Sunday, November 28, 2010

Deuss Ex Machina # 326 - Dentro Do Silencio, Non Poderiamos Ser Sorprendido Polo Que Non Perda

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_326_--_Dentro Do Silencio, Non Poderiamos Ser Sorprendido Polo Que Non Perda

22 Kasım 2010 Pazartesi gecesi "canlı" olarak yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-I'm Not A Gun-Fields Of Autumn (City Centre Offices)
>2<-Armonycoma or slt-Human Being (Music For Non-Musicians)
>3<-Armonycoma or slt-Frank w. Hals & Ağaçkakan (Music For Non-Musicians)
>4<-Amon Tobin-It's A Lovely Night (AmonTobin.com)
>5<-Amon Tobin-Delpher (AmonTobin.com)
>6<-Meat Beat Manifesto-Quietus (Metropolis)
>7<-Meat Beat Manifesto-Luminol (Metropolis)
>8<-Matta-Echo Babylon (Ad Noiseam)
>9<-Matta-Outlaw (Ad Noiseam)
>10<-Artificial Intelligence-Stand Alone (V Records)
>11<-Artificial Intelligence-Moment Of Truth (V Records)
>12<-Logistics-Cosmonaut (Hospital Records)

Dentro Do Silencio, Non Poderiamos Ser Sorprendido Polo Que Non Perda
(326)

Ses yankısını buldukça yer göğü sarsar. Birbirinden beter hallerin toplamından ibaret olan bir ülke sınırlarında bile arasıra olur. Aralıksız tepkimelerin uzağında kendi yağlarında kavrulmak dışında başka seçenek sunulmayanların sus pus kesilmelerinin doğruculuğu üzerine ahkamlar dizilir. Dizi dizi inci gülüşlerinin altında bu sahneyi de kapsadık, yine allak bullak ettik ya milletin zihnini diye geçiregelen dolduruşlar branşının kendini murahhas azası ilan edenlerini görmek tanımak mümkündür. Salt kendi bildiklerini giyotin kıvamından hallice keskinleştirerek en doğrucu davutluğun ispatına girişirler. Oysa bilinmesi lazımgelen bu kadar fazla sorumsuzluk örneği içerisinde bile onların cukkalarını doğrultmak beklentisi haricinde alengirili şeyler söylemeyecekleridir. Lazımdır bir biçimde kendilerine sağlanmış olan sahalarını sonuna kadar öfke kusmak üzerine kuranların deryasının da bir sonu gelecektir. Gelecektir paldır küldür ortalık yerde bu kadar çıkar gözetlenerek yalan söyleyebilmenin, çözüm geliştirmek bir tarafa bozuk plağa bağlanarak aynı nakaratlarda tereenüm eden kakafoninin artık hiçbirimiz için bir kurtuluşu temsil etmeyeceğinin anlamlandırılması öncelikli derdimizdir. Gayya kuyusunun derinlerine atılacak tek bir çakıl taşının bile yankısını duyumsuyorsanız, sözcüklerimiz birbirinden farklılık gösterse de meramın çatısı altında bulunduğumuz yurdu daha yaşanılır kılabilmek özlemidir. Biçimlendirme daraltılmış kalıplar sahasında sözde yenileştirilirken bir yandan da aba altından sallanan sopalarla sesli düşünmenin demode olduğundan dem vurulur. Bütün bu kuru gürültü nezdinde içimize sirayet eden tedirgin ediciliklerden sıyrılmamız beklenir. Ses etmeden de sürüden mümkün mertebe ayrılmadan da, söylenenlere mutlak itaat gösterilmesinin altını ince ince çizen cümlecikler kapsar, bu ahvalin dahilini. Peki neye yol sağlayacak bu meymenetsiz sığlıklarda oburlaştırılıp duran üç maymun tiyatrosu. İşitmedikçe sorun yoktur, varsa da bir sorun mühim değildir bir şekilde halledilir kurnazlığının artık mide bulandırıcılıktan daha yüksek mertebelere ulaştığını söylemeliyiz. Birbirilerini hakir görmenin ötesine vakıf olamayanların iş bu raddede ortak bir izanda buluşamayacaklarını idrak ettirmektir bu kıt sahada derinleştirmeye çabalandığımız. Bellek yanılsamaların açtığı yaraları unutulmazlıklar bahçesinde filizlendirmeye devam ederken üç maymunluğu kendilerine reva görmeyenlerin de bilindik kılınmasına imkan sağlanmasını talep etmektedir. Haberlerin orta yerinde çarşaf çarşaf göz seyirliğimizin de tatmin noktası düşünülerek!!! (günlük küfür kotamızı doldurmak adına) hedef haline dönüştürülenlerin, mücadele etmek konusunda şüphe duymayanların sürüden ayrılanlar olarak lanse edilmesinin çirkefliğini de , bitmek tükenmek nedir bilmeyen ifşaat adıyla resmi söylem tekerrürlerinden de bir noktada ayrışmamız gerektiğini hatırlatmaktadır. Adları çoktan unutulmuş olsa da adı bir türlü konulamamış olan savaşın kirli yüzü içerisinde herhangi bir noktada yaşamları ellerinden alınan çocukların gözlerinde hapis kalmış olan barışın özlemini daha fazla yükseltebilmektir. Kendilerini siyasi zemin içerisinde ifade etmek dışında başka bir amaçları olmayanlar karşısında güdümlü roketatar gibi tekmili birden beton millet sakarya adına ölümlere devam! demenin ötesine ulaşamayanların dehşetengizliğini okuyabilmektir. Hak hiçbir aralıkta bilerek teslim edilmemişse de muktedirin bileğinin de birgün darlanacağını bilerek yeniden yola çıkabilmenin gerekliliğinden bahis açılmalıdır. Bulanıklaştırılıp su unutulacak nasıl olsa yarın mütemadiyen denilerek üzerine ölü toprağı serpiştirilmeye çalışılan görmezden gelmelerin de bir tükenişinin olabilirliğini hatırda tutmaktır. Tutmaktır dar kapsamlı yollarda kullandığı q harfi yüzünden mapushaneleri mesken edinme zorunluluğu edinmiş yazarın adını bellekte. Bilinmezden gelinen nice isimsize, tam da vaktinde destek vermesinden nedense hemen sonra başına olmadık işler açılan sosyoloğa karşı borçlu olduğumuz vicdan muhasebesinin altını doldurmaktır. Dolduruşa geldiğinde küfür olarak kullanmaktan kaçınılmayan ama her halükarda bu ülkenin bazılarıca rengi olarak bile sayılması sakıncalı etnisitesine uygulanmış olanlara dair uluslararası bir konferans sırasında uygulanmış sasüsürü sadece bir yazar dışında; kimsenin önemsemediğini bilahare ikarar etmektir. Aynı bel altı vuruşu o kavimden sanatçıyı bu sefer dinlemek için geldiği konserde, sanatçının önünde yineleyebilip kendini haklı çıkartır uğraşanların sonunda aldığı yumruk yanıtının içerisinde de irdeleyebilmek mümkündür. Bu kadar sığılığın ortasında gündemin orta yerine düşmesi gerekirken yine belirli başlı, sınırlı sayıda insanın dağarcığına eklenebilen sendikal faaliyetler altında itinayla işçi dövülür garibeliğinin de esamesi okunmalıdır. Susturulabilmeleri için; neredeyse arsızca verdikleri e(k)mek savaşımından bertaraf olarak ayrılmaları için bu kadar uğraş verilen tekel işçilerinin haklarının tanzimi için gereksinim duyulan tek şey daha fazla sesi yükseltebilmektir. Sorumluluk sahibi olmak, bu kadar kısacık dökümlerde bile kendini hatırlatmaya devam ederken biz geldiğimiz yol ayrımında hangi taraftan olacağız? Birbirlerinin gırtlağına çöktüğünü varsaydıklarımız ile aynı kurnada çimlenerek körleşmeye mi yoksa elini gerçekten taşın altına koymak için, birilerine inat olsun diye değil hakikat, adalet, eşlitlik ve yaşanılır bir demokrasinin sağlam temellendirilmesi için uğraşanların yanında mı? Yinelesek de bir kere daha şimdi karar vakti!

>>>>>Bildirgeç
Pınar Selek, Yeni Savcı Yıldıray Oğur ve Başbakan’ın Yeni Gemisi / Sarphan UZUNOĞLU*

NTV’de Banu Güven’le Artı’yı izliyorum. Güven’in tavrı yine insandan yana, farkında çünkü insandan başka bir şeye güvenemeyeceğinin. Pınar Selek yurttan uzakta inadına gülümsüyor sanki. Hani canınız yanar; ama buna rağmen gülümsersiniz ya, öyle gülümsüyor. Annem diyor ki ilk fotoğrafları çıktığında gencecikti bu kadın… Genç, gencecik.

Pınar Selek’in gülümsemesi…

Bu ülkenin adaletini düşündürüyor bana annemin cümlesi. “Genç” denen cumhuriyetin “yaşlanan” adaleti. Belki de hiç gençleşmeyen, hiç gençten yana olmayan; hatta öldürmek için genç olanların yaşlarını büyütmekte sakınca görmeyen adaleti düşündürüyor.

Sonra Pınar Selek’in gülümsemesinin sebebini düşünüyorum. Bir fotoğraf değil bu. Bu bir realite. Dünyanın başka bir ucunda da olsa kitaplarını okuyarak hayatı anlamlandırdığım, vicdani ret konusunda bilmem gereken gerekçelerin neredeyse tamamını “Sürüne sürüne erkek olmak” isimli kitabında bana öğreten Selek’in bakışları var orada. Daha nicesi var belki. Davalar var, dosyalar var; ama umut dolu bakışları var ya hiç tanımadığım; ama sayesinde kendime tanımlar kattığım o kadının… İşte bu yüzden varım diyorum kendime, bu satırlar bunun için böyle kucak açıyor bana, size, hepimize.

11 rapor’dan 9′u bomba olmadığı yönünde patlamanın sebebinin. 2′si bomba diyor bilir kişilerin. O bilir kişiler Yargıtay’ın Selek’i bombacı ilan eden zihniyetiyle örtüşüyorlar. Verilmiş bir karar var ortada. Devlet kararını vermiş, kurbanını bulmuş, kılıf arıyor. Minare çoktan çalınmış.

Yıldıray Oğur ya da “Twitter Başsavcısı!”

Peki kılıfı hazırlamak kime düşüyor. Kürt’süz, emekçisiz anayasaya “Evet” diyen Yıldıray Oğur’a elbette. Yiğidimiz, aslanımız, büyük demokrat, siyaset bilimci, kusursuz gazeteci Oğur hiç düşünmeden yükleniyor: Selek’in patlamadan sonra PKK’nin yayın organının başına geçmesi tesadüf mü?

Ben Oğur’un bakamayacağı taraftan soruyorum sahiden tesadüf mü? Pınar Selek’in Kürt siyasetinin, Türkiye’deki devlet faşizmine karşı verilen mücadelenin kalelerinden birinin başına gelmesi ve faşistlere, faili meçhul denen organize cinayetlere ses çıkarması, halkların hakları için ses çıkarması tesadüf mü?

Malum, demokratlarımız düşünür ki Türkiye’de var olmanın, medyada var olmanın tek koşulu iktidarın iki kolundan birine (iktidar ya da muhalefet) eklemlenmektir. Türkiye’de halka eklemlenmek, harekete eklemlenmek için ya militan ya terörist ya da deli olmalısınızdır.

Yıldıray Oğur’u bilmem; ama ben eminim ki Pınar Selek’in PKK’ye yakın denen bir yayın organında yazması tesadüfi değildir. Selek bu ülkenin tarihini değiştiren Kürt siyasal hareketini okuyabilen, kadınlara ayağa kalkın diyen, erkeklik onurunun aşağılık normlar dünyasını gözler önüne seren bir insandır. Yıldıray diyor ki Pınar Selek sosyolog değildir, bırakınız olmasın. Bavulla gazetecilik yapacağına yüreğiyle gazetecilik yapmış Selek’in gönlümüzdeki unvanına genç ve sivil olanların çamur atmasına biz aldırış etmeyiz. Malum, onlar Başbakanlarının devletinin sesini daha gür çıkarmak peşindedirler…

Başbakan’ın yeni gemisi…

Yazıyı bitirirken bir şeye değinmek istedim.

Başbakan’a 24 Kasım için öğretmenlerden hediye gelmiş.

Bunun mantığını ben çözemedim; ama bir öğretmenin hediye ettiği maket geminin yol açtığı söz şu: “Bir gemisi daha oldu yazmayın”

Geminde gözüm yok adam, bana Tuzla’da ölen işçilerden bahset! Benim yaşamdan başka hiçbir şeyde gözüm yok.

* Bir paragraflık meram kısmımızın tamlayıcı bir öğesi olarak, sürümcemede kalmaksızın makalelerini sıralayan köşekadısı kisvesiyle ortalığı toz duman eyleyenlerden uzakta, içinde bulunduğumuz halk sözcüleri arasında gösterebileceğimiz Sarphan UZUNOĞLU'nun yazısını; yazarın ve Jiyan internet sitesinin anlayışlarına sığınarak sizlerle paylaşıyoruz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Özgürlük İstiyoruz!
Savaşma Konuş! - 500binradikal.com
Bu Topraklar Neden Tımarhane Gibi?... - Hasan CEMAL - Milliyet
Abdullah DEMİRBAŞ: 'Utanma, Tak Kelepçeyi' - Ertuğrul MAVİOĞLU - Radikal
AKP Süreci Heba Etmemeli - Evrensel
“Uygarlıklar Çatışması” Mı Dediniz? - Ergin YILDIZOĞLU - Sendika.org
Pınar Selek, Yeni Savcı Yıldıray Oğur ve Başbakan’ın Yeni Gemisi - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan
Pınar'a Müebbet İsteyen Yargıtay Kararı Kesin ve Son Değil! - Semra PELEK - Bianet
‘Beyaz Türkler’ Ve ‘Siyah Türkler’ - Okay GÖNENSİN - Vatan
Bu 'Sözde' Simultane Tercüme Değil Mi? - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal Hayat
Dink Davasında Samast’ın Dosyasının Ayrılması Şart Mıydı? - Recep DOĞAN - Kronik Muhalif
Birdirbir - Umur TALU - Habertürk
Kim Bu Devlet? - Akın OLGUN - Birgün Pazar
Adliyenin Orta Yeri Tiyatro - Sırrı Süreyya ÖNDER - Radikal
Katliam Emrini Devlet Verdi - Zeynep KURAY - Birgün
‘Devlet Girdi’nin Ötesi Berisi - Ümit KIVANÇ - Taraf
O Köy Sizin Köyünüz Değildir - Eren KÜÇÜK - Jiyan
Kardeşini Yaşarken Seç - Esen EROLUS - Kronik Muhalif
Vicdani Retçiye "Çürük" Raporu - Atılım.org
Çürük Değilim!.. - Alınteri.net
Biz Bu Toplumun Vicdanı Olduğuna İnanmıştık - Dipnot.Tv
Gençsin, Sus! - Yıldırım TÜRKER - Radikal
Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na Muhalefet - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
Sendikasız, Grevsiz, 'İleri Demokrasi!' - Mustafa SÖNMEZ - Sendika.org
Tekel Direniş Tiyatrosu - Nazım ALPMAN - Birgün
Grev Güncesi - İkinci Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
"Öğretmenler Günü"nü Böyle Kutladı - Alınteri.net
Ülkemin Güzel Őgretmenlerine! - Eleştirel Günlük - Eleştirel Medya Günlüğü
Barbarlık İnsan Maskesi Takınca - Slavoj ŽIŽEK - Guardian / Atılım.org
Chossudovsky: Savaşa Dur Deyin! - Gerçeğin Günlüğü
Naipaul'un "Nefret"ini Ödünç Almak... - Nilüfer ZENGİN - BiaMag
Beşle Topla Beni, Çarp Uzaylıyla - Atgotten
Dönüşüm Sürecinin Dinamikleri ve CHP - Mithat SANCAR - Taraf
Fethiye Çetin'e Açık Mektup... - Kerem DİKMEN - BiaMag

I'm Not A Gun At Myspace
I'm Not A Gun At City Centre Offices
Takeshi Nishimoto Official
John Tejada At Myspace
Armonycoma or slt Myspace Sayfası
Armonycoma or slt Bandcamp Sayfası
Armonycoma or slt - Robot Bando Metinsel Alaşım - M4NM Blog
Armonycoma or slt - Robot Bando / M4NM Üzerine Cümleler - dR Warp - Undomondo
Music For-Non Musicians Myspace Sayfası
Amon Tobin Official
Amon Tobin Artist Page On Ninja Tune
Amon Tobin - Interview Collages Via Electronic Musing
Meat Beat Manifesto Official
Meat Beat Manifesto Database Via Brainwashed
Meat Beat Manifesto - Luminol Video
Meat Beat Manifesto - "An Amazing Drug Like Quietus" - Nix LOWREY - The Quietus
Matta At Myspace
Matta On Soundcloud
Matta : Ad Noiseam Meets Killekill Live At Berghain Kantine (30.06.2010) Via Play.FM
Matta - Prototype Official Album Informative - Ad Noiseam
Artificial Intelligence At Myspace
Artificial Intelligence - Stand Alone Album Review - Eamonn SEOIGE - I Heart AU
Artificial Intelligence Guest Mix For BBC 1 Xtra Mistajam Show Via The Fat Club
Logistics At Myspace
Logistics At Hospital Records
Logistics In Japan Via Hospital Records Vimeo Page

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Fear - By Bruno LEYVAL
Bruno LEYVAL's Flickr Page


>>>>>Poemé
Geleceğin Gürültülü Zafer Şenlikleri İçin - Osip MANDELSTAM

Geleceğin gürültülü zafer şenlikleri için,
o soylu kuşak uğruna, yoksun kaldım
atalarımın şölenindeki kadehimden,
mutluluğumdan, onurumdan.

Omuzlarıma atılıyor şu kurt köpeği çağ,
oysa benim kanım kurt kanı değil.
İyisi mi, bir Sibirya kürkünün koluna
bir kalpak gibi sokun beni ki,

gözüm görmesin korkakları, yıvışan çamuru,
çarka gerilen kanlı kemikleri,
ve bütün gece parlasın benim için
ilkel güzellikleriyle mavi tilkiler.

Yenisey’in aktığı geceye götürün beni
çamların yıldızlara değdiği,
çünkü benim kanım kurt kanı değil,
ancak bir benzerim öldürebilir beni.


17-28 Mart 1931

Kaynakça: Gökyüzü Edebiyatı
Çeviri : Cevat ÇAPAN

Sunday, November 21, 2010

Deuss Ex Machina # 325 - Rompe A Fiestra E As Paredes Para Obter Luz

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_325_--_Rompe A Fiestra E As Paredes Para Obter Luz

15 Kasım 2010 Pazartesi gecesi "canlı" olarak yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Sir Richard Bishop-Wadi Al-Natrun (Drag City)
>2<-Maffy Falay / Sevda-Hicaz Dolap (Caprice Records)
>3<-Maffy Falay / Sevda-Tamzara (Caprice Records)
>4<-Didier Labbé Quartet-Nargile Kafe (Cie Messieurs Mesdames)
>5<-Didier Labbé Quartet-Completement Stambouliotes (Cie Messieurs Mesdames)
>6<-Bojan Z / Tetraband-Fuzzlija (EmArcy)
>7<-Bojan Z / Tetraband-Swamp Tune (EmArcy)
>8<-Baba Zula-Komşu (Doublemoon)
>9<-Baba Zula-Abdülcanbaz (Feat. Serra Yılmaz) (Doublemoon)
>10<-Enzo Ikah-Red, Black And White (Opzzz!/Oppa Tzupa Zound System)
>11<-Enzo Ikah-Lazy Boy (Opzzz!/Oppa Tzupa Zound System)
>12<-Radio Citizen-Hope (Feat. Bajka) (Ubiquity Records)

Rompe A Fiestra E As Paredes Para Obter Luz
(325)
Donuk ve mat, paslı ve yapışkan, kirli ve nisyan yüklemli. Duygunun esamesi okutulmadan, modern çağımızın gereklerinden birisi olan tektipleştirilmiş, birleşik tepkimelerin! duyumsatılabildiği bir aralık. Mantarlanmış vicdanların seslerinin yoksun bıraktırılıp terk edildikleri nadasta tek seferinde vızıldayan emarelerine sahne olan gündelikliğimiz. Kuru kuruya hezimetlerin birbirinden acıtıcı sekanslarda yeniden inşaa edilmesi, ediliyor izlenimi verilmesi. Bu kadar yıl geçmesine karşın arşı fezaya ulaşan medeniyetin daha hala derli toplu, makul çıkarsamalarla sorunların çözümlülüğü söz konusu olduğunda ne kadar da naçar kaldığını idrak ettiren dört başı mamur korkuların imgesi. İmgelenen biçimsizlikler, yokuş aşağı paldır küldür sallandırılıp yuvarlatılan çözümsüzlükler, aman sizde tatilin orta-son yerinde ne bu kadar karaşınlık metaforu denildiğine şahit olabileceğiniz yüklemi çoktan koyverilmiş gizi, gizemi tabuya dönüştürülmüş ilişilmeyecek tabular görünür kılmaya çalıştığımız. Kendimizi epey zamandır uzakta bıraktığımıza inandığımız hallerin hemen tümünün nasıl da eşiklerimizi yokladığını idrak ettiğimizde duyduğumuz nihayetinde yüzleşiyor, anlayabiliyor muyuz birbirimizi dediğimizde çıkagelmekten bir an olsun sektirmeyen ümitsizlik deryasında tabii ki daha manidar imgeler karşımıza çıkacaktır. Çıkmalıdır da hakikatin yollarında daha yürekli bir biçimde yeni rotalar keşfedebilmek için nedenlerimiz çoğalsın daha iyisine ulaşılması mümkün olsundur. İş ki bir şeylerin farkına ulaşırken pat diye öteki şıkları elemekte bu kadar hevesli davranmayalım. İş ki açılmış olan gedikleri öteki, beriki, şuradaki veya oradaki x-y-z tarafından açılmış gediklerdir, bize de bu yollardan geçmek yakışıkalmaz denyoluğuna teslim olmayalım. İsyan ettireni vurgulmaya çalışırken en doğrusu benim çıkarsamamdır kolaycılığını bir kenara bırakmakla bu işe başlayabiliriz. Çünkü ideleri kaplayan sarkastik yaralar, onulmaz yükler, büyük sözler örselediği, yuva yaptığı yerleri yakıyor. Delip geçse de asla bir türlü sonu gelmiyor. Elemin kederin bir raddesini bile terk etmeden alışmamız bekleniyor. E nasıl duygusuz robotlar halinde büyük biraderimizin pardon mühim büyüklerimizin sözlerini dinliyorsak yine o alanda devam edelim dediğinizi işitir gibiyiz. Öyle ya nedendir bu kadar kendine dokunmayan şeyler için binlerce parçaya bölünmek. Nedendir adı bir türlü tam konulamayan şefaat sağlayacak olan merhemlere didinerek ulaşma heveskarlığı. Çözümler gelsin ayaklarımıza kendiliğinden, mücadeleleri çoook uzun zaman önce unuttuğumuz derin uykudan uyanmanın ne alemi var? Hem uyku bu kadar tatlı kabuslarla istikrarını korumaya devam ederken. Kazın ayağı maalesef böyle tatlı sular şerbetlenerek servis edilen, üstünkörü geçiştirilebilecek bir durumu ortaya çıkartmıyor nedense. Her daim yengilerin üzerini kapatmak, kaybettiğimiz yarınları tekrardan hatırlamamak üzere çatı katına sıkıştırmanın inatçılığının devam ettirildiğini fark etmek için müneccim olmaya gerek yoktur. Gerek yoktur belirli bir noktada çakılı kalmış olan vicdan terazisini kime doğru daha fazla meylettirsem kararsızlığının. Gerek yoktur kaybetme konusunda bu kadar mahir bir biçimde cevvaleşen, dirilen sistem çarklarının arasında karanlığa teslim ettirilecek, yitirilecek tek bir canın daha fazla acıyı beraberinde getireceğini idrak edememenin. Gereksinimi yok başkalarının sıfatlarında hain damgasını yer miyim acaba korkusunun. Taşın altında ellerini koyanların nasıl bizden gayrısından farkı olmadığını anlamlandırabildiğimiz gün içimizdeki irlandalılar söyleminden de kurtulmuş olacağız. Yıllar yılları takip ederken öldürüldüğünde henüz bir çocuğun, terörist damgasıyla damgalanırken, önyargılarla hayatı dar edilip, karanlığa elbirliğiyle resmen teslim edilirken sonradan öğrendiğinizde burkulacak vicdanları zamanında harekete geçirebilmenin gerekliliğidir, çekinip durduğu(n)muz hainlik. Kendini diğerlerinden üstün olarak görmeyi mahir bir şeymiş gibi sunup, bundan nemalanmanın dayanılmaz hafifliğine! kendini çoktan kaptırmışların daha fazla şirretleşmelerine, karşısına kim çıkarsa, neyi savunursa savunsun aynı vurdumduymazlıkla terbiye edebileceğini zannetmekte ısrarcıl olanlara ses çıkartmaktır çekinip durduğu(n)muz hainlik. Şerefiz sözünü durmaksızın ağzına sakız ederek, çalakalem vurgulamalarla nasıl da gündemin tortusunda kendime yer bulabilirim diyebilen medya hakimi ve hakikat bilir! pardon işini bilir! köşe kadılarının çarşaf çarşaf belâ okumalarına artık yeter diyebilmektir, çekinip durduğu(n)muz hainlik. Sayıları bir avuçta olsa doğalarını tarumar etmekten, geleceğini pamuk ipliğine teslim edecek, nefessiz, alışageldiği düzenden alıkoyup, yaşamsız kılacak hidroelektrik santrallerine karşı durabilenlerle kolkola durabilmektir, çekinip durduğu(n)muz hainlik. Birbirinin takip eden dalaverelerle e(k)meğinin mücadelesinde izole edildikleri izlenimiyle toplumla bağlarının kopartıldığına biat edilen, yanılsatılan emekçilerin sorunlarının diriliğini işitebilmektir, çekinip durduğu(n)muz hainlik. Bugün yinelemekte fayda var, kimseler hakkı bile isteye teslim etmeyeceği bir dünyada yaşıyoruz. Verilebilecek her anlamlı yanıt, açılabilecek her yeni eşik karanlığın istikrarını altüst edebilecek her teşebbüs olumlayıp içinde durmadan kıvrandığımız bu yılgınlık çemberinin dışını görebilmemizi sağlayacak. Tabii ki, birbirlerinin secerelerinde ne hatalar var diye vakit geçirenlerden, laf salatasına teslim olanlardan ayrıştığımız vakit. Anlayana!

>>>>>Bildirgeç
2. Tekel Direnişi: Hem Hükümete, Hem Sermayeye, Hem Sendika Bürokrasisine Karşı - Yunus ÖZTÜRK*

Kamuoyunda 78 günlük Ankara Direnişi’yle tanınan TEKEL işçileri, AKP hükümetini zora sokan ve hükümeti geri adım atmaya zorlayan haklı bir üne sahip. 14 Aralık 2009 ile 2 Mart 2010 arasındaki süre içinde Ankara Sakarya Caddesi’nde, Türk-İş Genel Merkezi’nin önünde kurdukları çadırlarda, 4 C denen iş güvencesi, sendika hakkı olmayan esnek çalışma biçimine itiraz ettiler. Sendikalarıyla birlikte mücadeleyi belirli bir noktaya kadar getirdiler. Ancak, TEKEL eylemleri hükümet aleyhine döndükçe, Türk-İş Genel Merkezi ve konfederasyonun bünyesindeki çoğunluk sendika eylemlere destek vermedi.

4 Şubat ve 26 Mayıs genel grevleri birbirinden olumsuz yaşandı. Tek Gıda-İş Genel Merkezi de 2 Mart’ta aldığı kararla işçilere sormadan çadırları kaldırmış, açıkladığı eylem takvimlerinin hiçbirini yerine getirmedi. Verdiği sözleri tutmadığı gibi, işçilere 4 C’yi imzalamalarını, yoksa Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra imzalarlarsa, hak kayıplarının olacağını telkin etti. Bunun üzerine azınlık işçi grubu mücadeleyi yeniden başlatmak üzere harekete geçti. Bu girişim bugün 22. günü dolan ve Tek Gıda-İş Genel Merkezi’nden içeri alınmadıkları için sendikanın karşısındaki parkta, kurdukları çadırlarda haklarını arayan bir mücadele ortayı çıktı. Son durumu öğrenmek üzere iki kadın TEKEL işçisi Arzu Güneş ve Elif Özlem Yaycı’yla söyleştik.

* * *

Sizleri tanıyabilir miyiz?

Arzu Güneş, 20 yıllık TEKEL işçisiyim; en son Manisa yaprak tütün işletmesinde çalışıyordum.

Siz?

Elif Özlem Yaycı, İzmir Yazıbaşı TEKEL işçisiyim.

Son dönemi konuşmak istiyoruz. 4 Ekim’de başlattığınız eyleme nasıl karar verdiniz? Neden Tek Gıda-İş sendikasına gelip görüşme ihtiyacı duydunuz?

16 Eylül’de Anayasa Mahkemesi’nin önüne giderek bir basın açıklaması yaptık. Durumumuzu öğrenmek istedik. Tek Gıda-İş genel başkanı bize 14-15 Eylül’de mahkeme karar verecek, en geç 10 Eylül’e kadar 4 C’yi imzalayın ki, mahkeme 4 C’yi iptal ederse, hukuki bir başvurunuz da elinizde bulunsun demişti.

Mahkeme iki işçi arkadaşımız içeri kabul etti ve onlar da yazı işleri müdürüyle görüştüler. Mahkemeden bize söylenen şuydu: Davanın görüşülme süresinin belli olmadığını, üç ay, belki bir yıl içinde mahkemenin gündemine girebileceğini; dolayısıyla 4 C sözleşmesini imzalamak zorunda olmadığımızı söylediler.

Bu durum bizi şok etti. Sendika bizi yanıltmış ve 78 gün boyunca Ankara’da büyük bedeller ödeyerek sürdürdüğümüz mücadelenin hedefi olan 4 C’nin iptal edilmesi yerine, 4 C’yi kabul etmiştik.

İkinci olarak ataması 4 C olarak çıkan arkadaşların da görevlendirmesi yapılmıyordu. Aylar geçmesine rağmen göreve başlayamadılar. Üçüncüsü, 1 Ekim itibariyle işyerinin kapanması sebebiyle ödenen ‘iş kaybı tazminatı’ sona erdi. Böylece sağlık ve sosyal güvenlik haklarımız da son bulmuş oldu; sigorta primlerimizin ödenmesi durduruldu.

Ne yapabilirdik? Sendikaya gidip konuşmak istedik. 14 Haziran’da da benzer bir durum olmuş, 11 ilden 25 işçiyle Tek Gıda-İş Genel Merkezi’ne gitmiştik ve sendikacılar bizimle görüşmüşlerdi. Bizi teskin edip, şehirlerimize geri dönmemizi, Ağustos ayında büyük bir eylem planladıklarını söylemişlerdi.

4 Ekim’de Tek Gıda-İş’in önüne geldiğimizde bu kez farklı karşılandık. Sendika merkezinin içi, dışı polis doluydu. Çevik Kuvvet polisleri kapının önüne dizilmişti ve bizi içeri almadılar. Onlarla görüşemediğimiz için, onlarla görüşüne kadar oturma eylemi yapmaya karar verdik.

Peki Özlem, bu eylem kararını nasıl aldınız? İşçilerle görüştünüz mü? Harekete geçmeye nasıl karar verdiniz?

Sendikanın almış olduğu eylem kararlarını uygulamaması, mücadeleden havlu atması üzerine karar verdik. Sendikayla görüşüp tekrar işçileri mücadeleye çağırmasını istiyorduk. Polis barikatıyla karşılaştık. Onlar bizimle görüşüne kadar da bu eylemimizi devam ettireceğiz.

Polisi kapıda bulacağınızı bekliyor muydunuz? Sendikacıların sizi engelleyeceklerini, içeri almayacaklarını düşündünüz mü?

Bekliyorduk, çünkü 2 Temmuz’da Ankara’ya gidip Türk-İş Genel Merkezi’yle görüşmek istediğimiz sırada da benzer bir manzarayla karşılaşmıştık. Türk-İş Genel Merkezi’ne girişimiz, konfederasyon merkezinin içini âdeta polis karakoluna çeviren çevik kuvvet polisleri eliyle engellendi. Hatta gözaltına alındık.

Türk-İş’ten sonra Tek Gıda-İş’e gideceğimizi de söylemiştik. Sendikanın genel başkanı Mustafa Türkel de bunu duymuş ve ANKA Haber Ajansına verdiği röportajda, eğer işçiler Tek Gıda-İş’e gelirse, Türk-İş’te gördükleri muamelenin aynısıyla, hatta daha daha fazlasıyla karşılaşacağımızı söylemişti. Bunu beklemeyen arkadaşlarımız da vardı.

İşçiler üyesi oldukları, aidatlarını yıllarca ödedikleri sendikalarına, sırf yöneticiler istemediği için giremiyorlar. Polis de işçilerin haklarını değil, sendika yöneticilerini koruyor. Oysa ki aynı polis Ankara’da hükümeti korumuştu. Sonra Türk-İş Genel Merkezi’ni işçiden korudu. Şimdi de Tek Gıda-İş yöneticilerini işçilerden koruyor. Düzenin polisi, düzenin sendikacısıyla birlikte işçilerin karşısına barikat kuruyorlar.

Arzu, size yönelik eleştirilerden biri sizin sendikaya karşı eylem yapmış olmanız. Var mı böyle bir şey?

Kesinlikle hayır. Bizim amacımız sendikamıza kararlı olması için çağrıda bulunmak, bizim mücadele etmekte kararlı olduğumuzu ona söylemek ve işçilerin haklarını alabilmeleri için yeni bir mücadele planının yapılmasını sağlamaktı.

Hatta ikinci gün sendikacılarla görüşmeye giden Eğitim Sen ve Gökkuşağı’ndan iki temsilci arkadaş da şahittir; içeriye girip görüşmek istediğimizi, 4 C’ye ve hükümete karşı bir eylem biçimine dönüştürmemizi ve sendikanın mücadele planını açıklamasını istedik. Bunların hiçbiri kabul edilmedi.
Tek söylenen şey, konu Anayasa Mahkemesi’nde ve biz mahkemenin sonucunu bekliyoruz. Oysa bu mahkemenin hangi kararı vereceği referandumun sonucundan da belli. Daha önceki eylemlerimiz de dava Danıştay’dayken, işe iade davalarımız sürerken gerçekleşmişti. Hatta 1-2 Nisan Ankara eylemi konu Anayasa Mahkemesi’ne intikal ettikten sonra yapıldı.

Bugün ne oldu da, “hukuka saygılıyız”, “mahkemenin sonucunu bekliyoruz” gibi bahaneler ileri sürülüyor? Sendika görevini yapmazken, ya biz de susup geri çekilecektik, ya da onların mücadeleden kaçan tutumlarını kınayıp, protesto edip, karar almalarını sağlayacaktık.

Nitekim, bu eylem başlar başlamaz ilk hükümet harekete geçti ve 3 bin 600 TEKEL işçisinin depo atamasını yaptı. 17 gün sonra Tek Gıda-İş bize cevap verdi: Önce bu kişileri tanımıyorum diyordu, şimdi “mücadelenin titiz takipçisiyiz” diyerek, konuyla ilgilendiği yönünde kamuoyuna bilgi verme gereği duydu.

Özlem, eyleminize yönelik ikinci bir eleştiri konusu ise, Ankara’da binlerce TEKEL işçisinin burada olmaması, 2. TEKEL direnişine katılan işçilerin sayısının onlarla ifade edilmesidir. İşçiler sence neden gelmediler?

En önemli sebep, sendikanın işçileri zorlayıp 4 C’yi imzalatması oldu. Mücadeleye çağırdığımız işçiler, 4 C’ye imza attıktan sonra hangi mücadeleyi yapabiliriz ki, diye soruyorlar. İşçilerin en çok moralini bozan, sendikanın 4 C konusunda yaptığı telkin ve imzalayın diye ısrar etmesidir.

Sendikanın baskıyı ve yanlış yönlendirmesi işçilerin gelmesini engelliyor. Çeşitli defalar şahit olduğumuz gibi maddi özendiricilerle işçiyi denetim altında tutuyorlar. Doğu ve Güneydoğu’daki işçilerin yöneticilerle feodal bağları olanlar var. Yöneticilere inananlar var hâlâ. Bu da katılımın sınırlı kalmasına sebep oluyor.

Neden imzaladınız, karşı çıktığınız 4 C sözleşmesini?

Mecbur kaldık. Tek Gıda-İş Genel Merkezi 29 Temmuz tarihinde bir yazı gönderdi şubelere. Hepimiz okuduk bu yazıyı. Yazı sendikanın hukuk bürosu tarafından 27 Mart’ta hazırlanmış. Diyor ki, işçilerin hak kaybına uğramamaları için, 4 C sözleşmesini imzalamaları yararlarınadır. Anayasa Mahkemesi’nin kararı geriye doğru işlemeyeceği için sözleşmeyi imzalansın.

Mustafa Türkel de yaptığı açıklamada, sözleşmeyi imzalayın ama işe başlamayın gibi laflar etti. Peşinden de 14-15 Eylül’de mahkeme karar verecek, 10 Eylül’e kadar imzalayın dedi. Meğer mahkemenin böyle bir gündemi ve kararı yokmuş. İşçiler sendika yönetimi tarafından aldatılmış oldu. Sözleşme de imzalanmış oldu.
İş fiili mücadeleden hukuk mücadelesine devredilince, hukuk terimleri arasında ince ayrımlar yaparak sonuç alma yöntemine başvuruldu. İşçi için durum ya sözleşmeyi imzalarsın ya da imzalamayıp mücadele edersin. Sendika mücadeleden vazgeçti ve sonra da hukuki sonucu bekleyelim diyerek mücadele azmini, isteğini boğdu.

2 Mart’tan, yani çadırları sökmemizin üzerinden altı aydan fazla geçti ve sendika hiçbir eylem yapmayınca herkes artık umudunu kesti. İş buldu, hayatına geri döndü ve beklemeye başladı. Sendikanın mesajı, iş kaybı tazminatlarınız bitince işe başlayın demekti. Bunu işçiye altı ay içinde benimsetti.

İşçi sahipsiz kaldığını gördü, kendisinde mücadele edecek güç de görmeyince, işsizlik koşullarını yaşayıp gördükten sonra, daha fazla iş kaybı olmasını önlemek için sözleşmeyi imzaladı. Ya işsizlik ya 4 C dayatılınca, işçi 4 C’yi seçti.

Peki, Mustafa Türkel, “Bir tek işçi de kalsa 4 C’ye karşı mücadele edeceğim,” dememiş miydi? Şeref sözü verip, yemin etmemiş miydi? Ne oldu da durum değişti?

Aslında hükümet söylemişti. İki yıl önce biz sendikanızla anlaştık demişti. Türkel böyle bir şey olmadığını söyledi, ama öyle görülüyor ki, hükümetle bir biçimde anlaşmış. İşçinin zorlamasıyla eylemleri sürdürmüş. Nitekim çadırlar kalkınca, işçinin baskısı da kalktı. İşçi baskısı kalkınca eylemler de sona erdi. Mücadeleyi yürüten sendika değil işçilermiş.

Bunu o gün de hissediyorduk ama bugün daha iyi anlıyoruz. Hükümetin ayrıca sendikayı yetkisini düşürme, elindeki kimi işyerlerini Hak-İş’e geçirme (Çaykur örneğinde olduğu gibi) tehditleri savurduğu söylense de ana mesele, Türkel’in sonucunu tahmin etmediği bir eyleme önayak olması ve ardından bunu toparlamamasıdır.

Arzu sen dersin, neden azınlık eylemi yaşanıyor? İşçi katılımı neden sınırlı kaldı?

Özlem’in söylediğine ilave olarak şunları söyleyebilirim: TEKEL işçisi 78 günlük direniş içinde sendikasına inandı, güvendi. 4 Ekim’de İstanbul’a gelmemizin ertesinde hükümet (bence sendikayla görüşerek ve bu eylemin büyümesini önlemek için) siyasal bir adım attı ve işçilerin atamalarını çıkartmaya başladı.

İnternette her gün artan sayıda işçinin atamasının yapıldığı görülmeye başlandı. İşçileri susturma politikası uygulandı. İkinci olarak 78 gün mücadele edip, haklarını tam olarak almadan eylemi bitirmiş işçiler açısından, yeni bir mücadeleye girişmek demek, 78 günlük eylemi aşacak yeni bir eylem demektir ki, bunu göze almak hem de sendika eylem yapmaktan kaçtığı bir sırada son derece zor bir karar demektir.

Üçüncüsü, gelmek isteyenlerin bir bölümünü engelleyen, ekonomik olarak yol masrafı, burada yapacakları masraflardır; evlerine ayırmaları gereken para, vb. nedenlerle harekete geçmekte ağırdan aldıklarını söyleyebilirim. Son bir şey de, binlerce işçiyle başaramadığımız bir işi, azınlık bir işçi grubuyla başaramayacağımıza dair inanıştır.

Tabii ki buna ek sebepler de var. Eylemin hedefi ve talepleri aynı olmakla birlikte, bu süreçte siyasal olarak işçilerle dayanışma içinde olan siyasal parti ve çevrelerin de sendikanın yanında yer alıp, işçilerle birlikte olmamaları söz konusu. Eylemi büyütmek yerine küçültmek, yok etmek, görmezden gelmek gibi bir tutum takındılar.

Örneğin iki hafta sonu yaptığımız 500-800 kişinin katıldığı ve son haftaların en katılımlı yürüyüşlerimiz (biri Galatasaray-Taksim’de, diğeri Şişli- Mecidiyeköy AKP ilçe binasına kadar süren yürüyüşlerdi), söz konusu iki sol basın organı (Evrensel gazetesi ve Sol dergisi; solorg.tr) tarafından görülmedi; haber bile yapılmadı.

Bu konuya birazdan dönelim. Ancak şunu merak ediyorum, 78 günlük direniş, işçilerde ve sizin üzerinizde nasıl bir siyasal etki ya da dönüşüm gerçekleştirdi? Özlem, ne dersin?

Biz solcu bir aileden geliyoruz. Dolaysıyla beklediklerimizi yaşadık. Ancak TEKEL işçisinin siyasal yapısı çok farklı. Onların arasından bu süreçten etkilenerek sola doğru meyleden işçiler oldu.

Böyle bir örnek var mı?

Evet. Bugün bizimle bu eylem içinde olan Salih, Tokat TEKEL işçisiydi ve MHP’liydi. MHP’de yöneticilik yapmış bir işçi. 78 günlük süreç içinde siyasal tercihleri değişti. Solcu gençlerin gelip gitmeleri, bilgili olmaları etkili oluyordu.

İncirlik Üssü eylemi sırasında on yedi yaşındaki bir gencin alnına silah dayamış olmaları ve gencin bunu anlatması karşısında, “biz bu vatan niçin ne yapmışız” diyerek geçmişiyle hesaplaştı. Bugün komünist olmadı, ama MHP’li değil artık ve işçi sınıfı mücadelesine inanan, güvenilir bir işçi oldu. “Aslıma döndüm,” diyor şimdi. “Bu ülkenin gerçek sahibi solcular,” diyor. Böyle birçok örnek sayabiliriz.

Arzu, sen nasıl etkilendin bu süreçte?

Ben de genel olarak sol görüşlüydüm. Ancak 78 günlük mücadele içinde şunu gördüm: Sadece solcu olmak yetmez, örgütlü olmak da gerekir. Partili mücadeleye girme kararını 78 günlük mücadele sırasında vermiş, Türkiye Komünist Partisi’ne üye olmuştu. Özlem de TKP’ye üye oldu.
Herkesin kafasında değişmeler yaşandı. 1. TEKEL direnişi bizi partili olarak mücadele etmemiz gerektiğine ikna etti. Bugünse, hayatın başka gerçeklerini görmeye başladık. 2. TEKEL direnişi gözümü daha çok açtı. Mücadelenin içinde olmazsanız, daha yüzeysel görüyorsunuz olayları. Mücadelenin içinde yer alınca daha yakından değerlendirme yapabiliyorsunuz. Bugün ikimiz de kendimizi partili olarak hissetmiyoruz.

78 günlük direnişe destek veren çok geniş bir sendikal ve sosyalist siyasal çevre vardı. 2. TEKEL direnişi sırasında bunların bir kısmını göremiyoruz. Sizce neden burada değiller? Özlem, ne dersin?

Doğru. Bugün Ankara’da bize destek veren DİSK, KESK ve diğer sendikaların şubeleri, yöneticileri, TKP, EMEP, Halkevleri gibi o günlerde çok desteğini aldığımız kurumlar bugün yeterince destek vermiyor. Bu bizi üzüyor kuşkusuz. Dost acı söylermiş, demek ki diyoruz, o gün de işçiye değil Tek Gıda-İş yönetimine destek veriyorlarmış bu kurumlar. İşçilere destek vermemişler.

Arzu, sen ne dersin? Sanıyorum, internette Sol Defter sitesine yazdığın bir yorum de epeyce tartışma yarattı. Bu partileri ve sendikaları eleştirmiştin. Neden eksik bir destek var size?

DİSK ve KESK’i biz devrimci sendikacı olarak tanıyorduk. Bu sendikalar 4 Şubat grevinde yeterince destek vermediler. 26 Mayıs grevi tam bir fiyasko oldu. Hatırlarsanız, Tek Gıda-İş bile 26 Mayıs grevine tam gün katılmadı. Bir saatlik maden işçilerini anma eylemi olarak geçiştirdi. Yani, eylemin sahibi sendika bile 26 Mayıs’ta 1 saatlik eylem yaparak eyleme desteğini azalttı.

Siyasal partilerin birçoğu o dönemde hepsi yanımızdaydı. Özellikle de kendi partim (TKP) yanımızdaydı. Doktorundan, aracına kadar her şeyiyle yanımızdaydı; evlerini açtılar. Bugüne geldiğimizde bu desteği göremiyoruz.

2. TEKEL direnişini küçümseyerek ‘eylemcik’ olarak değerlendirmelerini kabul edemeyiz. İşçileri küçümsemelerini doğru bulmuyorum. Çoğunluğu sağlayın sonra destek olalım diyorlar, sendikaları yıpratmayın diyorlar ve dolaylı olarak sendikaya destek veriyorlar ve işçileri desteklemiyorlar.

Özlem, sen dersin?

Gerçekten işçi sınıfından yana değillermiş. Kafa sayısına bakarak destek vereceklerse o zaman bize değil, sendika yönetimine destek vermiş oluyorlar.

Azınlık olmanıza rağmen kamuoyunda destek buluyorsunuz ve hem sendika hem de hükümet sizi dikkate alarak bazı adımlar atmak zorunda hissetti kendini. Bu mücadelenin sayısından çok ortaya koyduğu sendikaların mücadele içinde bulunduğu durumun gerçekçi bir analizini yapmamıza olanak veriyor. Hem de siyasal partilerin tutumunu anlamamıza yol açıyor. Bu açıdan ‘anlamı’ olan bir eylem ve Türkiye’de belki de ilk kez oluyor.

Evet, sendika yönetimi kendini savunmaya çekti, “mücadelenin titiz takipçisiyiz” demek zorunda kaldı ve hükümet atamaları yaptı. Bu bile bizim meşruluğumuzu gösteriyor.

Bugün için ‘misyon’ üstlenen eylemler ön plana çıkıyor. Paşabahçe hastanesinde Türkan Albayrak gibi. Tek kişi ama bir soruna parmak basıyor ve etkili oluyor. Üstelik yalnız da değiliz. Beşiktaş, Sarıyer belediyesinden pek çok siyasal çevreye kadar yanımızdalar. Sırrı Süreyya Önder’den Pınar Sağ’a, Levent Kırca’dan Bilgesu Erenus’a, Cezmi Ersöz’e kadar bizzat eylemlerimize gelip destek veren aydınlar, sanatçılar var.

Yalnız değiliz. Yalnız olmadığımız yürüyüşlerimizdeki katılımda da görülüyor. Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu yanımızda. Damlaya damlaya damlaya göl olur sözü tam da böyle bir şey.

Biz kararlıyız. Sendika bizimle görüşene kadar, 4 C’yle ilgili sonuç alıcı adımlar atılana kadar, gücümüz yettiği müddetçe çadırlarımızda olacağız. Sesimizi duyuracağız.

Son soru. Nasıl bir süreç öngörüyorsunuz? Bundan sonra ne yapmak istiyorsunuz? İkinize de sorayım.

Biz 4 C’yi sadece kendi durumumuz için bir baskı ve hak kaybı olarak görmüyoruz. Bugün 4 C, bütün işçiler ve emekçiler için dayatılan bir çalışma biçimi oluyor. Öğretmeninden sağlıkçısına, belediye çalışanından tersane işçisine kadar her yerde esnek, iş güvencesi ve iş güvenliği olmayan, örgütsüz, sendikasız düşük ücretle, taşeronlarda çalışma var.

İşsizliğin hayli yüksek olması bu çalışma biçiminin yaygınlaşmasına olanak veriyor. 4 C’ye karşı mücadeleyi sürdürürken yeni esnek çalışma biçimlerine zorlanan işçilerle, emekçilerle birleşik mücadelenin olanaklarını tartışıp bulmamız gerekecek. Mücadeleyi büyütmemiz gerekecek.

Biz sadece TEKEL özelinde mücadelenin mümkün olduğunu gösterdik, sendikacıların tutumlarını ortaya koyduk. Yalnız olmadığımızı ve işçiler olarak tabandan yeni mücadeleleri örgütlemekle karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyduk. Bunlardan sonuç çıkartıp ileri adımlar atmaksa, bizi aşıyor.

Bütün emek ve meslek örgütlerinin, siyasal parti ve kurumların gerçek bir ayrışma yaşayarak mücadeleyi daha köklü biçimde yürütüp yürütmeyeceklerine karar vermeleri de gerekiyor. Biz çadırlarımızdayız! Herkesi mücadele için yan yana gelmeye çağırıyoruz.

* Bir paragraflık meram kısmımızın tamlayıcı bir öğesi olarak, aslında neler olduğunu ve nelerin yaşamaya devam ettirildiğini net bir biçimde sunmakta olan; Yunus ÖZTÜRK'ün kaleminden Mesele Dergisi'nin 47. Sayısında (Kasım 2010) yayınlanmış olan röportajı, yazarın ve derginin anlayışlarına sığınarak sizlerle paylaşıyoruz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Özgürlük İstiyoruz!
Savaşma Konuş! - 500binradikal.com
Sürgündeki Kürtler Barışı Bekliyor - Dilek KURBAN - Radikal
2. Tekel Direnişi: Hem Hükümete, Hem Sermayeye, Hem Sendika Bürokrasisine Karşı - Yunus ÖZTÜRK - Mesele
4-C Hapishanedir! - Kronik Muhalif
Fotoromanla Ülke Kurtarmak Ya Da Sistemin ‘Sözcü’leri - Sarphan UZUNOĞLU - Evrensel
"Yüzleşme"ye Katkı ve Katılım İçin... - Mustafa SÜTLAŞ - BiaMag
Görev Tanımı: Onlar Öldürür, Biz Cenazelere Gideriz - Serpil ODABAŞI - Jiyan
Makbule KAYMAZ: 'Kimse Bu Ülkede Adalet Var Demesin' - Hasan CÖMERT - Ntvmsnbc
'Uğur'suz Memleketin 6 Yıllık Yarası - Kronik Muhalif
Şırnak'ta Bir Çocuk Askerler Tarafından Vuruldu - Sendika.org
Devlet Hayrettin Eren'in Kaybedilmesinde 30 Yıldır Dilsiz - Bianet
Beyaz Türkler, Kara Kürtler ve 'Zenci'ler - Gökçe AYTULU - Radikal
Beyaz Müslümanlar: Bu Ülkeye İslam Gerekiyorsa Onu Da Biz Getiririz - Nezir AKYEŞİLMEN - Taraf / Her Taraf
‘Beyaz Türkler’ ve ‘Siyah Türkler’ - Okay GÖNENSİN - Vatan
Zelal Bende Hiç Kirlenmedi... - Alınteri.net
Kaybolan Hikayelerimiz: Şehrimiz, Başörtümüz, Özgürlüğümüz, Gençliğimiz - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan
Faşizm Çok Ayıp Bir Şeydir - Sırrı Süreyya ÖNDER - Radikal
Ertuğrul Özkök’ün Cehennemini Anlamak - Markar ESAYAN - Taraf
Çapsız Tiradın Anlattıkları - Mithat Fabian SÖZMEN - Evrensel / Desporte
Ertuğrul KÜRKÇÜ: "Kılıçdaroğlu Değil, 'Dansöz' Dokunulmazdır" - Burak COP - Bianet
Kılıçdaroğlu Asıl Bunları Bilmeli - Selami İNCE - Birgün Pazar
Yeni Dil, Yeni Hayat - Karin KARAKAŞLI - Kronik Muhalif
“Ez” ê Tu Cara Ne Bim “Ben”! - Şeyhmus DİKEN - Birgün
Lengüistik Dram - Lezgin BOTAN - BiaMag
Aldatılmış Kuşak - Ece TEMELKURAN - Habertürk
Geçmiş / Gelecek - Murat BELGE - Taraf
Grev Güncesi - İkinci Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
Artık Yetti!.. - Devrimci Sendikal Birlik - Alınteri.net
1 Milyon Genç İşsiz, Eğitimsiz… - Mustafa SÖNMEZ - Cumhuriyet / Mustafa Sönmez Blog
Eşit Haklar, Eşit Fırsatlar, Herkes İçin İlerleme - Yaşar SEYMEN - Birgün
Başarılı Bir Anti - Komünist Olmak İsteyenlere 40 Tavsiye - J. SLAVYANSKI - Eleştirel Medya Günlüğü
Liberal İğrenç Bir Sözcüktür - Stalker - Evrensel Blok
tuh_ellerim_kirilsaydi.org - Mustafa ADALI - Sol.org.tr
Cantona: Devrim Banka Boykotuyla Başlar - BBC Türkçe
Muhalif Radyoculuk: Keyif, Diyalog, İnat - Arzu DEMİR - Birgün Pazar

Sir Richard Bishop Official
Sir Richard Bishop No Cover On WNYC - Douglas Q. SMITH - Culture.WNYC
Sir Richard Bishop - Polytheistic Fragments Album Review - Marc MASTERS - Pitchfork
Maffy Falay / Sevda - Jazz I Sverige - Informative Via ProgNotFrog
Muvaffak 'Maffy' Falay: Ayyıldızlı Bebop Şövalyesi - Serhan YEDİG - Müzik Söyleşileri.net
Muvaffak 'Maffy' Falay - Arapsaçı - 45Devir
Jazz I Sverige At Myspace
Didier Labbé Quartet Official
Didier Labbé Quartet At Myspace
Didier Labbé Quartet - Nargile Kafe Official Video
Bojan Z / Tetraband - Humus Album Review - Chris MAY - All About Jazz
Bojan Z Official
Bojan Z At Myspace
Baba Zula Resmi Sayfa
Baba Zula : Gecekondu Kentin En Sempatik Yanıdır - Eray AYTİMUR - Radikal Hayat
Baba Zula On The Strand: Istanbul Special - BBC World
Enzo Ikah Official
Enzo Ikah - Red, Black And White Albüm Tanıtım Yazısı - Tayfa Bandista
Enzo Ikah Röportajı - Çağlar YERLİKAYA
Radio Citizen / Niko Schabel Official
Radio Citizen At Ubiquity Records
Radio Citizen - Hope And Despair Album Review - John GARRATT - PopMatters

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
WTF! - By Mystery Boy
Mystery Boy's Flickr Page

>>>>>Poemé
Söyleyecek Bir Şey Yok - Philip LARKIN

Uluslar için, ayrık otları denli cılız,
Göçebe kavimler için, kayaların arasında,
Kısa boylu, asık yüzlü kabilelere
Ve parke taşları gibi kenetli ailelere
Fabrika kentlerinde karanlık sabahlarda
Ağır ağır ölmektir yaşam.

Ve tüm ellerindeki
Yaratma ya da kutsama,
Sevgi ya da para ölçme yolları
Ağır ağır ölmek yollarıdır.
Mızrakla domuz avlayarak ya da
Garden parti vererek geçen gün,

Tanık iskemlesinde ya da
Doğum masasında saatler
Hep ağır ağır ilerler ölüme doğru.
Ve kimine bunu söylemek
Hiçbir şey demez, kimine de
Hiçbir şey bırakmaz söyleyecek.

Kaynakça: Şiir.gen.tr
Çevirenler : Şavkar ALTINEL - Roni MARGULIES

Monday, November 15, 2010

Deuss Ex Machina # 324 - If Not Us... Who? If Not Now... When?

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_324_--_If Not Us... Who? If Not Now... When?

08 Kasım 2010 Pazartesi gecesi "canlı" olarak yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Guest: Kerim YÜZER a.k.a. Kabus Kerim
>1<-Ersen Ve Dadaşlar-Dostlar Merhaba (Şahinler)
>2<-Henry Mancini-Police Woman (RCA / Victor)
>3<-Kabus Kerim vs. Selda Bağcan-Utan Utan Utan (Bağımsız Yayın / MP3)
>4<-Ananda Shankar-Sa-Re-Ga Machan (Edit) (Shiva Sounds)
>5<-Littles-Fatemah Sultan (Raks)
>6<-Koroush Yaghmei-Rayhan (Caltex Records)
>7<-Ersen Ve Dadaşlar-Güzele Bak (Şahinler)
>8<-Kabus Kerim-Hele Hele Kabus (Bağımsız Yayın / MP3)
>9<-Harout Pamboukjian-Khayripar (Parseghian Records)

Download #324 İndir

If Not Us... Who? If Not Now... When?
(Meram #324)
Mahirlikmiş gibi bir krizin üzerine toz konmadan bir diğerini bina etmeye kalkışıyoruz. Derecelendirmeler ve tahrifat oranları ne kadar etkin olursa olsun durmaksızın girdap halini almaya başlayan çelişki yüklemli, bol hüzünlü, kimseler anlamaz, kimsecikler dinlemez, kimselerin tavuklarına kışt denilmesine gereksinim duyulmadan yeni etiketli kerizlenmeler başımıza musallat ediliyor. Yoksunluk dizboyu seviyeleri üzerine seyrüsefer eylerken kulaklarımıza fısıldanan avuntular arasında yeni patlamalar, zamanda kırılmalar tebelleş oluyor. Hayata bağlantılanan her kriz olgusu durmaksızın tekrarlardan illallah dediğimiz kuytu sahalarda yine yeniden yakınsamaları beraberinde getiriyor. Bütünleştirip kördüğüm haline eviriyor. Nereye kadar mı yaşayacağımız süreci fişimiz çekilinceye kadar! Büyük biraderin seyirliği dahilinde tarafımıza lütfettiği, buyruğunun altında yaşadığımızı bir anlık bile olsa layıkıyla yanılsamamıza, unutmalarımıza müsammaha gösterecek olan avuntularımızın arasında bariz bir şekilde yükseltilmeye devam ettirilen 'sorunlar' gözlerimizin önüne seriliyor. Engellenen her dar bakışımın ötesine geçilebilen dirençli odaklarımız, kaybolmaya yüz tuttuğuna inandırıldığımız mücadele etmeninin varlığını keşfedebilmemizi mümkünatlar dahilinde çoğaltıyor. Yükseltilenlerin her nüshasında, ezberlerin direktifler doğrultusunda birbirinden beter tümcelerle kolajlanmaya çalışıldığı anlaşılıyor. Yok artık bu seferinde de bir oyun söz konusu değildir dediğinizde bile, farkında olmadan alttan alta görünmeye can atan yalanların, akpak saklama boyasının altından ince ince göründüğünü sezebilmemiz bile bir karaşınlık noktasını, değersizleştirilen mücadeleler konusunu krize dönüştürme konusunda cevval olan atılımcıların, şahinlerin, koltuk sevdalılarının, paha biçilemez hayat sürdürücülerinin sığlık menzillerini daha rahat anlamlandırmayı, çözümlemeyi beraberinde getiriyor. Onların habire bileylenip durdukları krizlerden nemalanmaların dayanılmaz hafifliği ilkesinin üzerine adımlanılabilecek her teşebbüs bir yerlerde çakılı kalmamıza neden olan korkularımızı da yıkabilmemizi sağlayacaktır. Sağlayabilecektir ki artık her defasında benim de x arkadaşlarım var klişesinden daha güzel cümleler kurabilelim. İlla ki birilerinin güdümünde olmadan, bir dış kapının mandalı olunmadan da sıkıntılarımızın nasıl da sizli bizli ayrıştırması olmadan her birimizi etkilediğini nihayetinde bir öteki haline dönüştürüldüğümüzün, elele kazanın içerisinde ateşimizin harlandığının altını daha kararlılıkla çizebilelim. Çizebilelim ki, derdini, meramını anlatabilmek için cezaevinde görüş gününe kadar öğrenebildiği üç beş kelime Türkçe ile hasbıhal eylemeye devam edenlerin sıkıntılarını vicdanlarımızda duyumsayabilelim. Duyumsayabilelim ki, günleri geldiğinde elimizi kolumuzu bağlamalarının yanı sıra zihinlerimizi de köreltebilmek için kör yeminler eylemişlerin mübalağa dolu söylemlerinin çalakalem olduğunu hissettirebilelim. Attıkları her adımlamanın ışıktan biraz daha, az biraz daha derken karanlığa doğru hallice bir seyirlik olduğunun idrakına vardığımızı duyumsatabilelim. Her bir kör noktada bitiveren katilleri onore etme hastalığının, 'baştacı' edilecek kelamlarına başvurulacak kimseler kalmamış gibi ısıtılıp, pişirilip, janjanlı paketlerde devletlümüzün ekranlarından vaazlarını çekmelerinin, müsammaha göstermelerinin önüne geçebilelim. Fikrimizde canlanıp duranın bir ütopya düzenini değil tam aksine sonuca ulaştırılmayan krizler diyarı canım memleketimde olurun adının konulabilirliği üzerine kelamlar olduğunun anlamını pekiştirebilelim. Yoksulluğun, e(k)mek mücadelesinin politika sahnesinin dolgu malzemelerinden olmadığını tam aksine politik olanın şekillendiricisi, yönlendiricisi, gerektiğinde de kurulmuş düzen diye dayatılanların nasıl koskocaman yalanlardan ibaret olduğunu, aynı çarkın boyalarını değiştirince hiç birimize faydası dokunmayan yılanı besleyip büyütmeye devam ettiğimizi ve bu kısır döngüyü istemediğimiz konusunu netleştirebilelim. Netlik kazandırabilelim ki, "benim dediğim olur"un, "emir demiri keser"in, "hizaya geç hazrolda bekle"nin, "dün dündür bugün bugündür"ün, "asmayalım da besleyelim mi" kerkenezliklerinin karşısında insanlığın yok oldurulamayacağının farkına varabilelim. Usumuzda birikmeye yüz tutan şeylerin nasıl da doğrudan yüzleşmeleri gerektirdiği bu kadar açıkken hala üç maymunu oynayacak kuklalarla sürdürülemeyeceğini anlaşılır kılalım. Kılalım ki, kendimizde gayrısını değil hepimizi dosdoğru burası böyle yok öyle kolaycılığına kolay yem olmadığımız daha bir anlaşılır kılınsın. Ne ki kaybedecek süreçlerimiz, yitirecek canlarımız, heba edecek emeğimiz, yedirilmediğimiz lokmalarımız daha da fazlalaştırılmasın birilerine peşkeş çektirilmesin. Kriz sahnelemekte konuk oyuncu statüsünden daha fazlasına ulaşıp, başrole göz kıpranların yalanlarına daha fazla "idoolocik" yaklaşımlar sergilemelerine tamah, eyvallah etmeyelim. Akan nehri seyretmek güzeldir ama insan arada bir suya elini sokup onu daha yakında hissetmeli.

>>>>>Bildirgeç
İtki Ve Tepkime - Jean BAUDRILLARD*

İdeal bir sentez ve protez evreni içinde devrelerin homojenleştirilmesi, olumlu, uzlaşımsal, eşzamanlı ve edimsel bir evren; tüm bunlar kabul edilemez bir dünya oluşturmaktadır. Her tür nakil organ ve yapay ikame biçimine yalnızca beden isyan etmez, yalnızca hayvani zihinler başkaldırmaz, zihnin kendisi de kendine dayatılan organlararası işbirliğine sayısız (synergie) alerji türleriyle başkaldırır. Ani tepki, ret, ve alerji özel bir enerji biçimidir. Olumsuzluğun ve eleştirel başkaldırının yerini almış olan bu bilinçdışı enerjiden zamanımızın en benzersiz olayları doğruruyor: Virüs patolojileri, terörizm, uyuşturucu, suç hatta olumlu diye kabul edilen bazı etkinlikler; herhangi bir şey yaratma itkisinden ziyade bir şeyden kurtulma atılımıyla ilişkili olan performans kültü ve toplu üretim histerisi gibi... Bugün gerçek anlamda itkiye değil, daha ziyade dışarı atma ve tepkimeye doğru ilerliyoruz. Doğal felaketler de bir alerjiye, insanın işlemsel nüfuzunun doğa tarafından reddi biçimine benziyor. Nerede olumsuzluk can çekişiyorsa orada doğal felaketler altedilemez bir şiddet göstergesi, değerli ve doğaüstü bir yadsıma göstergesi oluşturur. Zehirlilikleri de zaten genellikle bulaşma yoluyla toplumsal düzensizliği de beraberinde getirir.

Olumlu, seçmeli, ve çekici büyük itki ya da dürtüler yok oldu. Artık yalnızca belli belirsiz aruzluyoruz, beğenilerimiz giderek daha az belirli. Beğeni ve istek öbekleri de iradeninki gibi dağılmaya uğratıldı; ama hangi gizemli etkiyle, meçhul. Buna karşın, kötü niyet, tepkime ve tiksinmeninkiler güçlendi. Yeni bir enerji, ters bir enerji, isteğimizin yerine geçen bir güç, dünyamızın, bedenimizin, ve cinselliğimizin yerine geçen şeye dair yaşamsal ve ani tepki buradan geliyor sanki. Günümüzde yalnızca tiksinti belirli, beğeniler değil. Yalnızca reddedişler şiddetli, tasarılar değil. Eylemlerimizde, girşimlerimizde, hastalıklarımızda giderek daha az "nesnel" güdümler var; bunlar çoğunlukla kendimize duyduğumuz gizli bir tiksintiden, bizi enerjimizden herhangi bir biçimde kurtulmaya iten gizli bir sahipsiz kalma halinden, yani istençli bir eylem biçiminden ziyade bir cinleri kovma biçiminden kaynaklanıyorlar. Burada Kötülük ilkesinin, bilindiği gibi hareket merkezi tam da cin kovmak olan büyüye yakın yeni bir biçimi mi söz konusu yoksa?

Simmel, "Olumsuzlama dünyanın en basit şeyidir. Bu yüzden kişileri bir hedefte anlaşamayan büyük kitleler burada buluşurlar." diyordu. Kitleleleri olumsuz görüş ya da eleştirel niyetleri doğrultusunda kışkırtmak gereksizdir; çünkü kitlelerin böyle görüş ya da niyetleri yoktur: ayrışmamış bir güçleri vardır yalnızca, bir reddetme güçleri. Yalnızca dışladıklarıyla, yadısıdıklarıyla güçlüdürler, ve öncelikle kendilerini aşan her tür tasarıyı, kendilerinden üstün olan her tür sınıf ya da zekâyı dışlayarak güçlü olurlar. Burada, en yırtıcı deneyimden , hayvanların ve köylülerin deneyiminden çıkma kurnaz bir felsefeden bir şeyler vardır: "Bunu bir daha bize yapamayacaklar, bize ne özveri ne de güzel yarınlar yutturulacak bir daha". Politik düzenden aşırı tiksinme, filanca politik görüşle rahatlıkla bir arada bulunabilir. İktidarın iddialı bir şekilde ortaya çıkmasından ve aşkınlığından, politikanın kaçınılmazlığından ve iğrençliğinden tiksinme. Geçmişte politik tutkular vardı, günümüzde her tür politikadan tamamen tiksinmeye özgü bir şiddet vardır.

İktidar da büyük ölçüde tiksinti üzerine kuruludur. Tüm reklamlar ve politik söylem, akla ve mantığa açıkça hakarettir, ama bu hakaretten kazançlı çıkan biziz; iğrenç bir sessiz etkileşim girişimdir bu hakaret: Örtbas etme teknikleri sona erdi, günümüzde açık şantajlarla yönetiliyoruz. Bunun prototipi, "beni paranız ilgilendirmiyor," diyen vampir suratlı ünlü bankacıdır. On yıl oldu bile: Müstehcenlik, yönetim stratejisi olarak geleneklere girdi. Şöyle dendi: İşte, saldırgan boşboğazlığıyla oldukça kötü bir reklam. Ama tersine, tam da tiksintiye, dünyevi isteklere ve tecavüze yöneldiği için toplumsal ilişkilerin tüm geleceğini üstlenmiş, kâhince bir reklamdı bu. Pornografik reklamlar ya da yiyecek reklamları da böyledir: Bir tecavüz ve huzursuzluk stratejisi uyarınca utanmazlığa ve şehvetperestliğe yönelirler. Günümüzde bir kadına, "amınız ilgimi çekiyor" diyerek onu baştan çıkartabilirsiniz. Bu iffetsiz biçim sanatta da galip geliyor: Sanatta karşılaşılan kabalıklar yığını şu tip bir açıklamayla aynı değerdedir: "Geri zekâlılığınız, zevksizliğiniz ilgimi çekiyor." Ve bu toplu şantaja, bu kurnazca kötü niyet şırıngalanmasına teslim oluyoruz.

Artık hiçbir şeyin bizi hakikaten tiksindirmediği de doğru. Tüm diğer kültürlerin bozulmasıyla ve iç içe girmesiyle örtüşen eklektik kültürümüzde kabul edilemeyecek hiçbir şey yok, tiksinti bunun için büyüyor; bu izdihamı, en berbat şey karşısındaki bu umursamazlığı, karşıtların bu yapışkanlığını kusma arzusu bu yüzden var. Her şeyi toptan reddetmenin alerjik çekiciliği, yavaşça zehirlenme, yavaşça aşırı beslenme, hoşgörü, güçbirliği ve uzlaşma şantajı.

Bağışıklık, antikor, nakil organ ve reddin bu kadar söz konusu olması bir rastlantı değildir. Kıtlık evresinde yutma ve sindirmeyle uğraşılır. Bolluk evresinde sorun, atmak ve kovmaktır. Genelleşmiş iletişim ve enformasyon fazlası insanın tüm savunmalarını tehdit ediyor. Simgesel alanı, zihnin muhakeme alanının koruyan hiçbir şey yok artık. Neyin güzel neyin çirkin olduğuna, neyin orjinal neyinse orjinal olmadığına ben karar veremediğim gibi biyolojik organizma da kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar veremiyor artık. Bu durumda her şey kötü nesne olur ve yegâne savunma, ani tepki veya reddetmedir.

Gülmek de sıklıkla, bir iç içe girme ya da korkunç izdiham durumunun bizde uyandırdığı tiksintiye yönelik yaşamsal ve ani tepkidir. Farksızlığı kusuyoruz, ama aynı zamanda farksızlık bizi büyülüyor. Her şeyi birbirine katmayı seviyoruz, ama aynı zamanda farksızlık bizi büyülüyor. Her şeyi birbirine katmayı seviyoruz, ama aynı zamanda da bizi iğrendiriyor bu. Organizmanın, yaşamı pahasına da olsa simgesel bütünlüğünü koruduğu yaşamsal tepki (kalp naklinin reddi). Bedenler, organların ve hücrelerin rasgele değiş tokuşuna neden direnmesin? Peki bu organ ve hücreler kanserde kendilerine yüklenen işlevi neden reddediyorlar?

* Bir paragraflık meram kısmımızın tamlayıcı bir öğesi olarak Jean Baudrillard'ın Kötülüğün Şeffaflığı - Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme (Çeviri: Işık ERGÜDEN / Ayrıntı Yayınları) eserinden İtki Ve Tepkime başlıklı bölüm alıntılanmıştır (Sayfalar 70-73)

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Özgürlük İstiyoruz!
Savaşma Konuş! - 500binradikal.com
‘Savaşma Ve Sadece Konuşma’! - Vedat İLBEYOĞLU - Evrensel
Kürt Sorununda Barış İçin Ümitsizlik - Süreyyya EVREN - Birgün
Ömer LAÇİNER: Kürt Sorunu'nda Çözüm, Türkiye'yi Ortadoğu'da Güçlendirir - Bahar TOPÇU - Kronik Muhalif
Beşikçi Davası Savcı İçin ‘Q’ Harfi Suç Unsuru - Yeşil Gazete
Kürt Gençleri Müzakerede - Nazan ÜSTÜNDAĞ - Radikal 2
Küresel BAK: KCK Tutukluları Bırakılsın, Diyalog Sürdürülsün - Bianet
Çocukluk Bir Din Olsa Bu Ülke Cehennemi Olurdu… - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan / Ertesi
Bunca Ölüm Rastlantı Olamaz - Markar ESAYAN - Taraf
Çocuğun Anadilini Öğrenmeme Hakkı Yok; Öğrenmek Bir Zorunluluk - Cumhur BAL - BiaMag
Çelik'ten Mahkemeye 'Bilinmeyen Dil' Tepkisi - Sol.org.tr
Cumhuriyet'in Riya Albümünden - Yıldırım TÜRKER - Radikal
Devlet Bölüyor: Ya Türkçe, Ya Kürtçe - Erhan ÜSTÜNDAĞ - Bianet
Toplum Yapma Yönetimi Olarak Şiddet - Ferhat KENTEL - Taraf
İnan Süver’den Mesaj Var - Jiyan
Arınç'tan 'Anarşi Edebiyatı' - Sendika.org
Yıldıray Oğur: Yazı: İyi, Çiğlik: Pekiyi - Onur CAYMAZ - Birgün
Türkiye’nin Yeni ‘Fetret’ Dönemi Bitti-1 - Merdan YANARDAĞ - Sol.org.tr
Bıktık Yani! Kapatalım Bu Bahsi! - Emre DAŞAR - Kronik Muhalif
Oğuz IŞIK: "Yoksulluk Artık Geçici Değil Kalıcı" - Burcu BULUT - Akşam
Ezilen Sınıfı “Öteki”ne Karşı Kışkırt: Kütahya’da Öteki Olmak - Hasan D. - Sendika.org
Toplumsal Bellek Platformu Öldürülen Erdost İçin Mamak'ta - Bianet
Polis, Metal Sanayicilerine Biber Gazı Sıktı! - Sırrı Süreyya ÖNDER - Radikal
Arçelik İşçileri Talepleri İçin Mücadeleye Hazır - Evrensel
Meryem Koray: Sözümüz Yerde Kalmasın - Sol Defter
Grev Güncesi - İkinci Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
Gazeteci Ayıpları Üzerine Bir Yazı... - Hasan CEMAL - Milliyet
Medya Ve Demokrasi! - L. Doğan TILIÇ - Birgün
Türkiye'nin Vicdan Eksikliği - E. Fuat KEYMEN - Radikal 2
Ertuğrul KÜRKÇÜ: 'Kılıçdaroğlu Değil, "Dansöz" Dokunulmazdır' - Burak COP - Ntvmsnbc
Alain TOURAINE: “Batı’da Toplum Öldü, Tam Bir Boşluk İçindeyiz” - Kürşad OĞUZ - Habertürk


Kabus Kerim Twitter Sayfası
Kabus Kerim Myspace Sayfası
Kabus Kerim Soundcloud Sayfası
Kabus Kerim Tumblr
Kabus Kerim Röportajı - Hiphoplife.com.tr
Kabus Kerim / Anneme Funk via Mixcloud
Ersen Dinleten Resmi Sayfası
Ersen Ve Dadaşlar Vikipedi Sayfası
Ersen Ve Dadaşlar Diskografisi / Diskotek
Ersen Ve Dadaşlar via Psychemusic.org
Henry Mancini Official
Henry Mancini via Space Age Pop Music
Mancini's Peter Gunn Score Launched Dozens Of Careers, Page One - Mornings On Maple Street
Selda Bağcan Resmi Sayfası
Ananda Shankar Official
Ananda Shankar Informative via Real World Records
Ananda Shankar via Exp Etc.
Littles / Raks! Raks! Raks! Persia's 60's via Psychemusic.org
Kourosh Yaghmaei Official
Kourosh Yaghmaei Fan Page via Facebook
Kourosh Yaghmaei On FarsiJam
Harout Pamboukjian Official
Harout Pamboukjian At Myspace
Harout Pamboukjian At Yerkaran.org

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Racism Sexism And Homophobia Are Not Permitted In This Area - By jerm IX
jerm IX's Flickr Page

>>>>>Poemé
Yirminci Yüzyılda - Samih EL KASIM

Öğrendiydim nefret etmemeyi
yüzyıllar boyunca,
beni zorla yoldan çıkardılar:
Fırlattım oku suratına koca yılanın,
çarptım ateşten kılıcı canavar tanrının suratına.
İlyas Peygamber yaptılar zorla beni
yirminci yüzyılda.

Öğrendiydim ağıza almamayı
sapık düşünceleri
yüzyıllar boyunca.
Bugün yapıştırıyorum kamçıları tanrılara,
o tanrılar ki gönlümdeydiler, kutsaldılar,
sattılar benim halkımı iki pula
o tanrılar
yirminci yüzyılda.


Öğrendiydim kapalı tutmamayı
konuklara kapımı
yüzyıllar boyunca.
Ama bir gün açtım
gözlerimi ve gördüm ki
neyim var neyim yok yağma Hasan'ın böreği.
Ve gördüm ki asmışlar karımı,
ve yavrumun sırtında
na şöyle şöyle
yara izleri.
Konuk değilmiş onlar, anladım, düşmanmışlar.
Mayınlar, bıçaklar topladım eşiğimden.
Sonra ant içtim bütün yaralarım adına:
Atmayacak eşiğimden adımını, dedim,
bir tek konuk
yirminci yüzyılda.
Bir şairden başka bir şey değildim
yüzyıllar boyunca
tanrıdan medet uman.

Oysa şimdi ben
bir volkanım,
yirminci yüzyılda.

Patlayan bir volkan!

Kaynakça: Şiir.gen.tr
Çevirenler : A.KADİR - Afşar TİMUÇİN

Sunday, November 07, 2010

Deuss Ex Machina # 323 - Elegy For A World Without Hurt

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_323_--_Elegy For A World Without Hurt

01 Kasım 2010 Pazartesi gecesi "canlı" olarak yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Rothko-REM Sleep (Trace Recordings)
>2<-Asfandyar Khan-Gregor Samsa Is Dead, Long Live Gregor Samsa (Self Released)
>3<-Asfandyar Khan - I Must Bury My Muse (Self Released)
>4<-Nest-Kyoto (Serein)
>5<-Nest-Lodge (Serein)
>6<-Houses-Medicine (Lefse Records)
>7<-Houses-Sleeping (Lefse Records)
>8<-Amiina-Púsl (Amínamúsík Ehf.)
>9<-Amiina-In The Sun (Amínamúsík Ehf.)
>10<-Nada-Alis (Bağımsız Yayın / MP3)
>11<-Nada-Ha (Bağımsız Yayın / MP3)
>12<-Sakareller-YK2 (Peyote Müzik)
>13<-Sakareller-Yörünge (Peyote Müzik)
>14<-Özdemir Erdoğan Orkestrası-Uzun İnce Bir Yoldayım (Yonca Plak)

Elegy For A World Without Hurt (323)
Kalı(n)t(ı)lar bırakıyoruz. Ardımızda dağlar haline dönüşmeye yüz tutmuş sorunlarımızı sarıp sarmaladığımız, unutmak için nedensiz de olsa kaçmaya çabaladıklarımızı dürüp dürüp sımsıkı birbirine geçirdiğimiz modern çöplükler inşaa ediyoruz. Şehrin mabetlerinde biteviye bir harala gürele içerisinde duyumsanan kesif kokunun nedeni olan çöp yığınları. Görmekten epey zaman önce vazlar geçtik, vaaz vermekten bir kerecik harekete geçemedik demekten utananlar için can yakıcı kareler beliriyor. Bu resmin tamamlayıcısı çöp toplayıcılarımız var. Sabah şafak sökün eylerken, gecenin korku dolu kasveti üzerimize düşerken bir köşede işlerini halletmeye çalışan zorunlular. Zorunlu hizmetliler. Dürdüğümüz nice karalamanın, karalanmış belleksizlik hallerinin ve unutuluşun dehlizlerine yolladığımızı sandığımız şeylerin canlılıkları, hakikatliklerini ortaya çıkartan belgeleyiciler aslında tüm hakir, yoldan çekilir misiniz? bakışlarına muhatap olanlar. Muktedirin tek bildiği boyunduruğu altına aldığı, köşeye sıkıştırdığı kitleleri nefessiz koymaksa, onlar gibi muhalif olanlar o nefessiz alanları biraz olsun yaşanılır kılmak için çare üretenleri çağrıştırıyor, imdimizde, şimdinin gergin atmosferinde. Konuşmaları tartıp biçerken, dostu düşmanı bellerken gösteriyor göründüğümüz özenin yüzdeleri son derece düşük oranlarını paylaştığımız kirlilikleri, suçlulukları, veryansın etmekten gayrısının eki eki demekten daha da fazlası olduğunu ikrar edebildiğimiz vakitlerde bu çöplüğün, çöp dünyasının, tüketimi önümüze sunan gerisini koyverin gitsin diye ufak at da civcivler yesin kıssasını haklı çıkartan yönelişimleri yıkmayı başlatacak adımlar o belgeleyiciler ile yaşıyor. Yaşatılıyor. Makus bir talih, ne edersin kader, budur hepimizin alınyazısı kolaycılığına sığınaduralım her daim umudu yaşatmanın gerekliliğini çöp toplayıcılarının kendilerine yükledikleri vazifeleri arasında görmek mümkündür. Mümkünatsızlığa demir attırılmış, topu çoktan dikmiş izlenimi uyandıran modern yaşayışımızın derdest edici sahiciliğinin farkına varmakla pekala olanları çözümleyebilmeyi kolaylaştıracaktır. Yokuş giderek dikleşse de hala elimizde barış kartının bulunduğunu, birilerinin durmaksızın savaşı körüklemek dışında başka vazifeler edinmeleri gerekliliğini hatırlatmamız gerekli olsa da sonuna kadar konuşabilmenin, düne terk ettiğimiz hallerimizle yüzleşmemizin artık vakti geldiğinin, kapımızın çalınıyor olduğunu idrak etmemiz lazım gelmektedir. Kaybetmekten korka korka, sesimizi kısa kısa anlamından koparttığımız, uzak kıldığımız barışı bu gündem çöplüğünde arşınlayabilmek, yaşanılır kılabilmek o taşın altına ellerimizi koyarak sağlanabilecektir. Ötekileştirmekten, ötekisinden tiksinmekten, tiksindiğimizin de bir insan, bir candan daha fazlası olabileceğini görebildiğimiz vakit bu yekpare kasvet yığınının üstesinden gelebileceğiz. Gereksizz taramaların koyu birikintileri şehrin surlarını, yaşadığımız dünyayı daha tahammülsüz kılıyorsa bütüne vurduğumuzda yaşanan kesintilerin, ölen canların nelere mal olduğunu eminiz çok daha rahat anlayabileceğiz. Hayat hiç de adilane değilken böylesi çablanımlar, kazanımları dağların ardındaki ütopyalara benzeş kılanların da yüzündeki maskeleri indirebilmemizi sağlayacaktır. Görünmezlikten nihayet görünürlüğe geçmiş bulunulan e(k)mek mücadelelerinin arasında belki bir kişi bile olsa hayatını zindana çeviren açmazları, kendini ifade edememeleri aşmış insanların şefaatleri de o belgeleyicilerin yükleri arasında duran tomarların arasından yansımaktadır. Bir diğerimiz için her an sözkonusu olabilecek, hukukun dediğil guguğun üst, üstün tutulduğunu örnekleyen kulağına küpe takan öğretmenden, gösterilmeyen çıkış yolunu dişiyle tırnağıyla aşmak için elindeki imkanları sonuna kadar kullanan emekçi ablamıza uzanan bir secere gözlerimizin önüne seriliyor. Serili duran yarım yamalaklığın kıt kanaat geçimlerin, yarını çoktan ipotek altına alınmış prangaların hüznü büsbütün dağıtılabilsin diyerek üye oldukları sendikaların bile gün gelip kendilerine uzak durduklarını aydınlatıyor. Dünya kavrulup dururken bizlere de teğet geçenin göçüğü altından kalkmak için çabalamak düşüyor. Vurgulamalar sesin giderek tektipleştirildiği, aymazlığın dozunun daha da çoğaltılıp neredeyse kakafonik bir sunumlandırmaya dönüştürüldüğü, koltuk mücadelesi uğruna yıllardır kendilerini çivileyenlerin giderken bile ayaklarını sürtmelerinin korkunçluğu belleğe kazınıyor. Yüksek sesli muhalif kimliği çoktandır terk etmiş, dediğim dedik çaldığım düdükçülerin yerine geçebilecek, ümitvar olmamızı sağlayacak (en azından bunu yapacak) siyaset odaklarının bile cehennemde yanan kazanlara benzerliğini hatırlatırsak sanırız daha aşikar bir biçimde çöplüğün, çöpten yığınlarımızın keskin kokusu sizlere de ulaşacaktır. Hesap sorulabilir, haklar kazanılabilir, yeterince adil olunabilir her şeyin başı çöp toplayıcılarının yaptıkları gibi ulaşılmaz zannettiğimiz yanıbaşımızda yükselen buhranların, pejmürdeliğin de bir dönüşüme tabii olabilirliğini sıklıkla tekrarlamaktır. İspat edebilmektir.
[Geçişlerine taşlar döşenmiş demokrasisinin toptan yağmalandığı memleket sathına dair ucu açık terennümler - Kendi/me/mize/not/lar Fotokopi a3]


>>>>>Bildirgeç
"Savaşmak" İstemeyenlere Öğütler - Şeyhmus DİKEN*

"Sana dil verdim ise,

Yık da harab et mi dedim

Nar-ı hicrinle cigerim

Yak da kebab et mi dedim"

Dîyarbekir'den bir ezgi

1960'lı yılların hippi gençliğinin unutulmaz sloganıydı "savaşma seviş".

68 kuşağının direngen ve muhalif sol gençliğinin önce Avrupa'yı, sonra da dünyayı sallayan kararlılığına rağmen, epeyce genci sarmış sarmalamış ve peşine takmış bir slogandı "savaşma seviş".

Hatta slogandan öte yanına bilumum "kafayı hoş edici" müptelalıkları da katarak yaşam biçimi haline dönüşmüştü "savaşma seviş"'le özdeşleşen hippi felsefesi.

Kırk küsur sene geçti aradan ve şimdi radikal gazetesi "savaşma konuş" başlığı altında bir "kampanya" başlattı.

Kampanyanın duyurusunu okuyunca kısa süreliğine düşündüm. Doğrusu iki sahici kelimecik; savaşma ve konuş masum gibi gözükerek beni ziyadesiyle sardı. Ve kendi kendime dedim ki; Ya hu Allah aşkına! Savaşmayalım konuşalım da! Konuşacak takat mi kaldı toplumda. Çocukluktan başlayarak "Söz gümüşse, sükût altındır" sözünü slogan yapmadık mı?

Konuşanı, hele hele alenen konuşanı, üstüne üstlük politik kelamlar edeni en hafifinden aile ve arkadaş çevremizden başlayarak uyarmadık mı? "Aman sus, konuşma. Durduk yerde başına dert açarsın!" demedik mi? Daha ilkokuldan başlayarak çocuklarımıza; "olur olmaz yer ve durumlarda konuşma, tartışma, kabullen" demedik mi?

Yetmedi, kesmediyse, devlet ricali marifetiyle; konuşanları, yazanları savcı, hâkim karşısına çıkarmadık mı? Hâla konuştu ve yazdı diye, gazete dergi çıkardı diye, yayıncılık yaptı, kitap yazdı diye ülkenin mahpus damlarını dolduran yüzlerce "düşünce suçlusu" yok mu bu tuhaf ülkede.

Konuşmanın önünde hâla anlı şanlı ceza yasaları yok mu?

Şimdi sormazlar mı insan tekine; Hrant'ın günahı neydi? Konuşmaktan ve yazmaktan maada...

Konuşanlara ve yazanlara karşı, bebekten (seri) katiller üretip, sonra da ürettiğimiz katilleri çocuklaştırarak yanlarında poz poz fotoğraflar çektirip münasip yerlerimize kandan kına yakmadık mı?

Öğrenci gençliğin kanlarıyla süsledikleri bayrak resmini "baş tacı" etmedi mi anlı şanlı generaller?

İşte gelinen nokta...

"Savaşma konuş" kelamını gerçekten anlamlı buluyorum. Hele hele konuşmaktan ve yazmaktan başka silahı olmayan cenahtan biri olarak...

Ama savaşanlara, hele hele eline silah alıp dağa çıkıp savaşanlara karşı; konuşma, hakkını arama, sonra da hakkını teslim etme fırsatını vermeyen muktedirlere karşı önce bir miktar ses yükseltmek gerektiği kanısındayım.

Savaşanlar durduk yerde "savaşçı" olmadılar.

Önce konuşma, talep etme hakları ellerinden alınanlardan okkalı bir resmi özür dilemek gerek kanaatindeyim.

Sonra da hak teslimiyeti...

Ve tabii ki en sonra da konuşabilecekleri, konuştuklarından, yüksek sesle talep etiklerinden dolayı zulme, baskıya, sorgulanmaya, yargılanmaya uğramayacakları bir meşruiyete ortam hazırlayacak bir hal durumuna ihtiyaç var.

Yani ez cümle savaşmayıp konuşabilecek bir ortama ihtiyaç var.

Konuşma Hakkı'nın bir evrensel hak olduğu gerçeğine ihtiyaç var.

Ve bir de savaşarak hak elde etmektense konuşarak hak elde etmenin mümkünatına, olabilirliğine sokağı inandırmak gerek.

Eğer bu mümkün değilse, "savaşma konuş" kabilinden özenli sözler fantezi olmaktan öteye gitmiyor / gidemiyor.

Keşke savaşmayıp konuşabilse insanlar...

Keşke konuşurken susup, karşısındakini dinlemeyi bilse insanlar...

Keşke haklarını konuşarak ve yazarak elde edebilecekleri düzeninin uygulamada olduğu bir ülke gerçekliği inancı bu tuhaf ülkede bir gün tezahür etse...


* Dikkatle okunası metinler kabilinden, irdeleyebilmek için aslında neler oluyor ve sonrası için ümidimiz nedir kıssası olarak; Bianet.org sitesinde 06 Kasım 2010 tarihinde Şeyhmus DİKEN tarafından kaleme alınmış "Savaşmak" İstemeyenlere Öğütler! başlıklı makaleyi yazarın ve kurumun anlayışlarına sığınarak sayfamıza alıntılıyoruz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Özgürlük İstiyoruz!
Savaşma Konuş! - 500binradikal.com
"Savaşmak" İstemeyenlere Öğütler! - Şeyhmus DİKEN - Bianet
Kürt Sorununda Nereye? - Mustafa PEKÖZ - Sendika.org
İnsan Var Geceyi Ağartır, İnsan Var Gündüzü Karartır - Suzan SAMANCI - Taraf
Diyarbakır'da Üç Genç Gerekçe Açıklanmadan Gözaltına Alındı - Semra PELEK - Bianet
Ceylan Ve Edanur Kaderleri Aynı, Bir Farkla… - Jiyan.us
Bizi Ayıran Duvar - Mehveş EVİN - Milliyet
Barışı Engellemek İçin - Ömer Faruk ALTUNTAŞ - Turnusol.biz
Barış Yaklaştıkça, Statüko Sancı Çekiyor - Leyla İPEKÇİ - Taraf
Özgürlük İstemek, 4 Yaşında Ölmek Ve Muhalefetin Açmazları - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan.us
Kürdistan'a Övgü - İlyas BAŞSOY - Birgün
Sanık Dışında Herkese Ceza! - Kronik Muhalif
Gerçeğin Ne Kadarına Dayanabilirsiniz? - Ayça SÖYLEMEZ - Başka Haber
Nefret Etmemeyi Önce Okul Ve Medya Öğretebilmeli - Bianet
Kahraman - Umur TALU - Habertürk
'Gavura Gavur Demek Yasaktır!' - Sırrı Süreyya ÖNDER - Radikal
Tuncel KURTİZ: Hep Muhalif Kalacağım! - Gülşen İŞERİ - Birgün Pazar
Boğaziçi'nde Başbakan Protestosuna Gazlı Saldırı - Kronik Muhalif
YÖK: Bir Garip Eğitim Kurumu - Berivan TAPAN - BiaMag
Sermayeye Köle Olmayacağız! - Alınteri.net
Cuma'nın Küpesi Bizim Özgürlüğümüzün Teminatı - Ezgi BAŞARAN - Radikal
Hayatta En Hakiki Mürşit Ranttır - Metin MÜNİR - Milliyet
Grev Güncesi - İkinci Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
"Emeğim Onurumdur": Türkan Albayrak - Nedim SABAN - Sol.org.tr
Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar! - Alınteri.net
Enflasyon Rakamlarının Gösterdiği! - İ. Sabri DURMAZ - Evrensel
Referandum Sonrası - Ertuğrul KÜRKÇÜ - Radikal 2
Solda Kırılma Mı, Arınma Mı? - Özay GÖZTEPE - Sendika.org
Çöken Liberalizm - Burak GÜRBÜZ - Sol.org.tr
Antikapitalizm Ve Akp - Adnan BOSTANCIOĞLU - Birgün
Kahvehane - Seviyesiz - Seviyesiz Siyaset
Okey Suratı Takınmış Adamlar - Cüneyt UZUNLAR - Açık Koyu


Rothko Official / Trace Recordings
Rothko Music
Rothko An Interview With Mark Beazley - Simon BERKOVITCH - Comes With A Smile
Asfandyar Khan Official / Tumblr Blog
Asfandyar Khan At Bandcamp
Asfandyar Khan - Snow Makes Things Perfect Review - The Sirens Sound
Nest / Serein
Nest Informative On Last.FM
Nest - Retold Informative - Mapsadaisical
Houses Official
Houses At Myspace
Houses Informative On Lefse Records
Amiina Official
Amiina At Myspace
Amiina - Puzzle Album Review - Andy GILL - The Independent
Nada Resmi / Myspace Sayfası
Nada - Alis "Canlı" Vimeo
Nada Facebook Sayfası
Sakareller Resmi Sayfası
Sakareller Myspace Sayfası
Sakareller Röportajı Time Out İstanbul
Özdemir Erdoğan (Orkestrası) Vikipedi Sayfası

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Curb Your Dogma - By Roberta Thorn
Roberta Thorn's Flickr Page

>>>>>Poemé
Oyun Oynayanlar - Edip CANSEVER

MENZİL CAMBAZI

I

Tam orada, kuru ağacın altında
Ey gök, gülümseme, kayboluyorum.


MENZİL CAMBAZI
(Ağacın kurdu içinden olmazsa ağaca zevk yoktur)

II

Vardı ki bir menzil cambazı pembe iskeletini
Sığdırıp kan kırmızı ölüsünün içine
Doğrulur, evet, oyun özgürlüktür, der
Asar kendini sonsuz deve kemiğinden çengeline

Onurudur anlaşılmamak elbet
San saçları sarı kalbini örten onun
Ki bütün gün bir damla gözyaşının içinde

Bir gül bas oraya, tekrarla kalbini.


MENZİL CAMBAZI
(Çerçi ne satar? Kalbindekini satar)

III

Odur kasabaya her gün bağıran bir çocuk
Taş kesilen bir oyuncuyu anımsamaktan
Yankılanır: paşmağı ince nohudî
Bir boynu ki gök doyuran soyundan

Bir tek evi bile olmaya olmaya olmuş bir kentten geldi
Ufuksuz günlerinde bir han soluyan buraya
Bunaltısını sümbülî bir kuzgunun çektiği
Ve götürdüğü yaz saydamı bir menzil cambazına

Ve odur
Uyanınca her zamanki uykusuzluğundan
Sevilmemek umududur diye gösterdiği her şiirin
Ve taşlaşmış kasabasında yalnız
Çocuk çocuk içindir bir daha.


MENZİL CAMBAZI
(Ses gelir oynar, söz gelir ağlar)

IV

Aynı zamanda bir çağrışımlar atlasıdır
Dizer şeylerini dünyasına bir bir ve harcar
Yaşayanlar iyi bilir, yaşamak
Bir altılı fesleğeni kanatmaktır biraz
Ruhlarında büyüyen

Ve o fesleğenin simgesidir yaşlandıkça
Yüzlerce çocuğa bölünmüştür ve yanıtı yoktur
Akşamları ruhtan ve gülümsemekten gelen
Gölgesi beyaz bir kederin yok olmuş biçimidir

Odur değil mi
Kokusundan gelir kokusuna koşarken
Harcar ölümsüzlüğünü
Fesleğenin bir yaz akşamı dalgınlığında.


MENZİL CAMBAZI
(Gün çarığı, çarık ayağı akar)

V

O gider oyun kalır yanmış bir kâğıt gibi
Çiçekli bir mintanın yalnız çiçeği kalır
Gene mi yaşlandın yüzün ağır ağır gitmekte

Ey sürahisinden hiç çıkmayan çocuk
Dürter yumuşak bıçağıyla gözlerini
Gözleri dışardaki kuşların kalbinde

O gider oyun kalır bir dağılmışın üstünde
Bir bayram öncesi suskunluğuyla kalır

Ve şudur
Ben ben deyince dudak dudağa düşer.


MENZİL CAMBAZI
(Ot parmakta durduğu kadar durmaz)

VI

Demek ister ki en çok: doğadır sözüm
Ateşler papatyasını göz çukurlarından
Sesi işlemeyen saatidir bir saatçinin
Böceklerin tırnaksızlığından duyulan

Sunar elleriyle saygısını
Süslü bir Bizans haçı gibi kızaran şafağa
Haç mı değil mi
Parmaklarının ucunda bozulur
Parmaklarının ucuyla duyduğu

Oynar sessizliğe ve şafağa
Doğadan büyük oyun var.


MENZİL CAMBAZI
(Bazı kuşların yuvaları kanatlarıdır)

VII

orhan peker'e

İki limon düşürür ellerinden dua gibi
Gökten soluğuna bir işaret beklerken
Kısar gözlerini, o gözlerini kısınca
Gündüzün kabuğundaki deprem
Dörde böler ona ışıktan bir güvercini
Kanatları dört gözlü bir akşamı ateşlemekten gelen

Sürer efsanesi yıllar yılı üstünde tuzlu menekşelerinin
Mor bir gözyaşı fosiline benzeyen
Ey bozkır! ey saçmalara, karabina kurşunlarına takılı
Acı kuş
Acılığı bozkıra bir belge gibi iliştirip giden
Niye bir menzil cambazının ölümsüz yüreğidir

Ve yolcu, sanrı değildir senin gördüğün
Gelir o yüreğin pınarına bir kurt bile çömelir.


MENZİL CAMBAZI
(Kekliğin alası içinde olur)

VIII

Sarı bir dakikanın mor bir dakikaya sorduğudur
Dudakları bakır çalığı bir menzil cambazı
Evlenmemiştir ve çocuğu yoktur o çocuklarından başka
Gece gündüz kara bir mendille oyununu savurur
Ansızın ve çocuklarsız bir han avlusunda

Ve gider bir gün bir kenti bir kente bırakmak için
Ki bunun düşünden önce kendisi varır kente
Sarı bir dakikanın öldüğüdür ki, sıvar ipince gövdesiyle düşünü
Silerekten elini bozkırın ince bezine

Ne demiştik, konuk bir aşk gibidir
Her an kendi titreyişinin selinde.


MENZİL CAMBAZI
(Kan ısbatsız kaynar)

IX

O beyaz bir kısrağın taranmış yelesidir
Boyasıyla ve bakır çalığı dudaklarıyla
Çocuklarından gelmiştir bu zamana, çocukları onun
Uçsuz bucaksız bir tiyatronun soluklanışıdır

Çok değişken armalardır açık gözkapakları
Ah bin yaşlarında değişken armalılar
Sorar ki menzil cambazı: ben şimdi nerelerdeyim

Anadolu kuyularında ve kar yağışlarında
Cevap: o hangi hancıdır ki yurdunu tanır

Ve zamanlar armasıdır bozkırların
Yorgun bir menzil cambazını içererekten.


MENZİL CAMBAZI
(Görgülü kuş gördüğünü işler)

X

Sahici bir kavaksa tek başına kalır
Gül eğiren bir kadının pembe teninde
Gülü mü eğirir yoksa kendini mi
Bir otelde yazman mısın ki, soruyorsun
Kaç yıllıktır diye bir menzil cambazının kalbi

Kendi kurar kendi yıkar meyhanesini
Yalnız iyi insanlara yazılmış bir şiirde
Geçe kalmış biri misin ki o meyhanede, soruyorsun
Bir menzil cambazı yüzünü nasıl işler diye

Söyle
Kim kopardı bu armayı ölümsüzlüğünden.

Kaynakça: Epigraf-delf