Sunday, November 24, 2013

Deuss Ex Machina # 475 - iudex, ex in mentis discordantia

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_475_--_iudex, ex in mentis discordantia

18 Kasım 2013 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. Julia Holter - Hello Stranger (Domino Recording Co. Ltd.)
2. Julia Holter - This is A True Heart (Domino Recording Co. Ltd.)
3. Nadine Shah - All I Want (Apollo)
4. Nadine Shah - Dreary Town (Apollo)
5. Kwes. - Flower (Warp Records)
6. Kwes. - 36 (Warp Records)
7. Inc. - Trust (Hell Below) (4AD)
8. Inc. - Desert Rose (War Prayer) (4AD)
9. Cherax Destructor - Remember Me in Your New Life (Self Released)
10. Cherax Destructor - Okabe (Self Released)
11. Savages - Marshal Dear (Matador)
12. Savages - Waiting For A Sign (Matador)
13. Primal Scream - Relativity (First International)
14. Primal Scream - Culturecide (First International)

iudex, ex in mentis discordantia
(475)
Söz Tahlilin Başlangıcıdır.

"O kendi başına iktidardan çok özellikle iktidar ilişkilerinden sözedilmesi, ilişkinin terimlerinden çok-bunlar nedenler değil yalnızca etkilerdir- ilişkinin takendisinin vurgulanması gerektiğini belirtir. Onun ‘sonsuz küçük, akışkan, tersine çevrilebilir oynak’ bir iktidar oyunu olarak iktidar nitelemesi zaten 70’lerde de sözkonusuydu. Yeni kip, aşk, öğretmen ve öğrenci, karı- koca, çoçuk ve ebeveyn gibi ilişkilerin içsel’indeki iktidar pratiğini ifade eder ki, Nietzche’nin ‘güçler’ kavramı zaten bu anlamda Foucault’un stratejik ilişkiler kavrayışının öncülüydü. ‘Bir eylem üzerindeki eylem’olarak tanımlanan bu kip‘başkalarının etkinliğini kontrol etme isteği’ dolayımında yayılır.

Bana öyle geliyor ki, özgürlükler arasındaki stratejik bir oyun olarak kavranan iktidar ilişkileriyle –ki bu durumda bazıları başkalarının davranışını kontrol etmeyi dener, o halde ya kendilerinin kontrol edilme imkanını savuşturmaya ya da başkalarının davranışını kontrol etmeye çalışırlar- genellikle iktidar olarak addedilen tahakküm halleri arasında bir ayrım yapmak zorundayız. Bu perspektiften iktidar başkasının eylem alanını bütün olarak düzenleme ve başkasının olası eylem sahasına nüfuz etme yetisi olarak tanımlanır. Bu yeni iktidar kavramının gösterdiği şey savaş ve çatışma modelinde zımnen varolsa bile yine de tutarlı biçimde açıklanmamıştı. Bir başka deyişle iktidar pratiğini anlamayla ilişiklendirilmiş güçlerin fiili ‘özgürlük’ünü önceden varsaymak zorunludur. iktidar ‘etkin özneler’ üzerinde, özgür, olabildiği kadar özgür olan özneler üzerindeki bir eylem modelidir.

Öte yanda bir iktidar ilişkisi, eğer bir iktidar ilişkisi olacaksa, bu yalnızca zaruri iki öge temelinde söylenebilir; “öteki” nin (iktidar uygulamasına tabi olan kişinin) bir özne olarak belirli bir gayeye göre hareket ettiği ve bunun bir iktidar ilişkisiyle, bütün bir yanıtlar, etki ve tepkiler ve olası türetimler alanıyla birlikte açığa çıkabileceğinin kabul edilmesi gerekliliği. Ancak bu şekilde, modelin koşullarına uygun olarak öznelerin durumu değiştirme olanağı şayet varsa ve bu olanak daima mevcutsa özgür oldukları söylenebilir. Bu iktidar pratiği kipi, çalışmalarının iktidar üzerine yoğunlaşmasıyla başlayarak Foucault’un kendisine yöneltilen eleştirilere yanıt vermesine de olanak verir: ‘Bu yüzden söylediğim şey daima kapanın içinde olduğumuz anlamına gelmiyor, ama daima özgür olduğumuz-öyleyse, her koşulda, her zaman için değiştirme olasılığının varolduğu anlamına geliyor.’

Tersi biçimde, stratejik ilişkilerin kurumsal istikrarıyla nitelendirilen egemenlik halleri, 'eylem üzerindeki eylemler'le, iktidar ilişkilerinin değişken, oynak ve tersine çevrilebilirlik potansiyelini içeren gerçekliğiyle sınırlanır. Her toplumsal ilişki içindeki asimetrik ilişkiler, stratejik ilişkilerin tersine çevrilebilirliği ve ‘değişken’liği, özgürlüğü kristalleştirir ve kaybeder. Foucault ‘iktidar teknolojileri’ni, başka deyişle bireylerin kendi özgürlükleriyle birbiri arasındaki ilişkilerde kullanabilecekleri stratejileri oluşturan, tanımlayan, örgütleyen ve kurumsallaştıran pratikler kümesini, stratejik ilişkiler ve egemenlik halleri arasına yerleştirir.

Foucault’a göre iktidar teknolojileri iktidar ilişkilerinde merkezi bir rol oynar, çünkü bu teknolojiler dolayımında stratejik oyunların açılış ve kapanışı olanaklıdır; bunların uygulanması sayesinde stratejik ilişkiler asimetrik kurumsallaşmış ilişkiler (egemenlik halleri) içinde kristalleşir ve sabitlenir ya da tersine çevrilebilir ve akışkan ilişkiler içinde biyoiktidardan kurtulacak öznelliklerin yaratımına yolaçılır.

Etiko-politik mücadele tam anlamını iktidar teknolojilerinin arazisi üzerinde, ‘stratejik ilişkiler’ ve ‘egemenlik halleri’ arasındaki sınırda kazanır. O halde ‘etik eylem’ stratejik ilişkiler ve yönetimsel teknolojiler arasındaki düğüm noktasında yoğunlaşır ve başlıca iki amaca sahiptir: 1. kendi (ben) ve diğerleriyle ilişkileri yönetecek kural ve teknikler sağlama yoluyla, stratejik ilişkilerde tahakkümü en aza indirgeyecek bir etkileşim olanağına yolaçmak, 2. onların özgürlüğü ve hareketliliğiyle iktidar pratiğindeki tersine çevrilebilirliği artırmak, çünkü bunlar direniş ve yaratımın önkoşullarıdırlar." Biyopolitika - Maurizio Lazzarato - Kutlu Tunca'nın Türkçe Çevirisiyle.. / Kaynakça: Sınırdan

Her yanımız her yöremiz durmaksızın ve bir yerde de hiç sonlanmayacak bir biçimde etkinliğini, dönüşümünü sürekli güncelleyen bir tahakküm şeceresiyle dönüştürülmektedir. Her gün bir öncekinden ağırlaşan, kalıpların daha da fazla sıkıştırılarak tektipleştirme hamleleriyle beraber son şeklinin verilmeye çalışıldığı bir tahakküm mefhumu kotarılmaktadır. Yerle yeksan edilen aklın doğrusunun, erkin kitabında yazanlarla değiştirilmesinin neticesinde yanlışların giderek normal sayılması bu tavrı görünür kılmaktadır.

Erk-muktedir-iktidar için keskin sınırlarla ayrıştırılmış bir doğru mevcuttur. Bir adet doğrunun da zerrece hata payını barındırmadığına olan özgüvenle beraber tahakkümün temelleri de yavaş yavaş atılmaktadır. Eğreltiliğin sözün önemsizleştirilip, itibarsızlaştırılmasının zemini de böylelikle kotarılmaktadır. Ne düşündüğünüz, nasıl bir tahayyülünüzün bulunduğunun erk için herhangi bir önemi / önceliği yoktur.

Kendi bildiğinden şaşmanın en büyük felaket olduğunu bildiğinden bu yana güncelliği içinden çıkılmaz bir gayya kuyusuna evirmeye çalışan, belirli bir açıdan da bunu başaran yapı günümüzü, dünümüzde gördüklerimizden daha fenalarıyla donatmaktadır. Artık sözün tükenmesini beklentilemek gibi teferruatlar bize bırakılmıştır. Korkularımızın, çekincelerimizin neden bunca çoğaldığının yansıması bizlere bırakılmıştır.

Dönüşüm nam tahakkümün eyleye geldiği yegâne şey yukarıda alıntılamaya çalıştığımız biyopolitik hamlelerin, bedene karşı türetilen sınırı afakî bir netice değil şimdinin sonucu, kaçınılmazı olarak değerlendirmesi bundandır. Boylu boyunca, enine boyuna anlamlandırılması gereken açık yaraların çoğalmasının da hesabı, üzerine düşünülmesi halka bir kazanım olarak değil, şimdilik göz ardı etmelerin mümkünatıyla terk edilmiştir.

Bizler güncelliğin sınırlarında gündem diye önümüze çıkartılanların, gündeme ait olduğu vurgulanan, oysa birçok şeyi görmememiz / bilemememiz için apar topar kotarılan vakıalar ile hemhalken tam da sınırında başlayan bir edimdir tahakküm. Gözün gördüğünün, aklın bellediğinin umursanmazlığı bir yana, lime lime ve paramparça etmelerle olan mesainin sürekliliği, aralıksızlığı bu aralıkta gün yüzü bulmaktadır. Dert bir tane değildir, her olan biten de dert değildir.

Gel gelelim bir kurgu masaldan çok daha hakiki olan ve hemen her günü bambaşka bir pervasızlık ve çürüme ile donatılan bu yerde meseller kendi özgünlükleri korumaya devam etmektedir. Adları hiç anılmayanlar, bir özenle kenara çekilenler silinmeye gayret edilenler bir aralıktan güne karışmaya devam etmektedir. Tahakküm amanvermezliği işaret ederken, hep bunu işlerken başka bir şeye dönüştürmek için engellerin arasından bir yerden yeni okumalar beraberinde gerçekliği de getirmektedir.

Siyasal zeminin kaypaklığının, al gülüm ver gülüm muhalifliğin, adamına göre muamelelerin, olurların havada uçuştuğu bir deryada sınırların, menzilin dışında olanların ettiği kelamlarda bunu okuyabilmek ve anlamak hala mümkündür. Yok yere değildir bunca tahakküm. Hiçbir şey beklentilemeksizin gerçekleştirilmemektedir çünkü. Sinizm yerelleştirildikçe, korku ayrışmaz belletildikçe, dur bir o eksik kalmıştı diyerek hiddetin de eksiksizliği bu sahneye eklemlendiğinde George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü olağanımızın / günümüzün gerçekliği haline dönüşmektedir.

Avazlar ve çağrılar ve çoğaltımlar sözün birlikteliği gibi unsurların daha en başında kafasına vurularak, dizleri bükülerek tıpkı bir canlıya muamele eder gibi hınçla, linçle, şiddetle galiba en önemlisi de sirayet eden belagatli sözlerle beraber yok sayılmasıdır yıkımın kendisidir Orwell referansına bizleri sürükleyen. Biyopolitika meselinde devletçe bu sisteme uyumsuzluğu en asgaride tutmak, bir ihtimal değil kesin sonuç olarak yok etmek için kullandığı hangi enstrüman varsa onun bizatihi bu mekanizmada, bu güncellik dahilinde görebilmek mümkündür.

Gözetim ve denetimin en üst seviyede tutulduğu, işe yarayacağı tahmin edilen sözcüklerin açılımlar, paketler, yaklaşımlar şatafatlar arasında duyurulurken bir kenarda denetim ve gözetimin yeni eşikleri, hem tahakkümü kalıcılaştırmaktadır hem de biyopolitika ediminin içeriğini yeniden zihinlere kazımaktadır. Uyumsuzsan, yoksundur. İtirazlar ile hemhalsan, sözünün arkasındaysan sen yoksun.

Bir ihtimal gözden kaçtın söze karıştın, varlığını görünür kılınmayanlarla bir olmaya adadın daha ilk cümleden ensene birikecek bir linçin karşısında tek başına bırakılırsın. Genelin sorunları bunlar değilmiş gibi zikredilirken her gün başka bir masal anlatılırken ekranlarda gösterilenlerin acaba bu ülkede mi oluyor diye düşünedurduğunuz bir yerde keşke o zannetmeler bir netice olsaydı. Genel geçer bir tahayyül olarak kalsaydı.

Oysa bugünün şartlarında adı anılmayanların, gösterilmeyenlerin içine çekildiği sınırların karanlığı çok uzaklardan, menzilin dışında bile olsa kendini ısrarla göstermektedir. Biyopolitika meselini her yanda serimleyebileceğimiz tavırlar birbiri peşi sıra günün her anında vuku bulmaktadır. Yaralar öylesine içeriğimize, içimize işlemiştir ki tek bir göz korkutmanın, sade ve sadece bir uyarının bile nelere kadir olduğunu görebilmek için muktedirin yol arkadaşlarına! eylediklerine bakabilmek ile çözümlenecek bir yanıtta kendini bulmaktadır.

Yanıtlarımız silinmeye çalışırken bizatihi o erkçe gerçekleştirilenlerin ne menem şeylerden ibaret olduğu vurgusu yalın ve çırılçıplak önümüze dikilmektedir. Kral gerçekten çıplaktır. Her yanımızı darp etmek, bedenlere uzaktan kurduğu tahakkümü hayat akışının ayrışmazı haline dönüştürmek için aralıksız çalışmalarından görebilmek mümkündür. Velev ki sözcüklerinizle itiraz ettiniz, en başta anlaşılmaz bulunursunuz. Bir ihtimal ne diyor diye bakılan olursunuz bir sonrası anlaşılmaya başlandıkça, tehdit oluşturduğunuz vurgusu devreye sokulur.

Anlatılanlar dönüştürüldükçe, eğilip büküldükçe bu vurgu giderek hedefin kendisi olmayı kolaylaştırmaktadır. Hedef tahtasındaki suretlerimizden öte artık insanlığımızdır. Bugünün şartlarında erkin anlattıklarının, uyguladıklarının veyahut ta reva gördüklerinin hiçbir özrü yokken o elinin altında sakladığı sopaların tastamam özetidir tahakküm. Özetleyen bir mefhum olarak hayatı hangi koşullarda yaşadığımızı bildirendir.

Fahriye Yıldırım'ın kirli bir savaşın devamlılığı için yapılacak karakola karşı isyanını canıyla ödemesine karşı sorumlulardan tek birini bile ortaya çıkartmayan, soruşturmaları gizli olarak tanzim eden ne haberdar eden ne de yanıt veren bir sistematiğin kendisidir tahakküm. Bir kadının her şeyden önce bir ananın yüreğini daha fazla yakandır işte o tahakkümün yanıtsızlığı. Medeni Yıldırım, kanıtlar peşinde koşuluyor intibası uyandırılsa da sumen altı edilen dosyalardandır, her dem devletin bildiğini okuduğu.

Açık olarak söylenmese de yok olanlardandır, varlığı bu biyopolitika meselinde adı anılmayacak olanlardandır. Tıpkı ikinci senesine doğru ilerleyen Roboski Katliam'ının akıbetinde tıpkı Ceylan Önkol'un, Sera Yavuz'un, Mazlum Akay'ın Behzat Özer'in ismi cismi devlet için bir istatistikten ötesi olmayan, kitlesel tepkisizlik yüzünden sadece zaman aşımlarının beklentilendiği, elbet bir gün gündem olmaktan çıkar diye bildirilenlerin ortaklığındadır.

Hayatlarımız şeklinin, şemalının mütemadiyen dönüştürüldüğü, erk neyi tahayyül ederse ona göre düzenlendiği, biçimlendirildiği, sadece bir zamanlar o da kerhen, temcit pilavı gibi kaşıklatılan bir kardeşlik masalının çeşnisi olaraktan anılandır. Yaralar her yanımızı sarmışken, yaralar olur olmadık zamanlarda yeniden çoğalırken bir Kürd ilinde, bir Ankara'nın ortasında, bir İstanbul'un hep bilinen denetlenen, gözetlenen arka sokaklarında yine ve yeniden çoğaltılmaktadır. Dert midir bütün bunlar diye bir kalemde silinip atılacak şeyler değildir.

Ne yaşadığımızı ve neden bu sonuçlarla hemhal olduğumuz, nasıl bu yaralarla yaşatılmakta olduğumuz eksiği gediği olmaksızın sorgulanmasıdır. Biyopolitik tanımlandırmalar, biçimlendirmeler, Gezi Direnişi'nden bu yana gün be gün artan, hiddeti, yerle yeksan etmeyi, talanı ve tahrifatı anlamlandırma çabasında görünenleri fark etme meselesidir. Gezi Direnişi boyunca hayatları çalınanların varlıklarına neden kastedildiğini anlayabilmenin sacayaklarındandır.

Günler günleri kovalarken, zaman hızlıca koşar adım ilerlerken aslında esasın ne olduğunu bilmek hepimizin sorgulaması gerekendir. Dün sadece buralarda, dün sadece mahallemizde eylenenlerin, reva görülenlerin bugün uluorta menzili / sınırı olmaksızın her yerde yeniden yapılandırılması, bir kez daha tekrar edilmesi için çabalanılan bu denetim, gözetim ve baskılamanın bir başka evresidir bilelim.

Yargısızlığın, bertaraf etmelerin bunca arsızlığında yaşadığımız karanlığın kuvvetle muhtemel solukları kesmekten öte, artık yaşamı tastamam başka bir şeye dönüştürmek için ortaya çıktığı ve geliştirildiğini anlamak artık mümkündür. Bugünün dünyası yaşamı bir makine rutininde, dakikliğinde, hissiyatsız v sadece potansiyel seçim süreçlerinde efendilerine biat eden / ses çıkartmayan, sıradan ayrışmayan, her türlü yıldırmanın komşusuna, tanışına denk geldiğini bilse de sessizliğini korumaktan ayrışmayacak olmalar içindir. Bu menzilden bunca gün sonra görünen budur.

Basitleştirilmesine çabalandığımız yaşama çabasının, yaraları iyileştirme gayretinin önce yüzleşmelerden, önce hesabı verilmeyen şartlanmışlıklara karşı söz birliğini yeniden kotarmaktan geçtiği yinlenesidir. Şimdi! mefhumunu konuşurken yazarken söze karışmak halen mümkünken bir yerlerde kendi oyununu sürdürmeye devam eden muktedire karşı başka bir şansımız yok olmayacaktır.

Yaşayabilmek iş bu neoliberal düzenin çarklarına hayatımızı kaptırmadan, çalınmasına müsamaha etmeyeceğimizi artık yüksek sesle bildirerek, gösterilmeyenleri savunarak bir arada mümkündür Gizlisi saklısı olmayan özgürlükleri parçalanabilir, bir şekilde koz olarak elde tutulan, gerektiğinde tehdit olarak elinizden alırım diye ortalıklarda gezinen muktedirliğe karşı 'sözün barikatından' başka bir çıkışımız yok.

Günü karanlık ile zapt eden, tahakkümünü bir fiil türlü çeşit sansür ile saklamaya çalışan, göstermeme gayretinde olan bu menzilin içerisinde yaşama gayreti ancak böylesi bir çabalınımdır. Gerisi bildiğimiz, gerisi hep yaşamak olduğumuzdur. Sınırlar daraltılırken, çoğunluk, çokluk mefhumları siyasette sinsice sündürülürken kamusal alanı yeniden geri kazanabilmek sözü önemseyerek mümkün olacaktır. Meram bu sınırlardadır.

Toplumun tastamam dönüştürüldüğünde artık adım atacak söze karışacak yeniden yola çıkacak bir olanağa sahip olmayacağı birçok şeyi açıklayacaktır. Neredeyse tek bir doğrudan tek bir bakış ve söylemden hemen her durumda tektipleştirme dayatımından gayrisinin düşünülmediği, söze katılmadığı son derece aşikar olan bir sürecin hemen her gün yeniden kurulduğu, stratejilerini geliştirip öne sürdüğü, boyunduruğu altına almaya çalıştığı bir güncelliğin içerisinde ilerliyoruz. Bir aşağı bir yukarı.

Yolumuz enikonu daraltılırken sözün geçersizliğinin yolları temellendirilmeye çalışılırken güncelliği paylaşıyoruz. Dertler ortada koca bir yığıntıya dönüşürken, birikmeye devam ederken sorun yokmuş, sormadınız ki hiç yok olduğunu ikrar / beyan edelim söylemleriyle tam da erkin beklentilediği bir biçimde vasatlıkta nefes almaya çalışıyoruz. Tektipleştirmelerin belirli kalıplara kuralsız biatlerin zikredildiği bu yerde dönüşümün değil yıkımın tanıkları arasındaki yerimizi alıyoruz.

Çizilen imajın ve öne sürülen fikrin gerçekte hasıl olanla bağları kesildikçe, bağlantılar muğlaklaştırıldıkça her defasında gün, bir öncekinden de ağır bir sınav haline dönüşmektedir. Artık o bahsi ezberimizde tutuyoruz. Gördüğümüz devletlûnun gözünden tarafımıza biçimlenen değerin her ne olduğunun, nasıl düşmüş kaldığının teyididir ikrar ediyoruz. Normal, yıkıma böylesine açık terk edilirken her şeyin tek bir menzilde, hepimiz için hayırlısı budur denilerek tektipleştirilmesine bir tek vurgusunda şekillendirilmesi gayretinde kenara itilmeye devam ediyoruz, artık biliyoruz.

Yergilerin, yaftalamaların hep bir avazdan aynı sözcüklerin dizildiği cümlelerin ezber ettirildiği bu yerde yaşamın sadece, salt kural kaidelere uyumluluk ile değil erkin iki dudağı arasından dökülecek hemen her şeye kayıtsız şartsız itaat ile şekillendirildiğini öğreniyoruz yeniden. Ne kadar eskiyen, eskide, geçmişte kaldığı savunulan, otokratik hamle varsa hepsinin ambalajı değiştirilerek reçetelendirilmesi, yıkımı kalıcılaştırmakta biliyoruz.

Bugünün şartları bunu gerektiriyor onun içindir ki sakıncalı sanılan kelimelerimizi, adlarımızı, simalarımızı başlangıçlarımızı dillerine monte etmeye çalışıyorlar görüyoruz. Dün yasak edilenlerin bugün başka yasakları kotarmak adına el altında tutulduğunu, sufleyi beklediklerini figüran addedildiğimiz bu "demos" oyunu dâhilinde idrak ediyoruz. Korkularımızla, kederimizle bir başımıza, sorgularımızda hep işitilmeyenler olarak tasnif edilmeye alelacele devam ediliyor biliyoruz.

Mesnetsizliğin bir boyutu / katmanı olarak henüz adı bile anılmayan, anılmamış bir birlikteliğin bir zamanların linçini tertip edenler olduğu bahsinin zikredilmesine içerleniyoruz. Düzenek başka şeylere kafa yorulmasını, dikte etmeye hep devam ederken yaraları epey bir dikkatle kanatmaya devam etme gayreti içerlenmemizi kalıcılaştırıyor. Sözün tükettirildiğini biteviye aynı vurgulamaların / benzeş çıkarsamaların layık görüldüğü bir yerde bir Ahmet Kaya'nın isminden 'siyasi' rant elde edilmemişti. Bir o bahis eksikti.

Özlemi, Kürtçe şarkıyı yaparak anadilinde meramını söylemeyi istemesinin karşılığı / yanıtını çatal bıçaklar / linç uğultusu / onuncu yıl marşı ile alana devletin şefkatli kollarının yalandan açılmasının kepazeliğidir ol bahiste. Sonrası ise herkesçe malum hayatının gaspında / sorumluluğunda gezi eksikti, eksik kalmıştı ki devletlûmuz her zamankinden de atik bir biçimde meseleyi birleştirmeyi, gezinin ardından ortaya çıkacağı zikredilen bölüp / parçalamanın devam ettirilmesi için olmamış şeylerin bile vuku bulduğu, gerçek olduğu savı türetilmektedir.

Hala gözlerin içine baka baka yalanla gerçek kotarılmaya çalışılmaktadır. Başbakanın yapmaya çalıştığı çekincelerin / kırmızıçizgilerin / haddin hududun söz konusu devletin bekası ise her gün kanırtabileceğine itimat ve beklentidir. Arsızlık diz boyu hicap çok eskilerde kalan bir edimdir. Hicap söz konusu yalanlarda önemsiz bir detaydır devlet aklında. Şimdiden kopukluk, cumhuriyet tarihi boyunca önemsenmiş ve biteviye sümenaltı edilmiş tüm sorunlarda da olduğu gibi yok sayılmış insanlar üzerinden gıybet etmektir.

Hiçbir yaraya merhem olmadan bildiğinden şaşmamazlık, burnunun dikine gitmektir. Fahriye Yıldırım'ın tek kişilik avazının yanıtı olarak bir dolu bir dolu abukluk savunulur muydu? Kıyamlara dair hesap verilmezlik üzerinden yükseltilen her saptama var olmayı azaptan hemen hiç uzağa kondurmazken daima sapla samanın karıştırılmasının elma ile armudun bir bellenmesinin, yoktan var etmelerin, kuru iftiraların bunca açık yara varken, meseli ne yana koymalıyız?

İktidar makamının bir çukur olduğunun başkası olmadığının idrakine ulaşmak için kaç fecaat lazım gelendir Nasıl okumalıyız, görüp geçirilen delip te geçenin bu körlüğü sürekli devam ettirilmesinden gayrisine müsamaha gösterilmemesinin kıyısında yaşamak nedir? Görüp geçirilen kalıcı yıkım / tahrifatın sürekli kılınıp olağanlaştırılmasıdır. Sönümlendiği sanılan ayrıştırıp / had bildirme / hudut devşirmelerin sabık bir biçimde tıpkı bir kâbus gibi yeniden kotarılmasıdır.

Sözcükler yutulmaya devam edilmeye ve halimizin pejmürdeliğini daha da vahim kılmak adına genelleştirmelere devam edildiğinde bugünkü manzarayla karşı karşıya kalırız. Rehin kılınan akıl, durmaksızın hakarete korunaksızca teslim edilen fikir manzaramız kalıcı fonumuzdur hayat sürdüğümüz. Yadsınan, duyumsanmayıp kale bile alınmadığı sıklıkla zikredilen, devlet eliyle gerçekleştirilmiş kaybedişlerin, kıyamların, tehditlerin tecritlerin ve bir dolusunun sözde! kanıtlanabilir örneklerinin de pekliğidir.

Mehmet Ayvalıtaş'ın davasında ailesini yalnız bırakmamak için toplanan kitleye uygulanan şiddette bunu serimleyebilmek mümkündür. Devletin şefkatli kolunun, kapsayıcılığının kameralar tanıklar her halükarda bulunsun ya da bulunmasın devamlılığıdır. Tam da gözler önünde cereyan eden öylesine bir kapsayıştır ki biber gazı ile müdahaleden kaçınılmamaktadır. Öylesine bir şefkattir ki o katillerin hamisi gibi duruşmaya getirilen polislerin bellerinde silahları ile mahkeme salonuna girebilmektedirler. Nüfusun ekseriyetine pek ulaşmayan bakar körlüğün yaygınlaştırıldığı bir güncede görmek hâkimin dilinden düşürmediği oğlum kalıbındaki gibi sinir sınayışlarını da fark ettirecektir. Dümdüz soruyu yineleyelim adalet nerededir?

Açıkta konulan her yara, bir öncekinin üzerine eklenen vahametler ile çoğalandır. Bir öncesinden beter tahayyüllerin dile dökülmesiyle icat olunandır. Her yeni adette eskinin hıncının, kininin iyice derinleşmesidir."-Önümüzdeki görev görünüm alanı içerisinde insan olanın çığlığına cevap verebilecek kamusal görme ve duyma usullerini tesis etmektir" diye yazmıştır Judith Butler. Kırılgan Hayat başlıklı makalesinde satır satır detaylarla beraber. Bugünün dünyasında fikre önemin, duyurulmasından önce görülmesi elzemliliğine bir işarettir.

Her oradaydınız ulan diye bahsin Gezi Direnişinde ortaya çıkan kitlelere mal edildiği fenalıkların asıl kimin elinden çıktığı bu kadar açık olarak ortaya dökülürken örtbas etmenin bir yolu olarak kabul gören bir devlet tahayyülüne karşı sözcükleri denk getirmektedir Butler'ın fikir olarak paylaştığı. Birbirlerine lehimlenen kelimeler kolay kolay birbirinden ayrılmaz. Roboski'nin suretinden görünen Lice'nin kırsalı sınırlarında, Şemzinan'da da Kadıköy, Taksim, Kızılay'da da ceberutluğu gizlemeye ihtiyaç duymayan devletin pratiklerinde / hayatlarımıza müdahalelerinde kendini uluorta sergileyenin vahametini anlayabilirsek yol alacağımız kesindir.

Hemen her şeyin muktedirin doğrusu / bakışı neyse ona göre şekillendirildiği bir yerde yaşamak meseledir. Meselin özetiyse görünmez bilinmez denilen şeylere karşı söz birliğidir. Yarının seremoniler, şatafatlı gösteriler, düğün dernekler, bol yaldızlı vaatler, açılımlar, paketlerin gözetiminde her anın denetim altına alındığı, suç teşkil ettiğinin düşündürülmesine çalışılan bu yerde söz tek sığınılacak limandır.

Bu ve daha fazlasını eylemekten kendini hiç geri koymayan aklın götürdüğü yer uçurumdur. Dipsizliği, karanlığı kıyısına varıldığında anlaşılan bir yok ediş meskenidir. Büyük ve Yeni ülke tanımının asıl hallerini / gerçeğini ortaya seren vesikaları barındırandır. Zulüm ile abad olunmaz beylik cümlesinin önü ardı içeriği durmadan devam eden hamlelerin tam da dibinde yeniden yazılmaktadır. Her yeni yazımda bir kez daha kapanmaya yaralara dokunduğumuz bir deneyimle karşı karşıyayız.

Tekdüze bir rutinin dâhilinde ne önümüzü ne şimdiyi ne de yarınlarımızın ne hallere koyulacağını kestirebiliyoruz. Bir bilinmezlik sarmalıyla çevrelenmişken, hiç bilmemeniz en hayırlısı bahisleri aralıksız yinelenirken siyasanın görmekten bir özenle kaçındıklarını fark etmemek yıkımı / bu kötürüm hali derinleştiriyor. Kalıcılaştırılan hayal kırıklığı değil taşımakla yükümlü olduğumuz can kırıklarının çoğaltılmasıdır.

Hegemonya tahakküm muktedir elinden çıkan adına her ne derseniz o fenalık / bedlikler silsilesi bütün bu menzili kapkaranlık bir tahayyüle rehin bırakmaktadır. Hepimizi yutmaktadır. Dimağın alabileceğinden, kapasitesinden fazlası yaşamı heder, kötürüm kılmaktadır. Duyumsar mısınız, anlar mısınız? Kaçarımızın olmadığı bu cehennemi replikanın bir yerinde yolu / hayatı bulmak ve geri kazanmak için çabalanacak mıyız dert budur. Henüz yaşadığımızı varsayarken mesel az biraz da budur...

>>>>>Bildirgeç

Atilla ve Cengiz Han’ın torunlayız; bunu bildiğimden canım toplumumun adalet ararken bile kabarttığı uçarılık, pespaye kabadayılığı ya da sönük şiddet gösterilerini kınamam, tam tersi bana hoş gelir, samimi gelir, genetik derinliklerinde hala o savaş sanatkârı yalın akıllı adamların öfkesini görürüm, sevinirim. İşte derim bozkırlı ayvazlığımız, sarkık bıyıklı, top göbekli aslanlığımız. İşte Çinli ve Lehli kızları mest eden şey! Evet o şey… Basit bir postane binasındaki kırık dökük, kübik sırada işini hızlı yapmayan memura duyulan öfkenin patladığı ya da yaşlılar, öğrenciler ve eli faturalı ev hanımlarıyla dolu bir devlet bankasının mermer koridorlarında “kitlenen bilgisayar sistemine” ayıp sayılmayacak küfürlerle gazaplanırken badem gözlerin dürüldüğü o an. Sonrasında değişmezliğe dair onlarca sitayiş, şikâyet… Ardından denizin çarşaflaşması, sesi en çok çıkan adamın Köroğlu gururu ile etrafa bakınması… Kahramanlarına saygıyla yaslanan banka, postane, otobüs halkı… Hiçbir kitaba girmeyecek kadar cılız olsa da tarihsel bir manzara.

Bu manzaranın daha literal, daha edebi, daha estetik hallerini o renkli kapakları kılıçlarla, kalkanlarla, atlarla, çöllerle, develerle süslü gazavatnamelerden okurduk. Birkaç kalitesiz film ve birkaç roman, uydurma masallar. Tüm zayıflıklarına rağmen öyle hayranlık duyulasılardı ki. Hani bir söz vardır ya Köroğlu’nun kendi dayak yer namı adam döver diye. O sayfalardaki, o tasvirlerdeki şahsı manevi bizi bizden alırdı. Mızrakları, kılıçları, gürzleri, topuzları bozuk devranlara giren pırlanta çomaklar olurdu. Karşılarında zalim dayanmazdı, nerede mazlum, garip, hakkı yenmiş, aç, açık, yetim varsa, bu adamlar onları kolları arasına alır, o güzelim adaleti, o adamı insan eden adaleti ihdas ederlerdi. Bilinçaltlarımızın en kaslı koltuklarında yer edinmişlerdi. Okullarda öğretmenlerimiz kafası kavuklu saray eli kanlılarını ve boyunbağlı vampir diktatörleri bizlere kahraman diye yutturmaya kalksalar da, beyinlerimize, biz ha doğmadan kazınmış bir şeyler gri duvar yalanlarına meyil vermezi salık verirdi. Bir Öküz Kağan, bir Kür Şad, bir Köroğlu, bir Pir Sultan adı duyar duymaz ‘işte’ derdik ‘bizimkilerden bahsediyorlar’. ‘Ezikliğimizi, yılgınlığımızı, çaresizliğimizi sahiplenecek adamlar geldi işte’. O an Bolu Beyleri, Hızır Paşalar yağmura tutulmuş birer sokak kedisi gibi pespaye, kudretsiz, namsızlaşırdı gözümüzde. Varlıkları zaferdi, insanlıkları bayrak. En garibanları Keloğlandı, Nasreddin Hocaydı. Kelimizin bile gözü padişah sarayıydı, içtiği kuru tarhana olsa da aklında filleri çukurlara doldurmak vardı. Hocamız aksakallı, boz eşekli bir yiğitti ki canı hakikate feda. Kellerimiz saç tohumu merkezlerine, hocalarımız da 657 de tabi hırslarıyla bir mevlüt fazla okuyup kredi kartı asgarisi derdine düşmeden önce böyle yiğitlerimiz vardı işte.

Ülkemizdeki bazı entelektüel vatandaşlar toplumların kahramancı kültlerini daima hakir gördüler ve bu onlar için toplumun zavallılığının yalın bir göstergesiydi. Varoluşsal bir düşünce bütünlüğü oluşturamayan geri kalmış kültürler hala kahramanlar üretiyor ve bunlara romantik bir duygusallıkla bağlanıyordu onlara göre. Çaresizliğe, sıkışmışlığa, umutsuzluğa dair en belirgin gösterge… Lakin doktoralarını yaptıkları Amerikaların Süpermenlerini, böcek adamlarını, kedi avratlarını gözleri görmedi. Alamanların, İtalyanların Gamalı Haçlı Robin Hood’ları onlar için modern ilerlemenin basit birer nüvesiydi, kınanmamalıydı. Aklı, bilimi, insan onurunun doruğunu simgeliyordu bu adamlar. Çarpık mı çarpık birer kişiliğe sahiplerdi ama olsun! Oysa zaman gösterdi ki kahramanlık kültü modernliğin ve onun inşa ettiği toplumların bile yok edemeyeceği bir güce sahipti. Açlık, sömürü, katliamlar, evrensel kahırlar devam ettikçe yeni yeni kahramanlar rücu ediyordu. Refah, bollu, düzen kimi diyarların her noktasını kaplasa da, bu diyarlar da kahramansız kalmıyordu. Güzel İnsanlık, bu kocaman yeryüzü ve koca koca milletlerin üç beş tane hanedanlı şizofrene teslim edilmeyeceğini bir yerden seziyordu. Her olumlu veya olumsuz sürecin acılarına dair bir refleksti bu kült ve ürünleri.

Dedelerimizin İtalyan malı fötrler giyip, sakallarına ustura vurarak hamam oğlanına döndükleri günlerde; Komünizm nedir, vatan-millet nedir, devletiydi demokrasisiydi ne menem şeylerdir, bilmediğimizden, ayaklarımız Kore, Kıbrıs yolları, midemiz süt tozu, kafamız bit ilacı, gerdanımız parfüm bilmediğinden, evliyaullahlarımız mebuslara dönüşmediğinden, Hz. Alilerle, Zal oğlu Rüstemlerle, Köroğlularla idare etmedeydik. Hala heyulalarımızdaki cenkler Allah içindi, karılarımızın, bacılarımızın namusu, Urum gavuruna köleleşmemek içindi. Modernite belası kahraman nedir, kahramanlık nedir sorularını henüz cevaplamadığından, hasat nasırıyla paralanmış avuçlarımıza yeni bir tanım tutuşturmadığından kafamız rahattı. Gün geldi; Sevgili milletimiz Cenk Hikayeleri, Hayber Kaleleri alması gereken paralarla, koca sinema salonlarında Cüneyit Filmleri izlemeye başladı o zaman Köroğlu’nun mezarına ilk avuç toprak atıldı. Modernlik kafamızdaki kahraman imajını o iğreti İngiliz sırıtışıyla çarpıtma faaliyetine girişti. Modernlik klasik usulüyle, Türkleri, Japonları, Arapları karikatürize ederek kendilerinden tiksindirirdi ya! Teni tenimize, saçı saçımıza benzemeyen, Arabistanlı Lawrence kılıklı bir adam Briyantinli saçları ve renkli gözleri ile altında etsiz bir sütçü beygiri, elinde yamuk bir kılıç, alacalı, veremli köy gariplerinden müteşekkil papaz elbiseli Urum ordularını doğruyordu. Bizim padişaha kafa tutan kahramanlarımız Fatihlerin, Yavuzların fedaisi bıyıksız şaklabanlara dönüşmüştü. Alnı secdeli, harama uçkur çözmeyen, peygamber aşığı yarı derviş kahramanlarımız artık Rum saraylarında aşk yaşamadık(!) dilber bırakmıyor, bir oturuşta bir testi şarap içiyor, elinden gelince de fazla değil yarım saatte, kırk beş dakikada İznikleri, Bursaları toplu kelimei şahadet törenleri ile Müslüman ediyordu. Tarkan’ımız bacağına dolanan uyuz bir itle, basit bir mağara adamı kıyafeti ile Adriyatik’ten Çin Seddi’ne dünyanın anasını ağlatıyordu. Keloğlan’ımız İstanbul varoşlarına yerleşip iş buluyor, yalı kızlarının peşinde topuk aşındırıyordu. Daha acısı bu milletin Kel Oğlanı porno film çeviriyor, İstanbullu boyalı dilberlerin koynunda tarihini sonlandırıyordu. Allah bize yine acı ki Nasreddin Hocaya banka kurdurup halka yüksek faizili kar payı verdirmedik, Hacıvat’ımızı, Karagöz’ümüzü namusundan edip Şişli ve Merter sokaklarına düşürmedik.

Şükrümüz sadece bu kadar çünkü Modern kahırlar bütünü öyle bir oynadı ki bu masum dirayetimizle! Kahramanı maymunlaştırma süreci sadece Cüneyit ve Keloğlan filmlerinde kalsa karikatürize birer çarpık eser der bunu da aşardık. Zaman ilerleyip Batılı saygınlarımızın elimize tutuşturduğu vatanı, milleti, hukuku, parlementoyu, siyasi partileri, demokrasiyi suyu kandan ve hamaset dili salyalarından müteşekkil birer tarhanaya dönüştürüp kanmaz bir şekilde içerken bütün tanımlarımızı, hayatın zor yanlarına dair bütün tasarımlarımızı garabetlere dönüştürdük. Darbe darbe sindirdik tank paletindeki tepsilerde önümüze sunulan dikenli özgürlüğü, yeni yeni değerlerimiz oldu, yeni yeni yiğitlerimiz. Halden anlamaz, eli kanlı, her şeyi ile çarpık yiğitler! Köroğlu’nun, Zaloğlu’nun, Kiziroğlu’nun yaşasa peşlerine düşecekleri işkenceci, vatancı, milletçi, en büyük şerefleri insan doğramak, en büyük süsleri kan olan, İtalyan elbiseli, Amerikan cüzdanlı tipler! Yüzlerinde zerre nur olmayan, at hırsızından azcık hallice, eroinman bakışlarıyla artık gökdelenlerle bezenmiş şehirleri haraca kesen tipler. Nerede Bolu Beylerini devirmeye and içen Köroğulları, nerede uyuşturucu baronlarının, altın kolyeli pezevenklerin, kadın tüccarlarının yüzde üç beşleri ile ekmek yiyen, alınları secdeden değil el öpmekten aşınmış bu tipler. Halkın vatanını,  Allah’ın dinini, peygamberin misyonunu kimseye bırakmayan bu tipler! Evet, modern kahramanlarımızdan bahsediyorum. Yaklaşık on yıl önce yüreklerimizden yiğitliği taşırmış Deli Yüreklerimizden ve yıllardır kanallarımızın paylaşamadığı, yedi cihan dağlarına yiğitliğin resmini kazımış Polat Alemdar ve nursuz çetesinden ve türevlerinden.

Uzun zamandır tarihin kahraman kavramını nasıl bu şekilde evrilttiğini düşünüyorum. Geçenlerde Japon bir tarihçi arkadaşım ile internet üzerinden bu konu hakkında konuşuryorken “Bizim Samuraylarımızın yerini Porno starları aldı” cümlesinin ardından konuya dair ilk düşüncelerim belirginleşti. Zaten kendi tarihimizde bir konunun flulaştığını, işaretlerin kaybolduğunu görünce Japon tarihçilerle konuşurum; onlarla özdeş çelişkilere sahibizdir çünkü. Modernizm iki toplumun onuruylada aynı şekilde oynamış, iki toplumu da aynı şekilde dönüştürmüştür. Onların yiğitleri Porno Starlara, Bizim yiğitlerimiz, Celalilerimiz de eli kanlı mafya babalarına dönüşmüş işte. Defterler açılsa başka neler çıkacak ama kısmet!

Peki toplumlar bu dönüşümü neden böylesine alışılmadık bir fanatiklikle benimsemişti? Ahlak vurgunu bu yığınların, Mevlana ve Yunus Emre’nin çocuklarının bu tiplere meyyalliği neredendi?

Türkiye’de şehirleşme, büyük insan yığınlarının kentlere doluşması onların Modernlikle olan alakalarını kabalaştıran süreçti. Şehre gelmeleri ile tüm tarihsel benliklerinden sıyrıldıkları bir mecradaydılar ve bunun geri dönüşü olmayacaktı. Kültürleri, dinleri, inançları terk ettikleri yerelliğe dair birer nostaljik unsur olacaktı ve Keloğlanları, Köroğluları, Yunus Emreleri kent için ayrıksı, yabancı, kent için hiçbir şey ifade etmeyen balçıktan birer doneydi. Bu donelerin hiçbir özelliği şehirde para etmiyordu. Yiğitlik davasının ekmek davası yanında esamesinin bile okunmadığı bu ortamda kahraman ihtiyaçlarını Modern kültürü halka yayma aracı olan Medya karşılayacaktı. Sinema salonları ve aç gözlü prodüktörlerin görevini zamanla televizyon kanalları ve yapımcılar aldı.

Bu ihtiyaç önem olarak aslında yiyecek ve taşıt kadar önemli bir ihtiyaçtı çünkü eski köylü yeni şehirliler aşağılık komplekslerini bastırmak zorundalardı. Kendini bu tip adamların varlığı ile güçlü hissetmek, bilinçaltlarındaki kahramanlık güdüsüne bir kılıf bulmak zorundaydı. Muhayyilesindeki güç ve güçlü kavramlarının tanımı için hiç olmazsa görselleşecek kadar somut bir unsura muhtaçlardı çünkü artık edebiyat yapma, edebi eser oluşturma gibi bir yetenekleri, bir olanakları da kalmamıştı. Şehirde karşılaştığı canavar ruhuna ve bu ruhun tahakkümüne karşı çaresizliğin doğuracağı ahlaksızlığı haklı çıkaracak girift ilişkileri tanımlamaya muhtaçtı. Ahlak terk edilen yerele ait bir değer olduğu için ve artık kahramanın ahlaklı olması gibi bir gerekliliği kalmadığından onun içtimai mefkureci değerlere sadakati neo kahramanımıza ahlak olarak yetiyor artıyordu bile. Adil sıfatını hak etmesi için etrafındaki çakal sürüsünü doyurması ve zeki sayılabilmesi için de rakiplerini bir şekilde katakulliye getirip alt etmesi yeterliydi. Kahramanın “savunucu” imajı onu bir koruyucu melek seviyesine çıkarıyordu. Vatanı savunmak için yaptığı tek şey çetesi ile oraya buraya mermi yağdırmaktı, dini savunuyor ama alnı secdeye bir kez bile gelmiyor, üstüne üstlük açık saçık hatunlarla yatıp kalkıyordu ama olsun. Sorunlarını çözmek için şiddetten başka bir yol bilmese de ara sıra kitabın ortasından konuşması yetiyor, onu hikmetinden sual olmaz bir bilgeye çeviriyordu. Gayesine ulaşmak için kumarhane kralları ya da uyuşturucu baronları ile hep el eleydi ama olsun sonuçta vatanı, milleti, dini savunuyordu. Ve garibi ölmüyordu. Yıllar süren bölümler boyunca Ürdün ordusuna muadil miktarda adam öldürmüştü, binlerce çatışmaya girmiş, çetesinden onlarca şehit (!) vermişti ama kendisine bir tane mermi isabet etmiyordu. Yunan tanrısı gibi bir şeydi bu sinekkaydı adamlar. Toplumumuzda böylesi adamlar varken sırtımız yere gelir miydi? Yunan’dan, Ermeni’den neden korkacaktık ki? Uyuşturucu baronlarından, kumarhanecilerden, kaçakçılardan, pezevenklerden çekinmemize ne hacet… Aslanlarımızın kudreti bizi bir şekilde kötülüklerden koruyordu.

Acı çok acı. Tarihimizin o aslan tavırlı yiğitlerini yerlerine bu adamları koyarak ihanet etmemeliydik. Kahramansız kalmak, tarihin kuytularında birer unutulmuş olarak onları bırakmak, yüz çevirmek ama yerlerine başkasını koymamak, en azından onların nezdinde adımızı haine çıkarmazdı. Kardeşlerim, Polat Alemdar ve türevleri Türkün Modernizmle imtihanının kanserli bilinçaltı. Üzerlerindeki takım elbise aklını kaçırmış, irfanını farelere yem etmiş koca bir millete giydirilmiş deli gömleği. Bu neo kahramanların hiçbir zaman ahlakı olmadı, hiçbir zaman mert bir yüzleri, kahraman bir tarihleri olmadı. Ellerine bir kere kalem almadılar, aldıklarında da pavyon şarkıcılarının bestelemeye tenezzül etmeyecekleri şiirler yazdılar. Nerede bir insan, nerede bir yücelik görseler kurt iştahlarıyla bu güzelliklerin üzerlerine atladılar. Ne İslam, ne insan, ne vatan mücadeleleri oldu. 6 7 Eylül olaylarında Rum kızların ırzına tasallut edip, kaçmaya çabalayan ailelerin bavullarını yağmaladılar… 6. Filoyu protesto edenlere bu gariban toplumun en hürmetli nidaları ile saldırdılar, Zalimliğin babası olan Amerikan Ordusuna karşı Karaköy kevaşelerinin gösterdiği dirayeti göstermediler. Bir tane cami yaptırma dernekleri olmadı, en namlı kumarhaneleri, en namlı hayali ihracat şirketlerini inşa ettiler. Maraş’ta, Çorum’da çoluk çocuğu doğrayanlar bunlardı, gecekondu mahallelerinde bahçelere dalan çocukların ellerine 14 lüleri tutuşturanlar bunlar… Prodüksiyondan olmayan tarihlerinde bir tane garibanın elinden tutmadılar, bir tane mazlumun ekmek veren eli olmadılar. Ne halkçıydılar, ne ulusçuydular, ne de İslamcı. Konu mahallede göz koydukları kız olduğunda halkçı oluyorlardı. Birkaç esnaf haraç vermeyi reddettiğinde Anti Moskof ve ara ara, cumadan cumaya da Müslümanlıkları tutuyordu. Bu zavallı bozkırlıların basit bir siyasi görüşü bile olmadı, olamadı, üretemediler.

Şimdi, bir de utanmadan, kendi ülkelerini kan gölüne dönüştüren bu kara suratlılar Global kahramanlığa soyundular, İslam beldelerinde erkeklik gösterilerine giriştiler. Güya Irak’ı, Filistin’i kurtardı Polatlarımız, aslanlarımız. Tarihimizin en modern, en kokuşmuş “Cenk Hikayeleri” bunların çektikleri filmler oldu. Erkekliğimizi, zalime düşmanlık bilincimizi bilediğimiz o hikâyelerin yerinde, hiçbir tarihi mesnedi olmayan, olmamış, olmayacak ama bizlere olmuştan beter bir gerçeklikle sunulan sanallıklarla bu sefer zalime olan hıncımızı bilediler. Irakta, Amerikan askerleri kız kardeşlerimizle annelerimizle adaş onlarca kadını canlı yayında kirletti, bunlar koşa koşa alnımızdaki bu lekeyi bomba efektleriyle, oraya buraya zıplayan nursuz figüranlarla kazıdı. İsrail’de adaşımız onlarca insan her gün vahşice katlediliyor, insanlığımızı simgelesinler diye denizlere revan ettiğimiz gemilere dünyanın en profesyonel saldırısı gerçekleşti, gazeteci fotoğrafçı ağabeylerimiz öldü, tam hınçlanıyoruz derken sayın abimiz koşa koşa İsrail kışlalarını bastı. Normalde onlara hizmet için yaratılmış bu süfli timsahlar, asla ve kat’a yanına yanaşamayacakları İsrailli subayları sözüm ona alt edip gönlümüzü ferahlattılar. Şimdi en güncel görevleri dünyanın o en güzel, en yaşanılası ülkesi Suriye’de kahramanlıklarını(!) gösteriyorlar. Gün gelecek “Bolu Beylerine” sadakat adına gösterilen mazlum hedefe karşı başka bir karton yiğitlik, sanal erkeklik gösterecekler. Kahramanlık dediğimiz şeyin ahir zaman çarkları arasında dağılacak, adalete muhtaç, erliğe tutkun o bizi biz yapan tüm bozkırlılığımızı üç tane hainin elinde maymun edeceğiz. Ağaları, Amerikaları, Siyonistleri, Liboşları, Merkez Sağcıları, insanlık defterlerinde ne kadar pislik varsa bu sanal kahramanlıklarla insan derisinden sayfaları temize çekecekler. Kaldırım köşelerine kestane kabuğu birkaç yiğit F tiplerinde, kahvelerde, kurtlu kitabevlerinde olmayacak geleceklerin hayalleriyle kızgınken kimileri utanacak, kimileri de ellerinde çay buharından sararmış birer kumanda bu utançlarla övünecek. Bizim de bu utançla övünmemiz lazım aslında, kafaları fazla kurcalamak boş. Hz. Aliler, Köroğulları, şunlar bunlar basit birer ölü şimdi. Irzı kirletilen kızlarımız esmer tenli birer şişme kadın, Irak’ımız, Suriye’miz aslında bize varlığı inandırılmış birer masal şehri. Ölen yiğitlerimiz odundan, sömürülen kaynaklarımız ottan çöpten başka bir şey değil. Bir gün nükleer namlular bize dönerse de kafaya takmamak gerek. Cüneyit’le Polat’ı birbirlerine monte eder, dünyanın en güçlü ordusunu oluşturur, Cümle Cihanın anasını ağlatırız! Gazavatnamelerimiz gavatnamelere dönüşmüştür ama hayat; bedelsiz bir şey yok şu yalan dünyada…

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Sözün tamama erebilmesi, kelam olarak ortaya atılanların işitilmesi ve ortaklaştırılması ile mümkündür. Söz, bahsin çoğaltılması için mevzunun anlaşılabilmesi için bir anahtardır. Meramın sınırlarında kısaca değindiklerimizin tamamlayıcısı olan metinleri paylaşmaya çalışıyoruz. Futuristika!'da yayınlanmış Özkan Şahin imzalı Kahramanlığın İflası başlıklı makale değinilerimizin sıkıcılığında, okunmazlığına panzehir olacak bir meramı oluşturmakta. Yazılması gerekenleri, söze katılması elzem olanları bazen böyle doğrudan iletmek farzıdır. Kalemimiz henüz o raddeye gelememiş olsa da Özkan Şahin gibi kalem erbabları bizim bu eksiliğimizi tamamlayacak metinleri ile anlamı çoğaltmakta, aşılması gereken yolu yakın kılmaktadır. Futuristika!'nın ve Özkan Şahin'in anlayışlarına binaen bu önemli makaleyi sayfamıza alıntılıyoruz.

..Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Dönüşüm - Gentrification Belgeseli - Yönetmen Hakan TOSUN - Youtube
Hemzemin Forum Postası
Gezi Sekmeleri
Turkish Capitalist Modernity And The Gezi Revolt - Ahmet ÖNCÜ - Journal Of Historical Sociology
“Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor” - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
Sesli Meram: Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz
Önce Duygularda Özgürleşmesini Bilmeliyiz - Kasım ENGİN - Özgür Gündem
Halay Başı Sürgünler - Akın OLGUN - Muhalif Yazılar
Bizden Olmayan ‘Düşman’ Mıdır? Ya da Türkiye Bir ‘Hukuk Devleti’ Midir? (2) - Sibel YERDENİZ - T24
Mağdur ile Gaddar Yer Değiştirdi - Ferda KOÇ - Sendika.org
Roboski Katliamı Üzerine Bir Kısa Okuma - İbrahim YAYLALI - Demokrat Haber
Yaşasaydı... - Murat UYURKULAK - Özgür Gündem
Çokluğun Direnişi, Direnişin Çoğulluğu: VI Ulus Baker Buluşması'ndan Notlar - Onur Eylül KARA - Birikim
Güzel Bipler Göreceğiz Çocuklar! - Veli BAYRAK - Kırmızı Haber
Bu Şanlı Ayaklanmanın En Yakışıklısı Sensin; Uğur Kaymaz - Evren Barış YAVUZ - Fraksiyon.org
Uğur'un Kızıltepe'si - Mehmet Said AYDIN - Bianet
Uğur Kaymaz'a... - Emrah UÇAR - İnsan Haber
Uğur’un Katilleri 9 Yıldır Serbest - Mehmet Şah ORUÇ - Evrensel
Basın Açıklaması - Şırnak Barosu
Biz Gördük Gözüm! - Hektor VARTANYAN - Radikal.Blog
Sözün Şiddeti, Erdoğan ve Ahmet Kaya - Yetvart DANZİKYAN - Agos
Kafama Sıkar Giderim… - Gün ZİLELİ - GZ' Blog
Ahmet KAYA'nın Mahkeme Savunması [1999] - via Ahmet Kaya Özlemi
Ahmet Kaya, Sivas, 1915 ve 2013 - Orhan Kemal CENGİZ - Radikal
Anasır-ı İslam Değil Eşit Yurttaşlık - Fatih YAŞLI - Jiyan
Rojava Devrimine Karşı Erdoğan-Barzani İşbirliği - Ferda ÇETİN - Yeni Özgür Politika
Diyarbakır Düetinden Enstanteneler ve Daha Neler Neler - Leyla ALP - Jiyan
Lobna Allami: 35’tim, 5 Yaşıma Döndüm Artık Türkiye’yi İstemiyorum - Ayşe ARMAN - Hürriyet.com.tr
Mehmet Ayvalıtaş Davasında Tutuksuz Yargılama Kararı Çıktı, Polis Yeniden Saldırdı - Sendika.org
Anne, Ben Kayseri’deki Oğlunum - Ümit KARTAL - Evrensel
Cumartesi Anneleri: 'Hayri'yi Aramaktan Vazgeçmeyin' Vasiyeti Vicdanlara Emanettir - Hür Bakış
Hayrettin Eren 33 Yıldır Kayıp - Beyza KURAL - Bianet
Maside Ocak, Gözaltında Kaybedilişinin 33. Yılında Hayrettin Eren'i Yazdı - T24
Kayıp Yakınları 250’inci Haftada Kaybedilen Kerevan İrmez’in Akıbetini Sordu - İHD Diyarbakır Şubesi
“Çobanı Önce Vurdular Sonra Mayınla Patlattılar” - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Korucu Çocukları: Biz Hainiz Artık - Nurcan BAYSAL - Bianet
Kızlı Erkekli - Kaçakkova - Mutlak Töz
“Gençler Kızlı-Erkekli Evlensinler” Politikası - Doğukan SAKAR - 5Harfliler
Gezi'den Sonra Gelen: "Kızlı-Erkekli" Şeyler Üzerine Düşünceler - Alev ÖZKAZANÇ - Birikim
İhbar Ediyorum, Kızlı-Erkekli İşsiz Kalıyoruz - Esra KAYA - Bianet
TOMA ve Panzerle Çocuk Günü Kutlaması - İnsan Haber
Bildiğin Gibi Değil: 90'larda Güneydoğu'da Çocuk Olmak - Kerem CAN - Radikal.Blog
Berkin'in Sağlık Durumu Hakkında Bilgilendirme - Ailesi - Diren Berkin Elvan
Oyuncu Barış Atay Gözaltına Alındı! - soL
Gezi Eylemcisini Sopayla Hastanelik Eden Polislere 'İşkence'den Suç Duyurusu - Radikal
Güvenlik Kamerası Kaydetti, Dayak Görüntüleri Ortaya Çıktı - Hürriyet.com.tr
Davutoğlu: Gezi'den Onur Duyuyoruz - Türkiye'nin Nabzı
Çöküşünün İşareti Mi? - Cumhuriyet
Akp ve Çatırdayan Hegemonya - İsmet AKÇA - Başlangıç
Göle: Ak Parti'nin Gücü Güçsüzlük Haline Geldi - Arzu ÇAKIR MORİN - Hürriyet.com.tr
Unutursam Kalbim Kurusun - Mersin Kadın Gazetesi
'Van'da Depremler Başbakanımıza Teşekkür Etmediğiniz İçin Sürüyor' - Birgün
Başbakan’a Mektup - Mehmet Rumet SOYLU - Diyar News
Lider - M. Fethullah GÜLEN - Zaman.com.tr
Ahmet Şık, AKP Cemaat Kavgasını ve Derin Devleti Twitter Hesabından Yazdı - Haber Ajansı
Gülen Cemaati ve AKP Arasında Açık Savaş - Kadri GÜRSEL - Al Monitor
Çünkü Biz Büyük Bir Aileyiz, Ya Siz? - Yard. Doç. Bülent KÜÇÜK - Özgür Gündem
Gökçek'in Sessizliğindeki Ses: Kürt Sorunu - Sarphan UZUNOĞLU - Radikal.Blog
Kürt Mücadelesinde Durum Nedir? - Gün ZİLELİ - GZ' Blog
Tarihi Buluşma Değil Pr Çalışması! - Rıdvan TURAN - Gelecek Gazetesi
İHD "ODTÜ" Raporu Hazırladı! - Yapı.com.tr
ODTÜ'ye 'Manidar' Ceza! - Hür Bakış
Maritsa Küçük'ün Avukatı Eren Keskin: "Dosya Kapatılmaya Çalışılıyor. Ortada Gasp Yok, Nefret Cinayeti Var." - Başka Haber
Chp’li Milletvekilinden ‘Yorgo’ Özrü - Emre ERTANİ - Agos
Ecnebi Görülmek… - Murad MIHÇI - Agos / Demokrat Haber
Devlet Geleneği, AKP Hükümeti ve Ermeniler - Nor Zartonk
19 Mayıs 1919 Soykırımı Gerçeğini Gizleyemezsiniz  - Tamer ÇİLİNGİR - Devrimci Karadeniz
Vurun Kızılbaş Komünistlere! - Ali KENANOĞLU - Evrensel
Kürt Köylerini Yok Edenler Yargılanacak Mı? - Orhan Kemal CENGİZ - Al Monitor
Maraş'ta Katledilen Alevilerin Mezarları Nerede? - Birgün
Er Sevag'ın Annesi: Ne Yaparsak Yapalım 'Öteki' Olduğumuzu Anladık - Hülya KARABAĞLI - T24
Medeni'nin Kardeşi Vicdani Reddini Açıkladı - Savaş Karşıtları.org
LGBT Açılımı - Okan KONURALP - Hürriyet.com.tr
Biz İbneliği Çok İyi Biliriz! - Levent PİŞKİN - Bianet
Bu Ülkede Ya Öldürülüyoruz Ya Da Yalnız Ölüyoruz - Olgu KUNDAKÇI - Birgün
Ülkemizde Muhalefet Deyince.. - Nizam SUCU - Muhalif Yazılar
Aydın Çubukçu: Türkiyelileşme HDP ile Olmaz - Ertan ALTAN - Taraf
HDP ve Çoğunluk Meselesi - Ender İMREK - Evrensel
Şeyma Kantarcı: ‘Çokluk İçinde Birliği Yaratma Amacındayız’ - ETHA - Nor Zartonk
HDP-CHP İstanbul İçin İttifak Arayışında - Kemal GÖKTAŞ - KG' Blog
CHP'den Seçim İttifak Açıklaması! - İnsan Haber
Seçimler, Kentler ve İnsanlar - Sarphan UZUNOĞLU - Halkın Nabzı
Demokrasi İçin Silahların Teslimi Şart Mıdır? - Aykan SEVER - Sendika.org
Kürtler İçin Yol Ayrımı - Çetin YILMAZ - Jiyan
Huda-Par’s Emergence - The Economist
Sela Sor: PYD Eşbaşkanı Salih Müslim - Cahit MERVAN - Sterk.TV
İHD: “Rojava Sınırında Yargısız İnfaz Yapıldı” - Sendika.org
Türkiye ve Iraklı Kürtler Petrol Anlaşmasında Yol Alıyor - Emre PEKER - WSJ Türkiye
Kışanak: BDP Olarak Durumu Kurtarmaya Çalıştık - Ezgi BAŞARAN - Radikal
Kürdistan Ölçeğinde Sınıf Mücadeleleri - Sungur SAVRAN - Gerçek Gazetesi
Kemalizm Neydi - Mücahit BİLİCİ - Taraf
20 Similarities Between GeziPark’13 And Paris’68 Riots - Ioannis KRONOS - Buzzfeed
Gizem Artık Özgür - Nerdun HACIOĞLU - Hürriyet.com.tr
1. Ege Çevre Kurultayı Sonuç Bildirgesi - Bülent Şık' Facebook
Karadenizlinin HES İsyanı ve Ekoloji Duyarlılık - Sadık VARER - Fraksiyon.org
Kabahatin Büyüğü Kimde? - Yılmaz TAN - Gerçek Gazetesi
İstanbul'un Kullanım Amacı Değişen Binaları - Elif İNCE - Timeout İstanbul
Bizans’ın En Büyük Manastırı Camiye Çevriliyor - Serdar KORUCU - Agos
Bitcoin - Mahfi EĞİLMEZ - ME' Blog
Gerçek İşsizlik Yüzde 20, İşsizler 6 Milyon !… - Mustafa SÖNMEZ  - MS' Blog
Young and Educated In Europe, But Desperate For Jobs - Liz ALDERMAN - NY Times
Faruk Çelik Geri Vites: “Uzlaşma Olmazsa Kıdem Tazminatı Meclise Gelmez” - Sendika.org
Neden Zenginlerin Yoksullara İhtiyacı Vardır? - Fikret BAŞKAYA - GünZileli.com
İşçi Sınıfı Kimlikler Arasında, ABD′de Sivil Haklar Mücadelesi ve Toplumsal Hareketler - H2O Kitap
Suriyeliler Seçmen Yapıldı. İşte Kanıtı! - Gerçek Gündem
Syria’s Kurds And Turkey - Franco GALDINI & Pishko SHAMSI - Jadaliyya
Syrians Find Home-From-Home In Istanbul - Lina SINJAB - BBC News
Mısır Polisi Kahire’deki Gösteriyi Göz Yaşartıcı Gaz ile Dağıttı - Rusya'nın Sesi
Egypt Expels Turkish Ambassador - BBC News
About Borderlands - Joe PARKINSON, Nour MALAS & Ayla ALBAYRAK - WSJ
Botan ve Ekibinden Kontr-Pkk Faaliyetleri - Goran AKREYİ - Lekolin
Situation Vacant- Israel Looking For New Friends Besides Saudi Arabia and Al-Qaeda - Michaellee2009 - Uprooted Palestinians
How Many People Have Been Killed by Guns Since Newtown? - Chris KIRK & Dan KOIS - Slate
'Türkiye İnternet Özgürlüğünde 58. Sırada' - BBC Türkçe
Medyaya Sancak’tar Patron - Erdal GÜVEN - EG' Blog
Harf Harf Seviyorum Sizi - Serkan ENGİN - Devrimci Karadeniz
Leyla Erbil, James Joyce “Ulysses” Ferit Edgü “Bir Gemide” - Hüseyin Avni CİNGÖZOĞLU - Sanatkop
Gerçeğe Dokunabilir Misiniz Sosyal Ağlarınızdan? - Rüzgar Söyledi
S.E.L.A.N.A. - Şimdiki Mücadelemiz Bütün Bunlar İçindir! - Yorgis EKSARHOS - İstos
Gecekondu ‘‘Palast’’: Berlin’de Kiracıların Direniş Mekanı - Yaşar ADANALI - Mutlu Kent
Tarlabaşı Toplum Merkezi Kapanma Riski Altında! - Yapı.com.tr
Gezi’nin İçi Piyasanın Dışı: Başka Bir Ekonomi Mümkün! - K. Murat GÜNEY - Davetsiz Misafir
Senden Büyük İsyan Var! - Juliana GÖZEN - Sendika.org
Öğretim Üyelerine 'İzinsiz Kitap Okumak'tan Soruşturma - Adil Medya
Gezi Öncesi ve Sonrasında Öğrenci Hareketi - Osman ÇOKAMAN - Başlangıç
Order To Disorder - Mustafa Ajlan ABUDAK - Words In Uppercase
Sosyalistlerin Sol Hareketin Tarihini Ele Alışının Metodolojik Sorunları - Demir KÜÇÜKAYDIN - Radikal.Blog
Devrimci Olmak - Erdoğan ÖZMEN - Birikim
Rosa Luxemburg Ya Da Özgürlüğün Bedeli - Türkçesi: Murat ÇAKIR - Rosa Luxemburg.de
Alberto Manguel: Edebiyat Da, Hayat Da Hamallık - Elif BEREKETLİ - Sabit Fikir
[Akademik Terörist] Open Access Button - Ahmet A. SABANCI - Cyberspace Aylağı'nın Günlüğü
Sonradan Öğrendim - Hakan TUNÇ - Halkın Nabzı
Yaşam Yolu - Ruhi UZUNHASANOĞLU - Muhalif Yazılar

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
ex-position of the face, 2010 by homo sacher
photographic animation artists: fabrizio esposito (shooting, editing), giorgia goldini (performance)

>>>>>Poemé
Sürgünler - Peyo YAVOROV

Döşer sayısız ateşleri dört bir yana
batan güneşle aydınlanan deniz;
zincirden boşanmış öfkeleri içinde
tükenir gürültücü dalgalar ve dinlenirler...
Kayar sularda hafif gemimiz,
yol alır yumuşak rüzgârlarla,
ve kayıp giderken gemi, siz silinirsiniz
ey, sisli anavatan kıyıları.

Bilmem bir gün dalgalarla çalacak mı
o dönüş saati, o tek umudumuz?
Sonsuz yollarında dalgaların - toprak ve su
kalacaklar herdaim bizim düşümüz.
Ama siz - Vardar, Tuna, Marica,
ve siz - Istranca, Pirin ve sen, Balkan:
Aydınlatacak anılarımızı son saate dek
hiç durmaksızın, sizin ışığınız.

Sarsmak istedik zulmü temelinden,
bir aşağılık hain sattı bizi;
oğula düşen göreve boyun eğiyorduk -
ve işte şimdi her şey yitti gitti...
Ey vatan, sevgili alınyazısı, gene de
biz savaşı sürdürebiliyorduk
coşku içinde, dur durak bilmeden
kutsal tapınağın önünde senin. -

Ne yazık, almış başını gider vapurumuz,
uçar bizimle birlikte uzaklara...
Gece, sönen geniş dünyanın üzerine
serer, enginliği içinde gölgesini.
ve biz görürüz ufukta şimdiden
dağların düşünceli karaltılarını,
mavi gökyüzü altındaki dağların,
o güzelim Athos'un taçlandıran.

Gözlerimiz yaşlı, döner bakarız
arkamıza son kez,
o sınırlara, canımız kadar sevdiğimiz:
Herdaim görmekte onları bulanık bakışlarımız-
Ve zincirlere bağlı kollarımızı uzatırız
gözden ırak cennetimize doğru...
İçer zehirli acılarımızı yudum yudum yüreklerimiz. -
Elveda vatan, elveda kaygılarımızın kaynağı

Çevirenler : A. KADİR - Eray CANBERK
Kaynakça: Şiir.gen.tr

Sunday, November 17, 2013

Deuss Ex Machina # 474 - odsouzen poezie

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_474_--_odsouzen poezie

11 Kasım 2013 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. Antonymes - The End Of Everything [I] (Hibernate)
2. Antonymes - Strange Light [I] (Hibernate)
3. Sylvain Chauveau - The Most Beautiful Music (Brocoli)
4. Sylvain Chauveau - Dark Clouds in the Sand (Brocoli)
5. Forest Swords - Onward (Tri Angle)
6. Forest Swords - Gathering (Tri Angle)
7. Melanie Velarde - II Some (Temporary Archives)
8. Melanie Velarde - III Some (Temporary Archives)
9. Darkside - Heart (Other People)
10. Darkside - Metatron (Other People)
11. Kutu - Arafaraday (Müzik Hayvanı)
12. Kutu - Singing Lullabies To Myself (Müzik Hayvanı)

odsouzen poezie
(474)
Söz Engelleri Aşar
“Bugün artık her şey değişmiştir. Bundan böyle anlam bunalımı yoktur. Çünkü her yerde giderek daha çok anlam üretilmektedir - yetersiz kalan artık taleptir. Sistemin asıl sorunu da bu anlam talebi üretimidir. Talep, anlam arzusu ve anlama minimal düzeyde katılma olmazsa iktidar boş bir hayal ya da anlamsız bir perspektif olmaktan öteye gidemeyecektir. İşte burada da talep üretimi anlam üretiminden çok daha pahalıya mal olmaktadır. Sonuna kadar gidildiğindeyse bunun olanaksız bir şey olduğu görülecektir. Çünkü sistem bütün enerjilerini bir araya getirebilse bile bu işi başaramayacaktır. Çünkü mal ve hizmet talebi her zaman için yapay bir şekilde üretilebilir. Biraz pahalı olmakla birlikte herkesin satın alabileceği bir fiyata satılması da mümkündür. Bunun örneklerini gördük. Oysa anlam ve gerçekliğin yokluğu doldurulamaz. Anlam yokluğuysa kesin bir yıpranmışlıktan başka bir şekilde yorumlanamaz.
 …

Kitle insanı bezdiren bir suskunluktur. Politik denklemlerdeki bilinmeyendir. Bu bilinmeyen, bütün politik denklemleri yok edebilmektedir. Oysa herkes bu sessizliği konuşturmaya çalışmaktadır. Ancak kitlelerdeki yanıtsızlık gücü ölçülemez. Hiçbir sondaj onu ortaya çıkartamaz. Çünkü kitleler onu anında yok ederler. Sözünü ettiğimiz hipergerçeklik içinde toplumsal ve politik alanın altını üstüne getirirler. Politika kitleleri yanıtlar alabileceği bir toplumsal simülasyon ve yankılanma odasına sokmaya çalışırken (kitle iletişim araçları, haber) kitleler tam tersine toplumsalın içinde simüle edildiği ve yankılandığı muazzam bir mekâna dönüşmektedirler. Güdümlenme diye bir şey hiçbir zaman için var olmamıştır. Her iki taraf da aynı silahlarla çarpışmıştır. Bugün savaşı kimin kazandığını söyleyebilmek imkânsızdır. İktidarın kitleler üstündeki simülasyon gücü mü? Yoksa kitlelerin iktidarı çökerttikleri ters simülasyon mu?”  Jean-Baudrillard – Sessiz Yığınların Gölgesinde Ya Da Toplumsalın Sonu – Ayrıntı Yayınları – Oğuz Adanır’ın Çevirisiyle…

Bir dolu cümle akla düşüyor, yazılması, düşünülmesi, soluk alınması, derman bulunması, el alınması, yön belirlenmesi daha bir dolu şey için hepsi ve hep birlikte daha fazlasına ulaşabilmek için / adına yepyeni bir soluk çabası ortaya çıkıyor. Her cümle bir geçmişe bakış. Her birisi aşıldığı sanılana dair bir tespitten fazlasını muhteviyatında barındıran cümleler. Yeri geldiğinde söylenmesi gerekenlerin katar kaçmadan, onun ardından bakakalmadan evvel yolu koyulabilmek için şans olan cümleler. Cümleler kuruyoruz, ucu bucağı aklın sınırlarıyla belirginleştirilmiş ama kısıtlanmamış olmasına bizzat özen göstererek. Yaşadığımız yerin dünde kaldığı ilan olunan eleminin aslında bizden hiçte ayrılmadığını yanımızda tam da burnumuzun dibinde olduğunun idrakine varabilmek adına cümleler kuruyoruz. Cümleleri birilerine caka satmak adına yahut okunmasa da yazalım görevimizi ifa edip huzur içerisinde yola devam edelim diye yazmıyoruz.

Epey zamandır zuhur etmiş olan huzursuzluğun kalıcılaşmaya başlayan nasırlaşmanın önemsizleştirmelerin ve dertten uzaklaşmaların bizi ne hallere koyduğu bahsinden hareketle anlatabilmek için cümleler kuruyoruz. Anlattığımızı umarak cümlelerin peşine düşüyoruz. Hemen her şeyin tek tipleştirilmiş bir bakış açısıyla dönüşümü, yeniden yapımı veya sonlandırılması söz konusu edilirken bu güncede bizim cümlelerimiz ne olacaktır bunun bahsini arşınlıyoruz. Dert edindiklerimiz, derdimizi kalıcılaştıranların halleri ve gidişatın tamamının esas durumu ortaya çıkartacağını ümit ederek notlar alıyoruz. Her not bu zaman diliminde şimdiye dair bir cümleye dönüşüyor. Şimdi vakitli / vakitsiz anlamsızlaştırılırken, benim dediğim doğru geri kalan her şey ama her şey yalan bahsiyle çevrelenirken doğrunun çeşitliliğini anlamlandırabilmek için cümleler kuruyoruz. Cümleler boylu boyunca dizilirken zamana dair güzellemeler olumsuz atfedişler yahut ta salt genellendirmeler değildir, sadece bunlar değildir.

Her anlatım çabası bir zaman unutulmuş olanı, bir zaman geride kalmış diye nakledileni, bir zaman sonra unutulanı yeniden hatırlayabilme çabasıdır. Bizim gibi her halükarda erkin müdahaleleriyle günün dönüştürüldüğü anlamın epey bir çabayla bozguna uğratıldığı, hayatın kapsamının kadükleştirildiği yerlerde cümleler derman bulabilmek adına dizilenlerdir. Gidilen rotanın keskinleştirilmesi sınırlarının tam dibinin uçurum olmasından mütevellit gittiğimiz, sürüklendiğimiz maceranın sonrasının önemine dair çıkarsamalardır cümlelerimizi kurmaya bizi sevk ettiren. Büyük kalabalıklar içerisinde bir başına konulmamız siyasetlerin sadece işlerine gelenleri kullanmayı tercih ettiği Gezi direnişinden sonra hayatın her neye dönüştüğünün idrakine ulaşabilmek adına kurulmaktadır cümleler. Ortaklaştırılması şart olanın bir yerinden başlanması gerekenin asgari müşterekler olduğu savını unutmadan hatırlayabilmek içindir cümleler.

Geniş zamanlardaki bol keseden atılan tevatürlerin, anlatımların, bir dolu tiyatral sergilemenin, teşhirin, laf ebeliklerinin bolca nutkun az kıyısında, az ötesinde her neye dert yandığımızı ifşa edebilmenin gayretidir cümleler. Sözler ortaya çıkan bileşkenin sadece insana dair eksikliklerimiz değil, doğal haklarımız bir biçimde gasp edilmesine, yaşamlarımıza müdahale edilmesine, illa hudut devşirilmesine karşı bir çıkıştır. Alternatif olanın handiyse hiç düşünülmediği, bir başka seçeneğin değil arşınlanması, seslendirilmesinde de türlü çeşit sorunların ortaya çıkartıldığı bir ülkede sözün kısıtlandırılmışlığını aşabilmek içindir cümleler. Basit olanların, zor olanlarla birlikte yerleştiği bu düzenekte gözümüzün gördüğü ile aklımızın bellediğinin bir kesişimine varabilmek adınadır cümleler. Ortak zemin, türlü çeşit çağrılarla beraber kotarıldığı varsayılan demokrasi güncelliğinde, şimdinin ileri demokrasisinde aslen ne kadar köşeye kıstırıldığımız, herhangi bir özgürlük mefhumundan bahsedebilmenin bile deli cesaretiyle eş anlamlı konulduğu bir sınavın denek bilinenleriyiz.

Denendikçe, aşındırıldıkça, yağmalandıkça, heder edilip harcandıkça, bedenlerimizin üstüne hiç ara vermeksizin kurulan tahakkümün nelere dönüştüğünü, nasıl sonuçları karşımıza çıkarttığını anlayabilmek söz konusu edilebilecektir. Masallar dünyasında, hep atfedildiği gibi güllük gülistanlık bir zamanda hep mutlu, müreffeh ve hep sorunsuz yaşamadığımızı ikrar edebilmek son kertede yalanın kendisidir. Yalanın ağza yerleşmiş haliyle gerçekliği alt etmesidir gördüğümüz geçirdiğimiz günler. Behemehal devreye alınıp, uygulanıp, alelacele kotarılan dönüştürme hamlelerinin, açılım düzeneklerinin, paketli vaatlerin, bir dolu sözün yanında hiçbir şeyin düzelmediğidir ikrar edilmesi gereken. Mükerrer olsa da mutluluğun göreceliğini ancak belirli başlı konularda / edimler ve beraberinde ortaya çıkan neticelerde doğruyu yakalayabildiğimizde, doğru kalıcılaştığında, hakkaniyet gerçek kılındığında söz konusu edebilmek mümkündür. Gerisi bir şekilde teferruattır.

Kenar süsü kabilinden değinilerin, açılan yaralara merhem olmaktan bir özen kaçındığı zamanımızda ister şenlik, ister gösteri, ister mütedeyyin bir sunum yahut ta anlatımın sonunda görülenin gerçekliğe kavuşturulanın bu daraltım bildiğiniz pespayeliğin devamlılığı olduğu aşikârdır. Pejmürdeliğin, vurdumduymazlığın miraslarına sahip çıkılarak sözüm ona barış tesis etmelerin gösterilerle sağlanmayacak kadar mühim bir konu olduğu bilinse de üzerinden geçilip gidilen, "tarihi" vurgusu hiç eksik edilmeyen şamatanın yanında yükselen avazlardır. Kimisi için Roboski'de katledilen otuz dört canın avazıdır halen açık kalan / üzeri örtbas edilmeye çalışılan davalarına kayıtsızlığa duyulan sessiz isyandadır. Kimisi için de kalekol yapımını protesto ettiği için asker kurşunuyla katledilen Medeni Yıldırım'ın annesi Fahriye Yıldırım'ın katilleri tek başına aradığı cümlelerdedir.Yalnız değildir kendi inisiyatifiyle yollara düşmüştür Fahriye Ana, tıpkı Berfo Ana gibi yıllardır kemiklerini bile bulamayan kayıp yakını annelerinin; yüreklerini dağlayanın, acıyı anlamlandırmanın kolay yolu olmadığından, başka yolu kalmadığından, adalet gelene kadar susmayacak bir çığlık olduğunu bildiğinden yollara düştüğü avazıdır.

Ülkenin her yanında demokratikleşme adımı olarak naklettirilenlerin, İstanbul'un orta yerinde on dört yaşındaki Berkin'i sokak ortasında kafasına gaz fişeği isabet ettirip, halen hayata uyanamamasının sorumlularının peşinden gidilmemesidir avazlardan birisi bir başkası. Hepsi ya da birisi gönlümüzden geçenlerin değil, yaşamanın şeklinin şemalinin enikonu bozulduğu, darp edildiği, hırpalandığı bir yere dönüşümün utanç vesikaları arasında bahsedilmesi gerekenlerdir. Hiçbiri diğerinden ayrı, öncü, ardıl ayrıştırılası değildir. Yaşamaya çalıştığımız zamanda her şeyin bir kontrol mekanizması, bir gözetim dayatması, had bildirimi çabası ve tehdit ve tenkitlerle beraber hızlı, arsızca bir özgüvenle hayatlarımızın üzerine çöreklenmesidir. Tehdit olarak algılananın vatandaş olduğunun bilincinden uzaklaşılmasıdır. Hegemonyasını sürdürmeye gayret eden erk-muktedir-iktidar için hiçbirimizin tüm diğerleriyle beraber oluşturduğumuz esas kümeden ve ayrıştırma gayretinden muaf olmadığımızın ilanıdır.

Gördüğümüz, geçirdiğimiz zaman diliminde 'sözün' önemi bu zamanlarda gereklidir. Sözün kifayetsizlikle hemhal edilmiş örneklerine, dayatımlara karşı, siyasal çıkarların, günübirlik söylemlerin hiçbir şeyi çözmeyeceğine dair kuşkuyu diri tutmak için gerek duyduğumuzdur. Acılarımız kendi içlerinde ayrıştırılmayacak kadar ortaklaşmışken, erkin oluşturmaya çalıştığı itibarsızlaştırma gayretinin davaları sürümcemede bırakma ve yok saymalarının ve gün aşırı tehditlerinin birlikteliğinde demokrasinin tahayyül edilenden başka bir şeye dönüştüğünün net karşılığı önümüze serilmektedir. Farkına varır mısınız? Ortaklaşmanın, çoklu sözün, lexiaların alaşağı edildiği sözün birlikteliğinden bile isteye kaçıldığı bir mefhumda gördüğümüz geçmişte kalmayan bir meseldir. Şimdi sürmeye devam etmekte olan bir sınanışın kendisidir. Geçmiş 1915'lerde, 1937'lerde kaldığı varsayılandır, oysa ne bu tarihlerde olanlarla sınırlıdır ne de geçmiştir, gitmiştir.

Hepsini bir arada, birlikte ele almayı, çözümlemeyi, sorgulamayı mümkün kılmayan acıların birini diğerinden üstün diğerini altta sözde sayan bir zihniyetin doksan yıldır sürdürmeye çalıştığı bir gayretkeşliğin utancın eksik gedik olmaksızın yansımasıdır. Göz önünde canlandırılması gereken sessiz bir imgenin, sessizlikte yoğrulan avazların birer ikişer kendini hatırlatmasıdır bu menzilde şimdi. Yaftalandığımız, yaralarımızın müsebbibi olan hamlelerin birbiri ardına kotarıldığı zamanlardan şimdiye ulaştığımızda salt erkin-muktedirin değil düzenin bir parçası olan yapısını oluşturan tüm siyasanın bu menzil daraltımında payının olduğunu fark etmek ve idrak edebilmek mümkündür. Yaşıyoruz, behemehal devreye konulan tedbirlerin garabetliğiyle korkularımızla yan yana. Cümlelerimizi yarıda bırakmaya mecbur kılınarak. Ya darpla, ya gazla, ya copla yahut ta kapımıza dayanabilecek dost kolluk kuvvetlerinin kardeşliğimizi pekiştireceği vuslat anlarının her an vuku bulabileceği imalarıyla. Ya sonrası sorgusu hep önemsiz umursanmaz bir detay savlanırken yaşamanın bayağı zor bir mesel olduğu artık anlaşılması gerekendir.

İsimsizler olarak yok sayılanlar olarak çok zamandır bu vatanın ekmeğini yiyip hain ilan edilenler olarak, bir gün bir sabah çocuk halimizle fişeklere hedef mühimmata yem edilerek, kör kurşunlarla karşılanarak ama bir biçimde yok edilme çabasının refakatinde yaşamaya gayret ediyoruz. Artık anlar mısınız? Geride bıraktığımızı sandığımız şeylerin nasıl zaman akışı içerisinde yeniden yeniden yeniden üretildiğinin, değişenin sadece doğrultulan namlunun, tehditlerin dozunun değiştirildiğinin idrakine erer misiniz? Artık anlar mısınız? Durmaksızın aynı sözcüklerden dem vurmak her defasında bir kaç kelamla da olsa yaralandığımızı gösterebilmek için bir çabanın ötesinde / yerleştirme ya da bir sanatsal yapıt olarak değil bir gerçek olarak bugünün ülkesine bakar mısınız? Sözde vurgusu yapılanların hayaletleri! Aramızda dolaşmaya devam ederken, adları anılmayanların, dosyalarının açık konulduğu yaraların / davaların / kıyamların hesaplarının sorulmadığı bir ülkede olduğumuzun hazin tablosunu artık anlar mısınız?

İş işten geçmeden geçmişte kaldığı sanılanın acısı annelerin simalarında her an canlı olduğunu her an gözümüzün önünde olduğunu önemser misiniz? Belleği orada burada arama çabasından da kurtularak şimdi utancı çoğaltan erkin, hegemonyası ile yüz yüze / bir başına kalan insanların yaşadıklarını anlama şansımız var.. Dert neymiş asıl onu anlama şansımızı düşünmeye çabalanır mısınız? Meramımızdır Kesinleştirilmiş, nihai sonuca çoktan varılmış başka bir düzenlemeye, dönüşüm ve çözümlemeye komple kapılarını kapatmış sözün neden eylendiğini, nasıl yola çıkıldığını çoktandır unuttuğunu yineleyen bir erk- muktedir algısı ve tahayyülü ile hayatlarımız şekillendirilmeye devam ediliyor. Şekillendirilirken, hamuru karılmaya devam edilen muhafazakârlığın simyasında taşıdığı, asla değişmez kuralları olarak resmedilenler üzerinden geçit yok anlayışıyla hemhal bir biçimde birbiri peşi sıra güne ekleniyor.

Hayat zapturapt altına alınırken bütün bunların birer başlangıç olduğundan çekincesizce dem vuruluyor. İyi lağvedilirken, yoktan beter tahrif edilirken geriye kalan bed / fena her ne varsa onun ambalajı değiştirilerek bu hayat olumlandırılmaya çalışılıyor. Sözün tükenmesi diğer her şeyden çok daha fazla önem atfedilerek, bizatihi bunun için çabalanılarak gün kapkara bir sinizm ile yükseltiliyor. Evde, işte ya da sokakta her şey gözetlenen, bilinip kayıt altına alındıkça daha fazlasının beklentilendiği bir efendi / köle meseline dönüştürülüyor. Sonuçların hep kenar süsü eylendiği bütün kararların (deneme yanılma yoluyla da olsa) her an yoldayken alındığı, onca yıkım bir dolu vahamet sergilenirken hayatın olağan ve son derece normal olduğunun duyurulduğu bir deneyim kotarılıyor. Ayrıştırmaların, daha en başından çatlak ses olarak bildirilen hemen tüm önermelerin, işin doğrusu budur çağrılarının işitilmediği işitilse bile kale alınmadığı her şeyin ayrıştırma ve eskisinden de çok sessizleştirme olarak değer bulduğu bir yerin hayalden gerçeğe serüveni sürdürülüyor.

Çözümlemeler dosdoğru yapımın bu beklentinin hayata en ufak bir katkı sunmayacağından dem vurulurken ihtimal, ya tutarsa denilerek yeni Türkiye eskisinin pervasızlıkları üzerinden yükseltiliyor. Yadsınan ve umursanmayan hemen her şeyin bunca kepazeleşmesine, iyiden iyiye çürümenin "normatif" bir durum tespiti olarak kullanılmasının yolunun hazırlanmasına, adaletin ancak rica minnet gelebilirliğine varan / uzanan bir hal toplamıdır pervasızlıklar. Hayat dönüştürülmeye devam ederken bütün bunlardan türetilebilecek hemen her şeyin disipline edilmesinin, otokratizme kayıtsız şartsız teslimiyet reçetelenir, durum budur. Yergilerin kazandığı meşruiyet müşterekin hemen her vakıada kıyasıya hırpalanmasının yolunu açmaktadır. Yaralarımız bunca çoğaltılırken yapılanların özü budur. Dönüşüm bir olumlama yahut ta iyi olarak nakledileni derleyip düzenlemek olarak değil tam tersini yıkımı ve fecaatin çoğaltımını uzak bir tahlilden gerçeğe evirmektedir. Yaşıyoruz mamafih gözetlenmekten hemen hiç imtina edilmeksizin.

Yaşıyoruz beynelmilel bir düzenin en onulmaz dayatımlarının çat kapı yoklamalarında. Yaşıyoruz azap bu kadar çokken devreye konulan resmi masallardaki tozpembeliği hiç görmeyerek. Hayat basit sorulardan, bir dolu yanıtı alınamayan tespitlerden, her defasında kapı duvar eylenen dış kapının mandalı belletimlerinden ve daha fazlasıyla erk-muktedir tahayyülüne göre şekillenen bir cehennemin kendisidir. Aklın hakir görüldüğü her acının daha çok kanatıldığı, izandan yoksunluğun normal addedildiği buna çabalanıldığı derdin aslen ne olduğunun hemen hemen hiç işitilmediği bir yere dönüşmektedir bu ülke. Katillerin korunup kollandığı, ağır sözleri, sinkafları ağızlarından eksiltmeyenlerin el üstünde tutulduğu adam bilinip vali, bakan edildiği, yedirilmeyeceğinin beyanını dakika sekmeksizin işittiğimiz, her aksamanın failleri olarak bunların! gösterildiği, hedef tahtasına konulduğu bir ülke.

Atatürk olmasaydı isminiz Hasan Hüseyin değil Yorgo, Dimitri olurdu diye hiç bitmeyen bir türlü nihayete erdirilmeyen, her sene devri daim eden bir ırkçılık çıkışının bilmiyoruz kaçıncı kez tekrar edilebildiği bir ülke bu ülke. Menzilde yansıyan yok artıklara binaen, içimizde yaşayanlar değil arkamızdan hançerleyenleri kastetmiştim diye daha da abuk sabuk açıklamaların dile getirilebildiği bir ülke. Yaralanan, yarası kanatılanın kendi yurttaşı olduğundan bihaber olunan laf çakmanın siyasi kazanımlar için her şey mubah bilinen bir ülke, bu ülke. Her defasında bu da son kez olsun denilerek sineye çekilenlerin gemiyi azıya almaktan artık hiç çekinmedikleri bir ülke. Yeninin eskiye ait tüm pejmürdeliği halen sahiplendiği bir ülke. Yeninin ardımızda bıraktığımızı varsaydığımız konuları acı bir tecrübe kabilinden yeniden canlandırdığı bir ülke.

Üzerinden iki koca hafta geçmiş olmasına rağmen Behzat Özer'in her ne yüzünden ve her ne sebeple katledildiğinin muallâkta bırakıldığı, cerahatin boyutunun her yeri kapsadığı bir kurgu hakikate evirilendir. Hakikat tüm pejmürdeliğin içerisinde bile kendini göstermektedir. Üzerimizde biçimlendirilmeye çalışılan bütün bu yoksunluklarla kotarılmış bir hayattır. Terziyi mahir sanmaya devam ederken her makas, her teğel, her iğne canımıza batmaktadır. Ustaların ustasının yapa geldiği, sürdürebildiği bütün bu karayı karmakarışıklığı daimi kılmanın gayretidir. Her tahayyül her çıkış olağanın alaşağı edilmesi ya da unutturulmasının teminatı haline dönüştürülür. Bildiğimizi sandığımız pek çok geçmişin bugün halen aramızda eksik gediği olmadan tam kadro bulunduğunu bildirendir. Eylenen fecaatler, dile getirilenler netice olarak paylaşılanlar bir tercih olarak cehaleti ileri sürmektedir. Kabul edilmeyecek, üzerine düşünülmeyecek nasıl olsa sıra bize gelmezlerle geçiştirilecek tenkitlere karşı oluşturulan duymazlıktır bu cehalet.

Tepkimelerin yadsınarak, duyumsanmayarak, önemsenmeyerek sıradanlaştırılmasının genele sirayetidir cehalet. Yergiler bir hışımlar dönüştürülürken bunca hızla bu zamanda dün konuşulanı yarına unutturmuş, unutturulmuş olarak çıkartmaktır paylaştığımız cehalet. Kentlerin ortasında, Nisebin ile Qamişlo arasında örülmeye yeniden başlanan duvarın / setin / engelin hepimizi bağladığı idrakinden uzaklaşmaktır cehalet. Acınası tutumların, yara bere içerisinde bırakan hallerin geneline uyanmamaktır cehalet. Her günün bir öncesinden daha da vahime evrilirken, yol buna çıkartılırken, izlerin, sözlerin, belleğin yok edilmesine karşı otuz iki kısım tekmili birden sağırlıktır, görmemektir cehalet. Gün yeniden uyanış, bütün bu prangalandığımız karanlık / kör ya da cehaleti normalleştiren hamlelerden kurtulabilmek için bir başlangıçtır oysa. Mümkünatları sınırlandıran, asgariyi uygulanamaz kılan, kendisine benzemeyeni, benzetemediğini hemen düşman diye belleten erk-muktedir birbiri ardına sahneye koyduğu ya tutarsalar oyunu gerçek bir tragedyadır.

Dönüştürmeye tepeden aşağı doğru yapılan her müdahalede olduğu gibi iradeyi tastamam felç edendir. Sözün basbayağı biganeleştirildiği, mühim değil, meselemiz bunlar değil bahsinde bile yöneteni korkutan bir sayıklama, haykırış söz konusudur. Tutsak edilmiş mahpuslardan, yakınlarından, özgürce yaşadığını zanneden oysa dev bir fanus içerisinde bir aşağı bir yukarı hep aynı rutinde hemhal olanların haykırışları saklıdır. Yitip giden, katledilen, kaybedilenlerin, Cumartesi Annelerinin, Ahmet Kaya gibi canlı yayınlarda linç edilenlerin had bildirilenlerin haykırışları gün yüzüne çıkmaktadır. Doksan sekiz yıldır vardı, yoktu, oldu, olmadı bahislerinin mirasçılarının kılıç artıklarının felaketten akıllarına kazınan inatla yaşama iradesi vardır o haykırışlarda. Ortak belleğin acı / elem / yastan hiçbir zaman ayrıştırılmadığı hallere karşı çıkıştır haykırışlar. Ceylan Önkol, Behzat Özer Uğur Kaymaz'ın suretlerinde bedenleri çocuk / genç / yetişkin yada yaşlı katledilenlerin davalarını unutmamak adınadır her haykırış.

Yaşıyoruz tüm dönüşümler sadece bu bir kaç söze sığdırılanlardan çok daha fazlayken, acı her yandayken, delip geçerken hepsi üst üste bir arada. Suskunluğun tam ortası artık seslenişlerin gerekliliğini hatıra düşüren karşılaşmalar, anmalar, davalar ve daha pek çoğunun refakatinde, sesleri arıyoruz. Yaşıyoruz derdin aslen ne olduğunu, meramın her neden ortaya çıktığı elbet bir gün anlaşılacaktır ümidini koruyarak yaşıyoruz. Yaşıyor muyuz? Telaffuz edilen her kelimede şeklinin şemalinin enikonu dönüştürülmeye devam edildiğini artık bildiğimiz hayatımıza dair birer kesidi paylaşırız. Unutturulmaya çalışılan, lanetlendiğimizi düşündüren kimi tahlillerin köşesinde soluk alma gayretinde kotarırız. Nefes almak kadar olağan olan kelimelerin birer ikişer elimizden dilimizden çekilip çalınmasına karşı hala unutulmaması gerekenler olduğunun idrakine ulaşırız. Biz buralarda bu ülkede tekinsizliğin tüm tereddütlerine açık açık rehin edilirken, bilakis umursanmazken umudu aramaya devam ediyoruz. Bir gün, bir şeylerin insana yakışır hale dönüşebilmesini, özgürlüğü, hürriyeti, adaleti bütün bunların çatısı hayatı eksiksiz yaşayabilmek, seslenebilmek için.. yaşayabilmek için..

>>>>>Bildirgeç
Tarihi Gün - Barış YILDIRIM - Fraksiyon.org

Diyarbakır’da tarihi gün…

Tarihte böyle utanç dolu günler nadir görülür.

***

Sahnede iki sanatçı var. İkisi de aynı kentte doğdu.

Bunlardan biri bütün kariyerini ve servetini, Kürtçe türkülerin üzerine Türkçe sözler yazmak üzerine kurdu. Diyarbakır zindanını işkenceyle, Kürdistan dağlarını kan gölüyle dolduran bütün egemenlerin huzurunda, birçoğu hemen sağında bulunan diğer sanatçının şarkılarının ezgileri üzerine berbat sözler yazılmış şarkılar söyledi.

Bunlardan diğeri, bir dilinin, bir kültürünün mevcut olduğunu söylemenin bile işkence görmek anlamına geldiği bir halkın müziğini, dünya çağdaş halk müziğinin en yüksek doruklarından birine taşıdı. Tek sazla da söylese senfoni orkestraları eşliğinde de, dünyanın en özgün tenor seslerinden biri olarak ağzını her açışında başyapıtlar yarattı. Çocuklar onun müziğiyle büyüdü, gençler onun müziğiyle devrimci oldu, dağlara çıktı, hapse düştü, vuruldu. Kurşun yağmurları altında kalkan cenazelerine yine onun müziği eşlik ediyordu.

İşte bu yüzden 38 yıl boyunca ülkesinden mahrum edildi. Ama yalnızca bedeni… Belki o 38 yıl boyunca, bir tek gün geçmemiştir ki, Kürdistan’ın bir yerinde onun şarkıları duyulmamış olsun. 80 cuntası günlerinde bile söylendi. Hiçbir yerde değilse bir zindan hücresinde, mesela işkenceleri protesto etmek ve teslimiyeti direnişe çevirmek için az sonra ölmeye hazırlanan bir devrimci tarafından.

Bunlardan biri tutsak bir gerillaydı, adı Mazlum’du. Yine gerilla olan ve 80’in ilk günlerinde Dersim’de şehit düşen kardeşi Delil Doğan çok yalın, çok güçlü bir ezgi yazmıştı: Canê, canê, canê… “Dilan devrimdir,” diyordu bu gowend, “yeri ve göğü şenlendirir…”

Sahnedekilerden biri, bu şarkıyı yaylı çalgılar ve kemençe eşliğinde söylediği güçlü bir düzenlemeyle Kürt halkının en iyi bildiği müzik parçası haline getirdi. Sahnedekilerden diğeri bu güçlü ezgiyi alarak üzerine “İyi günün dostu, nerdesin haneey” gibi gevelemeler yazarak, Türk halkının da çok iyi bildiği bir şarkı yaptı. Aferin ona. Bunun banka hesabı kabarırken, bir şehit gerillanın şarkısı, onu vuran devletin bakanlarının, başbakanlarının yemek masalarına servis ediliyordu.

Bir şarkı daha var. “Megrî” ya da “Negrî dayê…” diye söylenir Kürdistan’ın hangi ilinde söylendiğine bağlı olarak. Bu şarkı sahnedeki her iki sanatçıdan da bağımsız olarak hit oldu. Bingöl’de yine darbenin ilk yıllarında vurulan, yine Dersim bölgesinden bir gerilla olan Zeki Yıldız’ın adına yazılan bu yanık ezgi “Asker geldi evlerin alt kısmına,” der, “herkesi coplarla topladılar, sonra Zeki’yi vurdular, ağlama anne…”

Annesi nasıl ağlamasın. Şimdi oğlu için yakılan ağıt, oğlunu vuran devletin tepesinin huzurunda, bir sefillik anıtı olarak, berbat bir yorumla söyleniyor.

***

“Diyarbakır’da tarihi gün” diye hiçbir işe yaramayan kanatlarını çılgınca çırpan penguenler haklıdır. Yerden bir parmak bile kalkamasalar da haklıdırlar: Siyaset tarihi, müzik tarihi, edebiyat tarihi ve tiyatro tarihi böyle sefil bir performans görmedi.

İnsanın içinin çirkinliği yüzüne vurur derler. Bunların da gayelerinin çirkinliği seslerine vuruyor. Kürt olsun Türk olsun, insanlara gözünü kırpmadan vur emrini vermiş bir muktedirin gücüne güç katma gayesiyle söylenirse, dünyanın en haklı, en güzel melodileri bile şuncacık bir güzellik uyandıramaz yürekte.

Sağındakinin türkülerini talan ederek zengin olmuş ve yakın geçmişte bedeni bir mafya hesaplaşmasında sakatlanmış olan da kötü bir ses değildir aslında. Soysuz bir müzik kulvarında, kesesini doldurmaktan başka bir amacı olmaksızın bağıra çağıra hançeresini yozlaştırmıştır ama sağlam sestir. Hadi onun ton dışı çığırışlarını hastalığına ve oldu olası saygıya pek değmeyen gayeler için söylemiş olmasına yoralım.

Ya yanındakine ne oluyor. “Megrî dayê” diye çırpınıyor ama kendisinin bile kendisine inanmadığı o kadar belli ki. Solundakinin rol çalma girişimlerinden fırsat buldukça araya özlü sözler sıkıştırıyor, Türkçe ve Kürtçe iki dilde birden saçmalıyor, sonra aşka gelip bir kaside döktürüyor.

    “Diyarbakir bi zindan e
    Keç û xortê me di nav da ne
    Işkence û qazin u hawar e, eman e
    Ew çi dewr e, çi dem e, çi zeman e
    Bi xêr hatin li ba me
    Recep Tayyip Erdoğan’e
    Mesut Berzan e…”

Kürtçenin Memê Alan destanından bu yana en iyi bilinen kafiyesi olan “-an e” ile düzülmüş bu kaside ne söylüyor:

– “Diyarbakır’ın zindanı var, içinde oğullarımız kızlarımız var.” (Doğru…)

– “İşkence var, çığlık var.” (Bu da doğru, fakat?)

– “Bu nasıl bir zamandır, yerdir?” (Haklısın ama sözü nereye getirmek istiyorsun?)

– “Hoş geldiniz yanıbaşımıza Recep Tayyip Erdoğan, Mesut Barzanî!”

Yemin kasem olsun ki Akit Gazetesi bile haklıdır: Diyarbakır tarihi bir gün yaşıyor…

***

O sırada Amed’in caddelerinde yalnız bir kadın yürüyor. Tam iktidardakilerin itikadı uyarınca giyinmiş bir kadın. Uzun mantosunun üstünde bir örtü var. Başbakan ve karısının omzuna iliştirilmiş poşilerin rengine benziyor, ama poşi değil, dindarca bir özenle bağlanmış bir başörtüsü bu. Sırtında ise kendi boyundan büyük bir muşamba.

Ağzını açmış, sanki nefes almak istiyor, ama alamıyor. Yanından arabalar geçip gidiyorlar. Sırtındaki muşamba afişte bir delikanlının fotoğrafı var. Bu delikanlı Medeni Yıldırım. Türkiye’nin 80 ili Gezi için ayaktayken, o da Lice’de “barış için” yürüyordu. 28 Haziran günü askerler onu kurşuna dizdiler. Herkes “Gezi ne yapacak?” diye sordu. “Gezi” diye bir şey yoktu ki, halk diye bir şey vardı ve halk halkın acısını duyardı. O gece Kadıköy’den Taksim’e bütün sokaklar biber gazı dumanlarının içinde Medeni’nin resmi ve ismiyle yürüdü.

Şimdi annesi Amed sokaklarında ağzını açmış. Hayır, nefes almak için değil. Şu iki şarkıcımızın huzurunda çırpındığı başbakana şu sözleri haykırmak için.

“Çocuğumun katili sizsiniz. Oğlumun katilini ortaya çıkarın. Erdoğan nerede onu getirin bana. Vicdanın yok senin, dinin yok senin. Milleti kandırma. Hiç birinizin vicdanı yok. Benim oğluma Gezi Parkı’nda kahraman diyorlar. Oğlumun katilini bulun. 5 ay oldu savcılar polis nerede. Niye benim oğlumun katilini bulmuyorsun. Ben Barzaniyi tanımam. Barzani kim, sen onu alıp buraya getiriyorsun, siyaset yapıyorsun önce benim oğlumun katilini ortaya çıkar.”

Bu sözleri el yazımızla bir kağıda yazıp her an göreceğimiz bir yere asmalıyız. Çünkü utanmak insani bir duygudur. Diyarbakır’ın yaşadığı tarihi günün en onurlu anını bir kadın, tek başına yazmakta. O kent ki düşenleri için bir milyon ayakla yürümeyi bilir, ama bu güzel ve haklı kadını yalnız bırakıyor. Biz ki milyonlarca ayakla bu ülkeyi bir devrim festivaline çevirdik. Biz o kadını yalnız bırakıyoruz.

***

Şivan Perwer, 1993’ten bu yana gelen çizginin mantıksal sonucudur. Belki o çizginin henüz varmadığı, varmayacağını umduğumuz, ama varmak üzere adım üstüne adım attığı bir noktaya biraz aceleden varmıştır.

Çünkü isyanla faşizm arasında onurlu barış diye bir şey yoktur. Olursa da Şivan’la İbo arasındakine benzer: Geçmişin sanki hiç yokmuş gibi davranıldığı bir bastırma hali. Kuraldır: bütün bastırılanlar geri döner.

Sanki İbrahim Tatlıses, Şivan’ın parçalarını talan etmemiş; sanki Kürt halkının bütün cellatlarının sofrasında şarkı söylememiş; sanki Kürt kültürünün asimilasyonunun müzikal alandaki baş suçlularından değilmiş gibi onunla aynı sahneye, düete çıkmak (bu arada Şivan sahnede Erdoğan’ın sözlerini hatırlatıyor: “Asimilasyon insanlık suçudur!”).

Sanki bu devlet Amed’den Botan’a bütün bir coğrafyayı ateşle yıkamamış; sanki bu devlet zindanlara on bin Kürdü doldurmamış; sanki bu devlet Roboskî’yi bombalamamış, Lice’yi kurşunlamamış; sanki bu devlet, bir tek katili bile yargılanmamışken ve görevdeyken, sihirli değneğin dokunmasıyla başka bir devlete dönüşmüş gibi gibi onunla aynı masaya, pazarlığa oturmak.

Şivan’ın laflarıyla onura, samimiyetsiz yorumuyla müziğe, sefil doğaçlamalarıyla şiire bulaştırdığı utanç lekesi, tam 20 yıldır “barış dili” saçmalığı adı altında Kürt halkının cellatlarıyla onursuz bir barışa sürüklenmesini siyaset diye selamlayan herkesin de alnındadır.

Çünkü serhildan jîyan’dır yalnızca serhildan.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Sözün tamama erebilmesi, kelam olarak ortaya atılanların işitilmesi ve ortaklaştırılması ile mümkündür. Söz, bahsin çoğaltılması için mevzunun anlaşılabilmesi için bir anahtardır. Meramın sınırlarında kısaca değindiklerimizin tamamlayıcısı olan metinleri paylaşmaya çalışıyoruz. Barış YILDIRIM'ın kaleminden çıkan "Tarihi Gün" makalesi bütün yazı akışında ortaya çıkartmaya çalıştığımız okumanın / anlamanın bir başka önemli tahayyülüdür. Ana akım fark ettirmezken, önemsemezken bir halkların derdinin her ne olduğunu idrak ettirendir. Meram yalın ve net bir biçimde artık tamamlanmıştır bu yazıyla. Barış YILDIRIM'ın ve Fraksiyon.org ekibinin anlayışlarına binaen makaleyi sayfamıza iliştiriyoruz.

..Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Dönüşüm - Gentrification Belgeseli - Yönetmen Hakan TOSUN - Youtube
Hemzemin Forum Postası
Gezi Sekmeleri
Turkish Capitalist Modernity And The Gezi Revolt - Ahmet ÖNCÜ - Journal Of Historical Sociology
“Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor” - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
Sesli Meram: Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz
Nietzsche, Foucault, Deleuze ve Radikal Demokrasinin Öznesi - Alan D. SCHRIFT - Futuristika
Devletin Egemen Gücü ve Veli Saçılık - Niyan - Jiyan
Müsibet ve Nasihat Meselesi - Mıgırdiç MARGOSYAN - Evrensel
Vermek, Gerçek ve Yeni Yüz Koyunlar - Deniz SAL - Demokrat Haber
Elem - Misak TUNÇBOYACI - Jiyan
Çocukların Gözünden Roboski Hikâyeleri - Seçil TÜRKKAN - Birgün
Kürt'ün Vatandaş Olduğundan Emin Olması - Orhan Kemal CENGİZ - Radikal
'İnsan Bazen Ağlamaz Mı Bakıp Bakıp Kendine' - Yılmaz Murat BİLİCAN - T24
Andınız, Bizim İnkâr Edilen Varlığımızdı - Jaklin ÇELİK - Mesele / Nor Zartonk
Artık Polisin Bir Sözüyle 'Kabahatlisin' - Yıldız TAR - ETHA
'Vesayet' Yenilendi Mi? - Ahmet YAŞAROĞLU - Evrensel
Çağlayan'daki Berkin Elvan Eylemine Polis Müdahalesi - Fatih PINAR - T24
Berkin Elvan Protestosuna Sert Müdahale - İnsan Haber
Utanç. [16 Kasım 2013, Berkin Elvan için Adalet Eylemi] - Cihan DEMİRAL - CD' Blog
Berkin E.'nin İsyanı - Hüsnü ÖNDÜL - Evrensel
Berkin Uyanacak, Ya Adalet? - Leyla ALP - Jiyan
Turkish Police Break Up Demo For Teen Left In Coma - AFP
Devleti On Yıl Önce İmzaladığı "Çocuk Hakları Sözleşmesi"nin Gereğini Yerine Getirmeye Davet Ediyoruz! - Bu İş Çocuk Oyuncağı Değil
Gizli Tanıklardan Sonra Sıra Gizli Sanıklarda: Sarısülük Davasında Dublör Endişesi - Kemal GÖKTAŞ - KG Blog
Sarısülük Davasında ‘Dublör’ Sanık! - soL
Gizli Değil Diye Gönderilen Belgeler Devlet Sırrına Döndü - İsmail SAYMAZ - Radikal
'Utanç Duvarı'nı Protesto Eden Rojavalılara Ateş Açıldı - Özgür Gündem
Nusaybin Duvarı ve Öğrenci Evleri - Kemal BURKAY - Dengê Kürdistan
Turgut Kazan: Polise Kapıyı Açmayın, Kırsınlar - soL
Türkiye Bir ‘Hukuk Devleti’ Midir? (1) - Sibel YERDENİZ - T24
RedHack Jandarma Belgelerini Yayınladı - Piryolu Haber
Diyarbakır, Batman ve Şırnak Kayıp Yakınları 249. Hafta: "Kayıplar Bulunsun Failler Yargılansın" - Kızılyıldız
The Mothers Of The Disappeared, Witnesses To Violence - Meltem AHISKA - Amargi
Acı Tazminat - Çiğdem TOKER - Cumhuriyet
AİHM'den Türkiye'ye Tarihi Ceza - Hukuki Haber
‘Derdimiz Para Değil, Failler Bulunsun’ - ANF
'Başbakan Yüzleşmeye Hazır Mı?' - Özgür Gündem
Arif Doğan: JİTEM'in Şu Anda Bile 10 Bin Elemanı Var - Felat BOZARSLAN - Radikal
Lo Şivano, 'Kîne Em?' - İrfan AKTAN - BBC Türkçe
Erkekler Buluşuyor - Nazan ÜSTÜNDAĞ - Özgür Gündem
Erdoğan-Barzani Buluşması Nelerin Habercisi? - Sosyal Meydan - BBC Türkçe
Kürtler ve Touchdown - Ali Murat İRAT - Birgün
Barzani Neden Öfkeli? - Nihat KAYA - Yeni Özgür Politika
Barzani'nin Rojava Açmazı - Fehim TAŞTEKİN - Radikal
Can Simidi - Hüseyin ALİ - Özgür Gündem
İHD: Kürt Mahpuslara Uygulanan Sürgünler Toplumsal İşkencedir - Yüksekova Haber
Mardin'den Tekirdağ'a, 'Utanç Duvarı' Sürgünü - Evrensel
Sere Giran: Being a Kurd In The Turkish Prison - Çağrı YOLTAR - Jadaliyya
Bir Ağıtın Hikayesi: Bingol Şewitî - H. Salih DURMUŞ - Politikart
Kürt Halkı ve Annelerinden Bin Defa Özür Diliyorum - İbrahim YAYLALI - Devrimci Karadeniz
VR-DER'den Ali Fikri Işık için GATA'da Eylem - Savaş Karşıtları
Anıtkabir’de Demokrat Alternatif Aramak - Rober KOPTAŞ - Agos
"1915 Travması Devam Ediyor" - Evrim KEPENEK - BiaMag
1915 ve Onun Getirdiği Yeni Kimlik Dayatmaları - Cem ERÇİN - Demokrat Haber
'Gavur Sara' Direndi Ama.. - Nazan ÖZCAN - Radikal 2
Salonda Gezinen Hayalet - Murat UYURKULAK - Özgür Gündem
Muharrem İnce’ye Kıymayın Ya Da ‘Gâvurun’ Siyasal İşlevleri - Foti BENLİSOY - Agos
CHP’nin Başkanvekilinden, Dimitri ve Yorgolara Hakaret - Devrimci Karadeniz
Samatya Cinayetinde Kirli İşlerin İlk Bulguları Açığa Çıktı - İHD - Nor Zartonk
Cibali’deki Rojava, Eminönü’ndeki Suriye - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan
Suriyeli Göçmen Aleviler Türkiye’de Değişim Umudunda - Pınar TREMBLAY - Al Monitor
Linç Çağrısı - Zeynep Koçak YILMAZ - Marksist.org
Ermeni ve Rumların Malları Nasıl Türkleştirildi… - Hür Bakış
Nenem ve Seyid Rıza - Evren Barış YAVUZ - Fraksiyon
Seyit Rıza’nın Mezarı Nerede? - Sabahat TUNCEL & Ertuğrul KÜRKÇÜ - Nor Zartonk
'Dersim Soykırımdır' - Avrupa Dersim 38 Soykırım Karşıtı Derneği - Newede Dersim
Dünya Gözümde Kerbela'dır - Ali Duran TOPUZ - Utay
Berlin'li Aleviler Erdoğan'a Kızgın - Demokrat Haber
Hüseynî Duruş, Zeynebî Direniş... - Cafer SOLGUN - Taraf
İslâmcıların Demokrasi Dedikleri Şey Şeriattır - Namık ÇINAR - Taraf
Anayasa Uzlaşma Komisyonu Çalışmalarına Kronolojik Bir Bakış: 01-31 Ağustos 2013 - Ezgican ÖZDEMİR - Anayasa İzleme
Katılımcı Demokrasi - Semih BİLGEN - Turnusol
Özgürlük ve Demokrasi Devrimi Taahhüt Eden CHP, Umut Olacak Mı? - Vedat ÖZDAN - T24
Benzer Versus Türkiye - Yıldıray OĞUR - Türkiye Gazetesi
Bülent Arınç: Aktif Siyasete Son - Bianet
Arınç’ın Çıkışı: Tamamen Duygusal ve Kişisel Mi? - Ruşen ÇAKIR - RÇ' Blog
Devlet ve Asker Uğurlamaları - Ohannes KILIÇDAĞI - Agos
“Ölüm Uçar Çocuk Yüzlere" - Serkan ÖNGEL - Birgün
Kürt Öğrencilere Satırlı Saldırı - Nu Haber
Polis ODTÜ'lülerin Adreslerini Topluyor - Radikal
Transgender Europe 2013'te 238 Trans Öldürüldü - Çiçek TAHAOĞLU - Bianet
Kadını Sömürü Paketini Kabul Etmiyoruz! - Kaos GL
'Kızlı Erkekli' Evlerden Rahatsız Hükümet Tecavüzden Rahatsız Olmuyor! - ANF
Dershaneleri MİT Mi Kapattırıyor? - İnternet Haber
Eğitimde Yaşanan Çürümeyi Derinleştirecek Piyasacı Düzenlemelere Sessiz ve Tepkisiz Kalmayacağız! - Eğitim Sen
Ben Gördüm: Başka Bir Okul Mümkün! - Metin SOLMAZ - Birikim
Fugitive Markets And Arrested Mobilities: Gaziantep’s Iranian Bazaar - Emrah YILDIZ - Jadaliyya
Ekolojik Kollektifi, Yeni Tohum Yasası İle İlgili Bir Basın Açıklaması Yaptı - Buğday.org
İster Gözlerinize İnanın, İster Başbakan’a - Sendika.org
Time Lapse Map Of Every Nuclear Explosion Ever On Earth - Isao HASHIMOTO - Memolition
Yalçın Akdoğan’ın Vizyonu - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan
AKP’s Social Media Wars - Emre KIZILKAYA - Al Monitor
Redhack Röportajı - Hocam Gazetesi
Erdoğan Is Not Turkey’s Only Problem - Dani RODRIK - Project Syndicate
Erdoğan Nereye Koşuyor - Semih İDİZ - Taraf
O Bir Ki Üç! O Biiir Dünya Lideri!…-Veli BAYRAK - Kırmızı Haber
Empati Kurabilmek İçin Ortak Yaşam Kültürü Gerek - Arife KABİL - Zaman
Recuperating Democracy - From Turkey To Occupy - Marina SITRIN - Strike!
“Resistance Everywhere”: The Gezi Revolt In Global Perspective - Cihan TUĞAL - New Perspectives On Turkey
Liberalizmin Sefaleti ve İnsanın Tükenişi - Yusuf KAPLAN - Yeni Şafak
Reclaiming Democracy: An Interview with Wendy Brown On Occupy, Sovereignty, And Secularism - Robin ÇELİKATEŞ & Yolande JANSEN - CLT
On Why Struggles Over Urban Space Matter: An Interview with David Harvey - Hiba BOU AKAR & Nada MOUMTAZ - Jadaliyya
Üçüncü “Kutup” - Ferhat KENTEL - Serbestiyet.com
Türkiye'de Aile, İs ve Toplumsal Cinsiyet - Ali ÇARKOĞLU - Ersin KALAYCIOĞLU - Gazetesu
Secret Trans-Pacific Partnership Agreement (TPP) - Wikileaks
70 - Gökçen ÖÇALAN - Mesnetsiz.com
Dinle Anadolu, Anlatılan Senin Hikâyendir! - Yusuf YAVUZ - YY' Blog
Dayan Adana - Özgür MUMCU - Radikal
Önce Haysiyet, Sonra Sanat… - Sema KAYGUSUZ - Radikal Kitap
Biricik ve Mülkiyeti - Max STIRNER - Cihat Duman Blog
Political Activist Rosa Luxemburg - Witness - BBC World Service
Tek Devlet / İki Devlet Tartışması Manasızdır - Noam CHOMSKY - Özgür Gündem
"Yazarların Özgürleşmesi İçin Yasalar Değişmeli" - Bianet
Morrissey'in 'Meat Is Murder' ve Et Endüstrisi Hakkında Kitabında Yazdıkları - Zülal Müzik
Bozar Mı Sandın Acılar? - Ceren CANDEMİR - Viral Mecmua
Son Zamanlarda Olup Bitenler - Ahmet A. SABANCI - AAS' Blog
Vasatın Askerleriyiz - Elif KEY - HT Hayat
Azize Ayşe - Esmeray - Taraf
Mort De L'écrivaine Sibylle Lacan - Elisabeth ROUDINESCO - Le Monde

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Bienal De Arte Moderna, Istanbul - Adriana via Flickr

>>>>>Poemé
Kılıç Artığı Poe-Tik-Ler - A. Hicri İZGÖREN

I
Masallarımız aynı düşlerimiz bir
Aynı ateşin yaktığı ağıtlardan geliyoruz
Kentin en uzak köşeleri
Hüznün ele verecek seni
Öyle mahzun bakma çocuk
"Devletin ve milletin bekası" zedelenir

Orda aşka yardım ve yataklıktan
Sabıkalıdır şiir

II
Acı ata yadigârıdır
Bin yıllık bir tarihi var
Beni bana kırdırır
Kehribar bir tespih gibi
Çek çek bitmez
Kimi zaman yaşayıp yaşamamak
Birbirine eşittir

Orda zembereksiz bir saat
Kırık bir keman gibidir şiir

III
Hüznü bir bohça gibi vurup sırtına
Söyle hangi acısıydın viran evlerin
Kanlı bir mendil kaldı geride
Serin bir su yavru bir kuş gibiydi
Meçhulümüzdür nasıl bir ölüme gelin gittiği

O mendilin kokusunda
Kanın dördüncü halidir şiir

IV
Maskeler atılmış roller ve replikler
Derin bir uykuya dalmıştır
Bir şarkıda ağlarken
Bir çiçeği sularken
Onlarla konuşur görürsem seni

Demektir
Şiir yeni çığlıklara hazırlıyor kendini

V
Hepsi de yaralı bir cerenin resmidir
Açılırsa bir sayfası unutulmuş defterin
Orda herkes kendi payına düşen
Bir yangınla karşılaşacak
Ve görülecek
Kaç kadın ezilmiş ayak altında
O canavar evlerin

De ki
O defterin dipnotlarıdır düşünde düş görür şiir

VI
Piyasa şartları nedir
İstatistik yasaları ne söyler bilmem ama
Bir avuntu bulunur her zaman
Peşin fiyatına taksitle
Biraz etik estetik
Biraz kolesterol biraz turnusol
Vazife ulufe biraz felsefe
Bunca havar hiç rayting yapmıyor demek
Vatanperver bir münevver olarak
Sizin bu konuda bakışınız kaç amper

Belki de
Turnusolün sudaki rengidir şiir

VII
Daha yirmi dört saat
Hayati tehlikesi var diyor doktor
Durmadan morfin yapıyorlar
Kurtulsa da izi kalırmış
Yüreğini ezmiş aklının paletleri

Bir saatin tik-taklarıdır orda
Beşinci mevsimin adıdır şiir

VIII
Biz mi taşırız aşkları
Aşklar mı bizi
Şimdi hangi kentte
Yağdığını unuttuğum bir yağmur
Ertelenmiş bir aşkın saçlarını yıkıyor

O günden beri
Öznesi yaralıdır şiirin

IX
Orda yıldızlar daha parlaktır
Aynalar daha ayna
Yaşamaya başladığın an
Biraz daha koyulaşır ağaçların yeşili

Orası
Şiirin kendini göndere çektiği yerdir


X
Sensiz paslı bir çivi gibi duruyorum
Bir duvarın yüzünde
Ateşe ve rüzgâra dair bir dize kuşan
Bu geceyi teslim al
Bir selam uçur bana
Hâlâ bir sabah serinliği ise adresim

İnsana dair her çığlık
De ki şiirdir biraz

Kaynakça: Şiir.gen.tr