Sunday, February 26, 2012

Deuss Ex Machina # 389 - the plateaux of unforgettable facts

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_389_--_the plateaux of unforgettable facts

20 Şubat 2012 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Dolaşıma Çıkartılmayan Seslerle Yeni Tümceler Oluşturmak: Zülâl Müzik vs. Deuss Ex Machina
Konuk: Zülâl KALKANDELEN - Cumhuriyet - Cumhuriyet Pazar - Zülal Müzik
Sesli Meram // Brian Eno...
>1<-Brian Eno-Third Uncle (Island Records)
>2<-Brian Eno-In Dark Trees (Island Records)
>3<-Brian Eno-By This River (Polydor)
>4<-David Bowie-Warszawa (RCA Victor)
>5<-Brian Eno & David Byrne-Mea Culpa (Sire-E'G Records)
>6<-Harold Budd & Brian Eno-Foreshadowed (Editions EG)
>7<-Brian Eno-Ali Click (Warner Bros. Records-Opal Records)
>8<-Brian Eno-This (Hannibal Records)
>9<-Brian Eno-Glitch (Warp Records)

                   the plateaux of unforgettable facts past present and future
                                                           (389)

Denkleştirilen imgelerin, birbirlerine ilintilenen görüntülerin, ayrı, ayrışık birbirinden uzak olarak konumlandırılan ve görünen hallerin toplamında ortaya çıkan şey betimleme halinin son derece zorlayıcı olduğu bir felaket turnusoludur haddizatında. Öylesine kolay bir teslimiyetle ve şartlanmışlıkla hemhal olunur ki ayrıştırılamaz bir biçimde kendi denginden aşağısında görülenler için pandoranın kutusu mekanizması devreye sokulur, pattadanak sahne kapsatılıverilir. Söz söyleme hakkının elinden alınmasının yanında yaşam hakkı, en hayati olgular için elzem olan şeylere ket vurabilmek söz konusu, bahis edilir. Mütemadiyen açtırtma kutuyu söyletme kötüyü izleğinden yansıyan olan biten sanki böylesi bir ahvalin muktedir elinde yaptıkları için altı kalınca çizilesi önermelerinin nasıl da yol ve yordamının buldurulduğunu açık seçik ilan eder. Her durumda öfke patlamalarına, dövlet hiddetine nail olacak birilerinin varlığına sahip çıkılarak yine yeni yeniden başka bir orta oyunu sahneye konulur. Kondurulur. Hınç alınası, küfür nesnesine dönüştürülesi adını sıfatını layığıyla tanımlayabilmek için akla ziyan şeylerin iliştirilmesine olur verilmesi gibi türlü çeşit atraksiyonlarla beraber bu güncenin felaketleri tüketilmez, sonu getirilmez aksine daha fazlası adına zemini daima yoklanan, nabzın kolaçan edilip gözlemlendiği bir satıh haline dönüştürülür. Döndürülür.

Karmaşanın, kaotizmin elinden bunca zamandır çekilmiş olunmasına karşın hala inatla o aralığın madrabazlığına tutunarak, yapılandırılmaya gayretkeş olunan şeylerin tümü birden düşündürücüdür. Düşündürücülüğünü korumaktadır en kısasından. Her duruma uygun bir parantez açmaktan gocunmayanların, her halde söyleyecek sözü bulunanların, karşıt fikir söylemekten, kendi aralarında çatışmaktan asla imtina etmeyenlerin birden ortaklaştığı, ortayolu bulabildikleri mevzu bahis kimi küçük zümreler, olaylar ve olgular olduğunda iş bu sathın nasıl da imece usül linci yeniden dönüştürebildiğini gözlemleyebilmek mümkündür. Acıların hangisinin diğerinden daha üstün olduğunu savlayabilmek adına gerçekleştirilen, birbirine ilintilenen, sözcük dağarcığına eklentilenen her hamlede ayrışımın en mesnetsiz örneklerini fark edebilmek, farkındalılığına ulaşabilmektir lafın kısası. Sözün özü her durumda dış kapının mandalı olarak adlandırılanların içimizdeki hainler olarak sınıflandırılanın, yaftalanananın kimler olduğunun resmi geçitleri sekiz sütuna manşet edilir, ettirilir. Kah sorgulanır, kah ayar verilir ama mutlak suretle bir ırkın diğerinden daha üstün olduğunun altını doldurabilme çabasında en olmadık şeylerin birbiriyle parallelikler kurdurulabilmesine, bir sonuç çıkartabilmesine müsammaha gösterilir.

Yanlış olanın kendi halindeyken de yanlış, hatalı, günahlı, ayıplı olduğu ortadayken hala otoriter bir biçimde onama, kınama ve daha eklenebilecek tüm teslimeyet emarelerine yarenlik eden dayatmacı emir-kipleriyle beraber bir sorgulanış görselleştirilir, hayata dahil ettirilir. Siz ne düşünüyorsunuz!!! sizin fikirlerinizi edinebilir miyiz!!!, siz hiç kendinizi x'in yerine koydunuz mu!!!, ekmek yediğiniz bu ülkeyi sırtından hançerlemeye utanmıyor musunuz!!!,  bu ülkede nefes alıyorsanız bizim kurallarımıza biat edip, bizim söylediklerimze, size reva gördüklerimize (mesela piç gibi) sessizce riayet ederek yaşamınızı devam ettirebilirsiniz yollu söylemlerin neresini nasıl okumalıyız!.. Bir sivil toplum toplantısı!, nümayişinin tam da ortalık yerinde pandoranın kutusundan çıkagelen her şeyi bilen muktedir-erk-iktidarın yeni nesil hiddetli dili v söyleminin siyaset vitrinini oluşturan, fikirleriyle akla zarar yedi düvele tek başına yeter yetenekli bay şahinbey bakanın ağzından dökülenlerin hangi birisini nereye koymak icap etmektedir. Nereye konumlandırırsak, dün kırdığı potlara yenilerini eklemekten gocunmayan bir şahsiyetin bağlı bulunduğu partinin bu ülkede gerçekten sorunlara merhem olup, çözebileceğini öne sürebiliriz. Hala bu kadar körlemesine bir sebatla adıyla sanıyla katliam anmasını linç tevatürüne, ötekisine, içimizde hiç bitmeyecek ermeni olana bir elden hep birlikte düşmanlık besleyebilmek için araç en hafif tabirle onları babasız belletip ne olduklarını kanıtlamaya inatla gayret etmenin nümayişin öznesini oluşturan katliam anmasının esas nedeni olan suçsuz insanları yad etmeyle ne ilgisi olabileceğini basitçe bir cümleyle açıklayabilecek kimse var mıdır?

Geçmişte bu topraklar üzerinde yapılıp edilen kıyamlar söz konusu olduğunda  tarihi tarihçilere bırakalım veczini sıklıkla kullananların, atalarının soykırım yapmadığını ispat edebilmek adına kendilerine kıyam seçiyor olmaları utanç verici değil midir? İnsanlığı toptan toprağa gömebilmek adına, en olur olmadık benzetmelerin reva görüldüğü ermenilik bir vurun abalıya hali midir olağan güncelliğimizin en sapmaz, eksilmez öğesi olarak. Soykırımın mazlum olana karşı gerçekleştirilmiş her bir öldürme eyleminin istisnasız tek bir yanıtı bu satırın sahibine göre ayrısız, gayrısız, ötekisiz berikisiz, amasız ve fakatsız basbayağı bu kadar kesin bir biçimde meydandayken, bazı şeylerin haddinden de ivedi bir biçimde raydan çıktığını imgeleyebilmek hala zorlu mudur? Nasıl bir akıl tutulmasıdır ki, ermeni bir gazetecinin vefatını aslında insana karşı işlenmiş bir suç olarak adlederek 'hepimiz ermeniyiz' vecziyle ses vermeyi akıl edenlerin karşısına, devletler nezdinde gerçekleştirilen, al takke ver külah gerçekleştirilen göstere göstere ölüme sebebiyet verilen, önlenemeyen masum kanlarını yad etmek adına gerçekleştirilen bir etkinlikte karşılık ve rövanş olarak 'hepiniz piçsiniz savlayışı seslendirilebilir nasıl? Neresinden tutasınız nasıl ifadelendirebilesiniz ki, canı alınanların sayılarla ifade edilenin bir istatistik olmaktan öte birer can oldukları vurgusunun altını kalınca çizebilelim.

Nasıl ama nasıl bir yol izleyebilesiniz ki, o kadar kendini kaptırıp gitmiş, faşizmin en görünür haline kendilerini teslim etmekten alıkoymayanların karşısında bu ülkenin içişleri bakanı'nın en akla gelmez betimelemelerle sakin olmayı değil daha fazla hiddetlenmeyi neredeyse eksik kalan saldırın komutunu seslendirmediği bir nutuk olağan sayılabilsin! Der Zor, Mardin, Sivas, Kahramanmaraş son raddede daha yakınlarımıza geldiğimiz vakit altmış günü tamamlamamış olan Uludere kıyamları yanı başımızda sorgulanmayı, yüzleşilmeyi beklerken nasıl bir vicdansızlık örneğidir ki hala acıyı kanırtabilmek, devletin faydasına olanlar, olmayanlar diye bahis açabilmek, bu doğrultuda tahrifatları kendi çıkarlarımıza göre şekillendirmek hala mümkündür, olasıdır. İnsanlığın düşgücü, yaşama tutunama şevki, iradesi yerle yeksan edilirken bir yerlerde yeni kıyamlar için zemin yoklanırken, bugün taksim yarın erivan ertesi gün suriye daha sonra başka bir yer ama durmaksızın hiddetli bir tahakküm oluşturma gayretkeşliği, yıkımların en büyüğünü pankartlara dökmek acı değil midir? Hala değil midir? Korkulanların çoğu zaman sessizleştirmelerin hemen akabinde devreye sokulan, aba altından gerçekleştirilen hamlelerle beraber şekillendirildiği bu üç maymun yurdunda hakikatlere sıra ne zaman gelecek, gelebilecektir?

Kıyaslanmadan birbirimizi yadsımadan, hedef haline dönüştürmek için yırtınmadan, çıkar beklemeden, emir beklemeden sadece insanlığın peşinden gitmek ütopya mıdır? Nasıl ifadelendirelim bu gayya kuyusunda, bu kadar kör faşistlikle beraber tutturulacak hiç bir mayanın, bir olma beklentisinin esasen boşa olduğunun anlamını ifadelendirebilelim. Sürekli aynı savlayış peşinde modern zamanların en yıpratıcı yansılarından birisi olan kıyamları siyasete, günün kurgusunda ağıza sakız belleyerek, olan bitenleri çıkarlar uğruna dönüştürerek, bağlamından kopartarak hiç bir yerlere varamayacağımızı dahası az kalan, azaltılmış olan nisbi insanlığımızı da yitireceğimizi ifadelendirelim. Düşgücü hayalperestlik olarak sınıflandırılan, vakit öldürücü olarak betimlenen, gerçeğe uzak diye hakir görülen muktedirin oyun sahasında, hükümranlık alanında zerre miskal yerinin olmadığının altının kalınca çizildiği, derdest eylenen, mutlak doğru olarak bellenmişlerin nasıl ağır tahribatların ardından şekillendirildiğini duyumsatan bir eşik, bir olgudur. Haddizatında şimdinin güncelliğinde yavaş yavaş unutturulandır. Göz önünde cereyan edenin, tepkimeleri asgari ve altında tutabilmek için gerçeküstü çabalanımlar toplamına bu kadar yoldaş olduğu bir denklikte, düzenekte layığımız olmayan ne kadar çok şeyin, hakkınız bu kadardır kabilinden imlenmesi, dönüştürülmesi imgenin, başka bir deyişle esas resmin giderek daha fazla komplike, karmaşık ve karanlıkla bezeli bir cenah halini almasını sağlamaktadır.

Bu ve benzerlerinin oluşturduğu şey tam da gerçekçil, işin kuralına göre hareket etmekten, kitabına, kılıfına göre yol almaktan bıkıp usanlar, durmaksızın yitirenler için (neticede sonucu olmayan bir devinim) üçüncü bir seçeneğin varlığını duyumsatandır düşgücü. Nice hayal kırıklıklarının peyderpey bireyin olumlamasını etkilemesinin yanında can simididir. Sımsıkı korunaklı, dolambaçlı, teferruatlarla örüntülenmiş, gizlenmiş algılamaların, kapsayışların, sınıflandırmaların yamacında önlerine sessizce itaat etmek seçeneğinden de başkasına müsade edilmeyenlerin, engelsizce buluşabildikleri bir çatıdır, en azından engellemelerin sirayet etmediği bir otonomdur, salt bireyin kendi çabasıyla bakıp görebileceği, kendi kararlarını kıyaslayarak alabileceği bir kümelemdir. Oluşturulan imge, söz öbekleri vs. dizini tek taraflı, tek bir duyumsanması istenilenin varlığını onayan bu bağlamda tektipleştiren bir sonucu yük edinirken, ettirirken ciddi ciddi üzerine tartışılası, değer atfedilesi bir platformdur işte bu düşgücü. Öteki ve berikinin muktedir elinde her anının, gözetim, tedhiş, tehdit ve tecrit altına alınabilirliğini göz önünde bulundurduğunuzda yabana atılmaması gereken önermelere ev sahipliği yapan, kurgusal olarak başlayıp bir hakikatle son bulabilecek şeylerin varlığını deneyimleyebileceğimiz bize kalan son cephelerden birisidir. Henüz dokunulmamış handiyse bozulmamış olan.

Nitelemeler gayretin zaruriyetten değil olağanlıkla şekil bulduğu, kıvamını yakaladığı, dönüştürülebilirliğinin de sorgulandığı düş gücü sahanlığında basitliğin ve kendindeliliğin farkındalılığından hareketle kotarılan, oluşturulan ara bağlaçların, oluşturulan yan yolların, okumaların önemini bir kere daha duyumsatır. Önemsiz görünenin, hakir bellenenin, belirsizliklere hemhal ettirilenlerin, karanlığa terk edilenlerin, bir günün değil her günün aynı basık, nefessiz sirayet etmiş sinizmin derinlemesine müsammaha gösterildiği bir bedbinlik orta oyununda akil olanın ne olması gerektiğinin örneklenebilirliğidir önemini koruyan iş bu düşgücü cenahında. Giderek mekanikleşen hissiyatı yitiren tepkimelerin, cukka, pozisyon, katma değer vd. unsurlarla, kazanımlarla belirlenebilirliğinin sürdüğü, amanına göre muamelenin, vavelyaların dozuna dahil edilmiş hiddete göre desteğin azalıp, çoğaltıldığı, insana layık olanın yerine ikame ettirilenlerin mesnetsizliği, çarpıklığının neredeyse normal olarak betimlenilmesine devam edildiği güncelliğin dahilinde, kendiliğinden kelamın, tasasız, kaygısız, engelsiz savunuşun müdanasız hak ve hukuğu her bir bireyi için layığıyla muhafaza etmenin, savunabilmenin gerekliliğini dökümleyecek v özet kabilinden sunumlandıracak olandır düşgücü.

Vicdan meselinin görünürde en yetkin sac ayaklarından birisi olan, değişmezliğini bunca ağır tahakküme karşı sürdürebilmiş bir alan olan dil de düşgücünün özenle birbirine yakınlaştırdıklarını anlamlandırabilmek için bir anahtardır. Mübalağa içerisinde, hali hazırda dolaşıma dahil olan anahtarın nesini, nasıl kodlayayım örneğinde olduğu gibi varlığını sürdüren, cismaniliğini muhafaza eden, şart olarak dikkatle bakabilmenin ötesinde başkaca bir unsura hiç gerek duyurtmayandır, olabildiğince net bir biçimde. Dilden ortaya çıkan her meram kırıntısı, her yarım cümle düşgücünün sınırlarından yaygınlaştırılıp geliştirilmeye çabalanılanları bütünleştiren birer önerme halini alması boşuna değildir. Boşlukta yankısını bulan her terennüm dile getirilmiş olan her tasvirin alt veya üst okumasından bunu derinleştirebilmek olasılık dahilindedir. Bir hak olarak tanzim edilmesinin vurgusu her dakika dile dolanırken, ana dil meselinin hemen yamacında ilintilenmiş olan farklı olanın seslendirilmesi, dile getirilmesinin beton-millet-sakarya bakışımının üstündeki etkisinden yola çıkarak şartlı refleksleri nasıl kervana düzdüğünü fark ettiğinizde bu olgunun kasti faullerden yeterince çekmiş bir ahvalin sırtına bindirilen yüklerin, atıfların, yargıların nasıl bir perspektiften süzülerek gerçekleştirildiğini meydana serecektir. Ortaya çıkartacaktır amasız fakatsız dosdoğru bir biçim dahilinde duyumsatacaktır, görebilmek için didişip durana.

Üzerinin ölü toprağıyla kapatılması için didişilip durulan, binbir tantanayla duyurulup sessiz ve sedasız elden ayaktan çektirilen açılımların bir geliştirmeyi sağlaması bir yana tıpkıbasım eskinin izleri üzerinden yola devam kararlılığının daimliği söz konusu edikebilir. Bu doğrultuda atılan hamlelerin bir yoksun olma halini aşması bir yana kalıcılaştırıldığından da dem vurulabilir. Ötekileştirmenin türlü çeşidinden sıklıkla v layığı olmayan pek çok şeye maruz kalmış bir sathın dahilinde daha kaldırabileceğimiz ne kadar yük vardır, daha elinden alınacak kaç hayali, kaç geleceği, kaç canı veya direkt soralım yaşayacağı kaç olumlu günü kalmıştır. Bırakılmıştır. Vavelyaların, gani gani mesnetsizliğin sularında tahakküm betimlemelerine el verdiği, yeniden yılmadan hizaya sokulduğu güncellikte basitten zora doğru ilerlemek, ama duvarlar inşa edip, engeller ortaya çıkartmadan koşulları ve şartları makulleştirmek ne zaman mümkün olacaktır. Zaman akışını olağandan hızlı bir biçimde devinirken varabildiğimiz bu ileri demokrasi sathının, gri güncesinde düşgücünü imgeleyebilmenin durmadan dışlanıp farklı olduğu duyurulanın aslında diğerleriyle de bir olanın faydasına dair kelama kulak verebilmenin değerini, atfedebilmenin, çabalanabilmenin, anlayabilmenin uğraşına, başkasının başına gelenlerin benim, senin başına da gelebilirliğinin açık edildiği günde idrak etmenin, harekete geçebilmenin mümkünatı yok mudur?

Keşmekeş afakı sarmışken dört koldan tepkimeleri nötralize etmek, gazını almak, şimdi git yarın gel kolaycılığına teslim olmak kayıtsız şartsız bir vehamet değil midir? Daha sadece bir konudan bahis açabilmişken bu kadarcık alanda, daha önemli olan sorunların nihai çözümlemelerinin akıbeti nice olacak, oldurulacaktır? Denkliği tutturulmuş mayası her daim aynı karılmış, pişmiş aşa durmadan su katılmış bu deney ortamının dahilinde cereyan edenlerin yekünü nefret söyleminin, milliyetçilik çıkarsamalarının, vicdan tahripkarlığının, adamına göre şekillendirilen adaletin, kimilerine hiç rast gelmeyecek olan!, rüyalarda yaşıyor bazı kendini bilmezler diye kestirilip atılan önermelerin, yanıtsız soruların, yanıtı bilinip de verilmeyen konuların neticesi nasıl bir ülke imgesi ortaya çıkartmaktadır? Hiç üzerine düşündünüz mü? Kolay olanın haklayış, sıtmayı gösterip ölüme razı getirmenin, biat ettirmenin ve daha pek çok şeyin bu kadar ağır tonlamayla oluşturduğu tahakküm seceresi düşgücünün korunması gerekliliğini bir kere daha ama son kez değil haklı çıkartmaktadır. Onlar gizlemeye, üzerini örtmeye devam ettiği müddetçe bu sathın dibinde, bucağında bir yerlerde başka türlü okumalar gerçekleştirilecektir. Kim bilir belki düşgücünün de galip gelebileceği, bunca arsız, hınç ve kindarlıkla yoğrulmuş bir edilmiş, kayıtsızlığı tescil edilmiş bir ülke olmanın önü bir şekilde alınabilecektir. Hayallerini daha güzel, daha anlamlı bir imgeye, sonuca dönüştürme gayretiye yola çıkanlara, yola çıkacaklara, derdest edilip onca ağır şartlara rağmen direnmeyi, hayata tutunmayı akıllarının köşelerinden eksik etmeyen herkese selamlarımızla...

>>>>>Bildirgeç
Hem Hocalılıyız, Hem Halepçeliyiz, Hem Ermeniyiz - Ahmet SAYMADİ*

Geçtiğimiz günlerde annemin: "Pazar günü Ermenilere karşı yürüyüş varmış!" cümlesi ile irkildim. Benim için, 60 yaşındaki annemin Newroz dışında bir eylemden haberdar olması başlı başına bir soru işareti taşıyordu! Annem 4 yıl önce 1 Mayıs'tan da haberdar olmuştu. Evimizin olduğu Taksim Meydanı'na yakın sokağa polis biber gazı atınca, koşuşan gençleri bizim apartmanın kapısını açarak içeri almıştı. Ertesi yıl Kazancı yokuşunun girişine kurulan polis barikatına polislere: "Açsanıza evladım geçelim" diyordu. Hâsılı, bizimle birlikte 1 Mayıs'a da katıldı.

Annem yürüyüşün duyurusunu Belediye otobüsüne asılan bir afişte görmüştü. Yürüyüşün afişi İstanbul'daki tüm belediye otobüslerine ve otobüs duraklarına, billboardlara, metro duraklarına asılmıştı. İstanbul'da yaşayan herkesin afişini görebileceği, haberdar olabileceği bu eylemin sadece görsel malzemesinin, dağıtılmasının, asılmasının ne kadar büyük bir bütçe gerektiğini hesaplayın. Afişlerin üzerinde imza yok! Sadece sosyal medya sayfalarının ve internet sitesinin linkleri var. Eylemi örgütleyen, çağrıyı yapan politik öznenin kim olduğu belli değil! Bunun arkasındaki Çapanoğlu'nun adını söylemek istemese de, AKP olduğuna adım gibi eminim!

Bir yandan Hrant Dink için kanlı gözyaşları döküp demokrat rolünü oynamak, diğer yandan böyle faşizan bir eylemi örgütlemek onlarında kanına dokunmuş demek ki!

Bu yürüyüşün alt yapısının TRT Belgesel kanalındaki "Soykırımın iç yüzü" belgeseli ile örülmeye başlandığını söylemek gerek. Belgesel gün içerisinde üç ya da dört kez gösteriliyor. Belgesel linkten izlenebilir. Belgesel ile ilgili konuşmaya bile gerek yok.  Parası neyse ödenen satılık yerli ve yabancı akademisyenlerle de desteklenmiş belgesel. Hele bir İngiliz Tarih Profesörü var, sanırsınız AKP'nin sesi!

Yürüyüşle ilgili TRT Haber kanalında 25 Şubat Cumartesi günü bir sabah programı yapıldı. Programa Azerbaycan'dan bir parlamenter, Hocalı katliamında yaşamını yitiren bir Azeri'nin yakını ve bir Azeri sanatçı katıldı. Programda konuşmaya başlayan herkes Hocalı katliamı ile ilgili bir iki cümle kurduktan sonra, meseleyi 1915 Ermeni soykırımına ya da onların deyimiyle "Ermeni yalanlarına" getiriyordu. Ya da, Fransız parlamentosunun aldığı "Soykırımları reddedenlere ceza yasasına" geliyordu. Bu arada Fransa'da kabul edilen yasanın sadece Ermeni Soykırımının kabulü ile ilgili olmadığını, Fransa'nın kabul ettiği tüm soykırımları kapsadığını ve sadece Türkiye'nin üzerine alındığını eklemek gerek! "Yarası olan gocunur" diye bir cümle vardı, bilmem hatırlar mısınız? Hocalı'da yapılanın bir katliam olduğunu herkes kabul ediyor. Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Rober Koptaş konu ile ilgili bir yazı yazdı. Eylemi organize edenlerin Rober'in yazısını anlayacağına dair ümidim yok ama yine de linkini verelim.

Devrimciler, Sosyalistler; Hocalı'nın, Halepçe'nin, Çorum'un, 1915'in, Srebrenitsa mağdurlarıyla duygudaşlık kuruyor. Katillerinden de hesap da soruyor. Biz, aynı zamanda hem Hocalılıyız, hem Halepçeliyiz, hem Ermeniyiz.  Mazlumdan yana olan, eşitlik ve özgürlük mücadelemiz dünyanın zulme uğrayan tüm haklarıyla dayanışmamızı hepimize şart koşuyor, biz Sosyalistiz! Türkiye Sosyalist Azerbaycanlılar Platformu'ndan yoldaşlar yürüyüşle ilgili yaptıkları açıklamada şöyle diyorlar: "Biz hiç bir katliamın diğerinin bahanesi olamayacağına, hiç bir acının diğerinden üstün olmadığına inanarak, Hocalı katliamının 1915`deki Ermeni olaylarıyla kıyaslanmasına, Ermeni trajedisini inkâr etmek için malzeme olarak kullanılmasına itiraz ediyoruz. Hrant Dink`in katli sonrası karanlık güçlere karşı Türkiye`deki Ermeni azınlıkla dayanışma anlamında acı ve öfkeyle dile getirilmiş `Hepimiz Ermeniyiz` sloganını sulandırmak ve geçersiz kılmak için ortaya atılan `Hepimiz Azeriyiz` önermesine itiraz ediyoruz. Bu oyuna ortak olup Hocalı katliamının bu çevrelerin siyasi malzemesi olmasına göz yummak en başta Hocalı katliamında hunharca katledilen insanların anısına saygısızlık, Hocalıların acısına vurdumduymazlıktır. Biz bu oyunun oyuncusu da, seyredeni de olmayı reddediyoruz. Yaşasın Halkların Kardeşliği..." Siz söyleyin, önümüzdeki yıl 16 Mart'ta Haleçe katliamında yaşamını yitiren Kürtlerin katledilişinin 25. Yılında nerede olacaksınız? Amerika'nın, dünyanın herhangi bir yerinde yaptığı bir katliamda nerede olacaksınız? Sizden ve duyarlı kamuoyunuzdan aynı performansı bekliyoruz! Tepkisiz kalacaksınız biliyoruz! Bari bugün de yalan söylemeyin.

Bizim için de değil, kendiniz için yılın bir günü Ermeni, Kürt ya da Alevi olmayı deneyin. Belki yürekleriniz biraz olsa da paklanır. Önünüzde iki seçenek var; zulme kör ve sağır olmak, Mazlum halklarla kardeş olup ezilenlerle birlik olmak. Tercih sizin!

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor, edecek günahıyla sevabıyla. Kelam sıklıkla dile getirilenlerin kuru kuruya tekrarından ibaret değildir, hemen hiç de öyle olmamıştır. Ahmet SAYMADİ tarafından kaleme alınan Hem Hocalılıyız, Hem Halepçeliyiz, Hem Ermeniyiz başlıklı makale bu haftanın kırık cümlelerinin bir tamamlayıcısı olacak içeriği bizlere sunuyor. SAYMADİ ve Birgün Gazetesi'nin anlayışlarına binaen bu makaleyi sayfalarımıza alıntılıyoruz...

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #383 (09.01.2012)
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Tutuklu Gazete - Sendika.org
Kişilerin Gözaltında Kayıptan Korunmalarıyla İlgili Uluslararası Sözleşme - İnsan Hakları Derneği
Hem Hocalılıyız, Hem Halepçeliyiz, Hem Ermeniyiz - Ahmet SAYMADİ - Birgün
Sosyalist Azerbaycanlılar Hocalı Katliamını ve Irkçılığı Anlatıyor! - Kızılyıldız
Hocalı Mazlumlarını Nasıl Anmalı? - Hilal KAPLAN - Yeni Şafak
Taksim'de 'İntikam' Sloganları: Faşistler Agos'a Yürümek İstiyor - Marksist.org
piyi üç alınız piçleri rahat bırakınız - Oğuzcan ÖNVER - Şiirleri..
Hepimiz Piçiz - Her Boku Bilen Adam - HBBA Blog
136 Metre Koşusu Etkisinde 136 Sayfa  - Büşra ERSANLI - Bianet
Rakel DİNK'in Hollanda Türkiye'li İşçiler Birliği Toplantısında Yaptığı Konuşma (Amsterdam) - Alıntılar-Referanslar
Dink'i Katleden Sistem Babamı Da İmha Etti - Burcu BULUT - Yeni Şafak
Hayal'e Göre Dink Cinayeti... - Haberdesin
İnsanlık Kuyuya Sığmaz - Özgür Gündem
Orhan Kemal CENGİZ: 'Gayrimüslimler ve Eski Paradigma' - Agos
Türkiye Kocaman Bir İkna Odasıdır - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal
"Vatana Millete Zararlı Çocuk Yok Edilsin" - Bianet
O Müdür Açığa Alındı - Milliyet
Bu Ülkede Ermeni, Kürt, Alevi, Süryani, Yahudi, Rum Cümle Öteki Olmak Zor Zenaat - Zeynep TOZDUMAN - Hristiyan Gazete
"Puşi"den İki Yıldır Tutuklu - Bianet
AKP’nin Şehir Yapılanması ATK - Osman ÖZTÜRK - Sol Defter
Köprü Siyaseti - Ahmet SAYMADİ - Jiyan
Neler Oluyor? - Yüksel GENÇ - Özgür Gündem
Yüzünü Arayan Mektuplar - Delil DELALİ - ANF
Vicdani Retçi Halil Savda Tutuklandı - Yeşil Gazete
Mayreni Lezus Hayeren - Talar ŞİLELYAN - Bianet
Yasak Bir Dilde Ağlamak - Eleştirel Günlük - Eleştirel Medya Günlüğü
Bir Dil Nasıl Öldürülür? - Aydın BARAN - ANF
Kürt Diliyle Herşey Yapılabilir - Birgül YILMAZ - BiaMag
‘Türkiye’de Eleştirel Gazeteciler Avukatlarını Hazır Tutsun’ - Jiyan
Bir Gün Herkes Gözaltına Alınabilir – Selçuk KOZAĞAÇLI - Sol Defter
Zihni Durduran Hız - Cüneyt UZUNLAR - açık koyu
Arméniens De Turquie: Comment Se Construire Dans Un Pays Qui Vous Nie - Géraldine SARRATIA - Les Inrocks
İstanbul’a Hiç Çocukların Objektifinden Baktınız Mı? - Yaşar ADANALI - Jiyan
‘Kentsel Dönüşüm’ Komisyondan Geçti - Yeşil Gazete


Brian Eno Official
Brian Eno - Eno Web
The Apollo Project, Live via WNYC
Brian Eno Informative via Pitchfork
Brian Eno & Rick Holland - Drums Between The Bells Albüm Eleştirisi - Zülâl KALKANDELEN - Zülal Müzik
Brian Eno’nun Ambient Dünyası - Murat BEŞER - Muratbeser.com

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Untitled By Yaroslav GERZHEDOVICH
Yaroslav GERZHEDOVICH's Flickr Page

>>>>>Poemé
Dua - Siamanto (Adom YARCANYAN)

Kuğular bu akşam ümitsizce göçtü zehirli göllerden
Mahzun kızlar zindandaki kardeşlerini düşlüyor
Savaş bitti leylakların bittiği çayırda.
Ağıtlar yakarak ince kadınlar,başları önde
Tabutların ardından gidiyorlar yeraltı geçitlerinde.
Çabuk n’olur,donuyoruz bu vicdansız karanlıkta,
Çabuk götürün bizi o müşfik hayata,
Kardeşlerimizin uyuduğu o kilise mezarlığına.
Öksüz bir kuğu gam çekiyor ruhumda
Ve orda,kan damlıyor gözlerimde taze ölüler üstüne.
Sakatlar ordusu çiğnerken kalbimin patikalarını
Çıplak ayaklı bir kör
Bir duacı aramada kutsal umutla.
Bütün gece uludu çölün kızıl köpekleri
Kumlar üstünde anlaşılmaz, anlatılmaz bir kederle inleyerek.
Ve düşüncelerimin fırtınası yağmurla dindi;
Dalgalar zâlim buzun altında sindi
Dev meşeler çığlık çığlığa
Yaralı kuşlar gibi döktü yapraklarını.
Sonra gece,ıssız bir boşluğa gömüldü.
Ve yalnız,kanlı ayın altında
Kımıltısız,binlerce mermer heykel gibi
Toprağımızın bütün ölüleri,birbirine duaya dirildi.

Kaynakça: Nabukednazar

Sunday, February 19, 2012

Deuss Ex Machina # 388 - viðrar vel til loftárása

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_388_--_viðrar vel til loftárása

20 Şubat 2012 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-High Wolf-The Dawn Of Man (Holy Mountain)
>2<-High Wolf-Fuji Descent (Holy Mountain)
>3<-Dan Berglund's Tonbruket-Balloons (The ACT Company)
>4<-Dan Berglund's Tonbruket-Decent Life (The ACT Company)
>5<-Bjørnstad, Darling, Rypdal & Christensen-Laila (ECM Records)
>6<-Bjørnstad, Darling, Rypdal & Christensen-Consequences (ECM Records)
>7<-Behzad Mehrnoosh-Vaelkommen (Till Vildmarken) (Self Released)
>8<-Behzad Mehrnoosh-Vinterblek (Self Released)
>9<-Sigur Rós-Lúppulagið (Krúnk)
>10<-Sigur Rós-Ný Batterí (Krúnk)

                                 viðrar vel til loftárása
                                            (388)

En yalın biçimiyle gülmek handiyse bu hengamenin türlü çeşidinin mütemadiyen sergilendiği bir cenahta hem bellekten hem yürekten silinmeye yüz tutmaya başlamış bir olgu haline dönüşüyor, dönüştürülüyor her bir dönemecinde muktedirin sus işaretçiliğinin, sırıtma artık hezeyanlarının birbirine paralelliğinde yeniden dolaşıma çıkartılıyor. Ümitvar olmayı bir kenara terk ettikten sonra hiç değilse bazı bazı, arasıra denkliği tutturulmuş gülüşlerin de sepya birer anı olmasının çabalanımı düşünülesidir. Tahrifatçılığın bir örnekleştirilmiş başka hallerinden peyderpey payımıza hakkımıza düşenleri ediniyoruz. Gam yükümüzü ağzına kadar tepelmesine donatmışken yepyeni ilavelere yer açmamız tembihleniyor. Sorsak da değişmez bir biçimde rutine dahil ediliyor, el mi yaman bey mi yaman diyerek, denilerek göstere göstere somurtmaların yenisini bir başkacasını bu kubbeye eklemlendiriyoruz. Neresinden başlarsanız, nasıl derinleşterirseniz hangi kıvrımını yakalarsanız yakalayın değişmezliği artık tescilli bir algı olarak sabitlenmiş "nemrut suratlılığın" hemen bir başka benzerinin zuhur eylendiği bir donatım hasıl olur. Dolgu. Bilinmezlikler arasında düşülmüş gayya kuyularında ıssızlaşmak bir yana enikonu gülümseyebilmenin bile handiyse idelojik sayılacağı bir dönem içerisinde hayatı sürdürebilmekten daha zor ne vardır, daha zora ne kalmıştır.

Yetişmeye, koşturmacasından kendi payımıza olumlu anlamda bir şeyleri edinebilmeye bunca çabalanma söz konusuyken bazı olgu ve türetimlerin fırsat bu fırsat denilerek iyice köşeye kıstırılması üzerine kafa patlatılası değil midir? Bunca avaneliğin, pespayeliğin, biri bitmeden ötekisi devreye giren tahakkümlerin dayatımların dünyasından hiç bir şekilde kurtuluş yok mudur, olmayacak mıdır? Dimağ bu kadar esef vericisini bir arada görmeye, işin adını koyalım resmen bağışıklık kazandırılmışken devletlu eliyle insana dair olanın sonunun getirilebilmesi yaralayıcı değil midir? Farkına varılması gerekli olan şeylerin üzerinde neredeyse hiç durulmaya bile tenezzül edilmezken incir çekirdeği kıvamının net karşılığını oluşturan şeylerin günü kapsaması, teferruatlardan sözümona arındırılmış bu sathın içler acısı halini yansıtmaktadır. Doğruyu dile getirebilmek, çekincesiz kouşabilmek, yarını için düş kurabilmek, her zamankinden az da kalmış olsa da sürprizlerin denk gelişleriyle gülümseyebilmek kısaca teferruat adledilmişlerin, teferruatlarından bir şeyler kapabilmek unutulması öncelikli olan mıdır? Vurgu. Dönüşümler belirli bir gelişimle düşünsellik makamının sabitliklere tutturulmuş her daim aynı kör noktalara takılı kalmış bezginliğini aşabilmek alt edebilmek için bir anahtardır.

Mutlak doğru olarak lanse edilenlerin nasıl da görecelilik ihtiva ettiği taşıdığı bu ahvalde iyice meydana çıkmaktayken istemsiz davranmanın, kulağını olana bitene kapalı tutmanın, duyarsızlaşmanın kendini tekrar eden yansılarından kurtulabilmek için hakikatli bir çözümleyicidir.Unutuşlara tekabül ettirilmiş insansı olan şeylerin söz konusu olduğunda bahsini açabilmek fırsatını göz önüne getirdiğinizde sanırız ne demek istediğimiz daha anlaşılır kılınacaktır. Bir personna haline dönüşmekte olan tepkimlerin, rutin sabitliklerinde müesses nizam sıradanlığına kendini kaptıranların her tepkimesini bir örnekleştirdikçe haştak estetiğinden uzaklaşmayan bir vurgu sahipliliğine dökümlemesi asıl resmin ne kadar büyük bir yıkım olduğunu unutturmaktadır. Hatırı sayılır bir biçimde gülümsemeyi, insana dair olan pek çok tepkimeyi artık ardımızda bırakmamızın müsebbiplerinden olan vehametlerin has sahiplerine karşı geliştirilebilecek tepkimenin sadece sanalın sınırları ile daraltımıyla ne gün anlaşılır kılınacaktır ne de geleceğin çekincelerinin aslında hiç de yabanıl şeyler olmadığının ikrarı söz konusu olacaktır. Çözümsüzlüğün "yeni" keşfedilmiş bir çözümleme biçimi olarak değere v kaale alınmasından göz önünde bulundurulmasından bu yana geçen sürenin aslında aleyhimize işleyen bir döngüyü tamamlaması mevzuu bahisken aynı eşiklerde ömürlerimizi heder etmek de günah değil midir?

Muktedir-erk-iktidarın yinelemelerinde çekincesizce dile getirdiği unutuşların belirli bir limittten çok daha derinlikli bir şekilde çoğaltılmasıdır. Az sayıda hatırlayanın, belleğini hatırlamak konusunda zorlayanların da sınırlı bir alanda vavelyalarını, gazlarını nasıl adlandırırsanız tanımını kendinizce belirleyebileceğiniz başkaca bir denkliğe tekabül edebilecek bir savlayışla def etme ısrarının yol verdiği, ulaştırdığı bu griliğin tam ve eksiksiz tahakkümü iflah kesici değil midir? Birbirimizi anlayabilmek konusunda en zorlu etapların bu döneme denk geldiği güncelliğin sathında hiç değilse lafazanlıkların yerini hakikate bıraktıracak, kuru kuru dolambaçlardan, tın tın temennilerden daha hakikatli bir şeylere sıra gelmemiş midir? Ehven olan sessizliğin daimiliği, unutulan gülüşler gibi pek çok şeyi bir kenara terk edip benzerlerini sıklıkla eleştirmek mevzu bahis edilmiş şeylerin bizahati kafamıza tepilmesinin ağırlığı altında kalmak, bu kadar yoksunlaşmak insanlıktan çıkartılmak düşündürücü değil midir, hala değil midir? Gözün gördüğünü, kulağın işittiğini her vurgu ve tonlamada senden, benden ayrımının başka bir tevatürünü dillendirebilmek konusunda yırtınanların da az biraz bu resmin kenarında, kadrajın tam da yamacında görünen şeylere artık uyanmalarının vakti değil midir, uyanmanın denkliği saati gelmemiş midir?

Bilindik şeyleri arşınlamaktansa gözümüzün önünde biriktirilen yeni cerahatlerin, musallat edilen, tebelleş kılınan fecaatlerin yankısını duyumsatabilmek oldubittileri aşındırabilmek, üçüncü bir yol oluşturabilmek, alternatif olanı tanımlandırabilmek gördüğünü yargılamadan önce bir kaç kere daha izlemeyi, anlamayı, düşünmeyi her kelamı kırk kere tarttıktan sonra kervanı düz yola çıkmayı gerektirir. Bütün bu gereklilikler günün şartları diye dayatılanların, üstüne konuşulan şeylerin nasıl gerçekliklerden mürekkep olduğunun, kestirilip atılmaya namzet olunan şeylerin önemli bir kısmının hiç tevazuya gerek olmaksızın hayati konular olduğunun altı çizilesi bir kere elzemdir. Meram dediğimiz bu satıh içerisinde kimi bulmacavari kurguların, deneyimlemelerin, kelime cambazlıklarının yegane çıkarımı bu rahlede böyledir. Kurgu. Basbayağı çiğ bir hamlığın, ama mütedeyyin ama seküler çaresizliğin, doldur boşalt algıların yoğunlaştırılmış akışında güncelliğin kenarında, kıyısında daimi birlikteliğimizden bir diğeri , bir başkasıdır sessizlik. Adı anılasılardan belki de önceliği, kapsayışı dahilinde sunumlandırdıklarıyla ibret alınasıdır, ibret vesikasıdır dört başı tecrit yalnız ve güzel ülkemin, önem arz eden mevzuuları boyunca, daimiliğini, nüfuzunu, etkisini koruyandır sessizlik.

Per per perişan edilen vicdan olgusunun, artık açıktan göstere göstere çekincesizce tahrif edildiği, manasızlaştırıldığı bir güncellikte bunca boyunduruğa, bunca dayatmaya adıyla sanıyla kocaman kapanmaz yaraları açan adaletsizliğe, biçareliğin ta kendisine karşı bünyeye sabitlenmiş olan sessizliktir hasbıhalimiz içerisinde değinmeye çalışacağımız. Heder ettirici, fecaati olağanlaştırıcı, muğlak ama birilerine göre hala geçerliliği olan, oldurulan doğruların, kesin ve değişmez yargıların, nasıl da aba altından sallanan değneklerle pardon, gümbür gümbür, mahalle ağzının tam karşılığı olarak denk düşen direktiflerle dopdolu veciz, demeç ve beyanatlarla bütünleştirildiği, olurunun yollarının çizildiği bu sahanlıkta tepkimelerin alt edilebilmesinin payandalarından olarak iliştirilebilecek sessizlik. Her çağrıda, her yankıda saklı duran, kendisini görünür kıldırsa da ancak dikkat kesildiğinizde farkına varabileceğiniz sessizlik günün getirdiklerinde, tortusunda biriktirilenlerin mevzusu hiç açılmayacak olanların yalnızlaştırılmasının, yalnız başına konulmasının müsebbiplerini, yönlendiricilerini daimi bir ilerleme disturuna her dem sahip çıkılır görünürken bu cenahta muktedirin nasıl da her yer ve her zamandan farklı olarak yerimizde saydırılmamızın söz konusu edilebilirliğini yalın ve net bir biçimde bütünleştirir, anlam kazandırır. Böylesi bir algı toplamında, neticede sessizliğin yaygınlaştırılması düşündürücülüğünü muhafaza etmekte korumaktadır.

Ayrışımların zamanımızda standartlar ötesine! bağlantılandığı handiyse her tepkime sahibine uygun bir biçimlendirmeyle bezdirme opsiyonunun devreye sokulabildiği bu ülkede siyasetçisinden, yazarına, öğrenci ve akademisyenine, hatta işinde gücünde asıl derdi geçim olan sade vatandaşına bir oradan bir buradan yapılan edilen ayrıştırmaların karşılığı, tartışma zemini, savunma hakkını, ifade özgürlüğü v daha nice aslen olağan olması gereken tahayyülü sınırlandırmaktadır. Okuduğun makaleden, tek tek sayfalarını çevrirken özen gösterdiğin kitabına, giyinip kuşandığın kılık kıyafetinden, dinlemeye can attığın seslere kadar uzun uzadıya bir liste ve sahanın yasaklı olarak tanımlandırılması, çabalanılması devlet eliyle terörize etmenin nasıl pundu bulundu mu muktedir elinde etkinliğini koruyan, halkına karşı bir susturma aracına evrildiğini, dönüştürülebildiğini kanıtlar. Pasifize edilmiş algı, düşünmektense riayet etmeyi, sürüden ayrışmamayı, etiketlenmemeyi, sıradanlaşmayı, sivrilmemeyi, gerektiğinde muhbirliği ve daha fazlasını ihtiva eder. Ettirilir. En sıradan görünen olayların bile belirli, hesaplı kitaplı çabalanımlar, tasarlamalar neticesinde oldurulduğu iş bu cenahta kurguyu tamamen aşan, tesirinin uzunca bir süre, etkinliğinin ise daimi kılındığı bir devinim hasıl olur, tebelleş edilir.

Dert gani ganiyken, handiyse her güne bir felaket sığdırılırken, her güne ayrı yanılası, tepki konulası bir tezahür, tahakküm dizilimi söz konusuyken nereye kadar, hangi raddeye kadar tamah etmenin, koşulsuz şartsız biatın temellendirilmesidir düşündürücülüğünü her şekilde muhafaza eden. Gün karaya dönerken, gün yüzü hepimizden kendini esirgerken böylesi bir yapılandırma sahanlığında bu dar alanda bazı şeylere uyanabilmenin, yolunda pek gitmeyen epey hallice dert edilesi olgunun hakikat olarak tanımlandırılmasının da ayırdına varabilmek ne zaman dank edecektir. Beklentileri bir kenara terk ettikten sonra yarınlardan da umudumuzu bayağı kesiyor olmamız yavaştan yavaştan, ha bire ısıtılıp durulan kıyamet geliyor kardeş sanrılarından çok daha evhamlanılası değil midir, hala değil midir? Etkisiz bir imgelem talihsiz bir çıkarsama değil hakikat ortadayken üstelik. Bunca bedbinlik, sirayet ettirilmiş olumsuzluk, rayına pek de güzel oturtulmuş tahakküm silsilesi, dayatım kumpanyasının sonu getirilmezliği kah şok kah flaş x 3 diye duyurulanın sus yoksa sıra en kısa sürede sana, size de gelecek ezcümlesinin okunabilirliğini arttırmaktadır. Kolaya kaçılmış olanın, başkalarını eleştirmek için fırsat kollananlar olmasının da en azından başka diyarlar için bitmek tükenmek bilmeyen bir demokrasi havariliğimiz devletlu nezdinde söz konusuyken üstelik ironik bile değil lügatın tam karşılığı olarak trajiktir.

Kendi sorumluluk sahanlığında yapmadığını, yapmayacağını fırsat bu fırsat bir sonraki güne terk etmeyen bu algı biçemi felaketi, yaşadığımız bozgunların, yıkımların, açılan gediklerin de tahrifatını belirli bir seviyenin üstüne taşımaktadır. Kuru gürültülerin, oldu bittilerin bu orta oyununda demokrasi dediğimizin basbayağı kumpaslara getirilip, deviniminin aksatılması neticesinde işlevini yitirmesidir, yitirtilmesidir. Boyunduruğu altına kaldığımız, nefessiz kılındığımız, yaşamın rastlantısal bir devamlılık arz etmesinin nihayetinde karşılık bulabilmesi, üstelik bunun itinayla sürdürülmesi hayalin gerçekler hale dönüştürüldüğünden dem vurup, bağ kurup, yapısının içinde adalet geçen bir oluşumun adilliğinin ne kadar müstehzi, olaycıl ve gerçekten uzak olduğunun gün yüzü bulabilmesini sağlar. Geçmişe terk edildiği bir şekilde ucundan kıyısından eleştiriye konu olan o dönemlerin pespayelikleriyle yüzleşmek, sorumlularını ortaya çıkartmak, hesaplaşmak vs. nice olguyla yola çıkıldığı duyumsatılan muktedir-erk-iktidarın bugüne eylediklerinin tam karşılığı nicedir? Hangi yanlışlar adalet ve demokrasi içerisindeki varsa bir gelişimi doğruyu götürmekte, yetersiz sessiz kılan, huzursuz eyleyen, istim üstünde tutan, endişeyi korkuya bağlayan müesses nizamın onamacılığının, neferliğinin daimliği bizleri ulaşmaktan artık heder olduğumuz muasır medeniyetler seviyesine çıkartabilecektir. Hangisi?

Bir hüsnü kuruntudan daha fazlasını tanımlandıran, günceyi donatan itinalı sessizlik, sessizleştirme, düşünceden ırak tutma çabasının karşılığı korkuyu olağan adletmekten başkası değildir, inandığın değil, piyonu olduğunu bunu öğretilip dayatıldığı hayat tecrübesinin en dikenli bahçesinde yalanların peşinde dolanmaya biat etmek kendi kendini kandırmaktan ötesi olmayacaktır. Vurguların tonu şiddetlendikçe, dokunan yanar ezcümlesini haklı çıkartan örnekler eklemlendikçe, fasit daire yarayı derinleştiren felaketi sıradanlaştıran ama daha detaylı bir gözlem imkanına kavuştuğunuzda ensede pişirilen bozanın, acısını görünür kılan bir sonucu ortaya çıkartır, denkleştirir. Bir tasvir yığınından çok daha değerli, anlamını görmeye gayret ettikçe, sessizliğe karşı ses çıkartabildikçe, tepkime ortaya koyabildikçe insani olanın asgarisini tesis ettikçe söz konusu edilebilecek demokrasi algısının eksiklerini en azından şimdi fark ettirebilecek bir büyük resim ortaya çıkmaktadır. Parçalarını irili, ufaklı yanyana denk getirmeyi başardığımızda hemen yanı başımızda cereyan eden olayların, sorumsuzlukların, felaketlerin içerisinde parmağı olanları da bu kasvetli karanlığın sürekliliğine çabalayanları da görebileceğimiz bir imge toplamıdır neticede karşılacağımız. Dip köşe saklanan hakikatlerin, üzerini ölü toprağıyla örtebilmek için didinenlerin, mevzuyu kısa kesmek adına yapılıp edilenlerin tümünün yekten görünürlüğü bir noktada oluşan bu resim zihinlerdeki devreyi harekete geçirebilir diye düşünmekteyiz.

Ötekisi olarak sınıflandırılmış, derdest edilmesi makulleştirilmiş, katledişlerin müspet karşılanabildiği her türlü kırımın, tehcirin, sınırlandırmanın, hayatın elden ayaktan kestirilebilirliğini deneyimlemeye doyamamış bir ülkenin yaralarını anlayabilmek, olan bitenlerin son kertede acısıyla yüzleşebilmek, yinelemekte fayda var dirayet göstererek oluşturulabilir, sessizliğe tamah ederek, boyun bükerek değil daha fazla söze karışarak, kelamın ve vurgunun hakkını ucu ona buna dokunurken çıkartmayıp sıra kendisine geldiğinde vavelyayı kopartarak değil tam da ona buna dokunulurken, bu arsız fecaatler arz eylenirken yapılasıdır. Hasılı kelam sessizlik, her olumsuz vurgunun handiyse olağan olarak sınıflandırıldığı bir coğrafyada önemli bir imgelemdir. Fazla derinleştirmeye çoğunluğunda gerek bıraktırmayacak bir biçimde kopan fırtınaların ardındaki anların toplamıdır, sağlamasıdır. Anlatabilmenin, laf olsun beri gelsin diye değil layığıyla anlayabilmenin, konuşabilmenin tesis edilebildiği bir ülkeye özlemle... ses çıkartın!...

>>>>>Bildirgeç
Ölümün Yaşı 12'ye Düştü - Kumru BAŞER / Kutbettin KURT*

İnsanın tarihsel algısının kabul ettiği, tanıma kavuşturduğu her olay ve felaketi doğal bir seyir olarak kabul etmiştir. Doğayı canlıyı cansızı zamanı mekanı tanımlamıştır. Tanımları ortak bir hafızaya dönüştürüp algıya evrilmiştir. İnsan algısının bildiği tanıdığı yaşam ve ölümler vardır. Algılarda yaşam sevinci çağrıştırır. Yaşam algısının en önemli kavisi ölümdür. Ölüm de bir algıdır insan zihninde, yüreğinde yaşantısında. İnsanlar ölüm karşısında çok zorlansalar da ölümün varlığını kabul etmiş ve bir algıya dönüştürmüştür. Yaşam denilen sürenin sonu, hayatın sunduğu tüm getirilerden mahrum kalmanın başlangıcıdır ölüm. Bu yüzden acı ve korkutucudur insana.

Ölümü, yok olmayı katlanılır kılmak için bir başka yaşamın varlığını yaşamsallaştırmışlar. Öbür dünya, cennet ve cehennemi yaratırlar zamanla. Yaşamı ölümü cennet ve cehennemi yüklerler insan algısına. Artık ölüm kabul edilen bir algıdır insan yaşamında. Amacım yaşamı ölümü tanımlayıp tartışmak değil. İnsan algısında ölüm bir sonu ifade ettiği için, acı vericidir. Bunun için “her ölüm erken ölümdür” denmiştir. Ölüm kabul edilen bir algıdır yaşam gibi. Ama kimi ölümler vardır ki algıyı çıldırtır. Algının isyan, çıldırma vakti. Algının ölümden utandığı an. Ölümü kanıksattığı için pişman olduğu an. Ölümün algılara kusup tükürdüğü an. Bilinen bir şeydir; insan doğası, büyür, evrilir ve ölür.

28 Aralık 2011, yaşam ölüm aralığı. Bugün ölüm farklı bir algıda, algının isyan vaktinde doğmuş olup yaşamamış ömürlerin ölümlerine uyandık. Roboski bir sınır köyü. Köy ölümün kıyısında. Ölüm sınır tanımıyor. Sınırın berisi gerisi, önü, arkası ölüm. Ölüm yağdırmışlar bilinmez silahlarla. Sınırsız bir ölüm ve pervasız. Kurban kesilecek hayvanların yaş sınırı var. O yaşı doldurmayan hayvanlar kurban edilmez. Ama bu toprağın çocukları gençleri, kadınları kurban ediliyor. Kurbanlık yaşımız 12’ye inmiş...

Bu topraklarda yaşı 30’un üzerinde olan her insanın uzaktan yakından duyduğu, bildiği veya gördüğü sınırlar arası yapılan kaçakçılık hikayeleri vardır. Öyle ki bu hikayeler bazen destansı bir masalın konusu, bazen şiir, bazen de filmlerin konusu yapılmıştır. Dünyanın her yerinde sınırlar arası kaçakçılık yapılıyor, halen de var. Şimdilerde kadın, eroin ve insan kaçakçılığını sıkça duyarız. Sözünü ettiğimiz kaçakçılık bunların hiçbiri değil; bu kaçakçılık türü az bulunandır. Bu bir toplumun yaşam hikayesi veya yaşam gerçeği. Bu başkalarınca dörde bölünmüş bir halkın kültürel, sosyal, ekonomik ve aşk hikayesi. Bu sadece bölünenlerin değil, bölenlerin de hikayesi. Bu sadece ölenlerin değil, öldürenlerinde tarihe geçen hikayesi.

28 Aralık’ta dağlar, sınırlar, derin vadiler, mayınlar aşılmış umut adına. Büyük emekler harcanmış. Kılı kırka yarmışlar, kırk katır, kırk cangori, kırk bidon mazot, her biri kırk liraya yola düşmüşler gecenin tam ortası. Dört tarafı çevrili karlı dağlardan geçiyorlar. Beyaz kar, beyaz ay, gecenin sessizliğinde yürüyorlar kan kırmızı ölümlere uyku var. 12’lik çocukların gözlerinde, gecenin soğuğu var el ayak yüzlerinde. Burası Botan, Roboski köyü kenarı. Yaşamak için her gün ölüme gülümsenilen diyar. Her sabah sevgiyle, anneyle, yaşamla vedalaşılır. Akşama varmamak var, geri dönmemek, kayıp olmak var bu ülkede. Her akşam dönüldüğünde yeniden merhabalaşılır geride kalan herkesle. Gece fısıltıdır konuşmanın dili. Dilden çok yürek konuşur; bu diyarlarda yüreğin atıyorsa yaşıyorsundur. Ve ölüm geldi kulakları sağır edercesine. Gökyüzü yarıldı, göğün karnı yırtıldı. Ateş yağdı gökyüzünden yeryüzüne. Karıncalar kaçıştı sağa sola. Kaplumbağanın kabuğu çatladı, korkudan. Dağın ayıları uyandılar derin kış uykularından. Sadece kurtlar sezdi havadaki puslu ölüm kokusunu. Ölüm gökyüzünden indi, zulüm ile kol kola. Algıyı çıldırtan ölüm, baş bir yana beden bir yana, umut ise başka bir yana savruldu. Umut saf değiştirdi, sessiz puslu havada. Cindi dört yaşındaki kızı Narin için kırmızı bir toka getirmişti ötelerden. Yol boyunca Narin’in saçlarına takacağı anı hayal etmişti. Gülümsemişti kendi kendine. Her gülümseyişinde buz tutan ortası sarı kenarları beyazlanan bıyıklarındaki buzlar eridi. Daha önceleri de Narin’e hediyeler almıştı. Çoğu zaman unuturdu cebinde. Ama bu kez toka hep elinde. Tokayı avuçlarında sıkmıştı yol boyunca. Şimdi kol bir yana toka bir yana. Toka karın üstünde savrulmuş. Cindi’nin görebildiği son şey kırmızı toka.

Bu coğrafya çok ölüm gördü. Ölümün her rengini tattı. Soğukluğunda tüm hücreleri dondu. Sıcaklığında dirhem dirhem eridi. En kötüsü beyinsel olanıydı, düşünsel duygusal ruhsal ölümlerden geçti. Karakolda, sokak ortasında, Dicle-Fırat kenarı, dağın zirvesi, okul bahçesi, gaz çocukları, işkence tezgahları, dört duvar arası şahittir. En kötüsü ruhsal olandı. Ama bu çok farklı, paramparça bir ölüm...

Genç bedenler taşınıyor Roboski’ye katırların sırtında, gece geride kaldı. KejÍ ana beyaz saçlarıyla yola çıkmış katırları gözlüyor. Oğlunun ölüsünü öpecek iki kaşı arası. Yollara düşmüşler oy havar! Ama oğul eksik, oğul yarım... Diğer katırın sırtında oğlun diğer yarısı. Oy aman, bu zaman hangi zaman, bu ölüm hangi ölüm? Gökyüzünün ağlama zamanı değil mi? Tanrıların gökyüzünden düşme zamanı değil mi? Taşların çatlama, dağların devrilme zamanı değil mi? Toprağın yüzünü örtme zamanı değil mi? İnsanlıktan çıkılan vakit değil mi? Artık yüreğini yollara vurup gitme zamanı değil mi? Hangi seyirci, insan olduğunu iddia edecek bundan böyle? Kıyamet, mahşer günü bugün değil mi? Görmediniz mi, zebaniler havalanmış, kanatları kara, gözleri irin, çeneleri sivri değil mi havar!

Hangi annen gülecek bundan böyle hüzünsüz? Hangi gelin yarını düşleyecek, hangi genç kız gizli aşklarında buluşacak Roboski’nin dağ eteğinde? Söyle anne. Söyle anne hangi çocuk gülecek bundan böyle Roboski’nin sokaklarında? Her çocuk doğar doğmaz yürümez mi yolları? Genç kızlar hangi beyaz atlı genci örecek, nakış işleyecek beyaz beze kaneviçe. Parçalanan bedenin hangi parçasını düşleyip sarılacak soğuk bir gecede hayal ile kabus arası? Toprak nasıl örtecek üstünüzü genç bedenler? Anne mırıldanıyor, oy cangori yÍmin, sen değilsin benim, benim vurulan. Dağ çiçeği kokulum bendim vurulan.

İşte o anlar, toprağa dönme vakti. Umut bölünüp yapay sınır tellerine takıldı, baharı bekleyeceğiz çaresiz. Acı sınırlarda gezinirken gelip ülkemin annelerinin boğazına düğümlendi yeni bir yılın arifesinde. 12’sinde kaldı oğulların ömrü 13’ün basamaklarında. Anneler 35 ömür yaşlandılar tek tek 40’lı bedenlerinde. Umut sınır ötesinde, acı ise sınırın berisinde, gerisinde; Narin’in gözlerinde. Acının sınırı yok, geziniyor yollar yürekler arası. Herkes ama insan olan herkes ağladı, sadece tanrılar ağlamadı. Onlar kılıf aradı yaptıklarına ve yapacaklarına. Tanrıların gazabına geldi, Narin’in kırmızı tokası. Birden ona, ondan yirmiye, yirmiden otuza, otuzdan otuz beşe sıra sıra tabutlar akıyor omuzlardan toprağa. Acı sel olup akıyor toprağa, toprak yüzünü kapatıp kaçıyor.

Narin yarı buharlanmış kırık camlı pencereden izliyor gözlerindeki buruk acıyla. Kıyamet anlarını duymuştu dedesinin masallarından. Kıyamet bu olmalı diye düşünüyor Narin. Roboski mahşer yeri. Tanrılar halen sus-pus, gözlerinde hiç yaş yok. Yeni ölümleri, benzersiz ölümleri planlıyor olmalılar. Ama nokta koy buraya tarih, can alırken dünyanın en sefil yaratıkları, onların Batılı işbirlikçileri de suskun kalmayı yeğliyorlar...

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bu kadar nefessiz bırakışı karşısında hala akil olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural v kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan!!! olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınması. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle! kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor. Kelam sıklıkla dile getirilenlerin kuru kuruya tekrarından ibaret değildir, hemen hiç de öyle olmamıştır. Kumru BAŞER ve Kutbettin KURT imzalarıyla yayınlanmış olan Ölümün Yaşı 12'ye Düştü başlıklı makalesi hem denememizin devamında okunabilecek detaylı bir çözümlemeyi, hem de günümüz sathının içerisinde suskunlaştırmaların yamacında hizaya sokulmasına çabalanan, bir ötekisi adledilenlerin kimler olduğunun açık bir beyanatı karşımıza çıkartılıyor. BAŞER, KURT ve Özgür Gündem Gazetesi'nin anlayışlarına binaen sayfamıza alıntılıyoruz...

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #380 (19.12.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #382 (02.01.2012)
Titreşim / Deuss Ex Machina #383 (09.01.2012)
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Tutuklu Gazete - Sendika.org
Kişilerin Gözaltında Kayıptan Korunmalarıyla İlgili Uluslararası Sözleşme - İnsan Hakları Derneği
Ölümün Yaşı 12'ye Düştü - Kumru BAŞER / Kutbettin KURT - Özgür Gündem
Heron Görüntülerini İzleyen Kürkçü: Geriye Tek Soru Kaldı - ANF
Roboski Gençleri Anlatıyor - Hamza AKTAN - Bir Artı Bir
Tersine, Şiddeti Tatmin Etmeye Yönelik Olan Kurallar Evreni... - Michel FOUCAULT - Proscenium Arch
Yenilenmiş Resmi İdeoloji - Sıtkı GÜNGÖR - Atılım
"Kazılar Şeffaf Yürütülmeli" - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Öldürülen Kürt Çocuklarının Listesi - Çetin YILMAZ - İç Dalaşı
Çocukları Ancak Silahsızlanma Korur - Yüce YÖNEY - Bianet
Demirtaş: İki Vekil Bedenini Ölüme Yatırdı - ANF
‘Dindar Nesil’ Konusunda R.T. Erdoğan’ı Destekliyorum. Neden Mi? - Bülent HABORA - Evrensel
Akılcı Nesiller Yetiştirmek... İşte Mesele Bu - Çağhan KIZIL - Muhalefet
Kaçıp Gitmek - Bülent USTA - Birgün
24 Nisan 2011’in Ardından - Silva BİNGAZ - Talin SUCİYAN - Azad Alik
Sevag Balıkçı’nın Ölümü Neden Bir ‘Nefret Cinayeti’ Örneği? - Garo PAYLAN - Açık Radyo
My Son Shall Be Armenian - Hagop GOUDSOUZIAN via NFB
Anti-Semitizm ve İsrail'in Kalıtımsal Açmazları - Remzi BARUD - Etkin Haber Ajansı
Noam CHOMSKY: Irak'taki Kürt Yarı-Özerkliği Sürdürülebilir Değil - David BARSAMIAN - Armenian Weekly - Gerçeğin Günlüğü
namert - leylaceviz - Hafıza-i Beşer
'Medeniyet' çiye? - Fuat UYGUR - Atılım
“ilericiyiz ama ‘ibne’de değiliz!” - Cüneyt UZUNLAR - açık koyu
"Millî ve Manevî" Faşizm - Tarık GÜNERSEL - Birgün
Polis, Ergenekon ve KCK Operasyonlarında "Bonus" Aldı Mı? - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Dünya Anadil Günü Etkinlikleri - Basına ve Kamuoyuna... - Kollektifler - Nor Zartonk
İfade Özgürlüğü ve Polis - Hüsnü ÖNDÜL - Evrensel
AİHM: Nefret Söylemi İfade Özgürlüğü Değildir - Etkin Haber Ajansı
Yunanistan’daki Cadı Kazanı - Stathis KOUVELAKIS - Yiğit ATAK - Jiyan
Ne Değişti? - Kürt Kadınlarının Zorunlu Göç Deneyimi - Emek Dünyası


High Wolf At Myspace
High Wolf via Holy Mountain
High Wolf Return With 'Atlas Nation' By Josiah HUGHES via Exclaim
Dan Berglund's Tonbruket Official
Dan Berglund's Tonbruket - Dig It To The End Albüm Eleştirisi - Sami KISAOĞLU - Cazkolik
Dan Berglund's Tonbruket @ SalonİKSV Konser Eleştirisi - Zülâl KALKANDELEN - Zülâl Müzik
Ketil Bjørnstad Official
David Darling Official
Jon Christensen Informative via Wikipedia
Terje Rypdal via ECM Records
Bjørnstad / Darling / Rypdal / Christensen - The Sea II via ECM Records
Terje Rypdal & David Darling - Eos (ECM - ECM 1263) Album Critic By Sühan GÜRER via DOARC
Behzad Mehrnoosh Official
Behzad Mehrnoosh Artist Page via Last.FM
Behzad Mehrnoosh Informative via The Sirenssound
Sigur Rós Official
Sigur Rós Artist Page via Facebook
Sigur Rós - Inni Album Review By Jake COHEN via Consequence Of Sound

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Seni İzliyor - İç Mihrak
İç Mihrak

>>>>>Poemé
Umuttur - Turgut UYAR

“sen beni sevdikçe ey yar derdim artar daima”
çünkü beni sevsen de
güvenmezsin bana bilirim
ama artan her şeyle birlikte yanlışlık da artar
mesela her su gözyaşı olur
her dönem bir hazin geçiş
suya boşversem yanılsama
aya baksam bir bulut
sevgisizlikle birlikte yanlışlığın hükmü başlar

bir düşün kaç kişiyiz bildirilerde
şimdilik kaç paralığız hele akşam olunca
bunca sütsüzün kahrını çektik düşün ki
gene de soluğumuz
bir orman yangını sanılır oralarda buralarda
ezildik gerçi ama horlanamadık bunu hatırlarsın
mutlaka hatırlarsın bunu
tut ki enver bırakır tehdidini
ethem başlar

çünkü beni sevsen de bana güvenmezsin iyi bilirim
apoletim sırmasız hatta hiç yok
su içsem ağzımın kenarlarından dökerim
neyi hatırlatır benim sana uzak bir bakışım
bilirim
aslında mutsuz yaşayıp gidiyoruz
ölüme direnerek şimdilik
şimdilik alımlı bir başka mutluluklara özenerek
aşkımız ve mutfak rafları ve uçaklar üstüne korkumuz
bir yudum gelecek ve mutlu saatler üstüne korkumuz
ama birlikte biliyoruz: eğilecek bugünkü başlar

sev beni, alış bana
kimse ürkütemez bağlandığımız güzelliğin utkusunu
sev beni, bir dağ gölgesi kadar sev
şimdilik bırak musluğun sızmasını damın akmasını
bir tırnak gibi büyü domuz bir tırnak gibi
zorlayarak her bir yanı
çünkü biraz sonra umut başlar her günkü, başlar

aslında bir alıştırmadır umut
öbürlerinin azıcık nefes diye bağışladığı
-baharı beklemeye benzer-
hain ve olmayanadır çünkü
umutsuzluğu taşır yanında
oysa nasıl olsa gelecektir bahar denen tarih
önüne durulmaz mantığıyla doğanın
yeşilden olma birim
sudan gelme itmeyle

umut yoktur
kimse yoktur umut etmemeyi önleyecek
çünkü umut kaçınılmaz gelecektir
bütün gümbürtüsüyle
umut kaçınılmaz gerçektir çünkü
biri asya’da biterken sözgelişi, şili’de öbürkü başlar

Kaynakça: İTÜ Sözlük

Thursday, February 16, 2012

kenarlık # 6 müzikal meram - carsten nicolai röportajı - sühan gürer

"müziğin işitsel bir deneyimleme oluşturmasının yanında görsel bir hafızayı biriktirebilme imkanını sonuna kadar değerlendiren bir mucit carsten nicolai. gerek solo projeleri, gerekse ryuichi sakamoto, blixa bargeld, ryoji ikeda, frank bretschneider ve olaf bender gibi önemli kompozitör, müzisyen ve prodüktörlerle yeni bir ses tasarlama-türetme alanında kulakların pasını alan, yetkin, zihin açar projelerin arkasındaki imza sahiplerinden. cumartesi akşamı nova muzak series kapsamında borusan müzik evi'nde gerçekleştirilecek olan alva noto konseri öncesinde sühan gürer'in daha önce basatap dergisi'nde yayınlanmış olan röportajı hem ses peşinde koşturmanın detaylarını hem de elektronik müziğin meramına dair altı bolca çizilesi kelamıyla önemli bir okuma parçasını oluşturuyor."

SG - Bir hayal dünyası yaratırken gerçek objeler ve sesler kullanıyorsunuz. Görsellik ve müzikal açıdan yaratım/üretim sürecini açıklayabilir misiniz?

CN – Bu aslında genel bir soru ve biraz da zor sanırım. Ama nasıl çalıştığımı biraz anlatayım. Her zaman birbirine paralel projeler üzerinde çalışırım. Stüdyodaki genel havam da bu şekilde. Aynı anda birkaç iş üzerinde çalışırım. Sabah ve akşamları okumakla geçiyor. Araştırmalarım da bu saatlerde oluyor. Gündüz saatlerinde bu ikisini pek yapmıyorum. Berlin’deki küçük stüdyomda 4-5 kişi çalışıyoruz. Test yapanlar, prototip çıkaranlar çoğunlukta.

Temaları ortaya çıkaran insanlar da var. Yapılan işlerin açıklamalarını veya bu işlerle alakalı teklifleri yazma işi var. Gelecekteki projelerin yapılandırılması var. Aslında birçok şeyi aynı anda yapmaya çalışıyorum. Çok yoğun çalışmam gereken bir projeye başladığımda ise kendimi izole ederim. Özellikle müzikle alakalı olduğunda kayıt bölümüne geçerim ve kendi başıma kalırım. Ayrıca projelerin temellerini oluştururken de yalnız çalışırım. Daha rahat konsantre olmam için bu gerekiyor. Fakat bu işleri deyim yerindeyse gerçekleştirirken birçok fikre, bakış açısına ihtiyacım olur. Bu yüzden de başta asistanım olmak üzere birçok kişiyle görüşürüm ve sonuca ulaşmamda bana yardımcı olurlar.

Aslında hepsi birbirine bağlı. Bazı projeler girift bir halde ilerleyebiliyor. Bazen bir diğer projede edindiğim deneyimi başkasında kullanıyorum. Hiçbir kesin çizgiyle ayırmıyorum çalışmalarımı. Stüdyoda herkesin her şeye ilgisi var ve hatta her işte parmağı da var. Belki insanların katkı yoğunluklarını sağlayan yetenekleri var ama genelde bir şekilde her işe katkı sağlıyorlar. Bizimkisi bir stüdyodan ziyade biraz açık bir labaratuvar gibi diyebilirim.



SG - Soyutlamanın müzikal ve sanatsal açıdan sizin için anlamı nedir?

CN - Bana göre soyutlamanın anlamı dünyayı anlamaya çalışmaktır. Dünyayı anlamaya çalışırken de modeller kullanırız. Modeller aslında doğanın prensiplerini anlamak için kullandığımız basitleştirilmiş bakış açılarıdır. Bu modellerle hayatın nasıl işlediğini anlamaya çalışırız ve bunlara ihtiyacımız var çünkü bize bir başlangıç noktası veya bir tanımlama sunarlar. Böylece kaybolmayız. Yaşayabileceğiniz en korkunç histir kaybolma ya da yönünü tayin edememe. Bundan yola çıkarak kendi etrafımızda hazırladığımız modeller önem teşkil eder.

Soyutlama burada modelleme safhasında olaya giriyor. Karmaşık olayları veya durumları sadeleştiriyoruz ve bu noktada bazı etkenleri veya noktaları soyutluyoruz. Ben de tüm çalışmalarımda bunu uyguluyorum. Her zaman sadeleştirmeye yöneliyorum. Bu bir müzikal çalışmam olabilir, bir sunumum olabilir ya sadece bir fikir de olabilir. Her zaman bir adım geriye atıp mümkün olduğunca sadeleştirmeye çalışıyorum. Yani işin özüne inmeye çalışıyorum. Benim için önemli olan da bu. Çekirdeğe indirgediğim tüm projelerimde neler olduğunu daha rahat takip edebiliyorum ve birbirleri ile olan olası bağlantıları da çok daha kolay biçimde görebiliyorum. Ne ifade etmek istediğimi ve nereye geldiğimi izleyebiliyorum.

Örnek olarak yıllardır müzikal açıdan ses dalgalarına odaklanmış durumdayım. Sade ve tek başına ses dalgalarına. Elbette bana neyin ses olduğunu sorabilirsiniz. Ses yaratmak için en temel yapıtaşlarına inmeniz gerekiyor. Saf bir ses dalgası doğada sıkça bulunmuyor. Algılaması da biraz zor ancak bazı elektronik enstrümanlar kullanarak hazırlayabilirsiniz dalga boyunu ve şiddetini ayarlayarak. Elbette akustik ortamın da önemi var. Bu konsept zaten temelinde indirgenmiş bir yapıda ve soyutlamanın temelinde de bana göre bu indirgeme işlemi var.

SG – Endüstriyel müzik “Duygu Mühendisliği” olarak da adlandırılabilir. Bu tanımlama aynı zamanda görsel sanatlar için de kullanılabilir. Bu bakış açısıyla alakalı olarak ne düşünüyorsunuz?

CN – Doğruyu söylemek gerekirse “Duygu Mühendisliği” terimini ilk defa duyuyorum fakat ne demek istediğinizi gayet iyi anladım. Bence ses ile ilgili olarak en hayran kaldığım nokta duygularımızı doğrudan ifade edebilme imkanı sunması. Aslında nasıl olduğunu da tam olarak anlamıyoruz ama yaşadıklarımız ve ortak paylaşımlar bize bunu gösteriyor. Bunu kelimelere dökmek de gerçekten zor. Sanki bir ses içimizdeki bir tele dokunuyor ve o tel hiç durmaksızın bir kimyasal reaksiyon başlatıyor beynimizden başlayarak.

Gerek görsel sanatlarda gerekse müzikte bu doğrudan etkileme amacı güdüldüğünde o eserin kalitesi ortaya çıkıyor. Bence bu hepimizin bir şekilde yakalamaya çalıştığı nokta. Bu kalite kavramını çalışmalarımın bir parçası haline getirmeye çalışıyorum.



SG - Raster-Noton bir plak şirketi olmaktan öte bir sanat atölyesi gibi. Geleceği vizyon edinmiş ve sürekli devinimde bulunan bir projeyi andırıyor. Raster-Noton’u şekillendiren nedir ve projeler nasıl oluşturuluyor, anlamlandırılıyor ve sunuluyor?

CN – Biz Raster-Noton’u bir platform olarak görüyoruz. Büyük boş bir alan düşünün. Hepimizin bu alan üzerinde kendimizi ifade etmek için odalarımız var. Bu platform üzerinde sergi açabiliyoruz, iletişimde bulunuyoruz ve yayın yapıyoruz. Ayrıca dışarıdan bize fikirleriyle destek olan büyük bir kesim de var. Bunların içinde müzisyen de var, ressam da, desinatör de, plastik sanatçısı da. En basitinden bir albüm yayınlanacağı zaman bile buna basit olarak bakmıyoruz. Bu platformun temel amacı sanatçılara kendilerini ifade etmeleri, birbirleriyle iletişime geçmeleri ve sonuçta ortaya bir eser çıkarmaları için en uygun ortamı yaratmak.

Plak şirketi olarak aslında gayet basit bir mantıkta çalışıyoruz. Aslında hazırlananların sadece küçük bir kısmı halka sunuluyor. Sanatçıların zaten işin büyük bir kısmını hazırlamış oluyor. Ondan sonrası ise fikirler alarak, fikirler üzerinde oynayarak hazırlanıyor. Fakat bunun sunulması sanatçıya kalıyor. Bazı eserler sadece te bir tema üzerine yapılandırılmış olabiliyor. Bu sadece müzikal de olmayabilir. Kitap da olabilir tema olarak.

Yeri gelmişken şu ana kadar üretken ve orjinal fikirleri ne olursa olsun yayınlamaktan geri durmadık. Kitap da yayınladık, t-shirt de. Sanat okulu öğrencileriyle bir çalışma yaptık ve yayınladık. Sadece poster yayınladığımız da oldu. Ancak işin temelinde ve oluşumunda müzik elbette en büyük yeri tutuyor. Yaptığımız gösterilerin veya sergilerin hepsinde müziği de mutlaka tamamlayıcı olarak kullanıyoruz. Bunun özünde de her daim sesin nasıl bir ses olması gerektiği mantığı üzerinde yoğunlaşıyoruz. Gerçek ses arayışı da diyebiliriz. Hepimiz geleceğe bakıyoruz, sınırları zorluyoruz ve nerede önümüze çıkarsa aşmak için yollar arıyoruz. Bulamazsak destek istiyoruz. Yeni bir ses hem yaratma açısından bir güncellik getiriyor, hem de dinleti açısından.

SG – Ryuichi Sakamoto ile Doğu ve Batı müziklerinin kaynaştığı noktada alternatif müzik anlayışına sahip bir projeye imza attınız. Bu ortak paydaya nasıl geldiniz ve kişisel bakış açılarınızın sonuca etkileri ne oldu?

CN – Önce sondan başlayayım. Kişisel bakış açılarımız temel etki noktası oldu diyebilirim. Elbette sevmediğiniz şeyi yapmazsınız. Tabii sınırlar ayrı bir konu ama genelde beğeni de mutlak rol oynar sonuca ulaşırken.

Bu proje yaklaşık 8 yıl önce bir düzenleme çalışmasıyla başladı. Sonucu ise çok özgün bir parça oldu ve akabinde ikimiz de buna devam etmek istedik. Bugüne kadar 4 albüm kaydettik. En son albümümüz için çok yoğun ve iç içe bir çalışma dönemi yaşadık. Müzikal anlamda da güçlü bir yapı ortaya çıktı. Bir albüm çıkarmıştık “UTP” adında ve Ütopya temasından türetmiştik. “UTP 2” için de daha farklı bir müzikal yapı ortaya koymak istedik ve aklımızdan geçenleri paylaştık. Tabii Ryuichi Sakamoto benim sahip olmadığım özelliklere sahip ve ben de onda olmayanlara. Birlikte çok uyumlu bir şekilde çalışabiliyoruz. Bu projede bireysel olarak yapamayacağımız şeyleri gerçekleştirebiliyoruz. Benim melodi yazma özelliğim yok ve Ryuichi’nin de üretilen ses dalgalarını yapılandırma özelliği yok. İkimizin artıları üzerinden yola çıkıp sonuca ulaşıyoruz ve gerçekten içten bir çalışma oluyor. Bu bakımdan üzerinde çalıştığımız ne olursa olsun dirsek temasıyla çalışıyoruz ve sürecin kendisi de gayet rahat ilerliyor.

Şu anda herhangi bir proje üzerinde çalışmıyoruz ama önümüzdeki sene buluşup 5. albümümüzü kaydedeceğiz. Tabii herhangi bir engel oluşmazsa.



SG – Son albümünüz “Xerrox Vol 2”’de, çalışmalardaki yoğun ses yapıları endüstriyel bir his verirken Drone da tüm sahneye hakimiyetini ortaya koyuyor. Bu serinin ilk albümüyle karşılaştırdığımızda Drone’un çok daha önde olduğunu vurgulamak gerekiyor. Konseptteki bu temel değişimin sebebi nedir?

CN – “Xerrox Vol 2” aslında tek bir parça olarak hazırlandı. Kendi başına uzun, güçlü bir parça olduğu fark edilebilir her ne kadar albümde küçük parçalara ayrıldıysa da. Evet bu albümde Drone çok daha ön planda ama iki albümde de herhangi bir vuruş olmaması teması üzerine yapılandırma var. Herhangi bir keskin müzikal seri de yok. Drone veya Crescendo, bu temanın doğal bir gelişim süreci. Aslında ilk albümdeki bakış açısını da biraz değiştirmek istedim. Fotokopinin nasıl başladığı ve ne şekilde sonuçlandığını anlatmaya çalışmıştım. Basit bir melodiyle başlayarak daha sonra bir ses duvarına dönüşüyordu. Küçük melodilerin oluşturduğu bir ses duvarı. Parçaları tekrar tekrar dinlediğinizde açıkça ortaya çıkıyor. Kafamdaki temelde de Noise vardı bunu gösterebilmek için. Drone’a yaklaşmış olabilir ama amacım Noise idi 2. albümde de.

Serinin 3. albümü üzerinde çalışmaya da yeni başladım. Yine bir nebze farklı bir yaklaşım sergileyeceğim. Hala aynı görsel temanın üzerine yapılandıracağım. Bir fotokopi makinesinin müzikal hikayesi.

SG – Alternatif duruşunuza zıt olarak Michael Nyman ile birlikte bir Opera bestelediniz, “Sparkie: Cage And Beyond”. Bu opera 1950’lerin ünlü konuşan kuşu “Sparkie”’den esinleniyor ve onun konuşmaları da albüm içerisinde yer alıyor. Bu proje hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

CN – Bu aslında çok komik ve güzel bir proje. Michael Nyman birlikte bir proje yapmak için benimle irtibata geçti. Elinde birçok materyal de vardı ama içlerinde biri doğrudan dikkatimi çekti. Bunlardan bir tanesi de bir kadının arka arkaya aynı şeyleri tekrarladığı bir ses kaydıydı. Bu kadın bir kuşa konuşmayı öğretmeye çalışıyordu. Kaydın sonunda da kuş konuşmaya başlıyordu. Bu kuş Sparkie’ydi. Bu muhabbet kuşu üzerine bir araştırma yaptım ve Michael da zaten birçok şey biliyordu. Kuşa öğreten kadının günlüklerini bulduk. Böyle bilgiler bize çok büyük açılımlar sağladı.

Opera fikri ise ilk olarak Michael Nyman’a bu kayıtları 1970’lerde gönderen George Brecht’ten geldi. Aslında opera diyoruz ama tabii bu aslında gerçekten bir opera değil. Belki yapısal olarak opera demek doğru olabilir fakat hiçbir tenorumuz yok hatta hiç arya söyleyen kimse yok. Sadece okuma pasajları var. Tabii kayıtları da olduğu gibi yerleştirmedik. Yeniden yapılandırdık, düzenledik, kestik, biçtik, ekledik. Bu opera bu sene ilk defa Mart ayında sergilendi daha şimdi daha komplike bir şekilde yayınlamayı düşünüyoruz. Bunun sebebi bu çalışmaya sebep veren materyal sadece bir performanstan ibaret değil. Tüm yaptığımız bu araştırma sonucu bir hayli yoğun bir bilgiye ulaştık. Bir kitap yayınlayacağız. Bu kitap Sparkie’ye konuşmayı öğreten kadının günlüğünü de içerecek. Elbette albüm projesi de bunun ekinde olacak. Aslında temel hazır fakat çalışmalarımız hala devam ediyor çünkü bunca veriye yakışır bir sonuca ulaşmak istiyoruz. Sonucu da herhalde önümüzdeki senenin başında görebilirsiniz.



resim: raster-noton

Sunday, February 12, 2012

Deuss Ex Machina # 387 - isteach cuimhní as caitheamh ó laethanta sean dea

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_387_--_isteach cuimhní as caitheamh ó laethanta sean dea

06 Şubat 2012 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Dolaşıma Çıkartılmayan Seslerle Yeni Tümceler Oluşturmak: Diary Of A Record Collector vs. Deuss Ex Machina
Konuk: Sühan GÜRER - Diary Of A Record Collector
Alva Noto - Unitxt (Raster Noton - R-N 095-2)
>1<-Alva Noto-U_07 (Raster-Noton)
>2<-Alva Noto-U_06 (Raster-Noton)
>3<-Alva Noto-U_04 (Raster-Noton)
>4<-Alva Noto-U_09-1-2 (Raster-Noton)
>5<-Alva Noto-U_08-1 (Raster-Noton)
>6<-Alva Noto-U_03 (Raster-Noton)
>7<-Alva Noto-U_08 (Raster-Noton)
>8<-Alva Noto-U_01-2-0 (Raster-Noton)
>9<-Alva Noto-U_05 (Raster-Noton)
>10<-Alva Noto-U_09-0 (Raster-Noton)

           isteach cuimhní as caitheamh ó laethanta sean dea
                                             (387)

Bir detay, iki detay, birden yüze kadar uzanan detay-lar-detaylar kendi vicdan gözeneklerinden ırakta tutuldukça, gün yüzünün ne olduğunu çoktandır unutmuş personalar için mütemadiyen devreye giriveren bir şekilde olduruluveren binlerce keder binlerce kısıtlayış tekilinden en yoğununa kadar uzanan cinsinden müştemilatı kapsayıp duran beher an, beher saniye nefes kesen, iflahı kurutan, hüsnü kuruntunun 'geçersiz' bir önerme halini alıvermesine yol açan olguların tümü, bütünü. Bütünlüklü bir secerenin dökümü için önce bir nefes alınası satıh gerekirken buraların, yaşam alanının nasıl da uyuşturulmuş, kendi haline terk edilip gidilmiş, kör noktalara zincirlenmiş bir halde konulduğunu, prangalandığını açık eden dikkatle bakmaya çabaladığınızda ömrü hayatınız boyunca işitemeyeceklerinizin peyderpey, doz aşımına daima açık ve hazır bir biçimde sunumlandırıldığı bir güncellik karşımıza çıkartılıyor. Gün karaltının basıklığından, baskınlığından kendini göstermeye çekiniyor. Her ne olursa, ennnn doğrusuna kani olan, yetkilerini, etkilerini çıkartıp durdukları vavelyalarındaki şiddet seviyesine göre endeksleyip değerlendiren, yönlendiren bu muktedir algısının vatanında oldurulup bitirilenler, defteri dürülenler layığıyla buluşturulanlar için o detayların arasında saklı tutulmaya teşne olunan şeylerdir derdin kendisi. Dertlenişli hasbıhalin bu kadar yarım yamalak kalmasının müsebbibi.

Bir edebi yazınsal değildir burada anılanlar, alıntılananlar ne bir çabalanım ne bir teşbih, ne bir mübalağa hepsi olduğu gibi, yaratılıp, öne sürüldüğü haliyle kendiliğinden gelişivereni silsile halinde çoğaltılan hücümlara karşı bir ses çıkartabilme çabasıdır. Kör kuyuların çoğalmasından mütevellit, velev ki ideolojik, velev ki sabit, velev ki sadece ötekisi için bir yol bulma çalışmasına dair denkleştirmelerdir. Detayların yığıntılamasından sonra payımıza düşürülenlerin içinde, görmek zorunda olduklarımızı birbirine eklemlediğimizde; çekincesiz bir şekilde can yakıcı, iç kıyıcı hale dönüştürülmesine eşitlenmiş olanların duyumsatılabilmesi için bir çabalanımdır. Geliştirilen her bir kelam ve her söz dizilimi birilerinin zannetmeye devam ettikleri gibi basılan düğmeler, alınan talimatlarla, şunun şurasında kısacık betimlersek 'komplo teorileriyle' alakalı değildir. Bir türlü tam doğmayan şafağa, engeller konulup duran günlerin uzağına duyulan özlemedir bütün bu saçmalar. Bilmece görünümlü yazışmalar, meramlar. Dert gırtlağı çoktandır aşmış damlalar ağzına kadar dolu o bardaktan çoktan boşalmaktayken hala neyin kuru gürültüsü peşinde koşmak lazımdır, önemlidir. Her bir detayda vakfettiklerimizin yanında, yanı başında. Bunca hile hurdanın, parmağını oynatmadan seyrettirilmeye devam ettirilen hengamenin yamacında biz vatandaşların sorunlarını işittirebilmek mümkün müdür?

Kolay mıdır bunca yaşanmışlığın birikiminden, yüklenişinden sonra hala suskun kalabilmek. Elzem midir sineye çeke çeke, üzerinize biriktirilmeye, yığıntılanmaya devam edilen hır, gür ve nefret söyleminin başkaca evrelerindeki yeni aşamalardan boynumuzun ölçüsünü yine yeni yeniden alabilmek, derdest edilmek. Kafi olanın bir düzeyi varsa eğer hala olup bitenleri açıklayabilmenin en net karşılığına ne konumlandırılabilir. Birden çok detayın birbirine iliştirildiğinde ortaya çıkarttığı resmin kelimenin tam anlamıyla ucubeyi çağrıştırdığı bir yaşam sahanlığında kelamın hakkaniyetle dinletilmesi, dertleri benim, senin ayrımı yapmaksızın ortaklaştırılabilmesinin önünde engellemeler nicedir. Hala böylesi bir çabalanım silsilesinin olur adledilmesinin altında yatan nedenler içimizdeki yetiştirmeye, beslemeye, büyütüp serpiltmeye doyamadığımız hainler imgesini sahiplenişin, ortaklaştırılmasının, tek seferde oldu bittilere denk düşürülmesinin üstelik bütün bunların da en alttan en üstteki makamlara kadar yeteri kadardan fazlaca sabık bir bakışıma sahip çıkılarak oluşturulmasının karaşınlığı ne yana denk düşer, hangi kelama. Seçeneklerin daralatıldığı, düşünselliğin yıpratıcı bir eşik olarak tanımlandırıldığı, her söz ve çabalanımın bir öteki için yapılan edilen şeyler olarak sürümcemede kalmaksızın yaftalandığı bu coğrafyanın acılarına merhem olabilmek bu kadar zorda mıdır, zorlu mudur?

Sevan Nişanyan'ın tabirini ödünç alırsak kelimebaz sunuş, savlayış ve daha fazlasının bu kadar ön planda tutulduğu önemsendiği bir cenahta detaylar olarak nakşettirilenler teferruat olarak belleğe kazınanlara sıranın gelebilirliği üzerine hiç kafa yorulmaması düşündürücü değilse nedir? Kıyasıya birbiriyle münakaşa eder görünenlerin hükümranlığında adları anılması bir yana yaşadıklarını da, başlarına getirilenlerin de yetmezliğini daha fazla cürümle, daha fazla tahakkümle izat edip yoluna devam etmeyi tercih eden bu de(dö)vlet algısının karşısında insaniyete sıranın getirilebilmesinin ivedilikliğidir, önemliliğidir burada söze iliştirmeye çalıştığımız. Vesayetin haki renkten lacisine dönüşümdeki dakika sekmezlik gerçekçil kılınmışken halkın üzerinde yapılandırılan tahakkümün eskisinden de beter hale dönüştürülmesinin, sağlıklı bir sorgulamanın da mümkünatsızlıklar içerisinde mahpus kalmasını bir tabii sağladığından dem vurulabilir. Vurulmalıdır. Her söz girişiminin, ehvenden kurtulabilmek adına yapılıp edilen feragatle hemhal olunarak öne çıkılan çıkarsamaların bütününden terör icat etmek, teröristlik sıfatının en yakınına denk düşen imalarda bulunmanın hangi açık yarayacağı kapatabileceği varsayılmaktadır; sorgulamalıyız. Resim bunca yumak yumak içiçe bildiğiniz kördüğüm haline dönüştürüldüğünden ses verenler söz konusu edildiğinde koro halinde bol belalı sinkafların, kahrı bela temennilerin!, aba altından gösterilen sopaların ucu hepimize dokunmaktadır, hepimizi eşit kılmaktadır.

Ucu bana dokunmuyor varsayımının, geçersizlik kavisini çoktandır yakaladığı bu satıhda sıra bize ne zaman gelecektir sorusu kalmaktadır bakiye cinsinden. Yeteri kadar çektirilmedi mi, yeteri kadar eziyet edilmedi mi, yeteri kadar susturulmadı, ötekileştirme şirretliğinde aşılacak basamak bırakılmadı ki derken bir kere daha kendimizi o dar patikalarda, karanlığın ortasında bulmamız vahvahlanılasıdır, pek çok şeyde olduğu gibi artık burada da, demokrasi dediğimiz katarın yolculuğunda bir kere daha seferi kaçırıyor, trenin ardından bakakalıyor oluşumuzun netleştirilmesidir sonuç olarak paylaştığımız. Sivil vesayetin kendi içerisinde didişmelerinin yanında, sesleri bastırılmış hemen her muhalifin adının daha da az anıldığı bir güncellik, balık hafızalı unutuşların ikrarını, tekrarını mütemadiyen sağlamaktadır bu paylaşım alanında görmek isteyenler için bir kere daha yinelersek eğer. Hala neler oluyor bitiyor pek anlamlandıramıyorum diye buyruganlığı, sakilliği elden bırakmayanların çoğculculuğunda basbayağı dönüşüyoruz, dönüştürülüyoruz otokrasinin başka bir evresinde, yaşamakla mükellef olduğumuz bu kara parçasında birilerinin daimi alışkanlığı haline dönüşen iktidar mücadelelerinde ezilen çimenler figüranlığına talim ediyoruz.

O figüranlığın kuralları gereğince sesimizi kısmaya devam ederek her ne oluyorsa ona karşı gözümü kapatmayı uygun buluyoruz. Genellendirmeler acıdır, genellendirmeler çok kolaycıdır. Kolaya kaçmadan sadece detaylarda görünenlerin izini sürmeye devam edebilirsek ancak v ancak bu rutin belletilmişliğin saflarında olanların ne kadar fecaat arz ettiğini zarfın değil mazrufun önemli olduğunun altını bir kere daha kalınca çizebileceğimiz gerçektir, sahicidir. İronik bir kurgu masalın değil, handiyse beher sekansının önceden planlandığı, o plana göre çekildiği bir dizi platosu değil bu ülke şıppadanak bir şeyler kendiliğinden dönüşebilsin, tatlıya bağlansın. Bu durum bu kadar afaki bir biçimdeyken, ortada dururken hala neyin lagalugasına sığınılasıdır, tercih edilesidir, kulakları tıkanasıdır ki önemlilik arz eden sorunlar yokmuş gibi güllük gülistanlık bir cennetin içinde yaşamakta olduğumuz savıyla en alakasız olan şeyler gündem oluversin. Olduruluversin. Kendini tekrar etmeye doymayan saçmaların biri bitmeden bir diğerinin devreye sokulduğu bu kısıtlandırılmış faunanın (yaşam ortamının) hiç birimizi daha iyisine de ulaştırmayacağı, daha güzel günlere götürmeyeceği (eğer itiraz için sesimizi, tavrımızı koymazsak bir şekilde, layığı olduğu şekliyle) meydandayken, mal buyuken, hakikat böyleyken uykudan uyanmanın elzemliği belli değil midir? hala değil midir?

Handiyse yarım ağız, ehvenin değil adet yerini bulsun kabilinden içeriği çoktan boşaltılmış nüvelerle hemhal ettirile ettirile yavanlığın çölünde hakiki bir sahanlığı kapsayan, vaha olmaktan çıkartan "özgürlük" kelime anlamını giderek yitirmekte, muktedirin bakış açısında şekillendirmeye, pundunu buldu mu oluruna getirmeye gayretkeş olduğu düzenlemeler bütününün teferruatlarından biri veya en önde gelen öğesi olarak adledilmektedir, sınıflandırılmaktadır. Böylesi bir daraltım sahasında akla gelenin değil oluruna izin verilmiş olanın, kadarın, müsammaha gösterilmiş kılınanın özgürlük olarak hala belletilmesine çabalanılmaktadır. Üstünkörü asmalı kesmeli, hiddeti gani gani söz erimlerinde yaratılan ayrışımın, zihinlere sunulan ötekileştirmenin, hak ve hukuk arayışının karşısına dikiliveren, olurunun varsa ne olması gerektiğinin, nasıl olması gerektiğinin dikte ettirildiği yargı v yürütmenin kolkola baskıcılığında ortaya çıkan pejmürdeliğin ayan beyanlığında söz konusu edilmeyip bahsi daima yarına ertelenen bir olgudur özgürlük. Başkasına reva görülmeyecek şeyleri feci bir süratle herkese yakıştıran, hazır ve nazır bir biçimde, empatiden yoksun, tektipleştirici, tahakkümün emir eri haline dönüştüğünün yansımalarını barındırır, işte o özgürlükten arta kalanlar, özgürlük diye savlananlar.

Tanımın içeriği boşaltıldıkça, dönüştürüldükçe, nasıl olsa ucu bana dokunmuyor avuntusunun dayanılmaz hafifliğine kendini kaptırmaktan zerre miskal gocunmayanların oluşturduğu, yaşanılır olarak tasvir ettiği özgürlük gerçek bir yıkımı, alışılmadık bir yenginin bizahati kendisi oluverir, olduruluverilir. Dünün yaptırımlarının hiç uzağımızda kaldırılmadığı bu satıh içerisinde söze kıymet vermek bir yerde kifasyetsiz mühterislikle denk tutulup, öyle değerlendirilebilir. Ne kadar çabalarsanız, ne kadar didişirseniz didişin bu boş yere, boşa heder edici bir hezimetle ilitinlilenir özgürlük olgusu. Kapsam daraltıldıkça, söylem, söz söyleyebilme, hak arayabilme, mevzuuyu esasa getirebilme, zaruri olanı tanımlandırabilme, kifayetsiz bir çaba ideolojik bir bakışım olarak resmedilenlerin tam dahilindeki, merkezindeki hakikatleri dillendirme gayretkeşliği duvara çarptırılır. Duvara karşı. Nefreti hicaz makamından dillendirilen çarpıtılıp, büküm büküm eğilip bükülen hükümlerin, oldu bittilere denk getirilmesi bu durumu daha da içinden çıkılmaz kıldırır. Her duruma yanıt verebilecek bir kapasitesi olduğu varsayımlanan, kendini en iyi öyle tanımlandıran muktedir-erk-iktidarın nasıl bir fauna içerisinde, hangi şartları yerine getirebildiğinizde yaşamınızı sürdürebileceğinizi tüm detaylarıyla belirginleştirdikleri bu kısıtlayış, bu satıh bir özgürlük değil basbayağı hicap duyulası bir tahakküm silsilesinin, dayatım bütünlüğünün ta kendisidir, nefessizliği daimi kılan bir etkileşimler toplamıdır.

Toplamda, toplumsal olarak hepimizi ayrısız gayrısız ilgilendiren konuların nasıl üstten bakışımlı, tek yönlü muktedir doğruları ile oldu bittilere denk getirilmeye çalışıldığının, bu uğurda yapılan edilenlerin her zamankinden daha baskın bir biçimde duyumsatılmasıdır. Özgürlüğün içeride mi dışarıda mı daha fazla olduğundan dem vurulurken, bir düşünürü sözüm ona hizaya çekiyorum, bir yazara ayarın kralını veriyorum derken kullanılan dilin geneline sirayet eden yapısında saklanan baklaların ne menem şeylerden mürekkep olduğunun bilindikliğidir. Aynalanan şey tam da karşısına geçip şekil şemalin bu derece sakat bir bakışımla hemhal ettirilebilirliğinin vahimliğidir. Tek bir doğrunun kutsanması öteki her türlü fikriyat kırıntısı, edinimi, sunumu ve yapılandırmasının daha yolun en başından boynu ezilesi bir canavar metaforuyla tanımlama çabası son kertede bu ülkenin özgürlüğünün çoktandır unutulmuş, basbayağı unutturulmuş olduğunu manidar bir biçimde tanımlandırır. Defaatle de yinelemekte fayda var, her fikre ve fikrin sahibine yüzde yüz katılmıyor olsak dahi işitmek, konuşmak ve daha fazlasına ulaşabilmek için çok daha fazla çaba sarf etmeliyiz. Müsamahayı bazıları göstermiyor olsa da biz ötekiler olarak sürekli sınananlar göstermeliyiz.

Ayniyle vaki olan erk hegemonyasının payandası olup, sözcülüğünü gerçekleştiren kontenjan sahipleri için de bu geçerliliğini korumalıdır. Korumalıdır ki, edilgen bir düşünselliğin, pasif bir kayıtsızlığın daimiliğinde, iki arada bir derede başımıza neler getirildiğinin kaydını tarihe düşebilelim. Birbirlerinin yüzlerine bakamayacak hale dönüştürülen, hamlelerin arkasında hep bir pusu kurarak insanlar arasında daha derin ayrıştırmaları temellendirme çabasındakileri  faş edebilelim. Yalın, dosdoğru v açık seçik. En karmaşığından en temel sorunlara, gündelik dert ve tasadan bütün bir ülkeyi etkisi altına alan korku imparatorluğunun sonuçlarıyla yüzleşebilmek ancak çabalanarak olur. Korkunun egemenliğinde oldurulmayacak, ismi anılmayacak kırmızı çizgilerle belirlenmiş olanların tasvir v tahayyülünde düşünsellik, ifade özgürlüğü, ilelebet bir ütopya halini tanımlandıracaktır. Susarak, kabullenerek v biat ederek şekli şemali çizilmiş, alanları çok uzun zamandır belirlenmiş bir hayat örgüsünün tanımı kısmını sizlere bırakalım. Böylesi bir daraltım yoğunluğunun düzeneğini, görünümünü, ismini veya ambalajını değiştirerek, yönlendirerek, manipüle ederek bu gayya kuyusunun karanlığını daimi kılmaktan başkası başkacasına hizmet edilmemektedir.

Gayya kuyusunun karanlığı pekiştirilmektedir. Nasıl olsa sineye çekileceği halk kitlesinin üzerinde bir denenmiş, iki denenmiş sonu gelmez deneylerle taltif edilmiş düzensizlik düzenin içinde yapılıp edilenler toplamında görülebilecek en net detaydır. Özgürlük sahanlığının dinamiklerini boşa çıkartarak, muğlak yansılardan yarım yamalak mutlak doğrular üretmek erkiyle yola çıkılan bu seyrüseferde ortalığa dökülenlerin hemen pek çoğu birer hayaldi şimdi tastamam bir gerçek. İçerisi ile dışarısının mukayesinde tolere eşiğini bazı konularda çok uzun zaman önce kırmış, aşılmaz duvar, yenilmez bilek, beton millet sakaryanın daimi harcını karmaya kendini vakfetmiş idris bakanımızdan (fıkra karakteri değildir önemle duyurulur), kürtlere hak tanziminin, eşitlik ilkesinin gözetileceğinin duyurulmasını hemen takiben ertesi hafta olmaz öyle şey diye kendi kendini tekzip edeni, bundan gocunmayan bir politik karakter olarak tahlillerin halen devam ettiği kararsız barınç beyi, her yere her daim van yerine göre tow minut çekip, ayar öyle verilmez böyle verilir esip gürleyen, gümbür gümbür sahneyi donatan, yeri geldiğinde mahalle kavgasına tutuşmaktan çekinmeyen başvezirin kendi sorumlu olduğu sahanlık söz konusuyken ısrar ile takındığı tavır, ikiricikliğin, işitilmezliğin, adamına göre müdahalenin!, savunuşun sürekliliği özgürlük dediğimiz olgunun nasıl bıçak sırtı bir yaşatılırlığa sahip olduğunu yansıtmaktadır, basbayağı kesintiyle meyil ettirilip, engellendiğini vesikalamaktadır.

Karanlığın tesisinin üzerinden kırk günü aşkın bir zamanın geçtiği, soruşturmadaki "gizlilik" kararının alınmasından bu yana da handiyse elle tutulur hiçbir çabalanımın söz konusu edilmediği roboski katliamına ait köşe bucak saklanan kayıtları seyreden savunmadan sorumlu bakanbeyinin kaçakçı mı, terörist mi, çocuk mu yetişkin mi anlaşılmıyor benzetmesinde gün yüzüne çıkanın ayrışımın olağanlaştırılması, bütün yaşatılanları önemsiz bir ayrıntı haline dönüştürebilir mi? Bizahati dövlet eliyle işlenen bir vehametin, yanıstızlığının daimiliği, kendini tereyağından ayrılan kıl cinsinden sıyırılmaya her an teşne oluşu, mevzu bahis insanın yaşam hakkı ve özgürlüğü olduğunda geçersiz kıldırıldığını bir kere daha yinelemektedir. Hangi makul neden! bir katliamın geçerliliğini, savunulabilirliğini, böylesine ayarı v şirazesi çoktan kaçmış, ekşimiş betimleleri beraberinde getirebilir, bir gerçek haline dönüştürebilir allahınız aşkına!... Batman'da yaşayan ermeni gazeteci Cevat Sinet'in engelli kimliğini alabilmek için başvurduğu sosyal hizmetler il müdürlüğü'nde yaşadığı onur kırıcı, utanç verici ayrımcılık, hakaretamiz söylem kimliğinde hıristiyan yazıyor seninle mi uğraşacağız, bu özürlülerle kim uğraşacak... yollu vecizlerin bu toplumda yerleşik kılınmaya gayret edilen ayrımcılığın, ırkçılığın yakın zamanlı bir başka örneğidir. Özgürlük, salt bana rabbena hep bana denilerek, toplumun daimi ötekileri olanlar, belletilenler için uzak, ulaşılmaz klınıp kaf dağının ardına ötelendikçe gerçek bir gün yüzü hayal olmaya devam edecektir. Fark edebiliyor, farkına erebiliyor musunuz!...    

>>>>>Bildirgeç
“AKP Faşizmi” ve Sol Liberalizm - Foti BENLİSOY*

Daha birkaç yıl önce Türkiye'de “demokratik devrim” tamamlandı mı tamamlanmadı mı tartışması hararetle yürütülürken günümüzde faşist bir rejimin inşa edilmekte olduğu tespitleri almış başını gidiyor. Siyasal rejim tartışmalarını sınıflar arası güç ilişkilerinden, hâkim sınıfın tabi sınıf ve katmanlarla kurduğu zor ve rıza içeren ilişkilerden, hâkım sınıf fraksiyonlarının hangi kombinasyonla bütünleştirildiğinden azade olarak yürüttüğümüzde farklı rejim tipleri arasında bir oraya bir buraya savrulup duruyoruz. Yani siyasal rejim tartışmasını bütünüyle “havada” yapar oluyoruz. Dahası bu tartışmaları, uluslararası bağlam ve eğilimlerle ilişkisiz yürütüyor, yani tipik bir “biz bize benzerizcilik” ile hareket ediyoruz.

Aslında dünkü “demokratik devrim” ya da “burjuva devrimi” tartışması da bugünkü faşizm belirlemesi de, aktörler farklı olsa da, benzer düşünsel ön kabullerin ve hatta stratejik belirlemelerin ürünü denilebilir. Sol liberalizmle meselemiz, sosyalist hareketin stratejik önceliklerini sermaye birikim süreçlerinden ve sınıfsal güç ilişkilerinden bağımsız, “soyut” (sınıflarüstü) bir demokratikleşmeye sıkıştırmasıysa (dolayısıyla da hâkim sınıfın şu ya da bu fraksiyonuna yamanma eğilimi sergilemesiyse) eğer, son dönemde hayli popüler olan faşizm tespitleri de bir tür sol liberalizmden mustarip denilebilir.

AKP’nin bir faşist rejim tesis etme yolunda olduğunu savunanlar, aslında faşizmi saf siyasal bir olgu olarak tanımlayarak (polisiye baskı, devlet kadrolarına yandaşların yerleştirilmesi vb.), onu sermaye birikim süreçleriyle bağlantılandırmayan Marksizm dışı düşünce akımlarının tipik hatasını yeniden üretiyorlar. Oysa faşizmin yükselişi genel olarak kapitalizmin şiddetli bir bunalımının, bizzat artık değer üretilme ve gerçekleşme koşullarının bir bunalımının ifadesidir. Faşist bir rejimin tesisi böylesi bir bunalım koşullarında kitle terörü yoluyla işçi sınıfının siyasal, sosyal ve iktisadi gücünün kırılması ve böylece de artık değerin üretilme ve gerçekleşme koşullarının genelde sermaye, özelde de tekelci kapitalizmin belirli grupları lehine şiddetle dönüştürülmesi anlamını taşır. Faşist bir tehlikeden dem vuranların önce Türkiye kapitalizminde yapısal ve derin bir bunalımın toplumsal üretim ve bölüşüm ilişkilerinde sermaye lehine böylesi şiddetli bir müdahaleyi gerektirip gerektirmediğini sorgulaması gerekmez mi? İşçi sınıfı hareketinin büyük ölçüde etkisiz olduğu, kârlılık oranlarında ciddi bir düşüşten bahsedilemeyeceği koşullarda sermaye düzeni açısından faşizme gerçekten gerek var mı?

Faşizm saf “siyasal” bir görüngü olarak (yani basitçe devlet baskısı olarak) tanımlanınca buradan çıkarılacak sonuçlar bir kez daha sınıf ilişkilerinden bağımsız bir “faşizme karşı demokrasi” söylemi olmayacak mı? Böylesi, yani kapitalizmle bağlantısı olmayan bir faşizmle karşı karşıyaysak, sosyalistlerin temel görevi (tıpkı sol liberallerin savunduğu üzere) devlet karşısında özel alanları ve temel hak ve özgürlükleri savunmaya dönük bir mücadele olmuyor mu? Böylece sosyalist hareketin stratejik öncelikleri dönüp dolaşıp bir kez daha anti-kapitalist içeriği hayli cılız soyut/sınıfsız (anti-faşist, yani anti-AKP?) bir demokratikleşme hedefine sıkıştırılmış olmuyor mu?

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bu kadar nefessiz bırakışı karşısında hala akil olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural v kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan!!! olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınması. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle! kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor. Kelam sıklıkla dile getirilenlerin kuru kuruya tekrarından ibaret değildir, hemen hiç de öyle olmamıştır. Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol'dan Foti BENLİSOY'un kaleme aldığı; “AKP Faşizmi” ve Sol Liberalizm başlıklı makalesi dile getirilesi tahlilleriyle önemli bir düşünsellik eşiğini dimağa sunuyor. Yazarın ve Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol dergisi / oluşumunun anlayışlarına binaen metni sayfamıza alıntılıyoruz...


 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #380 (19.12.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #382 (02.01.2012)
Titreşim / Deuss Ex Machina #383 (09.01.2012)
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Tutuklu Gazete - Sendika.org
Kişilerin Gözaltında Kayıptan Korunmalarıyla İlgili Uluslararası Sözleşme - İnsan Hakları Derneği
“AKP Faşizmi” ve Sol Liberalizm - Foti Benlisoy - Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol
Gazetecileri ve Köşecileri Koruma, Yaşatma, Gerisini De Pek Takmama Derneği… - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan
"Tabletlerin Türkiyesi"nde Dîl Yarası - Sezin ÖNEY - Açık Radyo
Aşağılanan Batman'lı Ermeni Gazeteci AİHM'ye Başvurdu - Agos
Bir Terörizm Türü Olarak Gazaba Gelmek - Kadir CANGIZBAY - Birgün
Demokrasi Ayıpları Artarken - Turgay OLCAYTO - Evrensel
Bir 'Beyinsiz' Olarak 'Ayrışmak' İstiyorum Sayın Bakan - Oya BAYDAR - T24
Bakan Şahin: ‘Seni Yok Ederek Özgürleştirmeye Çalışıyoruz’ - ANF
“İdris, Naim, Şahin” Bir Bütündür, Bölünemez! - Hakan TUNÇ - Jiyan
Kurşunluyorum, O Halde Varım! - Özgür AMED - Yeni Özgür Politika
Suriye, Uludere ve Malatya - Eylem YILMAZ - Düzce Yerel Haber
"Biz Emine Erdoğan'ı İstemiyoruz" - Bağımsız Haber Ajansı
Kışanak: Çözüm İçin Protokoller Hâlen Başbakan'ın Masasında - Marksist.org
Kafamız Epey Karıştı: Devlet Adına Pkk ile Görüşmek Suç Mudur? - Cengiz AKTAR - Açık Radyo
Düşünce Özgürlüğü Mü Dediniz! - Özgür ŞEN - Atılım
12 Eylül Aynı Zamanda Bir Zihniyetti ve Bitmedi.. - Yetvart DANZİKYAN - Radikal
“Öğrenilmiş Çaresizlik" - Metin ÇULHAOĞLU - Birgün
Kürsülerin Sessizliği - Ertuğrul ÜNLÜTÜRK - Evrensel
Yılmaz: Görüntülerde Kim Oldukları Belli Değil - T24
Davacıyım! - İnci ERKAN - Jiyan
Son Bakış - Karin KARAKAŞLI - Radikal 2
Endişe Berhavadır! - Hülya TARMAN - Emek Dünyası
‘Öldürmeyi Reddetmek Suç Değildir!’ - Halil SAVDA - Yeni Özgür Politika
Paul Auster’in Eşitsiz Dramı - Özge MUMCU - T24
Medya Ocak'ta Çocuğa Nasıl Baktı? - Bürge AKBULUT - Seda AKÇO - Bianet
Dindar Gençlik ‘Yetiştirmek’ - Selçuk CANDANSAYAR - Birgün
Hasan Cemal: Medya Sırtını Kürtlere Döndü - ANF
Mahçupyan'ın Temelkuran'a Saldırmasının Nedeni - Koray ÇALIŞKAN - Radikal
Hrant Dink Yaşıyor... - Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol
Tekrar Cinayete Odaklanmak - Özgür MUMCU - Radikal
Asıl Gündem Dava Çünkü Hâlâ Başlamadı - Rober KOPTAŞ - Agos
"Ermeni" Benzerliği Heykel Kaldırttı! - Cnn Türk
Ermenistan Armasına Benzeyen Heykelin Sahibi Kendisini Savundu - Agos
AB ve Türkiye İlişkileri Ekseninde Göç, Sığınma ve İltica - Hakan TUNÇ - Jiyan
Beş Yıl Sonra TİS Yapacak Sendika Kalmayacak - Gökçe Rojda GÖNENÇAY - ANF
Grev Hakkı Kullanılmazsa Önce Körelir, Sonra İşlevini Yitirip Ortadan Kalkar! - Seyfi ADALI - Sol Defter
Diyarbakır'daki Birlik Lisesi'nden Mesaj Var! - Sabit Fikir

Alva Noto Official
Carsten Nicolai Official
Raster-Noton Official
Alva Noto - Nova Muzak Series via Borusan Müzik Evi
Alva Noto Article via Wikipedia
Alva Noto - Unitxt (Raster Noton - R-N 095-2) Review By Sühan GÜRER via Diary Of A Record Collector
Alva Noto - Univrs (Raster-Noton - R-N 133) Üzerine - dRWarp - Deuss Ex Machina
Alva Noto & Blixa Bargeld - Umut - Sanat Blog
Alva Noto via Boiler Room BR Berlin #005
Alva Noto Lecture via RBMA

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[at]dinamo[.]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Untitled By Fatih ŞAHİN
Fatih ŞAHİN's Flickr Page

>>>>>Poemé
Şafak Türküsü - Nevzat ÇELİK

Beni burada arama
Arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne ağlama.
Kaç zamandır yüzün traşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim kulağım kirişte
Ölümü özledim anne.
Yaşamak isterseken delice
Ah.. verebilseydim keşke
Yüreği avcunda koşan herbir anneye
Tepeden tırnağa oğula
Ve kıza kesmiş
Bir ülkeye armağan
Düşlerimle sınırsız
Diretmişliğimle genç
Şaşkınlığımla çocuk devrederken sırdaşıma
Usulca acı verdi yanağımda tomurcuk
Pir Sultan'ı düşün anne, Şeyh Bedretinn'i
Börklüce'yi, Torlak Kemal'i
Insanları düşün anne
Düşün ki yüreğin sallansın
Düşün ki o an güzel günlere inanan
Mutlu bir Yusufcuk havalansın
Yani benim güzel annem
Ala şafağında ülkemin yıldız uçurmak varken
Oturup yıldızlar icinde kendi buruk kanımı içtim
Ne garip duygu şu ölmek
Öptüğüm kızlar geliyor aklıma
Bir açıklaması vardır elbet giderken dar ağacına
Geride masa üstünde boynu bükük
kaldı kağıt kalem.
Bağışlar beni güzel annem
Oğul tadında bir mektup yazamadım diye
Kızma bana.
Elleri değsin istemedim
Gözleri değsin istemedim
Ağlayıp kokluyacaktın
Belki bir ömür taşıyacaktın koynunda.
Yaşamak ağrısı asıldı boynumda
Oysa türkü tadında yaşamak isterdim
Ölmek ne garip şey anne
Bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
Sedef kakmalı bir kutu içinde
Vermek isterdim çocukların ellerine
Sonra, sonra benim güzel annem
Damdan düşer gibi vurulmak isterdim bir kıza
Gecenin kıyısında durmuşum
Kefenin cebi yok
Koynuma yıldız doldurmuşum
Koşun çocuklar koşun
Sabah üstüme üstüme geliyor
Kısacası güzel annem
Bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
Gülmek umud etmek özlemek
Ya da mektup beklemek
Gözleri yatırıp ıraklara.
Ölmek ne garip anne
Artik duvarlari kanatırcasına tırnağımla
Şaşkin umutlu şiirler yazamıyacağım
Mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamıyacağım
Baba olamıyacağım örneğin
Toprak olmak ne garip şey anne.
Uçurumlar ki sende büyür
Dagdır ki sende göçer
Ben bayram derim çiçek derim
Çam diplerine açmış kanatlarını kozalak derim
Gül yanaklı çocuğa benzer
Yinede oğlunu yitirmek ne garip şey anne
Her kavgada ölen benim
Bayrak tutan çarpışan
Her kadın toprağı tırnaklıyarak
Doğurur beni
Özlem benim kavga benim aşk benim
Bekle beni anne.
Bir sabah çıkagelirim
Bir sabah anne bir sabah
Acını süpürmek için açtığında kapıyı
Adı başka sesi başka
Nice yaşıtım
Koynunda çiçekler
Çicekler içinde yeni bir ülke getirirler.

Kaynakça: EpigrafDELFT