Sunday, September 26, 2010

Deuss Ex Machina # 317 - I Have Moved Into The Shadow

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_317_--_I Have Moved Into The Shadow

20 Eylül 2010 Pazartesi gecesi "canlı" gerçekleştirilmiş programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Derdiyoklar-Nem Kaldı (Türküola)
>2<-Rifat Öncel & Dün Bugün Yarın Orkestrası-İşte Geldim Gidiyorum (Sayan Plak)
>3<-Rifat Öncel & Kurtalan Ekspres-Dosta Bizden Selam Olsun (Sayan Plak)
>4<-Zartong-Prosopoée (Dom)
>5<-Zartong-Dzamone (Part 1 & 2) (Dom)
>6<-AutorYno-Kelev (Tzadik)
>7<-AutorYno-Highway To Stertziv (Tzadik)
>8<-Omar Khorshid-Solenzara (Sublime Frequencies)
>9<-Omar Khorshid-Raqset El Fada (Sublime Frequencies)
>10<-Ünlü-O Ve Z Hikayesi 2 (Polygram)
>11<-Ünlü-Zaman (Polygram)
>12<-Cem Karaca & Kardaşlar-Üryan Geldim (Yavuz Plak)

I Have Moved Into The Shadow (317)
Resmin ortaya çıkarttığı bütüne bakmaktan ne zamandır uzağız? Eğriliği bir yana artık derdest edilmiş haleti ruhiyeler tümlemesine doğru seyyahlığımızın son rotasında merkezde açılmış yaralarımızın ne kadar farkındayız? Kendimizi sınırlandırdığımız çevrenin ötesinde kopup duran fırtınaların, herkesin birbiri üzerinde kurmaya çalıştığı baskıların, baskın hallerin farkında mıyız? Olan bitenler kelimenin tüm anlam ve alt okumalarıyla bir felaketi çağrıştırırken daha ne kadar yabanıl kalmaya devam edeceğiz? Kulak vermediğimiz, işitmekten imtina ettiğimiz, yaftalamaların kolaycılığına terk-i diyar ettiğimiz yerleşkelerimizin, yerleşik düzenlerimizin esamesinin ömrünün düzayak bir çılgınlığa baktığı günlere doğru meyil ediyoruz. Ne onu ne bunu yerlerinden etmeyi, ne onun ne bunun fikrinin üzerini tek bir kerede çizmeyi başaramayan muhaliflik nasıl da bu kadar çabuk bir biçimde öncül problemleri görmezden gelebilip ayrışmaya devam ediyor? Herkes birbirinden ağır sözcüklerle ait olduğu kısmın haklılığından dem vuruyor. Dem vurmak bir yana davul zurnayla aidiyetine sahipliliğini duyurmaya taraf olduğunu belirginleştirmeye çalışıyor. Korkutucu olan artık uzaklaşıyoruz, uzlaşmaktan, konuşmaktan, konuştuğumuzu manidar kılmaktan çekiniyoruz. Meram ortak olsa da yer yerinden oynamadan kılını kıpırdatmaktan çekinenlerimiz varolmaya devam ettiği müddetçe aşılmazlıklarımıza her dakikada bir yenisini eklemeye devam edeceğiz. Sürdürdüğümüz inat kaçarımız olmayan sonumuzu da hızlandırıyor. Kinlerin ve ayrıştırmaların tümünü yük olarak taşımaktan yorgun düşmeyen bünyelerimiz artık bu raddeden sonra bir dur diyebilecek kıvama ulaşacak mı? Yeteri kadar canımıza tâk ettiğini, birilerinin ırkçılık ekmeğine daha fazla yağ sürüldüğünü ne zaman gerçekten anlamlandıracağız? Birisini anlamak için cankulağıyla takip ettiğimiz sözcükleri öteki olanlarla kuramamış olmamız bizlerin suçu değil midir? Bağlantılarımızı fişinden ayırarak, sınırlandırılmış yargılarımıza daha fazla sahip çıkmak bugün olduğumuz yüz karası halimizi daha evhen kılmıyor maalesef. Biçimlendirmeleri, öngörüleri, anlamın tüm yönlerini doğru dürüst okumadan salık verilmiş olan "saldırın" komutlarının direktiflerine itimat etmek sadece bu bataklığı daha derin kılıyor. Kesif koku adına demokrasi denilegenin hala bu ülkede o kadar zor ve o kadar da gözükaralıkla sahiplenebildiğini gösteriyor. Muktedirlik taslayana, maskesini bir türlü indirmeyenlerin dünyasında varedilmiş doğrularımızı yükseltemediğimiz müddetçe daha da sert sınavlar bizi bekler, durur görünmekte. Tahlillerin ve analizlerin bolluğu değil bugüne kadar yaşadığımız deneyimler, adını zikretmekten çekinmeyeceğimiz baskılar, yıldırmalar ve linç havasının üzerinden ortaya çıkan parçalanmışlık hissinin onarılmasıdır şu anın sorumluluğu. Öyle ya da böyle birbirimizi bu çarkın içerisinde bir o yana bir bu yana tasnif etmekten, ayrışmaktan, sonunu düşünen kahraman olamazlar zulmüne el verenlerimiz olduğu müddetçe de muasır medeniyet denilegelenin koskoca bir hayalden ibret olarak tozlu defterlerin arasında unutmaya terk edeceğiz. Ya hep beraber ya hiç birimiz bu üstünkörülük dolgulu, deforme edilmeye doyulmayan, manidar çıkarsamaların hemencecik altından sopa sallamayı kesmediğimiz müddetçe bu çok daha açıktır. En can yakıcı biçimde hiç beklenmeyecek kadar hakikatlisinden... [Derman arar olmaktan ne zaman uzaklaşıp, birbirimiz üzerinde baskı kurmaya meyyal olduk? fotokopi meteor yığıntısından alıntılama]


>>>>>Bildirgeç
Siz Hiç Kürt Oldunuz Mu? - Mahmut ALINAK *

Ben yedi yaşında ilkokula başladığım günlerde Kürt oldum. Babam, “Yarın okula başlayacaksın.”dediğinde akşamüzeriydi ve bahardan beri çobanlığını yaptığım dört kuzumu daha yeni ağıla koymuştum.

Sabah güz güneşi köyümüzü ipeksi ışıkları ile donatıp tatlı bir serinlikle okşarken, elimde saman sarısı bir defter, ucu bıçakla sivriltilmiş bir kurşun kalem ve bacağımda rengi solmuş yamalı keten bir pantolonla okulun yolunu tuttum. Bir tavşan sinikliğiyle gittiğim okulu ürpertici bir ölüm soğukluğu sarmıştı. Hepsi benden kıdemli olan ablalar, ağabeyler ve akranım olan çocuklar tedirgin bir sessizlikle bahçede ders zilinin çalmasını bekliyorlardı. Dilber ablam üçüncü sınıf öğrencisiydi, yanına sokulup konuşmak istedim, gözleri korkuyla büyüyerek ağzımı eliyle sımsıkı kapattı. Ben paniklemiş bir halde ondan kurtulmaya çalışırken kulağıma fısıldayarak, “Okulda Kurmanci konuşmak yasak.”dedi. Sözlerim boğazımda düğümlenip kaldı. Zil çalınca sınıfa girdik, boyum kısa olduğu için Dilber ablam beni öndeki sıralardan birine oturttu. İçeride sinek uçsa duyulurdu. Nefesimizi tutarak heykel kımıltısızlığıyla öğretmenin gelmesini bekledik. Bir iki dakika sonra öğretmen geldi. Herkes ayağa kalkınca ben de kalktım. Öğretmen duvarda asılı olan siyah yazı tahtasının önünde durup yüksek sesle bir şey söyledi. Sınıf da hep bir ağızdan bağırarak ona cevap verdi. Öğretmenin, “Günaydın.”dediğini, sınıfın da, “Günaydın.”diye ona karşılık verdiğini sonradan öğrenecektim.

Öğretmen tek kelimesini bilmediğim bir dilde sınıfa bir şeyler söylerken, sıraların arasında gezinen delici bakışları bir an gelip beni buldu. Üstüme dikili o çeliksi bakışların ağırlığı altında kalbim fırtınaya yakalanan sararmış bir sonbahar yaprağı gibi titredi. Konuşması bitince yanıma geldi, üstüme eğilerek defterime sağlı sollu bazı yatay çizgiler çizdi ve el işaretiyle benden aynı şeyleri yapmamı istedi.

Öğle arası eve dönerken Dilber abla, “Okula başladığına göre artık evde ve sokakta Kurmanci konuşma, sadece Tırki konuş.” dedi. Ama ben Kurmanci (Kürtçe) nedir, Tırki (Türkçe) nedir bilmiyordum ki. Evde öğrendiğim, fakat ne olduğunu da bilmediğim bir dille konuşuyordum. Nedenini sorduğumda, “Öğretmen Kurmancı konuşmayı yasakladı.”dedi. Çocuk aklım allak bullak oldu. Artık Türkçe konuşacağıma göre, peki şimdiye kadar konuştuğum o dil neydi? Adını bile bilmediğim o dilde ne vardı ki öğretmenimiz yasaklamıştı? Dilber ablamın dediği dili bilmiyordum ki konuşayım! Onun evde neden hep kısık bir sesle konuştuğunu, dışarıda ise neden hep bir mezar taşı kadar suskun kaldığını ancak şimdi anlayabiliyordum. Eve gidince şaşkın ve çaresizdim, annemle nasıl konuşacağımı bilmiyordum. Fısıltıyla konuştuğumda bile bakışlarım korkuyla okulun olduğu tarafa uzanıyordu.

Kabuslarla boğuştuğum birkaç gün sonra bir sabah yataktan kalktığımda hafızamdaki bütün sözcükler silinmişti. Kaç yıldır konuştuğum kendi dilimi unutmuştum, Türkçe ise tek kelime bilmiyordum. Bu haftalarca böyle sürdü, dilimin tutulması kimsenin umurunda olmadı. Aile büyükleri halime gülüp geçerken, öğretmen de Türkçe konuşmam için sık sık dayak atıyordu.

Aylardan herhalde Şubat’tı. Derse daha yeni girmiştik. Öğretmen beni tahtaya kaldırıp bir kitaptan okuduğu bir cümleyi yazmamı istedi. Anlamadığım o cümleyi nasıl yazacağımı bilmeden tebeşir tutan elim donup kaldı. Kafamın içi boşalmıştı sanki, hissettiğim tek şey kulaklarımdaki dizginsiz çınlamalardı. Yazı tahtasının önünde korkudan kaskatı bir şekilde dururken, öğretmenin yanaklarıma peş peşe indirdiği hiddetli tokatlarla sendeleyip arkamdaki tahtaya çaptım. Yüzümü kaplayan ateşin kızgın alevleri dalgalar halinde ayak parmaklarıma doğru yayılırken, öğretmen hıncını alamayıp elinden hiç eksik etmediği çubukla rasgele bana vurmaya başladı. Feryatlarım sınıfın duvarlarında acı acı yankılanırken benden ellerimi açmamı istedi. Tir tir titreyerek bir elimi açtım. Çubuk hınçla elime inince iliklerime kadar işleyen keskin bir ağrıyla iki büklüm olup ateş gibi yanan elimi koltuğumun altına soktum. Öğretmen öfkeyle kükreyerek öteki elimi açmamı istedi. Dayağın dehşetinden dilim damağıma yapışmış bir halde, nefes nefese soluyarak kalp çarpıntıları arasında öbür elimi uzattım. Çubuk tepemde ıslık çalarak kızgın bir şiş gibi bu elimi de dağladı. Sonra ötekini ve böyle sürüp gitti. Küçücük ellerim onca darbeye nasıl dayandı hala inanamıyorum. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen korkunç birkaç dakika sonra ellerim kor gibi yanarak iki yanıma düştüğünde, parmaklarımın ucundan tahta döşemeye yağmur tanecikleri gibi kan damlıyordu.

O gün talihsiz günümüzdü. Öğretmen öğleden sonra kuzenim Rahime’ye Atatürk’ün duvardaki resmini gösterip kim olduğunu sordu. Rahime oturduğu yerden, “Atatürk.” diye cevap verdi. Gel gör ki Atatürk’ün adını ayağa kalkmadan söylediği için, hatırladıkça hala içimizi titreten korkunç bir dayak yedi. Kollarında, omuzlarında, sırtında ve bacaklarında şaklayan çubuk darbeleri altında yürek parçalayan çığlıklarla cıyak cıyak bağırırken, bir taraftan da Kürtçe öğretmene ve Allah’a yalvarıyordu. Kürtçe konuşması öğretmeni büsbütün çileden çıkarmıştı. Vurdukça vuruyordu. Bütün sınıf dehşet içinde bu ürkünç manzarayı seyrederken, Rahime kapıldığı korku ve çelimsiz bedenini dağlayan darbelerin acısıyla altına kaçırdı. Tahta döşemeye boşalan sidik yerde derecikler halinde akarken, zavallı çocuk bir yanardağın ağzından içeri yuvarlanmış gibi acı acı uluyordu.

Akşam okuldan çıkıp eve giderken son sınıf öğrencilerinden komşumuz Yusuf abi yolda kendi kendisi ile konuşur gibi, “Biz Türk değiliz ki, Kürt’üz.” dedi. Kürt mü? O da ne demekti? Kafamda bu soruyla soluğu annemin yanında aldım. Annem ahırda Kürtçe ninniler eşliğinde inek sağıyordu. Şişmiş moraran ellerimi arkama saklayarak kısık bir sesle, “Anne biz kimiz?” diye sordum. Annem bir şey anlamadan boş gözlerle bana baktı. “Anne ben kimim, biz neyiz?” diye sorumu tekrarladım. Annem ineğin memelerini çekiştirmeye devam ederek, “Biz Kürt’üz?” dedi. “Peki ya öğretmen, o nedir?” Annem, “O Türk’tür, ama hepimiz aynıyız.” dedi beni başından savarcasına.

Annemi ahırda bırakıp dışarı çıkarken, körpe aklım cevapsız soruların anaforunda debelenip duruyordu. Annemin dediği gibi hepimiz aynıysak, peki öğretmen dilimizi konuşmayı neden yasaklamıştı? Öğretmenin kafamıza vura vura öğrettiği dille konuşacaksam, şimdiye kadar konuştuğum o dil neydi peki? Kim icat etmişti o dili? Babam o dili konuştuğumda beni dövmemişti. Peki, öğretmen neden dövüyordu?

Ertesi gün okula gitmedim, kaçtım. Bir hafta kadar samanlıkta saklandım. Gün boyu o buz gibi soğuk samanlıkta saman yığınının içinde titreyerek okulun dağılmasını bekliyordum. Bu kaçak halim öğretmenin babama gönderdiği bir yazıyla ortaya çıktı. Babam kulağımdan tuttuğu gibi beni alıp okula götürdü. O gün de öğretmenden temiz bir dayak yedim.

Böyle dayak yiye yiye sene sonunu getirdik. Hiç unutmam, Haziran ayının yağmurlu bir gününde karnelerimizin verilmesine bir iki gün kala öğretmen beni tahtaya kaldırdı, dayak zoruyla artık çat pat Türkçe öğrenmiştim.

Öğretmenimizin dilimize uyguladığı bu alçaltıcı yasak sene sonunda birçok öğrencide davranış bozukluklarına yol açtı. Bazıları Türklüğe özenip kendilerinden ve dillerinden utanmaya başladılar. Köyün büyükleri her gün ikindi vakti Kürtçe yayın yapan Revan (Ermenistan) radyosunun önüne tüneyip Karapeté Xaço, Aramé Dikran, Meryem Xan gibi sanatçılardan Kürtçe türküler dinlerken, gençler onlara fiyaka yaparcasına sokakta bağıra çağıra Türkçe konuşuyorlardı. Bazılarımız da köyün arkasındaki bayırlarda kuzu otlatırken, radyodan öğrendiğimiz Türkçe türküler söylüyorduk. Böylece büyüklerimize karşı kendimizce üstünlük taslıyorduk. Dilber ablam zedelenmiş bir ruh haliyle Türkçe tek kelime bilmeyen annemle bir yıl kadar hep Türkçe konuşmaya çalıştı. Babam muhtar olduğu için memurlar yaz başlarında yanlarına eşlerini ve çocuklarını alıp bizim eve kuzu yemeye gelirlerdi. Memurların başları açık, kısa etekli eşleri, entarileri topuklarına kadar inen başı bağlı kadınlarımızın giyimlerine ve konuşmalarına kahkahalarla gülüp dalga geçerlerdi. Dilber abla da onları taklit ederek onlar gibi giyinmeye, yürümeye ve konuşmaya çalışırdı. Biz çocuklar, temiz giyimli, parlak, tombul yanaklı o memur çocuklarına çok özenirdik.

İlkokulu kış aylarının zemheri soğuklarında bile her sabah okulun önünde yırtık pırtık keten elbiselerimiz içinde tir tir titreyip, “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…”andını tekrarlayarak bitirdiğimde, çarpım tablosunu hala ezberleyememiştim. Ancak on beş yaşında, ortaokul son sınıfta iken ezberleyebildim. Sonraları bunun nedenini çok düşündüm, meğer “kere” sözcüğünün anlamını bilmiyormuşum. Bu sözcüğün yerine Kürtçe “çar”, Türkçe ise “defa” sözcüğü kullanılsaydı herhalde ilkokulda ezberleyebilecektim.

Lisede Türk arkadaşlar, “Kıro!” diye seslenirlerdi bize. Bu aşağılayıcı söz ruhumuzu örselerdi, ama korkumuzdan bir şey söyleyemezdik. Kırık Türkçe’ mizle dalga geçtiklerinde ise başımızı bir suçlu gibi utançla öne eğerdik.

Üniversitede bindiğimiz otobüslerde arkadaşlarla kendi aramızda Kürtçe konuşurken, hem utandığımız, hem de çekindiğimiz için kulaktan kulağa fısıldayarak konuşurduk.

İlkokulda öğretmenimizin Kürtçe’ye uyguladığı yasak 12 Eylül darbesi zamanında kanunla resmileştirildi. Ağır işkenceler gördüğüm Erzurum Askeri Cezaevi’den serbest bırakılıp eve dönünce, beni görmeye gelen annem ve ablalarım kapının arkasında biri bizi dinliyormuş gibi benimle seslerini kısarak konuştular. Sebebini sorduğumda, “Kenan Evren Kürtçe’ yi yasaklamış.” dediler ürkekçe. Hem ilkokul öğretmenimizin, hem de 12 Eylül cuntacılarının Kürtçe’ ye vurdukları pranganın tarihi geçmişini ancak sonraları bazı kitaplarda 1925 tarihli Şark Islahat Planı’nı okuyunca öğrenebildim.

Kürtçe yasağı beynimize öyle korku salmıştı ki, Türk arkadaşların yanında Kürtçe konuşmaya çekinirdik. 1987’de milletvekili seçildiğimde beni destekleyen bir Türk arkadaşa, “Acaba Meclis’teki odamda Kürtçe konuşursam Türk seçmenlerden tepki alır mıyım?” diye sorma ihtiyacı hissedişim ruh halimizi anlatmaya yeter sanırım.

Bozuk Türkçe’mizle alay edilmesi daha çocukluğumda bilinçaltımı yaraladı. Bu yara elli yıl geçtiği halde kapanmadı. Topluluk önünde Türkçe konuşurken hata yaparım diye hala tedirgin olurum. Yıllarca avukatlık yaptım, mahkemelerde konuşurken hep aynı huzursuzluğu hissettim. Milletvekilliğinde de bu mengeneden kurtulamadım. Nasıl bir şeyse Kürtçe düşünüp Türkçe konuşuyorum; cümleleri kafamın içinde Türkçe’ ye çevirirken sözcükler doğru yerde mi diye hep denetlerim. Bu da kürsüde beni duraksatır, bacaklarımın titremesine neden olur. Bir gün Meclis’te konuşma yaparken, o dönemin milletvekillerinden Eyüp Âşık’ın adı geçti konuşmamın içinde. Milletvekilleri yüzlerinde müstehzi bir gülümsemeyle, “âşık, âşık…” diye aşağıdan laf başladılar. Şaşkınlıkla onlara bakarken, “Ben de aynı şeyi söylüyorum” dedim. Eyüp Âşık adını tekrar etmiştim ki, aşağıda alaycı kahkahalar patladı. Konuşmamı telaş içinde bitirip aşağı indiğimde şaşkınlığım hala üzerimdeydi. Bana neden güldüklerini anlayamamıştım. Sonra düşününce, “âşık” sözcüğündeki a’ yı uzatmadan vurguladığımı fark ettim ve kendi halime güldüm.

Türkçe’de böyle sorunlar yaşarken, peki Kürtçe ile aram çok mu hoş? Ne hazin şey ki, Kürtçe’ yi de gönül rahatlığıyla konuşamıyorum. Bilincim gibi dilim de sakatlandı. O şiddetli asimilasyon altında yıllar yılı Türkçe konuşmak için didinirken, Kürtçe’ den epey uzaklaştım. Kürtçe’yi ancak sınırlı sözcüklerle konuşabiliyorum. Şimdi çarmıhta gibiyim; ne kafama sopalarla vurularak öğretilen Türkçe’ yi, ne de ana dilim Kürtçe’ yi doğru dürüst konuşabiliyorum. Benim bu yaşadıklarımı milyonlarca Kürt çocuğu yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.

Peki siz? Siz hiç Kürt oldunuz mu? Değil bir ömür, sadece bir hafta Kürt olsaydınız acaba ne hissederdiniz?

* Mahmut ALINAK'ın kaleme aldığı kamuoyuna açık mektup 24 Eylül 2010 tarihli Birgün gazetesinde yayınlanmıştır. Yazarın ve gazetenin anlayışlarına sığınarak, önemli bir okuma parçası olarak sizlerle paylaşıyoruz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Siz Hiç Kürt Oldunuz Mu? - Mahmut ALINAK - Birgün
Siz Hiç Kürt Oldunuz Mu? - Ekşi Sözlük Başlığı Altında Değerlendirmeler
Dilde 'Mihrak' Aramak - Akın OLGUN - Birgün Pazar
Pira Siso - Mehmet Şafi EKİNCİ - Jiyan
Mayın Çözüm Olamaz! - Mete ÇUBUKÇU - Radikal 2
Linç Kültürü Ayakta - Radikal
Irkçılık ve Ruh Sağlığı - I - Eleştirel Medya Günlüğü
'Uyurken Bile Hazıroldayım' - Mehveş EVİN - Milliyet
'Birlik Ve Beraberliğe En Çok İhtiyaç Duyduğumuz Şu Günlerde…' - Ali Ergin DEMİRHAN - Sendika.org
Yeni Demokrasi Manzaraları - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
Kin Ve Düşmanlığa Sevk Budur - Serkan OCAK - Radikal
Göç Çocuklarının Durumu Kentli Akranlarından İki Kat Kötü - Zorunlu Göç Raporu 2010 - Bianet
"Hakkari Olayının Failleri 'İyi Çocuklar'; Sorumluları Bulun" - Berivan TAPAN - Bianet
Tophane’de Bir Fil Dolaşıyor - Nuray SANCAR - Evrensel
Dr. Tolga İSLAM: “Bu Saldırı Mahalleli İçin Mağlubiyetle Sonuçlandı!” - Kürşad OĞUZ - Habertürk
Tophane’ye Hücum! - Sarper DURMUŞ - Ben Sana
Ahtamar Ve Kendi Kendinden Kovulmak - Markar ESAYAN - Taraf
Edward Said Olmak - İbrahim VARLI - Birgün
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
Barbarlık Eğilimleri ve Sosyalizm Umutları - James PETRAS - BiaMag
Ahlaksızlığın Da Yalancılığın Da Riyakarlığın Da Bir Sınırı Olmalı - Tuncay AKGÜN - LeMan
Her Durumda Yola Devam - Neşe YAŞIN - Birgün
Uyuklayan İktidar - Cüneyt UZUNLAR - Açık Koyu
Utanabilmek Yaralı Onurun Tamiratıdır - Zihni - Sezi-Yorum
Rober KOPTAŞ: "Bu Sözler Yeni Ogünleri Yaratır" - Evrim KEPENEK - Evrensel
Üzüntünü Yiyeyim, Sana Bişey Olmasın - Ümit KIVANÇ - Taraf
Hrant: Hepimize Dokunan O Gizemli Adam - Tûba ÇANDAR / Kaya GENÇ - Radikal Kitap
'35 Milyon Penis, 35 Milyon Vajina, Tek Bir Kafa' - Extramücadele Röportajı - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal Cumartesi
Ducktails & Dolphins Live - Mersenne - Undomondo


Derdiyoklar Resmi Site
Saykodelik-Folk Derdiyoklar’dan Sorulur! - Özgür - Bizibozmaz.com
Derdiyoklar - Kaan EREN - L'Auriga
Anapop Vol 1: Derdiyoklar - Mersenne - Undomondo.com
Disco Folk'un Kralları Derdiyoklar - Murat MERİÇ - Radikal Cumartesi
Rifat Öncel Başlığı - Ekşi Sözlük
Psych Turkish Funk Pt.2 - Kabus Kerim - Mixcloud
Rifat Öncel - Pop Leblebi - Odeon Müzik
Zartong Informative On Hashishpunk
Zartong / Zartong Album & Details - Mutant Sounds
AutorYno At Myspace
AutorYno At Tzadik
Omar Khorshid
Omar Khorshid At Myspace
Omar Khorshid At Sublime Frequencies
Omar Khorshid - Guitar El Chark: Guitar Of The Orient Album Review - Joe TANGARI - Pitchfork
Ünlü Myspace Sayfası
Ünlü Rüya Video Klibi - Youtube
Cem Karaca İçin Hazırlanan Resmi Site
Cem Karaca Vikipedi Sayfası
Cem Karaca Anatolianrock.com

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Untitled By Mats_60
Mats_60' Flickr Page

>>>>>Poemé
Erken Türkü - Mübera PASİÇ

Buradayım. Sabah tutuşmuş yanıyor
Şaşkınlık otlarında
temiz bir yerde
sessiz bir sesten alınmışım.

Gene buradayım :
Ama yalnızca benim
bir parçam
kuşlara yol gösteriyor.

Otların Tanrıyla
barıştığı sabah
seni bulamayacağım.
Kişisizlikten gelen bu çağrı
bir döngü etrafında
dağıldığına
iyi bir işarettir.

Saçlarımın yükünü indiriyorum.
Dönence yürekleri ıslatıyor
Ses herkesin olsun.
Ama benim gizli bir parçam
kendine yön arıyor.

Kaynakça: Şiir.gen.tr

Sunday, September 19, 2010

Deuss Ex Machina # 316 - AnaPop Festivali Özel Yayını

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_316_--_AnaPop Festivali Özel Yayını

13 Eylül 2010 Pazartesi gecesi "canlı" gerçekleştirilmiş programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Konuklar: Minas BALCIOĞLU, Mehmet AĞAOĞLU, Barış K.
>1<-Cem Karaca-Nem Alacak Felek Benim (Kalan Müzik)
>2<-Erkut Taçkın-Sevmek İstiyorum (Diskotür)
>3<-Derdiyoklar-Yaz Gazeteci Yaz (Türküola)
>4<-Moğollar-Haliç'te Güneşin Batışı (Diskotür)
>5<-Zafer Dilek-Yekte (Yonca)
>6<-Osman İşmen-Trt Ara Müziği (Barış K. Edit) (Oskar Plak / White Label)
>7<-Grup Ses-Erkin Koray 'Edit' (White Label)
>8<-Tutan-Ben Doğarken Ölümüşüm (White Label)

AnaPop Festivali Özel Yayını - İndir - Download

AnaPop Festivali Özel Yayını (316)
Aşık Mahzuni Şerif, Derdiyoklar, Selda Bağcan Yaz Gazeteci Yaz Derler. Varlığını bildiğimiz, üzerine düşünmek mecburiyetinde olduğumuz ama her nasılsa üzerlerine ölü toprağı serpmekten kendimizi alıkoyamadığımız, alıkonulduğumuz yurdum gerçekliklerini, yurt sathında kopartılan boş yaygaraların değil esas sorunların artık eli kalem tutanların dillendirmesini isterler. Çok mu şey isterler. Yıllar geçer, sular akıp heba olur, zaman dediğimiz eriyip gider ama türlü çeşit konuda onu bunu itekleyip, tepikleyip hizaya çekmenin dışında, eli kalem tutanlardan pek de mahir hareketlerini duyamayız, göremeyiz bilemeyiz ana akımın içinde. İstisnaları oluşturan bir kaç ismin dışında hala geçerliliği olan bu durum bizlerin yüz karasıdır. Varsılı olduğumuz zenginliklerimizi, bizi biz eden tüm değerlerimizi eğri, büğrü neredeyse tanınmaz hale gelene kadar dönüştürmekten, derdi sahiplerinden çözümlemeye vesile olsun diye işitmektense hakir görmeyi, olan biteni unutmayı tercih etmemiz salık verilir. Her defasında. Oysa bu girift tablonun, neresinden tutsanız orasında incelip kopacak kıvama gelmiş olan açmazları, derdest edilmiş hakkaniyetli sorunlarımız varlıklarını korumayı bugün dahi sürdürmektedir. Kendimizi oldu bittileri sorgulamaktan uzak tuttuklarını zannedenlere inat müzik ve söz o yığın altında gizlenmiş olanları anlamlandırabilmemizi kolaylaştırır. Bir dörtlüğün tek cümlesinde fark edersiniz. Ezginin kopup geldiği bağlamından uzaklaştırılmadığı her seferinde bir kere daha ayrıştırmaya yol açmaktan ötesini düşünmeyen hin oğullarından uzak ferahfeza bir saha ortaya çıkartılır. Muktedir olmanın elden ele geçirildiği, birilerinin diğerlerinin üstüne inatla basarak ilerlediği, ötekisinin ne derdi olacak canım, benim bu kadar büyük dertlerim varken deme cürümüne ortak olanlar için afallatıcı, yüzlere inecek nice şamarları barındırır. Korkularımızı çoğaltıp eskisinden de suskun kalıp, nicesinde gördüğümüz bildiğimiz aynı cevapları teyit etmekten başkasına müsammaha göstermeyen düzenin, düzensizliğini ortaya çıkartır. Onun içindir ki uzunca anlamlandırmaya, çokça dillendirilmeye çalışılan her dert, sıla, neler olduğunu çoktan unuttuğumuz haklarımıza, daha fazla ölümün kutsanmasının mazur görülemezliğine, bir türlü adının doğru düzgün konulamadığı eşitliklere, telaffuzunun bile manidar bulunduğu çoğu zaman irkiltici bir şeyler söylemekle eşdeğer bulunan birilerinin maşası olduğunuz intibasıyla yüzleşmenize neden olan kalıcı barışın dillendirilmesi gibileridir bu kıssa dahilinde çoğaltılmasını yürekten bekler olduğumuz. En az yitirdiğimiz değerlerimiz kadar istinaları oluşturan sınırlı kalemin cümlelerinde buradan daha düzenli cümleleri çoğaltacak, meramı dolambaçsız anlatacak gazetecilere ihtiyacımız var. Mevcudun sağlamasından gayrısını artık adımlamamızın gerekli olduğu, taşın altına elimizi koymamızın her kim olursak olalım gerekli olduğu yurdumuzda artık bütün bu yalancı dolma hikayelerinden uyanmanın vakti henüz gelmedi mi? Kabuk bağlamasına bile imkan tanınmayıp daima yarasından kanatılan sorunlarımıza çözümün başkaca bir yolu var mıdır?
[Dikte değil hakkaniyetli doğrular, yalan değil çıplak gerçekler, suskunluk değil daha fazla sözcüklere sahip çıkmanın adımlaması sürüden ayrılmakla başlar broşüründen / stensil bildirge / (çarçur etme, heba etme, ziyan etme)*3 gölge eyleme yayınları-2010]

>>>>>Bildirgeç
Eylül Düşmedi Yakamızdan - Kadri GÖNÜLLÜ*

“Haritanın yırtıldığı yer”de, Denizlerin asıldığı yılda doğdum. Mezra bile sayılmayan iki haneli bir yerde, kardeşlerimden başka arkadaşım yoktu. Siverek’e 3 km uzaklıktaki köy, resmi kayıtlarda hükümsüzdü. Eğitim ve sağlık hizmetleri bir yana, Jandarma dışında devletin yüzünü gören de yoktu. Pantolon giyen, düzgün Türkçe konuşan gençler türemişti o aralar. Boylarından büyük işlere kalkışmış bu serüvenci gençler, gelip gitmeye başlamıştı bize. Kocaman düşleri vardı: “Devrim”, “özgürlük”, “eşitlik” gibi laflar ediyorlardı. 6-7 yaşlarındaydım. Benimle “büyük adam” gibi konuşmaları hoşuma giderdi. “Telebe” diyorlardı onlara. Haksızlığa karşı çıkıyorlarmış. “Ağa” bunları hiç sevmezmiş. “Bu abiler iyi insanlar, demek ki ağa kötü biri” diye düşünürdüm. Diri diri patoza atılıp öldürülen “telebe”lerden söz edilirdi. Akşamları şehirden aralıksız silah sesleri gelirdi çoğu zaman. Yine de mutluydum. Hepimiz biraradaydık ve keyifli sohbetler yapılırdı ocak başlarında.

Sokak çatışmaları, kalabalık cenaze törenleri, öfkeli sloganlar, pankartlar ve duvar yazıları kuşatmıştı ilçeyi. Bir gün abim şehirden geldiğinde, duvara “Şevketler ölmez” diye yazıldığını söyledi. Şevket, Urfa’da okuyan kuzenimizdi. Aynı anda babam hıçkırıklarla ağlamaya başladı. “Ölmez” sözünün babamı ağlatmasına şaşırmıştım. Sonra annem “yas”a gideceğini söyledi. Ben o zaman “yas”ı “bayram” gibi eğlenceli bir şey zannediyordum. Israr ettim, ben de gittim onunla. Kadınlar göğüslerine vurarak ağlıyor, ağıtlar yakıyorlardı. O gün anladım işte, “yas”ın kötü bir şey olduğunu, bir daha da gitmedim zaten.

“Devrim” oldu zannetmiştim
Ölüm haberleri, kurşun sesleri ve kırmızı boyalı duvar yazıları eşliğinde akıp gidiyordu günler. Yaz sonuydu, cuma günüydü sanıyorum.
Gözüm çok ağrıyordu o gün. Babam acurlarını satacaktı çarşıda, ben de doktora gidecektim. At arabasıyla şehre iniyorduk. Yol tenhaydı. Sonra karşımıza çıkan tanıdık biri “darbe” olduğunu söyledi. Babam “oh olsun” diye sevinirken, rahmetli abim ise “leşimizi küçeye (sokağa) atacaklar” dedi üzülerek. “Devrim” dedikleri şey oldu zannettim önce. DDKD’li abimin üzülmesine bir anlam verememiştim. Ama kötü bir şey olduğunu da sezmiştim. Yolun ortasında kalakaldık bir süre. Sonra babam acurlarını, ben de ağrıdan şişmiş gözümü alıp eve döndük.

Herkes bir tuhaftı, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Pilli radyomuzdaki ajans bile farklıydı o gün. Kalın ve boğuk bir erkek sesi, “Silahlı kuvvetler”, “yönetim”, “el koyma” falan diyordu. “Cunta olmuş” diyordu bizimkiler, bir şey anlamıyordum. Bize gelip giden o güleryüzlü abiler de kaybolmuştu ortalıktan. Sonradan anladım bu “cunta” denilen öcüden saklandıklarını. Tadımız kaçmıştı. Haritadan silinmiş köyümüze gelip giden yoktu. “Cunta” da unutmuştu bizi. Tanıdıkların tutuklandığını, köylerin basılarak insanların çamurda süründürüldüğünü, her evden mecburi olarak bir silah istendiğini, silahı olmayanların ise kaçakçılardan satın alarak devlete teslim ettiklerini duyuyorduk. İhbar furyası başlamıştı, sevmediklerini gammazlıyordu birileri. Herkes birbirinden kuşkulanıyordu. Ders kitapları dahil her şey yakılıyordu. Yoldan geçen ürkütücü tankları görüyordum bazen uzaktan. Şehirdeki manzara daha korkunçtu. Askerler silah kuşanmış, sokaklar tank ve panzerlerle tutulmuştu. Sonraki günlerde zorunlu “badana kampanyası” başlattı cunta. Kerpiç evler kireçlendi. O kara günlerde, kar yağmış gibi bembeyazdı her taraf.

1981 başlarında tehirli olarak ilkokula başladım. 2 km yürüyerek gidip geldiğim köyde, darbeyi daha yakından yaşıyordum. Her gece askerler köyü basıyor, kadınların gözü önünde erkekleri süründürüyordu. Öğretmenimiz, “Büyüdüğünüzde hesabını soracaksınız” diyordu cesaretle. Ajanslarda, aranan şahısların künyeleri okunuyordu saatlerce. “Kenan Evren” ismi, korku ve hayranlık dolu bir “efsane” gibi dolaşıyordu ortalıkta. “Konsey” üyelerinin adları dönemin en hit sorusuydu. Beşini de ezberlemiştim, bol miktarda “aferin” topluyordum büyüklerimden. Üstelik “Kenan Evrenci” olmuştum. Çocuk aklım, beni güçlünün ve zalimin yanında saf tutmaya itmişti. Babam bu ‘tercih’ime seviniyor, abim ise çok kızıyordu. (Zalimin yanında bu ilk ve son yer alışım hâlâ utandırır beni.)
Günler haki ve gri bir tonda akıp giderken, bir bahar günü değişti her şey. Okul dönüşünde, kuş evimin yerle bir edildiğini fark ettim. Kocaman teker izleri duruyordu üstünde. Kuşlar yuva kursun diye çamurdan yapmıştım evi. Tehlikelerden korumak için kapısına ay-yıldız da takmıştım üstelik. Kim cesaret edip de yıkmıştı o zaman? Öfkeyle ağladım. Eve gittiğimde “yas” vardı. Herkes hıçkırıklarla ağlıyordu. Biri öldü zannettim. Sonra askerlerin abimi götürdüklerini söylediler. O zaman anladım bunun ölüm gibi bir şey olduğunu. Sonraki günlerde, yatılı okuldan kışlaya çevrilen bir yerde tuttuklarını öğrendik. Rahatlamıştık. Sabahları tek tip kıyafetle, marş söyleterek yürütüyorlarmış çarşıda. Görmeye gittim bir gün. Askerlerin arasında giderken “abi” diye bağırdım. Dönüp hüzünle baktı bana. Sonraki günlerde izini tamamen kaybettik. Başka yere nakledildiğini söylediler sadece. Abim kayıptı, evdeki “yas” daha büyüktü artık. Aylar sonra öğrendik “Diyarbakır Ölümevi”nde olduğunu. Öldü gözüyle bakarken bir mucize oldu, çıkıp geldi bir gün. Bu kez bayram yerine döndü evimiz. Akıl almaz, korkunç işkencelerden söz ediyordu. Kabuslar görüyordu geceleri. Sonra yavaş yavaş düzeldi. Ancak fişlenmişti, iş bulamıyordu. Hepimiz fişlenmiştik aslında. İçine kapandı abim, köyden dışarı çıkmadı yıllarca. Diyarbakır zindanından sağ çıkan abim, 12 Eylül beslemeleri tarafından katledildi beş yıl önce, yine bir Eylül sabahında. 12 Eylül’ün ambargo koyduğu bir ömür, tam da darbe haberini aldığımız yerde, at arabasının üstünde çalındı.

Hesaplaşmak
Tam 30 sene geçti “devrim” zannettiğim “darbe”nin üstünden. İstatistikler biliniyor: 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683’ü fişlendi, 230 bini yargılandı, 50’si asıldı. Yüzlerce insan karakol ve cezaevlerinde işkenceden öl(dürül)dü. 30 bin kişi “sakıncalı” bulunarak işten atıldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Tonlarca gazete, dergi ve kitap yakıldı. Liste uzayıp gidiyor, tekrar lüzumsuz. Sıkıyönetim, olağanüstü hal ve DGM’lerle zindana dönüştürüldü ülke. 12 Eylül’ün laneti düşmedi yakamızdan bir türlü. “Cunta”nın dağlara sürdüğü çocuklar, birer yaşlıya dönüşerek oradalar hâlâ. 26 yıldır süren bu lanet savaş, hâlâ çocuklarımızı sinsice çalıyor. Darbenin mimarı ise sahil kentlerinde ‘emekli’liğinin tadını çıkartarak “sanat” resimleri yapıyor.

Bir mucize daha oldu şimdilerde. Herkes 12 Eylül karşıtı kesildi birdenbire. “Cunta Anayasası”nı baş tacı edenler, hesaplaşmaktan bahsediyorlar. Yüzde 92.7 “evet” oyunun gökten zembille inmediğini unutuyorlar. Bu sonuç, baskı ile açıklanabilir mi? Aynı “halk”, çocuklarının katlini de sessizce izlemedi mi? 350 seçmenli köyde, tek başına göstere göstere “hayır” oyu veren ilkokul öğretmenim geliyor aklıma. 12 Eylül beslemelerinin “iz silme” alaycılığından tiksiniyorum bir kez daha. Abimin yası hiç bitmedi. Eylül düşsün artık yakamızdan.

* Kadri GÖNÜLLÜ (KESK Tarım Orkam-Sen Adana Şube Yöneticisi)'nin makalesi Radikal 2'nin 12 Eylül 2010 tarihli nüshasında yayınlanmıştır. Yazarın ve gazetenin anlayışlarına sığınarak, önemli bir okuma parçası olarak sizlerle paylaşıyoruz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Eylül Düşmedi Yakamızdan - Kadri GÖNÜLLÜ - Radikal 2
Türkiye'nin Yüzde Kaçı Aptal? - Onur CAYMAZ - Birgün
Düşünmenin Tehlikesi, Utancın Müzesi - Emre DAŞAR - Kronik Muhalif
6-7 Eylül'den bugüne Gongo'lar - Aziz ÇELİK - Radikal 2
Utanç Duvarlarıyla Örülmüş Ülkeye… - Berxwedan YARUK - Kronik Muhalif
Annemi Verdim Size; Parmaklarımı Da! - Umur TALU - Habertürk
"Hakkari'nin Şemdinli'den Tek Farkı, Faillerin Yakalanmamış Olması" - Burçin BELGE - Bianet
Referandumun Gösterdiği - Orhan MİROĞLU - Taraf
Referandum Mu Plesibit Mi? - Kadir CANGİZBAY - Birgün - Jiyan
Bir Referandumun Ardından... - Fikret BAŞKAYA - Sendika.org
Evet Ya Da Hayır Derken - Mesut ODMAN - Sol.org.tr
“Sır”lar Dökülürken - Kazım HAPAVKO - BirDirBir.org
Sezen Aksu Bir Sokak Adı Değildir, Benliğimizdir! - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan
Tecavüz Ve İktidar - Cüneyt UZUNLAR - Açık Koyu
Hrant: "Tanrı" Anlatıcıya İhtiyaç Duymayan Bir Hayat - Semra PELEK - BiaMag
Dink Kararı ve Hükümete Düşen Görevler - Markar ESAYAN - Taraf
Wallerstein: Yabancı Düşmanlığı Her Yerde Mi? - Marksist.org
TEKEL İşçisi Ne İstiyor? - Birgün
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
Kölelikten De Öte - Alınteri.org
Devlete Mektup: Allianoi'nin Korunması İçin Bir Çözüm Bulun - Avrupa Kültürel Miras Kuruluşları Federasyonu - Bianet
Extramücadele 2010 - Futuristika.org
Eylemci - James HANSEN - Açık Radyo
Anlamın Anlamsızlaşması - Eleştirel Medya Günlüğü


AnaPop Resmi Sayfası
AnaPop Soundcloud Sayfası
AnaPop Röportajı: Barış K. Selçuk SOMERSAN ve Gökçe Kaan DEMİRKIRAN - Grizine
Anadolu Pop/Rock Bizi Çağırıyor - Özlem ŞİMŞEK - Grizine
AnaPop Yazıları - Etrafta.com
Anapop'ta Replikas ve Derdiyoklar Yan Yana - Berivan TAPAN - Bianet
Moğollar'dan Öngür ve SYSU, Tülay German İçin Sahnede - Berivan TAPAN - Bianet
Eurasia Projesi / Satürn Müzik Resmi Sayfası
Barış K. Tribute To - Turkish Cosmic Space - Eurasia Mix On RBMA Radio
Diskotek Albüm Bilgileri ve Her Nevi Detay İçin
45 Devir
Cem Karaca İçin Hazırlanan Resmi Site
Cem Karaca Vikipedi Sayfası
Cem Karaca Anatolianrock.com
Erkut Taçkın Tanıtım Sayfası Anadolupop.com
Erkut Taçkın Türk Rock'ının Babasıdır! - Işıl YILMAZ - Işılyılmaz.com
Erkut Taçkın S/T - Turkish Psychedelic Music
Derdiyoklar Resmi Site
Saykodelik-Folk Derdiyoklar’dan Sorulur! - Özgür - Bizibozmaz.com
Derdiyoklar - Kaan EREN - L'Auriga
Anapop Vol 1: Derdiyoklar - Mersenne - Undomondo.com
Disco Folk'un Kralları Derdiyoklar - Murat MERİÇ - Radikal Cumartesi
Aşık Mahzuni Şerif Resmi Sitesi
Moğollar Resmi Site
Moğollar Vikipedi Sayfası
Moğollar 40. Yıl - Murat MERİÇ - Radikal Cumartesi
Moğollar - Haliç'te Güneşin Batışı - Smashcartel
Zafer Dilek: “Elvis'i Dinlerken Radyonun Başından Ayrılmazdım!” - Korkmaz ULUÇAY - Elvis Türk
Zafer Dilek Orkestrası - Fidayda - Alkışlarla Yaşıyorum
Osman İşmen Vikipedi Sayfası
Osman İşmen ve 70'lerin Kopuk Müziği - Ceryan
Grup Ses Myspace Sayfası
Grup Ses Beats Myspace Sayfası
Grup Ses Mixcloud Sayfası
Grup Ses / Voconut Tumblr
Tutan Myspace Sayfası
Tutan Soundcloud Sayfası
Tutan - Gudubet Seti Eski (((Godet))) Günlerinden

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Hung Liu, A Third World (1993) - Viejito
Viejito' Flickr Page

>>>>>Poemé
Döğüşmeyin Yiğitler - Aşık Mahzuni ŞERİF

Boşa doğüşmeyin bizim yiğitler
Sizi vurduranlar vurulmuyor ki
Kim bilir nerde hangi koltukta
Kömürde tarlada yorulmuyor ki

Aynı baba dölü ölen öldüren
Ölenle öldüren iti güldüren
Yokmu idi bunu size bildiren
Vur diyenler burda görülmüyor ki

İşçiyi işçiye düşüren zalım
Boynumuzda boza pişiren zalım
Bu kadar bardağı taşıran zalım
Gözümüz önüne serilmiyor ki

Yeni adı çıkmış sağ ile sol'un
Tarihte borcu yok kullara kulun
İki yanı birdir yattığın çulun
Bilirsin ölenler dirilmiyor ki

Mahzuni der nedir hak'kın davası
İnsana benzer mi köpek mayası
Ah tükenip bitsin sınıf kavgası
Sınıfsız bir okul kurulmuyor ki.

Kaynakça: Antoloji.com

Sunday, September 05, 2010

Deuss Ex Machina # 315 - Përputhje Mjetet Asnjëherë Duke Na Vjen Keq Për Të Thënë

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_315_--_Përputhje Mjetet Asnjëherë Duke Na Vjen Keq Për Të Thënë

30 Ağustos 2010 Pazartesi gecesi "canlı" gerçekleştirilmiş programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Demdike Stare-Bardo Thodol (Modern Love)
>2<-Armonycoma or slt-Kim? (Cem Karaca & Apaşlar - Karacaoğlan) (Music For-Non Musicians)
>3<-Armonycoma or slt-Susuyoruz Hala (Cem Karaca - Suskunluk / Remix) (Music For-Non Musicians)
>4<-No Call 'Recently'-Bobby Sands (Music For-Non Musicians)
>5<-No Call 'Recently'-Georges Perec (Armonycoma or slt Remix) (Music For-Non Musicians)
>6<-ValkyR-Confusion (Pavillion36 Recordings)
>7<-ValkyR-Vents Et Couleurs (Pavillion36 Recordings)
>8<-Cocteau Twins-Seekers Who Are Lovers (Fontana)
>9<-Cocteau Twins-Feet-Like Fins (Fontana)
>10<-Moderat-Rusty Nails (Shackleton Remix) (50 Weapons)
>11<-Modeselektor-A New Error (Headhunter Remix) (50 Weapons)

Përputhje Mjetet Asnjëherë Duke Na Vjen Keq Për Të Thënë (315)
Gidiyoruz tam biçimlendiremediğimiz, kestiremediğimiz bir girdabın merkezine. Tevazuya ne hacet dermansızlık dizboyu; afaki karanlığa teslim olmaya. Makus olarak bellediğimiz ile yanılgılarla ama deneyerek ama tırnakla kazıyarak ulaşmaya çalıştığımız tüm yönergeleri tarumar eden bir düzensizliğe. Meram ortaya çıkan yamukluğa işaret etmek. Ama küçük ama büyük sıkıntılarımızın odağından uzaklaştıkça, laf ebeliğinin gani gani deryasında mahpusluğumuz sürmeye devam edecek. Neye ulaşmaya çalışıyorduk, şimdi neleri tartışa duruyoruz. Nasıl bu kadar çabuk bir biçimde yaftalarımızın esiri olmaya teşne olabiliyoruz? Öfke patlamasının tenzilata dahil olmuş ürünler gibi hızlıca tüketildiği, konuşmaların tonunun hır gür çıkartmaktan gayrısına tebelleş olmadığı ahir zamanın ortamında seçimlerimiz bizleri o karanlıktan uzak tutmaya devam edecek, ya da herşey tükenecek. Algılamak durumunda olduğumuz ötekisi olarak tanımlandırmaya coşarak, koşarak, dizginlenemez bir tahammülsüzlükle koşar adım gittiğimiz yörüngelerin aslında şimdiyi unutmaktan gayrısına, sırayı savmaktan başkasına yol açmayacağı afakidir. Ütopyaların gerçekleştirilebilir olduğunu unuttuğumuz anlardan bu yana giderek daha fazla sinizme teslim olduğumuz bir aralık bu güz. Sinmekten, sindirilmekten, dediğimizi anlamlandırabilir kılmak mecburiyetinde zamanı heba etmekten, kendimize iyilik yapmaktan uzakta kalmaya devam ettiğimiz sürece korku duvarlarımız şekillenmeye, yükselmeye o sınırlarını korumaya çok hevesli olduğumuz bakir alanlarımızı donatmaya devam edecek. Herkes muktedir, herkes tuttuğunu ezip susturmanın yollarını aradığı şimdilerin haşinliğinde hiçbir parlak zeka ürünü çıkarsama o sonsuz boşluğu daha korkunç kılamaz. Kılmayacaktır. Yarıda bırakılan, yarım konulan her teşebbüsün karşısına taraf ol, bizden ol ya da bertaraf ol demek bile en hafif tabirle vurdumduymazlığın tâ kendisidir. Ya bendensin ya kara toprağın ezcümlesiyle. Anlaşılabilir kaygıları paylaşmak, sözcüklerin arasında saklı duran gizli kinlenmeleri aşabilmek, her an istim üzerinden beklemekten ve hep daha sonrasında neler olacak, kara günler kapımızı çalacak, malum olan gerçekleşecek, daha neler neler başımıza gelecek demekten daha yeğdir, evladır. Fahri sünnetçilikten, sıradan faşistlikle beraber sirayet etmiş olan çiçek! hastalığından kurtulabilmemizin gerekliliğini ise sizlerin takdirlerine bırakıyoruz. Fikirlerini paylaşırken üzerine yumurta atılmamasıdır. Taşı ele almak için kendi günahlarımızı tartıp biçtiğimiz, lafımızı sonuna kadar kullanmaktan ayrısını düşünmediğimiz bir zeminin tasvirdir bize lazım olan. Orada burada kim astırırsa astırsın demekten gocunmamız gereken tespit böcüğü hazımsızlıkları, gecekondu afişleri en çok ben bilirimciliği terk etmemiz de ivedilikle gerekmektedir. Hasılı kelam "demokrasi" dediğimizin salt ehil olduklarına inanmamız mecbur kılınanlarca değil halk tarafından da icra edilebileceğini idrak ettiğimiz, başkalarına da idrak ettirip yol katedebildiğimiz bir düzlem o korkulan hüzün dolu girdabın eşiğinden döndürecektir. Hepimizi, her bir bireyi. Bugünün dünyasında görünmek zorunda hissettiğimiz, kendimize yakıştırır bulduğumuz şablonları yıkmaktan imtina edersek, doğruluğundan zerre şüphe duymadığımız hakikatlerin üzerine ölü toprağı serpmekten artık kurtulamazsak klişeler yığıntısı olarak sonsuzluğa ulaşacağız. Kaybolacağız, kaybedeceğiz. Durumun tevazu taşır, kolay kılınır bir yönelişimi, ipucu taşımıyor olduğunu göz önünde bulundurursak şimdi değilse ne zaman hakikatlerimizi yeniden şekillendirmeye başlayacağız? Birbirimizi anlamak için efor sarf edeceğiz ya da gizli öznelerde saklı tutulan çemkirmelerle yitirmeye devam edeceğiz? Giriftleşen resmin figüranları olmaktansa aklımızı başımıza devşirip suskunluğumuzu gidermenin zamanı gelmedi mi? Zincirleme düşünceler için bkz. Cem Karaca'dan halimiz pür mealimiz kıssası; susmuştuk / susamıştık / suya gitmiştik suya / suyu aradık / suyu bulduk / suyu tutmak istedik / suyun başı tutulmuştu / ooy ninem oy / suya gittik / susuz geldik / susuyoruz hala..

>>>>>Bildirgeç
Siyaset Solgunlaşırken - Yaşar ÇABUKLU*

II. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönem temsili siyasal sistemin toplumda tahrip edici kutuplaşmalar yaratmayacak biçimde yeniden düzenlenmesine tanık oldu. Devlet, sanayi ve sendikalaşmış emek arasında bir tür uzlaşmaya dayalı korporatist bir rejim kuruldu. Hirst ve Thompson'ın da belirttikleri gibi tam istihdam ve sürekli ekonomik büyümenin vurgulandığı bu dönemde devlet sağlık, eğitim, sosyal güvenlik vb. alanlarda tek tip ulusal hizmetlerin sağlanmasında belirleyici bir rol oynadı. Kol emeğinin ağırlıkta olduğu büyük çaplı üretim işçi sınıfının sendikaları ve partileri aracılığıyla sosyal refah politikalarını etkileyebilmesine imkân sağladı.

1960'lardan itibaren zihinsel emeğin kol emeği aleyhine büyümesiyle birlikte hizmet sektöründe yoğunlaşan ve ifadesini "yeni toplumsal hareketler" içinde bulan yeni bir sosyal muhalefet gelişti. Aynı süreç içinde merkezi, bürokratik yapılara sahip siyasi partiler gitgide temsili işlevlerini yitirmeye başladılar. İktidar, devletten toplumu bir ağ gibi sarmış kurumlara doğru yayılmaya başladı. İktidarın görece yataylaşarak tüm özel alanlara nüfuz etmesi devlet odaklı alışılagelmiş siyaset anlayışının zayıflamasını ve muhalefetin mikro politikalar çerçevesinde yeniden yapılanmasını beraberinde getirdi. Makro ve mikro düzeyde siyasetin güç kaybetmesi ise 1980'lerden itibaren gerçekleşmeye başlayacaktır. Özellikle 1980'lerin sonundan başlayarak, enformasyonun ve iletişimin küreselleşmeye bağlı hızlı gelişimi sonucu siyasal alan tarihte hiç görülmedik ölçüde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Küreselleşme ulus-devletin, ulusun, ulusal pazarın ve ideolojilerin, ulusal siyasi birliğin, ulusal egemenliğin, ulusal coğrafyanın büyük ölçüde önemini kaybetmesini beraberinde getirmiştir. Postmodern koşulların ortak ulusal bir tarih bilincini ortadan kaldırmasına paralel olarak ulusal bir uzlaşma üzerine temellenen toplum sözleşmesi de varlık koşullarını yitirmiştir. Guéhenno'nun da belirttiği gibi yurttaşların temsili temelde onay verdikleri yasalarla bağlı kurumlara duydukları inanç silinip gitmiştir. Genel çıkar, kamusal yarar, toplumsal dayanışma, ortak yazgı duygusu ortadan kalkmıştır. Atomize olan, sonsuza dek farklılaşan, anlık durumlara verdiği tepkilerden ibaret hale gelen toplum öte yandan da piyasanın türdeşleştirici gücü tarafından tek tipleştirilmektedir. Bu bağlamda artık eskinin katılımcı, sorumluluk sahibi yurttaşı ortadan kalmıştır.

Ulusal ekonomik ve politik tercihkerin küresel ekonomik / politik güçler tarafından etkisizleştirildiği, küresel sermayenin temsili kurumları devre dışı bırakarak ulusal devletlere kendi kararlarını empoze ettiği bir dönemde güçten düşen ulus-devlet daha önceden ulusuna karşı girdiği sosyal, ekonomik, hukuksal angajmanlardan kurtulmaya çalışmaktadır. Devlet ulusal temelde kültürel ve ideolojik homojenlik sağlama yükümlülüğünden kurtulmuş, bu tür işlevlerini piyasa güçlerine devretmiştir. Küresel deregülasyon politikalarının sosyal reform uygulamalarını dışlaması nedeniyle işçi haklarını öne çıkaran sosyal korumacı politikalar son bulmuştur. Örgütlü emeğin ekonomik ve siyasal gücünün azalmasıyla birlikte sosyal demokrat partiler küresel kaptializmin taleplerine cevap verebilmek amacıyla siyasal merkeze yaklaşmışlardır.

Bu gelişmelere karşın ulus-devletin artık bir işlevinin kalmadığını söylemek doğru olmaz. Sermayenin, paranın, malların ulus-ötesi bir hareketlilik kazanmasına karşın nüfus ve emek gücü görece durağandır. İşte devletin yeni işlevi bu nüfusu, özellikle de göçmenlerden ve işsizlerden oluşan "tekinsiz" nüfusu disiplin ve kontrol altında tutmaktır. Öte yandan seçilmiş, temsili kurumların artık gerçek iktidar merkezini oluşturmamalarına karşın genel toplumsal çıkarın bu alanda ifade bulduğu yalanı sistemce sürdürülmek zorundadır. Baurdillard'ın "gizli teknik işsizlik durumundaki paralel mikro toplum" olarak tanımladığı siyasetçi kesimi geneli temsil etme konumuna sahip yegâne toplumsal grup olarak kolektif algıları profesyonelce örgütler ve idare eder. Siyasetçi bunu yaparken medya kanalından geçmek zorundadır. Böylece siyaset medyatize olur ve sanal bir nitelik kazanır. Televizyonun ritmi siyasetin ritmini belirlemeye başlar. Her hafta değişen gündem silsilesi içinde tartışmalar ilke ve ideolojiler çerçevesinde gelişmek yerine izole edilmiş durumlar içine hapsolur. Sorunlar ayrıntılarından koparılarak birkaç cümlelik özetler halinde, izleyicinin basitçe algılayabileceği biçimde sunulur.

Postmodern toplumda seçmenler / izleyiciler politikaya ve politik kesime olan inançlarını ve saygılarını yitirmelerine karşın olan biteni bir gösteri izliyormuşçasına seyrederler. Bu bağlamda politik sahne keyif kültürünün bir parçası olup çıkar. Yolsuzluklar politik sınıfın içinden birkaç kurban verilerek sistemin aklanmasıyla sonuçlanır. Siyasi kesimin bozulmuşluğu karşısında adli kesimin dürüstlüğü söylencesi yaygınlaştırılarak göstermelik temizlik operasyonları yapılır. Aslında devletin bu iki kesimi hiçbir zaman gerçek anlamda bir çatışmaya girmediği gibi siyasilere ödetilen bedel de tamamen danışıklı dövüşün sonucudur. Yolsuzlukların göstermelik olarak ortaya çıkarılmasının yanı sıra seçmen vicdanını rahatlatan bir diğer olgu da seçimlerdir. Yolsuzluklardan yararlanan da seçimleri finanse eden sermayedir ve sermaye her zaman kara paraya ilişkilidir. Seçimler yolsuzluk yapma hakkını kullanacakların -seçmenin onayıyla- sıraya sokulmasına hizmet eder.

Siyasetle ilgili önemli bir yanılgı da küreselleşmenin demokrasiyi geliştireceği yönündedir. Oysa piyasanın ve mali sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması anlamına gelen kürselleşme insan hakları, özgürlükler, demokrasi vb değerleri temsil eden evrensellikle çelişir. Küresel iktidarın sahipleri tam bir keyfiyet içinde yorumladıkları evrensel değerler adına dünyanın herhangi bir bölgesine askeri müdahale düzenleme hakkını kendilerinde buluyorlar. Öte yandan çevre ülkelere dayatılan küreselci ekonomik politik işsizliği ve yoksulluğu arttırıp sosyal patlamalara neden olduğu aşikar iken küresel güçlerce bu ülkelere özgürlükleri güvence altına alan bir demokrasinin önerileceğini düşünmek naiflik olur. Kendi demokrasisinde bireysel özgürlükleri ciddi ölçüde kısıtlanmış olan Batı'nın çevre ülkelere önerebileceği demokrasi olsa olsa çoğunluğun çalışma, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik vb haklarının yok edildiği, bireysel özgürlüklerin orta sınıfın düzenli tüketicilerinin kullanımına yönelik olarak düzenlendiği formel bir demokrasidir. Virgül Dergisi - Kasım 2001 - Sayı:45

* Yaşar ÇABUKLU'nun Siyaset Solgunlaşırken makalesi Postmodern Toplumda Kriz ve Siyaset derlemesinden (Kanat Kitap) sayfalar 97-100'den alıntılanmıştır.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
'Yolda Yürürken Aramızda 15, 20 Metre Mesafe Kalsın...' - Ömer FARUK - Radikal
Demokrasinin Olağanlaşmasında Yeni Bir Eşik - Ahmet İNSEL - Birikim
Bir Otuz Yıl Daha Geçse - Okay GÖNENSİN - Vatan
Hayal İle Hayalet - Umur TALU - Habertürk
Anayasa Referendumu??? - Gündüz VASSAF - Radikal
Evet Mi Hayır Mı? - Yücel SAYMAN - Evrensel
Dönüp Pisliğinize Bakın, Yüzünüz Varsa Utanın! - Hafızanın Tarihi - Evrensel / Kronik Muhalif
Ülkenin En Kara Günleri - Nazım ALPMAN - Birgün
Benim Oyum Evet Değil - Onur CAYMAZ - Bianet
Ve İşte Bu Yüzden... Hayır! - Ece TEMELKURAN - Habertürk
Bir Referandum Kolajı - Mesut ODMAN - Sol.org.tr
Alın Da Başınıza Çalın Elitistliği - Onur CAYMAZ - Birgün
Sebahat Tuncel: İki Kötüyü Seçmek Zorunda Değiliz - Emre DURSUN - Kronik Muhalif
Barışın Dili - Mithat SANCAR - Taraf
Hepsi Diyarbakır Cezaevi’nde Yaşandı Netekim… - Ahmet ŞIK - Habervesaire
Başbakana Diyarbakır Cezaevi Mektubu - Celalettin CAN - Bianet
Türkali: Özgürlükten Yana Tüm Kesimler Boykot Etmeli - Kronik Muhalif
Ali Nesin Neden "Evet" Dediğini Açıkladı - Sol.org.tr
Düşünce Ve Eylem - Murat BELGE - Taraf
Cemil Çicek'in İnsanlığı Tamamen İflas Etti! - Atılım - Kronik Muhalif
Sapla Saman - Aris NALCI - Radikal 2
İktidar Hrant Dink'in Onurundan Daha Mı Kıymetli Be Ali Abi? - Nedim ŞENER - Posta
55 Yıl Sonra 6-7 Eylül Olayları - Nazlı DOĞUOĞLU ESMER - BiaMag
MedyaKronik - Birinci Sayfa III - Kronik Muhalif
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
Toplu Görüşmeler Bitti… Şaka Gibi… - Zeynel Abidin KAPLAN - Sendika.org
Dünya UPS'ye Direniyor! - Alınteri.net
Temelkuran ve Mert'den Albayrak'a Destek - Günlük
Gaudium In Veritate (Çıkartma) - İç Mihrak
Refarandum Yazısı - Uçanbalık
'Ya Sev Ya Terk Et' - Cüneyt UZUNLAR - Açık Koyu
Sıralandırmalar Üzerine - Afşin KUM - Afili Filintalar
Zola Jesus - Yiğit A. - 13Melek

Demdike Stare At Myspace
Demdike Stare At Twitter
Demdike Stare At Blogger
Demdike Stare - Liberation Through Hearing Album Review - Todd L. Burns - Resident Advisor
Demdike Stare Live At The Bunker NYC Public Assembly - Youtube
Armonycoma or slt Myspace Sayfası
Armonycoma or slt Bandcamp Sayfası
Armonycoma or slt Twitter Sayfası
No Call 'Recently' Bandcamp Sayfası
No Call 'Recently' - Haymatlos / Çağrışımları Üzerine Deneme - Brandon - Amme Hizmeti
No Call 'Recently' - Haymatlos Yayında - Music For Non-Musicians Myspace Sayfası
ValkyR At Myspace
ValkyR At Youtube
ValkyR - Raping Dolls Mix Via Soundcloud
ValkyR At Pavillion36 Recordings
Cocteau Twins Official
Cocteau Twins At Myspace
Cocteau Twins At 4AD

Cocteau Twins - Otherness EP Informative On Wikipedia
Moderat Official At BPitch Control
Moderat At Myspace
Modeselektor At Myspace
50 Weapons Of Choice # 2-9 Informative On Boomkat
Shackleton At Resident Advisor
Shackleton's Special Live Farewell Mix For Mary Anne Hobbs' Experimental - Dubstepforum
Shackleton Live At Sonar'08 Via Mary Anne Hobbs' Youtube Channel
Headhunter At Myspace
Headhunter At Blogger

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Holocaust Memorial Berlin - Chrisps
Chrisps' Flickr Page

>>>>>Poemé
Yoksulların Ölümü - Charles BAUDELAIRE

Ölüm, avutan da -ne çare ki- yaşatan da;
Hayatın sonu; yine de tek ümit, tek güven;
Bizi bir iksir gibi kavrayan, sarhoş eden;
Karda kışta, boralar, tipiler arasında.

Akşamlara kadar didinmek gücünü veren;
Parıldayan tek ışık, kapkaranlık dünyada;
Dört kitabın yazdığı o koskocaman handa
Mümkün artık doyup, dinlenip uyuyabilmen.

Sihirli parmaklarla, üstüne titreyerek,
Uykuların en güzelini getiren melek;
Yoksulun, çıplağın yatağını yapan eller.

Tılsımlı ambar; tanrıların şerefi, şanı;
Yoksulun dağarcığı ve en eski vatanı;
Bilinmedik göklere açılan tâk-ı zafer.

Çeviri: Orhan Veli KANIK
Kaynakça: Şiir.gen.tr