Sunday, January 27, 2013

Deuss Ex Machina # 434 - görünmeyen, bilinmeyen, duyulmayan... sessiz çığlık


Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_434_--_görünmeyen, bilinmeyen, duyulmayan... sessiz çığlık.

21 Ocak 2013 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1- Dreamscape - Cradle (Kranky)
2- Dreamscape - Dreamsleep Eternal (Kranky)
3- Hammock - We Could Die Chasing This Feeling (Hammock Music)
4- Hammock - Dark Circles (Hammock Music)
5- L A N D - Cosmopolis (Important Records)
6- L A N D - Nothing Is Happening Everywhere (Important Records)
7- Neil Cowley Trio - Distance By Clockwork (Naim Jazz)
8- Neil Cowley Trio - Hope Machine (Naim Jazz)
9- John Zorn - The Dervish (Tzadik)
10- John Zorn - Towards Kafiristan (Tzadik)

görünmeyen, bilinmeyen, duyulmayan... sessiz çığlık.
(434)

güzide yurdu tanımlandıran edimlerden birisi kabilinden sonuçsuzluğun bağrında ucundan kıyısından hemen hiç değmeden, değinmeden, ilişmeden, konuşmadan ve yazmadan bir tahayyülün diretimi, dört yandan yükseltilmesi neticesinde arada bizahati arafta kalmışlık hali büyütülmektedir. nüksettirilen ironik bir benzetme değildir. yahutta fazlasıyla alaya alınası bir teşebbüs hiç değildir. yanyana durduğumuzu cancanalığın her ne demek olduğunun düşünselliğinde haddizatında bir haftaya sığdırılan şeylerin yekününde ortaya çıkan sürümceme halinin, kimin ne dediğinin değil, muktedirleşme hevesindekilerin, muktedirin şimdisinin ve diğerlerinin elbirliğiyle kotarmış oldukları 'havanda su dövmelerin' nelere karşı olduğunun yinelenebilmesidir. arafta kalmışlık bahsinde hep şu oluyorsunuz bu oluyorsunuz bi'kere de bizler demeden bu veyahutta şu olaydınız argümanından yola çıkarak derinleştirilebilecek bir temaşa~ı rezalet düzeneği yine yeni yeniden nakşettirilir. aksettirilir. aynalanan sözcükler birbirinden veya bir öncekinden aynı, bağdaşık şeylerden mürekkepmiş gibi görünse de aslolan ve giderek kalıtlaşmaya başlayan şey vicdanın kendisinin ortalık malı edilmesidir.

bu kadar kolay yerle yeksan edilebilmesi, gediklerin açılabilmesi, suyun taşkınına karşı çabaların olmadığı bir haleti ruhiyenin, tedbirsizliğin daniskasının denkleştirilmesidir. arafta kaldıkça o aralığa terk edildikçe başımıza gelecek şeyler birimizin veyahutta hepimizin şu hayat denilen maratonda neye ne kadar önem atfettiğimizi gösterir  ve anlaşılır kılacaktır. kılmaktadır. beraberce yoksunlaştıkça kulağı kapatmaya alıştıkça, dediğim dedik çaldığım düdük demeye devam edildikçe, hemen dibinde oluverene ses etmeyi bile düşünmedikçe maarifin öğrencisiz halinden dem vurup ne güzel idare edilirdi kısmından bahis tutturanların değinilerindeki gibi kılçıksız bir ülke portresi karşımıza çıkmaktadır. ses eden olmadıkça güzel güzel yönetilebilecek, zapturapt altına alınabilecek, gak demeye imkan tanımadan suskunlaştırılacak kitlelerin yaşadığı, yaşadıklarını varsaydıkları bir cenah, ne güzel!. değiniler, birbirlerine paralellikler barındıran epey hallice sayıdaki vakıanın birden bire suskunluk zırhının altına ötelenmesinin başımıza açtıklarını da gösteregelmektedir. bizahati kanıtlamaktadır. mevzunun menzilinin sınırlandırılmışlığı alelace derdest edilmesi için bunca uğraşının yegane nedeni bütün bu yukarıda saydıklarımızdır. suskunlaştırmak.

sustukça, deneye alıştıkça bir sonraki evrede daha fenasını, daha beterini devreye sokmak. vurgulamak. bilakis vurgulamalar silsile halinde birbirini takip ederken pattadanak bir arada iki derede yeni eşikler açmak. tüm o beklentileri sıfırlayan muhalifliğin arsız oyunculuğunda mevkilerini sağlama alan muhalefet partisinin pek muhteremi pek kıymetlisi olanlarından faşist söylemin ibret vesikasında son pankart tutucularından sn. birgül ayman güler'in ortalığa saçtıklarında görebilmek mümkün. döküp saçarken, haddini ve hızını alamayıp nasıl daha fazla giydirsem, çağıl çağıl gürüldesem de benim nihai üstünlüğümü işittirsem ve bu ülkenin üst ırkının ne olduğunu bir kere daha işittirsem diyerek denk getirilen söz öbeği şimdinin vesikasında nereye sıkıştığımızı ve konumlandırıldığımızı göstermektedir. asla eşit değilsiniz. bir tabii ki bizim gibi eşit olmanıza imkan ihtimal yok!. kadükleştirildikçe, şirazesinden çıkmaya görsün faşist söylemin, bilimsellik kılıfı altında nasıl da boşaltılmasında böyle usul usul yavaştan yavaştan zikredilip nihayetinde kabul görürlüğüne kani olunduğunda evrelerin birer ikişer aşılması enikonu düşünülesi bir cevher olarak karşımızdadır. fazlası var da eksiği yoktur.

demokrasi denilegelenin içeriğinin böylesine dönüştürülüp olağan olarak tanımlandırılan arsızca söylemlerle lime lime edilmesi gayretinin başka bir vesikasını da; -idris naim şahin beylerin içişleri bakanlığı koltuğundan düşmesi pardon yerini daha fena olan boyunsuz muammer paşa'ya devretmesi töreninde sarf ettiği sözlerde duyumsayabilmek mümkündür. mülkün temeli atılırken biraradalık savunulurken nasıl da pattadanak vakit bu vakittir diye ötekisi, ötekisi diye avuçların iç kısmının kaşınıldığı, hazine bulunmuşçasına öteki belletilen milletvekillerine laf çarpıtarak nelerin değişmeyeceğini haddizatında kafaya kazıtan bir vesika daha ibra edilir. muştulanır. ne de olsa ileri demokrasi güncelliği dahilinde söylemler ve pratikler günü birlik olarak şekillendirilir. bir gün öncesi dünyalara kapı açıktır. bir gün sonra dışarılarda söylenenler yenilir yutulur dönüp dolaşılıp aynı fasit dairenin en keskin taraflarındaki kırmızı çizgilerle buluşturulur. ne de olsa beton millet sakarya, gerisi tümü teferruat.

dönüşüp durduğumuz zaman mevhumu içerisinde her defasında söylemekten kaçınmadığımız yalnızlaştırmanın, yalnız konulmanın bu kadar ivedi bir biçimde şekillendirilmesi, her kesimden muhalif olanın (etiket olarak bunu taşıyanları kastetmiyoruz) başlarına denk getirilmek istenen şeylerin nasıl ağır sözler ve yaftalardan, kör bıçaklara kadar seçeneklerinin çoğaltıldığını gösteregelmektedir. gösterime giren, istisnasız hepimizin bir şekilde aşağıda olanlarımızın karşılarına bir şekilde dikilecek olan aşılmaz duvarların fikriyatın önünü alıp, aldığı nefesten ötesine uğraşmayacağı, kafasını yormayacağı bir iklimin devamlılığıdır. savaş ikliminin sürdürülebilirliği üzerinden hareketlenmeler her defasında bu defa son dönemeç denildiğinde yaşatılan hayal kırıklıklarını göz önünde bulundurduğumuzda şüpheler ne yersizdir, ne gereksizdir. böyledir. bu kadar kesin ve nettir. alışılageldik basmakalıpcılıkları aştığını ileri sürenlerin bir noktada, keşke bu kadar açılmasaydınız, keşke bu kadar sivrilmeseydiniz görüngüsü, tavsiyelerinin denk gelişi biraz da bu ortalığın böyle korunaksız bir çerçeveye sıkıştırılmasındandır.

yapılan edilenleri ne bu satırlara sığdırabilmek yeterli gelecektir ne de teferruat bilinenlerin aslen ne olduğundan dem vurabilmek için derman kalmıştır. buz dağının görünmeyen yüzünde binlerce kelimeden ibaret bir mesel yumağı yer almaktadır. fısıl fısıl, usul usul ötelenen, şimdi sırası değil daha sonra konuşuruz bu bahisleri diye kestirilip atılanların ivedilikliğini yineletebilecek detaylar bakmaya hevesli olanlar için gerekli olanı verecektir zaten. sıramızın her ne olduğunun bildirilmesinden gayrısına tenezzül edilmemişken bu hassasiyetler diyarında. ne söyleriz, ne eyleriz, ne deriz ne biliriz kimin umurunda olmuştur ki bunun bilindik, aşina olunan yüzeylerinden kelamlar ilave edilebilir belki bir ihtimal. ihtimaller dahilinde yaşadığımızı sonumuzun emeğinin tam karşılığını bekleyen işçiler, bu kadar aleni çarpıklığı işitilir kılmaya çalışan öğrenciler, bir yerlerde fena hatalar yapıldığını belirginleştiren özgür basın çalışanları, fikirleri kasten sorulmayan ötekinin ötesi olanlar lgbtt'ler, sağımızda avukatlar, solumuzda aktivistler önümüz arkamız dört yanımızda her metrekaresi bir ezavevine dönüştürülmeye çalışılan bu güllük gülistanlık diyarın! şerrinden nasibini alanlarla ortak olduğu artık bilinesidir.

ses etmedikçe, ses çıkartmadıkça bir şekilde köşeye kıstırılanlar olarak o eşiğe sıkış tıkış derdest edilenler olarak varlığımızı görünür kılmaya kafayı yormadıkça hassasiyet zırhının altında saklı duranlarla yüzleşebilmek, nihai bir çözüme ulaşabilmek oldukça ütopik / uzak bir ihtimalden fazlası olmayacaktır. görebiliyor musunuz!. bu bulmaca kıvamında yazınsalın değinileri arasında atfettiklerimiz bir çoğumuz için geçersiz / uzak / sınır dışında kalan ihtimallerden mürekkep gibi görünse de kazın ayağının öyle olmadığı da ilave edilesidir. bir biçimde ironik / entelektüel bir yansıdan, çoğaltımdan ziyade ses etmeye çalıştıklarımız gündelikliğin basitliğini tanımlandıran bunca önemli hadiseyken menzilimizin bir kademe daha genişletilmesinin elzemliliğini hatırlatmalıyız. camekanlar ardında saklanan numunelik bir vesikalar, hatıratlar olarak tanımlandırılacak bir mücadeleciler, yaşayışlar, formlar vardı manzumesinden öte artık daha dikkatli ve köşeleri çok keskin olan muktedirlik ve avanesinin bakışımına, yönlendirmesine, sirayet ve nüfuz ettiği yönlendirmelerine karşı gür bir ses çıkartabilmek yegane çabamız olmalıdır. 'yaşam', 'gyank', 'jiyan' adına... şimdi ve burada...

suskunlaşmanın mütemadiyen tavsiye edildiği, bunu şakıyıp duran koronun aksi istikametinden bir seslenişe girişildiğinde apar topar alarm zillerinin, yetişin düşünen var,   tanımlanamayan bir düşünme eylemi var diyerek bir biçimde ortalığın ayaklandırıldığı, hassas dengeleri hassasiyete duyarlılığı görebilmemizi mümkünatlar dahiline eklemleyen tevatürlerin, alametlerin belirgin hali dahilinde günlerimiz elden avuçtan akıp gidiyor. birbirilerinin basmakalıp söylemi olmuş söylemlerin ortaklığında, bütünlüğünde elbirliğiyle neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğini yineleyip duran bir fasitdaire ise layığımız haline dönüştürülmektedir. böylesi denk getirilmektedir. çabasında bulunduğumuz, daha iyisine dönüştürmeye gayret ettiğimiz yaşam ile bizlere sunulan yerseniz böyle yemezseniz şöyle diyerek önünün, tak diye kesilmesi gayretkeşliğinin refakatinde azabın miadı dolar mı, miadı doldurulabilir mi? hassasiyet ediminin her nereden, hangi yönden geleceğinin enikonu muamma kılındığı bir zaman mevhumunda erkin, iktidarın şekillendirmesinin, dayatımınıni tahakkümünün, zapturaptının karşısında insani olanın her ne olduğunu nasıl bir işlevsellik taşıdığına erebilmek mümkün müdür bu azap çıkuruna dönen platonun içerisinde, üzerinde.

duyumsatılan, atfedilen, yönlendirilen, serpilip büyütülen hassasiyetin her ne şekilde olursa olsun bireye değil, devlet mekanizmasının enikonu gıcırdayan çarklarını olduğu gibi o çürüklüğü, kıt akıllığı ile muhafaza ve koruma altına almaktan gayrı bir önceliğinin olmadığını yinelemeliyiz. ondan gayrısından da bir amacın bulunmadığını tekrar etmeliyiz. gün dediğimizi koca bir heyhula haline evirerek, sabaha tek bir gündem, akşamına apayrı bir gündem gelgitinde arada olan bitenin nasıl tavizsiz bir biçimde vicdana, düşüne, mani olmak ile iliştirildiğinden ilişkinliğinden dem vurabiliriz. bundan kastımız olup bitenlerin alelacele örtbas edilmesi gayretidir. hassasiyete gark olmuş konularda, tüm o kırmızı çizgilerde, mevzubahis vatansa klişelerinde, birlik ve bütünlüğümüz masallarında bütün bütün hiddetten mürekkep bir iktidar yapısında, hegemonyasında tüm bahisleri çağrıları, çığlıkları neden sorgusunu pas geçerek, bir potada derdest edilmesi söz konusudur. esas resimde ortaya çıkan eğreltiliğe dair kelam eden, yazıp çizen, ses eden, kendini belirgin kılan, bilmiyoruz kaçıncı kez vatan haini, işbirlikçi, hançerleyici vs. uzayıp giden bir yafta külliyatına, bunu bu görüşü evet öyleymişler bahsini savunanları  linç mangalarını ise münferittir münferit diye vız vız vızıkdayan, savunan bir yapılandırma bina edilir. etrafımız çevrelenir.

el altından bütün bu kötü-fena'ya destek-koltuk çıkılmasının fenalığıdır o toparlayış. o toparlayış demokrasinin bu ilerisinde hiçbir konuda hiçbir şey yapmazsanız dahi sizin için de uygun bir türetim - suskun kılma süreğinin bulunmasıdır. o toparlayış yıllar yılıdır hepimiz x'iz bağlamında denk tutulanı adı anılanın insan olduğunun anlaşılamadığını ya da anlaşılmazlığa nasıl kolayca sahip çıkıldığını tercih edildiğini duyumsatandır. o bağa sahip çıkanları ise hassasiyet dengesini bozduklarından dem vurup hedef tahtasına konulmasının tercihler arasındaki önceliğidir. bir çoğunda, bu ve benzeri tedirginliği yaşamaya devam ettirildiğimiz serimlemeler de ilavesi, cabası. bu tedirginlik dediğimizi birilerinin bizahati gözetimlerinde nasıl şekillendirildiğini görebilmek mümkündür. kin, nefret ile ayrıştırmanın önü alınmadığında ötekisi sayılana neyse bir türk'e de aynısını ettiğini yeniden belirtelim. hala fark edemeyen ve ama ile fakatlara tutunanlara bianen. o toparlayış hassasiyet sarmalının nasıl geniş bir sahmanlık halinde olduğunu fark ettirendir.

düşünselliğe müdahale edici, ket vurucu olunarak, içeriyi dışarıdan kalabalık kılmaya çalışan fikriyat soykırımına ve daha nicelerinde zamanın gerekliliği diye müsammaha / tolere edenlerin refakatinde bambaşka bir yere dönüşüyoruz. bambaşka bir kalıba dökülüyoruz. vesayetçi daraltımın üniformalısından sivil takım elbiselisine de geçmiş oluyoruz. geçmişler olsun!.. duraksanıp, durulmayacak bir akış dahilinde devlete tehdit oluşturduğu, intibası, şüphesi olan her kesime uygulanan şiddetin ve derdest etme gayretinin en azından şimdilik başkaca bir açıklamasını bulamıyoruz. fikrin fikirle mücadelesindense, fikre karşı sinkaftan, bombaya uzanan bir hiddet ile yanıtlanmasına karşı daha da farklı bir manasal çıkarmayı şu anda abesle iştigal etmekle eşdeğer buluyoruz. ne olmayacağımız bunca belirginken hala kırmızı çizgilerimizi aşıyorlar vavelyası, bozkurtlarımız en nihayetinde harekete geçecekler işgüzarlığı, eşit değilsiniz zaten sayıklamaları bkz. güler vakıası gibi tantanaların, milli mutabakatın nelere, ne işlere hangi fenalıklara yol verdirdiğini bilmek istiyoruz.

otuz dört canın bir tazminat mevhumuna karşılık olarak katledilebilmelerinin, kurban edilecekler olarak savlanmasının, o bombaların sanki kendi başlarına harekete geçmiş gibi bilmedik, duymadık görmediklerle sümenaltı edilmesinden bu yana bir seneyi aşkın sürede olan bitenler meydandayken bilmek istiyoruz. yanıtsız sorulara karşılık olarak. kendisine benzetemediğini ölümden beter hallere koymanın, sözünü işitmeye bile tahammül edemeyip terörist bunlar diye avaz avaz bağrışan zevatın ortaya koydukları hassasiyet odağının nasıl ve nerelerde devreye girdiği iliştirildiğini irdeleyebilmek olasıdır, hakkımızdır. yaşadıkları topraklarda aidiyetleri sürekli sorgulanan, milleti sadıkalıktan, evrile evrile satılmış, hançerleyen, vatan hainleri vb. atfetmesi tek seferde zor şeylere bir süreklilik dahilinde kademe kademe geriletilen bir topluluğa, dört beş saldırın gerçekleştirildiği o ermeni toplumuna karşı hassasiyetlerin nelere dönüştürüldüğü anlamlandırılabilir. korku bir kere bünyeye sirayet etmeye görsün bir kadının canına, iki kadının görmelerine mani olmaya, bir kadının derdest edilmesine neden olan saldırganlığın azaldıkça, azalan tam konuşmaya heves etmişken yeniden suskunlaşmanın yolları, patkalarına yollandığını, yol verildiğini söyleyebilmek şimdi olasıdır.

suskun kılma bir mesel olarak görülüp netice kabilinden reçetelendikçe sonrasında birbirini takip eden devamlılıklar, o kör algının sürekliliğinin farklı okumaları güne dahil edilir. yol nereye?. kadınların, çocukların başlarına getirilenler dayaktan, kör bıçağa taşınırken durmadan düzenlenirken düşünselliğe, fikriyata mahpusluk olarak tanımlandırılır, evrilir. mahpusluk ses vermenin, yeter artık demenin bir ölçüsü olarak tanımlara dahil edilir. bir bakarsınız pınar selek'in üç kez beraat etmesine rağmen tüm masumiyet karinesi bile isteye; lime lime edilerek "müebbet" hapis cezası ile hayatını zindana çevirmek konusunda bir dönem daha açılır. olmayan örgütün varolmayan öğesi hareketi olarak haber peşinde koşmanın suç tanımına dahil edildiğine tanıklık ettiğimiz özgür basın emekçileri bu faaliyetlerinin cezasını belirsizlikle / karanlıkla öderler. yayınlanmayan kitaptan suç, telefonda zikredilen sözcüklerden şifre / parola adı her neyse eylem mesajlaşması, boyuna takılan poşunun dahil bir biçimde terörist yaftasına denk düşülmesi, derdest edilebilmek için bir hep o menzile dahil edilir, budur.

böyle, böyle suskunluk arttırıldıkça, ona biat sağlandıkça iyice sıradanlaştırılan faşizm düzayak hayatın ayrıştırılmaz bir öğesi yüklenişimiz haline dönüştürülür. eskaza bugünleri yazacak birilerine bıraktığımız bu külliyatın, denk getirilenlerin parametreleri, ötekisi diye savladıklarına karşı muktedirin eyledikleri öylesine birbirlerine lehimlenmiş, karmaşıklaştırılmış ki asıl sorunun neden mürekkep olduğunu çözümleyebilmek bayağı bir uğraştırıcı olacaktır. ilerye. ilerisine bizler günü yaşayanlar içinse o masal gibi duyumsadıklarımızın hakikatinin birer kabus, öcü diye belletildiklerimizinse tam tersine çok daha fazla ehemmiyetle üzerine düşülesi ve sorgulanası gerçeklikler olduğunun ezcümlesi kalıcılaşmaktadır. cismanileşen hassasiyet dengesinde korunanların yanında hemen dibinde varlığını sürdürenleri uzun bir mücadele sürecinin beklediğidir. anlamamak için direnenlere karşı anlatmanın bir merhem olabileceğini varsayarak... süreğenleştirmektir bu çablanımı... hepimize düşen... meramımızdır!.

>>>>>Bildirgeç
Budala Kış Güneşi - Bülent USTA - Birgün

Bir gazete yazarı olarak mutlu olmanın imkânsızlığını kabulleneli çok oluyor. Mesela bu sabah, kışın ortasında güneşli bir sabaha uyansam da –Kadıköy’ün güneşli sabahları pek bir güzel olur- vapur yolculuğu yaparken kış güneşinin yüzüme dokunuşundaki tedirginliğinden bile keyif almam mümkün olmadı. Çünkü gece yarısı, insan hakları savunucusu avukatlar kapıları kırılarak gözaltına alınmış, benim için önemli bir yeri olan “Onuncu Sigara” adlı romanının yazarı İsmet Kür’ün aramızdan ayrıldığına dair acı haber ulaşmıştı bir kere. Vapurun güvertesinden martılara bakarken, içimde o tüm renklerini ezbere bildiğim hüzünden başka bir şey kalmamıştı yine.

Sanırım bu ülkede mutlu olan yazarlar sadece liberaller. Onlara ulusalcıları da ekleyebiliriz, ama bir süredir hırpalanıyorlar, takatleri yok şimdilik mutlu olmaya, sıralarını bekliyorlar. Ama liberaller, Özal döneminden bu yana pek bir mutlular, Sovyetlerin dağılmasıyla da kendilerini ideolojik anlamda da üstün hissedip, tek kutuplu dünyanın keyfini yaşıyorlar uzun süredir. Roland Barthes, YKY’den çıkan “Eleştirel Denemeler” adlı kitabında, mutlu yazarların sonuncusu olarak Voltaire’i gösterirken, bir bakıma günümüz liberallerini de tarif ediyordu. Voltaire’in bugün yaşasaydı, Marksistlerden, ilerlemecilerden, varoluşçulardan ve solcu entelektüellerden nefret edeceğine, onları sonu gelmez alaycı şakalara boğacağından çok emin Barthes.

Barthes’ın tarifine göre, liberaller “trajik düşünce”den yoksun kaldıkları için mutludurlar, çünkü karşılarında onları düşünmeye itecek hiçbir canlı kuvvete sahip değillerdir. Karşılarında sadece budala olarak nitelendirdikleri birtakım görüşten insanlar vardır ve onlarla değil de, onların budalalıklarıyla mücadele ettiklerine inanırlar genellikle. Budalalık ölçütü de sahip olunan güçten başka bir şey değildir. Budalalar, güçten uzak duran, ezilenlerin tarafında ezilmeyi göze alan kişilerdir. Mesela ÇHD üyesi avukatlar, liberallerin gözünde budaladırlar, çünkü tarihin sonunu reddediyor ve kendilerinden çok daha güçlü bir yapıya karşı açık biçimde hukuksal mücadele yürütüyorlar. Devletin, yani burjuvazinin suçlarıyla, bırakın maddi tatmini, manevi tatmin bile beklemeksizin mücadele etmek, budalalıktan başka bir şey değil çünkü onlar için.

Liberaller arasında, bazen vicdanla akıllarını dengeleyemeyip alışkın oldukları gücü kaybedip mutsuz olanlar da var. Aslında onlar, burjuvazinin kendi içinde yaşadığı iktidar savaşının kurbanları olarak da görülebilirler. Büyük paralar kazandıkları gazetelerden ya da televizyon kanallarından ayrılmak zorunda kalmış, hatta kazaran cezaevine düşmüş bile olabilirler. Ama dikkat edin, budala olarak gördükleri kişilerle aralarına mutlaka mesafe koyma telaşı içindedirler genellikle. O budalaların sadece hayranlığını ve saygısını talep eder, güç dengesinin değişmesiyle birlikte ilk fırsatta da yine eski konumlarına, üstelik kahramanca, sürgünden dönüyormuş gibi dönmeyi hayal ederler. Daha yüksek tirajlı bir burjuva gazetesinde, daha fazla güç ve hayrana sahip olarak mutlu olmak haklarıdır, çünkü vicdan sahibi olsalar da budala değillerdir. Bazıları da, budalaların arasından sıyrılıp liberallerin arasına karışınca, budalalara karşı kendilerini sorumlu hisseder, vicdan ve akıl dengesini henüz kuramadıkları için, budalaların da mutlu olmasını isterler, çünkü mutluluğun ancak güç ve iktidarla mümkün olacağına inanırlar. “Bakın ben mutluyum böyle, sizin budalaca eziliyor olmanız beni üzüyor” gibi bir hava vardır nasihatlerinde. Budalalar tepki verince de şaşırıp üzülürler, çünkü iyi niyetli bir çağrıda bulunmuşlardır. “Budala bunlar, anlamıyorlar işte” der ve kendi ihtiraslarının peşinde koşmaya devam ederler…

Bence bizim budalalığımızın en büyük sorunu, kendimizi ciddiye almaktan çekiniyor oluşumuz. Bir budala, hiçbir zaman kendisini budala olarak görmez, ama galiba biz, yani ilkelere ve bir dizgeye sahip olan bizlerin içine küçük de olsa “budala mıyız acaba” gibisinden bir kuşku tohumu ekmiş olmalılar ki, kendimizi nedense yeterince ciddiye almıyor ve de zekâmızı yeterince kullanamıyoruz. Liberallerden bizi farklı kılan “trajik düşünce”nin kıymetini bildiğimiz gün, ezilenler için kışın ortasında yaşadığımız bu güneşli sabahın anlamı da farklı olacak… Kış güneşi, bu kadar tedirgin dokunmayacak yüzümüze…

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Kelam sıklıkla dile getirilenlerin kuru kuruya çalakalem tekrarından ibaret değildir, öyle değildir. Menzilin içerisinde olan bitenlerin hemencecik yanında bitiveren şeyleri fark edebilmek için daha fazla çabalanabilmek gereklidir. Bülent USTA'nın Birgün Gazetesi'nde yayınlanmış olan Kış Güneşi makalesi bu minvalde değerlendirilebilecek bir meram halini tanımlandırıp sunmakta. Değinmeye kani olamadığımız aklımızın kaldıklarını başka yerlerden okuma fırsatında kıraat etmede USTA ve Birgün Gazetesi'nin anlayışlarına sığınarak metni sayfalarımıza  alıntılıyoruz.

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Belgesel: Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim - Ümit KIVANÇ
Uludere'yi Unutma! - Emrah DÖNMEZ - Youtube
İşkence ve İnsanlık Dışı Aşağılayıcı Muamelenin ve Cezanlandırmanın Önlenmesi ve Tutuklu Hakları - 21. Rapor - CPT
Budala Kış Güneşi - Bülent USTA - Birgün
Ne Mutlu İnsanım Diyene! - Balçiçek İLTER - Habertürk
Var Mı, Yok Mu: Türkiye’de Irkçılık - Cengiz ALĞAN - Dur De!
Samatya: “Münferit” Mi “Muntazam” Mı? - Foti BENLİSOY - Aşağıdan
Samatya’da Saldırılar Bitmiyor - Emre ERTANİ - Agos
Samatya'da Kol Gezen 'Kötülük'... - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
Samatya Ermenileri: Ermeni Sözcüğü Küfür Olarak Kullanılmaya Devam Ettiği Sürece Bu Saldırılar Da Bitmez  - Ermeni Haber
Darp Edilen Ermeni Kadının Yakını Anlattı - Akşam Postası - Rusya'nın Sesi
İHD'den 'Samatya Saldırıları' Raporu - İMC
Samatya Saldırıları: Türk'ün 'Yağma Hakkından' Vazgeçememesi... - Gökhan KAYA - Turnusol
‘Samatya’yı Açıklayacak Adam - İnci HEKİMOĞLU - Yurt
Kurtuluş’u Kurtarmak - Ezgi GÜVEN - Uzun Çorap
Dokundurtmayacağız! - Nor Zartonk
Soykırımın Ortakları! - Eren KESKİN - Özgür Gündem
Samatya Saldırıları: Türk'ün 'Yağma Hakkından' Vazgeçememesi... - Gökhan KAYA - Turnusol
Mouradian Delivers Talk On Genocide Justice In Ankara - The Armenian Weekly
Başımıza Gelen Komik Bir Fıkra: Türkiye’de Hukuk Algısı ve Hukuk Nedir? - Şizokrat - Aşağıdan
Pınar Selek'in Mahkeme Sonrası Beyanı - CNN Türk - 13Melek
Düşünce Suçu(!?)'na Karşı Girişim'in Pınar Selek Raporu - Pınar Selek Resmi Sitesi
''Müebbetiniz Yok Hükmündedir'' - Çaylak Haber
Turquie : La Sociologue Pinar Selek, Condamnée à La Prison à Vie, Va Demander L'asile Politique - Le Monde
Başbakan Protestosunda 18 Gözaltı - İMC
Zirve Katliamı Sanığı Medyayı Fişledi - Hür Bakış
Muammer Güler'in Kariyer Hikâyesi: Hrant Dink Davasından İçişleri Bakanlığı'na... - T24
Rober Koptaş: Muammer Güler'in İçişleri Bakanı Olması Başbakan'ın Hrant Dink Cinayetini Umursamadığını Gösteriyor - Başka Haber
Kendilerine Yakışanı Yaptılar! - Hidayet Şefkatli TUKSAL - Taraf - DYH
Belleğimde Mezar Taşları - Özge MUMCU - T24
Ocak - Abdullah ATAŞÇI - Agos - ŞapGir
Az İken Çok Olanlar - Burhan SÖNMEZ - Birgün
20 Ocak’ta Neler Oluyor? - Sayat TEKİR - Nor Zartonk
Türkiye’nin Barışı - Alper KALİBER - Açık Radyo
24 Ocak 2013, Türkiye Tarihi İçin Kara Bir Gündü - Sezin ÖNEY - Taraf - DYH
Ahmet Türk'ün İmralıya Gidişine Veto - Ötekilerin Postası
2013 Sürüm AKP - Yetvart DANZİKYAN - Radikal
“Tu Terorîst Δ  - Rêşad SORGUL - Amed News
Barış İstiyorsan Hakikati Anlat - Selçuk CANDANSAYAR - Birgün
Savaş İstemi Barış Söylentisi - Sebatullah TEKİN - Özgür Gündem
"Mahkeme Siyasi Karar Verdi" - Beyza KURAL - Bianet
Seçkin Irkçılık! - İhsan ÇARALAN - Evrensel
birgül ayman güler - asc - Ekşi Sözlük
Hangi Millet? - Necmiye ALPAY - Radikal
Önce Türkler Asimile Edildi - Ali Duran TOPUZ - Utay
Güler'in Irkçı Açıklamasına Tepki Yağıyor - Hür Bakış
Küçük Yüreklerden Büyüklere Ders - Evrensel
'Sevag Özel Bir Cinayetle Yaşamını Yitirmiş' - Yüksekova Haber
Sevag Seni Unutturmayacağız! - Nor Zartonk
Kışla Cinayetleri Örtbas Edilemez - Evrensel
Son 5 Günde 5 Zorunlu Asker İntiharı! Artık Yeter! - Basın Açıklaması - Asker Hakları
Siyasi Davaların “Liberal” Temsili - Serra HAKYEMEZ ve Önder ÇELİK - Azad Alik
Bağımsız Kürdistan Deyip Küfrediyorlar - Yeni Özgür Politika
Fransız Polisi Ömer Güney İçin Ne Dedi? - semioticus (shelbyl) - Komünal İşkembe
Hasan Hayri Bey'den (Ay)gün'e, CHP ve Aleviler İkilemi - Can BARAN - Radikal Blog
12 Eylül'den Roboski'ye I - Kollektif - Çaylak Haber
Barışa Giden Yol’da ‘Hakikat ve Uzlaşma’ - Mahmut HAMSİCİ - BBC Türkçe
Turkey: Nine Human Rights Lawyers Imprisoned - Human Rights Watch
Aygün: ÇHD’li Avukatları Soyarak Aranma Yapılmak İstendi - Vesmolla
Halkın Hukuk Bürosu; “Öfkeliyiz, Öfkemiz Arkadaşlarımızı Zulmün Elinden Almanın Gücü Olacaktır!” - Haber Fabrikası
Polise İşkenceci Demesine Kızıp İşkence Yaptılar - İsmail SAYMAZ - Emek Dünyası
ÇHD Operasyonunda Karar: 9 Tutuklama! - Muhalefet
ÇHD'li Avukatların Tutuklanma Kararında İlginç İbare - Çağdaş Ses
Hey Tekstil İşçileri Ve Avukatları Dayanışma İçinde… - Halkın Sesi
İHD Diyarbakır Şubesi’nden Hasta Tutsaklar Raporu - ANF
Şakran Cezaevinde Baskı Sürüyor - Miheme PORBEBOL - Ajans Amed
15 Bin Hükümlüye Denetimli Serbestlik Tahliyesi - Kemal GÖKTAŞ - KG' Blog
’4+4+4 Eğitim Modeli Sürdürülemez’ - Sendika.org
BDP, Ezidi ve Çingeneler İçin Meclis Araştırması İstedi - Kaos GL
Galatasaray Üniversitesi Yangınından Bir Otel Çıkar Mı? - Yaşar ADANALI - Mutlu Kent
İstanbul’da Bir Tarih Yandı - zeynotozduman - Aşağıdan
Daiyang SK Grevine Kadın Desteği - Evrensel
Ataması Yapılmayan Öğretmenlerin Ataması Neden Yapılmıyor Diyenler, İşte Sorunun Cevabı! - Eğitim-Sen
Yapısal Eşitsizlik Koşullarında Hangi Barış? - Ayşe GÜNAYSU - Özgür Gündem
Türkiye’de Hukuk: Made In US - Eren BUĞLALILAR - Haber Fabrikası
Belçika ile Türkiye Arasında 'Antiterör Anlaşması' - ETHA
Bu Üç Avukatı Hatırladınız Mı? - A.Deman GÜLER - Bianet
Acanım Benim Acanım Ben - Ahmet Aziz NESİN - AN' Blog
babayı yitirmek mi, adaletsizlik mi daha çok acıtıyor! - Mustafa SÜTLAŞ - BiaMag
Türk Modelinin Barometresi Basın Özgürlüğü - Jean-Paul MARTHOZ - CPJ
Press Freedom In Turkey - Marc PIERINI  w. Markus MAYR via Carnegie Endowment
The State Of Media Freedom in Europe - COE Parliamentary Assembly
O Muhteşem Hayatınız! - Sarphan UZUNOĞLU - Akşam
We Are All Oxymorons! - Ayda ERBAL - Azad Alik
Diyarbakırlı Ermeniler Bize Ne Anlatıyor - Alper GÖRMÜŞ - Taraf - DYH
Kılamın Bir Diğer Adı - Zana FARQÎNÎ - Özgür Gündem
Slavoj Zizek: Felsefecinin Rolü - Santiago ZABALA - Halit YERLİKHAN - Agos - ŞapGir
Medya Denetimi ve Propaganda Modeli - Ömer ONGUN - BiaMag
Doğan Grubu Çalışanına Siyaset Yasağı ! - Atilla ÖZSEVER - Yurt


Dreamscape Official / La Di Da Productions
Dreamscape Informative via Kranky
Dreamscape - La-Di-Da Recordings Album Review By Jeff TERICH via Treble Zine
Hammock Official
Hammock via Facebook
Hammock - Departure Songs Album Review By Lauren PENNA via Highlander News
L A N D Official
L A N D Informative via Important Records
L A N D - Night Within Album Review By Ben RAG via Tiny Mix Tapes
Neil Cowley Trio Official
Neil Cowley Trio - The Face Of Mount Molehill Review By Martin LONGLEY via BBC Music
Neil Cowley Trio - Interview w. Neil Cowley Ahead Of His Trio’s Capstone Theatre Gig By Paddy HOEY via Liverpool Daily Post
John Zorn Official / Tzadik
John Zorn Informative via Wikipedia
John Zorn - The Concealed Album Review By Thom JUREK via allmusic

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Justice For Hrant Dink By ilovehoumous via Flickr

>>>>>Poemé
Eski Ormanlara Mektup - Haydar ERGÜLEN

bir mektup göndersen de açıp okumasam

ben hangisiyim; sen demekten başka
sana ulaşamayan zarfefendilerinin,
aç beni, başkapulum yok, başka mektubum
yok, yoksul olduğum söylenecek yoksa sana
annemin bir gül olarak terkettiğinden beri
beni gönderdiğin mektuplar ormanına

şehri karıştırmıyorum, seni yanlış anlarlar
kendimi karıştırıyorum, uçmaktan yanayım
ruhunu parmaklarında dolaştıran perinin
tevekkül penceresine konduğu eski ormanlarda

hangi yüzüğünden düştüm bu yolculuğa;
bilseydim, sen gönderseydin, ben o mektuba
yazılacak kadar aransaydım dilinin ormanında
açmazdım yine, yine yüzükler kazanırdın;
bana suluboya bir orman göndereceğini bile bile,
`peri ve eşek' mes'elini yazdığımı bile bile,
ormanlara dair şiirler okumak için
ayrı ve birleşik şehirler kurduğumuzu bile bile,
açmazdım bu sırlara layık olmayan şehri
içinden çıkacak ormana

bana orman gönderme, içinden şehir çıkar;

beni bir mektuba gönder, içinden birine
almamış gibi yaparım, vapura binmem,
yoluna inmem, ormanların sisi çökmeden önce
.. sonra inanırım

mektupların perileri
perilerin ormanları biriktirdiğine
yüzüklerin parmaklarda sessizce eridiğine
inanırım, eski orman tadı sinmiştir
açılmayan mektuba

gönderilse de

kaynakça: epigraf_delft

>>>>>Podcast Ünitesi
Deuss Ex Machina # 428 (03.12.2012)
Deuss Ex Machina # 429 (10.12.2012)
Deuss Ex Machina # 430 (17.12.2012)

Sunday, January 20, 2013

Deuss Ex Machina # 433 - մենք երբեք չենք մոռանա


Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_433_--_մենք երբեք չենք մոռանա

14 Ocak 2013 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
a.Djivan Gasparyan - Ciretzie Yaris Taran (They Took My Love Away) (Gyroscope)
...21..Kasım...2004...Uğur Kaymaz...
z.Djivan Gasparyan - Tzirane Tzar (Apricot Tree) (Gyroscope)
b.Erkan Oğur - Vardım Baktım Demir Kapı Sürgülü (Kalan Müzik)
...28..Eylül...2009...Ceylan Önkol...
m.Erkan Oğur - Eksiklik Kendi Özümde (Kalan Müzik)
x.Bajar - Si U Çar Heb-34 Adet (Kalan Müzik)
...28..Aralık..2011..Roboskê Kıyamı...
w.Bajar - Fırtına-Bahoz (Kalan Müzik)
k.Mehmet Akbaş - Leyla (Kalan Müzik)
...24..Nisan..2011..Sevag Şahin Balıkçı...
ç.Mehmet Akbaş - Hediyeh (Feat. Sussan Deyhim) (Kalan Müzik)
y.Cavit Murtezaoğlu & Feryal Öney - Ali Kimi Yârı Var ~ İlla Hû (Kalan Müzik)
...19..Ocak..2007..Hrant Dink
ğ.Cavit Murtezaoğlu & Feryal Öney - Aldı Dert Beni (Kalan Müzik)

մենք երբեք չենք մոռանա
(433)

birbirini takip edecek kelimelerin dizilmesinin namümkün kılındığı, birbirini takip edecek söz eriminin içerisinde duyumsanmasının, anlaşılmasının bile; zorunlu haller dışında teker teker açıklanması gerektiği bahsi ve bağlamının sıklıkla yinelendiği bir sahanlıkta buluruz kendimizi. dört başı mamur, tertipli düzenli hayatlarımızın korunaklılığında ayaklarımızı uzatmış bir şeyler karalamaya heveslenmişken! neyin nesi kimin fesi, nasıl bir odaktır o sıkışmışlık sıkışık kalmışlık. zuhur edeceği anı kestiremezsek de ekranın klavyenin başına geçtiğimizde varlığını duyumsarız bu kalakalmışlığın. dertleri söylemezse gönül razı gelmeyecek şeyleri o kadar ince eleyip sık dokumaya alıştırılmışızdır ki kendimizden, kendiliğimizden dökülmeyi başarabilmemiz için karşılaştıklarımızı can kulağıyla görmemiz gerekliliği bir kere daha karşımıza çıkmaktadır. hevesli tutkun, aynalayan bir biçimde söz dizilimilerini entelektüel faaliyet şemasının en zaruri egzersizlerinden birisi olarak değil sıradanlaştırıldıkça sıradan olanın da açabileceği bir gedik olarak görmenin gerekliliğini bir kere daha idrakı üzerine düşünürken neyin nesidir.

nasıl bir zorunluluktur ki her yazı teşebbüsünde bu sefer de farklı bir anlam çıkartma ihtimalleri bulunur mu acaba diyerek içten içe kendini kemirten, otosansür mekanizmasının varlığı / çokluğu. denk geldiğimiz zamanlar zorunluluğu bir kenara ayrıştırdığımızda neredeyse tam olarak sessizliğe teslim olunan, ellerin çoktandır havaya kaldırıldığı bir devinimi gerçekçi kılıyor. az veyahutta çok bir biçimde o süreklilik akışında yaşananların, yaşatılanların oluşturduğu travmaya karşı yazma eylemi sınırlandırılmış oluyor, haddizatında gerçek olan, kısıtlayan biraz da budur. böyledir. yorgun düşen aklın dermanını bir başkasının meramında bulabileceğine olan inançın alttan alta oyulduğu bir zaman dilimi işittirmek istediğimiz. kelimeleri denk getirirken o travma dediğimizin şeklen, mealen, üstten falan değil bayağı bir hakikat odağına taşınmasının, şimdiki gerçekliğiniz budur ne eylerseniz, ne dillendirirseniz, ne yazarsanız hep o bahsin, kırmızı çizgileri aşmayan serbest vezin! sahasında kalmamız gerekliliği muştulanırken, bir dur! anının simgelenişidir o dönüşüm.

durmanın durduğun yerde kalakalmanın hemen hiç faydası dokunmayacak olsa da neylersin bugün kısmetimiz de buymuş sinesine sığınılmasının nasıl da peyperdey bir rahat gevşekliğe teslimiyet olduğunu bildiğimizden bu yana sürüp giden bu yazın / karalama serüveninde hep bir adım sonrasını düşünmek zorunluluğumuz baki kaldı. bırakıldı. bir sonraki adımda nelerin başa düşecek olduğunun kestirilmezliği başlığında tumturaklı sözcüklerin, örümcek ağıyla sarmalanmış olan seslenişlerin her dem o vicdandan gelen çıkan görünenlerin önüne kocaman bir set oluşturduğu zamanlardan geçmek bir yükümlülüğümüz haline dönüştürülmektedir. bir insanın orada burada veya şurada olan biten için sarf ettiğinin karşısına elini korkak alıştırmadan bunun bunun için ne düşünüyorsun, o zaman kimlerin ve hangi menzillerin maşalığını yapıyordun, yağdanlığındaydın seslendirmesinin, hadi bakalım söyle bakalım yediğin ekmek, içtiğin su hesabından vatanın şimdiki sahipleri olarak kendini konumlandıranlara her neyse insan onu anlatmaya çalışmanın, insani olana değerlendirmekten gayrısı olmadığını kanıtlamanın zorluğudur bahsetmek istediğimiz.

kelam bir şeylere dönüşürken, salt birilerinin bamteline dokunsun, yaraları açıkta olan nicelerini daha fazla kanatsın diye değil basbayağı aklın ermesi, gönlün elvermesi, şifanın bulunması gibi kıstaslara göre şeklini, kalıbını bulan söz erimlerinin diziminde samimiyet sınavlarına tabii tutulmanın sonsuz fasitdairesidir bu meramda sunduğumuz. travmaların bunca sonsuzluğu karşısında elden tek gelenin seslenmek olduğu enikonu bilinmesine karşın hala ikircikli, şüpheli yaklaşımların bolca ama ve fakatlarla hesap sorulmasına yazıklanmaktan başka ne tevatür eklemlenebilir ki. heder edilen sözün dahilinde her duyumsatılanın senin / benim / onun doğrularının yeknesak bir kopyası olmasındansa, olabildiğince daha geniş bir perspektiften bir aradalığın harcına bir şeyler katmak olduğunu yinelemek ve bunu açıklamak daha kaç kez zorunlu bir deneyim olacaktır. ya da zorunluluktur. isyan edilenlerin, adil olmayı çoktan fasaryadan bir mevzu sayanlara karşı adaletin peşinde inatla koşmanın, hakkaniyet dediğinizin karşılığını bulabileceksek bunu da ancak ve ancak tam ve eksiksiz bir biçimde yüzleşerek sağlayabileceğiz!! diye atfetmenin neresi yanlıştır.

yahutta hala yanlış mıdır bu sanal agoraların dip köşe bucaklarında saklı duran şahsiyetlerin ithamlarına karşı hala söz ile pahayı yan yana, bir kulvarda tutmadığımızı anlamlandırabilmek ve illa birilerinin fonlamasına ihtiyaç, illa birilerinin beklentilerini karşılayacak diye maşalık, illa mevzuyu öteleyelim de neyle ötelersek diyerek ayrıştırmaların birinin bitmeden bir diğerine cambazlık etmek değildir meşgale ve dert toplamımız olduğunu kaçıncı defa betimlemeliyiz. betimler halde kendimizi bulmalıyız bir biçimde. bunu kaçıncı kere daha yinelemek, yeterli gelecektir kimilerinin nezdinde. unutturulmaya çalışılanların toplamının hepimizin ortak belleğinin biriktirdikleri söz konusuyken bu belirginken, kulağımızı mı kapalı, elimizi mi bağlı, aklımızı mı nadasa terk edelim diye sormak lazımgelendir. münferit diye atfedilen şeylerin bir ucundan çaktırmadan gösterilip durulan şeylerin, hiddet topaçlamalarının nasıl da tosuncukların millerinde harekete geç komutu olarak dönüştürüldüğünü gözlemlediğimizden bu yana; hangi yana gidelim nasıl edelim. uzun uzadıya düşünmedikten sonra bu ülkenin yeni yeni yeni diye sunulanlarının pek çoğunun bildiğiniz eskinin eskisinin eskisi olduğunu hep tekrardan ibaret bi'algılama ve tepkime ile sarıp sarmalandığını yineleyelim. yineleyebilelim. neyleyelim. ne edelim!.

kelimelerin sağlayabildiği yeknesaklaştırıldıkça kanıksanan bu ve benzeri ötelemelerin, birilerinin ağızlarına sakız eylenenlerin nelerden mürekkep olduğunu yinelemektedir. gözün gör dediğinin sadece yaşadığın yer ile sınırlı kalmadığını bir gece ansızın başına yağacak olan bombalarla katledilmek olduğunu yineleten bir roboski köyünü ve insanlarını hatra düşürendir. bir sene geçmiş olmasına karşın bir tek doğrunun duyumsatılmadığını yineleyebilmektir bu bahiste gerekli olan. bir yanıyla, bir yönüyle değil derinlemesine ifşaasının gerekliliği ortadayken, bunca belirliyken isim isim, ad, makamı bir arada devlet denilen mekanizmanın gerektiğinde nasıl bir katledici vazifesini üstlendiğini somutlaştıran, neden iş işten hazır geçmek üzereyken örgüt var diye bir seslenişin söz konusu edildiği altı yıllık bir dava bir yara olan hrant ahpariği hatırlamaktır. hala sırtından vurulduğu kaldırımda bir başına konulan, haddizatında küfürün, kıyametin refakatinde yazdıklarından değil ermeniliğinden, ermeni olmasına dair her şeyinin lime lime edilmesi için çabaların her fırsatta sergilendiği, acıtmanın türlü vesikaları karşımızda durmaktadır.

o yarayı eksiksiz bir biçimde kapatamadıktan, hala kanayan o yaraya merhem olamadıktan sonra onun dilinden dökülenlerin, anadolu'nun seslenişini işitemedikten sonrası ötesinde / ilaveten adaletin tecelli etmemesinin eksikliğidir düşünmemiz gereken. işitmemiz gereken. hedef gözetenlerin nasıl tam tekmil kamufle ederek kendilerini hazır barış günlerindeyiz diyerek uluorta cinayet şebekelerini, infazlarını devreye soktuğunu hatırlatan cismanileştiren sakîne cansız, fidan doğan, leyla şaylemez'ın paris'te katledilmelerini gözün önüne getirmektedir. dirayetli olana, birbirimizi anlamak konusunda çabalanmalara, biz olmalara sözümona önem veriliyor görünürken hala alttan alta savaş iklimini sürdürmek için insanların yaşadıklarına pişman edebilmek, canlarını alarak, katlederek, nefessiz kılmak gailesiyle oluşturulan zincirleme hareketlenmelerin hiç birimizin hayrına olmadığı artık anlaşılır değil midir? hala değil midir? barış, eşitlik ve adaletin sadece belirli bir zümrenin, el üstünde tutulanların değil bizahati halkın, yani seçenin olduğunu hatırlamak ne zaman söz konusu olacaktır.

bu bağlamda iki gündür ana akım medya'nın lince, yandaşı candaşıyla ortaklığını sürdürdüğü dhkp-c operasyonu adı altında göz altına alınan avukatların darp edildiklerini anı hafızaya kazımaktadır. onca görünürlük içinde kameraların karşısında savunma makamını alaşağı ederek siz sıradanı, siz halka neler eyleyebileceğimizi bu üniformalı, gazı hiç kaçmayacak olan faşist söylemlere sımsıkı tutunan elemanlarımız ile gösteriyoruz aklınızda bulunsun meydan okumasını ne yapmalıyız. nereye odaklamalı.. nereye konumlandırmalıyız. nasıl köşeye kıstırıldığımızı, sessizlikten başkasına müsammaha edilmeyeceğini zikreden bu muktedirlik makamına karşın bizler, hepimiz ne edeceğiz. ne etmeliyiz? basite indirgenenle, basitmiş gibi görünenlerin nasıl birbirine karmakarşık, kördüğüm haline dönüştürüldüğünün deney sahasında, bu ülkede yarınlarımızın ne olacağına az çok erebiliyor musunuz? bu meram ve denkliğini, benzeşinin de bir gün sorun teşkil edebilecek, bir gün suç mesnedi olarak atanabilecek olmasının zırvadan, masaldan çok hakikate evrilebilecek olması demokrasinin ilerisinde nefesin, aklın nasıl şekillendirilmesi gerektiğini basbayağı düşünmemizi salık veriyor. gösteriyor.

yaşadığımız coğrafyada muktedir-devlet-iktidar adlandırmalarına sahip cenaha, avanelerine karşı geliştirilen her söz, yapılan kıyamlara, teşebbüslere karşı bütün söylemler, eylemlerin uyanmamız için vesile olmasını temenni olmaktan öteye taşımanın gerekliliğini iliştirmeliyiz. aksinin bir şeyler başkalaştırılırken olduğumuzdan beterine gün doğacağının şafağıyla karşı karşıya kalacağımızı yinelemek bir müneccimlik olmayacaktır. böyledir. birbirlerine yakın duran ama yakınlaşamayan, birbirlerini gören ama görebildiğine kendisini dahi inandıramayan, birbirlerini duyan ama gel gelelim tek başımıza ne ederiz diye kendiliğinden, kendini yeniden sınırlandıran, birbirlerinin yaralarının her nasılsa kendiliğinden kapanmayacağını yaşayarak tecrübe eden ama o yaraların benzeşini kendisinin de taşıma, sırtlamakta olduğunu aklının ucundan bile geçirmeyenlerin günün bu grisinde yalpalayarak, giderek daha da yalnızlaştırarak hayatlarını sürdürmelerinin tanıklığındayız. hepimiz tanığız!. belki bu uzunca söz yapısını derinleştirip, eklentilenebilecek nice karşılaştırmanın, rastlantısal değil bizahati içeriğini oluşturulmasına müsammaha edip, sineye çekenlerdeniz kim bilir?

her dem sınırlar, çerçeve ve daralatımlar üzerine bahisler açılmaktayken, bizi sınırlandıran, acımızla dımdızlak ortada bırakan bu iklimde, böylesi bir sürümceme, yalan, masal ve daha fazlasının oluşturduğu haleti ruhiyenin hepsi bir aradalığında halen nefes almaya ısrarlı olanlardanız. ısrarındayız. nefes alabildiğimiz müddetçe, saatlerimizi, günlerimizi, haftalarımızı sayıp dururken, bir yandan da capcanlı duran yaşatılanların sorgusundayız bir başımıza. tektipleşmenin, tek kalmanın her konumda olduğu gibi günlerden arta kalan acıların, tahakküm ve utanç vesikalarının, mezalimlerin ve siyasal kırımların ne menem şeylerden mürekkep olduğunun ikrarlarındayız. unutmanın kaçınılmaz bir son hatırlatmaların topuna şimdi ne gereği vardı canımızı sıkmaya düzeyinde lafazanlıklarla karşılandığı modernizm güncesinde belleğin bazı şeyleri öyle kolaydan aşamadığını teyit edenlerdeniz. belleğin yorgunluğunu bunca yüklenişini salt yad edebilmek için değil neden sorgusunun hem önünü hem arkasını doldurabilecek yanıtların nasıl paldır küldür halının altına süpürüldüğünü fark ettikçe, insana kalanın davaların mesellerin tükenmezliğini ve nihayetlenmeyeceğini bu şekilde tekrarlamak olasıdır hala ve bir kez daha.

koca bir üç yüz altmış beş günlük sürecin neredeyse her gününe bir ağıdın, yasın denk getirilmesinin düşündürücülüğü üzerinden yol alınabilir pekala. bunca ağırlığın nazarı dikkatlerden kaçmayacak bir biçimde ağır aksaklığıyla meşum bir üne sahip devlet mekanizmasının tüm öğeleriyle tıkır tıkır üzerine düşeni yerine getirdiğinin meydana çıkartan bir tasvir karşımızda durmaktadır. alelaceleciliğin körlemesine savunulmasında kimin ne dediğinin, neyi önemsediğinin, neyi öncelikli kıldığının pek bahsinin açılmadığı bir güncellik nakş olunur. tanıklık buna paralel şekillendirilen tüm hakir görüşlerin menzilindedir. bütün o menzilde reva görülenlerin yıllar yılıdır bir arpa boyu yol aldırmayan, ilerlemeyen bir soru işareti olduğunu yineletmektedir. görebilip anlayabilene!. tanıklık işin tek doğrusu, tek sonucu, tek gerçeği, tek geleceği var o da tastamam belirsizlik / muamma iklimi, ikircikliği olduğunu görebilmenin tam karşılığını oluşturmaktadır. doksan yıllık bir ülke ayakta durdurulurken, dimdik gönenç vs. nasıl perspektifin yamultularak el birliğiyle açmazlar iklimine, yaşanılamaz yer yurt tabirine havale edildiğini ilave etmek de söz konusu olmaktadır.

yerin dibine göçerken yıkılanın muasır medeniyet olgusunun yarışında alınan kademe, sıralama değil, insanın asgari yaşamının, düzeyinin öncelikli olduğu listelemelerde, endekslerde ne halde olduğumuz meydana çıkmaktadır. bir evvel söylediğimiz tümceyi derinleştiren tahlillere yol veren sonuçlarla buluşturmaktadır. sözü kıymetsizleştirdikçe, kimin neyi önemsediğini, önemsediği için nasıl didindiğini bir kere gözden kaçırdığımızda başa nelerin getirilebileceğinin malümatını sizlerin takdirlerine bırakıyoruz. yergi ve linç kültürü, mozaik denilenin nasıl bile isteye devlet eliyle kimi zaman teşvik edilerek, pohpohlanarak gerçekleştirildiğini yıkımını, mermere / yekpareliğe evrilme sürecini örneklemektedir. yaşamın renklerini bildiğiniz soldurarak, kulbun bini bir akçeyken her defasında başka birisine sardırılmasını teşhir edebilmek mümkündür. bu sadece gündelikliğin, sınırlarında yapılan edilenleri değil belirli aralıklara sergilenen / sunulan / dikte ettirilen / dayatılan işi özü hayatı zapturapt altına alıp, gözetlenebilir olduğunu illa ki göz korkutan bir imgeye evrimin özetlenişidir.

bu dönüşüm süreci sağlama alındıkça kabuğunun içerisine o dar alana kısıtlandırılmışlık içerisinin bir benzeşi olarak dışarısını da cezaevi kılmaktadır. bunu göstermektedir son tahlilde. cerahat nüksederken peşpeşe elimizden kayıp giden sadece zaman değildir. zamanın bütünlüğünde kötü / fena'nın (her ne kadar içimizden seçilmişlerin oluşturduğu bir makam olduğu rivayet edilse de dönüşenlerin, erk olanların) "devlet" titri altında yaygınlaştırılma çabası ve süreklileştirilmesini görmek mümkündür. farklılıklara saygı duyuyoruz, kapımız ırkı dini ne olursa olsun herkese herkese açığız tümcesinin yok yere kurulduğunu yaşadıklarımızın toplamında bunların kötü / fena ile bağlantılarından biliyoruz. yerlerini belliyoruz. söz konusu olan bir arada yaşamanın asgari müştereğinin tahsisiyken, sayın yetvart danzikyan'ın betimlemesiyle devletin restoresi işini gerçekleştiren adalet ve kalkınma partisinin dönüşe dönüşe öncekilerin bir benzeşini oluşturan bir odağa evrildiğini rotasını çevirdiğini çözümleyebilmek mümkündür. öncekilerin söylem pratiğinde kaçınılmaz bir biçimde tanımlandırılmış olan ötekilerin yekününe, otuz iki kısım tekmili bütününe reva bulunanların değişmezliği, eşiğin giderek daha aşağılara doğru evrilmesinin sonsuzluğu belirli -öznel alanlarda "muktedir"  kalıbının, tavrının sağlama alındığını gösterir belletiyor.

acı olansa devlet mekanizmasının bu şiddet söylemini, linç pratiğine çevirmek için sırada bekleyeduranların, tek harekete bakanların o beyaz berelilerin serin kanlı delikanlılar intikam tugayları vs. korku bilmeyip düşmana haddini (sataşarak, tehdit ederek, işaret koyarak, taşlayarak, boğazını keserek, hayatına kast ederek...) bildirme isteklerinin münferitten öte olmasıdır. münferit olarak serimlenmesinden de bilakis çok daha itinayla, ehemmiyetle odağa taşınası, epey hallice bir nüfuzun tahayyüllerinden olduğu yinelenesidir. tekrar etmek sözün şifasını çoktan unutanlara bir şeyleri dank ettirir mi, uyandırır mı acaba bilinmez lakin elde başka bir şansımızın olmadığının altını kalınca çizmeliyiz. gazetecisinden, öğrencisine, akademisyeninden, aktivistlerine, lgbtt bireylerinden avukatlara.. kadar üzeri çizilenler hanesindekilere hep bu korkunun daimileştirildiğininin yansılarında / o denk gelişlerinde bir şeyler için harekete geçmemizin elzemliliği meydandadır. hadlerini bildirdik, gerekirse yine ve yeniden bildiririz ediminin, habire gösterime sokulduğu bir ülkede bakanlardan olup görüp tepkime koymak için, ses çıkartıp, çıkartmamak kararsızlığı vahim değil midir? hala değil midir? hatırlıyor musunuz, hatırlayabiliyor musunuz her unutuşumuzun esasen bir sonraki ağıdın temellendiricisi olduğu idrakına varabiliyor musunuz? unutuşun kolay, aşılabilir, ne var canımlı cicimli bir merhale olduğu yanılgısına tutundukça, kandıkça, kanabildikçe bir şeylerin bunca aksi istikamette koşturulmasının denk getirilmesinin hep alelaceleciliğinde hepimizin 'cadı avı' süreğinin bir sonraki bölümünde avlanacaklar haline dönüşebileceğimizi, erkçe öyle belleneceğimize ayabilmek uzak bir ihtimal midir? neredeyiz. neresindeyiz!...

>>>>>Bildirgeç
Barışa Fransız Kalma - Şizokrat - Sokubeniz.com

Dünya tarihinde sürekli gündemi meşgul eden,  dünya tarihinin seyrini değiştiren iki kavram var yerleşkesi aykırı  düzenimizde. Edebiyatın klasikleri arasında girmiş Tolstoy’un bir kitabına da isim olmuş savaş ve barış kavramları tüm düalizmlerin en yıkıcı gerçekliğini oluşturuyor malesef. Yıkıcı ve gerçekçi olana savaş, hayali ve yıkılan olana barış adı veriliyor siyasal olmayan terminolojimizde. Yaşanabilir bir dünya tasavvuru için ağızlardan düşmeyen barış, sömürünün karşılığı olan savaşın akıttığı asil olmayan damarlardan akan kanla lekeleniyor. Ve hiçbir hijyenik akıl bu lekeyi temizleyecek kadar da gelişmiyor. Meydanlarda hep yaralı olan sürekli ölen ve öldürülen barışın nasıl olduğuna dair fikri de toplumsal belleğimizden silmiş oluyoruz böylelikle. Hani bazen barış olsa, nasıl yaşandığını hiç görmediğimiz yahut hiç yaşamadığımızdan mütevellit fark etmeyeceğiz belki de. Yaşamak için savaşmaktan, yaşamak için barışmaya doğru evrimimiz ne zaman gerçekleşir, belki bu yüzden bilmiyoruz. Bu farkındalık içermeyen takvim aralığında yatan vehamet fark etmemiz yahut yaşayamamız değil, barışın ve savaşın ne zaman yaşanılacağını belirleyen belirli bir grubun varoluşudur.

Kan görmeye nerdeyse alerjisi olacak olan toplumumuz da hazırlıksız yakalanıyor ‘’süreçlere’’. Hep yönetilen hep yönlendiren konumundan kurtulamayan bizlerin irade beyanıyla var ettiği o belirli grup keyfiyetçi politikalarıyla adına süreç dedikleri adım atma zamanını ya sekteye uğratıyor ya da oyalama taktikleriyle bilinen metodları yine bilinen uygulamalarla hap niyetine yutturuluyor bizlere. Toplumun yıllardır süren savaş karşısında anti-depresan niyetine yuttuğu bu hamleler geçici bir rüya etkisini beraberinde getiriyor. Yalana alışmış bir toplum, kriz zamanlarını linç kültürüyle şekillendiriyor. Yeniden aynı yalanlara inanmak isteğine binayen yutmak istiyorlar hazmı zor olan rüyayı. Zira rasyonel olanın sancısının kişiyi nasıl bir süreçten geçirdiğini on yıllardır süren savaşlarla bir hayli tecrübe ettik.

Barışın yaşanılabilir bir ortamda mutlak ve temiz bir şekilde inşa edilmesi için adım atması gerekenler sadece devlet nezdinde görüşmeler yapanlar olmamalı. Türkiye halkları tüm halkların eşit olması inancını bizzatihi yerine getirmeli. Yoksa hakların tanınıyor olması; bir kimliği yaşanılabilir kılmadığı gibi, bir hakkın uygulanabilirliğinin garantörlüğünü de teşkil etmiyor. Bu bağlamda asıl yapmamız gerekenlerin mutlak bir barışın sağlanmasından, haklar ve eşitlikler konusunda mutabık kalınmasından sonra yaşanılacağı da aşikar. Evet barış zor zanaat belki ama savaştan daha masraflı değil.

Toplumun büyük bir kesiminin destek verdiği müzakere sürecinde yaşanması muhtemel ‘’sabotaj’’lar onulması imkansız yaralar açabilir bünyemizde. Barışın ve savaşın yön belirleyicisi olarak kendini tanıtan yöneten sınıfın bu konudaki tavrı ise, yaşanılan süreçlerin dönüşümünü etkilemekte. Yaşanılan sorunların çözümüne dair adım atmak , yerini siyasal tarihimizden örneklerine çokça rastladığımız ‘’sarsılan devlet otoritesinin yeniden tesisi’’ne bırakırsa barış yeniden esir olacak savaşa. Akan kanın ve yitirilen canların toplamı barışın ölümünü verecek bizlere yeniden. Teorik ve pratik anlamda barışın, savaştan hep sonra gelmesi ise yaşadığımız trajedinin acı bir ironisi zaten. Sevmeye ve kabul etmeye alışkın bir bünyesi olmayan Türkiye toplumunun bu hassas dönemde yaşayabileceği etkileşimleri de sürece sekte vurmaya müsait bir durumda. Toplum, acılarını ve söylemlerini bir çatışma esnasında yaşamını yitirenlerin üzerlerine giydikleri üniforma doğrultusunda belirliyorken bu alışkanlıktan vazgeçmek barış sürecini kendiliğinden başlatacaktır. Böyle bir ülkede çıplak dolaşmayı belki de yeğ tutmak gerekir. Zira etin kendisi ajite edilmiş bir kıyafetten daha onurludur. Acının rengi olmamalı artık, zira ne kaybedecek vakit ne de kaybedecek can kaldı elimizde.

Ancak müzakere sürecinin çetrefilli olduğundan bahsettiğimiz bir dönemde tarih bizi yine şaşırtmadı malesef. Silahların sessizliğine, barut kokusundan arındırılmış doğaya hasret yanımız tarihin tekerrür etmesinin doğal bir sonucu olarak infaz edildi Fransa’nın başkenti Paris’te. Üç kadın yaşanması muhtemel barışın kurbanları seçildi ve tabiatımızın barışa neden bu kadar Fransız kaldığı yeniden gündeme geldi haliyle. Bizler belki saldırılar bekliyorduk ancak kadınların bu konuda hedef seçilmesi de sabote etmenin en aşağılık yanıydı elbette. Akıllarda yer edinen bir Fransa yapımı olan Léon The Professional  filminde bu konuya ilişkin olmasa da ne yapmamızı öğütleyen bir replik var hatırlatılması gereken. Bir seri katil olan Léon’un düsturu şudur : ‘’kadınlar ve çocuklar olmaz’’.  Bir devletten duymamız gerekenlerin, bir seri katilin soğukkanlılığıyla eş değer bir biçimde ağızlardan çıkmıyor oluşu yaşanılan acıyı katlamaktan başka bir işe yaramıyor.

Toplum olarak barışa olan ihtiyacımızın bu denli ayyuka çıktığı bir dönemde yeşermesi muhtemel dalları kırarak ağacın sakat doğumuna şahit oluyoruz ne güzel! Toprağı ölülerin üzerlerine devletin ayıbını örtmek için atıyoruz ne güzel! Bari diyoruz bari bu sefer barış olsun adam gibi, insan gibi ve de en önemlisi öldürdüğünüz kadınlara bir özür borcu mahiyetinde kadın gibi barışın artık. Çatışmalar ihtimal dahilinde ancak susturun silahları. Şşşhhtt savaş uyuyor, haydi barışı uyandıralım.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Kelam sıklıkla dile getirilenlerin kuru kuruya çalakalem tekrarından ibaret değildir, öyle değildir. Aslında gözümüzün önündekilerin, her ne ediliyorsa belirli bir doğrultuda hakikatin eğilip bükülmesinin bugünlerin en büyük gerçekliği savını derinleştirmektedir. Bu bağlamda olan bitenle gerçeklik arasında bağ kurabilmek için meramın paraleline yerleştirebileceğimiz yazıları iliştirmeye çalışıyoruz. Solukbeniz.com sitesinden yazılarını paylaşan Şizokrat'ın son makalesi Barışa Fransız Kalma bu minvalde değerlendirilesi bir okuma metnini oluştuyor. Yazarın ve Solukbeniz.com sitelerinin anlayışlarına sığınarak makaleyi sitemize iliştiriyoruz.

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Belgesel: Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim - Ümit KIVANÇ
Uludere'yi Unutma! - Emrah DÖNMEZ - Youtube
Yıl 2007 Ocak Ondokuz - BOZKURT, NALCI, KORUCU, KARABATAK - Youtube
İşkence ve İnsanlık Dışı Aşağılayıcı Muamelenin ve Cezanlandırmanın Önlenmesi ve Tutuklu Hakları - 21. Rapor - CPT
Pınar Selek’i Destekliyoruz - Dayanışma Çağrısı! - Pınar Selek Resmi Sitesi
Barışa Fransız Kalma - Şizokrat - SolukBeniz.com
Hrant'tan Diyarbakır'a "Kanın Sesi" - Kemal GÖKTAŞ - Rusya'nın Sesi / KG' Blog
Elbette ‘Hubbu Ali’den’ Değil! - Vahap COŞKUN - Taraf
Her Şeye Rağmen... - Gençay GÜRSOY - Özgür Gündem
'Kürt Özgürlük Hareketi' - Nuray MERT - Birgün
Onlar Giderken - Nuray SANCAR - Evrensel
Kürt Sorunun Çözümü İçin Tsunami Olması Mı Gerek? - Behmen DOĞU - Hür Bakış
Sara, Rojbîn, Ronahî ve Osman Sakalsız - Xwe Metin AYÇİÇEK - Yeni Özgür Politika
Kürt Kadınların Cenazeleri Kaldırıldı - Zeynep ERDİM - BBC Türkçe
Dümbüllü Kıvamında Bir Bakan - Kadir CANGIZBAY - Birgün
Yılın İlk 15 Gününde 116 Gözaltı, 57 Tutuklama - Nuçe
AKP’nin ‘Barış’ında 13 Tutuklama - Sendika.org
Aldığımız Yolu ‘Arpa Boyu’ İle Ölçmeye Çalışıyoruz! - Veli BAYRAK - Demokrat Haber
Hrant Dink ve “Devletin” Birlik ve Bütünlüğü - Foti BENLİSOY - FB' Blog
hrant dink'i diğer ölenlerle kıyaslama algoritması - daldurdap - Ekşi Sözlük
Bellek Odası’ndaki Kılıç Artığı* Hrant - İnan GÜNDOĞDU - Haber Fabrikası
Hidayet Şefkatli Tuksal’ın Hrant Dink Anmasında Yaptığı Konuşmanın Tam Metni - Fakfukfon
Hrant Dink Amed’de Anıldı - ANF
Hrant’a Mektup: Sosyalizm - Ali Rıza TAŞKALE - Sendika.org
Bir Hrant Mektubu - Ferhat KENTEL - Marksist.org
Sevag İçin Adil Bir Karar Bekliyorlar - ETHA
6. Yılda Buradayız Ahparig: “Katil Devlet, Hesap Verecek!” - Sendika.org
Hrant Dink Suikasti - Yalçın YUSUFOĞLU - Aşağıdan
Hrant Dink Cinayeti Tribünlere Nasıl Yansıdı? - Faruk ARHAN - Sol Açık
Trabzon'da Hepimiz Hrant'ız - Öğrenci Dayanışması - Youtube
Hepimiz Neden Ermeniyiz? - Ahmet AY - Yeni Renkler
Bir Hırant Vardı Amca Dediğim... - Zerya BEKIRİ - Hür Bakış
Antikapitalist Müslümanlar Hrant İçin Yürüdü! - Adil Medya
Bu Konuşma Bir Sorumluluktu - Aysel YAŞA - Yeni Şafak
”Hepimiz Tedirginiz” - Garine - Gurbet Kuşundan Nâmeler
Hrant Dink Cinayetinin Üzerinden 6 Yıl Geçti: Ermeniler Hala 'Güvercin Tedirginliğinde' Yaşıyor - Başka Haber
‘Hrant Dink Miladı’: Tedirginlik ve Farkındalık - Alin OZINIAN - Agos
Karanlığın 6 Yılı.. - Yetvart DANZİKYAN - Agos
Yitik Kitle Canavarı - Bülent USTA - Birgün
Kara Arşivi Açma Zamanı - Bülent USTA - Milliyet Sanat
Tam Teşkilatlı Vicdan - Tarhan GÜRHAN - Birikim
Ölümle Yaşam Arasında - Kurtuluş TAYİZ - Taraf
'Zamanaşımı Hayırlı Olsun' AİHM'de - Birgün
MİT Sivas Katliamı Öncesinde Uyarmış - Ülkede Haber
Diyarbakır Cenaze Değil Barış İstiyor - Nilay VARDAR - Bianet
Barış, Savaştan Kolay Mı? - Sarphan UZUNOĞLU - Akşam
Ben Bağrış Dedim Bana Yüksek Sesle Barışma... - Ahmet Aziz NESİN - AN's Blog
Doğru Söz Peşinde - İrfan BABAOĞLU - ANF
Barış Görüşmelerine Hrant Dink Katkısı - Ümit ALAN - Birgün
Yasa Rağmen Barış Haykırılabiliyorsa, Gerisi Utansın! - Hüner BUĞDAYCIOĞLU - Demokrat Haber
Paris Suikastı (2): Çatlı Geleneği Hortluyor - Sungur SAVRAN - Birgün
Kanlı Barış - Paris Katliamında Parmak İzleri - Özgür ERZİNCAN - Amed News
Yalancı Şehir - Afat BAZESOR - ANF
Haber Kanalları 'Cenazeleri' Neden Vermedi? - Gazeteciler.com
Tarih ve Türkçülük - Haluk GERGER - Yeni Özgür Politika
Hatice Duman’dan Akif Beki’ye Yanıt - Atılım Haber
Başı Sonu Olmayan - Aslı ERDOĞAN - Özgür Gündem
Kafka'nın Değil N.Ç.'nin Davası - Kazım KIZIL - Solukbeniz
R. Ç.’nin Katilleri Birbirlerini Suçlamaya Devam Ettiler - Kaos GL
"İnanç Özgürlüğü, LGBT'lere Ayrımcılık Nedeni Olamaz" - Bianet
Savcı, Eskişehir'de Zorla Örgüt Arıyor! - Burcu CANSU - Ankara
Newroz Davasında Bütün Sanıklar Tahliye Edildi - Sendika.org
Avukat Taylan Tanay'ın Gözaltı Görüntüleri - Demokrat Haber
3 İlde Operasyon: 50'yi Aşkın Gözaltı - Evrensel
İdil Kültür Merkezi Yüzlerce Polisle Basıldı! - Basın Açıklaması - Halkın Sesi
Size Vaat Ettiğimiz Hukukun Sonuna Geldik! - Aşağıdan
Avukatlar ve Grup Yorum Üyeleri Gözaltında! - Cumhuriyet
Sütten Çıkmış Kan Kaşık - Berk Efe ALTINAL - Marksist.org
AKP'nin 10 Yılında Sendikalar ve Sendikasızlaştırma - Aziz ÇELİK - Perspectives
THY’de Bilirkişi Raporu: Eylem Demokratik! - Muhalefet
Lüleburgaz İşçisi Kardeşlerine Kucak Açtı - Gökhan DURMUŞ - Evrensel
Bursa Cargill Fabrikasında Mücadele Sürüyor - İMD
Mayıs Ayında Marmara Hukuk'ta Ne Olacak? - İkarus
Bu ‘Dava’yı Durdurmak Da Bizim ‘Dava’mız Olsun! - Suzan YILMAZ OKAR - Aşağıdan
Eleştirel Düşünceye Dair - Fikret BAŞKAYA - Özgür Gündem
19 Ocak: Yunanistan'da Da Faşizme Karşı Mücadele Günü - Marksist.org
Patrikhane Yakınına 'Balat Türk'tür' Pankartı! - Demokrat Haber
MHP'lilerin Saldırısına Uğrayan 'Zengin Mutfağı' Adlı Oyun Gösterimden Kaldırıldı! - soL
Zengin Mutfağı Oyununa Saldırılara İlişkin - Cüneyt UZUNLAR - Açık Koyu
Her Şey Olur #537: Size De Çıkabilir! - Cem DİNLENMİŞ - CD Tumblr
Qırıx - Doğan GÜZEL - Özgür Gündem
Uzak* - Hafif Abi - Görme Biçimleri
Hizan Notları - Sevan NİŞANYAN - Aşağıdan
Her Şeyin Hizmetçisi - Ali DURAN TOPUZ - Utay
Radikal Bir Barış Dili - Celal ŞAHİNOĞLU - Haber Fabrikası
Kadınca İki Ütopia - Sara AKTAŞ - Özgür Gündem
Sahi Serin, Sen Hangi Millettensin? - Kemal BOZKURT - Radikal Blog


Djivan Gasparyan Official
Djivan Gasparyan - Moon Shines At Night Album Review By Glenn SWAN via All Music
Erkan Oğur Vikipedi Girisi
Ölümsüzlük Yaşamakla Değil Bilinmekle İlgili - Eray AYTİMUR - Radikal
Bajar Facebook Sayfası
Hayat Albümü Beklemez! - Esmani KILILÇ - Evrensel
Mehmet Akbaş Resmi Sitesi
Kürt Müziğinde Ferahlık Etkisi… - Dostê Yevskî - Bijwenist
Cavit Mürtezaoğlu Resmi Sitesi
Feryal Öney Resmi Twitter Hesabı
Tebriz’den Toros’a Hakikati Taşıdık - Ali PEKTAŞ - Zaman

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Splash! By Zoej1983 via Flickr

>>>>>Poemé
Yenilgi Günlüğü - Turgut UYAR

Pazartesi

benim adımı bağışla
.........

"sabah uyandırıldığında pazartesiydi
bunu iyice bildi, ağzı çirişli
yersiz, ürkek, yeni yaratılmış gibi
....

yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi
çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi
insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker

ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder
siner buğular gibi düşüncemize
her şeyin en haklısı en incesi

beklemek bir tepenin mutluluğunu
bir acının yakıp geçmesini beklemek..."

benim adımı bağışla
ben iklimler coğrafyasının ta kendisi
sanırım suyum başkalarınca ısıtılır
pazartesi
(...)

aldım pazartesi akşamı bir okka sucuk
öncesiz ve beceriksiz geldim odama.


Salı

birden karışmış gördüm
-karışmış olduğunu gördüm-
otobüs duraklarıyla reklam levhalarının
tutunduğum bir sarmaşık değildi
bir kayıştı otobüste
(...)

vakit akşamdı. ikinci gün
vakit akşamdı.
birden bazı yerlerde ışıklar yandı
ayrıldım.
eve döndüm
evi buldum.


Çarşamba

...
hiçbir şeye hazırlıklı değildik
oyunlar oynandı, gökler kapandı, yenildik
...

O zaman şehre çıktım bir elimde fırça
...
kim varsa gelsin artık yeniden oynayalım
hızım bir araba dolusu aşk gibidir
gölün rengiyle asfaltı karıştırıp
kızım, ne varsa hep yeniden boyayalım.
...

üçüncü gün. yorgun
ev aklımda. gitmeyi unuttum.


Perşembe

...
yersiz bir hamaratlı, bir görev duygusu
bir sarı lale kadar makbulse
akşamüstü bir kadına sunulan
...

çaresizlik değil yenilgi. (sonradan övülecek)
herkesin içinde yürekle buluştuğu bir yerdi
...

durduk ve yenilgiden umutlandık
başkaları başka şeyleri seçtiler
seçsinler

...
çarşamba günü sanki her şeyimiz tamdı
motorlar sirenler gidip gelişler
koyduğunu koyduğun yerde buluşlar
belki güzel bir takım şeyler
ama artık vakit akşamdı.

...
perşembe.
bir uzun ses bekledim. oturmadım
...
sabahı bekledim. cumayı


Cuma

ne söylenebilir! tam çağıydı, olağandık
sabahlarda süzgündük, ancak akşamlarda vardık
...

ne söylenebilir! her şey düzeliyor sandık
odalarda çok geniş alanlarda dardık
...

ne söylenebilir! tam çağıydı. belki aldandık
otlarla yeşerdik, güllerle sarardık

gücüm tazelenmedi, suratım eski. yırtık.
her şeyleri bıraktım, geniş kıyılara dadandım.
aik diye geceleri çözümledim. aldandım.
...


Cumartesi

yarın pazar
yarınki pazarların sessizliği


Pazartesi
...

kanatır akışını akarsuların çıplak şimdiki
başarılmamış bir geçmişten arta kalan şaşkınlık
şimdiki çıplak. yarı aydınlanmış bir duvardaki.
bir yenilgiden çıkarılmış bir deney. bir yaşlılık
soluğunu ağartırdı bir altın damlanın
...

seven, saygı duyan, yaslanan sana
mermerden yanılan, pelikülden, insan onurundan
mermere yenilen, peliküle, insan onuruna
seçim sandıklarından otuzüç dönülü plaklara
yenile yenile şaşkın, şimdiki çıplak
bir yaşlılık
ağartır soluğunu bir altın damarının
yenile yenile şaşkın
arta arta kendi diline aktardığı
sıkıntısına
...

"kutsal yenilgi!.. şimdiki.
o'na bağımsızlığını hatırlatıyorsun şimdi
her şeye yeniden başlamanın
kanattıkça"

kaynakça: epigraf_delft

>>>>>Podcast Ünitesi
Deuss Ex Machina # 428 (03.12.2012)
Deuss Ex Machina # 429 (10.12.2012)
Deuss Ex Machina # 430 (17.12.2012)

Sunday, January 13, 2013

Deuss Ex Machina # 432 - dæthkamp_drone

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_432_--_dæthkamp_drone

07 Ocak 2013 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
ax1 - The Mollusk - Water (Enig'matik Records)
ax2 - The Mollusk - Spore (Enig'matik Records)
zx1 - Bovaflux - Lumi3 ([d]-tached)
zx2 - Bovaflux - Sneaky Creaky ([d]-tached)
cx1 - Richard Devine - Plonked Spectral (Vaetxh Oort Cloud Remix) (Detroit Underground)
cx2 - Richard Devine - Oxin2lin (Valance Drakes Remix) (Detroit Underground)
dx1 - Amon Tobin - Wooden Toy (Extended Live Version) (Ninja Tune)
dx2 - Amon Tobin - Journeyman (Extended Live Version) (Ninja Tune)
mx1 - Roel Funcken - Mesmer (Schematic)
mx2 - Roel Funcken - Textures (Schematic)
hx1 - Displacer - The Waiting Place (Hymen Records)
hx2 - Displacer - Dark Star (Hymen Records)

dæthkamp_drone
(432)

uzun uzadıya, enine boyuna derinlemesine irdelenmesi tahayyül ve beraberinde getirdiklerinin tahlil edilmesinin artık alenen zorunlu olması gereken bir sessizlik sarmalının etrafımızı kapsadığından dem vurmalıyız bahis açmalıyız. her konuşma fırsatında nasıl oluyorsa oluyor pundu bulundu mu tak diye önümüze dikilen, kalıt haline dönüştürülen bir sessizlik duyumsatmak istediğimiz. ucundan kıyısında bulaşanların ucundan kıyısından bir şeylere kafa yoranların esas resmin dahilinde gördükçe daha da fazla düşünmelerine sebebiyet veren sessizlik saramlı. bunca kıyam, fecaat ve fazlası arz-ı endam ederken hep sergilenmeye devam edilen polyanna'cı betimlemeler ülkesinde, hep o tutturulup gidilen güllük gülistanlık ülke bahsinde her yanımıza dikenlerin battığından dem vurulmasını salık veren bir görüngünün tamamlayıcısı sessizlik. ne olursa oluyor, ne yapılabilirse o alelacele katara eklemleniyor, kah kafamıza düşüyor, kah zihnimizi yoruyor, kah yürümemize mani oluyor, kah ismimizden sakınmamızı salık veriyor vs. bir toplamda, bir toplumda nasıl yaşanılamayacağının pratikleri ve beraberindeki sunumlandırılanlarını peş-peşe dimağa kazıtan sessizlik. işte o sessizlik!.

meramın önünü tıkayan ses edeninse seslenişine binbir türlü hadise ve zorluk çıkartmakta olan bir bileşkeler toplamının bizahati kendisi. duyumsatılması zorunlu olunanların nasıl birer ikişer gündemin en altına doğru yollandığını gördüğümüzden, bunu yaşayarak bellediğimiz ilk andan bu yana süregiden bir hengame düzeninde bir oraya kah buraya veya şuraya denk düşmesine çabalanılan, ses çıkartmanın, sesleri bütünleştirmenin nasıl da öncelikli bir mesel olduğunu unutturmayı amaçlayanlara mahsus olan işte o sessizleştirme çabasıdır duyumsatmak istediğimiz. erkin, muktedirin ve payandaları ile kotarmayı sürdürdüğü bu güncelliğin vesikasının; toplamda ne dünümüzü, ne günümüzü, ne de yarınımızı kurtaramayacağı afakidir. belirgin bir biçimde hiddetin müdanasız bir biçimlendirme ile bunlar sineye çekilebilir şu münferittir münferit vızıldamasının nelere mal olduğunu gördüğümüzde artık anlamlandırılması için çabalanılmasına gereksinim duyulmayacak kadar apaçık bir vesikanın tanımlayıcısıdır sessizlik. tamamlandırıcısıdır sessizlik. kolay yoldan zerk ettirilmeye çalışılan algıların, düşünselliğin ve beraberinde sunduğu idelerin bölünüp, parçalanıp, lime lime edilmesini meydana çıkartan bir bileşkedir burada değindiğimiz.

parçalar dört yana sallanıp durulurken kaybedilen, kayıp ettirilen, kaybına göz yumulan denklemlerin, sorgulamaların her ne olursa olsun eksik parçaların enikonu bilinmez, görünmezliği söz konusuysa nasıl tüm ayrışanların bir olduklarını kanıksatandır bu yaşadıklarımız. nato kafa nato mermer insiyatiflerin, anaakım denilegeleni tam ve eksiksiz bir biçimde oluşturan denkliğin her neler eylediğini yekten anlamlandırandır sessizlik. sessizlik sarmalı dahilinde düşünselliğin yıkımı, çürümeyi müdanasız bir gerçeklik haline dönüştürmektedir. sorunu ve sorguyu bir kenara ayrıştırdıktan sonra, eyiye gidiye bahsine kaptırıp kendini koyveren yaşı amcanın hesabıyla, ne olduğunu anlamadan ne olabildiğine eremeden bir hengame dahilinde günlerin geçmesine izin verilen bir cenahtır bu denklik. cinnet ül harap. viranlığımız belirginliğini artık enikonu korurken hala kelime oyunlarının ardına sığınılıp, bir öyle deyip bir böyle diyerek nereye varılacağının hesabını kitabını ise siz kârilere bırakıyoruz. bir süreğenleştirme çerçevesi içerisinde memleket denilenin dört bir yanında vuku bulan olayların belirli bir doğrultuda hemencecik yaftalanmasının üzerine fazla gidilmeden alelacele 'deport' veya çizginin dışına ötelenmesinin başkaca bir okuması mümkün müdür diye sorgulayışımızı sürdürmek istiyoruz.

yerleşik kanaatlerin üzerinde yükselen, bir şeyleri dönüştürüyorum diye harekete geçilen iki adım ileri bir adım geri sonra bir adım ileri demokrasi içerisinde evet o bildiğimiz demokrasinin koflaştırılan bu yeni sürümünde hemen her derdin nasıl da yaraları kapatmadığını tam aksine merhem olmak yerine elden ne geliyorsa kanırtmak, deşmek adına bunu gerçekleştirmeye alet edildiğini sorgulatan bir tümleşik güncellikten bahsedebiliriz sanırız. konuşulan, kalem oynatılan her konuda muktedir olanın dediğinin yaldızlanıp cilalanıp sunumlandırıldığı, aşağıda, aşağıdan ses edenlerin, avamın yani bizlerin esas dertlerinin soru ve sorunlarının önemsiz birer detaymışçasına hiçe sayıldığı bir coğrafyada sessizlik sarmalının ötesine ulaşmak nasıl söz konusu edilebilecektir? dört koldan yapılandırılan ve her seferinde bu sefer son denilerek yola çıkılan fikrin kendisine karşı gerçekleştirilen hamlelerin, engellemelerin nelere mal olduğunu az çok bilindik sayılmasına karşın halen bu yaşamsallık içerisinde vardır, yokturlarla ayrıştırılmaya çabalanılan edimlerin üzerinden atlayarak mı gün geleceğe taşınacaktır? nice olacaktır.

'savaş' denilegelenin, gizlisini saklısını da alaşağı eden örneklerden birisi olan ve kimyasal silah kullanımı konusunda ciddi şüphelerin duyulduğu lice kıyamını bu bağlamda ne yana koymalıyız, nasıl okumalıyız? diyarbarkır cezaevi'nin gerçeklerinin ancak bir kısmına vakıf olunabilen, o bilinen şeylerden de insanlığın her ne olduğunun, ne olmadığının anlaşılabildiği bir yapıda, pozantı cezaevinden, şakran cezaevine, tekirdağ cezaevinden bilinmedik, adları anılmayan pek çok yerleşkede vuku buldurulan insanlığın işkenceyle sınavını ne yana koyacağız? nasıl edeceğiz? yoksunlaştırıldıkça ses etmektense, ses edenlere karşı bir tahakküm cephesinin başka bir hamlesini ortalığa sermeye çabalayan, sergilemekte ısrarcı olan denklemin bizahati kendisi yeterince yalın bir biçimde onuru ayaklar altına alırken, oraya buraya akıl fikir verirken kendi sahanlığında cereyan eden siyasal soykırımı buna mukabil bana benzemiyorsan yaşamayacaksın inadının nelere yol açtığını görebilmek haddizatında bu kadar zor mudur, hala zor mudur? üzerinden bir yıl geçtikten sonra olayı istismar ediyorlar yaygarasını kopartırken yüzleri kızarmayanların hala o vur emrini kimin verdiğini bildirmekten köşe bucak saklanışlarının, el ele kol kola duruşlarını ne yana koymalıyız koskocaman bir roboski mevzubahisse eğer. kocaman bir yara söz konusuysa eğer.

deyr el zor, sepastiya, halep neyse, dersim neyi göstermişse, maraş'da akıllara ne kazınmışsa, sivas'ın bir cehennem platosuna çevrilmesinin önü alınmamışsa, hatta göz yumulmuşsa, yerin yerleşkenin adı değişse de illa billa yaşatmamak adına sergilenen bunca ortak hamlenin, küçük kıyamet provalarının içten içe çürümüş insanlığımızın birer turnusol kağıdı olmasından gayrısı düşünülebilir mi? yok sayılmaların, yok etmelerin, yok kılmaların birbirinin peşisıra eklentilendiği bu düzeneğin içerisinde arpa boyu yol alınamayan acılara her yeni gün bir başkasının eklenmesine ne demeliyiz. altı yedi eylülleri bir masal değil devlet destekli lincin ne olduğunu çok iyi bir şekilde örnekleştiren bir vakıa örgüsünün, ufaktan ufaktan yol verilip yine yeniden küçük yerlerden, mimlenerek yeni hedef adledilmiş kesimlere alevilere, kürdlere, transseksüellere veya güncelliğini koruyan samatya ölçeğinde yapılanlarla nüfusu azalarak tükenmekte olan azınlıklardan birisi olan ermenilere uzanan bir secerede süreğenleştirilmesini nasıl okumalıyız. ona buna ucu dokunanların değil hepimizin canını yakan bunca ağır gıybetin, hamlenin bir aradalığında ne yanda durmalıyız?

sorguları geçersiz bırakan vicdanı paramparça eyleyenlerin kaskatı kesilmeleri gerekli iken dönüp dolaşıp hala masal uydurmalara doyamadıkları güllük gülistanlık bir coğrafyada sıfır sorunla yaşıyoruz diyerek mi avunacağız ne edeceğiz? su testisi su yolunda kırılır deyişini, hazır beyin bedavayken kullanmaktan gocunmayan vekilin, at kafadan nasıl olsa sorgulayan yok ki diyerek elini korkak alıştırmadan bir suikasti alışılageldik boşboğazlıklarla asala'ya mal etme çabalanımına girişen yazarın ve bu satırlar dahilinde ses edemediğimiz nicelerinin cümbür cemaat ortaklığında yol nereye götürecektir? bölüp, kırıp, parçalayıp, hakir görüp, yok edip suskunlaştırmaktan ötesine müsammaha etmeyen bu iklim tüm öğeleri ile beraber bir kere derli toplu bakıldığında önümüze bir yığın soruyu çıkartmaktadır. görüyor musunuz? takdim edilenler ile taltif edilip takdir edilenlerin durağan bir süreç dahilinde bir bozulup, vazgeçilip birden bina edilen hamlelerin, yoksunlaştırıldıkça daha fenası ne olabilir ki eşiğini yıkaduranların mihmandarlıklarında, her hamlelerinde varlığını mütemadiyen korumaya devam eden fay kırıkları bu gri günlerin sahasının her yanında kendini hatırlatmaya devam etmektedir.

gösterilip de yapılıp ediliyor izlenimi uyandırılan hamlenin bambaşka kırıkları ve kırılmayı izole, kamufle etmeyi amaçlayan hemen o doğrultuda yeknesakığın bir başka tahayyülüne girişilen bir iklimde oluşturulan ayrıştırma hamlelerinin, evrelerinin hayal kırıklığını cismanileştiren bir lamekanın ta kendisi fay kırıkları. menzili ve sahmanlığı bugünün ülkesini iyice anlaşılır kılan. biteviye sözcükleri dikenlerle çevreleyerek, ulaşılmaz adlederek düşünceyi çok fecii sonuçlar doğurabilir ihtiyatla tüketiniz aksi takdirde dokunursanız yanarsınız neticesini mütemadiyen kafaya kazıtan, bütün bu döngüyü kalıcılaştırmaya hazır ve nazır olanların yurdunda gözden kaçmayacak olandır fay kırıkları. her bir kırığın başkaca bir itki, tepkime yahutta teşvik ile hareketlendirildiği, sonuçların yıkımın bambaşka akıl sınırlarına düşmeyecek yeni yıkımları meydana çıkartıyor olsa da mihrap kırık dökük ama her şey yerli yerimde kandırmacasına enikonu daha fazla saplanılan çürümenin kesifliğini, keskinliğini keşfedebileceğiniz bir yapı fay kırıkları. çalışmaların aralıksız sürdürüldüğü o aralıkta yapılıp edilenlerin bir domino taşı etkisinde bir önündekini harekete geçirebildiğine karşı oluşturulan intibanın modernleşen bir ülkenin yıl sonu ve veya yılbaşı temizliği! kirinden, pasağından arınması süreci olarak resmedilmesini boşa çıkartacak nice vakıanın mekanı bu fay kırıkları sahanlığı.

ucu daha da fazla sivriltildikçe paramparça edilmiş algılardan artanın birbirlerine yakınlaşmasına bile müsammaha gösterilmeyen bu dolu dolu kırılganlıkların mekanında her başlığın, söylemin ayrı bir gerilim habercisi olacağının resmi haberdar edicisidir o sahanlık. gerilim sürekliliği içerisinde olağanlaştırılırken bu kanıksatılırken mümkün mertebe masallar anlatılarak illa ki pembesinden esas kötürümlüğün yıkımın, harabeliğin önünün alınabileceğini, en azından duyumsanmayacağı artık bir fiil söz konusu edilir. mesel o aralığa sıkıştırılır. o aralık gündeliğin harala gürelesinde harcanıp unutulacak bir sonraki sekansta avaz avaz seslendirilecek ama bu seferinde de hemen hiç önceki öznede bahsedinlerle   bağdaşık olmayan seslendirmeler önümüze bırakılır. cam kırıkları batmaya devam ederken, ettirilirken bu boşlukların gerilimlerini denkleştirmek için yeni fay kırıklarının icad edilmesi de neyin nesidir? ucubeliğin makamında yeni olarak tanımlandırılan böylesi çıkarsama, kes yapıştır söylemler günü okumayı, muktedirin atarlarına denk gelmeden ona benzemeden söz etmeyi önemli kılmaktadır.

muktedirin bir örnekleştirip yeknesaklaştırdığı her şekilde kalıcılaştırmayı amaç edindiği kırmızı çizgilerle, sorgulanamaz kutsallar ve ötesiyle beraber böylesine sığlığın yüceltildiği, nüksettirildiği bir mabadda, sözü kestirmeden sorunlara her dem bahsini açtığımız sorgulara denk getirebilmek yükümlülüğümüz, sorumluluğumuzdur. [emir kipiyle değil gözün gör dediği hakikattir] üstünkörü bir metafor yahutta gönenç ama içi boş bir söylencelik olarak, zaman kazandırıcı vs. olarak değil anlatılacakların hepimizin ortak hikayesi olduğunu ikrar edebilmek içindir söz. pare pare eylenen paramparça rezil rüsva kılınan insanlık nam meselin rotasının nelerden mülhem  ve damıtıldığını hatırlatacak olan söz. fayın bir ucundan ta ötesine, ötesinde olanların her birinde bir bit yeniği arayıp, oh olsunlarını esirgemeyenlerin aynı şeylerle karşılaşma ihtimallerinde kendilerine uzanacak o ellerden hicap duyuyor olmaları, kör nefretle sallarken, hiddete karşı insaflı olma halini canlandırabilecekleri bir edim halini korumaktadır sözdeyiş. karşıtlıklar can yakmaya devam ederken muktedir ve avanesi, takipçisi ile beraber arafın ne kadar engin, kalabalık olduğunu duyumsatacak olan söz / sözümüz.

araf böylesine kalabalıklaştırılmaya devam ettirilirken, fay kırıklarına insan eliyle yapmaktan çekinilmeyenler, hal yoluna eklentilenenler, hizaya çekilenler vs ile beraber cümbür cinnetliğin bir günlük olmadığını yine yeniden irdeleyebilmek mümkündür. türk ceza kanununun 216 ve 301. maddelerinin kapsadıklarının karşısına aldıklarının, (devletin düşman olarak gördüklerinin tanımladığı sureler) yanında görmezden geldiklerini bir teraziye koyduğumuzda denge farkından adaletsizliği çözümleyebilmek olasıdır. görmek mümkünatların dahilindedir. halen ermeni, kürd, alevi, ezidi, yahudi, rum, alevi, ateist, kadın, trans bireyler, isimini anamadığımız nice kimliğe karşı halen kaskatı duran vicdansızlık abidesinin, linç edilecek küfürlerle sonları elimizden olacak diyen güruhlara el altından iltimas geçmesini çözümleyebilmek hala aklımızı zorlamakta olan bir sınavdır. bu kadar mı devlet denilen mekanizma kendisine benzemeyen düşman kesilmeyi bu kadar sıradanlaştırıp kolaylaştırır. korku dimdik durmaktayken güncellikte bizahati gulyabaniliği teşvik etmek de neyin nesidir!.

konuşmanın hep beraber daha farklı sonuçları beraberinde getirebileceği söz konusuyken, özellikle bu anayasayı yeniden yazıyoruz günlerinde! susun her dem susun denilmesinin başkaca tasvirleri, gerçeklikleri karşımıza çıkar. handiyse kutsallığa terfii ettirilen algıların buraları enikonu bir gayya kuyusuna evirdiği dönüştürdüğünün altı çizilesidir. her teşebbüsün daha ilk adımında saf dışına ötelenmesinin başkaca bir okuması söz konusu edilebilir mi? barış ediminin basmakalıp algıdan ötesinde bir gerçekliğe evrilmemesinin bunca açıktan bile isteye unutturulması çabasını ne yana koymak gerekir. fransa'da sakine cansız, fidan doğan ve leyla şaylemez'in katedilmelerinin, roboski'de otuz dört bireyin bombalanmalarının, lice kırsalını kimyasal bombalar için bir saha haline dönüştürüp on insanın daha canının alınmasının, yine benzeş bir biçimde deney sahası bellenmiş gibi koca bir samatya ilçesinin korku evine döndürülmesinin toparlaması bu hayatın ne hallere evrildiğini, konulduğunu göstermektedir. sulhun varlığının lav edilmesini meydana çıkartandır sadece bu bir kaç anımsatılan. bir hayatı o beğenilmeyen, tasvip edilmeyen, habire ötekileştirilenler için dar ederek, zor kılarak, yaşatmayarak fay kırıklarının daha da derinleştirildiğini görebilmek, farkına varmak zor mudur?

düşünsellik kalıplaşmış bu algıların, yeknesaklığın tarlasında ufak tefek köstebekliktir. sorguyu önemsiz bir detay addedenlere karşı hiç değilse elde kalanı dönüştürmeyi, akil olana ulaşabilmek için menzilde çabalanımların toplamıdır kastettiğimiz. oltaya takılmak için bekleye duranların her hamasi söylemden sonra asıl sorunu derdi, meramı değil güftesi bestesi mazi olana böyle körlemesine sarıldığı bir yerde gelecekten ümitvar olmak "yazamayan gazeteciler", "redhack-yökekarşı", "imralı müzakereleri", "samatya gerçekliği", "unutursak kalbimiz kurusun" gibi nicelerini sıklıkla yineleyerek, dilde, kurguda, günde bahsederek, çabalayarak ancak mümkün olabilecektir. unutmazsak şayet!. muktedirin oyun alanında rol çalmak için değil, bizahati ellerinden çıkan yüz kızartıcı, utanç vesikalarının hesabını, yol verdirdikleri düşüncelerin hepimizi ne hallere koyduğunun farkındalılığına ermek yola çıkmaktır elzem olan. kendimizi kandıracağımıza yüzde birlik alandan yüzde doksan dokuza bir şeyleri malum edebildiğimizde, evet bunu konuşarak yapabildiğimizde belki değişir bir şeyler... belki değişir... belki...   


>>>>>Bildirgeç
Barışı Göremeyen Gözler - Sibel YERDENİZ - T24

 “Yıl, 1976. Yaprakların bile kıpıldamadığı sıcak bir gün. Sıcak, havasız, yarı karanlık kasvetli geniş bir salon. Salon her gün bir yığın ‘devletin güvenliğini ilgilendiren’ davaya bakan Devlet Güvenlik Mahkemesi salonu. Ben yargılanıyorum. Tutuklu bulunduğum cezaevinden, kelepçelenerek, asker gözetiminde, havasız bir cezaevi arabasıyla getirilmişim.

Oldukça geniş bir salonda, sanık sandalyesinde oturuyorum. Karşımda, yüksekçe bir yerde ikisi asker, üçü sivil, beş yargıç oturuyor. Onlardan biraz uzakta da aynı yükseklikte savcı oturuyor. Savcının karşısına gelecek yerde de iki avukat, beni savunmak üzere, oturuyorlar. Arka sıralarda da davayı izlemek için gelmiş birkaç yakınım ve dostum oturuyor. Yaşlı başyargıç oldukça sevimli, bana bakıp bakıp gülümsüyor. Ancak yargıçlar benimle savcı arasında süren konuşmaya katılmıyorlar, sadece dinliyorlar.

Üzerimde kısa kollu, ince bir gömlek olmasına rağmen durmadan terliyorum. Kürtçe-Türkçe yayın yapan aylık bir derginin yayın yönetmenliğini yaptığım için tutuklanıp cezaevine gönderilmişim. Savcı da hazırladığı iki sayfalık iddianamesinde benim ‘bölücülük’ yaptığımı, olmayan bir halk, dil ve kültürden, Kürtlerden söz ettiğim için, halkın bir bölümünü tahrik ettiğimi ve cezalandırılmam gerektiğini iddia ediyor. Ben de hazırladığım 70 sayfalık iddianame ile savcının iddialarının yersiz ve anlamsız olduğunu söylemeye çalışıyorum.

Davanın hukuki yanından ziyade, kürtlerin varlığı, dil, kültür ve edebiyatılarının varlığını, tarihi belge ve bilimsel verilerle göstermeye, anlatmaya çalışıyorum. Bana en çok sıkıntı veren, beni en çok üzen ve utandıran da bu; körlerin bile görebildiği, sağırların bile duyabildiği binlerce yıllık gerçekleri tekrarlamak, ispatlamaya çalışmak.

Yaptığım iş esasında komik, sadece komik de değil, aptalca. Bunu fark ediyorum. Ancak bunu yapmak, kendimi savunmak zorundayım. Kürtçe yazdığım; Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım. Tüm çirkinliğine ve saçmalığına rağmen kendimi savunuyorum. Ancak hiçbir konuda savcıyı ikna edemiyorum.

O sıcakta bunalarak çok basit gerçekleri söylemeye çalışıyoruz ama olmuyor. Savcıyla herhangi bir iletişim kurmak, bir diyaloğun yolunu açmak mümkün değil. İddianamede yazdıklarını tekrarlıyor; Türkiye’de Kürtlerin varlığını dillendirmek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur.

Kürtler, Türktür. Kürtçe, Türkçedir. Mantık, aşağı yukarı bu...

Bir ara, dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve savcıya Türkçe, ‘Anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece, boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim” diyorum, kendim seçmediğim ama içinde doğduğum, öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim ana dilim...’

Ama ne desem boş ve anlamsız. Savcıyı ikna etmek olanaksız. Belki o da söylediklerinden utanıyordur, sıkılıyordur. Ama onun görevi resmi söylemi, resmi mantığı ifade etmek, resmi bakışı temsil etmek.

Birkaç, usûl ile ilgili sözcüğün dışında, bizim ‘sağırlar diyaloğu’na sadece tanıklık eden yargıçlar heyeti, tutukluluğumun devamına karar vererek, davayı başka bir tarihe erteliyor. Yeniden ellerim kelepçelenerek, cezaevine gönderiliyorum.

Her tarafım sırılsıklam, durmadan terliyorum. Yolda, cezaevine dönerken, sanki cehennem ateşiyle tutuşmuş o köhne arabada, birden sinirlerim boşalıyor, ağlamaya başlıyorum. Çaresizlikten, içine düştüğüm inanılmaz acizlikten, ne etsem kendimi ifade edememenin üzüntüsünden, uzun bir süre, kendime hakim olamayarak ağlıyorum....”

Yıl 1996. Nar Çiçekleri adlı kitabında Mehmed Uzun anlatıyor. Bugün bulunduğumuz noktada ‘anlamamız’ gereken her şey daha iyi nasıl anlatılır, bilmiyorum...

Devam edelim:

“Türkiye’de Kürt sorunu politik olarak nasıl çözülür?

Yüreği yaralı, ruhu rencide edilmiş Kürt insanı çok basit, çok açık bir biçimde şunu bilmek istiyor; Türkiye’de Kürt olarak kendi kimlikleri, dilleri, kültürleri, sanat ve müzikleri, gelenek ve görenekleriyle yaşam hakları var mıdır? Yoksa hâlâ her şeye rağmen Türk olmak zorunda mıdırlar?

Kürtlerin çok eski ve zengin bir dilleri, 11. yüzyıldan bugüne gelen yazılı edebiyatları, Ortadoğu’nun en zenginlerinden sayılan bir sözlü edebiyat gelenekleri, renkli bir sanat yaşamları, duygu yüklü gelenek ve görenekleri vardır. Sizin bunları bilmiyor olmanız, olmadıkları anlamına gelmiyor…

Kültür bir yaşam biçimidir, bir yaşam için gerekli olan her şeydir. Tek bir ulusal kültür yaratacağım diye kültürü, kültürleri eritmek, insanı, insanları, insanlığı eritmektir. Türkiye bunun acısını fazlasıyla çekmedi mi? Kürt kültürüyle tanışmanın; Kürt vatandaşlarıyla barışmanın zamanı gelmedi mi?”

Yıl 2013.

“Barış mesajı yollayan Urfalı türkücü, sanırım yolun İmralı ve Kandil'den geçtiğini bilmeyecek kadar zihniyetsiz” diye kükrüyor grup toplantısında Devlet Bahçeli.

‘Urfalı türkücü’ ne demiş? “Bırakın bu gözler barışı görsün” demiş…

Barışın yolu yokuş. Ama savaşın yolu nereden geçerse geçsin, başımızın üstünde yeri var. Boşuna asker doğmuyoruz.

Her Türk’ün asker doğduğu yerde, bir arada yaşamaya dair her şey ‘ölü’ doğuyor. Çaresiz.

Tek devlet, tek bayrak, tek dil; tek zihniyet, tek cehennem.

Barış yerine ‘savaş’ın, daha çok kan, daha çok acı, daha çok yara, daha çok zulüm, daha çok ölüm, daha çok öfke, daha çok nefret, daha çok yıkım demek olduğunu onlar da biliyor. Ama aynı zamanda daha çok iktidar, daha çok güç, daha çok pazarlık, daha çok pay, daha çok imkân demek olduğunu da. Hepsi zihniyet sahibi.

Memleketin, milletin ‘sözcü’sü ve gözcüsü onlar. Onlara göre rasyonel politikada vicdan, adalet ve ahlak gibi kavramlara yer yok. Dört bir yandan aynı nakaratları tekrarlıyorlar, savaş ve kan çığırtkanlığı yapıyorlar. Yarattıkları cehenneme ateş taşımaya doymuyorlar ama her nasılsa ellerini yakmamayı da başarıyorlar. Şimdilik.

El birliği ile bizi aptallaştırmaya çalışıyorlar.

İktidar partisi, ilk demokratik açılım hamlesinde bir yandan Kürtlere “beni izleyin sizi demokrasi ve barışa götüreceğim” derken, diğer yandan Türk halkına ve alemi cihana; “gördünüz mü bunlar barışı hak etmiyorlar” demek için epey çetrefilli bir yol izlemişti.

Yeni yılla birlikte yeni bir demokratik açılıma uyanan AKP, bu sefer gerçekten samimi mi? Düne kadar Kürt sorunu olduğuna inanmayan bir AKP’nin gerçekten bir ‘Kürt sorunu’ çözüm planı olabilir mi? ‘Terör sorunu’nun çözümüne “PKK silah bırakarak Türkiye’yi terketsin; terör suçuna af yok; Öcalan’a ev hapsi yok; KCK tutukluları tahliye edilemez...” diye yaklaşan AKP yeni bir şey söylüyor mu? Söyledikleriyle yaptıklarının hiçbir zaman tutmaması bu durumda ne vadediyor? Zaman kazanmaya çalışarak, seçim yatırımı mı yapmak istiyorlar? Artık Kürt sorununu çözmek zorunda olduklarının farkındalar; bu köprüden önce son çıkış mı? türünden soruların hiçbir anlamı yok.

İlk sorunun yanıtı bana göre çok basit; samimi değiller. Samimi olmadıkları sürece de ellerine yüzlerine bulaştıracaklar. AKP’nin ‘demokrasi, adalet, eşitlik, hoşgörü, insan hakları’ üzerine kafa yoracak ne arzusu var, ne de böyle bir politik kültürü.

Aslında MHP zihniyetinden pek farkı olmayan AKP’yi ‘barış’ söylemine mecbur kılan konjonktürde, bugün önemli olan gerçekleşme imkânının bütün koşullarını zorlamak. Bunu ancak barışı gerçekten arzu edenler yapabilir. Barışı ancak halklar inşa edebilir. Asker değil, insan olarak doğan halklar. Türk ve Kürt halkları. Kötü niyetli muktedirlere, kandan beslenen parazitlere, ölümcül provokasyonlara, bu güne kadar yaşanan tüm kötü deneyimlere rağmen. Barışı yalnızca ‘biz’ inşa edebiliriz. Bugünden yarına değilse bile, çok uzak olmayan bir gelecekte…

Barışı görebilmeyi istiyorsak gözlerimizi, zihinlerimizi ve yüreklerimizi ona açmalıyız.

Hiç bıkıp usanmadan barışı talep etmeli, barışı tarif etmeli, barışta ısrar etmeliyiz.

Bizi doğada, diğer canlılarla ahenk ve uyum içinde yaşamaya özendiren, çocukluğumuzun büyüleyici ‘Nar Çiçekleri’ ve barışı göremeden aramızdan ayrılan Mehmed Uzun’un pırıl pırıl zihni, insancıl yüreği ve her daim umut, barış, sevgi dolu anadili, sözcükleri gibi:

“Barış içinde, tolerans ve diyaloğun egemen olduğu bir atmosferde, Kürt sorununun uygar bir çözüme kavuşması herkesin yararınadır. Şiddet, karanlık yüreklerin egemen olduğu kör bir kuyudur. Her türlü şiddet, karanlığın yüreğine giden yolu döşer; insanları korkunun ve karanlığın tutsağı haline getirir. Şiddetin karşılığı kültürel diyalogdur. Şiddet ayırıcı, bölücü; kültürel diyalog birleştirici, bütünleştiricidir.

Dünyanın en tehlikeli ve hüzün verici ruh hali çaresizlik ve acizliğin tuh halidir. Diyalog yerine, şiddetle çaresiz ve aciz hale getirilmiş insanın ruh hali hem çok trajik hem de çok tehlikelidir. Red ve inkar bir histeri ve paranoyadır.

İnsanın kendi dilini ve diliyle yaratılmış zenginliklerini, kültürünü, ülkesini ve halkını sevmesi bir erdemdir.

Yurtseverlik ancak ahlak, vicdan, tolerans ve insanlık  olabilir. Her şeye rağmen bir nehir gibi akan insanlık, başka hiçbir şey değil…”

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Kelam sıklıkla dile getirilenlerin kuru kuruya çalakalem tekrarından ibaret değildir, öyle değildir. Aslında gözümüzün önündekilerin, her ne ediliyorsa belirli bir doğrultuda hakikatin eğilip bükülmesi bugünlerin en büyük gerçekliği savını derinleştirmektedir. Kelimeler duyumsandıkça, önem verildikçe söyleyenin gösterdiklerinden bir şeylerin de farkındalılığına ulaşabilmek mümkünatlar dahilinde olacaktır. Bunca yıkıntının arasından yola koyulunacaksa bu ancak sözde, sesle... Sibel YERDENİZ'in "Barışı Göremeyen Gözler" başlıklı makalesi hemen bu denkliğin bittiği yerden kelamı geliştiren bir çözümleme. Her şeyin birbirine karıştırıldığı bir zamanda, haddizatında bize ne gerek onu dillendiren bir meram. Sayın S. YERDENİZ'in ve T24 internet gazetesinin anlayışlarına binaen bu metni sayfamıza iliştiriyoruz.

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Belgesel: Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim - Ümit KIVANÇ
Uludere'yi Unutma! - Emrah DÖNMEZ - Youtube
İşkence ve İnsanlık Dışı Aşağılayıcı Muamelenin ve Cezanlandırmanın Önlenmesi ve Tutuklu Hakları - 21. Rapor - CPT
Çağrı: Mor Gabriel'e Dokunma!
Barışı Göremeyen Gözler - Sibel YERDENİZ - T24
Araftan Çıktı - Esra BİLGE - Yeni Özgür Politika
Mankurt’tan Mankürt’e - Senar DOLAZ - Bolu F Tipi Cezaevi - Özgür Gündem
Görüşmeler ve Medya Manipülasyonu - Berxwedan YARUK - ANF
Erdoğan Kürt Meselesini Çözebilir Mi? - Ragıp DURAN - Bir + Bir
Sazanlara Yeni Yem: 'İmralı Süreci' - Kadir CANGIZBAY - Birgün
Paris Katliamının Tanıkları Konuştu - Yüksekova Haber
'Kürt Hareketinde Kadın Zayıf Bir Bileşen Değildir' - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal
Sakine Cansız’ı Kim, Niçin Katletti? - Günay ASLAN - ANF
Katil Bellidir - Ahmet KAHRAMAN - Yeni Özgür Politika
Aysel Tuğluk: Barış Sürecini Sabote Etmek İçin Yapılmış Bir Saldırı - Marksist.org
Devletin Kürtlere Barış Hediyesi: Paris Katliamı - Dr. Mustafa PEKÖZ - Sendika.org
Hevdîtinên Li Îmraliyê - Amed DÎCLE - Amed News
Dilin Endazesi Kaçınca…-Veysi SARISÖZEN - ANF
Tahrik Olmak ya da Olmamak, Bütün Mesele Bu - Demiray ORAL - Taraf
Paris Suikastine Dair Bir Takım Komplo Teorileri - Gökhan KAYA - Turnusol
Barış AKP’ye Bırakılmayacak Kadar Ciddi Bir İştir! - Rıdvan TURAN - Sosyalist Demokrasi Gazetesi
Barışın Aklı - Suzan Yılmaz OKAR - Aşağıdan
Kürtler AKP'ye Güvensin Mi? - İbrahim GENÇ - Yüksekova Haber
Sürekli Barış - Bülent USTA - Birgün
Barış Sürecinin Dili - Ferda KESKİN - Marksist.org
Bask Modeli: Müzakare Olmadan Gelen Özerklik - Mahmut HAMSİCİ - BBC Türkçe
Tutsak Sözcükler:2 - Röportaj: Murat TÜRK - Erdoğan ZAMUR - Ajans Amed
Kötü Adamlar, Deniz Kızları ve Sosyologlar: Pınar Selek Yahut Kamusal Vicdan - Yasin DURAK - Birikim
SODEV İnsan Hakları Ödülü Berfo Ana'ya - Bianet
Berfo Ana ve Devlet Baba - Hakan AKSAY - T24
Cezaevleri ve Mahkumların Bedeni - Jiyan MUNZUR - PolitikART
Diyarbakır Cezaevi'nde Şüpheli Ölüm - İMC
Polise Dur! İhtarı - Sarphan UZUNOĞLU - Akşam
Barış Umutları ve Kayserili Marissa Küçük - Ayşe GÜNAYSU - Özgür Gündem
“Faili Meçhuller Bitti”, Ermeniler Hariç - Dur De!
Maritsa Küçük Cinayeti ve Türkiyeli Ermenilerin Tedirginliği - Murat GÖZOĞLU - Nor Zartonk
A Dark Christmas For Armenians In Turkey - Heissenstat - Amnesty International
'1915 Konusunda, Türk de, Ermeni de Aslında Kurbandır' - Ümit KURT - Agos ŞapGir
Hrant Dink ve Birlikte Mücadele - Panel Duyurusu - Nor Zartonk
Karakullukçu: İki, Üç Kişiyi Geçti Mi Ceza Kanunlarına Göre Örgüt Oluyor - Star Gündem
Alevi Örgütlerinden, Evlerin İşaretlenmesine İlişkin Açıklama - Özgür Demokratik Aleviler Deneği - Amed News
Ecdadının Müderrisi ‘Rektör’ Efendi... - Kemal BÜLBÜL - Özgür Gündem
Hopa’da Yargılananlar ve Avukatlar Anlatıyor - Sendika.org
“Özgürlük Ötekilerden Doğar” - Şizokrat - Solukbeniz
LGBT Haklarını Savunmadan İnsan Hakları Savunucusu Olunmaz! - KaosGL
AKP ve MHP Hasta Mahkumlar İçin Yapılacak Düzenlemeye Böyle Karşı Çıktı: 'Suç Örgütleri Hastalara Ağır Suç İşletir' - soL
Vicdan Nöbeti: Esas Sorumlular Yargılanmıyor - Muhalefet
Üniversite, Kapitalizm ve Sol - Levent KONCA - Birikim
Eski Hırsızları Polis Yaparlar Ya... - Ragıp DURAN - Evrensel
Barışçı Medyanın Patriot Hevesi - Ümit ALAN - Birgün
Faşistten Al Haberi - Yaşar ALTUN - Marksist.org
Selçuk Candansayar: “Sağlık Alanı Kapitalistleştikçe Sağlık Emekçilerinin Mücadelesi De Ortaklaşacak” - Sarphan UZUNOĞLU - Aşağıdan
Gazete İçeriklerinin Aidiyeti ve Emeğe Saygı Meselesi – Fırat KUYURTAR - Mimesis - Sendika.org
"Barış"ı Kurarken Barış Gazeteciliği Kılavuzu! - Tolga KORKUT - Bianet
What Is Happening To The Freedom Of Expression In Turkey? - Ola LARSMO - The Dissident Blog
AK Partili Soylu: Türkiye’de Ermeni De Var - Agos
Diyarbakır Ne Anlatır? - Karin KARAKAŞLI - Radikal 2
“Komünist Enternasyonal’ci Kürtler” - İsmail BEŞİKÇİ - Aşağıdan
Redhack YÖK’ü Vurdu Yolsuzluklar Ortaya Saçıldı - Medya Tutkunu
Redhack YÖK’ün ve Rektörlerin Kirli Çamaşırlarını Ortaya Serdi - Sendika.org
Nasıl Bir Üniversite Öyle Bir Toplum! - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
Öğrenci Protestoları, Köklü Okul Elitizmi ve 'Kelimelerle Sevişebilme Özgürlüğü' Üzerine - Orkun DURMAZ - Muhalefet
Öğrenciler Nayır ve Kılıç’a 4 yıl 7’şer Ay Hapis - ANF
Her Bir Günlük Boykota Üç Yıl Hapis - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
KESK-AR: Yoksulluk Sınırı 3537 TL, Emekçinin Alım Gücü Düştü - Sendika.org
Şişecam İşçileri ile Konuştuk: Direne Direne Kazandık - Muhalefet
Cama Can Katan Babamın Oğlu Olarak Kırılan Kalbimin Sesiyle… - İşçi Mücadele Derneği
'Anne, Üşür Orda O' - Aziz ÇELİK - T24
Kozlu'da Patlama: Madencinin Ölümü - Rengin ARSLAN - BBC Türkçe
Her Şey Kâr İçin A.Ş. - Roni MARGULIES - Taraf
Madendeki Katil: Taşeron - Sol Defter
Metan Değil Kapitalizm Öldürür! - Emin NERGÜZ - Solukbeniz
Fıtrat Değil Taşeron Kaza Değil Cinayet - Gözde BEDELOĞLU - Birgün
Türkiye’de Madencilik Sektöründe İş Sağlığı ve Güvenliği - DDK Raporu - Sosyal Politika
Sizin Hiç Vicdanınız Da Mı Yok? - Turnusol
Sendikacı Babayı "Terör Örgütü Üyesi" Diyerek Tutukladılar: Ziyaretine Giden 4 Günlük Kızını X-Ray'dan Geçirdiler! - soL
Dış Sermaye ve AKP’li Son 10 Yıl - Mustafa SÖNMEZ - Cumhuriyet
Onur ve Haklar Şartı Fermanı - Suriye’de Demokratik Değişim İçin Birlik - Sendika.org
Irak ve Suriye’deki Ölüm Mangaları - Michel CHOUSSUDOVSKY - Muhalefet
Utanç Telleri - A.Deniz BERDİLASLI - Yeni Özgür Politika
'Silahsızlanma' ve Namlunun Ucundaki Halk: Kürtler - Amed DİCLE - ANF
Zizek Lacan’ın Koltuğuna Oturursa! - Sarphan UZUNOĞLU - Aşağıdan
''Olay Felsefesi'' İçin Bir Prolegomena* - Kollektif - Potlaç
Devletin Makbul Müstehçenliği (Ömer Seyfettin Türkiye’nin Marquis De Sade’ıdır) - Ferayebend - Halkın Hikmeti
Roboskî’nin Yalınayak Çocuklarına - Deniz BİLGİN - Yeni Özgür Politika
Kardeş Türküler Halleri: “İnatla Kardeşlik Olmalı” - Ayşe AKDENİZ - Agos ŞapGir
Torosyan’dan Öte Yol Var - Ohannes KILIÇDAĞI - Agos
Mor Evgin Kilisesi Arazilerini Almaya Çalışıyor - Hür Bakış
Örgütlü Olanın Talebi De Güçlü Olur - Zana FARQÎNÎ - Özgür Gündem
Türkiye’de Yaşayan Dil ve Lehçelerde Seçmeli Yabancı Dil Eğitimi - Selim TEMO - Aşağıdan
Öfkeli Görüntüler - Nagehan USKAN - BiaMag
Türkiye Haritalarından Bir Demet - Sevan NİŞANYAN - Nişanyan Siyaset-Tarih Yazıları
Tarihi Hasankeyf Kararı: Ilısu Barajı'nın Yürütmesi Durduruldu - Doğa Derneği

The Mollusk Artist Page via Soundcloud
The Mollusk - Dusk Album Informative via Addictech
The Mollusk - Dusk Album Critic via Igloomag
Bovaflux Official
Bovaflux Artist Page via Facebook
Bovaflux - Invariant Album Review By Sascha KÖSCH via De:Bug
Richard Devine Official
Richard Devine - Risp EP Official Release Page via Detroit Underground
Richard Devine - Risp EP Review By Andrew RYCE via Resident Advisor
Amon Tobin Official
Amon Tobin Vikipedi Girisi
Amon Tobin’s ISAM Merges Music, Meat, Machines in 3-D Show, Creepy Hardcover - Interview via Wired
Roel Funcken Official
Roel Funcken - Mercury Retrograde Album Critic via Igloomag
Roel Funcken via Electronic Explorations #191
Displacer Official
Displacer Artist Page via Facebook
Displacer - Foundation Album' Official Informative via Hymen Records

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
13th Jan 2010 By ^PM^ via Flickr

>>>>>Poemé
Bizden Sonra Doğanlara - Bertolt BRECHT

I
Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!
Doğru söz delilik. Düz alın
Kanıtı vurdumduymazın. Gülen ki
Korkunç haberi
Henüz almamış.

Ne günlere kaldık, ki
Neredeyse suçtur ağaç üzerine bir konuşma
İçerir çünkü susmayı bunca kötülük üstüne!
Orda ağırdan caddeyi geçen
Erişilmez mi dara düşen
Arkadaşları için?

Doğrudur: geçimimi sağlıyorum daha
Ama inanın: bu bir rastlantı yalnız. Yaptığım
Hiçbir iş doyma hakkını vermiyor bana.
Rasgele korunmuşum. (Talihim dönüverse. Yokum.)

Bana diyorlar: ye iç! Bak keyfine!
Nasıl yer içerim, kaparsam
Yiyeceğimi bir açın elinden ve
Bardaktaki suyum bir susuzda yoksa?
Ve yiyip içiyorum gene de.

İsterdim bilge olmak.
Eski kitaplarda yazılı nedir bilge
Kavga dışı kalmak dünyada ve kısa yaşamını
Korkusuz geçirmek
Zora başvurmadan edebilmek
Kötülüğe iyilikle karşılık vermek

İsteklerine ermeyip, unutmak
İşi bilgenin.
Yapamam bütün bunları:
Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!

II
Şehre geldim bozuk düzen günlerde
Açıklık sürerken.
İnsan arasına karıştım ayaklanmada
Ve onlarla birlikte öfkelendim.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde.

Yemeğimi yedim iki savaş arası
Katillerin arasında yattım
Sevgiye saygısız
Ve doğaya sabırsız baktım.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde

Her yol batağa çıkardı benim zamanımda.
Dilim durmaz ele verirdi beni.
Elimden gelen azdı. Ama hükmedenler
Daha rahat olurdu bensiz, buydu umudum.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde.

Gücüm azdı. Hedef
Uzak mı uzak.
Apaçık belliydi, benim ulaşmam
Mümkün değildiyse de.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde.

III
Siz, siz ki çıkacaksınız
Battığımız tufandan
Düşünün
Eksiklerimizden söz ederken
Karanlık çağı da
Sizin kurtulduğunuz.
Gittiydik, ayakkabıdan çok ülke değiştirip
Sınıf savaşları arasından, umarsız
Yalnız haksızlık var da baş kaldırma yoktuysa.

Biliyoruz oysa:
Alçaklıktan nefret bile
Çarpıtır çizgileri
Haksızlığa öfke bile
Kısar sesi. Ah, biz
Hazırlamak isterken dostluk yolunu
Dost olamadık kendimiz.

Siz ama, o gün gelince
İnsanın insana el uzattığı
Anın bizi
Hoşgörüyle.

...
O gün mavi eylül ayında
Sessiz körpe bir erik ağacı altında
Tuttum onu, sessiz beyaz aşkı
Kolumda kutsal bir düş gibi.
Ve üstümüzde güzel yaz göğünde
Bir bulut vardı, çoktan gördüğüm
Çok beyazdı ve çok yukarılarda
Ve başımı kaldırıp baktığımda, değildi orda.

O günden beri birçok, birçok aylar
Geçti sessiz aşağı kaydılar
Yok oldu o bütün erik ağaçları
Ve bana sorarsan aşk n'oldu diye
Sana derim ki: hatırlayamıyorum
Ama gene de, inan ki, biliyorum ne demek
istediğini.
Ama gene de gerçekten hatırlamıyorum onun
yüzünü.
Yalnız: o zamanlar öpmüştüm onu, biliyorum.

Ve bu öpücüğü de çoktan unutmuş olurdum
O bulut olmasaydı orada
Onu bugün de hatırlıyorum ve hep hatırlayacağım
Çok beyazdı ve yukarılardan geliyordu
Erik ağaçları belki çiçek açıyordur gene de
Ve o kadının belki de şimdi yedi çocuğu olmuştur
Ama o bulut yalnız birkaç dakika için açtı
Ve yukarı baktığımda, rüzgârda kayboluyordu
bile.


kaynakça: şiirevim

>>>>>Podcast Ünitesi
Deuss Ex Machina # 428 (03.12.2012)
Deuss Ex Machina # 429 (10.12.2012)
Deuss Ex Machina # 430 (17.12.2012)