Sunday, October 30, 2011

Deuss Ex Machina # 372 - elegie voor deze intolerante leven

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_372_--_elegie voor deze intolerante leven

24 Ekim 2011 Pazartesi gecesi ''canlı'' yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Armenian Navy Band-For The Souls Of Those Who Passed (Svota Music)
>2<-Armenian Navy Band-Kitchen Song (Svota Music)
>3<-Anouar Brahem Trio-Blue Jewels (ECM Records)
>4<-Anouar Brahem Trio-Parfum De Gitane (ECM Records)
>5<-Nguyên Lê Feat. Paolo Fresu, Dhafer Youssef-Mangustao (The ACT Company)
>6<-Nguyên Lê Feat. Paolo Fresu, Dhafer Youssef-Thang Long (The ACT Company)
>7<-Gareth Davis & Machinefabriek-Grower Part 1 (Sonic Pieces)

elegie voor deze intolerante leven
(372)

Klavye ve kalem doğrunun izini arşınlayabilmek için yürekten geçenleri kağıda ve ekrana dökebilmek için, dolambaçlı yollarda heba edilmiş günlerin yasını tutmak için ve dahası uzatılıp gittikçe derinleşmesini en üst seviyeye taşıyan ayrıştırmaların önüne geçebilmek için bir dur! imlecidir. İmgelemesidir. Evrilip çevrildikçe aslen tarumar olan hazımsızlığın, hangi janjanlı süslerle donatılarak yeniden şekillendirildiğini, servise hazır hale getirildiğini düşündüğümüzde geçtiğimiz yedi gün içerisinde karşılaştıklarımız birbirleriyle bağlantılanabilecek bir okumayı sağlamaktadır. Üstten bakışımın, üstünlük taslamanın empati kurmak yerineyse bambaşka bir dilin tahakkümünü filizlendirmenin mümkünatının hala bu satıh içerisinde olağan karşılandığını imgeleyebileceğimiz yedi gün.

Yedi koskoca günde, yedi yıldan daha uzun sürede sindirilebilecek olan nice şeyin bir tıklama, bir anlık göz temasından, bir saniyelik vah vahlanmanın ötesine geçememesinin aynalaması hasılı, işin özeti. Konduramayacaklarınızın nasıl tedavüle dahil edildiğini, bir anlık cinnetten ise bir ömürlük beraberliğe doğru yola koyulduğunu belirginleştiren vurgulamalar buralarda dikkat etmeye çalıştığımız. Oysa klavye ve kalem fikirleri tartışabilmek için bir vesile teşkil ederdi, eskiden çok eskiden, bilip bellediğimiz haliyle beraber. Oysa şimdinin güncelliğine herkes bir ötekisinden!, zamanında yediğini sandığı kazıkların! hesabını sorabilmek adına elinin altında tuttuğunu, dilinin altında sakladığını ortalığa döktüğü açık ettiği kinlenmelerini sunageldiği bir griliğe evriliyoruz. Evrildik.

Ne menem şeylerin insaniyetten daha üstün tutulduğunu gördük, belledik. Hala bu kadar kasvetin biri bitmeden bir diğer acının yaşanageldiğini birden unutup zamanın kıyısında yeni yıkımların elbirliğiyle tasarlanmasına geçiverdik. Geçtik. Olduğumuzu sandığımız insanlık seviyesinde daha kaç fırın ekmek yememiz gerektiğini simgeleştiren, birbirleriyle bir noktada bağdaşık hale dönüştürülebilen yadsınası terennümler, iç burkan belagatli sözcüklerin dolu dolu yıkılan, enkaz haline dönüşen ülkenin bir tarafından diğerine yolculuğuna şahitlik ettik. Ediyoruz. Nasılları, niyeleri sorgulamadan bulduğumuz kıvam budur, alabileceğimiz yanıtlar bu kadardır dar alanına saplı kaldıktan sonra içimize zerk edilmeye çalışılan sığlığın aleni bir ırkçılıktan, yenilen kazıkların! mahsup edilmesi mevzuundan daha derinlikli bir sonuç barındırdığını ilave etmeliyiz.

Yan yana can cana durduğumuz, birimizi bir diğerimizden ayrıştırmayacağımız suretler kaynaşmasında, nasıl da pundunu bulduk mu muktedirlik dilince serbestleştirilen bizzat evhamlanılması gerekli olan hedef göstermelerin, ötekisini afişe etmenin türlü çeşit yollarının dizi dizi dizildiği bir çerçeve, kapsayış ortalığa çıkmaktadır. Üzeri kazıldıkça, altından ne derecede, hangi yüksek perdeden bir korku salınımının görünür kılındığı bir anlayışsızlık bina olunur. Olunmaktadır. Durduğumuz kenar insanlığın vicdan noktası olduğunun altını defaatle çizilmesine karşın, fakat ve amalarla bezeli olan özdeyiş kıvamından boşluğa sallanan aforizmalar içerisinde canlandırılan sığ düşüncelerdir bizleri bu kadar kederli kılan. Bunca ölümün, yıkımın, acının üzerine daha yenileri eklenirken bir yandan duyulmaya devam edilen oh olsunların açmış olduğu yaralanmaların toplamıdır düşündürücü olan.

Düşünmekten alıkonulan bireyler olarak artık her şeyi otomatikleşmiş tepkimeler içerisinde, birbirinden ayrıştırılmaz sürü psikolojisi içerisinde kıvamını bulduk hah, lafımızı da koyduk garabetliği içerisinde değerlendirenlerin, okur yorumları, sanal agora'nın twitçileri vesair makamların kullanıcıları olarak görünürlüğü arttırmalarıdır pekala düşündürücü olan. Görünürlüğü artmakta olanın alttan alta destek bulan, çoğunluğun bakışımını yönlendirebilmek adına progpagandanın en karasını kendisince yeniden yorumlandırdığı, illa ve billa ki isimler zikretmeden de, salt bir topluma laf sıralamaktan daha fazlasını ihtiva ettiğini unutmamalıyız. Unutturmamalıyız. Kolay lokma gördüğü ötekisine demediğini vicdanını titretmeden, vaktini sektirme nedir bilmeden duyumsatma telaşesinin ortalık yerinde insanlığımızı ne ara kaybettik sorusunu sorma zamanıdır. Sorgulama zamanıdır.

Her fırsatta büyük bir toplumun, birbirilerinin aynısı olmadan birbirilerine en yakın duran kesimlerin bütünlüğünden ortaya çıktığı, mozaik denilegelenin bir pasta ismi olmadığının altını çizmeye gayret ettiğimiz iş bu girizgahın ortasında, meramın kıssasında nereye gidiyoruz sorusunun belki de en can alıcı yerindeyiz. Ortasındayız. Gittiğimiz yolun ehveni değil de şerri beraberinde getirdiğini bir an olsun hatırdan çıkartmadan sormalıyız. Doğal "fay kırıklarının" açtığı hüzün dağlarının üzerine böylesine düşündürücü negatifliğin açabileceği "doğal olmayan fay kırıklarının" tamirinin namümkün kılınacağı günler kapımızı çalarken vakit sektirmemeliyiz. Göz önüne getirmeye çalıştığımız ekilen nefret tohumlarının her ne durum olursa olsun bu kadar kolaylıkla zikredilebilmesinin, görev bilinci yerine vakitlerini kendilerini kurtarmak, bu bedbinlikten sıyrıksız kurtulabilmek için üstün çıkartacak hamlelere girişirken muktedirliğin bahis açmış olduklarının ne kadar fena olduğunun bilinirliğinin artmasıdır. Arttırılmasıdır.

Potansiyel denemek amacıyla insanların ölüme terk edilmesinden tutunuz, yardımın ne demek olduğundan bi'haber kalan devletlunun, en büyük afetlerden birisi olan depreme karşı tedbirsizliklerinin nasıl kolaylıkla sindirilebilecek unutulabilecek bir ayrıntılar bütününden ibaret olmadığının farkındalılığı, hemen az ötesinde duran epey fazlaca yükümüzden bir kısmından kurtulabilmemiz ve yarın dediğimizin daha sıhhatli bir düşünselliği beraberinde taşıyabilmesi çabasında eksik kalan tuzun katılmasını sağlayacağından da dem vurmalıyız. Erimin muhtaç olanın el aman demesine karşın canı çıksın dercesine erkin yanında duranların hayatlarının da pamuk ipliğine bağlı olduğu bir ülkede George Orwell'in 1984 romanında ifşa ettiklerinin bir sonunun olması gerekliliğini gösterir kılmalıyız. Bir hikayenin bu kadar gerçekçil bir biçimde içimize işlediği, işletildiği bir diyarda ne dersek ne yaparsak başa gelenlerden, başına getirilenlerden çekildiği aleniyken hala kafalarını kuma gömmeye hazır, duymadım, bilmiyorum ve görmüyorum inadında olanların da muhtaçlıklarının hakikat olabileceği gerçeğinin altını çizmeliyiz.

Onları esir eden kini kanırtırcasına kullandıkları vurgulamalarına karşı elimizden geldiğince dostlukla, o hep bildikleri aynı tonlu yekpare faşizm algısının ötesinde de bir dilin varlığının, bir elin yaşadığının önemliliğinden dem vurmalıyız. Gerisi lafı güzaf, tatavla. Suyu bulandırmak adına demediklerini en naziğinden en fecaatlisine süsleyip, bir yandan da aba altından sopa sallamak konusunda muktedirinin kıyısına denk duran hareketlere girişen, avaz avaz söylenip duran vijdann bozguncularının, bozgundan nemalananlardan olmadığımızın bilindikliğini arttırabilirsek birbirimizin meramını daha rahat anlayabileceğimiz bir sahanlığımız, yurdumuz olacak. Politik sahanlığın istim koyvermiş boca etmeye doyamadığı nefreti aşabilmek için az biraz kadrajın dışındakine bakmak yeterliyken üstelik. Bir başlangıç kabilinden..

İstimlak edilmiş olan medeniyet olgusunun, içeriğinin enikonu düz ayak harap edildiği, tahrifatın boyutunun mütemadiyen daha da büyük hezimetleri yanında kapımıza taşıdığı acının üzerinde tepinilmesinin bir yolunun bulunduğunu ifşaa eden kepazeliklerin tam tekmil bu tahrifatın önderliğini yaptığı günlerden geçiyoruz. Günlerden geçmesi bir yana aslında, zaman akışı içerisinde demirliyoruz tüm hakiki çıkarsamalar toplamında. Gördüğünü anlamlandırmaktan imtina edenlerin iyice taşlaşmış vicdanlarında her yıkım, her tahrifat ve her ölümün ardından umarsızca yarayı deşmeye çalışarak, iddialarını ispat için olur olmadık saçmalarını görüş diye duyurdukları, betimledikleri bir sanal agoraya sahibiz.

Agora içinde gözümüzün önüne sunulanlardan arta kalanlar, 'tahammülü' değil tahakkümü 'anlayışı' değil hakir görmeyi ve 'eşitliği' değil emir verenlerin büyük büyük hiddetlerini tekrar ettikleri, ektikleri bir cenah burası. Konuşulması en zor şeyleri bile basit bir tümce bir kaç dize sinkafla özetleyebilme geleneğinin devamlılığını sürdürenlerin insan suretlerinin altında dünya üzerinde cehennem zebanilerini çağrıştırdıkları, yakıp yıkmanın aleni ilanına, lincin, nefretin yaygınlığına olan kör çabalarını sürdürdükleri bir cenah. Ateşin, ölümün her türlüsü fenayken daha kötüsünün bir an evvel tecelli edebilmesi için dokuz doğuranların görünme çabalarına sahne olan bir cenah. Cinnetülarz. Karanlık ve acı birbirlerine yakın durur. Biri önceden ortalığı kolaçan eder öteki yayıldığında ortalık sessizleşip, ıssızlaşır. İnsanlık ölür, can çekişir, can verir.

Ahir zaman agoralarındaki tüm ötekileştirilenlere, kendilerine benzemeyenler tarafından reva görülenlerin toplamı budur. Bu kadar açık ve nettir. Muktedir dilinden edinilmiş olanların daha fazla faşizm ile terbiyelenmiş hallerinde medeniyetler beşiği tanımını çok seven, anadolunun bu özelliğini kapsayıcılık ile sağladığına biat edenleri resmen ofsayta, her defasında karavanayla buluşmalarına vesile eden bir duvar bina olunur. Yekpareleştirilmiş aslı bembeyaz mermerin, irinden iyice kararmış bir örneği; tasvir olunur. Nefretin, kinin, öç almanın makulleştirildiği, sıradanlaştırıldığı bir güncenin sonrası zaten cehennemin ta kendisi olacaktır. Her ne kadar farkında olmasalar, önemsemeseler de ucun birimizden birimize değeceği apaçık olan nice büyük yıkımlar için ortam sağlanır ortam sağlama alınır.

Didaktik, ezberden okunan klişelerle, alavere dalaverelerle bezeli tümcelerle ölüm kutsanır, ölüm baş tacı edilir. Doğal felaket karşısında oh olsun! eden bulurlarla yanıtlanır, yorumlanır. Kazın ayağı ateş düşenlerin cephesindekiler için hiç öyle olmasa da onların sözcüsüymüşçesine acılarını perçinleyecek, dehşetengiz çıkarsamalar ortaya sürülür. Yoksunlaşıyoruz, bir diğerimiz için demediğimizi koymayarak tam da şeytanın! istediğine ortak oluyor, insanlığımızı bir kenara terk ediyoruz. Yarınımızın neler getireceğini hemen hiç düşünmeden. Birbirimizi yerle yeksan ederken tüm sıfatları utançla buluşturuyoruz. İş bu noktada bu griliğin ortasında tam da sorulması, sorgulanması gerekenleri başka zamanlara havale ediyoruz.

Birbirimizin yüzüne utançtan arnımış bir biçimde bakacağımız yarınlar yerine anın daraltımı sıkıntısı, evhamı, gözyaşını yüklenen bir iklimin ortasında sıramızı bekler buluyoruz. Piyangonun hangi bahtsız amortisini çekeceğimizi hiç ama hiç bilmeyerek Acının üzerini daha fazla elemle buluşturma çabasında olanlar için de kalk borusu çalacak mıdır? Kesifleşip giderek kronikleşen ayrıştırma çabalarının, biteviye tekrarlara doymayan nefret söyleminin, ikrarından başkasına müsammaha göstermeyen bu durumun vehametine, sunulmayanların hakikatine ne zaman ayılacaktır? Kitlesel yıkımın dozu doğal afetin taşıdıklarından çok daha elim bir hale doğru eviririken insanlığı, istikrarla büyürken vicdanı etiket olarak taşıyan bulduğu her fırsatta, laf salatasının arasında ötekisinin ağzının payını vermek için sıra bekleyeduranlar hiç mi vicdanınız titrememektedir?Bu körü körüne nalına ve mıhına giyindirmelerin bunca yıllık acılara merhem olmadığı, olmayacağı ortadayken üstelik.

Anlık tasvirlerin, kimilerindeki geçici rahatlamasını bir kenara koyduğumuzda (empati yapalım!) ortalığa dökümlenen ana resmin basitçe bir tepki yığını, öfke patlamasından çok daha derin anlamlar ihtiva ettiği ortada. Ortalık yerde kusulan kindarlık tohumlarının geleceğimizi daha ümitsiz kılacağına ise hiç şüphe yok. Birbirleriyle iç içe geçmişken, birbirleriyle lehimlenmiş olan halkların kardeşliğinin onarılmayacak biçim ve derecelerde yara alması bu medeniyetler beşiği tanımını da boşa çıkartacaktır, ezcümlesi. İşte o zaman hepimiz, ayrısız gayrısız vah vahlanacağız, hepimiz birbirimize muhtaçken nasıl el vermedik diye dövüneceğiz. Dövüneceğiz de boşlukta titreşim, ses ve çığlığımıza bir yankı bulamayacağız. "Orada kimse var mı?" çağrısı havada asılı kalmaya devam edecek. İnsanlığımızdan devamsızlığımız, vicdandan sınıfta kalmışlık, anlayıştan bi'haberlik, merhametten toptan yoksunluk, empatiden çok gıybet ve fenalık fazlalığına meyyallik hissedilir bir şekilde artış gösterirken endişelenmemek mümkün müdür?....


>>>>>Bildirgeç
Ciğer Testinin İkmali Yoktur - Ezgi BAŞARAN*

İyi insanların önünü tıkıyorsunuz. "Kardeş kardeşe kenetlenme" hayallerini kabusa dönüştürüyorsunuz.

Bu bir ciğer testiydi. Kalanlar oldu.
“Hem polise taş atıyorsunuz, hem de deprem olunca polis, Mehmetçik yardıma koş diyorsunuz” şeklindeki bozulmuş mantıklarını, bozulmamış ekran makyajlarıyla bile kapatamayanlar…
Her geçen saat, gri molozların altında kalan nefesler cılızlaşırken, yardım derneği kavgasına tutuşanlar…

**
Evsiz kalanlar, Van soğuğunda titrerken, İçişleri Bakanlığı denetiminden geçmiş, kurucu üyeleri arasında CHPli, AKPli, BDPli vekillerin, ticaret kuruluşu temsilcilerinin bulunduğu Diyarbakırlı yoksullukla mücadele derneğini, PKK’lı ilan edip karşı kampanya başlatanlar…
Oturdukları yerden işi gücü bırakıp bununla uğraşanlar…
Kürtlere yardım edilecekse onu da ancak ve sadece Türkler yapar gibi bir devlet kibrini sistemlerinde özümsemiş olanlar…

**
Depremi “Allah’ın sopası”na bağlayanlar…
“Tabii ki insanlar ölmesin ama o insanlar da biraz şey…” diye geveleyenler…
Bir tane battaniyeyi kolilemek yerine galiz küfür kuyularından en nadide parçaları tutmaya vakit ayıranlar…
Van’a yardım için rock konseri düzenleyen sanatçılara, “Eğlenceyle yardım mı yapılır” diyerek rock’ın ruhunu hiç anlamamış olanlar…
Ve tüm bunları yaparken vatanseverliğini ballı ballı anlatanlar…

**
Siz iyi insanlar değilsiniz.
İyi insanların önünü tıkıyorsunuz.
“Kardeş kardeşe kenetlenme” hayallerini kabusa dönüştürüyorsunuz.
Ve ne de çoksunuz.

**
Uzaktaki okuluma giden servisi kaçırdığım bir sabah, babam arabada Çek besteci Bedrich Smetana’nın Ma Vlast senfonisini çalıyordu.
“Bunu dinlerken ne duyuyorsun, ne hayal ediyorsun” diye sormuştu.
“Su akıyor” demiştim.
“Doğru” demişti, “Bir nehirden söz eden, senfonik bir şiirdir bu. Adı da Ma Vlast, yani Benim Vatanım. Vatan sevgisi dediğin şey, su gibi, şiir gibi bir şeydir. Ayrım yapmadan kaplar, temizler, çoğaltır. Sakın unutma!”

**
15 yıl sonra, babamın öldüğü ayda, vatan dediğimiz bu toprak parçalarında akan bir nehir gibi acıları temizleyemiyor, bir şiir kadar ısıtamıyorsak birbirimizi…
Aksayan arama-kurtarma çalışmalarından daha vahim bir aksaklığımız var demektir.
Ciğer testi, hayatta insanın karşısına birkaç kez çıkar. İkmali de yoktur.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bu kadar nefessiz bırakışı karşısında hala akil olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural v kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan!!! olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınması. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle! kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor / edecek. Sözün tamamlayıcısı olarak Ezgi BAŞARAN'ın kaleminden çıkan "Ciğer Testinin İkmali Yoktur" başlıklı makalesini yazarın ve Radikal Gazetesi'nin anlayışlarına binaen paylaşıyoruz...

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #369 (03.10.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #370 (10.10.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #371 (17.10.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #372 (24.10.2011)
Özgürlük ve Demokrasi Adayları Seçim Beyannamesi - Sol Defter
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
#MemleketTahlili - Kolaj Çalışma - 13Melek - Tumblr
Ciğer Testinin İkmali Yoktur - Ezgi BAŞARAN - Radikal
Deprem Değil, Önce Terör - Kadir CANGIZBAY - Birgün
Deprem ve İlahi Mesaj - Nuray MERT - Milliyet
Ne Faşizm Ne De Şuursuzluk Doğal Afettir - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal
Kum ve Çakıldan Bir Hayat! - Umur TALU - Habertürk
Van, Twitter ve Hayali Cemaatimiz - Efe Kerem SÖZERİ - Bianet
İsimsiz Kahramanlara Selam Olsun - Koala - Lucarelli-Breitner Blog
Depremin Ardından - Açık Radyo
Wishful Sinking - Emin RESAH - Az Önce, Biraz Sonra
Depremin İlk Haftasının Gösterdiği - İhsan ÇARALAN - Evrensel
Sürekli Deprem - Bahadır ALTAN - Sol Defter
‘Cep Telefonu Operatörü Devletten Daha Duyarlı’ - Aris NALCI - Demokrat Haber
Nüve Van'ın Ardından Konuşuyor: Biz Başka Alem İsteriz - Nüve
Bu Bir Teşekkür Yazısıdır - Alen MARKARYAN - Forza Beşiktaş
Van’da Güzel Bir Türkiye - İbrahim GENÇ - Yüksekova Haber
Van’da Gizlenen Gerçek - Ahmet SAYMADİ - Jiyan
Yeter! - Can DÜNDAR - Milliyet
Sokak İle Van Arasında Kağıt Köprüsü - Sezai SARIOĞLU - Özgür Gündem
'Eviniz De Yıkılsa, Para Vereceksiniz’ - Evrensel
Merkezi Afet Yönetimindeki 'Hasar'... - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
Depremin Ortaya Çıkardığı Gerçekler - Ferhat TUNÇ - BiaMag
Erciş'te AKP Listesi! - Zeynep KURAY - ANF
Deprem Böyle Yıktı - Etkin Haber Ajansı
Van’da İnsanlar, Burada İnsanlık... - Onur CAYMAZ - Birgün
Sıkıgözetim Altında ‘Doğru’ Söz: Yıldırım TÜRKER - Levent YILMAZ - Taraf
'Bildiğiniz Gibi Değil' - Yıldırım TÜRKER - Radikal
Hangi Savaş? Hangi Zafer? - Emre DURSUN - Kronik Muhalif
Hopa Emniyet Müdürü: Kafanızı Ezeriz, Burası Benden Sorulur - Ekin KARACA - Bianet
Devlet Kılıklılar! - Nazım KAYALAR - Atılım
Afet, Devlet, Vatandaş - Adnan BOSTANCIOĞLU - Birgün
BDP 'Anayasa Meclisi'nde Israr Edecek - ANF
Pari Yegak Tser Kağaki - Şeyhmus DİKEN - BiaMag
Seni Affetmiyem Ulan! - Sarkis HATSPANIAN - Nor Zartonk
Vatandaşlık Meselesi (5) - Mıgırdiç MARGOSYAN - Evrensel
Yurttaşlık Standardı - Marsel RUSSO - Şalom
Popüler Kültürün Vagonu Medya - Ragıp DURAN - Özgür Politika / Başka Haber
‘Vietnam Sendromu’ ve Kürt Sorunu - Foti BENLİSOY - Jiyan
Şiddet, Yas ve Siyaset - Mustafa ARIKAN - Radikal 2
Kürtler ve Ermeniler’in Kaderi Ayrıştırılamaz - Ara ERBİL - Jiyan
Nefret Söyleminin Baş Hedefi: Ermeniler ve Kürtler - Radikal
Balık Gözü: Nefret Söyleminin Kendini Gizleyemediği Anlar - Açık Radyo
Mercek Parlatıcılar - Bülent USTA - Birgün
ESP: AKP Vahşette Çiller Hükümetine Rahmet Okutuyor - ANF
Eren Özel'in Anasından Yürek Taşıyanlara Mektup Var - Sultan KILIÇ - Malatya Tez Haber
Çocuklarımızı Kaybeden Cumhuriyet'i İstemiyoruz - Atılım
Çalışmanın Hayatımızda Ne İşi Var? - Kaya GENÇ - Başka Haber
Slavoj ŽIŽEK: Now The Field Is Open' - Al Jazeera
Tahrir Meydanı’ndan Liberty Plaza’ya Küreselleşen Muhalefet - Amy GOODMAN - Sol Defter
Sokaktaki İsyancılar: Wall Street Partisi Can Düşmanıyla Karşılaşıyor - David HARVEY - Yiğit ATAK - Jiyan
AKP İktidarı Zam, Zulüm ve Tahakküm Demektir - Şaban İBA - Özgür Gündem
Türk-İş: Açlık Sınırı 913 Lira - Bianet
Küba Dostlarından Nagehan Alçı'ya: İnsanlık Seni Hatırlamayacak - Sol.org.tr


Armenian Navy Band Official via Artoistan
Armenian Navy Band At Myspace
Armenian Navy Band - How Much Is Yours? Album Informative via Naregatsi Art Institute
Anouar Brahem Official
Anouar Brahem - Thimar - Zekeriya S. ŞEN - Tıkabasa Müzik
Anouar Brahem Trio - Astrakan Café Album Informative via ECM
Nguyên Lê Official 
French-Vietnamese Guitarist Breaks Barriers : For Nguyên Lê, More The Merrier By Mike ZWERIN via NYT
Nguyên Lê Interview via All About Jazz
Gareth Davis Official
Machinefabriek Official
Gareth Davis & Machinefabriek - Grower Album Informative via Sonic Pieces
Gareth Davis & Machinefabriek - Grower (Sonic Pieces) / Machinefabriek - Apollo (Machinefabriek) Album Review By The Milkman - The Milk Factory

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Untitled Abdurrahman ANTAKYALI - AP Photo Anatolia via The Atlantic

>>>>>Poemé
Hayat Nedir Anne? - Yusuf HAYALOĞLU

benim hiç sapanım olmadı anne,
ne kuşları vurdum,
ne de kimsenin camını kırdım...
çok uslu bir çocuk değildim ama,
seni hiç kırmadim, hep boynumu kırdım.
ben hayatım boyunca
bir tek kendimi vurdum! ..

suskun görünsem de,
fırtınalı ve mağrurdum anne.
bir mızrak gibi,
aynada hep dik durdum anne! ..
ben sana hiç bir gün laf getirmedim,
leke sürmedim.
ama göğsümü çok hırpaladım,
kalbimi çok yordum...
ben hayatım boyunca, en çok kendimi sordum! ...

benim hiç sevgilim olmadı anne,
ne bir yuva kurdum,
ne bir gün şansım güldü...
öpemeden bir bebeğin gidişini,
tükendi gitti çağım...
kimi yürekten sevdiysem,
yüreğini başkasına böldü...
bir muhabbet kuşum vardı,
o da yalnızlıktan öldü...

sen beni göğsünde
hep acılarla mı soğurdun anne?
yoksa evlat diye,
koca bir taş mı doğurdun anne?
eziyet degilim, zahmet değilim,
musibet hiç değilim;
bir senin mi balına sinek kondu, söylesene!
doğurdun da beni,
ne ile yoğurdun anne?

benim hiç hayalim olmadı anne...
ne seni rahat ettirdim,
ne kendim ettim rahat...
bir mutluluk fotoğrafı bile çektirmedi bu hayat
kaybolmuş bir anahtar kadar
sahipsizim anne...
ne omuzumda bir dost eli,
ne saçımda bir şefkat...

say ki yollardan akan,
şu faydasız çamurdum anne...
say ki ıslanmaktım, üşümektim,
say ki yağmurdum anne!
bunca yıldır gözyaşlarını,
hangi denizlere sakladın?
oy ben öleyim,
SEN BENİ NE DİYE DOĞURDUN ANNE? ? ?

Kaynakça: Antoloji_com

Sunday, October 23, 2011

Deuss Ex Machina #371 - Sözcüklerindir Vicdanının Aynası, Işığı, Umudu...

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_371_--_Sözcüklerindir Vicdanının Aynası, Işığı, Umudu...

17 Ekim 2011 Pazartesi gecesi ''canlı'' yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Scanner + David Rothenberg-Where Do You Run To (Monotype Records)
>2<-Scanner + David Rothenberg-Ready Ready (Monotype Records)
>3<-ICR-Je Vous Souhaite Des Silences (Headshotboyz Remix) (Fokuz Recordings)
>4<-ICR-I'm In Love With A Sentence But Forgot What It Means (Fokuz Recordings)
>5<-eLan-Saccharin On Top (Anstam Remix) (Monkeytown Records)
>6<-eLan-Bleep Bloop Brrrrmmp (Modeselektor Remix) (Monkeytown Records)
>7<-Alias-Talk in Technicolor (Anticon)
>8<-Alias-Lady Lambin' (Anticon)
>9<-Crewdson-Starting Out On The Wrong Foot (Slowfoot)
>10<-Crewdson-Dust Crawlers (Slowfoot)
>11<-Bambounou-Alpha (Teeth Remix) (YounGunZ Entertainment)
>12<-Bambounou-Divided By Zero (Ikonika Remix) (YounGunZ Entertainment)

Sözcüklerindir Vicdanının Aynası, Işığı, Umudu…
(371)

Varsıllığımız yoksun bıraktırıldıklarımızın çoğaltılmasıyla, ivedilikle arttırılmasıyla, şu veya bu hengamenin sopasının denkleştirilmesiyle beraber azaldıkça azalmaktadır, avaz avaz bir “çağlayan” misali gürül gürül eksilmektedir. Denk düştüğümüz, dengelendiğimiz anların hemen topundan topluca bir hınç mı alınmaktadır o eşikte, yoksa böyle gelmiş bundan sonra da böyle gidecektir anlayışının serpilmesinin aynalamasının tam karşılığı mıdır bilinmez ama biteviye karanlık dört bir yanımızı sarmalamaktadır. Sarmalandıkça nefessiz kaldığımız, nefessiz kaldıkça el aman dediğimiz fasılalarda kendimizden başkasının sesini, izini nefesini bulamadığımız. Kalakaldığımız. Kalıp da işittirmek zorunda olduklarımızı değil olmaması gerekenin sahneyi kapsamasına şahitlik etmeye zorlandığımız, zorunlu kılındığımız.

Eksiliyoruz azar azar, bir skor tabelası, bir istatistik haline dönüştürmekten kaçınmayanların rakkamlarından başkacasına evrilemeden yitip gidiyoruz. Renklerimiz solarken, betimiz benzimiz atarken gırtlak gırtlağa düşmenin zemini temellendirilirken ne bu halin hal, ne gidişatın gidişat olduğundan dem vurabilmek mümkün oluyor. Her teşebbüs bir ayrıştırmayı beraberinde getiriyor. Tarafını belli et sualinin çoktan hainliğini ilan et kısmına dönüştürüldüğü ahir anın gerçekliğinde neyin nasıl olması gerektiğine kafa patlatmak insanı daha fazla zorlaması gerekirken nedir bu telaşeli ayrışım, nedir bunca yılın biriktirmelerinin hesabını sormak bir yana keskinleştirmelerin en kesin ve net bir biçimde çalakalem ortaya dökümlendirilmesi çabası. Bunca beraberliğin esamesini bir anda silebilmek için yırtınmak. Nicedir hal, nereyedir ahval.

Gidişat beterin en beterine doğru zemini yoklamakta, ortamı kolaçan etmekteyken akil olanın peşine düşmek için daha kaç canın yanması gerekmektedir? İş bu satırların esamesi varsa bir yoksa beş günlüktür. Unutulup gidecek beğenenlerce doğru söylemiş, öteki algı içerisinde bulunanlarca sinkaflardan zincirleme bir tekerleme icra eylenip rahatlanacak bir aynalamaya dönüşecektir. Ee peki güzel kardeşim sorunlarımız ortadayken, sorunların yükü mütemadiyen artarken, neresinden tutarsanız orası elinizde, elimizde kalmaya devam ederken bu cinnet halinin cehennemden farklılığı bulunmayan bir coğrafyayı kıyımıza taşıdığını, yaşattığını idrak edebilmeye sıra ne zaman gelecektir? Sıra savarak, üzerinden atlayarak, önemsemeyerek, sinkaflarla günü geçirerek nereye gidebileceğiz?

En nihayetinde yüzleşme olmaksızın, muktedirin ipliğinin kolayca sicim haline dönüştürüldüğünü görürken hiç istisnaya yolunu saptırmadan hemen herkesi ötekileştiren birbiriyle kıyasıyla dövüştüren bu cenabet sistemin getirdiklerinin az götürdüklerinin dünyalar olduğunu idrak edebileceğiz? Ettirebileceğiz hep beraberce hep birlikte. Algımız, algılayışlarımız farklılıklar ihtiva ediyor. Önümüze servis edilenler, sunulanların nasıl birer filtreden geçirildikten sonra sunulduğu, gerçekliğin değil sadece süzülmüş kırıntılardan, birbirlerinden kopuk halde duran bilgi artıklarından bir resim oluşturmak zorunda olduğumuz bir zamanda yaşamaya çalışıyoruz. Yaşadığımızı varsayıyoruz. Görülmesi, anlamlandırılması önemli olanların değil, nifağı, kindarlığı serpiltip büyütecek olanlara kapının sonuna kadar açık tutulduğu bir yönlendirilmiş bilgilendirme çağında ilerliyoruz.

Geroge Orwell’in yazınını kıskandırıcasına her sekansınaa yeni bir şeylerin eklendiği, komşunu ihbar etten tut başına gelen felaketlerin bolluğu yetmezmiş gibi deprem gibi doğal afetlerde bile oh olsun! ettiklerini buldular benzeri çıkarsamaların fitilini ateşleyen sözümona yorumların arkasındaki kirli ellere kadar danışık ile bina edilmiş etaplarıyla bu açmazlar yumağı bildiğiniz kördüğümün, çözümsüzlüğün nasıl hangi uzak, alakasız yerlerden birbirleriyle ilintilendiğini ortaya çıkartmaktadır. Birbiriyle örtüştürebileceğimiz belki de yegane şey insanlığımızı da yitiriyor oluşumuzdur. Sıhhatli düşünemeyip allah ne verdiyse birbirimize sanal sanal giriştikten sonra savaş sofrasında akıtılacak nice kanın vebaline ortak olabiliriz artık.

En pejmürde en kestirme halimizle bir elimizde kumanda ile ötekilerden aldığımız hıncın, akıtılan gözyaşlarının rengini sorgularken, kimin daha kudretli olduğundan dem vururken bulabiliriz. Yaşadığımız toprağı ayrılıp, kırpılıp bölünemez diye böbürlenirken hep o taraflara denk düşmüş acılarda oh olsunlara çıkacak, aforizmalara girişebiliriz. Ne de olsa medenileşiyoruz artık en sıhhatlisinden!. Yargılar, değerlendirmeler ve sunulanların faydasını sorgulamak bir yana tehlikeyi beraberinde getirdiği ortadayken insani olanı düşünecek zaman değildir değil mi? Herkes kendi gördüğüne doğru der diye bahis açar zamandan bağımsız şarkı, görülmesi için çabalanmadıkça, sapla samanı mütemadiyen karıştırdıkça, denk tutulan her cümlenin karşısında adabı unutmaya devam ettikçe, makine algısında tepkimelerin çokluğunda katmerlenerek çöküşümüzün hızını arttırdığımız artık çok daha rahatça gözlemlenebiliyor. Görülüyor.

Sözcükler deneyimlenmesine çabalanılanlar için epey hayli zamandır; bir yol gösterici vazifesini üstlenmekte, tarumar edilmiş, yekpareleştirilmiş algının daraltılan sahanlığında işitilmeyenler için referans teşkil etmektedir. Durduk yere gökten inme bir oldu bittiden diğerine hızla ilerlerken düşünselliğin ayakta kalabilmesinin sac ayaklarındandır orada yayılıp, sözcüklerle birleştirilenler. Kurmaca kurmaca diye olanı biteni yermek konusunda atik davrananların karşısında hemen hiçbir şeyin tahayyül ettikleri düzlemde ilerlemediğini ortaya sermektedir sözcükler. Kimi az kimi çok düşlenenin, imgelenenin hep olmadığı biçimlerde yeniden tanımlandırılmaya çalışıldığı iş bu coğrafyada konuşulmasına sıra gelmesini beklediklerimizi işittirendir.

Layığımız olmayan nice tahakkümün, birbiri peşisıra gündeme dahil edildiği, dayatıldığı, en olmadı bir şekilde güncellendiği sahanlıkta elimizde kalabilen, tek özgün alandır belki de. Bunun içindir onca ağır baskı, bunca direti, böylesi ezanın yanında muktedirin aklının almadığı bir çoğaltıma zemin sağlamaktadır hala. Görüp geçirdiğimiz şeyleri nasıl olsa unutulur disturuyla bağdaşık tutanların canlandıramayacakları, yaşatıldıklarımızın bedelinin de er ya da geç sorulacağı gerçekliğinin geçerliliğidir. Her fırsatta dillerine dolamış oldukları ideolojik tasvirlere teslim olmuş bir avuç muhaliften daha fazlası olunduğunu canlandırmaktadır. Tüm duyuları komple kepenk indirmiş şimdinin anaakımlarla haşır neşir serpilip gelişen, giderek malzemesi eksik de olsa betonlaşmada hız kesmeyen, çığrından çıkarcasına mütemadiyen; dayatımı normal refleks haline indirgeyiveren tektipleşenlerin zihinsel ve yaşamsal dünyasının yanında.

Bugünün dünyasının şiddet, hiddet ve cinnet üçlüsü üzerinden kurduğu otoritenin, ayakları pek de sağlam yere basmayan dahası çığlıkları işitmeyen, veryansın edenlerini anlamazdan gelip derdini tasasını çözümlemekten uzaklığın bir aynalaması olduğu ifade edilebilir. Kusurun üstünü daha fazla kusurla örtmekten çekinilmeyen, dillendirilenlerde ısrarla bit yeniği aramaktan çekince taşımayan bu sığlığın yanında kendi sözcüklerine sahip çıkanlardır yanında durulması gereken cephe. Sözcüklerini belirli yönlendirmelere, anlık değişimlerle tersyüz etmeye hazır ve nazır olanların çoğulculuğunda az ama öz olanı ihtiva eden cephe. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olmayı bile kazanım sayanların, akıllarını fikirlerini yeni sabitlikler üzerine bina edecekleri ahkamlara bel bağlayanların, daraltımı dar sahayı oluşturanlara karşı gık çıkartmayanların perspektiflerinde görmek istemedikleri, duyumsatmamamak adına uğraş verdikleri “gerçekliği” yansıtmaya gayretkeş olanların yanıdır bu cephe.

Saflar ayrışımı fitilleyebilmek için deyim uygunsa hazır kıta bekleşenlerin karşılaştıkları her uyaran karşısında hiddetli tepki, etkili savunma, biçimi çoktan bir kenara ittikleri belaltı vuruşlara teslim oldukları, belirginleştirdikleri bi resim ortaya çıkartıyor. Kuşku götürmez bir biçimde nefreti olağanlaştıran, hiddeti makulleştiren, ayrımcılığı körükleyen ama dönüp dolaşıp sözün bittiği yerdeyiz n’apalım replikasını öne sürüp duran bu kapsam dahilinde denilegeleceklerin tümünü yekten reddeden, bir örnek lafazanlıkların tanımlandırıldığı bir portre karşımızda duruyor. Aleni bir biçimde ayan beyan sergileniyor. Sözcükler tam tersine imkan sağlasa da, iş bu rahlede olaylar ve yaşananlar çarpıtılıp, eğilip bükülüp en olmadı önemsenmeyip üzerinin çizileceği, unutulması için çaba sarf edilecek birer olguya hapsediliyor.

Kirlenmişlik dizboyu iken hala en temizin, en pir-u pakın, en lekesizin sözcükleriymişçesine bu canhıraş savunuyu içselleştirmemiz bekleniyor. Neredeyse bahsi açılırken korkulması gereken bir olgu haline dönüştürülen barışın içeriği üzerinden genelleştirilen çarpıtıldıkça muktedirce ötekileştirilenin savunusunda yoldaşlık edildiği yanılsamasını ihtiva eden, bir olumsuzlamaya evriliyor yalnız ve güzel memleketimizde!!. Söz uçuyor devreye aklı kilitleyiveren tahakkümlere kör bir şiddet sarmalına teslimiyete vesile olan devreye sokuluyor. Sözü savunmak için girişilen her çabalanım anında mimleniyor. Tıpkı zamanın diğer korku nesneleri arasına çoktan dahil edilmiş olan emek, ekmek, adalet, özgürlük, eşitlik gibi bu çoraklaştırma, suskunlaştırma evresinin en canyakıcı günleri yaşanıyor.

Gittiğimiz yol, katıldığımız kervan her yeni gün daha büyük fecaatleri başımıza getirirken sürüden ayrılarak hepimizin ütopyası olanı temellendirmeyi daha ne kadar erteleyebileceğiz? Böyle bir şeye hakkımız kalmış mıdır? İnsanı ayrıştıran, sıra sizlerde, şu ve bunlarda diye tahakküm kurmakta olan algının karşısında birliktelikten başkaca bir yolumuzun, akillikten başkasına da vereceğimiz kredinin olmadığını işittirmeliyiz…Tarihten gelenin duyumsattığı gibi olmak veya olmamaktır bu karanlık sarmal içerisinde bütün dertlendiğimiz… bütün bütün…

>>>>>Bildirgeç
Gerçekten Kardeş Miyiz? - Ahmet SAYMADİ*

Beylik bir laf ile başlayayım: “Kritik bir süreçten geçiyoruz”. İçinden geçtiğimiz günler, pek sevmediğim bu cümleyi ziyadesiyle kullanmamızı gerektiriyor. Ne zaman topluca asker cenazesi gelse herkes tepkisini yüksek sesle dile getiriyor. Toplumun belirli kesimlerinin milliyetçi damarları kabarıyor, kimi yerlerde neredeyse sokağa çıkılamayacak kadar faşizan bir hava hâkim oluyor. Bunun tam tersi bir hava Kürdistan illerinde ve Avrupa’da yaşayan Kürtlere de hâkim. Savaşın ve kanın ağırlığı her yere sirayet ediyor.

Durum daha homojen bir çevrede yaşayan insanlar açısından sorun olmasa da, farklı etnik kökenden insanların bir arada yaşadığı, Kürtlerin zorunlu göçlerle geldiği büyük kentlerde ciddi tehlike arz eden olaylar meydana geliyor. Son olarak Bursa’da yaşananları verebiliriz, Kürtlere ait işyerleri tahrip edildi, yaşadıkları evlere saldırıldı. Birçok yerde BDP il ve ilçe örgütlerine saldırıldı, kimi yerlerde yakıldı. Bunun bir süreklilik arz etmesi ise daha büyük bir çatışmayı, boğazlaşmayı da uzun erimde ortaya çıkaracak gibi! Umarız böyle bir şey yaşanmaz.

Bir iki giriş cümlesinden sonra esas meramıza gelebiliriz. Bizler uzun zamandır farklı etnik kökenlerden ve dinlerden insanlar bir arada yaşıyoruz ve kimi zaman birçok olaya verdiğimiz tepki de aynı olabiliyor. Ancak mesele onların tabiriyle “şehit cenazeleri” olunca durum birden değişiyor. Çevremizdeki insanların birçoğu asker cenazeleri ile ortaya çıkan hassasiyete aynı şekilde ortak olmamızı, empati yapmamızı istiyor. Bugüne kadar olan onlarca mesele de farklılıklarımızı koruyarak devam ettirdiğimiz uzun süreli ilişkilerimiz bile, bu hassasiyete ortak olmamamız sebebiyle çatırdıyor, sona eriyor. Birden hepimiz doksanlı yıllardan kalan kimliklerimize zorunlu dönüş yapıyoruz; bordo bereliler güney Kürdistan’a girerken, bordo klavyeliler vatansever oluyor, bizler vatan haini! Her meselede belleksiz bu toplumun unutmadığı tek şey hainliğimiz!

Kimseden böyle şeyler beklenilmemesi gerekiyor, çünkü herkesin meseleye bakışı ve hassasiyetleri farklı, ben aklıma gelenleri gerekçeleri ile bunları yazacağım. Geçmişteki köy boşaltmaların bittiği, anadilin serbest olduğu, Kürtlerin rahatça her şeyi yapabildiği söyleniyor. Kocaman bir yalan!

Her şeyden önce; Kürtlerin bir toplum olarak kendi varlıklarını ve kültürlerini devam ettirebilmelerini sağlayacak kolektif hakların anayasal güvenceyle sağlanması gerekiyor. Yoksa 20 milyonluk bir halk asimilasyon politikaları ile yok olacak. Bunun da birinci yolu, yerel yönetimlere özerklikler tanımak. Yerinden yönetim ilkesi ile halkın birçok ihtiyacını yerel yönetimlerle sağlamasını sağlamak. Buna basit bir örnek vermek gerekirse, Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, belediye hizmetlerini halkın ihtiyaçları doğrultusunda birçok dilde vermeye kalkıştı. Ne mi oldu; hapis yattı. Şimdilerde ağır hastalığına rağmen yurtdışına tedavi için çıkmak istiyor izin verildi mi? Hayır

Anadilde eğitimin devlet tarafından güvence altına alınması şart. Devlet okullarında isteyen herkese Kürtçe eğitim verilmeli. Seçmeli ders altında, eğitmenin bile olmadığı “boş ders” mantığı ile verilen göstermelik dersleri kimseye yutturamazlar. TRT6 adı verilen AKP’nin Kürtçe yayın organını keşke anlasanız, para verseler izlemezsiniz. Yurttaşların özgürce kuracağı Kürtçe yazılı ve görsel medya organlarına yayın izin verilmeli. Verildi mi? Hayır. Bakınız, Azadiye Welat gazetesi, genel yayın yönetmeni 124 yılla yargılanıyor.

Anayasadaki yurttaşlık tanımı yeniden yapılmalı. Türk kimliğine vurgu yapan, diğer etnik kökenleri yok sayan maddeler yerine tüm etnik kimlikleri kapsayan, insana vurgu yapan evrensel kavramlarla yeni bir anayasa yazılmalı. Buna bağlı tüm kanunlar değiştirilmeli, kamu alanındaki sadece bir kimliğe vurgu yapan her şey değiştirilmeli.

Köyler boşaltılmıyor artık (son olaylarla boşaltılan 10’a yakın köyü saymazsak), peki o köylere dönülebiliyor mu? Hayır. Yerinden yurdundan edilen insanların, mülkleri gasp edilmiş durumda, geri dönmeleri ile ilgili mülkiyet hakları verilmiyor. Devletin bu insanların uğradığı haksızlıkları ve kayıpları ise tazmin etmesi gerekiyor. Mülkiyet haklarında ve tazminat ödemelerinde bir ilerleme var mı? Hayır. Köylülerin bıraktığı mülkleri kimin eline geçti, biraz araştırın, deniz feneri ekibinin doğu versiyonu dağ feneri ekipleri ile karşılaşacaksınız!

Binlerce insan faili meçhul cinayetlere kurban gitti, işkencede insanlar kaybedildi, tüm dünyanın şahit olduğu hak ihlalleri yaşandı. Bu suçları işleyen insanlar ile ilgili işlem yapıldı mı? Hayır. Hakikatleri araştırma komisyonları kurularak bu suçları işleyen tüm devlet görevlileri ve sivillerle ilgili incelemelerin yapılması, suçluların cezalandırılması, mağdurların zararların tazmininin sağlanası gerekiyor. Bunlar yapıldı mı? Hayır. Tüm devlet sırları sır olmaya devam ediyor, artık mobese kayıtları da devlet sırrı, bakınız, Batman…

İnsan Hakları Derneği’nin öncülük ettiği, içinde çeşitli Demokratik Kitle Örgütlerinin de bulunduğu heyetin ortaya çıkardığı “Toplu Mezarlar” var. Genelde kitlesel savaşların yaşandığı, toplu ölümlerin olduğu yerlerde karşılaşılan toplu mezarlar var Kürdistan’da. Bu toplu mezarların hepsinin insani yöntemlerle açılması, kimlik tespitlerinin yapılması, naaşların ailelerine teslim edilmesi ve veda hakkının tanınması gerekiyor. Yapıldı mı? Hayır. Çemişgezek’te bulunan toplu mezar kepçelerle açıldı! Gerisini anlatmayacağım.

Bakmayın kaldırdık dediklerine; askeri cuntadan kalma yasalar ve mahkemeler her iktidar tarafından yeni ihtiyaçlara göre yeniden düzenleniyor. Artık Devlet Güvenlik Mahkemeleri yok, Özel Yetkili Mahkemeler var, bir de Terörle Mücadele Kanunu. Bu yeni TMK’ya göre ne yapsak suç ve bu yasalar sebebiyle binlerce insan anlamsız sebeplerden cezaevlerinde. Siyasi suçlulara acilen bir genel affın çıkarılması, TMK ve ÖYM’lerin kaldırılması gerekiyor. Abartmıyorum, bu yazdıklarımız bile halkı askerlikten soğutmak, suçu ve suçluyu övmek gibi suç unsurları taşıyor. Anlayacağınız sussak ölüm, konuşsak intihar!

Bir de, dilinizi değiştirmeniz gerekiyor; terörist başı, terörist, bebek katili, vatan haini gibi kelimeleri yok etmeniz gerekiyor. Onların yerine daha politik; örgüt lideri, militan, farklı düşünen insanlar gibi kavramlar kullanılabilir. Beş milyon insanın irade beyanında bulunduğu bir partiye saldırmaktan vazgeçin, vazgeçmeyecekseniz eğer, “72 milyon tek yürek” demeyin lütfen, bizi yok yazın 67 milyondan devam edin…

Son olarak, işkence edilen gerilla görüntüleri sizi hiç mi rahatsız etmiyor. Öldükten sonra, işkence edilen, kulağı kesilen, tekmelenen, yerlerde sürüklenen gerilla görüntülerine insan bakamıyor. Onlar birçok Kürdün tanıdığı veya akrabası veya arkadaşı olabilir. Bu insanlık dışı uygulamalara Kürtlerden önce Türklerin karşı çıktığı gün barışa bir adam daha yaklaşacağımızı düşünüyorum.

Bunlar olmayacaksa eğer, kardeşlik anlayışınız Kabil’in Habil’e duyduğu kardeşlikten farklı bir şey olmaz. Biz nasıl ki ölen her asker cenazesine üzülüyorsak, her can gittiğinde Kürt Türk ayırt etmeden içimiz yanıyorsa, aynı şeyi sizden de bekliyoruz. Ölen gerilla’da bu toprakların evladı, gömülecek yeri olmasa da…

Tüm bu söylediklerimizde bir çakıl taşını alıp şuradan şuraya götürmekten, vatan denilen toprak parçasını bölmekten bahsetmedik. Tüm bunlar demokrasi sınırları içerisinde yapılabilecek makul ve insani şeyler. Empati kolaysa buyurun siz de gelin beraber yapalım. Meramımız budur a dostlar. Kırdıysak affola.
Biz kardeş olmaya dünden hazırız, Barışı herkesten çok biz istiyoruz.
Son söz, Birbirimizi öldürmekle bitirseydik eğer, çoktan biterdik emin olun…

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bu kadar nefessiz bırakışı karşısında hala akil olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural v kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan!!! olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınması. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle! kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor / edecek. İliştirmeye gayret ettiklerimizin tamamlayıcısı, önemli  bir okuma parçası olarak Ahmet SAYMADİ'nin Jiyan_Köxüz sitesinde kaleme aldığı Gerçekten Kardeş Miyiz? başlıklı makalesini yazarın ve sitenin anlayışlarına binaen sayfalarımıza alıntılıyoruz. Daha fazla düşünebilmek adına... daha fazla söz adına...

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #366 (05.09.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #367 (12.09.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #368 (26.09.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #369 (03.10.2011)
Özgürlük ve Demokrasi Adayları Seçim Beyannamesi - Sol Defter
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
#MemleketTahlili - Kolaj Çalışma - 13Melek - Tumblr
Gerçekten Kardeş Miyiz? - Ahmet SAYMADİ - Jiyan_Köxüz
Barış Mı Diyorduk? - Bela Presente - Bela Presente Blog
Kutsal Olan Bizim Dilimizdeki Barıştır - Burçin GÖNÜL - Birgün
Daha Değerli Neyiniz Var? - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal
Ve Böyle Buyurdu Zerdüşt - Bekir AVCI - Bianet
Dini Zerdüştlük Olan... - Oya BAYDAR - T24
Beyoğlu'nda Kürtlere Saldırı - Etkin Haber Ajansı
Başbakanın Çağrısının Anlamı - İhsan ÇARALAN - Evrensel
‘Kolay’a Kaçmamak - Nuray MERT - Milliyet
Hepimizi Çok Kötü Günler Bekliyor - Kadir CANGIZBAY - Birgün
Erciş'e Kurtarma Ekipleri Hala Ulaşmadı - Evrensel
Özdal ÜÇER: Halk Enkazdan Kendi Olanaklarıyla Kurtulmaya Çalışıyor - ANF
Deprem Bile Irkçılık İçin Kullanılıyor! - Kızılyıldız
Aysel TUĞLUK: Gücümüz Yettiği Kadar Direneceğiz - Etkin Haber Ajansı
Kürtler Olmasa Demokrasi Olacak! - Seyfi ÖNGİDER - Radikal 2
''Gazeteler ve Irak'' 90'lardaki Gibi.. - Ekin KARACA - Bianet
Komutan Dedi Ki: Olur Böyle Şeyler - Berrin KARAKAŞ - Radikal
Öğrenciye ‘Önce Vatanını Seveceksin’ İşkencesi - Jiyan_Köxüz
Kısa Bir Yazı - Aydın ENGİN - T24
“Öcüleştirilen İtaatsizlik” - Pınar ÖĞÜNÇ - Futuristika
Neden Gittiler Ki! - Şeyhmus DİKEN - Bianet
Neden Hepimiz Süryani Olmayalım? - Sıtkı GÜNGÖR - Atılım
Vatandaşlık Meselesi (4) - Mıgırdiç MARGOSYAN - Evrensel
Meçhul Vatandaş - Meltem GÜRLE - Birgün
Nefret İkizleri: Suç ve Söylem - Baskın ORAN - Radikal 2
Metrobüste Polis Şiddeti - Yüce YÖNEY - Bianet
Mavi Tilkiler Dolaşıyor Sokaklarda - Bülent USTA - Birgün
İnsanlık Denen O Şey - Okuyan Kedi - Okuyan Kedi Blog
“Gıda Krizi” ve Türkiye - Korkut BORATAV - soL
bir ömürlük misafir - Cüneyt UZUNLAR - açık koyu
Silikozis / Gardırobumdaki Ceset – Seda BOYACILAR - Jiyan_Ertesi

Scanner Official
David Rothenberg Official
ICR Official
eLan Official Artist Page via Facebook
Alias Official
Crewdson Official Artist Page via Facebook
Bambounou Artist Page via Myspace

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Untitled By n i c o*
n i c o*'s Flickr Page

>>>>>Poemé
Koca Bir Troya Dünya - Mehmet BAŞARAN

Kaç kez kuşatıldı Troya
Soldu ılgınlar acılaştı zeytin
Karıştı toprağa hünerli eller
Ne Helena ne Paris ne Aşil
Karanlık çukurlarda ak kemikler
Yere basarken ürperiyor insan
Kırmızı açıyor hâlâ
Suskun örende gelincikler

        Güzlerin hüznü o yıkımdan

Çağ değişmiş silahlar da
Sürüp gidiyor hâlâ kuşatma
Bu kez daha çılgın saldırgan
Hey dağlar yaralı Rumeli dağları
Bosna direniyor düştü Srebrenika
Bebesini emzirirken vurulmuş gelin
Yollara dökülen göçmenlerin
Gözleri yanmış yıkılmış kentler

        Daha ne kadar sürecek talan

Kazılırken böğründe toplu gömütler
Senin ellerin mi bunlar Avrupa
Çırpınırken her çalıda bir yürek
Senin gözlerin mi bunlar
Nasıl bakacaksın yüzüne tarihin
Ah dünya koca bir Troya
Yaşamı savunan Hektor'u sürüklüyor
Her yanda kanlı araba

        Ne zaman insan olacak insan
Kaynakça: Şiir

Sunday, October 16, 2011

Deuss Ex Machina # 370 - Fragile Hopes

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_370_--_Fragile Hopes

10 Ekim 2011 Pazartesi gecesi ''canlı'' yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Cokiyu-Little Waves (Flau)
>2<-Cokiyu-Textured Clouds (Flau)
>3<-Walls-Vacant (Kompakt)
>4<-Walls-Drunken Galleon (Kompakt)
>5<-Emuul-Expectations (Digitalis Recordings)
>6<-Emuul-Love Theme (Digitalis Recordings)
>7<-Two Bicycles-Visions (Crash Symbols)
>8<-Two Bicycles-Alone At Sea (Crash Symbols)
>9<-Arms And Sleepers-Kigali Jazz (Self Released)
>10<-Arms And Sleepers-Aux (Self Released) 
>11<-Holy Other-Know Where (Tri Angle)
>12<-Holy Other-Touch (Tri Angle)
>13<-Chllngr-Out Of Your Hands (Green Owl Records)
>14<-Chllngr-Ask For (Green Owl Records)

Fragile Hopes
(370)

Albenisiyle, akıl çelmesiyle, zihin açmasıyla, meramı keşfettirmesiyle, sesiyle soluğuyla bütün bu döngüyü mütemadiyen tamamlamasıyla sokak hayattır. Aslolanlar sokaktadır. Yansımakta olanın, yanılsamasızlığı tescilli bulunanın kıyının hep bu tarafında duranların imdisinde canlandırdıkları, tahayyül ettiklerini dimağa ulaştıran bir aracıdır sokak. Görebilmek için lügat parçalamaya gereksinim olmaksızın herşeyin uluortalık yerde açık seçik bulunduğu bir çatının kendisidir sokak. Müştemilatlar parçalanmışsa da, her sokak modernleştirilmişse de kendi kimliğini yansıtan, o kimliği temellendiren pek çok detaya vakıf olunabilecek bir kaçış sahasıdır sokak. Bunun içindir ki zamane teranelerinin, gündelik tahakkümlerinin, patavatsızlıklarının yanında orada işittiklerimiz daha değerlidir.

Orada gördüklerimiz, aşina olduklarımız her durumda çoğu şeyden daha elzem bir öncelik arz etmektedir. Anlayabilmek için. Anlamlandırıp da dımdızlak konulup terk edildiğimiz bu avanelik dünyasında makamlarından sallayaduranların, sopa, değnek ne bulursa ellerine geçirip hizaya sokmaktan başkasını bilmeyenlerin, herkesi koyun bir kendisini çoban belleyenlerin gerçek yüzlerini fark edebilmek olasılıklar arasında dahil olabilsindir. Bir ihtimalden çok daha gerçek kılınabilsin artık mümkün olabilsin diye sokağın varlığını düşünmek gerekmektedir. Sokağın sunageldiklerinin, en janjanlı paketlerde önümüze boca edilen içeriği kof boşluklardan daha anlamlı olduğu simgeleştirilebilsin. Bir yerleşik algıdan diğerine geçiş yaparken varlığı kutsanmış 'kırmızı çizgilerden' ibaret birer hayat yaşamadığımız, daha zorunlu yüzleşmelere, cebelleşmelere, adımlamalara giriştiğimiz bir saha olduğunun altı çizilsin diye.

Yankısını bulan her deneyimleme çabası makus kaderimiz olarak muktedirlikçe belletilenlerin yanında nelere eyvallah çektirildiğimizi, çektirilmek için 'kırk dereden' su getirildiğini de ortaya sermektedir. Belirli kural ve kaidelerle hangi şartlanmışlıkların nasıl algıların sokağın sesini kısmaya gayretkeş olduğunun farkındalılığı da ilavesidir. Sokak kendi yorumunu canlandırır ama muktedirlik o korunaklı sahasının dışındaki her hareketten şüpheye düşer. Varsa yoksa kendi doğrularının mutlak kabulünü bekler. Bekleye durur. Varsa yoksa söz dizimlerinde ilettiklerinin nasıl da kendisini haklı çıkarttığının duyumsatılmasından, yankısı vesair anlamlarıyla geri dönüşümlerini işitmek ister. Onaylanmayı bekler.

Oysa sokakta bulunanlar ne o anlamlandırılmaya çalışılan bu kadar ağır tahakkümleri bir seferde hazmedecektir. Ne de yükseltilip, dozu arttırıldıkça giderek şirazesinden çıkmakta olan bir hükümranlığın boyunduruğunun her şeyden daha önemli olduğu yanılgısına kendilerini teslim edecektir. Kazın ayağı hiç öyle olmamıştır olmayacaktır da. Durun hele soluklanın demeye fırsat bırakmaksızın birbiri ardına sunageldiklerinin, söyleyip dillendirdikleri hemen pek çok şeyin nasıl da dar kalıplara bağımlı kalmış, bir örnekleşmiş klişelerden ibaret olduğunun idrakı ile mücadele etmeye gayretkeş olunan salt bugünün muktediri, üstünü değil tüm zamanların birikintisidir. Birikimidir. Üst üste eklendikçe, azdan çoğa varedildikçe nasıl olsa bu da gelir bu da geçer hafızalarında ona da yer mi kalacak ki anlayışına yakın duruldukça, kısacası unutuşlara gebe bıraktırıldıkça zihinler bu yönelişim sürdürülecektir.

Her yaptıklarında bir meymenetsizlik, her eylediklerinde bir hinlik, her sözcüklerinden bir kifayetsizliğin kokusu yayılmaya devam ettiği müddetçe sokağın yansıtmakta olduklarının irdelemek, onlardansa buralarda kalabilmek daha önemlidir. Sığlığın bini bir paraya tekabül ettirilirken, demeçlerden demeçlere koşulurken ön koşullu ön yargılı davranışlara devamlılık sürdürüldükçe bizlere bırakılan tek sahanın sokak olduğu gerçekliği afakidir. Aleni olan duyumsamakta zorlananların, işlerine gelince ses verip işlerine gelmeyince sıralarını, istiflerini bozmayanların rahatlarını bozmaktan zerre gocunmayanların yanında huzursuzluğu göndere çekmeye gayretkeş olanların bilmeleri gereken şey sokağın sahipsiz olmadığıdır.

Sokağın kendi dili ve örgüsü içerisinde bir şekilde dolduruşa getirip kakalamaya gayret ettiklerinin hiçbir alıcısının bulunmadığının altı çizilesidir. Yankılanasıdır. Zamane şartları gereği elimizde kalanın en iyisi budur o da bu kadarcık çatal dillidir, çıkarcıdır, ayrıştırıcılığın türlüsünde öncüdür, yeri geldi mi sokağın sahiplerinin karşısında devletlunun hazımsızlığını gösteregelen hareketlerden, hamlelerden kaçınmayandır. Bangır bangır gelenin, teğet geçiyor olduğu yanılgısına teslimcil davranmak, koşulsuz şartsız itaat etmekte olan muktedirlik ve avanesinin anlamaktan kaçındığı, gözlerden kaçırdığı şeylerin en can alıcı yansımaları sokakta vuku bulmaktadır. Sokağa zerk edilmeye çalışılmakta her durumun en olumsuzunun müsebbibi olarak muhalif olanlar hedef gösterilmektedir. Hedeflenilmektedir.

Gelecek algısını törpüledikçe, yarınlardan ümitsiz koydukça emeği değil de sadece cebini düşünenlerin hakları peşinde koşuldukça, patronlar kayırıldıkça, istisnasız öteki yaratmak için kulplar aranmaya devam edildiği müddetçe bu çıkarsama boşa çıkmayacaktır. Boşluğa çıkartılmayacaktır. Değme tahakkümleri her yere nazire edercesine yapıp, edip, uygulamaya geçirip ondan sonra bu sınırın ötesine akıl fikir vermenin ikircikliğinin, manasızlığının takdirini ise sizlere bırakıyoruz. Kendi sokağının derdine yabancı kalarak, ses çıkartmayarak her bulduğu fırsatta yaratmış olduğu korku cephesini geliştirmeye gayretkeş olarak bu algının ötesine geçmeleri mümkün olmayanların verebilecekleri akıldan ziyade, bolcana izahatla birbirinin ardına sunageldikleri sıkıntıların, açtıkları belaların nedenlerini sorgulamak boyunlarımızın borcudur. İş bu sokağın sakinleri olarak.

Kıyıda köşede, dipte bucakta kalmış her izleyiş, belleğin önüne kurulan bu tarz setleri mütedeyyin çağrışımların niteliğini galiba en önemlisi haticeyi değil de neticeyi dökümleyen bir bağlaçtır. Şimdi. Kocaman bir sayfanın orta yerinde beliren boşluklar gibi aniden beliriveren, bazen hin ellerce kayıplara karıştırılan, zaman akışından handiyse elbirliğiyle çekip çıkartılan meçhullere teslim edilen, alıkonulan bir çabalanım toplamı hayatımızı kapsamaktadır. Hayat akışına sahip çıkmaya gayretkeş olduğumuz sokağın sınırlarını zorlamaktadır. Kapsadıkça birinin vehameti, acısı, açtığı vicdan yaralarına merhem bulamadan bir diğeri hayatımıza dahil olmaktadır. Oldurulmaktadır.

Yalansız dolansız mütedeyyin algının sahip çıktığı şirazesinden çıkmışlığa meyil etmeden, ne bir hamle gerçekleştirilmekte, ne de gölge etmeyin başka da ihsan istemez diyenlere kendi rotasını ve doğrusunu oluşturmak isteyenlere işte bu hayat, bu devinim rahat bırakılmaktadır. Alan daraltıldıkça resmin yazının sanki birer yazgıymışçasına muktedirin doğrularından öteye müsammaha göstermediği, öncüllerinden arta kalmaz engellemelerine olağandan daha da hızlı olarak devam edeceğini muştulamakta olunan bir secereyi dökümlemektedir. İzan yerini çoktandır vurdumduymazlık terbiyesiyle donatılmış olan bodoslama tecrit algısının yerleştirildiği bir karaşınlığı tavrı tanımlamakta.

Hallice zamandır doğruların peşinde koşa duranların paylarına düşürülenler önce ikaz sonra yukarıda kısaca bahsini etmeye gayret ettiğimiz tecrit politikalarının devamlılığı olarak betimlenebilecek mahpusluk olarak şekillendirilmektedir. Algı böylesine siviriltildikçe, mağdurun sesi kesilmekte, sözü engellenmekte olası tüm diğer muktedirce bellenmiş diğer hatalarını belirginleştirmek adına yapacaklarının önüne set kurulması, ket vurulması sözkonusu olmaktadır. Berhava edildikçe aklın sunageldikleri varsa yoksa papağan gibi aynı muktedirinin sözünü şakıyanlara gün doğmakta iş bu girizgahta. Aciliyeti olan sorunlara kulak vermektense, bu koral yapının bir yamacında tutunarak  kakafoni içinde hiçbir şey duymamaya devam edilmektedir. Duyurulmamasına çabalanılmaktadır.

Şartların olağandışılığı bu kadar net bir biçimdeyken inatla "hep bana rabbena" demekten gayrısına tenezzül etmeyenlerin çoğulculuğunda dil neylesin, kalem neylesin 'eylem' sözkonusu olmadıkça. Demokrasinin gereği olan eşit haklar ve tavırlar bir ikişer önce ucundan sonra bariz dibine kadar tırpanlandıktan sonra tam şu anda. Tırpan indirilen düşünselliğin tehlikeli olduğu çıkarsaması üzerinden hareket edildikçe muktedir ve saf tutanlarınca öteki adledilen yapı bir teferruat algısı içerisinde değerlendirilmeye devam edilecek mütemadiyen. Neylersen korkarak, adımlamayarak daha çok susarak, suskun kalarak yapabilirsin o da bizim izin verdiğimiz şartlarda olanı cinsinden bir tahakküm ortaya çıkartılır.

Dengesi sürekli olarak bir o yana bir bu yana sözümona dengelenip durulan. Ancak bu gözeti içerisinde fark edilesi bir biçimde delip geçerek, yakıp yıkarak, müesses nizamın yeni korunaklı alanları oluşturulmaktadır. Hata olasılığına zerre düşülmeksizin, gözyaşına bakılmaksızın biteviye bir döngüde körlemesine. Hopa davasının, Metin Lokumcu'nun kolluk kuvvetlerince katlinin ardından yapılan gösterilerin terör eylemi olarak algılanmasını hemen müteakiben dava açılmasından tutun da susurluk sürecinin belki de ilk defa bu kadar aleni bir biçimde dökümlenilmesine çarkan beylerden ağar abilere kadar işin karanlığında yer alan herkesin ortaya çıkmasına karşın zerre yaprağın kımıldamadığı, adalet tecellisinin sağlanmadığı, sağlanamadığı bir eşitsizlik karşımızda yükseltilmektedir.

Birisinde sokağın sesini, sokağın tepkisine gösterilmeyen müsade ötekisinde hinliğin müsebbiplerine reva görülmekte daha açıkçası korunup kollanılmaktadır. İkincisinin topluma ettiklerinin ne menem şeyler olduğu hali hazırda bu kadar belliyken ilki için olan hınç dolu hücüm ve yükleniş manidar değil midir? Dediğim dedik çaldığım düdüğün günümüz dilindeki karşılığını oluşturan khk'lar ile oluşturulan, semirtilen aşılmazlıklar sonu gelmez düzenlemeler ile bizhati bu ülkeyi kilitleme yolunda önemli hamleler gerçekleştirilir. Yedi ayı aşkın süredir ergenekon'un medya kolu!!! olmakla "itham edilerek" önce gözaltına alınıp, ardından mahpsulukla buluşturulan araştırmacı / belgeleyici gazeteciler Ahmet Şık, Nedim Şener'in iddianamesiz neredeyse çalakalem ithamlarla mahpusluklarının güncelliğinden neredeyse unutulmaya ramak kalan, Füsun Erdoğan, Sedat Şenoğlu ve Bayram Namaz'ın delilsiz 5 yıllık mahpusluklarına kadar çeşitlendirilebilecek zoraki alıkoyuşlar imgelemeye çalıştığımız sürümcemeli çabalanımların, arz eylenen istırapların katarında önemli bir eşği tanımlandırmaktadır.

Öyle veya böyle dile dolaştırılan, aşina olunan gözle tanıklık edilen bunca soruna rağmen sorunların irili ufaklığı bir yana ağırlığı artarken daha nereye kadar bu âmalık mekanizması, kifayetsiz muhterislikler silsilesi hayatımızı kapsayacaktır muktedirlikçe. Utanç vesikaları yükseltilmeye, zorlama karar ve emirlerle hayatlar sonlandırılmaya karanlıkta sabit tutulmaya devam edilecektir. Gerçek yerini almaktayken "demokrasi" sınavında daha kaybedeceğimiz kaç etap vardır? Dip noktası henüz bulunmamış, o sonun limitine erişmemiş miyizdir? İzahat, anlayış yerini bu totaliterlik içerisindeki eziyeti bol hareketlerce kapsandıkça bu çok çetrefillik, aleni bir biçimde yamuk yumuk algılarla tıka basa donanmış tahakkümler sonumuz dediğimizi daha yakına taşımaktadır. Laf olsun diye değil gerçek son....  

>>>>>Bildirgeç
Devlet Dostça Uyarıyor - Yıldırım TÜRKER*

Devlet deyince aklıma, Diyarbakır’da “Ben devletim” diye Bingöl milletvekilinin karşısına dikilen polis memuru geliyor. Ne olursan ol; ister seni yüz binler oylarıyla temsilci seçmiş olsun, ister kitapları birçok dile çevrilmiş bir dünya yazarı ol, karşında o elinin tersiyle milletvekilini iteleyip horozlanan polis memurunu bulacaksın.Neoliberalizmin cilalı ‘demokrasi’ ülküsünün sınırbekçisi işte o polis memuru. Sen de ezeli ebedi kalebentsin. Bir gazete yazarı olarak o horozlanan polisin çeşitli suretleriyle mesaim oldu. Kâh bir müsteşar, kâh bir bakan, kâh bir polis komiseri, yücegönüllü uyarılarıyla bana hakikatin yolunu gösterdi.

Polis zulmüne uğrayanların şikayetini mi dile getirdim; çat baş komiserden bir telefon.”Yıldırım Bey, önce bize bir sorsaydınız, gelin buyrun bir çayımı için:” ve benzeri uygar cilveleşmeler. Şikayetçi olanların hepsi yalancı. Gördüğün yaraları kendilerini açtılar. Bunların abileri-ablaları da zaten bir metrekarelik hücrelerde kendilerini asmayı beceren tuhaf yaratıklardı. Kaldı ki biz araştırmamızı yapar, bir yanlış olmuşsa hemen gereğini yaparız.
Arayan bakansa, mutlaka bir tanışıp yüz yüze gelmek gerek. Size lütfedip birbir kendi ağzıyla anlatacak. Siz koskoca bakana mı yoksa şaibeli eşhasa mı inanacaksınız?
“Sizinle görüşmek istemiyorum. Gazeteciliğe hevesim yok. Ben sizin yaptıklarınızı uzaktan takip etmeyi tercih ediyorum” dediğinizde şaşkınlıkla yüklü bir asabiyet. Seste bir “sen benim kim olduğumu biliyor musun” tınısı.

Hapisaneciler
Tutuklu ve hükümlülerin yaşadıklarını, cezaevlerinin durumunu aktardığım zaman mutlaka konuyla ilgili bir bürokrattan mektup alırım. Adalet Bakanlığı’ndan.
Demokratik ve bilumum açılım programında ustalık mertebesine geldiğini savlayan hükümetimiz, ilk dönemindekinden farklı bir dil benimsiyor artık. Bu dilin farkını birlikte görüp, farkın ciddiyetini tartalım.
2004 yılında F tipi cezaevleri hakkında yazdığım yazılardan birine ‘Kenan İpek, Hâkim. Bakan a. Genel Müdür.’ imzalı mektuptan bir bölüm okuyalım:
“F tipi cezaevlerine ilişkin yazılarınıza defalarca cevap verilmiştir. Bu cezaevlerinin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Standartlarına uygun olduğu, iddia edildiği gibi hücrelerin bulunmadığı ve tecrit uygulanmadığı kamuoyuna ve gazetenize defalarca açıklanmıştır. Buna rağmen ısrarla aynı iddiaların dile getirilmesinin nedeni anlaşılamamaktadır.”

Terör örgütleri ve yandaşları bu cezaevlerine, geçmişte olduğu gibi şiddete dayalı örgütsel yapılarını sürdüremedikleri için karşı çıkmaktadır. Hâl böyle iken iyi niyetinden şüphe etmediğimiz bazı basın mensuplarının terör örgütlerinin tezlerini gündemde tutma çabalarına alet olmalarını kavramakta güçlük çekiyoruz.
19 Aralık 2000 tarihinde cezaevlerinde yapılan ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ yargıya intikal etmiş ve henüz açılan davalar sonuçlanmamış olduğundan bu konuda görüş beyan edilmesinin doğru olmadığı kanısındayız.”
Çiçek beyefendinin adına yazan Hâkimin bize, yani kamuoyuna ve gazetemize defalarca ‘açıklanmış’ olduğunu belirtirken asabiyetten titreyen sesini duyar gibi olmuyor musunuz?

Ben de kendisine, “Aman, öfkenize hâkim olun.” Benim bu kalın kafamla anlamakta zorlandığım, anlamayacağım, haydi bir adım ileri gideyim, anlamayı reddettiğim şeyi arz etmek isterim. Ben, içinde yaşadığım toplumun demokratik, açık bir toplum olması gerektiğine inandığım, üstüne üstlük inançlı bir devlet memuru olmadığım için bakanlık açıklamalarıyla yetinmiyorum. Yetinmeyeceğim. Gerçekliğin ille sizin kaleminiz, sizin mikrofonunuza kilitli olduğunu bana kabul ettiremezsiniz. Bu, çocuklarının şımarıklığından usanmış baba diliyle, gerek kamuoyuna gerek gazetemize yaptığınız malumat mı talimat mı olduğu belirsiz ‘açıklamalar’ beni tatmin etmiyor. F tipi mahkumlarından sizin açıklamalarınızın kaç katı mektup aldığımı, kaç mahkûm ailesi ile görüştüğümü, o mektupların ve anaların içtenliğini iyi kötü değerlendirebilecek idrake sahip olduğumu hatırlatmama bilmem gerek var mı?

Şurada yıllardır yazdığım köşe ve okurlarıyla aramdaki özel ilişki adına sizin iddialarınızla uyuşmayan yazılarımı sürdürme hakkına sahip olduğuma inanıyorum. Ya siz? Ses tonunuzdan tahammülünüzün sonuna geldiğiniz hissine kapılıyorum.” yazmıştım.
Aba altından gösterilen sopaya cevabım da şuydu: “İyi niyetimden şüphe etmiyorsunuz ama alet olduğumdan eminsiniz. Ben ve benim gibi kalın kafalı dertlilerin misyonu, alet olmaktır. Ama şu ya da bu örgütün tezlerini gündemde tutma çabalarına değil. Nerede bir zulüm, haksızlık varsa orada mağdurların sesini duyurma çabasına alet olmak. Nerede örtbas edilen, iktidarın ceberut diline tercüme edilen bir hakikat varsa, o hakikatin çıplak haline alet olmak. Siz, basının asal görevinin ne olduğunu zannediyordunuz? Resmi Gazete’yle yetinemiyor musunuz?”

Geçen gün aldığım mektubun diliyse daha dikkatli ve usturuplu. Ama yine inkâr üstüne kurulu, hainlerden müşteki bir dil. Fakat 2004’teki gibi, köşemde basılmasını talep etmiyor. Şahsıma yazılmış. Tacettin Ural. Adalet Bakanlığı Bakan Danışmanı imzasıyla.
Hapishanede ağır bir hastalıkla boğuşan Fatma Tokmak üstüne.
Meğer Tokmak’ın tedavisi mükemmelen sürdürülüyormuş, hapishane koşullarında: “Özetlemek gerekirse Fatma Tokmak’ın rutin kontrol ve tedavileri Kardiyoloji Polikliniği’nde yapılmakta, diğer tedavileri de kurum revirinde gerçekleştirilmekte, sağlığıyla ilgili olarak yapılması gereken her türlü müdahalede bulunulmaktadır.”

İnsan olma serüveni
Pek güzel. Meğer mektup yasağı da yokmuş. Herkes istediği yere ve kuruma belirli noktalara uymak koşuluyla mektup yazabiliyormuş. Fakat bir yerde Tacettin Bey’in aklı karışmış: “Yazınıza ‘mektup yasağı’ ifadesiyle konu olan mektuba ise içeriğinde, ‘henüz yargı aşamasındaki karar ve bilgileri kullanarak kuruma ve kurum çalışanlarına karşı kamuoyu oluşturmaya yönelik ibareler bulunduğu’ gerekçesiyle izin verilmemiştir. Belli terör örgütü gruplarının zaman zaman ‘haberleşme hürriyeti’ hakkını suiistimal etme girişimlerinde bulunarak, basın mensuplarını yönlendirme gayretleri görülebilmektedir. Özetle idare açısından, mektubun gönderildiği kişi ya da kurum değil, mektubun içeriğinde suç unsuru olup olmadığı önem arzetmektedir.”

Fatma Tokmak’ın mektubu, beni farklı yollardan buldu. Dolayısıyla sansüre takılmış değil.
Ama bu mektuptan da Tokmak’ın terörist olduğuna, hakkını suiistimal ederek beni yönlendirme gayreti içinde olduğuna hükmedilmiş olduğu anlaşılıyor.
İki mektup, iki uyarı arasındaki fark işte bu kadar. İkisi de doğru olan ancak devletin sözüdür anlayışı üstüne kurulu. İkna etmeyi değil, ikaz etmeyi amaçlıyor.
Her iki mektup da bana yönlendirilmeye açık dangalak muamelesini reva görüyor. Her ikisi de benim sözlerine aracı olduğum insanları değersiz teröristler olarak tartıyor. Onlara inanma gayretimi de tuhaf karşılıyorlar. Cezaevlerinin yıllardır dile getirdiğimiz sorunlarından hiçbiri çözülmüş değil. Devletin kindar ve düşmanlık dolu yaklaşımı üstüne bir taş konulabilmiş değil. Devletin inkârcı ve inkâra davet eden tutumu ve dili aynı.

Bizim de bu beylere diyeceğimiz farklı olmayacak:
Sizin sözünüzün binlerce işkence mağdurunun, gözü yaşlı analarının, acıdan kendini paralayan babalarının sözünden, onlar çulsuz, iktidarsız, makamsız diye daha muteber olduğuna inanmak zorunda mıyım? İnsanlar intihara sürüklenir, hastalıktan kırılır, onlarcası hayata dönüş adı altında öldürülürken ve bütün bunlar ısrarla yok sayılırken. Dolayısıyla siz de benim ısrarımı anlamak zorundasınız. Kaldı ki, benim için berbat koşullarda işkence altında yaşatılan insanların terörist olup olmadığı da en ufak bir önem taşımamaktadır. Nasıl Müslüman, Kürt, Türk, katil, hırsız, kadın, erkek oldukları taşımıyorsa. Onların gerçek niyetleri sizin işaret ettiğiniz yönde de olabilir. Sahtekâr, kurnaz, bölücü de olabilirler. Beni ilgilendiren, gördükleri muamelenin insanlık dışı olduğu, böyle bir muamelenin insanlık düşmanlarına dahi reva görülemeyeceğidir. Ben insan olmanın o tuhaf, anlaşılması güç, savaş mantığına gelmeyen serüveninden söz ediyorum.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bu kadar nefessiz bırakışı karşısında hala akil olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural v kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan!!! olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınması. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle! kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor / edecek. Haftalık meramımızın tamamlayıcısı olarak Yıldırım Türker'in Radikal Gazetesi'nde kaleme aldığı Devlet Dostça Uyarıyor başlıklı makalesi önemli bir okumayı, tamamlayıcı bir sunumu beraberinde iliştiyor. Bu haftaki söz edebildiğimiz sahaların az ötesini tamamlıyor, kapsıyor. Yazarın ve kurumun anlayışlarına binaen bu makaleyi sayfalarımıza alıntılıyoruz...

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #366 (05.09.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #367 (12.09.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #368 (26.09.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #369 (03.10.2011)
Özgürlük ve Demokrasi Adayları Seçim Beyannamesi - Sol Defter
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
#MemleketTahlili - Kolaj Çalışma - 13Melek - Tumblr
Geç Tezkere - Afiş - İç Mihrak
Devlet Dostça Uyarıyor - Yıldırım TÜRKER - Radikal
Suçu: "Güler Zere Örgütüne Üyelik" - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Ucube Demokrasiden Ucube İddianame - Serhat BOZTAŞ - Sol Defter
Özel Harekatçılar Yeniden Devrede - Halil SAVDA - Jiyan / Köxüz
Selçuk KOZAĞAÇLI: Ağar Konuşursa Herkes Bildiğini Unutur - Etkin Haber Ajansı
Liste Cinayetleri - Özgür Mumcu - Radikal
Canlılar Çeşit Çeşit - Kadir CANGIZBAY - Birgün
Yeni Anayasanın Can Damarı Kürt Sorunu - Özgür Gündem
Türk Basını Şırnak Darbesini De Görmedi - Mehdi ATAY - ANF
Şırnak Cumhuriyeti’nde Darbe! - Evrensel
Zana, Aydoğan ve Tuğluk’a 150 Yıl Hapis İstemi - Jiyan / Köxüz
Esas Muhalefet Geliyor - Zana KAYA - Özgür Gündem
‘Görevimiz Tehlike’ - Nuray MERT - Milliyet
Bıçak Kemikte... - Zeynel Abidin KAPLAN - Sendika.org
Barış İçin Savaşmak - Başyazı - Atılım
BDP’nin Güç Seçimi - Oya BAYDAR - T24
Doksanlara Dönmek! - Ahmet SAYMADİ - Jiyan / Köxüz
"17 Yıldır Soruyoruz: Nazım Gülmez Nerede?" - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Egemenlik Kayıtsız Şartsız Cezaevinde - Birgün
Ara SARAFIAN: Türkler Kürt Gerçeğiyle Yüzleşmeli - İhsan KAÇAR - ANF
Ani BALIKÇI: 'Emanetimi Koruyamadılar' - Radikal
"Disko"da İşkence Gören Uğur Kantar Hayatını Kaybetti - Ekin KARACA - Bianet
Uğur’un Babası: ‘Naziler Bile Böyle İşkence Yapmaz’ - Sol Defter
İşkenceyle Öldürülen Er Katar'ın Ailesine Saldırı - Etkin Haber Ajansı
Kanlı Mutabakat! - Umur TALU - Habertürk
Şoför, Ermeni Olduğu İçin Kadını Dövdü - Ekin KARACA - Bianet
İnsanlığımızdır Sırtından Bıçaklanan - Evren HASPOLAT - Sendika.org
Vatandaşlık Meselesi (3) - Mıgırdiç MARGOSYAN - Evrensel
Zira Çoğu Kötülük Kurumsaldır - Berrin KARAKAŞ - Radikal Hayat
Serbest Bırakılan 5 Öğretmen Açığa Alındı - Atılım
Hadig Hemşince İçin Çalışacak - Ruken ADALI - ANF
Armani Tişörtü Ermeni Propagandası - Roni MARGULIES - Taraf / T24
Kıvılcım Anı ve ‘Bağlantı Kurucular’ - Murat BİRDAL - Evrensel
Masalar ve Meydanlar - Karin KARAKAŞLI - Kronik Muhalif
Söyle Berlin, Söyle İçindeki Duvarı Söyle! - Perwer YAŞ - ANF
[Kişisel İzlenim] #Oct15'de İstanbul'da Ne Oldu? Ya Da #occupyistanbul Mümkün Mü? - Ahmet A. SABANCI via Google Plus
Wall Street İşgali, Barack Obama’ya Ne Yapabilir? – Amy GOODMAN - Sol Defter
“Biz % 99, Onlar % 1” - Meryem KORAY - Birgün
Çalışmak Değil, Konuşmak Özgürleştirir - Mustafa KARA - Evrensel
Cumartesimizi Vermeyiz! - Can DÜNDAR - Milliyet
Kırıntı Adaleti - Ece TEMELKURAN - Habertürk
Sol’un Aşması Temel Bir Açmazı - Celalettin CAN - Özgür Gündem
Karadeniz Örneğinde Bir Tartışma: Sol, Yerellik ve "Demokratik Özerklik" - Özcan ALPER - Cemil AKSU - Başka Haber
Kürecik-Malatya Ortak Hareket Edecek - Etkin Haber Ajansı
Gıda Fiyatları Da El Yakıyor... - Engin DURAN - Sendika.org
AKP'nin 'Tadilat Devrimi' - Özgür ŞEN - Atılım
Laisizm Tükendi, Sekülerizm Verelim! - Tayfun ATAY - T24
Yiğitliğin Dili Dini Irkı Olmaz - Efkan BOLAÇ - Jiyan_Ertesi


Cokiyu Official
Cokiyu - Artist Page via Flau
Cokiyu - Your Thorn Official Video Directed By Ohashi Takashi via Fluid Radio
Walls - Artist Page via Facebook
Walls - Artist Page via Kompakt.FM
Walls - Coracle Albüm Eleştirisi - Zülal KALKANDELEN - Cumhuriyet / Müzik Yazıları
Emuul At Myspace
Emuul Artist Page via Bandcamp
Emuul - The Drawing Of The Line's Official Informative via Digitalis Recordings
Two Bicycles At Myspace
Two Bicycles Artist Page via Bandcamp
Two Bicycles via The Sirens Sound
Arms And Sleepers Official 
Arms And Sleepers At Myspace
Arms And Sleepers - Digital EP Official Download Page
Holy Other At Soundcloud
Holy Other At Twitter
Zoned In: Holy Other - With U By Luke CARRELL via Altered Zones
Chllngr Artist Page via Facebook
Chllngr Official via Tumblr
Chllngr - Haven Album Review By Zach KELLY via Pitchfork

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
umbrella By toshi*
toshi*'s Flickr Page

>>>>>Poemé
Tarih Kötüdür - Barış PİRHASAN

İşte gençliğimin şiirleri
İlk gençliğimin
Güzel şeyler
Deli saçmaları
Beceriksizlikler
Şehvetle titreyen parmaklarla yazmışım onları.

Bir çocuk için
En güzeli
Belki bütün yazdıklarımın en güzeli
Gövdemi ılık
Kirli
Pırıl pırıl bir havuzda düşlerdim
Göğsümde nilüferler
Su çiçekleri

Garip bir çocuk dediler bana
İçine kapalı
Güçlü
Onun koluna girerdim
Zayıflığı çekerdi beni
Acımasız pırıltısı
Geceleyin kendini sevmesi
Organları

Çocukluğumun şiirleri
Hepsinde umarsız bir çığlık
Zavallı
Traji-komik
Şanlı tarihim:
Ne zorbalar geçmiş beynimden
Ne haksız kıyımlar olmuş gövdemde
Kimler can vermiş hapishanelerde
Hangi sınıf egemen?

İlk şiirlerim
Alaycı bir göz
Kirpiklerinde tohum
Düzensiz patlamalar
Yaralı omuzlarım
Biri kavga türküsü
Acemi
Çığlık çığlığa
Yarım

Bütün bunlar şimdi geçmişte kaldı
Çocukken yazdıklarım beni yüreklendiriyor
Bir budala gibi
Yoksul bütün halklar gibi
Şaşkın bir el yazısıyla
Ayaklanmalar tasarlıyorum.

Kaynakça: Şiir

Sunday, October 09, 2011

Deuss Ex Machina # 369 - no podíamos ser humano sin palabras

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_369_--_No Podíamos Ser Humano Sin Palabras

03 Ekim 2011 Pazartesi gecesi ''canlı'' yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Hauschka & Hildur Guðnadóttir-#320 (Sonic Pieces)
>2<-Hauschka & Hildur Guðnadóttir-#304 (Sonic Pieces)
>3<-Anthony Rother-Materie (Fax +49-69-450464)
>4<-Anthony Rother-Ursuppe (Fax +49-69-450464)
>5<-Aerosol-Untie (n5MD)
>6<-Aerosol-Excess (n5MD)
>7<-Natalie Beridze / TBA-Best Burden (Monika Enterprise)
>8<-Natalie Beridze / TBA-Whatever Falls Is Sumptuous (Monika Enterprise)
>9<-Apparat-Escape (Mute Records Ltd.)
>10<-Apparat-A Bang In The Void (Mute Records Ltd.)

No Podíamos Ser Humano Sin Palabras
(369)

Gün devinip geceye kavuşuyor. Gün koşaradım takvim yapraklarından birer demeti daha savuruyor. Gün hiç ummadığımız anlarda vuku bulanların, hepimizi istisnasız hazırlayadurduğu yeni eşiklerin haberciliğini gerçekleştiriyor. Gün içeriğinde anlam çekişmelerini, vurgulamaları yirmidört saatlik bir dilimde hatim etmemizi salık veriyor. Gün unutmaların unutuşların üzerine biriktirdiklerimizin hakkaniyetliliğini daha fazlasını simgeleştiren bir dönemeci belirginleştiriyor. Kelimeler diziliyor dizilmesine de vaktinin sonuna geldiğine ancak ayan müsabıkın telaşesindeki gibi bir acelecilik birdenbire devreye giriyor. Peydâ oluyor.

Gün ışığın karanlığa teslimiyetinin şeklen olasılık dahilinde olduğunu unutmamamızı salık veriyor. Günler devriliyor ortada duran ortalık yerde yükselen sorun yumaklarında ise zerrece eksilme ve azalma olmuyor. Gün uzun geliyor kimi zaman bütün bunların hangisi için öncelik atanması gerektiğine kararsızlığımızdan. Gün uzun kalıyor mecalin, takatin tükendiğini vücudun sinyalleriyle belirginleştirmesinin hemen ardından. Gün kısalık merhalesine ulaşıyor çoğu zaman bu maratonun uzunluğunu göz önünde bulundurduğumuzda. Gün kısa kalıyor ne dersek diyelim ne yaparsak yapalım birilerinin vicdanı kanırtacak, kündeye düşürtecek ne yapıp ne edip kendi olurunu dayatmasına yol açacak bir delik bulabilmesinin sıklığından.

Gün bu darlığın sıkışmışlığın, vesair anlamlarıyla köşeye kıstırılmışlığın görünürlüğünü sabitliyor. Sabitlendiriyor; ama usülen ama bizahati yaşatarak belletiyor. Konumlandırmalar, bakışımlar gelişim gösterecektir elbette diye avunup duranın içselliğinde gerçekleştirdiği bu olumlamanın bir 'polyannacılıktan' başkacası olmadığının altını kalınca belirginleştiriyor. Mütemadiyen bir nehir gibi çağıldıyor gün. Gürül gürül zembereğinden boşalırcasına saatler, dakikalar ve saniyeler geçerek iş bu ömrümüzden, ömür sayacımızdan bir şeyler daha eksiliyor.

Her şey eksilirken bizlere neler oluyor? sorusuna bir türlü sıra gelmemesinin, muktedirliğin manidar dil oyunlarında, mütemadiyen çirkefleşen gündelik kovalamacalarının sathında yinelenen zaruriyet ile tanımlandırılan vazcaymalarını, engellemelerini de belleğe arz ediyor. İkisi bir arada kıvamına sokuyor. İki araya bir dereye sokuşturulanlar, sıkıştırılanların toplucasının, belirli bir düzeyde önem arz etse de aslolanın muktedirlik makamının önceliklerinde nerelerde, hangi sıralara kaydedildiğinize bağlı olarak değişkenlik arz ettiği bir bilmeceye dönüştürülüyor. Bütün hengame, ortalık yerde kopan fırtınaları makulleştirmek, yok saymakla işe başlayan bu sistemin üzerine konumlandırıldığı eğri büğrülüğü gözler önüne seriyor.

Bir yerler çoktan çökmekteyken bir şeyler yokmuşçasına alışılmış rutinin devamlılığı hedefleniyor. Gün deviniyor, günlüğün sayfaları tıkabasa dolmaya devam ediyor. Kısa cümlelerin arasına uzun soluklu olanları yerleşiyor. İçimize çöreklenen huzursuzluğun, ümitsizliğin, bitap düşmelerin bir başkaca karşılaşmasında nereden başlamak lazım sorusunu sorarken buluyor bünye kendisini. Hep mi karamsarlığın pik noktası hep mi kasvetin bir başka evresi payımıza düşen. Düşürülüdüğü payın küçüklüğü bir yana sekmez bir isabet oranıyla her daim mi acılar, her daim mi hüzünbazlıkların kocamanlığı.

Evlerden ırak kalmasını temenni ettiklerimizin birer ikişer kapılarımızı yoklar hale dönüştürüldüğünü simgeleştirebilmek için günün sınırlarında cereyan edenleri sırasıyla, göz ucuyla bakmaya çalıştığımızda bile ne demek istediğimiz anlaşılır kılınacaktır. Gün deviniyor ama bir yerlerden emir erliğini yerine getirmek için bu hayatta yer alanlar şafak sökün etmeden o yeniliği o günün değerlerini hiçleştirmek için çoktan yeni bir oyunu sahnelemeye başlamışlardır. Gün deviniyor ama bir noktasında rayından çıkartılmış olan sabitliklerin düzeltilebilirliği konusu hep yalan oluyor. Her daim yalana kavuşturuluyor, kaf dağının ardına öteleniyor.

Gün deviniyor mütemadiyen umut kırıntılarının zerresini görünmez kılmak adına her ne gelirse elden o eksik edilmiyor. Aynı tornadan çıkartılmış, kindarlıklar  ile terbiyelenip, öfke patlamalarıyla şekillendirilip son raddesine ulaştırılan anlaşılmazlıklar dizininde bir pencere daha açılıyor. Pardon bir açılım projesinden diğerine geçişkenlik gösterilirken arada yapılmış olsa bile ne kadar olumlandırma varsa bunların üzerinden dozer geçiriliyor. Dümdüz ediliyor. Şevklendirici olanın konuşmak daha fazla sese, söze karışmak olduğu konusu yinelense de sistemin sıfatlarını saklamaları dışında ne yaptıklarını artık ezbere bildiğimiz gizli ellerinin altından çıkanların okunabilirliğini daha yüksek seviyeden sağladığı bir hamleler düzeneği muhalifliğin karşısında şekillendirilip duruyor.

Gün deviniyor bir noktadan diğerine uzanabilmek, konular arasında derdest olmadan hakikati işittirebilmek için önce izana sahip çıkmak gerekiyor. Her durumda v her şartta her engellemede yinelenmesi gereken cinsinden. Anlık vesika basitliğin terminolojisinde gözümüzün önünde duranları, gözümüzün önünde icra-i sanat eylenenleri sunumlandıran bir pratiktir. Çıkarsama salt gereksinim duyulduğu anlarda değil, hayatın herhangi bir boş anında, boşluğunda karşılaşılan olayların tümü için geçerliliğini koruyan nirengi veya daha basitçe temellendiricidir. Sanallaştırıldıkça; gerçekliğin kendisinden soyutlandığını düşünüp, nasıl olsa ucu bana dokunup, değmiyor hüsnüzanına yakınduran bireyin alışkanlıklarının, alıştığı şeylerin tek bir doğrudan mürekkep olmadığı ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkartacaktır.

Her bir hamlede, karşılaşılan her bir olumsuzluk dizisinden edinilmiş olan deneyimlerin türlüsünden zihnimize kazınan yegane şey doğruluğun göreceliliğidir. Şartlar ve zaman mevhumu ya da gün sınırlarının ötesinde nelerin bu dönüşüm içerisinde manidar engelleyicliklerini sürdürdüklerini anlaşılır kılandır. Böylesi bir temellendirici üzerinden düşünüldüğünde bazı şeyler beklemeye tahammülü olmayan bu sanal cenahın bile usunda aydınlanacaktır. En kıssasından, en tezinden. Ortası mütemadiyen karaştırıldıkça zapt edilmiş alanda, ortalığı vavelyaya keserek sonu gelmez nutuklarından bir demet daha sunmaya gayretkeş muktedirin ikiliğini canlandıracaktır bu temellendirici.

Ne menem, fena şeylerin dillendirilerek, hangi kurban etme / hangi etkisizleştirme / hangi yoksunlaştırma / hangi izole etme evrelerinin berrakça dökümlenmesini ihtiva eder bu temellendirici. Yorum çeşitlidir, ancak muktedirliğin sınırlarında her şey tektir. Doğrular vardır sadece üzerinde itinayla yeterince oynanmış manipüle edilmiş. Bir ucu çok canlar yaksa da, bir yerlere ateş düşürse de, ocaklar söndürse de, derman aratır kıldırsa da, tahayyül edilip, tasvirine girişilen toz pembeliktir. En cart renginden, malzemesi mütemadiyen küflenerekten kıyıda köşede kalmış plastik klişelerden ibaret.

Düz olmanın, dümdüz yaşamanın ve sadece biat edip, devletlu istediğinde emir erliğinin gereği olarak, hasbelkader edinilmiş haklardan birisi olan oy verme eylemi dışında başka bir demokratik pratiği düşlemeyen, düşündürmeyen bir iklimin sunacağı yegane şey de bu plastiklik olacaktır hiç kuşkusuz. Sessiz, ıssız, izole, âma, bihaber, müesses nizamda önce üniformalı şimdi de sivil vesayette talep edilen yegane şey budur. Bu daraltılmış "demokrasi oyunu"nda figüranlıktır. Bu kadarcıktır. Sığlığın içerisinde çaktırmadan, çaktırmaksızın saman altından su yürütülmesinin gerçekçilliği karşımıza çıkar. Nihai bir dönüşümü değil varolan sabitliğin muhafazasını öngören bir parantez ortaya çıkar.

İçi silme nefrete teslim edilmiş.Eti sizin kemiği bizim buyurulmuş. Medyasıyla, hukuğuyla, sivil toplum örgütleriyle, bürokrasisiyle, kısacası modern zamanların agorasının salt vitrininde canlandırılan tevatür silsilesinin müsebbiplerince, gereksiz düşünmenin önünü alıp mutlak teslimiyetin önünü açan bir yolun tahsisinden oluşmaktadır. El birliğiyle. Nasıl gereksizdir niye önemsizdir sorgusunu pas geçerek bugünün tüm kasvetini sağaltan, şartların gerekliliğinden, olgunluğundan dem vurulması az biraz bu köklenmeye hazır ve nazır olan muktedirliğin özündeki sabitlikleri canlandırır. Kökün, kökenin meynetsizce sıklıkla dile ekle çıkar yöntemiyle somut bir yaftalamanın sunulagelmesini, alenen duyurulan sinizmi ve tehditi canlandırır.

Kolboyu hizasındaki namütenahi hareketler v canlandırmalar bütünde imgelemeye gayret ettiğimiz. Bu toz pembelik romansının (tüm sıvası dökülen) aslında kabusu tanımlandırdığını da ortaya çıkartacaktır. Gerisin geriye koşaradım marşlıyoruz. Sayacın çarkları mütemadiyen ileri dönerken bizim muktedirliğimiz günü v geceyi geçmişe demir attırmaya, bu doğrultuda kararlı hamlelerini sürümcemede kalmaksızın sergiliyor. Olduğumuz noktayı ifadelendirme gayretine giriştiğimizde bir çoklarımız için korkutucu olan 90'lardan ta 50'lilere uzanan bir dönemselliğin en tahripkar, en yıpratıcı günlerine evrildiğimizi söyleyebilmek söz konusudur. Tehdit olarak algılatılarak, ötekileştirilen, durmaksızın "en kirli" kumpaslarla rayından çıkartılmaya gayretlenilen aslen sözdür, eylemdir.

Korku dağlarını yükseltirken hak arayışını nadasa bırakmanın biçemleri üzerine yeni tahakkümler arzı endam eylenir. Hala bir fiil. Vicdanı delip geçen, aklın izanın kapsaması altına alamayacağı şeyleri gündelik tehdit! olarak algılatmaya devamlılık bizleri bu kadar eskinin diplerine itekleyendir. Nato kafa nato mermer sabitlikleri aşabilmek için ortaya atılan her bir öneri berhava edilesi, etkisizleştirilesidir o algının içerisinde. Yerkir Europe Derneği üyelerinden Dikran Yegavian'ın katıldığı bir etkinlik için bulunduğu Amed sokaklarında başına gelenler buna bir örnektir. Aşayiş sağlayıcılığı görevi ile tanımlandırılmış olan polisin rutin! kontrolünün ardından şimdinin yeni hürriyetleri olmaya aday adayı yayınlarında çarşaf çarşaf ismi zikredilerek terörist damgası yapıştırılmaya, doğal düşmanın aslında kimler olduğunun, kimlerden olduğunun altı çizilmesi için bir başka ibret vesikasının tahsisine (ermeniler!) ve doğal olarak infazına çalışılması düşündürücüdür.

Sene 2011 olduğu gözönüne alındığında hala belletilmişliği maariften edinilmiş kıt bilgilerden ibaret olarak sınırlandırılmış bir kitle için değme bulunmaz hint kumaşı vazifesi gösteren bir turnusoldur. Ha orada ermenidir, ha şurada süryanidir ya da yahudidir. Mühim olanın taa kendisi tehditin devamlı müddetçe yanımızda, kapımızda olduğunun bildirilmesi gayretkeşliğinin kepazeliğidir. Devamlılığıdır. Bu ilkelliğin paralelinde bir başka vukuat olaraktan durum her ne olursa olsun bir ermeni öldü 'hepiniz ermeni' oldunuz algısını sormaktan gocunmayanların, kendisiyle aynı haklara sahip vatandaşı olan bir ismin davasında resmiyetin dökülmesini, ellerinin kollarının birbirine dolanmasını da ilave edebiliriz.

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'nın (TİB) her fırsatta yineleye durduğu "özel hayat" sınırlarının öne sürülerek esasın, hakikati bulabilmek için gerçekliğe ulaşmanın ya da düz tabirle bilgi ediniminin kimler için hala geçersiz olduğunu ortaya çıkartan, telefon kayıtlarının edinilmesi ile davanın seyrinin tümden değişimini sağlayabilecek bir durumun bile göstere göstere berhava edilmeye çalışılması, adaletin engellerinden temizlenmediği müddetçe sağlanamayacağını bir kere daha göstermektedir. Eşitliksiz, adil olmayan bir ülkenin sığlığını dökümleyen parasız eğitim taleplerini dile getiren Ferhat ile Berna'nın açtıkları pankart yüzünden ondokuz koca ayları çalınmasını da ilave edebiliriz.

En ileri demokrasinin yaşatılır kılındığından dem vurulan bu memleketin garabetliklerine bir diğer örneklem olarak. Eğitim eşit olsundur ama talep etmek yasak. Herkese elektronik kitap ama gık diyenin kafasına cop, ses çıkartanın dimağının alamayacağı işkence şekillerine de aynı hızlılıkla, durmaksızın devam. Oraya buraya özgürlüğün, özgür bireyin, demokrasinin elzemliliğinden dem vurup buralarda istisnasız, müdanasız tüm muhalif kesimlere reva görülenlerin bitmek tükenmek bilmeyen sonsuzluğu. Acıyı olağanlaştırma, şiddeti normalleştirme, ötekisini sindirme, suskunlaştırma, emeğinden, işinden gücünden etme adına daha fazla taviz isteme, durmadan yeni bir 'khk' mezalimi, 'kck' trajedisi "siyasi soykırım", sözü engellemek için kapı komşunu şikayet, ihbar et hatlarının temellendirilme çabası, hidro elektrik santralleriyle doğa tahribatının önünün açılması ve daha nicesi, daha binlercesi... İş midir gidişat gidişat mıdır? Gün devinip geceye kavuşurken bir kez daha takdirlerinize...

>>>>>Bildirgeç
Gollum'un Cehennemi - Bülent USTA*

Sonbahar yavaş yavaş soğurken, tuhaf kirli bir bulut, o çok sevdiğim yağmur bulutlarının üzerinden tüm gökyüzünü kaplıyor. Operasyonlar başladı yine. Neyin öldürdüğünü bilemiyorum bazen, bombalar mı, demeçler mi, tercihler mi?

Tercih deyip geçmeyin. Bayan B.’nin değil de Bayan A.’nın peşinden gitseydi Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı, aradığı gerçek aşkı bulabilirdi belki. Ama o aramayı seviyor diyebilirsiniz. Bayan B.’nin peşinden gitseydi, belki Bayan C.’nin, Bayan D.’nin, Bayan E.’nin peşinden gitmediği için gerçek aşka ulaşamadığını düşünecekti. Aylak Adam’ın ne istediğini bilmediğini düşünebilirsiniz. Ama o, ne istediğini gayet iyi biliyordu: “Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimizi, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!”

Zor bir şey mi gerçek sevgiyi bulmak? Aşk romanlarına ve şarkılarına bakınca, oldukça zormuş gibi gözüküyor. Zorlaştıran en büyük etkense, farkında olalım ya da olmayalım yaptığımız tercihler. Siyasetçisinden reklamcısına herkes tercihlerimizi yönetmeye kalkışsa da, son kertede herkes kendisine dayatılsın ya da dayatılmasın kendi  tercihlerinin sonuçlarını yaşıyor. Mesela Başbakan, Kürt sorununun silahla çözülmeyeceğine dair bir tercihte bulunmuştu önceden. Ama o tercihin masaya konuluş şekli, sorunu daha da karmaşıklaştırmıştı. Sonra da eski tercihe, silaha yeniden dönüldü ve işler daha da karıştı, karardı ortalık. Başbakan, Aylak Adam gibi, ne aradığını bilen birisi değil maalesef. Tüm iktidar sahipleri gibi ele geçirdiği gücün kontrolüne girmiş gibi davranıyor. “Yüzüklerin Efendisi”ndeki o “iktidar” yüzüğünün Gollum’un iradesine nasıl boyun eğdirdiğini ve onu nasıl çirkin bir yaratığa dönüştürdüğünü anımsayın. Üstelik, Başbakan’ın tercileri, Aylak Adam’ınki gibi, küçük bir alanı da etkilemiyor.

Bir düşünsenize, zamanın Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren, diğer kuvvet komutanlarıyla yaptığı toplantıda darbe beklentisi içinde olanları hayal kırıklığına uğratıp darbeye karşı çıksaydı, neler olurdu kim bilir? En azından genç yaşta kaybettiğim Teyzem hayatta olurdu. Ya da Erdal Eren idam edilmez, cezaevinden çıkıp üniversiteye gider, devrimci bir doktor olup, yüzlerce yoksul hastanın hayatını kurtarırdı. Belki darbe olmasaydı, örgütlü bir halkın yaratacağı sistem, Kürt sorunu dahil bugün yaşadığımız bütün sorunları kökünden çözer, 30-40 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan bu savaş hiç yaşanmazdı. Kitaplar, filmler yakılmaz, yazarlar, sanatçılar en verimli olacakları zamanları cezaevlerinde geçirmez, kültür ve sanat hayatımız başka bir boyuta geçmiş olurdu. Üniversitelerin bin bir zahmetle yetiştirdiği akademik kadrolar harcanıp zırcahil 12 Eylül profesörlerine teslim edilmezdi eğitim sistemimiz. Yaratılan o baskı atmosferi içinde milyonlarca insanın gördüğü işkenceler ve o işkencelerin travmaları yaşanmaz, tarikatların ya da şirketlerin egemenliğine girmeden, özgüveni yüksek bir halk olarak bambaşka bir hayat yaşayabilirdik belki.

Şimdi ülkenin idaresini elinde tutan politikacılar ve bürokratlar, yaptıkları tercihlerle nasıl yaşayacağımızı belirlemeye devam ediyorlar. Kenan Evren’in ruh halinden farksız değil ruh halleri. Yaptıkları tercihler, insanların ölmesini, hatta daha çok ölmesini, düşünce özgürlüğünün göstermelik bir oyuna dönüşmesini, doğanın ve insani değerlerin tahribatının artmasını sağlıyor sadece. Bedelini, sadece çalışanların ve yoksulların ödediği “kalkınma”nın ne kadar “kalkınma” olacağı ortadayken, Yeni Osmanlı hayalleri uğruna yapılan tercihlerin neden olacağı yıkımlardan sadece bizler değil, gelecekte bu topraklarda yaşayan insanlar da derinden etkilenecek...

Hukuk devleti dediğimiz şey, “kimsenin kendisinden  güçlü bir başkasının rıza ve şiddetine maruz kalmadığı, herkese aynı hakların sağlandığı, toplumsal çatışmaların şiddet kullanılmadan çözülmesini teminat alan bir düzen”se eğer, -hukuk devletinin kendi çelişkilerini bir kenara bırakarak-, bir hukuk devleti içinde bile yaşadığımızı söylememiz mümkün mü? Max Frisch’in YKY’den çıkan “Günlükler”indeki “hukuk devleti” tanımı böyle. Aynı kitapta polis şiddetine dair de bir tespit var. Polis şiddetini savunan birisinin ağzından şöyle yazmış Frisch: “Polis herkesi şiddetten korur. Yanlış izlenim oluşmasının nedeni, egemen sınıfların şiddet kullanmamaları. Egemenliklerini teminat altına alan haklar onlar için yeterlidir, şiddete gereksinimleri yoktur.” Yani, egemen sınıfları sanki polis değil de o teminatların koruduğuna dair güçlü bir kanı oluşturulur. Bir işadamı, eline kırbaç alıp dolaşmaz işçilerin arasında, ama elinde bir kırbaçtan daha beter yasalar ve yönetmelikler vardır. Polis, o yasalar ve yönetmeliklerin koruyucusudur sadece. Ama bazı görünmeyen yasalar da vardır. İşte o görünmeyen yasaların izini sürdükleri için Ahmet Şık gibi gazetecilerin başları beladan kurtulmaz kolay kolay.

Aslında “hukuk devleti” ve polis şiddeti”yle ilgili bu iki alıntı, her şeyi özetliyor. Ülkeyi idare edenler, tertemiz odalarındaki rahat koltuklarında bizler adına tercihlerde bulunurken, insanların ölümlerinden, işten çıkarılmalarından, intiharlardan ve daha pek çok irili ufaklı felaketten bizatihi kendilerinin sorumlu olduğunu unuttukları gibi, unutturuyorlar da... Bizi işten atanın insan kaynakları müdürü olduğunu, işkence yapanın polis olduğunu zannediyoruz. Başımıza gelen her felaketin ardında birilerinin bizim adımıza yaptığı tercihler olduğunu ve siyaset dediğimiz şeyin gücü elinde bulunduranın tercihleri ve sonuçları olduğunu göremiyoruz çoğunlukla. Tıpkı, yavaş yavaş soğuyan sonbaharın getirdiği yağmur bulutlarının üzerini kaplayan o kirli bulutları göremeyişimiz gibi.  İçinde acıların ve ölümlerin gizli olduğu o kirli bulutlar, sonbahara özgü o tatlı hüznü değil, bir cinneti taşıyorlar bize.

17’sinde 12 Eylül mahkemeleri tarafından idam edilen Erdal Eren yaşasaydı doktor olur, 12 yaşındayken polis kurşunuyla ölen Ceylan Önkol’un hayatını kurtarırdı belki. Birbirinden uzak ya da kopukmuş gibi gözüken hayatlar, aslında tahmin ettiğimizden de çok birbirine bağlı ve yaptığımız ya da uymak zorunda kaldığımız tercihler yüzünden, Ceylan’ların yaşaması da mümkün, ölmesi de...  Tercihlerimizi biz değil de Gollum’lar yönettiği sürece, dünya, Gollum’un cehennemi olmaya devam edecek…

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bu kadar nefessiz bırakışı karşısında hala akil olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural v kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan!!! olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınması. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle! kaçındığı şeyler olmaya devam edecek. Bülent USTA'nın kaleminden Birgün Gazetesi'nde yayınlanmış olan "Gollum'un Cehennemi"  iş bu dizin içerisinde iliştirdiklerimizin tamamlayıcısı olarak okunabilecek derinlikli bir analiz olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. Yazarın ve kurumun anlayışlarına binaen...

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #366 (05.09.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #367 (12.09.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #368 (26.09.2011)
Özgürlük ve Demokrasi Adayları Seçim Beyannamesi - Sol Defter
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
#MemleketTahlili - Kolaj Çalışma - 13Melek - Tumblr
Gollum’un Cehennemi - Bülent USTA - Birgün
"Sayın Muhbir Vatandaş" - Bianet
Operasyonlar, Yasaklar ve Tecrit… KHK, Fon ve İşsizlik… Birleşik Mücadeleyle Önlenebilir! - Seyfi ADALI - Sol Defter
Gerekenler Yapılacaktır! - Aysel TUĞLUK - Radikal 2
PKK'lı Fransızlar Suçüstü Yakalandı - Önder DELİGÖZ - Yeni Şafak
Ermeni Asıllı Fransız Gazeteciden Gözaltı Açıklaması - Yeni Şafak
TİB Engeli Sürüyor: Dakikasını Söyleyin Kayıtları Gönderelim - ANF
1915-2011 - Fatih YÜCEDİL - Jiyan / Köxüz
Bu Devlet, Medya, Hukuk Bizimle Dalga Mı Geçiyor? - Çiğdem MATER - Bianet
Ertuğrul KÜRKÇÜ: Her Gün 1 Mayıs - Berrin KARAKAŞ - Radikal
Kürtçe Tahrik Eder Mi? - Onur CAYMAZ - Birgün
“Demokrasimizden” Bir Kare - Alınteri
Rezalette Son Perde! - Nuri FIRAT - Özgür Gündem
Haklarımıza Dokunma, Savaştan Vazgeç - Cem GURBETOĞLU - Abidin ÇINAR - Evrensel
Karayılan'dan Ahmet Altan'a Mektup - ANF
Taraf Gazetesi ve Diğerleri - Nuray MERT - Milliyet
Barış İçin Savaşmak - Başyazı - Atılım
Kan ve Kelimeler - Karin KARAKAŞLI - Kronik Muhalif
Diyarbakır, Ankara, İstanbul! - İhsan ÇARALAN - Evrensel
Barış, Sahi Kimin Emaneti! - Şeyhmus DİKEN - Birgün Pazar
Vedat YILDIRIM: “Barış Dili Ancak Kültürel Hiyerarşinin Olmadığı Bir Yerde Kurulabilir” - Melisa KESMEZ - Jiyan / Köxüz
Yeni Anayasaya Giden Yol - Mithat SANCAR - Açık Radyo
YSK Kararından Sonra: Kim Kazandı? - Serap GÜNEŞ - Sosyalist Demokrasi
Osman BAYDEMİR: Teslim Olmayacağım - ANF
Ara Yazı ya da Susma Yazısı - Aslı ERDOĞAN - Özgür Gündem
KCK Operasyonu: 137 Gözaltı - Bianet
Siyasete Kelepçe Vurarak Sorun Çözülmez! - Hasan CEMAL - Milliyet
Berna ve Ferhat - Gözde BEDELOĞLU - Birgün
Cezaevleri Cehennem - Yıldırım TÜRKER - Radikal
Raci BİLİCİ: Annelerin Çocuklarını Bulun - Atılım
Vatandaşlık Meselesi (2) - Mıgırdiç MARGOSYAN - Evrensel
Anne-Baba Tutuklu, 4 Çocuğun Başı Dik! - Umut AKPINAR - ANF
İkiyüzlülük Abidesi - Sıtkı GÜNGÖR - Atılım
İktidar Alıklaştırır! - Barışta ERDOST - Sosyalist Demokrasi
Jullian ASSANGE: Hapisteki Kürt Gazeteciler İçin Utanabilirsiniz - Evrensel
Sıfır Sorun Siyasetinin Sonu ya da Bindiği Dalı Kesmek - Garbis ALTINOĞLU - Jiyan / Köxüz
"Kamusal Alanı İşgal Edin" - Wall Street İşgal Manifestosu - BiaMag
Evet, İsyan! - Ömer MADRA - Açık Radyo
Wall Street İşgali: Şu An Dünyadaki En Önemli Şey - Naomi KLEIN - The Nation / Sol Defter
Kim, Kimi Nasıl Dinliyor? - İsmail KUN - Ertesi
“kalbim yok benim” - Cüneyt UZUNLAR - açık koyu
Ceviz Likörü ve Badem - Bettydir - Yasemin Çayı


Hauschka Official
Hildur Guðnadóttir Official
Hauschka & Hildur Guðnadóttir - Pan Tone Album Review By The Milkman - The Milk Factory
Hauschka & Hildur Guðnadóttir - Yiğit A. - 13Melek
Anthony Rother Official
Anthony Rother - Vom Urknall Zur Maschine Discussions via Discogs
Anthony Rother - Vom Urknall Zur Maschine Informative via Namlook.de
Aerosol At Myspace
Aerosol Artist Page via n5MD
Aerosol - Airbone Album Review by Alexander WALSH - Alexander Walsh Blog
Natalie Beridze / TBA At Myspace
Natalie Beridze / TBA At Soundcloud
Natalie Beridze / TBA - What About Things Like Bullets Official Video via Monikavision
Apparat Official
Apparat via Mute Records Ltd.
Apparat - Devil's Walk Album Review By Summer DUNSMORE via Consequence Of Sound

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
not an artist_0194 By Sting CHEN
Sting CHEN's Flickr Page

>>>>>Poemé
Bazı Yaralılara - Süreyya BERFE

Nereye bakıyorsun
İşte yaralı insanların fotoğrafları
İşte yangından çıkarılan çocuk cesetleri
Bu, savaşmış bir atlının sakat kalan ayağı
Bu kesik kol, önemsiz bir iş kazası

Kime bakıyorsun
İşte bacağından alınan üç parça kemik
İşte bombardımandan sonraki yaralılar
Bu, sınırı geçemeyenin aldığı yara
Bu yarım adam, küçük bir işkence hatası

Neye bakıyorsun
Sayamazsın o ciğerdeki yaraları
Kime bakıyorsun
Bilemezsin geçmişindeki yaraları
Nereye bebeyken nazar boncuğu
Kime büyüyünce kurşun yarası

Ama sen
Yine de verirsin çiçeğini yaralı ağaç
Uçarsın yaralı keklik
Kan diner yol açılır
Gün döner gece kısalır

İsteyen denize isteyen kendine baksın

Kaynakça: Antoloji