteğini almıştı. Geleceğin örnek demokratik lideri!
Elbette bütün bunlar gayet sistematik ve popüler basın yayın/medya bunları size anlattığım biçimde yayımlamaz, ABD ve İngiltere’nin demokrasiye olan nefreti o kadar yer etmiştir ki bu gerçekler görülemez hale gelmiştir. Bir başka örnek; New York Times Türkiye muhabirinin (Stephen Kinzer) 90’lı yıllarda Türkiye’ye akan silah desteğini tamamen yok saymasıdır. 1984’te başlayan ve Clinton hükümeti döneminde zirve yapan bir silah akımından bahsediyoruz. Türkiye, Clinton döneminde ABD’nin desteklediği (İsrail hariç) en büyük silah alıcısı konumuna geldi. Bu silahların kullanımının sayısız vahşetin yaşandığı 3500 köy ve kasabanın tahribi, onbinlerce kişinin katledilmesi ve milyonlarca kişinin göçü ile sonuçlanması şaşırtıcı değil. Clinton silah gönderdikçe vahşet arttı. Unutmayın, Clinton’un bu dönemde Türkiye’ye gönderdiği silah adedi tüm soğuk savaş döneminde yapılan silah yardımından daha fazladır. Kinzer bu konuda herhangi bir bildiride bulunmamıştır. Elbette İstanbul’da yaşayıp milyonlarca kişinin göçünü fark etmemek imkânsızdır, ABD ve genel medya bu kadar acımasız bir dönemden herhangi bir rahatsızlık duymamıştır.

»ABD yine aynı dönemde Balkanlar’da bir kahraman olarak algılanılıyordu.
Kesinlikle. Hatta 1997’de popüler basın yayın kuruluşları Clinton’ın dış politikasının en saygın dönemini yaşadığını büyük bir onur, gurur ve rehavet ile bildiriyordu. Sırbistan’da yaşananlar NATO bombardımanından evvel elbette olumlu değildi ancak uluslararası standartlara göre fark edilemez seviyedeydi. Bombardımandan evvel toplam 2000 kişinin öldüğünü biliyoruz ancak asıl katliamın NATO bombardımanından sonra zirve yaptığı batı basınında yer almıyor. Orada yaşanan trajediyi asıl bu bombardıman alevlendirmiştir. Sırbistan Batıda hazımsızlık yaratırken NATO sınırları dahilindeki vahşet ABD, Almanya, Fransa gibi ülkeler tarafından desteklenmiştir. Bu ikiyüzlülük o kadar uç noktalardadır ki, bahsettiğinizde Batıda hırçın bir tepki ile karşılaşırsınız. Sırbistan’da yaşananlar elbette kötüdür ancak büyük güçlerin desteklediği felaketler çok daha kötüdür. Büyük medyada bunları yazamaz, konuşamazsınız.

»Dolayısı ile ABD hükümetinin başında hangi parti olursa olsun bu düzenin, zihniyetin değişmeyeceğini söylüyorsunuz.
Clinton’dan daha liberal birini düşünebiliyor musunuz? Obama’ya bakınız. Mısır’daki meşhur konuşmasında İslam alemini ne kadar sevdiğini ifade etmiş ve hep beraber barış türküleri söylemek istemişti. Basın toplantısında baskıcı Mısır hükümeti hakkındaki düşünceleri soruldu -bu arada bu hükümete ‘baskıcı’ demek iltifat olur, en zalim yönetimlerden biri olan Mübarek hükümeti halkının yüzde 99’una oy hakkı vermezken herhangi bir itiraza işkence ile yanıt verir- Obama’nın bu soruya cevabı: “Ben ‘baskıcı’ gibi ifadeler ile kimseyi tanımlamayı sevmem.” Mübarek’i düzeni koruyan bir güç olarak görüyor ve arkadaşlığını sürdürüyor. Ortadoğu’da yaşayan ve İran’ın insan hakları suçlarından bahseden bir ABD’ye kahkahalarla gülmeyen birini düşünebiliyor musunuz? Mesela Türkiye’de yaşayan vatandaşların bunları görmemesi mümkün mü? Fakat batı ezberini bozmuyor, bunlar sorgulanmıyor.

»Beni şaşırtan da bu oldu. Bahsettiğimiz konular hakkında Batıda çok kısıtlı bilgi var.
Doğrudur. Beni Türkiye ziyaretlerimde etkileyen ve dünyanın hiçbir yerinde örneğini pek görmediğim unsurlar var; aydın, yazar, sanatçı, akademisyen, yayımcıların iktidar/güç odaklarına olan itirazları, protestoları ve sivil direnişleri örnek olacak düzeyde, hiçbir yerde böyle birşey görmedim. Bazen Avrupa seyahatlerimde Avrupa’lılar Türklerin AB’ye girecek medeniyet seviyesinde olmadıklarını söylüyorlar; bence Avrupa ve ABD’nin Türkiye’den demokrasi, dürüstlük ve entelektüel onur adına öğrenecekleri çok şey var. Bunu Avrupa’da birine söylemeye kalkın, size ay’dan inmiş bir yaratık gibi bakar. Bu gerçek tüm şeffaflığı ile ortadadır. Aydın kesimin Türkiye’deki direncine dünyada bir başka örnek düşünemiyorum.

»Sizce TEKEL işçileri ve destekçilerinin mücadeleleri Ortadoğu’da demokrasi adına bir sivil direniş örneği olabilir mi?
Elbette, Türkiye bir sürü konuda Ortadoğu’ya örnek olabilir. Bölgeye sunabileceği, önerebileceği çok şey var. TEKEL mücadelesi gibi bir direnişi Mısır gibi bir ülkede düşünebiliyor musunuz? Mübarek hakkında herhangi bir aydın ılımlı bir eleştiride bulunsa hapsi boylar.

»Suudi Arabistan’da da tabii...
S. Arabistan dünya rejimlerinin en vicdansız, en zalim, köktendinci örneklerinden biri. Petrol kaynakları onları ABD’nin sıkı dostu yapar ve eleştirilmez.
Güneydoğu’da bizi takip etmişlerdi
»Kürt kökenli vatandaşların temsiline değinecek olursak, sizce DTP’nin kapatılması sonrasında hâlâ bir gelişme söz konusu mu?
2002 yılında Güneydoğu’ya iki ziyaretim oldu. Farklı aralıklardaki ziyaretlerimde bile önemli gelişmeler tespit ettim. Ziyaretlerimden birinin nedeni kitaplarımı yayınlayan kişinin davası idi, bu davada yayımcımın yanında yer alacağımı öğrendiklerinde yetkililer kötü reklam olur diye davayı düşürdüler. Ancak tespitlerimde gözden kaçmayacak gelişmeler de vardı. Mesela oradaki avukatım ikinci ziyaretimde bölge valisi olmuştu. Gittiğimiz her yerde takip edilsek de, halkın ifadeleri konuşmalarımda bile etkili idi -mesela konuşma sonrasında bir Kürtçe-İngilizce sözlük hediye etmişlerdi bana- bu o dönemde, belki hâlâ, cesur bir davranıştı. Güvenlik görevlileri sıkıca takipteydi. Hatta arkadaşlarım ve bazı insan hakları gönüllüleri vatandaşlarla konuşurken dikkatli olmamı, biz gittikten sonra onların hayatlarının ‘zorlaştırılabileceğini’ söylüyorlardı. O tarihten bu yana gelişmeler bazen geriliyor, bazen adım adım ilerliyor. Böyle bir mücadele ABD’de Afrika kökenli Amerika’lılar için dört asır sürdü, sürüyor. Demokrasi adına kestirme bir yol olmadığı gibi özellikle Amerika’da bu mücadelenin evrelerinin ne kadar zaman aldığını belgelemek mümkün.
(Bu söyleşi editörler tarafından kısaltılmış ve modifiye edilmiştir. Noam Chomsky ile söyleşinin tamamını İngilizce olarak www.facebook.com/tanjuarman adresinden izleyebilirsiniz.)''Binlere kök salarak Kavramak hayatı derinden Ve ortasından geçerek acının Olgunlaşmak hayatın taa ötesinde, Taa ötesinde zamanın!'' dizeleri yazılmıştır Rainer Maria Rilke tarafından. Külliyatının engin derinliğinde saklı duran bir dörtlükte. Beklemediğimiz anlarda aldığımız yaraların, bir türlü ötesine geçemediğimizden kendimizi suçlar hale düştüğümüz ataletimizin, anlamaktan çok yargılamalarımızın çoğaldığı, nereye gidersek gidelim maalesef yanımızda taşımaya devam edeceğimiz gem ve kederin tıpkı ümit ve neşe gibi varlığının devamlılığını sürdürdüğü çemberin içerisindeyiz. Yazgılarımız olarak nakledilmiş işin aslında kurbanlığımızı anlamamıza vesile olan döngüdür adına hayat dediğimiz bu kapsam bütünü. Nicesinde toz kondurmadığımız hayallerimizin teker teker parçalandığına şahitlik mi etmemişizdir? Yıkıntıları arasında durduğumuz daracık alanda bir ışık hüzmesi yakaladığımızda tüm o yitirilmiş kuvveti bir gün geri kazanacağımıza olan inancımızı mı fark etmemişizdir? Nasıl olsa yolun henüz çok başındayız diyerek bir sonraki sahneye mi atmamışızdır layığıyla işitmelerimizi ve hakikatle birilerinin kaosunda yılmadan hayata tutunma isteğimizi tüketişlerimizi? Neresinden tutulursa tutulsun elde avuçta kalan son kırıntıları da mümkün olduğunca çabuk bir biçimde tüketmeye devam ediyoruz. Ne kimsenin derdine kendimize göre çok değerli olan vakitlerimizden paydalar ayırmakta özenli davranıyoruz. Ne dile getirilenlerin gerçek olabileceğine itimat gösteriyoruz. Ne de kasvetin bu kadar yoğun bir biçimde dört bir yanımızı kapsamasına karşın inatçılığımızdan vazgeçiyoruz. Anlamaktan kaçındıkça, işittiklerimizden korkar hale geliyoruz. Bir sonrasında bizleri mi bulacak yoksa bütün bu sert iklimin getirdikleri diye hayıflanır buluyoruz kendimizi. Endişeleniyoruz ama dörtlükte karşımıza çıkmakta olan yeniden başlayabilme dirayetini kendimizde bulamıyoruz. Yüzleşmekten kaçınarak, sert sessizlere fazlasıyla sahip çıkarak, dışarıya esip gürleyerek içinde fırtınalarını yaşamaya devam ederek yaşamı sürdürmeye devam ediyoruz. Eksik gedik de olsa yetiştiğimiz kadarına, özlemini duyduğumuz eskinin hatıratına yakın durabilmek için bir derman arıyoruz, sözcüklerden, dinlediklerimizin satır aralarından duyumsadıklarımızla bir bütün olarak. Belki de bu duruma fazlasıyla yatkın olduğundan, çözümlemelere imkan sunduğu için müzik hepimizin içinde bir o yana bir bu yana çırpınmaya başladığımız, boğulmaya resmen ramak kalmış hallerimizden kurtulabilmemiz için gerekli olanı sağlayacaktır diye bir ümit taşıyoruz. Ehveni şerin müziklerin arasında bir yerlerde saklı kalabileceği ihtimaline itimat etmek istiyoruz. Kulağımıza varmış olan tınıların makul nedir tekrardan tanımlama konusunda bize yol gösterebileceğini düşünüyoruz. Dream Endless’ın Limbo Pillow blogunda kaleme aldığı yazılarda değindiği gibi yazı yazmanın nedenleri üzerine düşünürken bu seslenişler karşımıza çıkmaktadır. Kendimize dair detayları anlamlandırırken işittiğimiz seslerin, duyumsadığımız notaların aslında görebilmek için çok da mahir olmaya gerek bıraktırmayan detayları önümüze serdiğini ifade edebilmektir bütün çabamız. Elbette mümkün olsa daha iyilerini sunabilsek Deuss Ex Machina çatısı altında tıpkı imrenegeldiğimz ve pek çoğunu sağ sütunda sizlerle paylaşmaya çalıştığımız diğer günce veya sitelerde karşılaştıklarımızla paralellikler barındıran içerikler kotarabilsek. Kişisel detaylarımızın tekil satırlarından öte hepimizi ilgilendirecek sorunlara bakış açıları getirebilmek için buralarda yer ediniyoruz. İşgal ediyoruz şu sanal alemin bir kuytusunu. Dertler bir olmadığından herhangi birisi için üzerinde düşünebilmeyi seslerle gerçekleştirmeye harala gürele uğraşıyoruz. Kimliklerimizden ve dinlediklerimizden bir eşik yapılandırabilmek, hemen her şeyin hazır lokmalar halinde sunulduğu, dışı farklıklar barındıran ama içi kof örneklerinden ayrı durmaya itina göstererek, bazen sözü fazla uzatarak ama esasında ne kadar da çok şeyi bilmediğimiz gerçeğini sizlerle beraber öğrenerek Makina çarklarını döndürebilmeyi amaçlıyoruz. Deuss Ex Machina’nın Pazartesi akşamı yayınlanan bölümü dahilinde iliştirip örneklendirme gayretkeşliğinde olduğumuz sunumlar bu muhteviyatın işitsel ayağını oluşturan bir kurgu yığını olarak Dinamo FM’den sizlerle buluştu. Akıp gitmekte olan zamanın hakkaniyestizliği karşısında hiç değilse birkaç kelamı çekincesiz ulaştırabilirsek ne mutlu bizlere. Kazım Koyuncu’nun sesini John Zorn’un melodikasında aramaya, Sabahat Akkiraz’ın sözünü Muslimgauze’un belgeleyici, iğneleyici, uyandırıcı kolajlarında bulabilmeye, Tuluğ Tırpan’ın tuşesini Adolf Plays The Jazz’in sesler ile kurduğu enstrümantal parçalarda anlamlandırabilmeye elbirliğiyle devam. Elektronik müziğin çok katmanlı yapısı içerisinde nev-i şahsına münhasır örneklendirmeleriyle zaman kesitlerini durdurarak ummadığımız çözümlelemeleri beraberinde getiren Kieran Hebden aka Four Tet’i beşinci uzunçaları olan There Is Love In You’nun başatlığında sizlere haftanın albüm önerisi olarak takdim ediyoruz.Duymakta olduğumuz müzikal sesler oluşturdukları çağrışımlarla beraber içselleştirilip, kendimize en uygun bulduğumuz anlamlandırmayla karşılaşmamıza vesile olan aracılardır. Kabuğumuza çekilip kaldığımız, sınırlarımızın dışına hemen hiç çıkmadığımız asri zamanda farkındalılığı arttırmaya gayret eden, çeşitlendirmelerin tek bir bakış açısından ve tek bir doğrudan ibaret olmadığını idrak edebilmeye imkan sağlayan bütünlük ortaya çıkartılır. Duyumsanan sesler, üretim biçimleri farklık gösterse de endüstriyel tını pasajlarından ortam müziği formüllerine kadar her yapılandırma dahilinde detaya kavuşturmaya çalıştığımız önermemizi pekiştiren örnekler karşımıza çıkartır. İhtimallerin gerçeklerle terbiye edilerek aşınıdırılması karşısında işitmekte olduğumuz sesler, okumakta olduğumuz yazılar, seyretmekte olduğumuz filmler özünü kaybetmemiş önermeleri ambalajından kurtardıktan sonrası bize kalmış bir aralıkta keşfetmemiz için hazır ve nazırdır. Keşmekeşlik ve kakafonik gürültülerden dertli dertli hayatta karşılaştığımız sorunların yansılarını ihtiva eden ağıtlara kadar bu bezeyişi ve üretimleri derinleştirebilmek mümkündür. İş ki ayırdığımız vakti yeterince iyi kullanabilmekten geçmektedir. Ne duyduğumuzu bilerek yola çıkılan her serüven olduğumuzdan daha farklı yapmayacaktır belki bizleri ama mümkün mertebe izansızlık ile donanmış olan, beklentisizliklerin kuyusunda terk edilmiş kalan hayalleri, düşünceleri ve hakikatleri bir şekilde yolumuzla bütünleştirecektir. Varabilmek için çaba sarf ettiğimiz, anlamlandırabilmek için itinayla kulaklarımızı dört açtıklarımız birbirlerine domino taşları gibi bağlı kalmış ve hamlelerin ona göre düzenlenmesi gereken hayat sahnesinde olan biteni tevekkülle karşılayabilmemizi de sağlayacaktır. Hafif bir meltemde yıkılmayacak, karşılaştıklarını her nasıl şartlar altında bulunursa bulunsun gözlemleyebilme ve idrak etme yeteneğine ulaşabilmek için müzik aslında gerçekçi bir yoldaşlığı sağlamaktadır. Herhangi bir beklenti içerisinde bulunulmadan, sözcükleri yanlış mı anlaşılır acaba diyerek engellerle donatmadan, basitleştirmeden akla gelenlerin dökülebildiği, ortaya çıkartılan her nitelikli müzikal prodüksiyonun dahilinde en başından bu yana savunageldiğimiz aynalamaları, gözün gör dediklerini buluşturan bir düzenek ortaya çıkartılır. Kieran Hebden’ın müzikal kariyerinin başlangıcına ulaştığımızda da bu mukabele yeteneğinin, etrafta olup biten seslere olan aşina halleri irdeleyebilmek mümkündür. Salt bir fon oluşturmasının dışında müziği hayatının merkezine konumlandırma yolunu seçenler için dikkat çekici bir odak olan İngiltere’nin çok katmanlı müzikal türetimlerinin Four Tet’e yolu ulaşana kadar sanatçının biriktirmelerinin sağlayıcısı olduğunun altını kalın kırmızı kalemle çizmeliyiz. Hebden’ın bağdaştırmaya çalıştığı kulağa yerleşmekte olan sesleri derleyip toparlayarak anlamlı birer görünüm haline dönüştürme yetisi olduğunu da ilave etmeliyiz. Ses muhteviyatına yapılan her müdahaleyle, kadrajın dışında kalanları anlayabilmek için birer çözümleyici, eşik atlatıcı imgelem dinleyicilerle buluşturulur. Sam Jeffers ve Adem İlhan ile temellendirdiği Fridge grubu müzikal kariyerinin temellerini oluşturur. Elektronik döngülerle bağlar ihtiva eden, post-rock terennümler o çatı altından Ceefax ve Semaphore albümleriyle dinleyicilere sunulur. Kieran Hebden’ın üniversite eğitimi sırasında edindiği bilgisayar ile yola çıktığı Four Tet projesi ise kişisel, avantgarde caz ile elektronik müziği birbirleriyle buluşturan denemelerin etrafında şekillendirilen bir yapı olarak 1998’den günümüze kadar deneysel, resmedilebilir kurgulamaların merkezindeki bir odağı temsil eden bir bütünlüğün temsilcisi olur. The Milk Factory’ye 2001 yılında vermiş olduğu röportajda değindiği üzere tekil seslerle yola çıkılan hemen pek çok ses örneğinin televizyon, radyo veya müzik çalardan tertip edildiği ve bilgisayar üzerinde birbirleriyle bütünleştirildiği bir üretim mekanizmasıyla kayıtlar ortaya çıkartılır. Trevor Jackson’ın Output plakevinden sunulan debut kırkbeşlik Thirtysixtwentyfive bu önermelerin ulaşılabilir ilk örneğini oluşturacaktır. Birbirleri arasında köprülemeler gerçekleştirilip serbest caz vezninden elektronik titreşimlere ulaşan deneysellikle mürekkep ve adıyla müsemma bir biçimde otuz altı dakika yirmi altı saniyelik bir kompozisyon ortaya çıkartılır sanatçı tarafından. Örnek sesler etrafında dolaşıma dahil edilmiş her unsurla beraber etkisi altına dinleyiciyi çekmekte pek de zorlanmayan bir kurgumasal bütünleştirilir. Eksik parçaların yapının içerisinde rutini durağana çeviren ve bir sonraki evrede kulağa çalınan yapılandırmada ulaştırıldığı deneysellik dozu kararında bir kurgu Four Tet’in zamanla geçeceği eşikleri çözümleyebilmemizi kolay kılan detaylarla süslenmiş bir temel kaydı temsil eder.1999 yılında Output etiketiyle yayınlanan debut uzunçalar Dialogue bu biriktirmelerin üzerinden yola çıkılmış hip hop ritmleriyle serbest caz müziğinin buluşturulduğu denemeleri içeren tümü bilgisayarda kaydedilmiş olmasına karşın akustik orkestrasyon hissiyatını fark edilir bir şekilde öne çıkartan detaylara haiz dönem içinde yayınlanmış olan elektronik müzik özneli kayıtlardan farklı bir temas noktasını arşınlamaya gayret eden müzikal bir derinlik karşımıza çıkartır. Formüllere bağımlı kalınmış ses erimlerinden mümkün mertebe uzakta durarak Kieran Hebden yeni olarak tanımlandırmaya ihtiyaç duyulacak katmanlarla bezeli ses yüzeylerini bütünleştirecektir Dialogue uzunçalarında. Akustik döngü üzerine bina edilmiş elektronik sinyallerin karşıladığı Space Of Two Weeks parçası özellikle son iki dakika içerisine sıkıştırılmış olan eklektik dans ettirir kurgusu ile farklı bir dinlenceliğe başladığımızı ifşa eden kurgusuyla kayıt açılır. Anticon etiketinden aşina olduğumuz folk nağmelerinin hip hop içerisinde kullanılmasıyla özdeştirebileceğimiz bileşeniyle Chiron, melodik kesidiyle psychedelic caz detaylandırması 3.3 Degrees From The Pole, kırkbeşlik olarak yayınlanmış 60’ların caz orkestralarını anımstan Misnomer gibi detaylarda ayrıştırılabilecek önermeleri kulaklarımıza ulaştırır Kieran Hebden Yarıda bırakılmış cümlelerin duyumsandığı egzantrik davul orkestrasyonu ile epey uzun bir süre sonra bile dinlenildiğinde etkisinden hiçbir şeyi kaybetmemiş olan serbest vezin caz sarmalı Liquefaction, breakbeat gibi aksak elektronik dans müziği disiplinlerinden apartılarak geliştirilmiş, doğallaştırılmış bir yapılandırmanın temsilcisi olur. Albüm doruk noktaları arasında anabileceğimiz ritmik döngünün hüzün yüklemli çoğaltımlarından kısa bir süreliğine de olsa ayrı kalmamızı sağlayan The Butterfly Effect, doğu ile batının müzikal yansılarının birbirlerine kavuşturulduğu farklı bir dinlencelik Aying ile kaydın sonuna ulaşırız. Albümün ilk nağmelerinden bu yana savunageldiği konuşmanın gerekliliği üzerine, karşılıklı olarak birbirimizi anlamamızın önemine dair çıkarsamaların birbiri peşisıra sunulduğu yapıların nihai olarak ulaştığı sonuç olan Charm, enstrümantal yüzyeleri arasına dahil edilen hint ezgileriyle çağrısını görünür kılan elektronik titreşimlerle kaydı nihayetlendirir. 2001 tarihli Pause uzunçalarında Hebden caz sınırlarından uzaklaşmadan oluşturduğu önermelerinin elektronika, ambient ve lo-fi disiplinlerinden terennümlerle yeniden şekillendirildiği rahat dinlenebilir ama nasıl bir kurguyu oluşturmaya çalıştığının temellerini anlaşılır kılabilecek ve debut albümün seslerini tekrar etmeden değişikliklere girişildiği bir önerme olarak dinleyicilerle buluşturulur. Rastlantısal geçişlerle, birbirini takip eden döngüler dahilinde iliştirilen seslerle beraber geliştirilmeye müsait bir ses evreni Four Tet’in müzikal çehresinin genel çerçevesini yavaş yavaş belirginleştirecektir. Pastoral müzik tanımının ilk kez hakkaniyetle kullanımına da Pause albümün aracılık ettiğini kısaca ilave etmeliyiz.Yüzeyler arasında derinlikli ses alıştırmalarının Kieran Hebden’ın çoklu yapılandırmalar olarak tasvir ettiği kurgu bütünlüğünde şekillendirilmesinin bir sonraki durağı Domino Recordings Co. etiketinden yayınlanan Rounds albümü olacaktır. Müzikal yeterliliğin az ama öz alet edevatla türetilebilir olduğuna yetkin, dinlendikçe farkındalılık sağlatacak önermelere sahip, elektronik titreşimlerin giderek hissiyat kuramı üzerinde ilerletildiği atmosferlerin duyumsanabileceği bir yapı ortaya çıkartılır. İlk iki albüm içerisinde yer edinmiş hip-hop nağmelerinin caz müziği ile buluşmasının tezahürleri Rounds kaydında genel anlamıyla elektronik müziğin deneysellikle bağlar barındıran tüm türevlerini kapsamaya gayret eden çözümlemelere dönüştüğünden bahis açmalıyız. Kolaylıkla sınıflandırılan, günübirlik üretimlerin yanında Rounds muhteviyatını oluşturan bileşenleriyle uzun soluklu bir dinlenceliği sağlar. Herşeyden önce zihinin bir köşesinde saklı durduğunu zannettiğimiz unutulmuşları birer birer yeniden canlandıran bir tılsım taşır. Dinlenen sesler açmazlarımızın üzerinden nasıl atlayarak yolumuzu düze çıkarttığımızı sandığımızı ama aslında herhangi bir yere ilerleyemediğimizi açık eden seslenişleri barındırır. İhtiyaç duyduğumuzda nasıl birdenbire tel başımıza kaldığımızı açık eden, kalp atışlarının atonal kesidiyle başlayan Hands parçası aradığımızın bir yardım eli olduğunu belirginleştiren doğaçlama caz hip-hop arasında bir noktaya tekabül eden vurgulama ile kaydın açılışını gerçekleştirir. Akustik gitarın derdest edilip, dönüştürülerek kurgulandığı elektronik sinyallerde gidişlerin izini süren She Moves She, kısacık süresine karşın elektro akustik dönence First Thing gibi birbirleriyle bağlantılar barındıran süreklilik arz eden yapıların kulağımıza ulaştığı bir deryadır Rounds. Kimseden icazet almaya gerek kalmaz kimi zaman, gördüklerimizi anlamlandırmak için. Ne kadar didinirsek didinelim, uğraş verirsek verelim bir türlü boyunduruğundan kurtulamadığımız karaşınlığın, türlü çeşit müsibetin kapımızı yokladığını hissederiz. İçimizden kalan son ümit zerrelerini de sıkıştırılmış zaman aralıklarında harcamak zorunda olduğumuzu anladığımızdan bu yana bitmek tükenmek nedir bilmeden daha iyisine ulaşabilmek için uğraş vermemiş düşünüp taşınmamış mıydık? Nedir bu kadar karanlığa gömülü kalmamıza sebep olan, işittiğimizi bile anlamazdan gelmemize neden olan. Beş dakikalık süresinde neredeyse bir ömür boyu ayrıntılarla şekillendirilebilecek sözcüklerin tümlendiği, herşeyin sona erdiği nihai anda artık huzurdan başkasının olmadığını koca koca laflar etmeden basit bir armonika içerisinde duyumsatan sadece Rounds albümü için değil, Four Tet külliyatının da başat kayıtlarından birisi My Angel Rocks Back And Forth güzellemesi elektronik sesler ile akustiğin uyumu yakandığında nasıl da hayata dair teferrauatlardan arındırılmış bir bakışımı sağlayan yapının ortaya çıkartılabildiğinin örneğini oluşturur. Salt müziğin sunageldiklerinin sınırlarını zorlamayı başaran bir diğer örnek olan Unspoken parçasını da bu minvalde çözümleyebilmek mümkündür. Kesinliklerle başımıza zaten dertte, mümkün mertebe ne elimizi açık etmeye çalışıyoruz, ne de yediğimiz nanelerden sonra başımıza gelebilecekleri düşünüp tartıyoruz. Tâ ki yeterince dibini bulduğumuzu düşündüğümüz artık bu kadarı da fazla dediğimiz ana kadar sürecek bir heyhulada dolanmaya devam ediyoruz. Keşmekeşlik öylesine yorucu bir hal alır ki o evrede hangi dayanağa tutunup yola devam edebileceğinizi düşünmek bile zor gelir. Unspoken böylesi bir karar vermenin getirdiği sorumluluğu fark ettiren, nerede hata yapmıştım sorusunu çözümlemeyi sağlayan, dört başı mamur bir dinlenceliği oluşturur. Caz serbestlemesi içerisinde deneyselliği ağıdımsı lir melodisiyle perçinleyen And They All Look Broken Hearted ile Rounds’un final parçasına ulaşırız. Tüm kayıt boyunca iliştirilmeye çalışılan düşüncelerin tekmili birden sahnelendiği, mekanik dipnotları hüzünbaz gitar melodisinde duyumsayabileceğiniz, sözlük anlamıyla arabesk Slow Jam ile Rounds tamamlanır.Kieran Hebden’in solo albümleri aracılığıyla sunmuş olduğu perspektifin detaylarına vakıf olabilmek için uzun soluklu kayıtlarının yanısıra ortaklaşa gerçekleştirdiği projelere de kulak kabartmamız lazım gelir. Bu satırlar içerisinde yer veremediğimiz; Stefan Betke aka Pole ile ortaklaşa kaydedilmiş Pole v Four Tet EP’si, Caz müziğinin hemen tüm alt disiplinlerinde yetkinliğini ortaya koyan çalışmaların altında imzası bulunan, emektar müzisyen Steve Reid ile kaydettikleri The Exchange Session Vol. 1 ve 2 albümleri, Okul günlerinden tanışık olduğu Burial ile geçtiğimiz sene içerisinde yayınladıkları dubsteple elektronika’nın buluşturulduğu Moth / Wolf Cub kısaçalarını, Aphex Twin’den Radiohead’e kadar parçalarını yeniden yorumladığı/biçimlendirdiği şarkıları derleyip, Four Tet kayıtlarının elden geçirilmiş halleriyle buluşturduğu Remixes başlıklı çalışmasını bu bağlamda dinlencelik listenize dahil etmenizi salık veririz. Kieran Hebden’ın birbirlerinden bağımsız zaman aralıklarında oluşturduğu, derleyip toparladığı, kayıt altına aldığı seslerle elektronik müziğin hissiyat vurgusunu ön plana çıkartan önermelerinin sonuncusu Domino Recording Co. etiketiyle 25 Ocak 2010 tarihinde yayınlanmış olan There Is Love In You albümü ile ilgili notlarımızı paylaşalım. İlk önce anılması gereken Ringer kısa çalarından bu yana dans ettirir kurgulamların üzerinde bu kadar yoğun bir biçimde emek sarf edildiği bir kurgu ortaya çıkartılır Hebden tarafından. Four Tet’in melankolik yansılarının her bir albümde daha fazla geliştirilmesine yorulan zihnin, şimdi bu formülü dans pisti üzerinden dinlenceliğimize katmasına tanıklık edebileceğimiz, yapılandırmalara evsahipliği yapmakta olan bir kayıttır There Is Love In You. Biçimlendirilmiş olan müziğin dinamikleri değildir sadece dinlenmeye başladığınız ilk andan itibaren tüm kayıt boyunca peşinizi bırakmayacak olan hatıraların canlandırılmasına neden olabilecek kadar gerçeği yorumlama kabiliyetidir iş bu albümü bu kadar üzerinde düşünmeye sevk ettiren veyahutta sözü dolandırmadan önemli adletmemize sebebiyet veren. Damıtmış olduğu tınıların, bağlantılarının uzun soluklu Eat Your Own Ears gecelerinden alıntılar barındırdığını da söze eklemeliyiz. Techno’nun Four Tet’in müzikal yelpazesinde nasıl konumlandırılabildiğinin yetkin önermelerini ihtiva eder. Açılış parçası Angel Echoes, temize çekilmiş zil seslerinin elektronik titreşimlerle tertip edildiği hızı giderek arttırılan bir trip hop düzenlemesini tanımlandırır. Alışageldiğimiz müstehzi melodramatik yansının üstüne eklentilenmiş olan, tekrara alınmış vokalin minimalist özelliği de parçanın şahsa münhasırlığını arttıran bir kıvam arttırıcı olduğunu eklemeliyiz. Elektronik sinyallerin doğaçlama davul partisyonunda karanlığın içerisinden kopup gelen çığlıkları resmettiği, There Is Love In You albümünün en karanlık ses birleşimlerinden birisi olmayı başaran egzantrik dans müziği Love Cry parçası ile katmanların daha fazla derinleştirildiği bir sorgu anına dahil oluruz. İlerlediğimizi sandığımız eşiğin bir ucunda nasıl tek başımıza kaldığımızın dosdoğru mesajını anımsatan, kimine aşkı meşki hatırlatırken kimine mücadele etmenin gerekliliğini bir kere daha tekrarlayan bir yoğunluk hoparlörlerden yayılır. Parçanın albümün merkezini kapsayışını, kaydın meramını bu kadar isabetli bir biçimde yansıtmasının nedenleri arasında Burial aka Will Bevan’ın da konuk prodüktör olarak şarkının dramatikliğini arttıran unsurlarda takviye ettiğini eklemeliyiz. Minimalist elektronik nüvesiyle Steve Reich / John Cage gibi üstadların izlerinin takipçisi olan ‘synthesizer’ kesidi üzerinden biçimlendirilmiş, içten dışa katmanların çoğaltıldığı yapım olan Circling, elektronik müziğin yetkin alternatifini dinlemek isteyenler için biçilmiş bir kaftan olarak kayıttaki yerini alır. Kieran Hebden’ın geliştirmeyi sürdürdüğü hissiyat dolgulu ses harmanlamasına örnek teşkil edebilecek Sing gibi daha yüksek perdeden dans müziği bakışımının da There Is Love In You albümünün muhteviyatında yer edindiği söyleyebiliriz. Zaman tüm yıpratıcılığıyla elde avuçta kalan son beklentilerin kullanım sürelerini sonlandırırken bir karar anına ulaştığımızda ne yapılması gerkeli olduğunu seslerle ifadelendiren, elektronik tınılar ile akustik çoğaltımların birbirlerinin içinde bütünleştirilmesini duyumsatan, Four Tet külliyatının en olgun kayıtlarından birisi olduğunu rahatlıkla ifade edebileceğimiz This Unfolds gibi enstrümantal müziğin başlı başına geniş dünyasında kendimize uygun bir karşılık bulabileceğimizi imgeleştiren örnekler There Is Love In You albümünü 2010 içinde yayınlanmış nitelikli, sözü bol kayıtlarından birisiyle karşı karşıya olduğumuzu imler. Özgünlüğünü katmanlar üzerinde yapılandırdığı seslerin direkt olarak iliştirilmeye çalışan mesajların dinleyicinin zihninde canlandırılması üzerinden hareketle oluşturulan anımsatıcılar olduğunu kanıtlayan bir başka örnek olarak Deuss Ex Machina dahilinde de paylaşmış olduğumuz Plastic People parçasını örnek gösterebiliriz. Dial Records çatısı altında kayıtlarını dinleme imkanı yakaladığımız Pantha Du Prince, Carsten Jost, Efdemin, Pawel gibi üreticilerin Hamburg minimalizmi olarak adlandırılan melodikasının dip bucağında muhakkak duygu yoğunluğunu yakalayabileceğiniz önermeleriyle paralellikler taşıyan kurgumasal bir çoğaltım kulaklarımıza ulaştırılır, Hebden tarafından. Geçmiş kayıtların taslaklarından çıkartılmış gibi kulağa aşina gelen, akustik gitar kesidine Hebden’ın müdahaleleriyle elektronik bir tasvire dönüştürülen She Just Likes To Fight parçasıyla albüm tamamlanır. Kieran Hebden, Four Tet adı altında çoğalttığı seslerle hayata dair kulak kabartıldığında fark edilecek incelikli detayları paylaşıp yeni yollar keşfedebilmemiz için aracılık etmeye mütemadiyen devam ediyor. Sıkışıp kaldığımız hep aynı sözcüklere sığınmaya çalıştığımız çatının ilerisinde de bir şeylerin olduğunu anlamlandırıyor.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Noam CHOMSKY: Avrupa ve Abd’nin Türkiye’den Öğrenecekleri Çok Şey Var – Tanju ARMAN – Birgün
Yeni Partiden Ayrılanlar Anlatıyor: Biz Başka Parti Hayal Ediyorduk – Bawer ÇAKIR – Bianet
Mart Ayı Katliam Ayıdır – Yitirdiklerimizi Sevgi ve Özlemle Anıyoruz – 68’liler Dayanışma Derneği – Devrimci 78’liler Federasyonu Ortak Metni
Demokratlığa İnce Ayar – Ayşe KADIOĞLU – Radikal 2
Sol = Eşitlik + Özgürlük – Ümit KURT – Radikal – Tartışı-Yorum
Ümit Kıvanç ile Söyleşi: Türkiye'nin Temel Meselesi Riyadır - "Taraf Türkiye İçin Solcu Bir Gazetedir" – Başar BAŞARAN – Burak COP – Yeni Harman / Birikim
Faşizm Çok Ayıp Bir Şeydir – Sırrı Süreyya ÖNDER – Birgün
Nazar Etme Ne Olur, Çalış Senin De Olur! – Umur TALU – Habertürk
Öcallarla, Hıncallarla Savaşa Devam! – Gündüz VASSAF – Radikal
“Eskiden Bilmezdik Böyle Kürtlük, Ermenilik Gibi Şeyleri...” – Ferhat KENTEL – Taraf
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Köprü Cesareti – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2 / Kronik Muhalif
Ölüleri, Usulüne Uygun Gömmeden – Markar ESAYAN – Taraf
Başbakanın Roman-tizmi Yahut İllüzyonizmi – Cüneyt UZUNLAR – Açık Koyu
Akrebin “Tabiatım Böyle” Dediği... – Adnan BOSTANCIOĞLU – Birgün
Seçmece Eşitlik Ülküsü – Yıldırım TÜRKER – Radikal 2
Borges ve Alçaklık-İhanet Kuramı.. – Ulus Baker – Borges Defteri
New York’da Bir Gün! – Eleştirel Günlük – Eleştirel Medya Günlüğü
Bakışım’lar – Kristensenn – Kristensenn
Yazabilmek Veya Yazamamak – Dream Endless – Limbo Pillow
Müziği Yazmak - Dream Endless – Limbo Pillow
Rough Trade East - Defne TEOMAN – Reset!
Alan Wilkinson, Steve Noble, John Edwards – Live At Café Oto Albüm Eleştirisi – Okan AYDIN – Cazkolik

Four Tet Official
Four Tet At Myspace
Four Tet At Domino Recording Co.
Four Tet Interview – Patrick SISSON – Pitchfork
Four Tet – Live AT LPR NYC 17/02/2010 – Via Four Tet Soundcloud Page
Four Tet’s Nine Lives – Adam PARK – Boomkat
Four Tet – There Is Love In You Album Review – Matthew COLE – Slant Magazine
Four Tet – There Is Love In You Albüm Eleştirisi – Cem KAYIRAN – Reset!
Four Tet Angel Echoes At Pitchfork.TV
Kieran Hebden & Steve Reid Official
Fridge Official
Fridge At Myspace
Hayko Cepkin Twitter Sayfası
Hayko Cepkin Sandık Albüm Sayfası EMI Müzik Türkiye
Hayko’nun Sandığından Çıkanlar – Eray AYTİMUR – Radikal
Valgeir Sigurðsson Official
Valgeir Sigurðsson At Myspace
Valgeir Sigurðsson Draumalandið Album Review – The Milkman – The Milk Factory
Flica At Myspace
Flicker Of Hope: The Electronic Genius Of Flica – Rachel – Junk
Flica Telepathy Dreams Album Review – Tobias FISCHER – Tokafi
Murat Esmer Resmi Sayfası
Murat Esmer Myspace Sayfası
Murat Esmer Uzak Albüm Değerlendirmesi – Tolga SELÇUK – Meçhul Öğrenci Anıtı
Ripperton Official
Ripperton At Myspace
Ripperton Niwa Album Review – Derek MILLER – Resident Advisor
Pawel At Myspace
Pawel At Kompakt
Listed: Pawel Article On Dusted Magazine

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
"A Flight of Pigeons" New Delhi 2009 – Zlight Zlight’ Flickr Page
20090922_Tokorozawa_14 – Pqw93ct Pqw93ct’ Flickr Page
Mirage – Eric Vondy Eric Vondy’ Flickr Page

Four Tet Photos Courtesy From Below Listed Web Site:
Four Tet @ KEXP 2.23.2010 By Shelly Corbett On Flickr
Windish Agency Four Tet Artist Page
There Is Love In You Cover Artwork Mxdown.com

>>>>>Poemé
Dünyayı Taşıyor Omuzların – Carlos Drummond De ANDRADE

Bir gün gelir, "Tanrım!" diyemezsin artık.
Toptan bir temizlik zamanıdır.
Artık "Sevgilim!" diyemeyeceğin bir gün.
Çünkü boşunalığı kanıtlanmıştır aşkın.
Ve gözlerden yaş akmaz.
Ve ancak kaba işlere yarar eller.
Ve kuruyup kalır yürek.

Kadınlar boşuna çalarlar kapını, açmazsın.
Tek başınasındır, ışıklar söndürülmüş
ve karanlıkta parlar kocaman gözlerin.
Belli ki acı çekmeyi bilmiyorsundur artık.
Ve hiçbir şey istemiyorsundur dostlarından.

Kimin umurunda yaşlanmak, yaşlılık nedir ki?
dünyayı taşıyor omuzların
ve bir çocuğun elinden daha hafif dünya.
Savaşlar, kıtlıklar evlerde aile kavgaları
hayatın sürüp gittiğini kanıtlıyor
ve kimsenin özgür olamayacağını.
Bu gösteriyi acımasız bulanlar (o yufka
yürekliler)
ölmeyi yeğ tutacaklardır.
Bir gün gelir ölüm de işe yaramaz.
Bir gün gelir bir komut olur yaşamak.
Yalnızca yaşamak, hiç kaçış olmadan.

Cevat ÇAPAN’ın Türkçesiyle
Kaynakça: Şiir.gen.tr