Monday, January 27, 2014

Deuss Ex Machina # 483 - Untitled

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_483_--_untitled

20 Ocak 2014 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. KILN - Boro (Ghostly International)
2. KILN - Pinemarten (Ghostly International)
3. Blochemy - Oweg (CleanError Records)
4. Blochemy - Olab (CleanError Records)
5. ASC - Polymer (Auxiliary)
6. ASC - Impasse (Auxiliary)
7. Ghostlight - Whispers and Some Kind of Understanding (Sun Glitters Remix) (Square Harmony)
8. Ghostlight - Losing Control (Square Harmony)
9. Ghostek - Trust Me (Square Harmony)
10. Ghostek - Heretic (Square Harmony)
11. Detz - March (Reflect Audio)
12. Detz - November (Reflect Audio)

untitled
(482)
Mühletsiz Tanıklık

"Ne yapılmalı, şimdi?"  Soru herkesin dudaklarında, ve bir şekilde, bu, mürur eden herhangi bir filozofu bekleyen, insanların hep sorduğu soru.  Ne düşünülmeli? değil: Ne yapılmalı? Soru (filozoflarınki de dahil) herkesin dudaklarında, ama alıkoyulmuş, nadiren dile geliyor, çünkü bizler onu sormak için hala hakkımız, ya da araçlarımız olup olmadığını bilmiyoruz. Muhtemelen, öyle ya da böyle, ihtiyatlı bir şekilde kendimiz için düşünüyoruz, muhtemelen ‘Ne yapılmalı?’nın belirsizliği bugün o kadar büyük, o kadar dalgalı, o kadar meçhul ki, şunu bile yapmaya ihtiyaç duymuyoruz: soruyu sormak.
Özellikle de soru, kişinin neyi düşünmesinin doğru olduğunu bildiğini, ve meselenin sadece, eyleme nasıl geçileceği olduğunu varsayıyorsa. Arkamızda teori, önümüzde uygulama – anahtar şey, neyin tam vaktinde, özgül eylemde işe koymak için seçileceği. Ama bu, soruca, en sıradan şekilde varsayılandır. Ve bu durumda ‘ne yapılmalı?’, çoktan verili bir hedefi gerçekleştirmek için “nasıl eylemeli” anlamındadır. Öyleyse “dünyayı dönüştürmek”, dünyanın çoktan verili bir yorumunu gerçekleştirmek, bir umudu gerçekleştirmek, demek.
Ama bizler, neyi düşünmemizin doğru olduğunu bilmiyoruz ve hatta uygun bir şekilde ümit etmeyi dahi. Muhtemelen artık düşünmek nediri de bilmiyoruz, bunun sonucu olarak, mutlak biçimde, ne ‘yapmayı’ düşünmek nediri, ne de ‘yapmak’ nediri biliyoruz.
Muhtemelen, en azından, bir şey biliyoruz: ‘Ne yapılmalı’ bizim için, nasıl, herşeyin çoktan yapılmadığı (oynanmış, bitmiş, kutsal bir kadere terkedilmiş), ve aynı zamanda, tamamen yapılmayacağı (gelecekte hep gelecek yarınlar için) bir dünyayı meydana getirebiliriz, demek.
Bu, sorunun bize eşzamanlı olarak buyruksal, çifte bir yanıtlama sunması demektir. Dünyadaki hiçbir şeyin, hiçbir yerleşik yasanın, hiçbir geri döndürülemez sürecin, hiçbir tahminin, hiçbir hesaplanabilir uzamın ölçemeyeceğine mukabil olunmak zorunda –mutlak adalet, kısıtsız nitelik, mükemmel şeref- ve dünyanın kendisi, burada ve şimdi, her an, geçmişe ya da geleceğe atıfsız, yaratılmak zorunda. Bu demektir ki, dünyayı olduğu haliyle, aynı anda hem olumlamak hem de aleyhinde olmak – eşit miktarda boyuneğiş ve devrimi ölçüp biçip, hep reformla uzlaşma arasında yarıyolda kalmak değil; hiçbir zaman durağan olmayan, her zaman daimi şekilde, kendi çelişkisine yeniden-açılan dünyayı meydana getirmek; bu bizi ne yapılmalıyı peşinen bilmekten alıkoyar, dünya olmayan hiçbir şeyi, hiçbir zaman yapmamayı dayatır.
Dünyamıza ne olacağı bizim bilemeyeceğimiz bir şey ve artık tahmin edebileceğimiz ya da yönetebileceğimize de inanamayız. Ama öyle bir şekilde eyleriz ki, bu dünya kendini, olduğu haliyle kendi belirsizliğine açabilecek bir dünya [olur].
 Bunlar muğlak genellemeler değil. Bu satırları Ocak 1996’da yazıyorum. ‘Ne yapılmalı?’da varolan tüm zorluğu –aporia değil- Fransa’daki Aralık grevleri açıkça; tüm teminatlar askıya alınıp, tüm modeller işlevdışı kalınca, ortaya koydu. İktisadi Realpolitikin gaddarlıkları karşısındaki çekilme, tam olarak ne yapılmalıyı söyleme riskini pek az alan, hararetli ve hevesli kelimelerle çarpıştı. Bu ikisinin arasında bir şey algılanabilirdi: dünyayı icat etmek; bir dünyaya tâbi olmaktansa, bir başkasını düşlemektense, kaçınılmaz. İcad her zaman için modelsiz ve garantisizdir. Ve bu, kargaşayla, endişeyle ve hatta perişanlıkla yüzleşmek demek. Kesinlikler parçalara ayrıldığında, hiçbir kesinliğin tekabül edemeyeceği tâkat cem olur." *
Mühletsiz bir tanıklık şimdinin her gününü kapsayan, her gününde ayrı bir vaka halinde başımıza örülenleri, birimizden birisinin hedef tahtasına oturtulduğu bizatihi buna çalışıldığı bir yerde yeni gerçekliğimizin her ne olduğu meydana çıkartan bir sağaltımdır. Sınırları belirsiz her gününün bir öncesinden bir sonrasına ulaşıncaya kadar her nasıl / hangi şartlarda yıkıma ve tahrifata uğratıldığı meydana çıkartan bir edimin de ta kendisidir mühletsiz tanıklık. Bilindik ezberlerin yüzlerde gram kızarma olmaksızın tekrar edildiği, herkesin en iyi bildiği şeyi yapmaya devam ettiğinin ilan olunduğu bir yerde yaşamın aslında nasıl da bilip isteyip, göstere göstere rehin edildiğini anlamlı kıldırandır mühletsiz tanıklık. Zamanın ayrışmazı karanlık dört yanımızı, her bir yönümüzü çepeçevre sarmalarken yağmanın adının ileri demokrasi olarak bahşedildiği anlamı ile yüz yüze kalakaldığımızdır bu mühletsiz tanıklık. Düne dair olanın çoktan unutturulduğu hep öyle varsayıldığı bu ülkede dünün yanlışları ve hatalarının istisnasız tekrar edildiği bir mefhum karşılaştığımızdır. Her gün yeniden çıkarken yola, bir nefes alabilmek gailesiyle; yine yeniden duvara çarpmamız boşuna değildir. Bütünlüklü, her tahlilde başka bir okumaya girişilen ülke siyasasının (siyaset-piyasa) kepazelikleri nasıl da utanmazlıkla sahiplendiğini, üzerini örttüğünü anlamamıza vesile teşkil edendir mühletsiz tanıklık. Dünümüz başka yargılara kurban, rehin edilirken oralarda eylenenlerin bugün tamamlanmasına girişildiği adının sanının dosdoğru konulmasına girişildiği bir tahrifat dönüşüm adı altında gerçek kılınmaktadır. Unuttuğumuz varsayılanlar birbiri ardına gündemin al takke ver külah, iki villa havuzu, bir kaç küçük gemicik bayağı milyon dolarlardan memleket mi batarmış düzeyinde karşılaştırmalara girişilirken halkın, esas söz sahibinin canına kast edilmesidir düşündürücülüğünü koruyan.
Farkında olsa bile tek başına, yalnızlaştırıldıkça bu erkler arası savaşın her iki yüzünden de hesap sormaktan gayrısını düşünmeyen insanlara yapılmayan fenalığın konulmamasıdır dikkatlerinize paylaşmak istediğimiz. Dün dündür bugün bugündür cümle kalıbını ta ilk günden bu yana içselleştirmiş yeni ülke mimarlarının, -pardon- yöneten erkanının dilinin altında, yaptıkları işlerin arasında kendini göstere gelen bir mefhumdur tanıklık ettiğimiz o zulümler. Her yerde herkese bol keseden akıl fikir paylaştırılmaktayken bu ülkenin, bu sınırların her defasında yinelenen misak-ı milli hudutlarının içeriğinin / içerisinin göz ardı edildiği bir kere daha karşılaştığımızdır. Bilal oğlanın, beyzadelerin bir dolu muteber / önemli şahsiyetin(!) el birliğiyle yaptıklarının adı bir türlü konulamamaktadır. Biçimsiz, tanımsız bırakılan yağmanın bölüşümün niceliği değildir sadece a'sından z'sine uzanan bir dolu kepazeliğin de üzerinin alelacele örtülmesi gayretidir. Onun içindir ki dinsel çıkarsamalar bu ülkenin başbakanının dilinden düşmemektedir. Günahı işleyip duranlardan hesap sorulmasının önünü alabilmek için bir nizamda, belli bir düzlemde yine din karşımıza çıkartılmaktadır bu mühletsiz tanıklıkta. Bildiğimizi, gördüğümüzü unutabilmemiz için ayakkabı kutularının, ses kayıtlarının üzeri sansürle boşuna kapatılmamaktadır. Hiç kimse bir numaradan, ülkenin sahibinden hesap sormaya yetkisi, haceti kalmayasıya kadar sürecek bir dolu önlemdir o yüzümüze çarpıp duran. Başbakan atarını, dilinde saklamaktan hiçbir zaman kaçınmadığı öfkesi ile hem onu hem bunu hem de şunu şunu diyerek eliyle, koluyla, yazı akardan geçen herkesin ismine, cismine bildiğini okuyup tahakkümünü yinelemekten başkasını yapmamaktadır. Sahte peygamber ilan ettiğiyse, kendi mevzisinden kendi doğrusunu anlatabilmenin başka yollarını yine ona benzeşerek, çirkefleşerek göstermeye devam etmektedir. Sorun birisinin ya da birilerinin tek başlarına koca bir ülke için de basbayağı önemli sayılabilecek bir meblağın iç edilmesi, rant adına, kendi istikballeri adına iç edilmesi değildir sadece. Bu hep bildiğimiz aşina olduğumuz devletlu ekolünün hiç ayrışamadığı muktedirleştikçe ve güçlendikçe daha fazlası diyerek oburlaştığı iç etme meselesinden daha derin bir fecaattir. Her defasında ortaya dökülen rakamlardan, biçilen yaparız ederiz inşaallah, maşaallahların arasında koca bir ülkenin hem dünü, hem günü hem de yarını ipotek altına alınmaktadır. Geçmişte başkalarına (!) ait olanların kamulaştırılmasında olduğu gibi, bugün de sözüm ona sandıktan sandığa hatırlansa da "halk"a ait olanın yeniden erkana, onun belirlediği zümrenin elinde bir pasta gibi pay edilmesinde zerre terredüt edilmemesidir mesele.
Mühletsiz tanıklığın göstere geldiği bunca hazinliğin ve bir dolu fecaat eylenirken handiyse on iki yıldır susulabilmesi, üzerinin örtülebilmesidir mesele. Şimdiye varana kadar birbirini takip eden bir özen birbirinin yoluna güller dökenlerin, ağızlarında dökülenler akçeli işlerin altından bir türlü kendilerini eksik etmediklerini, dünyevi şeylerle aslında hepimizden çok fazla o en azami biçimde uyduklarını söyledikleri buyrukları çiğneyerek istikrarla sürdürmelerinin kepazeliğidir söz konusu edilmesi gereken. Dini bir siyasi zemin olarak el altında bulunduranların çıkarları dışındaki her şeyi gözden çıkartıp keselerinden başkasını düşünmedikleri aleniyken, "Hepimiz Bilal'iz" pankartını açabilecek kadar kendilerini erke teslim ettiklerini gösteren ak partililerin suretinde karşılaştıklarımızdır mesele. Bugünlere gelene kadar her yerde ve her şekilde zulümle abad olunduğunun, istikbalin her bulunan fırsatta götürmelerle sağlama alındığının gösterildiği bir yerde hayatta, bu siyasa ikliminde söz hakları handiyse hiç olmayanların hedef tahtasına konulmasıdır esas meselemiz. Düzenin bir başka partisine ayar veriyorum derken yerin dibine sokup çıkarttığımız Yorgo olurdunuz, Dimitri olurdunuz tasvirinin devamlılığında Konstantiniyye ya da Konstantinopolis örneklemiyle pot değil gaf hiç değil hıncın büyüğünün yinelenmesidir üzerine düşünmemiz gereken esas mesel. Yadsınan, yok sayılan ve bir biçimde buraya olan aidiyetleri lobicilikten türlü fobilerle bağdaşık tutulan hainler işte ekmeğimizi yiyip suyumuzu içip hançerleyenler diye atfedilenlerin bu gümbürtü, telaşeli mevzi kapma savaşında tekrardan yem edilmeleridir. Siyasanın hesap vermesi zorunlu olduğu konuları değil, bambaşka konu dışı şeylerle zihinlere iyice tahakküm kurma gayretidir düşündürücülüğünü korumakta olan, derde dönüşen. Bu ülkenin hiçbir zaman asli unsuru olarak bellenmemiş insanlarının kendilerini seyrettiklerini bile bile, ezberden konuşmanın bildiğini okumanın adını dümdüz koyalım paralelinden normaline devlet erkanının çok iyi hatta en iyi bildikleri olan bir mihrak olarak Hıristiyan nüfusun, kılıç artıklarının üzerine oynanmasıdır yine yeniden öfkelenmemize neden olan.
Doksan yıllık cumhuriyet tarihinin sayısız yolsuzluk, hırsızlık ve bir dolusu aynı benzeşen kepazeliklerinde olduğu gibi kabak yeniden o az olanı da hedefe oturtarak normalleştirilmeye çalışılmaktadır. Hırsızlığın üzerini neyle örterseniz örtün bir yerde muhakkak kendini ele verecek bir şekil ya da şemalda yapılanların aslında ne olduğunu idrak ettirecek onca emare varken kalkıp her şeyi birbirine karıştırmanın bunu da bile isteye yapmanın bu ülkede kalma iradesi gösteren, hayata karışmak isteyen insanlara ( hala kendi vatandaşlarıdır!) karşı bir suç teşkil etmesidir mesele. Şeklen, kitabına uyduğu için değil basbayağı ırkçılığın yinelenmesidir üzerine uzun uzun konuşulması gereken. Sadece "başbakan" değil aynı zaman fikri mühim sayılan yazarların da diline pelesenk ettikleri bir ayrıştırmadır. Yetmemiş midir onca şey hala inatla sürdürülmektedir hazin betimlemeler ve had bildirimleri diye sorgulanasıdır. Her karede dönüşürken içimizdeki ötekiler bahsinin ısıtılıp arasız yinelenmesi bütün kepazeliklerden sonra faturanın esas kesilecek olanın halk olduğunu göstermekteyken ne yapmalıdır? Nasıl içinden çıkılmalıdır? Yergilerin, hakaretlerin, bir dolu söylemin bir dolu tenkitin, alabildiği kadar hakaretin tam da dibinde hesap verilmesi gereken onca yolsuzluk varken bir kez daha sormalı sırası mıdır Rum'un, Ermeni'nin siyasetin güncelliğine yem edilmesinin, sırası mıdır? Rehin edilmeye hala inatla devam edilen Kürd hareketinin ( ya barışamazsak) onca baskıya rağmen özgün dilinde anlatmaya çalıştıkları bir özenle sunmaya devam ettiği tam da bu hedeflenen, köşeye kıstırılmak istenen bir ülkeden nihayetinde demokrasinin bir tabela tanımından daha "mühim" yaşanılır bir mesele olması değil midir? Hala gıybetle, her defasında olduğu gibi yinelenen benzeş söylemlerle kendiliğinden çözülmeyecek, yüzleşmeden aşılmayacak kaskatı ve bildiğiniz balçıktan mamul bu karaşınlık, düzensizliğin duvarı aşılabilir mi? Adını dümdüz koyalım faşizm'in resmiyette bu ülkenin en ayrışmaz yenisi olarak zikredildiği otokrasinin başbakan ve kurmayları ve hukuktan gazetecisine uzanan bir skalada destekçisi olan, kendine taraftar bulan bu belagatlerden ibaret bir ülke düze çıkabilir mi? Hala var mıdır böyle bir seçenek yahut ihtimal?
Dönüşüm devam ederken, her yerden akmaya devam eden bilgilerin paralelinde bir çoğu manipülasyon olsun varsaydığımızda bile sadece yaşadığımız kentlere karşı o en hassas olduklarını söyleyip durdukları çevreye duyarlılığın ne hallerde olduğunu bildikten sonra kime neyi nasıl ispatlayacaklardır. Gerçekten ve dosdoğru bu ülkenin adil, eşit, özgür olduğunun bir emaresi ya da geleceği söz konusu edilebilir mi bu gayya kuyusu halinden az biraz uzaklaştığınızda gördüğümüz vesikadan sonra. Utanç vesikaları birbiri ardına yinelenirken, yeniden türetilirken olan bitenin gümbürtünün de ardından fiiliyatta köşeye kıstırılmışlığımız meydandadır. Sandık ve seçim söylemlerinin artık bir teferruat olduğu, ümidin başımızdakilerden hiçbirisi olduğu artık aleni olandır. Erkanın, devletlunun, ana akıma ait her şeyin gösterdiği yegane sonuç budur. Yaşam dönüştürülürken insana dair olan hiçbir şeyin önemsenmediği yinelenmelidir. Yaşıyoruz ama nefesimizi kesecek olanların gözetiminde, yaşıyoruz mamafih yürek hep ağızda. Yaşıyoruz amma velakin kentlerimiz delik deşik, doğamız üç kuruşa, bir villaya bir kol saatine rehin!. Yaşıyoruz aynısının laciverti olanların ben en temizim dediklerinde bile ağızlarının kenarlarındaki kirin, irinin göründüğü bir yerde. Yaşıyoruz sesimiz soluğumuz engellenebilir, gerektiğinde kıstırılabilir olduğunu bilerek. Yaşıyoruz siyasetin belagatinin, rantın kepazeliğinin, geleceğimiz söz konusu olduğunda bir biçimde önemsiz bir şeymişçesine sunulmasına bağışıklık kazandırılıyoruz. Yaşıyoruz, "Elinizde belge varsa, açıklamazsanız şudur budur!" diye yüksek perdeden en namuslunun tiradını dinliyoruz. Oysa ne ufukta ne de yakınlarda hiç ses eden çıkmıyor. Bunca rezalet artık kendi sınırlarını aşarak dört bir yanda dört bir yönde kendini geliştirirken, devam ederken sistem hepimizi öğütmeye, müesses nizamın içerisindeki "biat" edecekler er ya da geç olarak etiketlemeye devam ediyor. Mühletsiz tanıklığımız hayatlarımızın bu kaydıdır. Gördüğümüz, ayan beyan ortada olanın aleniyetidir işte bu kadar kesin ve kesintisiz. Birbirlerini yiye duran erkanın hiçbir surette bahsetmeyecekleridir asıl içimize dert olan. Roboski'nin, Reyhanlı'nın, Gezi Direnişi'nde, Lice'de, Gever'de katledilenlerin hesaplarının hep Ankara'nın karanlık dehlizlerine terk edilip unutturulacak meseller haline dönüştürülme çabasıdır dert olan.
Biliyoruz ve farkındayız ki bu ülke hiçbir surette esas derdin değil, günübirlik makamların akıbeti için her türlü kumpasın, pisliğin üzerinde ilerleyen bir ülke. Açıktaki yaraların, kapatılmayacak olduğunu bildiren bir ülke. Demokrasinin herhangi bir ön takıdan bağımsız işlevinin amasız fakatsız gerçekliğinin olmadığı bir ülke. Siz söyleyin, burası nasıl bir ülkedir? Dünde, geçmişte ardımızda bırakıldığı varsayılan, dile getirilen hemen her nutuk benzeri söylevde kurtarıcı bir bağlaç vazifesi gösteren oysa onca çabaya rağmen ne unutulan, ne unutturulabilen ne de yüzleşmeye çabalanılan, mesellerin tözünde kaskatı durmaya devam eden bir sağırlık ile hemhalız. Kestirmeden doğruların anlatılması gereken nice şeyin bir aradalığında sığınılacak bir liman gibi addedilen daraltımın insafına terk edilmişiz. Kendi doğru savının mütedeyyin, muteber, müesses nizamın bekası için eğip bükmekten çekinmeyenlerin anlata geldiklerinin tastamam duyulmadan dile getirilen önyargılar olduğunu bildiğimizden   bu yana o daraltımın hangi mesnetsizlikleri oldu bildirdiğinin farkındayız. Çoktan kalıba dökülmüş, yekpareleştirilip, bir örnekleştirilmiş ötesinin berisinin bırakın sorgulanmasını toz almasının bile önüne geçilmiş bir yerde asıl dertler bizlerle beraber hayatımızda soluk almaya devam etmektedir. Evirilen, büyüyen, gelişmeye devam eden, intizam gösterilen devlet aklının fecaatidir çoğu zaman. Körü körüne bağımlılığın daimi bir biçimde her meseli şiddet kullanarak bertaraf etmenin, sol gösterip sağdan çakmaların, arsızlığı yüceltmenin dayanılmaz hafifliğinin sofrasındaki birlikteliğinde sağırlık esasın hiçbir türlü konu edilmemesine yol açmaktadır. Yaşamın böylesine sığ bir akla rehin edilmesi, hemen her şeyin o vahim algı ile dönüştürülmesi uğraşı, didinişi bugünümüzün dünden ala değil ve en az onun kadar zorlayıcı sınanışlardan mürekkep olduğunu yinelemektedir.
Hayatlarımız gündelik siyaset dilinin ezberleriyle terbiye edilmeye, her sıkıştırıldığı köşede muktedirin insafına ya da tersi terk edilmektedir. Oysa sağırlık akıldan uzaklaşmaktır. Devlet dediğimiz mekanizma ise tastamam bu akıl tutulmalarının izinde şekillendirilen, atılan her adımın milimi milimine hesaplandığı bir mekanizmadır. Tüm diğerlerinde olduğu gibi bizim devletin de aynı tornadan çıkma hezeyanları sahiplenişi sağırlığı çoğaltmak içindir. Kendi eylediği fecaatlerin, kıyametlerin hepsine birden tek seferde müdahale edebilme gayreti, önemsizleştirme, gündem alaşağı etme uğraşı bu sınırların tek ve yegâne gerçekliğidir. Suskunlaştırabildikçe devletler vardır. Sağırlaştırdıkça sorgusuzluğun yolu sağlama alındıkça defaatle kendini yenileyen bir mefhumdur. Şartlanmışlıkların önyargıların bağında birlikteliğinde görünen köy yapılması gereken tanım bunca şeyden sonra afakîdir. Devletin tam karşılığı zulümdür nokta. Basitçe kestirilip kısadan atfedilebilecek bir mesele değildir. Her anlamda her şekilde yapılan edilenlerin toplamı ve tam karşılığı zulümdür. Durmaksızın bu hengâme düzeninde biteviye karşılaştığımız o sıfatın pek çok farklı tezahürüdür. İçinde kalakaldığımız kuyu derin ve dipsiz bir haldeyken bu artık aleniyken her umudun karşısında dikiliverendir zulüm. Sağırlaştırılan, mekanik bir yapının evet-hayır seçenekleri dışında hiçbir yön belirlemediği, iletmediği yerin gerçekliği zulümü göstermektedir. İktidar söyleminin biyopolitik bir baskılama uzamı üzerinden yılmaksızın kotarıldığı, kalıcılaştırıldığı bir menzilin her ne hallere sürüklendiği lüzumsuz teferruatlar atıldığında tastamam böylesi bir vesikayı tanımlandırmaktadır. Biçimsizleştirilen bir form ya da yapı değil her tarafı yama barındırmasına karşın sisten denilene itimat beklentisinin yinelenmesidir zulüm. Sorgusuzluğun yükseltildiği, derinleştirildiği böyle bir ülkede hayatın her anın da her Allahın günü denetim altına alınma gayretidir zulüm. Hemen her yere istisnasız bol keseden akıl fikir verilirken van minüt çekilirken biz deneyim sahibiyiz biz tecrübeliyiz derken rantın talanın, yalanın, hilenin ve daha nice bedbinliğin takipçiliğidir bu sınırların dolaylarında bunca kepazeliği, zulmü manidar kılan(!). Gittiğimiz yol ulaştırılmaya çalıştığımız zemin hepi topu bu kaderden mürekkep bir muhteviyat değil sathı mahalimizde.
Her günün bir öncesinden farklı bir öncesinde yarım bırakılanlardan daha büyük yıkımlara yol ve yön tayinidir hep ama hep düşündürücü olan. Başlangıçların hep mümkünatsız belletildiği asgari müşterekin kırılıp  döküldüğü ve tam anlamıyla sağırlığı kotarabilmek için her şeyin yapıla geldiği ön ayak olunduğu bir yerdir karşılaştığımız. İçinde yaşamaya mecbur kılındığımız hep o oluyor. Muktedir aklın bu bilinçli tahrifatı ne düşünselliği ne de hayatın geri kalanını bize bırakıyor. Olmaması gereken her ne varsa ona olur bildirimi, körlerin sağırlığa uyumu, hazin olan tabloyu daha keskin bir yıkıma eviriyor. Kalakalıyoruz altında işte bu göçüğün hep çıkmak istesek de nereden başlamamız gerektiğini bir türlü bulamadığımız sorgularda buluyoruz kendimizi. Ya oncusun, ya buncu, ya şunlardan ya da berikisinden hep bir kalıp / kamplaştırma inat ve ısrarı. Her yer sayelerinde tastamam yekpare bir mermer oysa. Sorgulattırılmayan, yedirilmeyen hep insana dair meseller olduğu gözden kaçırılıyor alelacele. Küçük detaylar halinde kıyısından ve köşesinden vakıf olduğumuz hamlelerin hep akıbeti bunu gösteriyor. Her gün birbiri ardına yapılan her hamle, atak, tavır bu birbirine bağdaşık duran tedbir görünümlü çıkışların hepimizin geleceğine kasıt olduğu anlaşılacak, bir ihtimal anlamlandırılacaktır. Sağırlaştırıldıkça duyamadığımız dertlerin afakında her şey yağmalanmaktadır. İpotek altına alınmaya, rehin edilmeye (ç)alınmaya devam etmektedir. Basit çekincesiz, amasız ve fakatsız görünen budur. Erk tarafından bildirilmek istenmedikçe medyanın ketumluğunu elden bırakmadığı, ses çıkartmak değil çıtın bile çıkmadığı itirazların hep örtbas ettirmemek için olduğunun göz ardı edilip durulduğu bir görünümdür karşı karşıya olduğumuz. Demokrasi pratiği dogmatik olan ve akla zorla kazılmış dini motifler, yasalar, hadisler üzerinden şekli şemalı dönüştürülürken hemen hiç referans verilmeden, duyurulmadan ortalığı kapsayanın kesifliğini, hazinliğini örtebilecek herhangi bir edim söz konusu değildir. Kastedilen bunca hınçla girişilen, bozulan, yıkılan, tahrip edilen onarılmaz kılınan  her defasında olduğu gibi tahayyüllerdir. Karanlığın boyutu derinleştirildikçe her mekanizma kurcalana kurcalana en sonunda tanımsızlaştırıldıkça, ümitsiz kılındıkça hakkı ve hukuku dile getirmek bir nevi ütopya kalmaya devam edecektir. Bozgunun tarihi, erkin gözettiği menfaatlerinin hemen hemen hiçbirimizin hayrına olmadığı meclis çatısından sokağın bir türlü duyulmayan sesinde yankılanmaktadır, paylaşılmaktadır görebilene. Erkan kendisi gibi düşünmeyen, sorgulayan herkesi yaftalama gayreti içerisinde hemen her anında diline pelesenk ettiği ithamlarla karşılaşmaya, çözümsüzlüğü derinleştirmeye devam ve ısrar etmektedir. Gördüğümüz kepazelikler gemiyi azıya almışken halen her şeyin üzerinin örtülebilir bir mesele olarak değerlendirilmesidir dert. Örtülebilir unutturulabilir sineye çekilebilir de nereye kadar?
Yurtseverliğin kıstaslığının bilinçli bir biçimde faşizan olan bağıntılar ile atfedilmesinin partili (reyini teslim eden) olmayan herkesin hain ilan edilmesine kadar uzanan bir şeceredir gün aşırı duymakta olduğumuz. Geçmişi, olanı değiştiremeyeceğimiz bir gerçekliktir. Her göz yumacaksınız denildiğinde arkasının nasıl bir bezirgânlık, hayal kırıklığı, tahribat ve sağırlık olduğunu yinelenesidir tek elden. Erkanın başının, temsiliyet nam çıkarsamasında göz ardı edip durduğu vahameti sürdürebilmek adına ezberlerini tekrar ededurmasıdır. Bir an olsun düşünmeden, tahakkümüne halel getirmeden yoluna devam ısrarıdır. Gezi Direnişi'nden bu günümüze varan, iktidar olmanın belagat ile yan yanalığıdır ve bu teyit olunmaktadır. Muktedirleştikçe, dünün mağdurunun hep o bahisten yola çıkanın yoldan çıkmasıdır. Yaşamı şartlandırılmışlıklarla hemhal ettire ettire şimdinin muktediri bu olanların ulaştığı menzil karşımıza çıkmaktadır. İte çeke, döke saça, vura kıra tahrip ederek, kriz kaos ve kavga ile meşruiyet edinmesidir, bunun çabasıdır. Yıllar yılıdır bir türlü tanzim edilmeyen hakların, kırk bin takla atılıp sonunda yalan edilen süreçlerin, anayasa yazamama teşebbüslerinin, müştereki lağvedip tek adamın tek sözün otoriteryenliğin çabasıdır.

Sürümcemesiz, ikiletmeksizin devlet dediğin yapı, düzenek bu istikamette fecaati kervana düzmektedir. Zulüm ile abad olunmayacağı defaatle yinelenirken zulümden, tek ses ve söze biattan mürekkep yadsınarak nasıl olsa alışırlar denilen bir müesses nizam yaratılmakta, şekillendirilmektedir. Ana akım siyasetin, mecliste gırtlak gırtlağa düşenlerin hakaretin bini bir kuruş edenlerin hepsinin çabası bunadır. Rıza üretimi biat edeceksin noktasından bu yurdun bireyisin ya da hainsin arasındaki seyrüseferinde bunca rezillik, ala kepazelik, doksan yıllık ezberlerin en ezber bozduğunu iddia edeni bile rehin aldığını göstermektedir. Demokrasi bariz bir ucubeye dönüştürülürken, yıllar yılıdır bildik çözümsüzlük yeniden kurgulanmaktadır. Figürler değişse de daimiliği beklentilenen bu devamlılıktır. Jean Luc-Nancy'nin dediği gibi "Ne yapmalı?" sorusunun tam yeri, tam zamanıdır. Derinlemesine düşünmenin ve müesses nizamın hizasından ayrışmamın tam vaktidir. Hayat için...
*Jean LUC-NANCY (Retreating the Political [Siyasalın Ricatı, Routledge '97] kitabından alıntı..  kaynak 

>>>>>Bildirgeç
Manidar Zamanlar...  - Dikran M. ZENGİNKUZUCU - Evrensel Pazar

Başbakan Erdoğan, Hükümet ve çevresi son zamanlarda kendilerine karşı her hareketi Cemaatin devlet içindeki paralel yapılanmasının organize ettiği dış bağlantılı bir komplo, darbe girişimi olduğunu söyleyerek, zamanlamasını çok manidar buluyor. Tamam da… Biz de;
Başbakanın Cemaate “bugüne kadar ne istediniz de yapmadık” demesini çok manidar buluyoruz…
Bugüne kadar birlikte çevirdikleri dolapları manidar buluyoruz…
Kentsel dönüşüm, turizm bölgeleri, 2B’ler, mega projeler ile kentler, ormanlar yağmalanırken Erdoğan Bayraktar’ın istifasında “imar planları Başbakanın talimatıyla değişti” demesini manidar buluyoruz…
Ayakkabı kutuları, milyar dolarlar ortalara dökülürken asgari ücrete 40 TL zam yapılmasını manidar buluyoruz...
Gezi direnişi sırasında 7 gencin hayatını kaybetmesi, onlarcasının uzuvlarını kaybetmesi, Berkin’in hala uyuyor olmasına karşın kılını kıpırdatmayanların operasyonun ardından binlerce polisi, emniyet müdürünü, savcıyı sürmesini de manidar bulduk…
Tencere tava çalanlara soruşturma açılması emrini verenler kendileri hakkında soruşturmaların durdurulması talimatı vermelerini manidar bulduk…
7 yaşındaki Enes’in, 5’i çocuk 11 kişinin sokakta polis kurşunlarıyla öldürüldüğünde Diyarbakır Valisi olan Efkan Ala’nın İçişleri Bakanlığı’na getirilmesini de çok manidar bulduk…
***
Başbakan bir hesap varsa sandıkta vereceklerini açıkladı.
Bir “hukuk devleti”nde (!) vatandaşların hesabı mahkemede, muktedirlerin sadece sandıkta hesap vermesini çok manidar bulduk…
Başbakanın mitinglerinde beyaz çarşaflara dolanan “in de inelim, gir de girelim” diye bağırırlarken ayakkabı kutusu sallayan teyzenin evinin polislerce basılmasını manidar bulduk…
***
7 Ocak’ta İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Binali Yıldırım’ın bacanağının da içerisinde bulunduğu bir “yolsuzluk operasyonu” daha yapıldı. Binali Yıldırım operasyonun zamanlamasını manidar buldu ama biz de çıkan görüntülerde el değiştiren para dolu valizleri manidar bulduk…
Pamukova’da devrilen hızlı treni, Marmaray’ın inşaatı ve testleri tamamlanmadan açılmasını manidar bulduk…
Binali Yıldırım “babam olsa gereği yapılır” demesinin hemen ardından savcı ve polislerin görevden alınmasını manidar bulduk…
***
Yılbaşı günü Reyhanlı’da Suriye’ye bir TIR durduruldu ancak aranamadı. İçişleri Bakanı “o TIR’da Türkmenlere giden yardım vardı” dedi. Savcının arama yapması ve zamanlaması manidar bulundu.
Biz de yardım TIR’ının MİT görevlileri eşliğinde gitmesini manidar bulduk…
İlerleyen günlerde Adana ve Hatay’da 13 TIR’ın daha durdurulmasını ancak “Cumhuriyet Savcılığının talimatı ile yapılan kontrollerde, MİT’in rutin görevlerini ifa eden personelin bulunduğu anlaşılması” üzerine aranamamasını manidar bulduk…
14 Ocak’ta Van ve 5 ilde yapılan manidar operasyonlardaki El-Kaide bağlantısı kokularını manidar bulduk…
Devlet sırrı “insani yardım” TIR’ları MİT refakatinde gittikleri Suriye’deki İslamcı grupların Kürtlere, Süryanilere, Ermenilere, Hıristiyan Araplara ve diğer halka yönelik yoğun saldırılarını manidar buluyoruz…
***
Başbakan hukuka saygılı olduklarını açıkladı ama…
Bugün ÖYM’leri ve özel yetkili savcıları paralel yapı olarak nitelerken gazetecilerin, öğrencilerin, ÇHD’lilerin, KESK’lilerin, KCK’lıların tutuklu oluşlarını manidar buluyoruz…
Operasyonların ardından “Adli Kolluk Yönetmeliği”nin değiştirilerek polislerin savcılardan aldıkları talimatları mülki amirlerine bildirmelerini yani İçişleri Bakanlığı’na fısıldamalarını istemenizi manidar buluyoruz…
Daha 2010’da “paralel yapı” ile el ele yaptıkları Anayasa değişikliği ile yeniden düzenledikleri HSYK’yı bir kanun ile Adalet Bakanı’na bağlı bir komisyon haline döndürülmesini manidar buluyoruz…
     
Yargıtay 5. Dairesi 17 Ocak’ta “sözde” şike kararını onadı.
Biz de Yargıtay’ın yasa ve içtihatlara aykırı olarak “Telefon dinleme kayıtlarının, başka delillerle desteklenmese dahi, tek başına mahkûmiyete dayanak oluşturabileceği” kararını manidar buluyoruz…
ÖYM’lerin gördüğü davaların yeniden görülmesi yönünde Hükümet açıklamaları ve CHP’nin kanun teklifi varken kararın açıklanmasını manidar buluyoruz…
Başbakan Erdoğan Brüksel’e hareket ederken kararın paralel yapının ince bir oyunu olduğunu ve zamanlamasının manidar olduğunu söyledi. Ne vardı ki seçim sonrası açıklasalardı, 3 Temmuz’da hep beraber hareket etmişler, zamanlamayı seçimlere göre yapmışlardı…
***
Başbakanın oğluna dokunulamazken Gezi direnişi sırasında Çanakkale’de duvara “Hükümet İstifa” yazan 13 yaşındaki çocuğun polis zoruyla mahkeme getirilme kararını ve hakkında 6 yıl hapis istenmesini manidar buluyoruz…
12 yaşında evlendirilen, 13’ünde anne olan Kader 14’ünde ölürken Aile Bakanı Ayşenur İslam’ın “çocuk nikâhlarının çoğu masumane” açıklamasını manidar buluyoruz…
“Paralel devlet önce dinlemiş, sonra fişlemiş” diyenlerin öğrencileri fişlemiş olmalarını manidar buluyoruz…
Roboski’de 34 kişiyi bombalayanların ortaya çıkarılacağı, yargılanacağı yerde takipsizlik kararını protesto eden köylülerin evlerinin basılmasını, darmadağın edilmesini, insanların yaka paça gözaltına alınmalarını manidar buluyoruz…
KCK YK Eşbaşkanının Gülen cemaati ile birlikte İsrail lobisini, milliyetçi Ermeni ve Rum lobilerini Türkiye’nin demokratikleşmesini engelleyen paralel birer devlet olarak nitelemesine ve ardından gelen ırkçılığa kadar kayan açıklamalara karşın Gezi’de Nor Zartonk’lu “marjinal” gençlerin “Eşitlik, Barış, Kardeşlik, Özgürlük” pankartını manidar buluyoruz…
Bu arada apar topar Bakan’ın talimatıyla TİB Başkanının 48 saate kadar mahkeme kararı olmaksızın interneti sansürleyebilmesine yönelik düzenleme torba yasaya sokuldu.
18 Ocak’taki internete sansürü protesto yürüyüşüne yine polisin TOMA, gaz ve plastik mermilerle saldırmasını çok manidar bulduk... Haberleşme özgürlüğünü savunmak için gösteri ve yürüyüş hakkını kullananlar mı darbecidir yoksa vatandaşların yasal haklarını kullanmalarını keyfi şekilde engelleyenler ve üzerlerine saldıranlar mı darbe yapmışlardır?..
19 Ocak’ta Hrant Dink’i anma yürüyüşünde hava 13 – 15°  iken, biz terleyip üzerimizdeki ceket, kazakları atarken beyaz bere takan trafik polislerini hem MANİDAR hem de çok tatsız bulduk…
Evet, Hepiniz oradasınız, hepsinizi görüyoruz…

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Anlatabilmek hem meşakkatli hem de belagatin sınırlarını gösteren kırmızı çizgilere denk gelmeksizin, birilerinin hissiyatlarını atağa geçirmeksizin oldukça mahir olmayı gerektirmekte. Sözün kelamın, hedef haline dönüştürmek için değil aslında ne olup bittiğini idrak ettirebilmek için bir mesele olduğunu hatırlatan yazıları kaleme alanlarımız var hala ve şükür!. Dikran M. ZENGİNKUZUCU'nun kaleme aldığı Manidar Zamanlar... başlıklı makalesi de bu minvalde sözün / taşın gediğine oturtulmasını / gerekliliğini hatırlatan bir yazı. Değinimizin içinde yer veremediğimiz bütün bu gümbürtüde her ne oluyor anlayabilmek için yardımcı bir okuma. Dikran M. ZENGİNKUZUCU'nun ve Evrensel Gazetesi'nin anlayışlarına binaen metni sayfamıza iliştiriyoruz.

..Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Dönüşüm - Gentrification Belgeseli - Yönetmen Hakan TOSUN - Youtube
Hemzemin Forum Postası
Turkish Capitalist Modernity And The Gezi Revolt - Ahmet ÖNCÜ - Journal Of Historical Sociology
“Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor” - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
Sesli Meram: Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz
Manidar Zamanlar... - Dikran M. ZENGİNKUZUCU - Evrensel
Ergenekon’dan Abim Gelmiş - Akın OLGUN - Birgün
Paralel Devlet, Demokrasi, Diktatörlük - Rıdvan TURAN - Gelecek Gazetesi
Buz Pateni Dekolteyse Yağlı Güreş Pornodur! - Veli BAYRAK - Demokrat Haber
Kötülük Ehliyeti - Kemal BOZKURT - Jiyan
Van Anadolu Konteyner Kenti Bir “Ayakkabı Kutusu”na Sığar Mı? - Cihan GÜRGÖZE - Kolektifler.net
Van'da Deprem Sonrası Çocuk İşçi Sayısı 7 Bin 500'e Çıktı - Çekirdek Çocuk
Demokratik Hukuk Devletinden Sapmaya Götüren Yanlışlar ve Doğrular - Levent KÖKER - Zaman
Hem Suçlu Hem Mütecaviz! - Ahmet İNSEL - Radikal
AKP Winning Perception War - Pınar TREMBLAY - Al Monitor
AKP'nin Dolandırılmasının Sorumlusu Kim? - Kemal GÖKTAŞ - Gazetevatan
Erdoğan Nihayet TÜSİAD’ı Da Darbeci, Vatan Haini İlan Etti - Hasan CEMAL - T24
Roboskili Anneler Çocuklarını Rüyada Nasıl Görüyor? - Behmen DOĞU - Gülşen ALMA - Hür Bakış
Roboski Takipsizlik Kararı: Kuzey Irak Tezkeresi ile Yargısız İnfaz - Öznür SEVDİREN - Radikal
Ebubekir ile Serdar’ı Unutmadık - Yıldırım TÜRKER - Özgür Gündem
Yağma Raporu - Sızdırılan Tape Dökümleri - Haramzadeler
Cemaat’i Bitirmek O Kadar Kolay mı Hacı? - Alper DUMAN - Başka Haber
Cemaat Yapısına Bilimsel Yaklaşım! - Can GÜRSES - CG' Blog
‘Yetti Artık’ Bu Kavgada Hiçbirimiz Tarafsız Değiliz - Gürbüz ÖZALTINLI - Serbestiyet
Deli Olmak İşten Değil - Özgür MUMCU - Radikal
Erdoğan’ın Çatalca'daki Malikanesi - Akademi Politik
İstanbul’da Yolsuzluk Operasyonu - Bianet
Mecliste HSYK Kavgası Çıktı Milletvekilleri Bayıldı CHP Milletvekili Bülent Tezcan'a Saldırı - İnternethaberoku
Müsteşarın Savcıya “Soruşturmayı Durdur” Demesi Baskı Değilmiş - Bianet
Öldürülen Kişiye Ceza Tebligatı Gönderildi. - Musa ATAÇ - Vivahiba
Berkin Elvan'ı Vuran Polisler Korunuyor - İsmail SAYMAZ - Radikal
Berkin'in Karnesi: Direnme 100, Devamsızlık 221 - Mersin Dev-Lis Basın Açıklaması - Cumhuriyet
Muharrem Ayvaltıaş: 'Bir Hâkim Nasıl Boş Verin Diyebiliyor?' - Abdurrahman UYAN - Birgün
Gezi Mağduruna Dava - Al Jazeera Türk
Gezi Sonuç Aldı Mı ? - Ruhi UZUNHASANOĞLU - Muhalif Yazılar
Çocuk Gelin, Pedofili ve Patriyarkal Kapitalizm - Şöhret BALTAŞ - Jiyan
Törenle Tecavüz! - Hülya GÜLBAHAR - T24
Çocuğa Cinsel İstismarda 20 Yıl Ceza İndirimi Yapıldı - Evrensel
KESK'lilere Adliye Önünde Biber Gazı! - DHA - Youtube
'Erdoğan Devleti' ve Büyüyen Tehdit - A. Cihan SOYLU - Evrensel
Savcıdan Dosyaya Bakmak İsteyen Avukata: ‘Bu Örgütsel Tavır’ - Sendika.org
Hayata Dört Metre Kalmıştı - Müjgan HALİS - Taraf
Faili Devlet Cinayetler Ayı: M. Suphi, H. Dink, Mumcu, Okkan, A. İpekçi - Ses Online
Kırıldı Ey Halkım Unutma Bizi!' - M. Serdar KORUCU - Demokrat Haber
Uğur Mumcu Kendini Anlatıyor - N. ÇOLAKOĞLU - A. ABAKAN - BBC Türkçe
Uğur Mumcu: Musa Anter Hakkında - Statik Enerji
Subcomandante Marcos'un Deyimiyle " Biz Buradayız "... Zapatistalar'dan Rojava'ya... - Patria Libre O Muerte
Obama's New Problem: Turkey - Henri BARKEY - Al Monitor
'AB'nin Güven Avansını Boşa Çıkardı' - Ercan COŞKUN - Deutsche Welle Türkçe
Türkische Unternehmer: "Die Stimmung Wendet Sich Immer Mehr Gegen Erdogan" - Hasnain KAZIM - Der Spiegel
Kur mu Faiz mi? Yaklaşan Krizi Beklerken - Ümit AKÇAY - Başlangıç
Israel, Save The Palestinians in Syria’s Yarmouk Refugee Camp - Gideon LEVY - Ha'aretz
Burhan Kuzu: 'Velev ki MİT Silah Taşıyor, Neresi Gayri Vicdani?' - Ömer KOÇ - DHA / Onedio
Uluslararası Hukukta Sorumluluk Çerçevesinde Türkiye’nin Suriye Politikası - Ozan ERÖZDEN - Başlangıç
Suriye'de Ateşkese Doğru - Ayhan ŞİMŞEK - Köln Radyosu / Funkhaus Europa
Cenevre'de Öncelikli Konu Humus - Deutsche Welle Türkçe
The Dangers Of Excluding Iran From Geneva II - Zachary KECK - The Diplomat
Warsi Sounds Warning Over Persecution of Christians in Middle East Saying It Has Become A 'Global Crisis' - Hannah ROBERTS - Daily Mail
Bayık: Cenevre Ölü Doğdu - Mervan ARİ - Özgür Gündem
Kürt Hareketi, Türkiye’deki Krizin “Barış Süreci”ni Bitirmesinden Kaygılı - Kadri GÜRSEL - Al Monitor
MLKP Savaşçısı Tıl Hamis Hamlesi'ni Anlattı - ETHA
Ukrayna… - Gün ZİLELİ - GZ' Blog
The Ukrainian Nationalism At The Heart of ‘Euromaidan’ - Alec LUHN - The Nation
Maybe the Most Orwellian Text Message A Government's Ever Sent - Brian MERCHANT - Vice
On The Barricades - Lisa Larson-WALKER & William J. DOBSON - Slate
WCC To Mark Centennial Of The Armenian Genocide - Arthur HAGOPIAN - Armenian Reporter
Diaspora Ermenileri Vatandaşlık İstiyor - Hrant KASPARYAN - Taraf
First World War: Memories Of The Last Survivors - The Guardian
Ermeni “Tohumu” - Serdar UĞURLU - Fraksiyon
Trabzon'u Anlamak - Nedim KARAEL - Jiyan
Kürt ve Ermeni: Kendine Gelme Stratejileri - Mücahit BİLİCİ - Hür Bakış
Velev Ki Ermeni, Yahudi, Rum Lobileri Var - İrfan AKTAN - Radikal
They Say: “No Justice For Hrant Dink”, We Say: “For Hrant, For Justice” - Tuğçe ERÇETİN - An Int'l Critique
Dink'in Avukatı Fethiye Çetin: MİT'teki İnfaz Kodu 80-85'ti - Cansu ÇAMLIBEL - Hürriyet.com.tr / Evrensel
Kirîvo Kirîvo - Mehmet Said AYDIN - Birgün
Bir İnsan Nasıl Faşist Olur: (Diyarbakırlı Ziya-1) - Vahap IŞIK - Jiyan
‘Resmi’, ‘Sivil’ İslam ve Son Nokta! - Ahmet YAŞAROĞLU - Evrensel
Yeni Akit Müdürü Hakkında Yakalama Kararı - Yıldız TAR - KaosGL
Bu Çağın Irkçıları Biz Olabilir Miyiz? - Sezai Ozan ZEYBEK - BiaMag
Ayşe Hür: TOKİ, İslamcı Modernizmin Kent Tahayyülünü Gerçekleştiriyor - Serkan AYAZOĞLU - Arkitera
Kent İstilacılarının Saldırısı Organize Mi? - Deniz HALMAN - Kolektifler.net
Ataköy Sahilde Skandal - Ömer ERBİL - Radikal
Ne İstiyoruz? Gıda Egemenliği Ne Zaman Hemen Şimdi - Ekin KURTİÇ -Karabasan
Artvin-Arhavi Halkı Bölgede Planlanan HES İnşaatlarına Dur Diyor. - İvme Dergisi
Ekonomi Kimin İçin Büyüyor? Türkiye’de Gelir Dağılımı Dengesizliği - K. Murat GÜNEY
Akademiler Kurumlar ve Sazanlar - Emek EREZ - Radikal.Blog
Mustafa Alp Dağıstanlı: Ben Bu Kitabı Tarihe İtiraz Etmek İçin Yazdım - Berkant GÜLTEKİN - Birgün
Abluka’nın Hatırlattıkları ve Neo-Liberal Medyanın Pislikleri - Ferda KAÇKIN - Jiyan
Gazeteciler Gezi Direnişi’ni Konuştu: “Sokağın Şenlikli Muhalefeti: Gezi ve Demokrasi” - Direnişteyiz
Artistler Ölmez - Bülent USTA - Birgün
Tahribad-ı İsyan Gezizekalılar Acapella At İKSV Salon vai Youtube
Küba ile Bask Maçının Formaları Kazova Fabrikasından - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Seçim, Bi’ Dur Allahını Seversen, Zaten Ortalık Karışık! - Barış YILDIRIM - Fraksiyon
Küresel Kapitalizm, Kimlik Siyaseti, Kültürel Görecelilik ve Çokkültürlülük - Ferma LEKESİZALIN - Mesele
Loic Wacquant ile Söyleşi: Bourdieu ile Devleti Düşünmek - Veysel Fırat BOZÇALI - Seda AYDIN - Canay ÖZDEN - Birikim
Who Are The New Middle Classes Around The World? You'd Be Surprised How Poor Some Are - Paul MASON - The Guardian
Bir Kere Suâl Eyle ki Ruhsat Ne Zamandır - Bilge GÜLER - Fraksiyon
Have You Ever Heard Virginia Woolf Speak? - Sadie STEIN - The Paris Review

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
erdogone - gülden canol's twitter

>>>>>Poemé
Yol Haritası - Özlem Tezcan DERTSİZ

elmayı koparırken dalını gücendirmiş
işliyor, acımasız bağ makası bu şehrin
sağım solum sobe sırların aynasında,
eski düşlere iki beden büyüğüm
keşke fark etmeseydim korkarım,
korkarım ah büyüdüm.

ateşçiydim önceden söz nargilesine
söndüm, ustasını utandıran bir sönüş
çokluğumu bitiriyor papatyasızlık
süstüm bahçeye, ansızın sustum
hiç okşanmamış sardunyanın yanında
çıt çıkarmadı ayrılık

kirliyse yol haritası kaç kere gidilmiştir?
söylediklerimden pişmanım söylemediklerimden
kaç kişi duyar yağmurun dindiğini?
kuşatmada çöller, küller, güç yemek tarifleri
kurtuluştur, sığınmadır, bilenler bilir
gökyüzünde
şiirlerin gen haritası gizlidir.

Kaynakça: Şiir.gen.tr

Monday, January 20, 2014

Deuss Ex Machina # 482 - ջութակի ձայնը

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_482_--_ջութակի ձայնը

13 Ocak 2014 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. Marsen Jules Trio - Maison En Vitre (Oktaf)
2. Marsen Jules Trio - Les Trains Stortent De La Gare (Oktaf)
3. Teho Teardo & Blixa Bargeld - Still Smiling (Specula Records)
4. Teho Teardo & Blixa Bargeld - What If ...? (Specula Records)
5. The British Expeditionary Force - End Of The New End (Erased Tapes Records)
6. Peter Broderick - Give A Smile In 5 (Erased Tapes Records)
7. Washed Out - Falling Back (Weird World)
8. Washed Out - Pull You Down (Weird World)
9. Burial - Hiders (Hyperdub)
10. Burial - Rival Dealer (Hyperdub)

ջութակի ձայնը
(482)
Yastan Sonrası…Ya Sonrası? 

Cümleleri üst üste dizmek, birbiri peşi sıra yazmak, ekleyip bir dolusunu kocaman anlam çorbaları kaynatmak, eksiği gediği olsa da yaşayadurduğumuz hayattan bize arta kalana dair nüveleri denk getirmek uzun boylu bir meseledir. Her yerinden ve her zaman birbirinden nefasetsiz, hayasız, arsız çarpıtmaların, denk getirilen had bildirimlerinin en görünmeyecek, en bilinmeyecek zaman dilimlerinde tarafımıza sunulduğu, “Al, bu kısmetin’ diye başımıza çalındığı güncellikte anlatabilmek onca şeyin ardından eskisinden zor bu yeni’nin ülkesinde. Yenileşen hiçbir şey yokken o bildiğimiz eskiye dair her ne varsa bedbin, onun tastamam bir kez daha cilalanıp üzerimize salındığı, üzerimizde denenmesi için çabalanıldığı yerde sözü unutmamak, yazının başına geçildiğinde oldukça zorlayan bir durumu beraberinde getiriyor. Delirmemek için yazmak, bir çıkış aramak için sözcüklere sığınırken hangi kelimeleri seçmeniz gerektiğini düşündüğünüzde ortaya çıkan derin tereddütlerdir bahsetmek istediğimiz. Tereddüdün bunca sıklıkla kapınızı çalmasıdır. Herhangi bir menfaat için, birilerinin haksız yere yaptıklarını ifade edebilmek, görünür kılabilmek için kalemi kırmadan konuşabilmenin ve yazabilmenin bu sathı mahalde nasıl da zor olduğu göz önüne getirildiğinde, sanırız bu anlatmak istediğimiz daha net anlaşılacaktır.

Yıllar yılıdır ezber edilmiş olan söylemlerin, birbirinin aynısı teranelerin her defasında had bildirmek için kurgulanan yeni hedefleri-yolları ortaya çıkarttığı, korunup ve kollanıp başımıza tebelleş edilen bu yerde hayat nedir? Hayata dair kelamı şüpheye düşmeksizin iliştirebilmek, bütün bu sınırların ötesindekine anlatabilmenin bir görev değil tam tersine önemini idrak ettirmekle anlatabilmekle alakalı olduğu meydandadır. Afakî olan bir diğer gerçekse sözü eyleyebilmenin, sözü unutmadan hatırlayabilmenin, yük edindiğimiz bu sarmal içerisindeki ağır karşılığıdır. Her defasında kesintisizin, aralıksızın eylediği şiddetin, attığı hamlelerin, dur durak bilmeksizin yinelediği ezberlerin tamamı hayatlarımızı çalmaya devam etmektedir. Hayat çalmak lafın gelişi değil, bir nüve olarak güzel bir betimleme değil tastamam kötülüğün cismanileştirildiği bir anlık karşılaşmadır. Kötülük öylesine sıradan ve olağan belleniyor ki bir sahne sonra bir gün sonra karşılaşacaklarımız, bütün o küçük kıyametleri sineye çekmemiz hep olduğu üzere yineleniyor. Sineye çekilecek her ne kaldıysa artık onun da limitleri zorlanarak, onun da sınırları alaşağı edilmek bir yana daha da genişletilerek bir de böyle bir sınanışa tabi tutuluyoruz. Kötülükleri normal / alelade bir mesel haline indirgeyen hemen her şeyde / vakada sorumluluklarını artık alenen umursamayan, hesap sorulmasını önemsemeyen, “Varsa yoksa kendi doğrularım var, gerisi yalan” buyuran erkânı görebilmemize vesile teşkil eden bir sarmalın içerisindeyiz. Yüzsüzlük gemiyi azıya aldığından bu yana ifşa olunan her vakanın ardından bir sessizlik sarmalının bütün o yüzleri kızarması gerekenlerce zerre değer verilmediğini ortaya çıkartan bir karaşınlıktır yaşadığımız. Ne var ki acılar ne tek başına yaşanmaktadır ne de sadece belirli bir kesimi, alıştıkları söylemle marjinal olarak tanımlandırdıkları ötekilerini vurmaktadır Herkesi her an ve her şekilde sınırlandıran, delip geçen bir meselenin tözüdür o gördüklerimiz.

Bugünlerde kayıt altına alınmaya devam edilen, denetim-gözetim toplumundan şekillendirdikleri ‘halk’ ünvanının her ne olduğunun ifşasından bu yana geçen sürede bir dolu foyanın, bir dolu masalın altından gerçek ortaya çıkmaya devam etmektedir. Onca engel-mani olma gayretine rağmen hayat kendi rotasını öz kendi zeminini çatlağından sızarak arşınlamaya devam etmektedir, edecektir. Yinelenen yalanların büyük harflerle kotarılmış o büyük ‘devlet’ söylemlerinin tam da dibinde insana verilmeyen değerden bunu anlamlandırabilmeyi söz konusu edebiliriz. Yaşadığımız güncelliğin tastamam erkler arası mücadele değil tam da Stirner’in bahsettiği “Özgürlük ancak rüyalarda yaşanır” bahsini gerçeğe ulaştıran kesitleri görebildiğimiz nasılsa kimse fark etmez denilerek yapılan / reva görülen hiddetin başka tezahürlerine tanık olduğumuz bir sarmal olduğu anlaşılabilir belki, bir ihtimal. Dönüşümün çok zamandır gerçekçi kılındığının söylendiği bu yerde esası bir kere fark ettiğinizde asıl dönüşümün adaletsizlik, özgürlüğün zapturaptı, delidumrulluk, hürriyet gaspları ve bütün bunları saman altından yürütmek için orta oyunlarının çokluğu olduğu idrak edilebilir bir ihtimal.

Anlatmaya çalıştığımız zor.  Birbirine lehimlenen kelimelerin paralelinde, paralel paralel diye bahsedilen devletin kendisinden, ayan beyan ortada olan dümdüzüne kadar her sekansta, her an dahilinde kendi bildiği, kendi anladığını yinelemesidir karşılaştığımız. Hayatı öylesine kör bir noktaya çekme, öylesine kör kuyuların dibine yollama şiarıdır ki ellerini kollarını soktukları, akçeli işlerin yanında yedi yılda bir arpa boyu yol bile alınmayan bir Hrant Dink’in katledilmesinde bunu görebilmek mümkündür. Bir Ermeni olarak yazının başına geçtiğimde bahsetmenin neden zor olduğu sorgusuna düşüp durdum. Yazamıyorduk yeteri kadar anlattığımızı sandığımız için, kelamı tekrar oraya çekebilmenin mümkünatı yokmuş gibi geliyordu. Oysa bugün bunca şey olup bittikten sonra tiyatronun aralıksız sürdürüldüğü bu yerde bahsi yeniden açmak elbet zor ama asla mümkünatsız değilmiş, idrak ettim. Sıradan bir yurttaş tahayyülüne varabilmek için herhangi birisinden bir farkı olmadığını yinelemek için eline geçen her fırsatta, hatta faşist tosuncukların toplantıları da dâhil olmak üzere davet edildiği her yerde kelamını anlatmaktan, doğru bildiğini zikretmekten çekinmeyen bir adamın ardından bize kalan neydi? Düşünmek, taşınmak kendi dört duvarımız altında, içimizdeki en cesurun söze karışmasının rehavetinin bitmesinden sonra söz / cümle kurmaya çalışanlar olarak neresindeydik bu hayatın? Kardeşliği laf ola bir slogan gibi sakız gibi çiğnenen bir şey gibi değil yürekten doğru ve hatasız bir biçimde birbirimizin derdine vakıf olarak konuşabilmek için el altında tutmuyor muyduk? Yıllar sonra Hrant Dink’in anlattığı, halen günümüzün sığlığına kendini kaptıran erkâna, yancısına, hala onun için’ hıyanet eden’ diye(!) (daha fena betimleler var ama yazmak mümkün değil) kestirmeden yaftalara girişenlerin karşısında bize kalan neydi? Bunca yüzsüzlüğün, bir dolu fecaatin eylendiği bu yerde devletin eliyle koluyla zihniyeti adam sendeciliğiyle önce hedef tahtasına konulup daha sonra tetikçinin birisine katledeceksin diye buyrulan bir yandan sıradan görünen o bilge insandan bize ne kaldı?

Yedi uzun yılın ardından dava hala yerinde saymaya devam ediyor. Ne bir ilerleme ne bir gelişme söz konusu edilebilir. Haddizatında Ermeni’nin katlinin hesabının zaten bunca uzun uzadıya muhabbeti söz konusu bile edilmemelidir diye aklın en kör noktalarında dolaşanlardan bugün bizatihi tanık olduğumuz gibi beyaz bereli polislerin şen kahkahalarıyla ortalıkları çınlattıkları Ergenekon Caddesi üzerinde karşılaştıklarımız bize yeterince çok şeyi açıktan anlatmaktadır. Meşum bir partimizin her yerden aşina olduğumuz bayrağının bir muzaffer zafer kazanılmış gibi camlardan sarkıtılmasıdır.  Caddede olan biten yası görmemezlik gailesiyle yapa geldiklerini gördüğümüzde hep var olan kinin / devlet denilenin ötekileştirmesinin nasıl sirayet ettiğini bir kere daha tanıklık etmiş oluruz. Hep bizim anlatmamız beklentilenen bu yerde, bu sathı mahalde devlet için tehdidin ta kendisi olanlar haricindeki bu ülkenin yurttaşları bizler yerine o karanlığa bir kere daha seslendiklerinde / unutturmayacağız meselini yükselttiklerinde karşılaştığımız bunca köşeye kıstırılmışlık içinde bir anlık da olsa nefes alabileceğimiz gerçeğiydi. Oysa hakikatin vadesi sadece insanlar o caddeden çekilene kadar, evlerine dönüp de bilgisayarlarının başına geçene, ekranlardan haberleri seyredene kadardı. Bunca sıkış tıkış bir aralık. Mümkünsüzlüğünü çok daha rahat anladığımız birbirimizin birilerine tehdit olmadığını sadece istenenin adaletin kaçırılmadığı, hakkaniyetin lafta kalmadığı bir eşitlik üzerinden şekli şemali dosdoğru takısız janjansız bir ‘demokrasi’, adil bir ülke olduğunun idraki henüz ulaşmaması insanı düşündürüyor. “Neresindeyiz bu hayatın?” diye. Neden halen Müslüman mahallesinde salyangoz satmak, bu ülkenin ekmeğini yiyip bir de ihanet edenler kıstası ile baş başa bırakılıyoruz? Nedenleri sadece bir ırk ve kimlik problemi olarak değil, bu devlet dediğimizin yüz yıldır ezberinde tuttuğu; “Nefret edeceksiniz, hiçbir türlü ortak uzamı ya da yolu bulamayacaksınız, çünkü öylesine aklı ve fikri alaşağı edeceğiz ki, hiçbirinizin derdinden haberdar olamayacaksınız, vakıf olamayacaksınız” kısmının cismanileştirilmesidir düşündürücülüğünü korumaya devam eden. Bilip bilmeden kelamlarını ötekisine yönlendirenlerin devletin varoluşu için tehdit olarak gördüklerine karşı eylediklerinin sonsuzluğu, çoğunluk olarak adlandırılanların yüzdeler ile belirginleştirilmeye çalışılanların daha kırk fırın ekmek yemesi gerektiğini ortaya çıkartıyor. Derdi anlamayı başkalarının iteklemesiyle değil kendiliğinden fark edebilmek ile bu sınırlandırılmışlık, tıpkı Hrant Dink gibi yeni kelamlar ile o uğursuz yekparelik aşılabilir. Yekpare bir aşılmazlık olarak zikredilenlerin, kaskatı kesilmiş devlet aklının ötesine geçebilmek ancak sözü çoğaltarak mümkün olabilir. Tıpkı Gezi Direnişi’nde gördüğümüzü tıpkı birçoğumuz için uzak bir yer, bilinmez bir mahalle, yer olan Gazi, Tuzluçayır, Antakya, Eskişehir ve nicelerinde ortaya çıkan irade gibi. Yapabilecek miyiz göreceğiz. Dahası ona kastedenlerin bugün Roboski’de 34 insanın canına kıyanların ardından davanın takipçiliğini sürdürmeye gayret eden, seslerini duyururken tek beklentilerinin adalet olduğu bunca bilinmesine karşı şafak baskınına uğrayan ailelerin başına getirileni gördüğümüzde yeniden fark edebilecek miyiz? Devlet dediğimizin sadece cana kasteden değil, sadece katliam, soykırım değil aynı zamanda zihniyet kötürümlüğünü kalıcılaştırmak için her şeyini seferber etmeyi asla es geçmeyen bir yapı olduğunun farkına ulaşabilecek miyiz? Bir dolu yasın ortasında yedi insanın ( birisi o kıyamdan güç bela hayatta kalabilmiş bir insana) evlerinin didik didik edilmesi, başlarından hemen hiç eksik edilmeyen devletin şiddetinin sonsuzluğunda; hiçbir türlü derdin ne olduğunun, o kısımların pas geçileceğini gösteren bir ülkede hayat neye tekabül etmektedir?

Yaşadığımız yerde insaniyetin masumiyet karinesinin daim bir biçimde halkın üstünde konumlandırılmış kesimlere el üstünde tutulan zümrelere ait bir ayrıcalık olarak sahiplenilmesi esas derdin her ne olduğunun idrakını unutturmaktadır erke. Bu utançlar ile yüzsüzlüklerini kapatmaya, olan bitenleri örtbas etmeye gayret edenlerin bunca fecaatleri artık fazla değil midir? Halen şekli şemalı dönüştürülmeye devam edilen bir ülkede yaşamın işte bu kör karanlıklardan Ankara’nın dehlizleri içerisinde bırakılmayacağı rivayet olunan, dile getirilen bir ülkede asıl adalet insanların dillerinden dökülenlerdeyken, bunca avaza dönüşmüşken, görünürken anlatılanlarının tamamını, 19′unu 20′sine 21′ine daha sonrasına ulaştırabilecek miyiz? Gördüğümüz yaşamakla zorunlu bir tecrübe olarak sınandığımız faşizan iklimin zorbalıklarından gerçekten hesap sorabilecek bir gedik yakalayacak mıyız var mı böyle bir ihtimal? İnsanlığın bir sınırda, belirli bir alaşımda Kürd, Ermeni, Süryani, Kızılbaş ya da Türk olmanın ötesinde, az ilerisinde gerçek yaşam iradesinin kastedenlerin yüzlerini ifşa etmekten fazlasında olduğunu anlatabilecek miyiz? Her günümüz bir öncekinden daha ağır sınanışlar ile donanırken güncel politik dilinin belagatinden azade, siyasetsiz bir siyasetin yolunu vicdan arındırmalardan kurtararak hayat için birleştirebilecek miyiz? Kasıtlı olarak şekillendirilen devlet algısının ayrışmazımız olarak belletilen had bildirimciliğin ötesinde insanı, yaşamı yeniden kotarabilecek miyiz? On Dokuz Ocak İki Bin On Dörtten arta kalan, yarın peşine düşülesi olan budur. İdrakine ulaştıktan sonra çabalanmak boynumuzun borcudur. Yaşayabilmek için.

>>>>>Bildirgeç

Kurosava, “Hüzünlü bir sahneyi neşeli bir çocuk şarkısıyla anlatırsanız hikayenin kederini daha çok duyarsınız” der.

Kasabada ikindi vakti.  Cemelli ebem evin önündeki küçük taburede hiç kıpırdamadan oturuyor. Orada unutulmuş sanki. Ara sıra gözüne konan sinekleri kovalıyor güçsüzce. Bir süredir tüm isimler ve şahıslar kayıp. Anneme kızıyor babamla konuştuğu için: “Elin herifiyle ne konuşuyorsun. Hiç utanman kalmadı artık!”

“Camekan”da ise sıkı bir muhabbet var. Ayakkabılığın yanındaki sandalyeye ilişmiş Saadet halam, çekyat bozması sedirdeki anneme bir şeyler anlatıyor. Konuşmasının aralarında da kıkır kıkır gülüyor. Neşeli bir şey anlatıyormuş gibi; ama değil.

Salonun basma perdesi, camlı kapıyı yarısına kadar örtmüş. Perdenin arkasındaki somyada “Akbaba” dergisi okuyorum. Geçen gün anamın ardına takılıp bir tanıdığın evine gitmiştim. Sıkılıp mızmızlanınca: “Önüne okuyacak bir şeyler koyun, sesi çıkmaz o zaman!” dedi anam. Önüme bir yığın “Akbaba” dergisi koydular. Kendimi kaybetmiş gibi geziyorum sayfalarında.

“Ben ölmüş anamın sütünü emdim Fadime, nasıl gün göreyim ki?” cümlesini duydum birden. Saadet halam hem gülüyor hem de bunları söylüyordu.

Uzandığım yerden kulak kabarttım konuşmaya. O daha emzikte iken annesi hastalanmış ve yatağa düşmüş. Sonra da ölmüş. Bebeği almışlar koynundan ve defin hazırlığına başlamışlar. İş uzayınca bebek ağlamaya başlamış. Anneyi mi gömecekler, bebeği mi doyuracaklar? Ölmüş annenin göğüslerinden hala süt sızdığını gören ihtiyarlardan biri, “acıkmış bu, annesinin sütünü istiyor” diyerek bebeği ölmüş annesinin göğsünden emzirmiş.

Saadet halam başına gelen tüm felaketlerin sebebini buna yoruyordu: “Ölmüş annemin sütünü emdim ben abla, niye gün göreyim ki?”

MARAŞ, SİVAS ve DİĞERLERİ

1978 yılının 19 Aralığında Bornova’daydım. 19 Aralıktan 26 Aralığa kadar, Maraş’ta yüzlerce kadın, çoluk, çocuk öldürüldü ve bunu yapanlar bir süre önce öldürdükleriyle aynı kahvede çay içip, aynı caddelerde geziyorlardı. O günlerde evde olsaydım eğer, abilerimden biri bana mutlaka Maraş’ı sorardı. Ona önce Dersim’den söz ederdim. 1938 yılında Munzur’un kan kırmızısı aktığından, insanların fare gibi mağaralarda kıstırılıp zehirlendiğinden, çocukların, bebelerin süngülendiğinden… Sonra da Maraş’ı anlatır ve derdim ki;”Abi, galiba biz Munzur’un ölmüş sütünü emdik, başımıza felaketler bu yüzden geliyor.”

19 Ocak 2007 saat 15.00 sularında annem, babamın ilaç saatinin geldiğini hatırlayarak mutfağa gitti. Dışarıda kar şiddetini iyice artırmıştı ama ev sıcaktı. Haline şükretti, evsiz barksızlara dua etti ve “akşamın yemeği hazır” diyerek rahatladı. O sırada babam televizyondaki son dakika haberlerine bakıyordu sessizce. Ayakkabısı delik bir adam caddede boylu boyunca yatıyor. “Hrant” isminde birini vurmuşlar. Babam annemi ikna edebilseydi eğer, o yıl İstanbul’da yanımda kalacaklardı. Gelselerdi, salonda yan yana televizyon seyreder, eskilerden konuşurduk. Televizyonda bu haberi gören babam, biliyorum, çok üzülür ve sorardı: ”Niye öldürülmüş oğlum?”

Babama, 1915 yıllarına ait bir günce okurdum önce:

“ Atlı arabayla Gavur Dağları’nı geçiyorduk. Bir taraf dağ, bir taraf uçurumdu. Yollarda insanlar göç ediyordu. Bir sürü ihtiyar, çocuklar, kadınlar buz gibi havada yürüyordu. Bazılarının yüzü gözükmeyecek kadar sinekle kaplıydı. Yüzleri sinekle kaplı olanlar birkaç adım atıp düşüp ölüyorlardı. Pek çok kişi arabama binmek için yalvarıyordu. İnsanlar yürüyerek ölüyordu. Gece çadırlardan çocukların “mayrik” diye ağlayan sesleri duyuluyordu. Manzara feciydi. Ermeni göçünün tam ortasına düşmüştük.”

Gittikçe uzayan kar tipisi altında, takati kesilip yol kenarlarına yıkılan ölmüş annelerinin memelerini çekiştirerek hayatta kalmaya çalışan bir halkın, helal süt emmiş bir çocuğunu, Hrant’ı, arkasından kalleşçe vuran bir ülkede yaşamanın acısıyla derdim ki babama: “Ne yapalım baba, biz ölmüş Anadolu’nun sütünü emmişiz, belki Hrant’ı bu yüzden vurdular…”

Annem, 2 Temmuz 1993’de Avanos’ta, ikindi namazını kıldıktan sonra bahçeye giderek, marulları suladı ve biraz kayısı topladı, olmuşlarından. Benim gelmemi bekliyordu, “seversin sen, kendi ellerinle topla diye ellemedim oğlum.”  Kalan kayısıları toplayıp havuzun başında annemle sohbet etseydim hayata dair ve bu sırada televizyonun bahçeye taşan sesinden, Sivas’ta 37 kişinin yanarak öldüğünü duysaydık ve yakanların da “ yakın, yakın, işte cehennem” çığlıklarına şahit olsaydı annem. Ona, 1922 yılında şimdi üzerinde yaşadığımız bozkırda bir zamanlar kardeşçe yaşadığımız binlerce komşusunun, bir sabah trenlere doldurulup hayatlarında ilk defa görecekleri bir yere, “işte, vatanınız artık burası” denilerek gönderildiklerini anlatırdım önce. “Bizi nereye gönderiyorsunuz, bizim evimiz burada” diye ağlayan komşularını… Sonra derdim ki: “Anne şaşırma, biz ölmüş bozkırın sütünü emdik, başımıza bunların gelmesi normal!”

HELAL SÜT

Annem, tanıdığı birinin yakışıksız bir haberini duyduğunda, şaşkınlıkla, “yok canım yapmamıştır öyle bir şey, ben emzirdim onu” der, arkasından da masumca açıklardı: “Onun anasının hiç sütü olmadıydı kuzum, çok meme verdim ben ona. Kardeş sayılırsınız…”

Annemin iyilik ve kötülüğü, emzirdiği süt üzerinden tarif etmesine M. Klein’in “Haset ve Şükran” kuramında da rastladım.

Klein, çocuğun anne memesi ve annesiyle ilişkisine büyük önem veriyor. Ona göre, “meme, içgüdüsel bir biçimde, besin kaynağı ve dolayısıyla daha derin bir anlamda yaşamın kaynağı olarak algılanır. Eğer her şey yolunda giderse, doyurucu memeyle bu zihinsel ve fiziksel yakınlık, yitirilmiş olan o doğum öncesi anne-bebek birliğini ve buna eşlik eden güven duygusunu bir ölçüde yeniden kurar.”

Biz ölmüş annemizin sütünü mü emdik? Anadolu’nun sütünü. Göç yollarında ölen komşularımızın, kovuklarda kıstırılıp kurşunlanan köylülerin, yanmış otellerin içinde kalan kardeşlerimizin Anadolu’su. Issız dağ yamaçlarının, serin çavlanların, bozkırın Anadolu’su. Maraş’ın, Sivas’ın ve Roboski’nin. Eskişehir’in, Taksim’in şimdilerde…

Başımıza gelenler bu yüzden mi acaba? Bu yüzden mi, bu kadar çok hırsız, soytarı, riyakar ve yalancısı var tarihimizin?

Bulandırılmış hakikat, bulandırılmış süttür…Şimdi, sonuna kadar hakikat ve sadece hakikat için… Korkmadan, utanmadan ve katlanarak… Sütümüzü berrak kılalım. Helal süt emmiş kardeşlerimizi hatırlayarak…

Helal süt mü arıyorsunuz; Sinan’ın, Hüseyin’in, Mine’nin fotoğraflarına bakın. Ali İsmail’in gülen yüzünü hatırlayın. Erdal’ın son mektubunu okuyun, mezarsız Veysel’in masum şiirini. Ethem’in türküsünü dinleyin gece yarısı başkent metrosunda.

“Su-i misal misal olmaz,” kötü süt örnek olamaz hayatımıza. “Su çatlağını bulur,” biliyorum ve henüz zalimler kazanmadı.

İyiliğe inancınızı kaybetmeyin.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Ercan KESAL'ın İyi Süt, Kötü Süt başlıklı makalesi, kelimenin tam karşılığı anlatmak için didindiğimizi derleyip toparlayan kelamın bir başka yüzünü oluşturmakta. İdrak edebilmek sadece okumaktan değil fikri özümsemekten anlamak için didinmekten geçmekte olduğunu bir kez daha örnekleriyle hatırlatmakta. Ercan KESAL ve Birgün Gazetesi'nin anlayışlarına binaen metni sayfamıza alıntılıyoruz.

..Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Dönüşüm - Gentrification Belgeseli - Yönetmen Hakan TOSUN - Youtube
Hemzemin Forum Postası
Turkish Capitalist Modernity And The Gezi Revolt - Ahmet ÖNCÜ - Journal Of Historical Sociology
“Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor” - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
Sesli Meram: Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz
Hrant Dink:1789 Paris-1915 Anadolu-2007 İstanbul - Vahap IŞIK - Jiyan
Bir Sevgi ve Nefret Projesi: Hrant Dink - Dikran M. ZENGİNKUZUCU - Evrensel
Birlikte Çürüyorlar - Yetvart DANZİKYAN - Agos
19 Ocak Vesilesiyle İradenin İyimserliği Üzerine - Kenan ERÇEL - Birikim
Ahparig'i Öğrenmemiz İçin Bir Ömür Verdi Hrant. Ya 'Parev' Kaç Ömür? - Kemal BOZKURT - Radikal.Blog
Hrant’ın Katlediliş “Anı” Belleğimizin “Mekanıdır” - Emek EREZ - Mühim Hadiseler
Armenians Must Understand that Hrant Wasn’t “1,500,000 + 1” - Sako ARIAN - Hetq
Hrant Dink ve Agos Gazetesi. 14-15 Ocak 2014 - Fatih PINAR - Youtube
Discovery Of Dink's Murder Is Contributing Factor To Justice - Cevat SİNET - Armenpress
Gülten Kaya: Nizami Bir Cinayet İşlediler - Agos
19 Ocak Hrant Dink Anma Konuşma Metinleri - Garine's Gurbet Kuşundan Nağmeler
Hakikat Anlatıcısı Hrant Dink - Ercan Jan AKTAŞ - BiaMag
Ah Ahparig, Gidemem Ki Artık - Gözde BEDELOĞLU - Birgün
Hrant'a Gelince Kavgayı Keserler - Ümit KIVANÇ - Riya Tabirleri
Türkler, Güvercinler ve İnsanlar - Demir KÜÇÜKAYDIN - Demir'den Kapılar
7 Yıldır ve 99 Yıldır Olanlar Aynı - Ahmet İNSEL - Radikal
Muammer Güler ve Dr. Reşit; ya da Erdoğan ve Talat - Taner AKÇAM - Taraf
A Lot Has Changed Since Hrant - Yasemin ÇONGAR - Salpi GHAZARIAN - Civilnet.am
‘Katledilmemek İçin Mücadele Ediyoruz!’ - Çağla AĞIRGÖL - Birgün
Հրանտ Դինք / Հոգեվիճակս վախվորած աղավնու է նման -  Shushan HARUTYUNYAN - Blansh
19.1.2007: Hürriyet’i Nasıl Bilirsiniz? - Gülseren ADAKLI - Azad Alik
Khent Çocukların Kemanları - Onur BEHRAMOĞLU - Şalom
Yazar Gün Zileli ile #HrantDink Anması Üzerine - 140 Journos
Özgür Gündem - Baki GÜL - Mustafa KARASU - Akın BİRDAL - Jean SIRAPIAN - Sterk.TV
Öcalan’ın Ağzından ‘Ermeni Meselesi’ - Agos
HDP’li Ermenilerden Açıklama - Nor Zartonk
KCK Ermenilerin de Savunucusudur - M. DELILA - Yeni Özgür Politika
Kürt Ulusal Hareketi ve Geçmişle Yüzleşmenin Dayanılmaz Ağırlığı - Garbis ALTINOĞLU - Köxüz
Arafta Beklerken (Kim Kime Mecbur?) - Yücel GÖKTÜRK - Bir + Bir
Ve Her Şey Hızla ‘Merkez’e Kayıyordu - İsmail Güney YILMAZ - Sendika.org
Operasyon - Tanıl BORA - Birikim
Gezi, Kürtler ve Akp-C İktidarı – Cihan ÇABUK & Erkan DOĞAN - Başlangıç
İzlenimler II: Wacquant’a Göre Gezi İsyanı - Emrah GÖKER - İstifhanem
Emine Cansever: Gezi Direnişi Halkın Birikmiş Bir Patlamasıydı - Med Nuçe TV
O Polisin Yargılanması Yetmez - Ceyda SUNGUR - Radikal
Hawar Lice - Aydın ENGİN - T24
Katliamın İzlerini Silemezsiniz - DİHA - Özgür Gündem
‘Uludere Katliamını MİT Yönlendirdi’ - Sendika.org
‘Politician’ or ‘Political Scientist’? : Thinking On The Status Of A Researcher - Umut BEKCAN - Research Turkey
Pınar Aydınlar: Sermaye Ağalarını Tahtlarından Edeceğiz - Jiyan
RTE mi, Cemaat mi, Askeri Darbe mi ? - Mustafa SÖNMEZ - MS' Blog
Örgütün Adı Kondu: PDY - Taraf
Ahmet İnsel: AKP Asgari Demokratik Meşruiyeti de Kaybediyor - Ekin KARACA - Bianet
‘Paralel’ Manipülasyon - Cafer SOLGUN - Taraf
Utku Kalı: ‘Reyhanlı’yı Bilip Susanlar Suç Ortağıdır’ - Elif ÖRNEK - soL
Yeter'in Katilini Koruyanlar Soruşturulacak - İsmail SAYMAZ - Radikal
Ağır Hasta Tutuklu Ve Hükümlülere Karşı İşlenen Suçlara Son Verilmelidir! - Türk Tabipler Birliği
MİT-AKP Bildiklerini Açıklasın - Yücel ÖZDEMİR - Evrensel
BDP'den Savcılığa MİT Başvurusu - Rusya'nın Sesi
BDP Grup Toplantısı Konuşması - Selahattin DEMİRTAŞ - BDP Medya
Kadıköy Mitinginde Rojava’ya Statü İstendi - Bianet
Rojava Toplumsal Sözleşmesi - Çeviri Ersin ÇAKSU - Özgür Gündem
Bağımsız Kürdistan! - Osman OĞUZ - Kadraja Girmeyen
EZLN 'den PKK 'ye Ezilenlerin " Barış Görüşmeleri " - Raul GONZALO - Patria Libre O Muerte
Halep'te Katledilen İki Ermeni'nin Hikayesi - soL
Suriyeli Türkmenler Kızılay Kampından Kovuldu - soL
Jandarma 7 TIR İçin Alarma Geçti - DHA
Afyon Valisi: “Abartmayın 3 Kızımız İstismar Edilmiş” - Çekirdek Çocuk
Can Turkish Government Do More To Reduce Pedophilia? - Pınar TREMBLAY - Al Monitor
Çocuğunuzun Müslüman Olmadığını Kanıtlayın! - Gülsen CANDEMİR - Birgün / Aykırı Doğrular
TOKİ'den 'Acil İniş'! - Serkan OCAK - Radikal
Majik'i Yıkan Otelin Ruhsatı İptal Edildi, Tek Duymayan Beyoğlu Belediyesi! - Elif İNCE - Radikal
'Neden Çevreyi Kirletiyorsunuz' Diyen Çifte, Hapis Cezası Verildi - Evrensel
Park Forumu'ndan Çağrı Var! Beyoğlu Belediyesi'nden Hesap Soracağız! - Emek Bizim
Gezi'yi Aklayan Karar: Hukuka Aykırı Projeye Karşı Demokratik Hakkın Kullanılması - Kemal GÖKTAŞ - KG' Blog
Beyond #Gezi: What Future For The Movement? - Roarmag
Uçan Balkon - Bülent USTA - Birgün
Hamburg: Rote Flora Bleibt Kulturzentrum - Spiegel
How The NSA Almost Killed The Internet - Steven LEVY - Wired
tyyp:// - Rakyll - Github
İnternet’e Özel Dua ile Girilsin, Başbakan Emriyle Çıkılsın - Esra ARSAN - Evrensel
İnternet Sansürü Artık Daha Kapsamlı - Adilcan EREN - Redaksiyon
İnternet Torba Kanunlarında Son Durum (17 Ocak) - Füsun S. NEBİL - Türk İnternet
İnternette Çinnet – Tuğba Tekerek’in Alternatif Bilişim Derneği Başkanı Ali Rıza Keleş’le Röportajı - Taraf - Sendika.org
Cihan Tuğal: “Liberal İslam’ın Çok Büyük Bir Kriz Yaşıyor Olduğu Muhakkak” - Devrimci Gençlik - Sendika.org
Mehmet Ö. ALKAN: İktidar, Muhalefeti Kriminalize Etmeden Değişime Katmalı - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal
Beyond Growth or Beyond Capitalism? - Richard SMITH - Truthout
How Walmart Organizers Turned the Internet Into A Shop Floor - Sarah JAFFE - In These Times
World Bank: Global Economy At Turning Point - Andrew WALKER - BBC News
Kavganın Sırrına Erenlerin Tebessümü - Meral ÇİÇEK - Deftera Reş
Toplum Eşcinsellere Hazır Mı? - Çiçek TAHAOĞLU - Bianet
Düştüğümde Elimi Tut Ki Ben De Seni Tanıyabileyim… - Ayşegül LAÇİN - Fraksiyon.org
Vigilante?!!? - Gün ZİLELİ - GZ' Blog
Neoliberalizm, Ekoloji ve Küresel Ayaklanmalar Üzerine Susan Buck-Morss Röportajı - Onur Ulaş İNCE - Cogito
Loic Wacquant: Inequality, Marginality And Social Justice In The City (17.01.2014) - BOUN Istanbul
“Kavganın” Kazananı Sinizm – Ziya İSPİR - Başlangıç
İktidar Virüsü - Bülent USTA - Birgün
Yıldıray Oğur Aptal Olduğunu Kabul Etti! - Turnusol.biz
Sarte: Niçin Reddettim - Mühim Hadiseler Enstitüsü

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Promo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
hrant dink by can burak

>>>>>Poemé
Yetimler Ağıdı

Bunu sana nasıl söylerim
Hata benim günah benim suç benim

Dünyalar içinde dünyalar sevgilim
Ateşten çıkardım baktım uzunca kendimdi
Bir de başımın üstünde yok bir ülke; kendimdi
Dilim yola düştü pupa yelken pınarlarım yas içinde, hey hey
Yüzümde kan kalmadı kuraklık can alıyor bir yandan, dan!

Bir travmam var kenarı hâreli
Yine hâreli geçti yine zulüm beni

Meydan başaklarım kanıyor
Uzun bir yürüyüşüm ben; bakın
Anlarsınız yol yorgunu gözlerimden
Şiircebimden beslenen tedirgin güvercin
Dayamış gagasını yavrusununkine

Eyvah ki hrant, bir vakitte
Göğerçinleri yemlemişti, seninki!

Kanı gördük okul dönüşünde ders kitaplarında
Seslere karşı çok ilgiliyiz de ondan seslerden olur ölümümüz
Sonra büsbütün çıkarız raydan, her vagon kendi cehennemine
Kalbimiz doludizgin, kimse avutmasın içimizdeki tren düdüklerini

Toprak insana gömülüyor, bodina da öldü
Sınırlar biraz daha kırmızı

Bütün karakamuları alaşağı eden bir bun
Bir bayraktın düştüğün yerde patikalar’ın açtığı
Bir kısrağın tayını emzirme sesiydi soluğun
Şimdi çığ gürlemesidir aşan zamanı

Bembeyaz tırnaklarla kazdığı o görülmedik arkta
Kan ve gözyaşının birbirine değmeyen ortaklığı

Yattım yere bakıyorum toprağın hisli eşitliğine
Sular sınırları pasaportsuz geçer
Asıl azınlık yerkürenin kendisidir
Tek millet, gökyüzüdür ölürken yürekli düşünüldüğünde

Çan ve ezan arasına gerili mahyada
Acıyı dengeler yazı: ah-ya!

Orda hrant, başı dumanlı ararat’ta
Irağı bilmez bir yağız atla vardı oraya
Hrant ki, külü bile nemlendirir çorak dünyayı
Yine de her damlada ürperir yaşlı ararat

Ne değişir hayatla karşılaşsan
Hemen yanında arkadaşın ölüme gülerek bakıyorsa

Gözün arkada değildi, içerideydi a hrant! gözüm
İçerdeydi ve sözcükler - ki onlardı ve öldüren idi
Ürkekliğin ürperdi karardı boz güruhun
Yırtık tabanaltından kaçtı güvercin ruhun

Yaslandığım duvarın uğultusuydun
Beni sessizlikle açıklayan

Hüznü giydiğin pabuçlarında bin ahhh!
İçini delmiş kuzeyli bir rüzgârın
Erguvan kalbine kuzu’layan bir güvercin
Beykoz iskelesinde karaya vuruyor göçebe

Ağarmış bir gül var yakamda
İçimizdeki bahçelerden goncası

Bir yağmur kenti ne kadar ıslatır?
- Kanın insanı ıslattığı kadar ancak!
Neden ayakta ölür aylar?
- Kim bilir!

Ölümün yüzüne gülüyorsun
Bedenin kurşun geçirse de

Kanamasın yaprakları güllerin
Üşüyen sular ırmakların tenine karışsın
Akımını vurdular sözcüklerden kurulu fırat’ın
Beyaz bere bile ağlar çamurun işine

İki damla göz yaşı düştü vurulunca sen
Pülümür’ün yaşsız kadınının gözlerinden

Oysa küçük bir çocuktum ben de tren raylarında
Bozuk para gibi ezilen, hiç gelmeyecek sandığım baba
Duydu mu mersinli balıkçı cemal, yağmurun yağdığını
Ölümsüzlük denizine sabaha karşı?

Fazlasıyla geciktin, suyu dinle, aynayla ödeş, toprağa dokun
Buluşmayı bil kemik fırtınasında; sancınla yüzleş

Şeytan tiryakilerinin sivilcelerindeki irin,
Ey! kulak zarımı kanatan antik öfke
Topla köpek dişlerini, düşlerini çektir ve git!
Ölüm saklar ölümsüzlüğü yaşamın bildik türküsünde; hrant dink’i de

Zehrini yağmalar karanlık
Sis peçesine çakılı çöller

Affet! yoksulduk, ezilmiştik; aval aval seyrettik mülk talan kavgasını
Kan revan içinde söktüğümüz hayatlar, sözde şanlar sundu bizlere
Korkumuz kutsaldı gölgemizden, gönüllü kurşun olduk düş kırımında
Sesimizi linç tutup, kazıdık vicdanı, altın ve gümüş kakmalı hançerlerle

Bu kez çatlak bulunca suyunu, yasaklandı
İkinci emre kadar dökmek zehirli kanı

Ne cehennemi ne cenneti
Gurbeti de sılası da içindedir insanın
Ömrümüzün biriktirdiği onca kavram ve sözcük
Şimdi işgal altında

Son pankart sokakta gerili birazdan polis kesip atacak
Hepimizin ölümü en küçüğümüzün elinden olacak!

Ah ile eyvah ile geçiyor zaman
Dönsek kardeşliğimizi kutsayacak ardımızdaki kan
Vart’a gül demişler, ağlayan kim
İki kalp, iki zehir, yüz yıllık birikim

Bin dereden kanla dolmuş kuyuları hep ıslak
Sen, ben, hrant... bu toprak püskürtüyor sevgimizi

Artık kış çiğdemleriyle anacağız seni
Onlara kanınla, terin karıştı
Yüreğindeki tohumlar
Rüzgârlı sözcüklerle girecek türkülere

kırık bir zamanda uçan güvercin
üzgün tutar ağzındaki zeytin dalını

Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
Bulutlara rüzgâra asarım suretini her akşam
Her akşam bir mektup yazarım ararat kadar
Unutmadım bırakıp giderken söylediğin sözleri

Günler mi ağdı, ah, sular mı boğuldu
Sisten kapılar mı var şehrin gözlerinde


Göğüslerinin arasını şiirlerle süsledim hayatın
Aranızdan geçerken incinmeler düştü payıma
Güvercin kapaklandığında, yüzüm albatros ve yağmur
Borandır, bahardır, uzar sakallarım çıtırtılarla mavi

Kuşların sabahından geçelim hrant
Çiçek tozları havalansın göklerimizden

Zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
Ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
Bu yüzden sesini düşürmüş kaldırımlar leylak
Kırmızı, kanla gül arasında gidip gelirken kanı çekilmiş yaprak

Işık bilir vuracağı yüzü, konacağı kalbi
Güvercin, toprağın düşüne kanat

Kimi ölülerin ayakkabısı delik
Ve sakalları saklanmış ertesi güne
Kimi silahlı çiçek taşır öldürdüğüne
Bayrağa sararlar gözsüz yüzünü
Çorabını dikerler suç kime

Ak bir güvercin kanıyla çiziyor ölümünde
Ölümsüzlüğün resmini
Çocuksu, muzip, yakışıklı
Yüzün ki

Canlar içinde bir can
Kanlar içinde altı milyar insan!
Ve onlar vurdukça sana, alışkanlıklarımız çözülüyordu böylelikle
Küçümsediğimiz yollar açılıyordu önümüzde
Güvercinlerin dudaklarındaki sıcak rüya, korkularımızı dolduruyordu

Dilini susarken anlıyordum, konuşurken
Birden kendimi bir kardeş çavlanında bulurken

Çatılara konan kırmızı
Güvercinin bıraktığı vedayı büyütüyordu
Gölgesi ansız çekilen bir ağaç gibi yıkılırdım
Bir elim ötekini tutmasaydı

O ki bir fincan tuz istemişti yalnızca komşudan
Şimdi tuzlu bir nehir akıyor kalan ömürler arasından

Şimdi kim
Bu uzak diyen
Diyen bu yalan
Bu burkulan ruhun üşümesiyle kardeşliğin
Şu kurşun dökülmüş zaman

Bir ölüm şiirine eklensin diye
Gövdesiyle yazmıştı son dizeyi

Sürgüne okunmuş arguvan havası; ki kan
Yüzünü acıya dönmüş duduk, ah! gasparyan
Unutulmuş; ötekinin cenneti değil miydi her insan
Kim yırttı vicdanımızı, sevgimizi kim düğümledi

Kaç bin kerre öldük seni
Seni öyle sevdik, bağışla bizi

Bu evleri borçlu olduğumuz taş ustaları
Yürüyecek. Anı: hiçbir şey kalmadığında
Su inceliğiyle gülümseyen günahsız kan
Masum yüzünün görüntüsüdür dağılan

Kan kabuğun altında fokurduyor yeniden
Usanmış acısını sokakta gezdirmekten

Şairleri dinlemek lazım: kabuk, su, tir, naz-
Bir nar ki kırılınca hikâyemiz olacak
Hadi ölümü tuzlayalım sonsuz deniz
Hrant’tan sonra kokmasın bari ülkemiz

Aslında ne türk’üz, ne kürd’üz, ne ermeni’yiz
Öyle bir “baba”mız var ki hrant, hepimiz yetimiz!

Şiirin imzacısı yetmiş üç şair
A.Hicri İzgören, Adnan Satıcı, Ahmet Ada, Ahmet Günbaş, Ahmet Telli, Ahmet Uysal, Akif Kurtuluş, Altay Öktem, Altay Ömer Erdoğan, Arif Damar, Asuman Susam, Ataman Avdan, Aydın Şimşek, Betül Tarıman, Bilsen Başaran, Bülent Güldal, Celal Soycan, Cezmi Ersöz, Cihan Oğuz, Dinçer Sezgin, Enver Ercan, Fadıl Öztürk, Fergun Özelli, Fuat Çiftçi, Gonca Özmen, Gülten Akın, Gültekin Emre, Halim Şafak, Halim Yazıcı, Haydar Ergülen, Hayri K. Yetik, Hüseyin Peker, Hüseyin Yurttaş, İlhan Tülman, İlker İşgören, İ.Mert Başat, Kadir Aydemir, Küçük İskender, Mahmut Temizyürek, Mavisel Yener, Mehmet Atilla, Mehmet Can Doğan, M. Mahzun Doğan, M. Mazhar Alphan, M. Sadık Kırımlı, Mehmet Sarsmaz, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Metin Cengiz, Metin Kaygalak, Mustafa Özturanlı, Muzaffer Kale, Namık Kuyumcu, Nesimi Aday, Nevzat Çelik, Oğuz Tümbaş, Olcay Özmen, Onur Akyıl, Orhan Alkaya, Özkan Satılmış, Özlem Sezer, Pelin Batu, Rahmi Emeç, Salih Bolat, Sedat Şanver, Selim Temo, Sennur Sezer, Sina Akyol, Tarık Günersel, Tuğrul Keskin, Turgay Gönenç, Veysel Çolak, Yunus Koray, Yücelay Sal ve Zeynep Uzunbay

Kaynakça: ntvmsnbc