Sunday, December 28, 2014

Deuss Ex Machina # 530 - mørke hender på kroppen

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_530_--_mørke hender på kroppen

22 Aralık 2014 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. Psychic Frequencies - I Can't Remember (Test Tube)
2. Psychic Frequencies - After It Fell (Test Tube)
3. Lawrence - Blue Mountain (Mule Musiq)
4. Lawrence - Nowhere Is A Place (Mule Musiq)
5. Tujiko Noriko - Land Next To Me (Editions Mego)
6. Tujiko Noriko - Under The White Sheets (Editions Mego)
7. Tonikom - Under The Mirrored Surface (Hymen Records)
8. Tonikom - Dark Hand (Hymen Records)
9. Objekt - One Fell Swoop (Pan)
10. Objekt - Ratchet (Pan)
11. Aphex Twin - Syro u473t8+e (Piezoluminescence Mix) (Warp Records)
12. Aphex Twin - Papat4 (Pineal Mix) (Warp Records)

mørke hender på kroppen
(530)

Çukur Meseli

“İki yol var insanlık için: Kendi kendini imha veya gerçekten insanlaşmak. İnsanlık tek merkeze yönelen bir tür, öteki türler gibi dağılıcı değil. Bu biricik düşünen türün sonu, çözülüş olamaz. Mekân ve zamanı aşacak insan. Bu kanatlanış, birleşmenin, birlikte düşünmenin eseri olacak. – Cemil Meriç – Umrandan Uygarlığa

Suskunluğun tiradı yineleniyor bu her anında başka bir tahakkümün yapılandırıldığı menzilde erkin her hamlesi çok daha derin kırılmaları beraberinde getiriyor. Bir figürden artık mitleşen devletin nesnelliği; azabı hepimize takdim ediyor. Tek ve belki de en iyi yapabildiği şey olan gözetimin sınırlarını, susturabilmek adına yeni hamleler ile geliştiriyor. Denetim altına alınan halkı için adım atacak, nefes alacak saha bile bırakılmıyor. Körlük cismanileştirilirken, bunlar daha başlangıç çıkışları yineleniyor aralıksız. Her gün bir biçimde anılan paylaşılan karanlığın daha da derinlerimize nüfus ettiği bir ülkeye dair detaylar oluyor. Yoksunlaştırma suskunlukla çıka geliyor. Suskunluk kâfi bulunmadığında hedeflemenin öteki adının yeni bir tanımlama ile fişlemeler bahsi gerçek kılınıyor.

Yıkım her yerdeyken üzerine çok daha beterlerini yaratmak, yenilemek için eldeki fırsatlar erkçe değerlendiriliyor. Yakalanan her fırsat derin bir kırılmayı türetebilmek adına önemseniyor. Kes, kopyala yapıştır, dön başa yine yeniden anlatılan, kalıcı kılınmaya ısrarcı olunan şey yıkımı herkese nasip etmektir. Taarruzlarla, tüm bu şekillendirme gayreti devam olunmaktadır. Kalıcı yıkım adına türetilenlerim tümü, birer çıkarsamayı aşarak gerçek kılınıyor. Sözün önemi uzun bir zamandır bir kenara terki diyar edilirken nobran bakış, durmaksızın baskı ve sonsuz hiddet güncelleniyor. Çıkar erkânın tek gözettiği, yağma sadece umursadığı ve akçe tek ilgilendiği oluyor bu güncellikte. Bütün birbiri içerisinde dönüşümüne devam ederken kalıcı olana varabilmek, suskunluğu herkesin nasibi, kısmeti ilan edebilmekle birleşen bir tahayyül gerçek kılınıyor.

Biyopolitik kurgunun teoriden gerçekliğe ulaşmasını bir istikamette anılanın, artık pratikte bu ülkenin her gününe sığdırılanı olarak değerlendirdiğimiz vakit her şey daha bir berraklaşıyor. Bütün kartlar artık açık oynanıyor. Kısmetimiz bahsinden talihiniz vurgusuna, alın yazısı terennümüne varana kadar bütünlüklü olan yegâne şey; bedene kurulmak istenen tahakküm oluyor. Bedenler üzerine girişilen hamleler, daha sokakta adımlar iken şekillendirilmeye başlıyor. Ev, okul ve askeri disiplin, hemen ardından çıka gelen günlük hayat ritüelleri arasında sıkıştırılan ara bağlaçlar, iki arada bir derede, yinelene gelen gözetimi ve denetimi yekten anlaşılır kılacak hamleler ile bu gerçek kılınıyor. Deney sahası bir ülkenin boşa olmadığı, yok yere anılmadığı artık kesinkes belirginleşiyor.

Bedene karşı erkin dilinden hiç düşmeyen müdahale etme bahisleri, heveskârlığın birleşimiyle beraber bambaşka olmayan artık kesinkes içinde yaşaya durduğumuz bu kesintisiz, karanlık bina olunur. Bedenler üzerine kurulmak istenen tahakkümün evreleri aşıldıkça, yeni rotalar belirlendikçe dün andıklarımızın bugün birer ikişer hayatlarımızın gölge gibi takipçisi olduğu meydana çıkacaktır. Erk, kendini baba figüründen, gözeten, denetleyen bir gardiyan formuna çoktan evirirken anlatılan masalın hakikate varan tek unsurunun bunca kolay değişimin bir anda olmadığıdır. Her gün bir aşama, her gün yeni bir hamle gün aşırı kotarılan, değerlendirilip bir an evvel hayata aktarılan, rutinin merkezine konumlandırılan hamleler bu masaldan arta kalanın ezcümle gerçeğini oluşturur bu yeni ülkede.

Yeni bir ülkeyi oluşturma derdinin değil, eskiden edinilmiş olan gözetleyip çokça denetlemenin aynı zamanda saniyesi saniyesine vurdulu, kırdılı, hırı bol, şiddeti gani ülkesidir mesel edinilen. Şiddetin topyekûn kanıksanabilir addedilmesi için çabaların birleşimidir yeni! Mahlaslar, vurgulamalar, beraberinde türetilenler, basit olan şeylerin giderek daha fazla hiçbir zaman tükenmeyecek bir iştahla yıkılması ve yok edilmesi adına yinelene gelir ol yeni ülkede. Menzil geliştirilirken, yapılan hamleler güncellenirken iktidarın hayata karşı doğrudan taarruz ve eylemleri ve sonsuz müdahale gayretkeşliği meydana çıkmaktadır. Yeni ülke diye anılanın bir tabela bahsinden ötesi olmadığı kanıksanmış olan ezberlerle yol almaya devam eden bunu hiçbir surette gizlemeyen bir aklın meydan okumasıdır karşı karşıya olduğumuz.
Sessizlik tam ve mutlak bir biat için yinele gelmekteyken meydan okumanın boyutu da görünmektedir açık, seçik olarak. Kesintisizleştirilen erkin delirtici hamlelerinin bedene önce sözle daha sonra kin ve hiddetle beraber şekillendirdiği eylemselliğinin sonuçlarını özetlemektedir. Belirgin olanın toptan bir tarumar etmek olduğu, kendisi gibi görmediği herkesi tefe koymak olduğu anlaşılır kılınmaktadır behemehal. Bir düzenin nasıl kesintisiz bir biçimde yok etmeler ile donatıldığını örnekleyendir Yenilenmiş Türkiye. Bir buyurganlık dize geleceksiniz eninde sonunda elimize düşeceksiniz öyle ya da böyle biat edecek, iyice sessizleşeceksiniz, erkânın yol haritası olarak kalıcılaştırılandır.

Bedene karşı kurulan tahakküm aklı yerle yeksan eden dönüştürme gayreti bitimsiz bir suç savunmasının göstergesi hak ihlalleri, istekli linçler kesintisiz tehditler bu yol haritasının nasıl doksan bir yıldır değişmediğini göstere gelmektedir. Sessizleştirmek, tekil ve yekpare olana varabilmek için her şey denenmektedir o bahiste. Günün satır aralarından çıkıp gelenler, çokça dillendirilmiş olsa da işittirilmeye devam olunanlar, hakaretler iş bu düzlemin söylemini anlatır. Bina olunan söylem tastamam eksiltmelerin gayretkeşliğidir. Karşılığını ya da bir benzerini ancak sıradan bir faşizm içerisinde yaşayarak anlayabileceğimiz örneklemeler ile tehditler birbirine kavuşturulur. Her şey kırmızıçizgiler olarak anılan bu sınırların ortasında giderek daha çok derdest edilmeye çalışılır. Akıl ve fikir, nadasa terk edilmesi gerekli olanlara en birinci örnekler olarak sunulur.

Bedene karşı gerçekleştirilen her tahakküm eylemi bunların az yanında yöresinde şekillendirilen ahkâmlar ve daha sonrasına dair çekimser olmayan beteri ve fenanın yolunu arşınlayan hamleler bu güncelliğin içerisinde yinelenir durulur. Tamamında yukarıda örneklemeye gayret ettiğimiz suskunluğu sağlayabilmek için eldeki hiçbir imkan ve sair olasılık kaçırılmaz. Değerli bulunan hemen her hamle bu bağlamda yeni ülkenin gamında, yapımında oluşturulan hamurunda etkileşimi sağlar. Biyopolitik tahakküm etme, yoksunluklar ve daha büyük noksanlıklar ile bir türlü tamamlanmayacak biçimlendirmeleri ortaya çıkartır iş bu sahanlıkta. Nereye kadarı yoktur artık sonsuza kadar sürecek, iktidarın yeter artık bahsinde kendi kendine varacağı onamaya kadar sürecek bir suç-fail-intikam düzeneği hayata geçirilir o ya da bu biçimde.

Nihai olarak bahsedilen kalıcı bir yıkımdır oysa. Daha dün gibi hatırlatılanı bugün en beterine çevirebilmenin yolları arşınlanır ol mevzide. Kendiliğinden değildir hesabı, kitabı çok ince ayarlanmış bir hiddet sarmalına rehineliktir vaaz olunan. Sonuna kadar çabalar ile şekillendirilen menzili içinde yaşanırken boğuntuya koyma gayretidir söz konusu olan her bir hamle yaşamı. Tereddütsüz biçimlendirme, bir noktadan sonra her şeyin birbiri içerisinden bağlantı kurularak, karmakarışık bir kördüğümü beraberinde getirir. Cumhurun reisi olmaktan öteye çok zamandır geçmiş olanın; dilinden dökülenler bu benzetme halinin, birbirine sıklıkla eş anlamlı hale gelen söz söylerken hayatı eksiltme gayretinin doruk noktalarından birisini bir an olsun çekinmeden yinelemektedir. Her şey kritik edilirken, daha en başından darbeci ya da ona yakın olan herhangi bir müdahale olarak değerlendirildiği yerde erkin lügatinin ezberlerle şekillendirildiğini meydana çıkartan meydan okumalardır karşılaştığımız.

Darbecinin ekürisi bu seferinde ihanettir. Vatana ihanet olarak değerlendirilen ise doğum kontrolünü bir biçimde bu ülkede kör topal anlatılmasına karşı vurulan sektedir. Doğum kontrol yönteminin en hafif olan tabirle bir cehennemde yaşarken, dünyanın şartları giderek daha zora koşulurken, liberal tavrın en bedbin önermelerini modernizm olarak sunan yenisinde halen sorun teşkil ettirilmesi gayretidir mesele. Kadın bedenine karşı söylenmedik söz, işittirilmedik hakaret konulmazken böylesi bilinirken bir kez daha tecrübe ile sabit olan sabık aklın tahayyülü ile yeniden biçimin yeniden yok etmenin yolları arşınlanır erk eliyle. Bakabileceğinden ağır yükün altına girilmesi mubah olarak diğeri ise vatana ihanet olarak değerlendirilir. Kontrol mekanizmasının denetim makamının nasıl bir tavırla şekillendirildiği nasıl eril bir yaklaşımla şekillendirildiği ortadadır bir kez daha.

Akla gelenler, dilden dökülenler kadının yaşam içerisindeki konumunun nasıl da geri planda kalması gerektiğidir. Evinde oturup, kurallara, erine riayet eden ve imkânlar kadar değil hemen hiç arasız çocuk doğurmaya hazır, nazır olduğunun kodlaması gerçekleştirilir. Ne ki gerçekler ol başın söylediği gibi bir vatana ihanet çabası değildir. Ne ki ol bahiste makamın mevkiinin imkânları doğrultusunda tepeden indirgemeci, müşterek olan sıradanın hayatlarında esemesi okunmayacak şanslarla hayatta karşılaşmayacak olan insanların yaşam için çabalarına karşı bir efelenmedir bu söylem ve beraberinde türetilenler. Muktedir kendi yansısından diline yerleştirdiği kodlarla beraber bu uygundur – bu uygun değildir seçenekleri dışındakileri toptan devre dışına itmektedir. Muktedir olan zat, gücü doğrultusunda her şeye müdahale edebileceği ihtimalini yinelemektedir bir kez daha umarsızca.

Derdest ettiği, kıydığı, yerdiği, yok saydığı, eksilttiği yetmez bir de ahkâmlarla birlikte yeni düşmanlıkların, biçimlendirmelerin sularında yol almaktadır. Biyopolitik dönüşüm muhafazakârlar için değil, herkes için yeni kırılmaları bu menzilden içeriye buyur ettirendir. Erdoğan’ın sözcükleri, incelikle dizilmiş görünen konuşma rutinindeki cümleler bu tavrın bir yansısıdır. Kendi dilinden çıkanlar, yönlendirme gayretinde hiç gizli saklısı olmadan kurduğu cümleler ile bu ülkenin yeni bir kurucu baba figürünü temsil etmektedir kendi kendisine. Devlet dediğinin meşrebi her günü bir biçimde zapt etmekten öte, tarumar etmekten ayrı gayrı değilken bunun altında imzası olmaktan kaçınmayan bir önderliği taçlandırmaktır maksat. Biçimlendirilen söz, kurulan cümle, anlamını bulan meram dâhilinden dökülenler anlaşıldıkça Recep Tayyip Erdoğan’ın tahayyülünün biyopolitik mekanizma adına yıkım olduğu, kuralların yeniden tanımlandırılması olduğu meydana çıkmaktadır.

Makine gibi bir rutine ulaşmış olan personalardır varılmak istenen yenideki ülke yurttaşı. Söz konusu olanı kestirmeden bir yok etme rutini içerisinde biteviye bir müdahale alanın dâhilinde tek tip norm ile hareket eden, kurallara riayet ederken kendi benliğini, tözünü kaybetmeye mahkûm bir algı ve dünya kotarılmasıdır mesel edilen. Erdoğan’ın kadına yönelik ne ilk ne de sonuncu olan bu tehditkâr söyleminin ertesinde çıka gelenler de bu menzilde varılması temenni edilenin halini, yönünü göstere gelmektedir. İstanbul Sözleşmesi olarak anılan devletlere yaptırım gücü ihtiva eden bir platformda devletin sözünden çıkmayan kurumlar haricindeki hiçbir kadın örgütünün yer almaması sağlanır. Devletlerin takip edilebilmesi, şiddete, kırımlara ve tıpkı örnekteki gibi meydan okumalara karşı hakların savunulabilmesi için gereksinim duyulanları bu memlekette her şey tamammış gibi bir kenara itmektir bir kez daha.

Tahakküm etme sonsuz bir devinimin bir başka suretini çıkarta gelir. Bir söz edilirken, bir hamle ile hışımla ülkenin dönüşümüne en üst makamdan müdahale gerçek kılınırken esasın esemesi okunmamaktadır. Esas kırım bugün bu ülkededir. Kadına karşı kurulan tahakkümün, tüm ezber olunanın devamlılığıysa çocuklara geleceğimiz olanlara karşı yinelene gelenlerle şekillendirilmektedir. Hiç es kaza değil, bilinçle birlikte kotarılmaktadır. Hesabın, kitabın zora koşturma, daha kötüsüne alıştırma, kanıksatma olarak değerlendirildiği yerde tahakküm sınırlarını yıkarak her gün hıncı, yeniden hayata dâhil etmektedir. Dilin, anlamın, meramın kökü kazınırken bedenler türlü çeşit oyunla, tezgâh ile ve kanun görünümlü olan gasp edişlerle birlikte bu “dahli” doğrudan hamleleri güncellemektedir.

Güncellik bahsinde asırlardır sürdürüle gelen o dayatmalar yeni makul normatif olarak takdim edilir yine, yeni ve yeniden. Bir vesile, bir görüş ya da şüphe menfi anılanın bunca kolaylıkla zikredilmesini mümkün kılar. Gördüğümüz ve fark ettiğimiz topyekûn bir derdest ediştir, tüm makul olanların kısıtlandırıldığı daim bir biçimde müşterekin tarumar edildiği bir güncelliktir. Yaratılan, ulaşılan menzil bu tehditlerin en üst perdeden seslendirildiği bir sahadır. Kahrın ta kendisini belirginleştiren çocuklara zulmedilirken, kıyılırken bile vazgeçilmeyen bir an olsun hatırdan çıkartılmayan bir necidir, kimdir sorgusu dönüştürülür bir bit yeniği gibi. Hiddet, kin ve linçle hayat artık yaşanılmaz kılınırken bunca hoyratça bir dahası, bir de ilavesi söz konusu edilir iki arada bir derede. Soyunun şeceresine düşülür itinayla, bir daha.

Tahakkümün aman vermezliğini taçlandırmak adına, bu gibi çıkarsamalarla akılları esas meseleden uzaklaştırmak için her şey denenir. Her yol bu bilinçli taarruzun durdurulmaması içindir. Makul şüphenin bir tanım olarak, bir teori olarak dillendirilmesini müteakiben önce hak önce kanun ile düzenleme gerçekleştirilmesine lüzum bile duyulmadan linçler bina olunur. Her hamle, oradan çıka gelen her çaba bu çukurun sıradan bir gününce bir dolu kırımı sığdırır. “Çukur” derinleştirilmektedir behemehal alınan tedbirlerle birlikte. Yaşam hakkı toptan yok sayılırken bir yandan da ‘nefes’ almanın önü alınmaya gayret olunur. Çürütülmeye devam edilen hayatlarımız kokuşmaya terk edilmektedir. Kokunun örtbas edilmesi ise mümkün değildir.

Her tehdit dolaylı değil en direkt olarak bunu sağlayabilmek için yinelenir. Yaşadığımız yerin bir düzlem, toprak ya da sınır ya da ülkeden ziyade çukur hali böyle tescillenir. Çukur böylesine derin kazılmaktadır. Yenileme ve düzenleme öylesine peyderpey gerçekleştirilir ki o kraterin derinlerine ta en dibinde doğru yollandığımızı unuturuz. Tekerrür eden tarih değildir sadece çok daha önce yaşatılanların bir sürekliliğe kavuşturulmasıdır. Bedene kurulacak tahakküm yarınları yok etmek üzerinden hiç aralıksız çalışmaktadır bu çukur içerisinde, bu çukur menzilinde. Başından sonuna kadar her cümle ve her eylem ve her vazolunan ve hep gerçek kural ve kaide diye icat olunan bu sınırın çukurunun kalıcılığını sağlama alır. Sağlaması yapılan muktedirin bedene karşı taarruzunun güncelliğidir.

Dün yapılanlar, bugün tekrarlananlar, yarın yapılması için “vaat” edilenlerdir. Kesinleştirilen, cerahati ayrıştırılmaz kılan bir karanlık döngüdür. Her eylem ve her edimden sonra çıka gelen sarmal, gümbürtü sırasında bütün bunların nasıl itinalı bir biçimde tekrardan yinelendiğini göstere gelmektedir. Peyderpey zulüm kadından çocuğa ya da yaşlıya pay edilip durulurken bir makûs kader değildir tekerrür ettirilen. Yaşamın ana hatlarının nasıl itinayla ve özenle tahrif edildiğinin suretleridir. On altı yaşındaki M.E.A’nın bir sözü paylaştığı için önce okulunda göz altına alınması alelacele mahkemeye çıkartılması ve iki gün mahpus edilmesidir yaşamın ana hatlarını kopartma gayreti. Şeklen bir yaşam standardının dayatılmasıdır. Sözüne sahip çıkmak bir yerlere meramını anlatmanın önüne setler kurulduğunun davullu zurnalı ilanı M.E.A’nın iki günlük tutsaklığı sırasında zikrolunur.

Devlet nazarında kadın ya da kız, erkek veya genç, yaşlı ayrımı bir süre sonra geçersizdir. Kendisine benzeştiremediği, onay almadığı rızasını gasp etmediği herkes rehinesidir, yok edilesi olduğu bildirilendir. Bu korkunun gösteri haline dönüştürüldüğü bir menzildir bir çocuğun başına getirilen. Bir de bu kadar sürede halen hiçbir surette anlaşılmayan Kürd çocuklarının gerçekliği vardır. Yaşlarını erken alarak hayatta yer edinmeye çalışan küçük yetişkinler ki onlardan halen haberdar olanların sayısı bile bir elin parmaklarından az biraz fazlasıdır bu cehennemi güncellikte. Her şey olur bildirilirken hakkın ve hukukun gaspı söz konusu edilirken M.E.A örneğini bir adım daha ileriye taşıyan bir mesel Kürdistan illerinden Cizir’de gerçekleştirilen kırımın provasıdır.

6 ve 7 Eylül 1954’de ülkenin Hıristiyan ve Musevi nüfusunu temizleyebilmek için tezgâhlanan, provokatörlüğün adım adım takipçisi olan manşetler ile Kürdün hakkından gelmeyi amaç edinenlerin pespayeliği dökülür. Ekranlardan görünen, manşetlerden duyurulan bir ülkede yaşam hakkının ne kadar ağır bir hal ve yola sokulduğunun örneklemidir. Dindarların evlerini ateşe verdiler başlığının gerisi anlam ya da bağlamı değil suçu teşvik edendir. Ne Cizir’de yaşatılanlardan kimse haberdardır, ne de kim ne olup bitiyor bunun farkındadır. Hiddetin sarmalını daha genişletebilmek zapturaptı her yerde mümkün kılabilmenin yolu o tekerrürden ziyade tehdidi yinelemektir. Devletin özünün, sözünün neye dönüştüğü meydandadır bir kez daha. Kurabildikleri cümlelerle insanların daha dün gibi yaşadıkları korkuları bir kez daha önlerine servis eder muktedir. Bu kez destekçi olan kesimlerin de ön ayak olmaları da vardır.

Cizir’deki kalkışma, bir barış süreci içerisindeyken kör topal nasıl her şeyin bıçak sırtında yönetildiğini, ilerlediğini de anlatmaktadır. Hiçbir ilave söze gerek bıraktırmayacak bir biçimde. 65 yaşındaki Abdullah Deniz’in, 19 yaşındaki Yasin Özer’in ve henüz on beşindeki Barış Dalmış’ın katledilmeleridir meselin özetten çıkan kısmı. Özet geçilemeyecek olan insana verilen değerin, devletten aşağıda tutulduğunun kanıtıdır bir kez daha. Yıllar yılları kovalarken, Roboski Katliamı üçüncü yılına ulaşmışken, her şeyde her konuda yarım yamalak bırakılan adaletsizliğin sahnelenmesidir Cizir’de gerçekleştirilen. Kini ve nefreti yücelten, tıpkı Ankara’da lacivert takım elbiseliler gibi, Cizir’de de, Roboski’de de, Amed’de de, Konya’da da ister kamuflaj, ister kolluk kuvveti kılığının ardından çıka gelendir özetlenen. Yaşam hakkına taarruz kesintisizdir.

Yaşam hakkından gelinmesi gereken belki de en öncelikli sorundur erkânın anlayışına göre. Başkalarının acılarından ‘sevinç’ devşirenlerin ülkesi haline böyle dönüştürülmekteyiz işte. Birisinin yaşadığını, ötekisine reva görenlerin hiç amasız, fakatsız söze karışabildiği bir menzildeyiz haddizatında. Çukur derinlere kazılırken iş bu menzil artık bataklık haline dönüştürülürken her şey sütlimandır diye bildirilen bir ahvalin yaşayanlarıyız. Kırılmalar artık anlık ve yaralar sonsuz bir döngüde bir nişane hepimizin tamı tamına yük edindiğimiz. Sütliman diye bildirilenlerin kıyısında çürümek ise kalıcılaştırılandır en kestirmeden, kıssadan. Yaşayabilmek bariz bir biçimde öteye beriye değil hepimize eşit ve aynı şartlarda yıkımlar vaat eden, bunu önceleyen bir akıla karşı kim olduğumuzu, nerede ve hangi biçimlerde bu hayata tutunmaya çalıştığımızı yineleyebilmektir.

Unutmadan, yaraları ve acıları hafife almadan üstünden atlamadan paylaşabilmektir. Daha büyük, daha derin çok daha ağır sınanışlara karşı hazırlıklı olabilmek için çukurun hikâyesini daha çok anlatabilmeliyiz bu menzilde. Yok olmamak için yokluğumuzu kanıksamamak için katledilmemek için, sessizliğe alışmamak için yapabileceğimiz şeylerin başındakidir anlatmak. Anlatabiliyor muyuz çukurun her neresi olduğunu. Fark edebiliyor musunuz çukur neresi? Büyük modern ve muasır diye laf söz edilenin, ülke diye bildirilenin her ne hale dönüştürüldüğünü, doksan bir yıl sonra artık bir biçimde anlayabiliyor musunuz? Devran, çabuk geçmeyecek yaraları yineleme çabasındayken bir ihtimal anlıyor musunuz, paylaşıyor musunuz denemezsek yok olacağımızı şimdilerde fark edebiliyor musunuz? Sözü birleştiremezsek, sonsuz çukurumuzun dibinde mahvolacağız kesin olan budur.


>>>>>Bildirgeç
Utanç - Kaçakkova - Mutlak Töz

Utanmayı bilmediğimiz söylenemez, ama utancı tanımıyoruz! Tıpkı haktan söz etmeyi bilmemize rağmen, adaleti tanımıyor oluşumuz gibi. Tanımamak, burada, çifte anlamda kimliğimizle, kim olduğumuza dair bilincimizle derinden ilişkili bir soruna karşılık geliyor. “Uludere soruşturması”nı tamamlayan (07.01.2014) askeri savcılığın “koğuşturmaya yer olmadığı”nı bildirdiği takipsizlik kararı, siyasi iradenin ardından askeri merciin de kendini “kusursuz” ilan etmesiyle tamamlanmış oluyor: Devletin ve milletin kusursuz bölünmez bütünlüğü.

Bu “kusursuzluk beyanı”nın münferit bir hukuki sorun olarak düşünülebilmesi olanaksız. Tarihsel olaylara bakıldığında, kimliğin kuruluşuna içkin, bir “inkar politikası” olarak süreklilik gösteren bir siyasal-toplumsal yapıyla karşılaşırız. Bu noktada adaletin tanınmayışını, hukuki düzlemde “adil olamama” durumunun ötesinde anlamak zorunluluğu doğar. Utanç’ı tanımayışımıza yönelme zorunluluğu da yine burada ortaya çıkıyor. Çünkü, utanç, bir mahcubiyet duygusu olmaktan öte, benliğin ötekiyle ilişkisinin, aynı zamanda da öteki üzerinden kendisiyle ilişkisinin -kimliğin kuruluşunun- karşılık geldiği bir politik sorunla ilişkilidir. Bu nedenle, en yakın ve can yakıcı örneği Roboski katliamı olan bir tarih kapsamında, adaletsizlikle utançsızlığın nasıl ve neden bir kimliğin bileşenleri haline sokulduğunu sorgulamaya yönelmek zorundayızdır.

Etik bir sorun olarak utanç, “ar duygusu”ndan başka olmakla kalmaz, “suçluluk duygusu”yla, genel bir “vicdan rahatsızlığı”yla, hatta “hayatta kalmanın utancı”yla bile karıştırılmaması gereken bir boyut içerir. Tam olarak aslında bir utanmazlık değildir söz konusu olan. Ahlaki genel geçer kaidelere uymak ya da uymamak bahsi değildir. ( Agamben, Tanık ve Arşiv’de “Utanç ya da Özneye Dair” tartışmasıyla utanç sorununu derinleştirerek tartışmaya açıyor. Ancak, burada işaret etmek istediğim yönler açısından, bu tartışmanın tümüyle içinden çıkabilmek olanaklı değil. Bu değerlendirme, zor kavranılır bir mesele olarak utancın yapısını Auschwitz üzerinden açıklamasını yapmaya çalışırken, insane varlığın yapısına ilişkin bir kavrayışa ulaşmaya, “Auschwitz-sonrası”nda özneliği ve bilinci yeniden düşünmeye yöneliyor. Bu nedenle, Agamben’in yürüttüğü tartışmayı –’utancın paradoksu’ dediği, özneleşme ile özneliğin yok-edilişinin, tebaalık ile egemenliğin mutlak bir aradalığı olarak utanç- paranteze alacağım, ilgilileri için bir kaynak olarak kitabı hatırlatmış olayım istedim geçerken.)

Vicdan, adalet ve suçluluk kavramlarının içerikleri olağan gündelik politik dilde neredeyse tümüyle boşalmış durumdadır. Bu terimleri duyduğumuzda sinir bozucu bir ikiyüzlülüğün söz konusu olduğunu hissederiz. Aynı şekilde, yas tutma gibi utanç da apolitik bir eğilimin veyahut ahlakçı söylemin girdisi olabilir; özellikle de kötülüğün sıradanlığı halinde “ahlaki erdemler” toplumsal bir sorunun perdeleyicisi işlevi görürler. Ama burada apolitik olan politik olanın bizzat kendisidir artık. Söylemsel olarak olması gereken salt bir perdeleme işleviyle olan‘ın genel geçerliliğini ahlakileştiriyordur yalnızca.

Bu durum, çokca bilindiği gibi, politik mücadele denilen şeyin, olan ile olması gereken arasında cereyan eden kavramların tanımlanması anlamına geldiğini gösterir. Tanımlama aynı zamanda yeniden tanımlamadır; mevcut politik dilin sınırlarının ötelenebilmesi ya da aralanabilmesi arayışıdır.

“Yas tutma” için Sofokles’in Antigone’nunun tavrını hatırlayabiliriz. Yası tutulamaz olanın yasını tutmak adalet talebini politik sorunun kalbine yerleştirir. Bu yanıyla hikayeyi sadece doğal hukuk ile pozitif hukuk arasındaki bir çatışma sorunu olarak okuyamayacağımız açıktır. Dahası, politik olanın anlamını, yaşamın ve ölümün değerini belirleyen egemenliğin tahakküm alanından çıkaracak şekilde yeniden politize edilmektedir anlatıda. Hikaye için Sofokles’in oyununu okumak iyi olacaktır ama ben Henry Bachau’nun romanlaştırdığı Antigone’u da önermek isterim. Aklıma ayrıca,  dünyayı neyin kurtarabileceği sorusuna “utanç” cevabını vermiş olan Bergman’ın Utanç (Skammen,1968) filmi geliyor. Mekanı ve zamanı belli olmayan bir yerde ve neredeyse yok denecek kadar az savaş sahnesinin gösterildiği filmde savaş üzerinden insan doğasına dair bahse açılanlar,  politika ve etik hakkında düşünmemiz için dikkat çekici veriler sunmaktadır.

Roboski Katliamı, toplumsal kimliğimizi, özneler olarak içine yerleştirildiğimiz kültürel ve siyasal yapıyı, onu karşılığı olan devlet mekanizmasını, tam da “milli irade”yi gerçek anlamda sorgulamaya açabileceğimiz bir utanç vakasıdır. Bu utanç tekil bir örnek olmadığı gibi, etik bir problematiğe bağlıdır ve politik açıdan da  T.C. olarak kodlanan kimliğin tarihsel kuruluşuna aittir. Ermeni Soykırımı’ndan Hrant Dink’in katline bir hat çektiğimizde, bunun Auschwizt’ten Guantanomo’ya cisimleşen modern devlet ve siyaset dünyasıyla akraba olduğunu öne sürebiliriz. Fakat, burada, şimdi asıl önemli olan bütün bu kıyıcı pratiklerde belirdiği haliyle “özgül suç”un -bizim için- ne olduğudur. Bu noktada karşılaşılacak ilk ve asli sorun, suça karşı gösterilen tavırdır; yani,  “inkarcılık” dediğimiz şeyin, bir devlet politikası olduğu kadar, toplumsal kimliğimizin yapısını oluşturuyor olmasıdır.

Hukuk, burada, suçun gerçek anlamda tespitini olanaksızlaştırarak adaletsizliği siyasal bir yapı olarak kurumsallaştırırken, bunun toplumsal alandaki karşılığı da utancı tanımayan bir benlik yapısının kollektif hale dönüştürülmesi oluyor. Her biri kendi başına bir felaket sayılabilecek olayları siyasal olarak hiç tınmadan atlatabilen, dahası bu atlatmayı marifete dönüştürebilen, başka bir toplumsallık bulmak kolay değil. Ama, böyle olması da, açık ki sebepsiz de değil.

Utanç’ın, etik ile kesişerek politik bir sorun halinde ortaya çıkışı, tam bu noktadadır. Çünkü, eğer Levinas’ın söylediği gibi utanç, “kişinin kendisini kendisinden gizlemek için kendisinden kaçmasının tamamen imkansız olması, benliğin kendisine tahammül edilemez görünmesi“ ise, bütün bu kıyıcı uygulamaların tarihsel olarak nasıl hal yoluna konulmuş olduğunu ve hala bunun süregidebildiğini buradan olarak düşünmeye başlamak zorunludur. “Utancın açığa çıkardığı şey kendisini keşfeden Varlıktır” Levinas’a göre (aktaran, aynı kitapta, Agamben) Böylesi bir keşif engellendiğinde ya da saptırıldığında da ortaya bir kendilik çıkıyor yine. Sorun da, bu kendiliğin, ahlaki bir varlık olduğu halde etik-dışıllığıdır. Bir inkar politikasının siyasal üretimi olan kollektif iradenin kendi kendisiyle özdeşliği ve özgüveni bu açıdan tam da sorunun kendisini oluşturuyor.

İstisnalarımız ve mücadele edenlerimiz var, ancak bir genellik içinde böyle bir entelektüel alana sahip değiliz. Ve bu da, bir sorun olarak ifade etmeye çalıştığım utancı tanımamayan kimliğin semptomlarından biridir aslında. Biz de sorun  olan şey batı’da utanç ile bağlantılı konuşulabilecek şeylerden başka bir açıdan “özgüllük” içeriyor, o da toplumsal bilinçle dolayısıyla kendiliğimizle entelektüel hesaplaşma çabalarının -az yada çok olmasından öte- suçun ve suçluluğun devletin ve siyasal alnaın kuruluşuna içkin bir “inkar” zeminine saplanıp kalıyor olmasıdır. Levinas’ın tamamen imkansız dediği şey böylece mümkün olabilmiş ve hepimizi içine alan kimliğin siyasal kuruluşu bir inkar biçimi olarak utancı iptal eden bir benlik ya da kendilik olarak tarihselleşebilmiştir. İçinde sıkışılan şey utanç değil utançsızlık olmuştur bu nedenle.

Kimliğin kuruluşundaki inkarcılığı kaydetmek, bu noktada ortaya çıkan utançsızlığı politik bir sorun haline getirebilmek tam da bu nedenle zorunludur. Bu rahatsızlığı toplumsal olarak hiç duymamış gibiyizdir; çünkü, rahatsızlık suçluluğa dair kökensel bir kavrayışı ve bu da bir sorumluluğu gerektirir. “Vicdan rahatsızlığı” denilen şey bir söylem olarak bu noktada, kendi başına anlamlı değildir, eğer ilahi bir referansa bağlamak yerine vicdan’ın psikanalitik açıklamasını göz ardı etmeyeceksek. Sorun empati yoksuznluğu falan da değildir hiç, aksine etik’in koşulu olarak düşünülen sorumluluğun daha baştan kendi suçunu inkar üzerinden iptal edilmesidir. Böyle alındığında, Roboski katliamının vicdani rahatsızlık getirmemiş olmasını, benlik veyahut kimlik sorununun siyasal bir devamı olarak temellendirebiliriz.

Levinasçı etik düşünce sorumluluktan kaçmamın olanaksız olduğunu, sorumluğumu devredemeyeceğimi söyler, ama bu gerçekten kaçamayacağım ya da devredemeyeceğim anlamına gelmez. Sorumluluktan kaçışımın etik-dışılıkla sonuçlanan bir bedeli, bir tahribatı ve benim kendi kendimle özdeşliğimin çürümesi anlamına gelen sonucu olacağı anlamına gelir. Dehşetin ve onun kaynağındaki kötülüğün politik olarak normalleşmesi anlamına gelir bu da. Sorumluluktan kaçamayışım aslında suçu inkar edemeyişim anlamına gelir, ki bu da “vicdan azabı ve utanmada kendini ele verir” (sf. 153, Sonsuza Tanıklık içinde, “Öz ve Çıkarsızlık” metni) esas olarak. Suçların inkarı ve sorumluluğun reddiyle kemikleşen suçsuzluk bilinci, kendi kendine yönelik masumiyet algısı, Roboski’deki gibi katliam örneklerinde utancı tanımamanın bir karşılığı olarak “görevini layıkıyla yerine getirmiş” olmanın, yargı sürecinde “kusursuzluğun” ilanına dönüşüyor.

Böyle alınırsa, Roboski katliamının sahip olduğumuz devlet geleneği ve toplumsal duyarlılığımız irkiltici bir halde görünürleşir. Siyasal iktidarın 34 insanın vahşice katledilmesiyle deşifre olması değil yalnızca, bizzat toplumsal varlığımızla ilgili utanç sorunun görünür olması nedeniyle de çok boyutllu anlamlara sahiptir. Adaleti neyin olanaksızlaştırdığını değil yalnızca, bu olanaksızlığın nasıl normal bir şeymiş gibi işleyebilir hale gelişini de sorgulayabileceğimiz bir kırılma söz konusudur burada. devletin savaş uçakları tarafından paramparça edilen bedenlerin ve bu olaya gösterilen resmi ve gayri resmi tepkilerin açık ettiği şey “yaşamın ve ölümün haysiyeti”nin tam da utancı tanımamak nedeniyle çoktan imha edildiğidir. hangi hayatın yaşanmaya değmez olduğunu hangi ölümün yası tutulamayacağı üzerinden belirleyen söylemin salt devlet retoriği olmadığını da bu dehşet sahnesinde ve kusursuzluk beyanında  görebiliriz. Ancak daha dehşet verici olan, bir toplumsal bilinç biçimi olarak utancı tanımayışın  varlığımızı belirliyor oluşudur.

Katledilenler “kaçakçılar”dı ve dahası, istikbalin olduğu göklerden bakılınca “teröristler”den ayrıştılamıyorlardı. Başkasının acısına bakamamaktan mükellef bir duyarsızlık değil artık burada söz konusu olan, bir utançsızlık biçimine büründüğü ölçüde başkalarının hayatını ve ölümünü anlamlı olmaktan çıkaran, bu hayatlara kastetmiş olmanın suçunu da böylece bertaraf eden bir zihniyet dünyasının dehşetinden söz ediyoruzdur artık. Sadece –Benjamin’in çoktan söylemiş olduğu gibi- “istisnanın kural olduğu bir durum içinde” yaşamıyoruzdur, ne olursa olsun kendinden hoşnutsuzluğa asla dönüşmeyen bir mekanizma ile bu durumu içselleştirmiş bir bilinç olarak sürdürüyoruzdur da.

Ingmar Bergman’ın dünyanın gidişatının nasıl düzeltilebileceği sorusuna verdiği “utanç” yanıtına buradan dönebiliriz: Kişisel olduğu kadar toplumsal bir sorun olarak da utanç; ve, tam da bu nedenle politik bir sorun olarak utanç. Utanç filminde Bergman, ilk elden modern dünyada “kötülük”ten kaçamayacağımızı, “utanç”tan da aslında kurtulamayacağımızı gösterir. Bastırabilir ve inkarcılıkla utancın gerçek anlamını boğabilir ya da saptırabiliriz; kimliğimizin kendi kendisiyle özdeşliğini de bu bastırma sayesinde edinebiliriz, ancak bu bedeli ağır olan bir sonuçtur. Hatta, doğru ifadeyle sorunun kendisi budur. Bergman’ın bir başka imasını bu noktada dikkate alabiliriz; film bize, bir anlamda kıyıcılığın temelini oluşturan şeyin kendi saldırgan eğilimlerimiz olduğunu hatırlatır. Mevcut siyasal mekanizmalar ve kimliğimizin süreklilik yapıları bu işler kolaylaştırmakta ve sorun olan şeyi sorun olmaktan çıkarabilmektedir. Soluduğumuz havanın günbegün tahammül edilmez oluşu ve buna rağmen her şeyin sekteye uğramaksızın sürüp gidiyor oluşu tam da bu nedenle utancı tanımamakla ilgili olabilir.

Bu yüzden, sosyal medyada “Uludere haktır” sözünün dolaşımının başbakan Erdoğan’ın “askerimiz layıkıyla görevini yapmıştır” deyişiyle ve her ikisinin, hukuki sürecin sonunda askeri mahkemenin “kusursuzluk” kararıyla ilk elde anlayabilieceğimizden daha derin bağları olduğunu söylemek gerek. Utancı tanımamanın, mevcut kimliğin kuruluşuna içkin  travmanın bastırılmasıyla, daha da ötesinde suçluluğun inkarıyla içiçe geçmiş oluşunun altını yeniden cizebiliriz böylece. Geçmişi inkar ve geleceği ipotek edilmiş –edilen ve eden- özneler olarak, tam da bu yüzden mutlak bir şimdiye hapsedilmiş olduğumuzun altını da. Benjamin, “anımsama ile uyanışın diyalektik yapısından” söz eder Pasajlar’da.  Rüyayı ve anımsamayı bir anlamda ipuçları gibi filmine yerletirmiş olan Bergman’ın Utanc filmiyle birlikte anlayabiliriz. Film Jan’ın (Max von Sydow) rüyası ile başlar Eva’nın (Liv Ullmann) rüyası ile sonlanır; savaşın bu iki rüyanın parantezinde sahnelenmesi, en az zamansız ve mekansız bir düzlemde vuku bulması kadar ilginç bir boyut taşır.

Eva, rüyasını  “…sonra yüksek bir duvarın yanına geldim, üstü güllerle kaplanmıştı. Ve sonra bir uçak geldi ve bütün gülleri ateşe verdi. Çok güzel olduğu için o kadar da korkunç değildi. Sudaki yansımalarını seyrettim. Ve güllerin nasıl yandığını gördüm. Ve kollarımda küçük bir kız vardı. Kızımızdı. Bana sıkıca sarıldı ve yanağıma değen dudaklarını hissettim. Ve tüm bu zaman boyunca birinin söylemiş olduğu bir şeyi hatırlamam gerektiğini biliyordum… ama unutmuştum” diye anlatır.

Roboski’de insanlar “insansız hava araçları” denilen savaş makineleriyle katledildi. Medyanın ve resmi siyasal söylemin bu olayın sonrasındaki tavrı katliamdaki sorumluluğunu ve suçluluğu gösterir yalnızca. Yüzlerini göremediğimiz paramparça olmuş bedenler battaniyerle sarılmış halde taşındı. Siyasal iradenin ve medyanın ve en sonunda askeri mahkemenin sergilediği “yüzsüzlük” ise münferit olmaktan çoktan çıkmış bir durumun tezahürüdür. Kurbanların cellatlarının adıyla birlikte yaşamaya mecbur edildiği Mustafa Muğlalı olayında olduğu gibi. Tuhaf bir maskedir burada kullanılan yüzsüzlük. Kimliğin kendi kendisiyle özdeşliğini garanti eden bir inkarcılık üzerinden devleti toplumsalla sürekli iç içe geçirerek süreklileştiren bir kollektifleşme halidir. Kendisini kendisinden gizlemeye de gerek duymaz utancı tanımadığı ölcüde.

Suç yoksa sorumluluk da yoktur, elbette; utancın olmadı yerde ise sorumluluktan söz edemeyiz. Döngü açık olsa gerek; sorumluluğun reddi anlamına gelen utançsızlığın burada basit bir şekilde suçluluğun inkarı ile neden sınırlı kalamayacağını da çıkarsayabiliriz.  Çürütücü bir döngüdür bu; suçu inkar etme girişimi bir utançsızlık haline sokulduğunda, kıyıcı bir siyasal alan süreklileştirilmiş olur.

Bergman’dan hareketle sorabiliriz: Hatırlamamız gereken ama unuttuğumuz bir şey var mı rüyalarımızda yankısını duyabileceğimiz?

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla ve yazabildiğimiz kadarıyla. Anlatmak bir mesele. Tek bir cümle kimi zaman kafi gelmeyendir yaşananı anlatmaya. Eksik kaldığımız yeri tamamlayabilmek için el aldığımız, kelimelerine karıştığımız yazıları sayfamıza ekliyoruz. Kaçakkova'nın kaleme aldığı, Utanç makalesi de bu minvalde bir devamlılık, bahis tamamlayıcı. Çukurumuzun derine kazıldığını bildiğimiz yerde utançlarımızı fark edersek belki bir şeyler değişebilir, kim bilir? Kaçakkova'nın anlayışına binaen metni okumanız temennisiyle.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Sesli Meram / Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz - Podcasts
Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
Soma'da Hayatını Kaybeden İşçilerin Anısına... - Soma'nın İşçileri
Soma'da Sekiz Saat - Devrim TABAN, Zeynep ORAL - Vimeo
İHD: 2014’te 49 Çocuk Cezaevinde, 64'ü Gözaltında İşkenceye Uğradı - Bianet
Kobane Direnişi İle Dayanışma Kapsamında Yapılan Eylem ve Etkinliklere Müdahale Sonucunda Meydana Gelen Hak İhlalleri Raporu - İHD
2014'ün Hali 2015'e Ne Diyor? - Tuğçe ERÇETİN - Bianet
Güvenlik Paketi ve Bir Yönetim Biçimi Olarak Güvenlikleştirme – Ahmet GİRE - Başlangıç
Çatışmasızlık Süreci, Kobanê ve “İç” Güvenlik Yasası Üzerine 7 Soru 7 Cevap - Harun ERCAN - ZAN Enstitüsü
Türkçe Felsefe Değil Belki Ama Türkçeyle Faşizm Yapıldı Elbet… - Kemal BOZKURT - Harfvolver
Kayıp Sevda, Kayıp Dosya, Kayıp Saat - Gökçer TAHİNCİOĞLU - Milliyet
9 Soruda Roboski Katliamı - Frederike GEERDINK - Diken
Roboski Her Dem Xemgine - Hayri TUNÇ - Jiyan
Üç Yıl Sonra Roboski’de Dostoyevski - Pınar ÖĞÜNÇ - Cumhuriyet
Devletin Kirli Yüzü: Katliamlar! - Deniz FIRAT - ANF
Paran Yoksa Devlet Vergisini Canla Alır. Almaz Mı? - Kemal BOZKURT - Harfvolver
Bir Elinde Barış, Bir Elinde Savaş… - Umur TALU - Habertürk
Kadıköy’de Roboski Anmasına Polis Saldırısı - Ajansa Kurdi
Uludere’de Acılar Hâlâ Taze - Abdülkadir KONUKSEVER - Al Jazeera
#Cizre'de Hüda-Par Saldırısı Sonrası Gelişen Planlı Provakasyonlar - Hayri TUNÇ - Direnişteyiz
2012: ‘Türkçe’yle Felsefe Yapılmaz’ Demek Irkçılık; 2014: Türkçe’yle Felsefe Yapılmaz - Diken
Berkin Elvan - 'Polisi Kaçırıyorlar' - Evrensel
Dilini Tut - Amberin ZAMAN - Taraf
Tahliye Edilen M.E.A'dan İlk Açıklama: Baskılara Boyun Eğmeyeceğiz - Cumhuriyet
16 Yaşındaki Liseliyi Tutuklayan Hâkimden Gazeteciye: Sen Beni Nasıl Ararsın! - T24
Çocuklara “Gezi”ye Katılmaktan Hapis Cezası - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Gülistan Adlı Çocuk - Neşe YAŞIN - Yeni Düzen
Müslim: Kürtler, Bölgesel Faktörden Bölgesel Oyuncuya Dönüştü - Sputnik
Kobane: 'Our Children Never Come Back' - Mat NASHED - Al Jazeera
Demirtaş: Neo-Osmanlı'nın Rengi Değiliz - Osman OĞUZ - Kadraja Girmeyen
Demirtaş: Şengal Sadece Kürdistan Değil, Kürdistan’ın Kalbidir! - İlke Haber
Devlet, Kobanêlilere Yangın Tüpü ve Elektriği Çok Gördü - Evrensel
Bu Da Oldu: Fişleme Yaşı 8’e Düştü! - Ferit ASLAN - Taraf
Sakarya Platformu: Başörtüsü Yasağı Bitti Ama...  - Elif İNCE - Bianet
Kadınlar İçin Yıl Sonu Değerlendirmeleri - Gülsüm KAV - Emekçi Hareket Partisi
President Erdogan At Couple's Wedding: 'Birth Control Is Treason To Growth Of Turkey' - Lamiat SABIN - The Independent
Ölen Olmadığı Halde Cinayetten Tutuklanan Zabıta 2,5 Ay Sonra Serbest - İsmail SAYMAZ - Radikal
Polis, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nı Bastı - soL
İkinci Gezi: Hayalgücü İktidara! - Ekin BALTAŞ - Fraksiyon
Yargı Dargeçit’teki JİTEM Vahşetini 19 Yıl Sonra Gördü - Yasin KOBULAN - Engin EREN - Evrensel
Dersim Katliamı İçin İlk Kazma Vuruluyor - Milliyet
#19Aralık: “Utanıyorum, Katliamı Gördüm.” - Gezite
Hakikat Komisyonlarını Bütün Türkiye İçin Kuralım - Orhan Kemal CENGİZ - Bugün
Kürtlerin Ermeni Sorunu - İrfan AKTAN - Zete
Erivan’ın Yeni Yıl Telaşı ve Hasan Cemal'in Ziyareti - Aykan SEVER - BiaMag
Türkiye - Azerbaycan Kardeşliği Bir Palavra Mı? - Kıvanç GİRİTLİ - Metrosfer
Karabağ’ın İki Yardım Meleği - Aline OZINIAN - Agos
Ermeni Mezarlığının Bakımını Köylüler Yapıyor - Muhammed Nuri ERDOĞAN - Hürriyet
İncil Dağıtımına Polis Müdahalesi - Agos
Young Jews Look To Leave Turkey - Sibel HÜRTAŞ - Al Monitor
Kesiklerle Dolu Bir Yol Hikâyesi: The Cut - Ayça ÖRER - Zaman
Etyen Mahçupyan ve “Affedersiniz Ermeni” Apolojizmi - Harun YILMAZ - Militan
Hanehalkı İşgücü İstatistikleri, Eylül 2014 - TÜİK
'Ocaktan Çıkmama' Eylemi Yapılan Madende 320 İşçi İşten Atıldı - Yarın Haber
Taşerona Karşı Mücadele İçin Bir Model ve Öneri - Erdem YÖRÜK - T24
Alt Sınıf Düşmanlığının Politik Sosu Olarak "Gidin AKP'ye Dilenin" - Fırat KONUŞLU - İştirakî
İmar Hakkı Transferi: Kentsel Mekanın #Finansallaştırılması – Ümit AKÇAY - Başlangıç
Ulrike, Paramaz ve Tribündeki Biz - Volkan DAĞYELİ - Fraksiyon
Dêrweşê Evdî Bu Dağdan Geçti - Botan GULAN - ANF
Suruç ve Kobaneliler Raporu Yayınlandı - Siyasi Haber
Graeber: ‘Kapitalizmden Daha Kötüsü De Gelebilir’ - Pınar ÖĞÜNÇ - Evrensel
Hacıyatmazlar Dünyasında Düşen Olmak Kader Değil Seçim! - Emine UÇAK - Hür Bakış
Justice For…This Is What Police Brutality Looked Like In 2014 -  Christina COLEMAN - Global Grind
Israeli Army Aims To Become More Welcoming For Transgender Recruits - Haaretz
Politics, Protest, Peace: Preparing For Elections In Burkina Faso - Boris SOME - Insight On Conflict
İspiyoncular, Muhbirler, Köstebekler, Bir de Derinlerden İfşa Edenler - Evren BALTA - Birikim
Direnişin @ Hali - İnteraktivist
Felsefe Yapmanın Engelleri - Murat BELGE - Taraf
Orhan Pamuk’a Küçük Ama Önemli Bir İtirazım Var - Levent GÜLTEKİN - İnternet Haber
Gün Zileli: Mevsimler - N. Gün UZUN - Gün Zileli.com


Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo’dan iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Resim

>>>>>Poemé
Yoksulların Ölümü - Charles BAUDELAIRE

Ölüm, avutan da -ne çare ki- yaşatan da;
Hayatın sonu; yine de tek ümit, tek güven;
Bizi bir iksir gibi kavrayan, sarhoş eden;
Karda kışta, boralar, tipiler arasında.

Akşamlara kadar didinmek gücünü veren;
Parıldayan tek ışık, kapkaranlık dünyada;
Dört kitabın yazdığı o koskocaman handa
Mümkün artık doyup, dinlenip uyuyabilmen.

Sihirli parmaklarla, üstüne titreyerek,
Uykuların en güzelini getiren melek;
Yoksulun, çıplağın yatağını yapan eller.

Tılsımlı ambar; tanrıların şerefi, şanı;
Yoksulun dağarcığı ve en eski vatanı;
Bilinmedik göklere açılan tâk-ı zafer.

Çeviri : Orhan Veli KANIK

Kaynak

Saturday, December 27, 2014

Deuss Ex Machina # 529 - karravarut’yuny vakhy

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_529_--_karravarut’yuny vakhy

15 Aralık 2014 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. Ghost Radio - Diwan Dub (Phonocake)
2. Ghost Radio - STFUFO (Phonocake)
3. Joergmueller - Common Ground (Sale Medo Remix) (Cold Tear Records)
4. Joergmueller - Hunted (Version) (Cold Tear Records)
5. Belekaip - Girl From The Gym (Cut 2) (Elektrosfera Netlabel)
6. Belekaip - Chords In Takt (Tract 3) (Elektrosfera Netlabel)
7. Doyeq - Phonotone (Subspiele Records)
8. Doyeq - Yellow Day (Subspiele Records)
9. Kiasmos - Looped (Erased Tapes Records)
10. Kiasmos - Bent (Erased Tapes Records)

karravarut’yuny vakhy
(529)
>>>>>Bildirgeç
Korku

“Bilgi! Ne demekmiş o? Senin bilgi dediğin korkaklıktan ibaret. Yok, ciddiyim, sahiden öyle. Sen sonsuzluğun etrafına bir duvarcık çekme derdindesin ve o duvarın ardına bakmaktan korkuyorsun. Gerçeği bu. Bakıyorsun ve gözlerini yumuyorsun. Aynen öyle! – Yevgeni İvanoviç Zamyatin – Biz’den bir alıntı… 

Hayata doğrudan müdahalenin enikonu kesintisizleştirildiği ve her dönemeçte bir öncesinin vahametini aşarak ona yeni boyutlar katan hegemonyanın tesis ve tescil edildiği bir hamleler güncesinde ne yana dönersek ve hangi yana gidersek gidelim hepimizi etkisi altına bir korku sarmalıyla çepeçevre kuşatılıyoruz. Dünün bozgunları bugünlerde yeniden tanımlandırılırken maksadın o düşünceye kasıt olduğu bunca toz duman içerisinde bile fark edilendir. Maksadın korkuyu şekillendirip, boyutunu, hacmini ve etkisini güncelleyip yola devam etmek olduğunu aralıksız teyit ediyoruz. İkrar ettiğimiz düzenin doğrularının nasıl “insanlık” meselini tarumar etmeye, ona dair hemen her türlü hatırlatıcı öğelere karşı taarruzun ilk elden bu korkuları diri tutarak gerçekleştirilmesidir. Bugünün ülkesi ‘çukurun’ sonsuzluğuna ulaşmışken hala tüm bu müdahalelerin kâfi görülmeyip, gücün tek elde toparlanması için daha nelerin yapılabileceğini gördüğümüz sınanışlara tabi tutuluyoruz.

Sınanışlar ile donatıldığımız, kuşatıldığımız, açıktan çepeçevre güncellemelerin körlük boyutundaki bir görüşü aralıksız yinelediği ülke, sahanlıkta denek ediliyoruz. Korkular topyekûn menzilin, her yanında bambaşka biçimler, yönelimler ve tedbirler ile beraber bu denekliğin sınırsızlığını deneyin aslında her neye dönüştüğünü göstere gelmektedir. Deney sırasında uygulanması için sıraya konulanlar bambaşka yerlerin belki hiç yanına uğramayacağı hak ihlalleridir. Bir ihtimal hiç bilmedikleri hak gasplarıdır. Bir ihtimal topyekûn delirtenin erk olduğu bunun bilincinin sürekli örtbas edildiği bir düzlemdir. Enikonu parçalar birleştirildiğinde eksik ya da bölük pörçük gibi duran tüm Saikler, katman ve katman birleştirildiğinde asıl resim, asıl mesele meydana çıkacaktır. Korku kesintisizleştirilirken bu şiddet seremonilerinin güç dengesi mücadelelerinin, en büyük benim efelenmelerinin bağında tüm sözleri kapsayan aslında ne oluyor bahsini göstere gelendir.

Aslında ne oluyor bahsini hiç uzağa gitmeden özetleyen bir meseledir içinde kala kaldığımız ülke. Sınırlandırılıyoruz, korku ile birlikte onları aşarak yaşayabildiğimiz günden el etek çektiriliyoruz. Korkular çoğaltılırken hayata müdahil olmayı söz hakkımızı toptan geriye atıyoruz sayelerinde. Umudumuz kırılıyor her defasında. Yıkılıyor her şey üzerimize bir daha. Karanlıkta birilerinin tamı tamına başımızda dikildiğini, eril dilin parçalarıyla, hamleleriyle hayatımızı gasp ettiğini görmeye devam ediyoruz bir yandan da. Korkularla dip dibe, artık kafamızı bile kaldıramayacak kadar taarruzların öncelendiği, uygulandığı bir menzilde yaşıyoruz. Korkutmak bu devletin şimdisinde dünden edindiği, muhafaza edip yenileştirdiği güne ayak uydurduğu düzenlemeler ile normalleştirmeye çalıştığı bir deneyimin ta kendisine dönüştürülüyor.

Korkutmalar ile gün ve hayata prangalar ekleniyor. Daha soy kodu uygulamaları tükenmeden, makul şüpheler ve aldığınız her nefeste ensenizde sizi gözetecek bir devletin varlığı duyuruluyor aleni olarak. Bir denetimin ve gözetimin bir adım sonrasına denk düşen ol mahpusluk bahsini, korkuyu aracılık ederek kullanmaktadır erk hayata dâhil etmektedir. Muktedir bilincinin nasıl düzayak tehditler ile var olduğunun bir başka göstergesi olarak mahpus edebilmek için korkuyu, aralıksız olarak icranın ta kendisi eylemektedir. Dönüşüm tam anlamıyla mutlak biate kadar süre gidecek olan tüm hattın kotarılmasına kadar şekillendirilmek istenendir. Yıkım yüz yıldır buralardadır işte!
Doğrudan yapılan tüm müdahaleler aklın önermelerini ve düşünselliğin tüm idelerini ve fikrin tözünü başta hayatı ve manası olan her edimin topyekûn yok edilmesi adınadır.

Ülkede rehin edilecek aklın türetilmesi, bina edilmesi birbiri peşi sıra uygulamalar, önce denenip, sonradan kalıcılaştırılanlarla, bildiğimiz vesayetin yepyeni bir sürümünü öncelemektedir. Her günümüz utancın yinelendiği, yıkımın kalıcılaştırıldığı, korkunun hep pay edildiği çürümenin istisnasız herkese bulaştırılması, bir enfekte etme mücadelesi ile geçmektedir. Başlı başına “korku” öne sürülmemektedir. Korkudan el alınmamaktadır. Bildiğini okurken erkân, bundan koca bir ülke yönetişimi çıkartan zihniyetin aslen sağlamaya çalıştığı bağışıklığın nasıl bir dipsiz kuyuyu meydana çıkarttığı aleniyettedir, görünendir. Dünümüz ve şimdimiz hemen her anlamda bu taarruz güncellemeleriyle birlikte artık nihai olana doğru koşar adım yol almaktadır: koşulsuz şartsız sessizlik. Egemenlik kayıtsız şartsız ‘sistemindir’ artık.

Yazılmış yahut da bilindik hale dönüşmüş tespitlerin giderek yetersiz, eksik kaldığı daha karmaşık ve çözümlenene kadar yeni rotalara evirilen bir yer – ülke temellendirilir. Bakarken gördüğümüz görmeye çalışırken idrak ettiğimiz bu hegemonya güncesinin nasıl şekillendirildiğidir. Ne eksik, ne tek bir satır fazla, ne mübalağa, ne de yersiz bir endişe tamamında korkunun her neye tekabül ettiği meydana çıkmaktadır. Bir koşut, bir yıkım ve handiyse aralıksız olan tehditle korku ile cisimleştirilip, kalıcılaştırılıp hegemonyanın hem gücünü, hem kalıcılığını sağlama almaktadır. Korku tekil bir etmenden çıkıp, her günü diğer edimlerle beraber zapt eden bir devletlû yardımcısıdır. El bulduğu menzilde şekillendirilenler sana bana akıl için değil, yön göstermek için, ufka katkı için değil had ve hudut bildirebilmek için güncellenmektedir.

Bir romanın, masalın mizansen tamamlayıcısı yahut da güncelin içeriğini belirginleştiren bir detay değildir işte korkular. Her birleştiğinde aklın tahayyülünü rövanşist hıncı, ahlak bekçiliği ve hudut devşiriciliği ile bütün bunları fark edebilmek daha olasıdır. Yaşadığımız yerin standart cehennem tasvirine en yakın biçimde şekillendirilmesi ve dönüşümü hepsi birbirinden ayrı gayrı görünen ve gel gelelim bir kez bütünleştirildiğinde meseleyi doğrudan anlamamızı sağlayan hamleler ile kotarılmaktadır. Hayatın üzerinde bina edilen, nesnelleştirilen ‘tahakküm’, egemenin yönünü ve aklını bildiren hegemonya, korkunun diğer tüm başat devlet edimleriyle birlikteliğini yan yana kalıcılığını da göstere gelir. Kesintisiz, sonsuz handiyse istisnasız bir yergi yurdudur oluşturulan. Sıfırlanmış hep pirupak, günden güne bunu daha fazla önceleyerek el üstünde tutarak çözümün değil yeni çözümsüzlüklerin yollarının arşınlatıldığı bir menzildir artık dibine kadar gömülü olduğumuz.

Tereddütsüz bir teslimiyetin ikrar olunduğu, gelen her yeni günün bu yıkımı daha fazla insana sirayet ettirilip nüfuz edebilen bir mesele dönüştüğü malumunuzdur. Hayata yapılan doğrudan müdahalelerin artık imtihandan çok daha manalı olan “yaşam kodlamaya” dönüştürüldüğü bir yerdeyiz. Hiçbir şeye karışılmadığı bildirilirken tüm bu korku nüvesini aksiyoner bir başat fon yapabilmek adına daha doğar doğmaz fişlenmeye de başlarız. Her kimlerden ve her neciyizdir kız mı yoksa erkek midir sorgusundan başlayıp sonsuz bir fişleme ritüelinin temelleri buradan atılmaya başlanmaktadır. Gerisi soluk aldığımız her günümüze düşürülen birer gölgeleme, bir sindirme epey hallice düşündürtmeme koşullarını sağlayan bir rutindir. Denetim toplumunun artık an be an gözetlenen kayıt altına alınan, dinlenen, yazılan ve çizilen bir bilgi yığını haline dönüştürüldüğü dijital gözlemin çağındayız. Hedeflenen menzile varılması istenen o istikamet sınırsız olan tahakkümün boyunduruğu altında, onca yalanın yanı başında her şeyin mutlak ve olması gerektiği gibi olduğu hikâyesine inandırılmak içindir.

Yalanlar ile biçimlenen, devletin zulmünü bu en baştan bu yana dile getirdiğimiz korkunun cismanileşmiş haline rehin olmanın gündelik halin sıradanlığında yinelenebilirliğidir bu çabasına düşülen. Kesintisiz bir yıkımdır. Arkası hiç tükenmeyecek devlet aklının ve nobranlığının buradayım seslenişidir. Bu korku ve beraberinde türetilenler yapılandırılanlar, tüm açıklamalara ve ifşaatlara rağmen hiçbir konuda hesap verilmemesinin kalıcılığı, bilinirliği yaşamın dönüşümünü, buralarda yıkımla eş anlamlı tutmaktadır. Kurgu olmaktan öteye çoktandır ulaştırılmış bu ceberut devlet tavrının hemen her anlamda cisimleşmiş kalıta dönüşmüş halidir şimdi içinde yaşaya durduğumuz. Dört bir yanda gösterilmese de bilinen, anılmasa da işitilip paylaşılan, konuşulması da sezilen erkânın hemen her anlamda öteki bellediği, daim olarak dış mihrak diye andıklarının hayatlarının merkezinde
karanlık duyurulmaktadır.

Görünen köye kılavuz artık bizatihi tümü teferruat diye anılıp, birer rakam olarak görülen, salt seçim güncesinde hatırlanıp geri kalan zamanlarda umursanmayan aşağılamak bir yana artık doğrudan hayata müdahalelerle karşılaştığımız işte bu benliğimizdir.  Yaşamı derdest etme çabasının hiçbiri geçerli neden olmadan kurulmaya çalışılan “tahakküm” hamlelerinin başından bu yana bahsettiğimiz tüm korku deneyinin, dünyasının tanımı ve ötesi kendi bilincimiz ve varlığımızda aynalanmaktadır. Teşhisi hiçbir zaman konulmamış olan tüm bu tahakküm, şekli şemalı oluşturulan ceberut devletin tüm örtbas gayreti bir dolu müdahalesi korku dayatması bu bilinç ve bilme halini ve anlatma gayretini ötelemeyecektir. Yaşadığımız yerin böylesine hoyrat bir biçimde dönüştürülürken, en kalıcı yıkımlara ev sahipliği yaptığını biliyoruz.

Linçlerin birbiri peşi sıra nasıl bir maksatla kotarıldığının farkındayız. Tereddütsüz dile getirilenler bu anlamda ‘korkuların’ nasıl içimize işletilmeye çalışıldığını yinelemektedir farkındayız. Kendini öğreten olarak bildiren mütemadiyen tekrara mecbur ilan eden zihniyetin her sözünün arkasının derin bir yıkımı da beraberinde getirdiği mübalağasız bu meydandadır uluorta tek bir kalemde. Edebi bir tasvir değildir tüm bu cümleler. Kendimizi dipsiz kuyunun derinlerine yollanırken henüz her şey geç olmadan bir kez çaba gösterebilirsek gidişata karşı dur diyebilir miyiz derken buluyoruz. Yarının her ne getireceği linç, tehdit, kara propaganda, hiddet ve daha fazla şiddetin örnekleriyle önümüze çıkartılmaktadır. Bir anlamda korku diye andığımız şey bizatihi bu döngüdür. Bir kulaktan girip öbür kulaktan çıkmaya, eskisinden de çabuk devam ettirilen tahakküm hamlelerinin birer kalıt haline dönüştürülmesidir, hepimize denk getirilmesidir mesele.

Günlük müdahalelerdeki bu politik bezirgânlığı sahiplenenlerin temsillerinde her günün nasıl dönüştürüldüğü gösterile gelmektedir. Gever’den Lice’ye Pirsus’dan Riha’ya tüm Kürdistan’da bu tahakkümün, korkuyu kalıcı kılma gayretini önemseyen -devletin halleri meydandadır. Buralar bu söze hala yabancı geliyorsa o ayakkabı kutularında herkesten bir şey yağmalayanların, daha protesto gösterilerine karşı kullanılan taarruz mangaları, paramiliterler, makul şüphe aksiyonları bir şey anlatacaktır bu devlete dair. Kork ürk ve biat et, öğün çalış ve güven’in yerine çoktan ikame ettirilmiştir. İçimize nüfus ettirilmeye çalışılan, biraz daha biraz daha diye yinelenirken topyekûn rehineliktir işte. Rehin akıl, rehin vicdan, rehin beden, toptan sınırları çok keskin bir ülkenin yaşam standardı olarak bildirilmektedir. Bir tanımın bir sınırın, bir tahayyülün çok ötesine taşınıyor bu korku imgesi, edimi devlet nezdinde.

Yazılan, çizilen, bahsedilen, manşete çekilen ekrandan sunulan her yerde dile getirilen ve dönüştürülen ‘korku’ hayatımızın yegâne gerçekliklerinden birisidir. Bugünün yurdu bu tekilleştirilmiş tepkimelerle tek tip prangalara mahkûm ediliyor her yanında bir başka cerahat ve bir başka tehdit. Erkânın, muktedir olanın dillerinden dökülenler birer ikişer cerahatin kalıcılaştırılıp tüm bu korkunun yaygınlaştırıldığı bir ülkeyi işaret ediyor. Bugünün nasıl bunca fecaat sahneye zuhur etmişken bunlarla yetinilmediği meydana çıkıyor. Korku bir figürden hayatın merkezinden rol çalan bir meseleye dönüştürülüyor. Umut, hakikat tarumar edilirken, arta korkularla yaşadığını sanma yanılgısı bırakılıyor. Korkarak, çekinerek ve biteviye çürüyerek bir nizamdır bugünün ülkesi. Korkarak ölmeye devam etmenin rutinidir hemen her gün yaşatılmaya devam edilen.

Bir yer ve bir zamana değil her güne artık bir Kadir Çakmak’ın katlinin sığdırılmasıdır. Her yere bir kez daha Maraş Katliamının denk getirilebilirliğinin duyurulmasıdır. Herkese özgür bir ülke bahsi açılırken bu cümle daha kurulurken bir yanımızın, yöremizin eksiltilmesidir mesele. Tüm bu yazının sınırı, tahayyülü içerisinde anlatamadığımız, yeri gelip de taşı gediğine koyamadığımız nice eksiğini bildirmek söz konusudur. Tek bir kerede, tek bir anlamda bu yerin korku ile imtihanını kısaca anlatabilmek namümkündür. Sözler uçuyor ekranlardan, yazılar döşeniyor dört bir yanda yeni ülkenin kural koyucuları hepimiz için korkudan mamul yeni hamlelerini gerçekleştirirken söz ve hayatı geri alabilecek miyiz?

Ağıtlarımız, yaslarımız, kemiklerimiz, görüp anladığımız tüm kırımlar hayata karşıyken hala korkmak nereye kadardır? Korkmak neye yarayacaktır “makul şüpheliyken” artık ülkenin yarısı. Korkmak hangi yaraya merhem olacaktır? Şirnex’in İdilinde on yaşındaki çocuğun, polis şiddetine maruz kalıp ağır yaralanması ajanslardan düşerken daha ne anlatabilir korkunun her neye yol açtığını. Yaralarımız kanamaya devam ediyor, anlattıkça azalacağına etkisi geçeceğine çoğalıyor. Korka korka yaşamaktansa artık sözümüzü hayat için korkmadığımızı ikrar için yükseltebilecek miyiz? Sistem çürütürken, yok ederken bir kez bile olsa deneyebilecek miyiz? Haziran’ın on sekiz günündeki gibi yine, yeniden eyleyebilecek mi birlikte sözü hatırlayabilecek miyiz? Tükenmeden…

Misak TUNÇBOYACI – İstan’2014

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Sesli Meram / Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz - Podcasts
Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
Soma'da Hayatını Kaybeden İşçilerin Anısına... - Soma'nın İşçileri
Soma'da Sekiz Saat - Devrim TABAN, Zeynep ORAL - Vimeo
İHD: 2014’te 49 Çocuk Cezaevinde, 64'ü Gözaltında İşkenceye Uğradı - Bianet
Kobane Direnişi İle Dayanışma Kapsamında Yapılan Eylem ve Etkinliklere Müdahale Sonucunda Meydana Gelen Hak İhlalleri Raporu - İHD
Büyük Dalgayı Beklerken Dalgamıza Bakalım - Rahmi ÖĞDÜL - Birgün
Bir Beyaz Yakalı Masalı: Yol Parası veya “Lütfen İntihar Etmeyelim” - Leyla SOLANAS - Fraksiyon
Popülizm ve Demokrasi - Soli ÖZEL - Habertürk
The End Of Turkey In Europe - Nate SCHENKKAN - Freedom House
Diyarbakır'da 17 Yaşındaki Abdülkadir Çakmak'ı Kim Öldürdü? - İsmail SAYMAZ - Radikal
Amed'de Polis İnfazı Kameralara Yansıdı - ANF
Yetişkin Doğanlar! - Kemal BOZKURT - Harfvolver
1988’den Günümüze 580’den Fazla Çocuk Hayatını Kaybetti - Dilek GÜL - Mehmet DEMİR - İMC
19 Yaşındaki Şırnaklı Fidan’a Yapılan İşkence AİHM’de Mahkum - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Yine Kışla, Yine Şüpheli Ölüm: Er Sevengin’in Otopsi Raporunda G-3 Tüfeğinin Mekaniği Tersine Çevrilmiş! - Can BURSALI - Diken
Bu Ülke, Sivil Ölüler Mezarlığı (Vedat Zencir İle Söyleşi) - Vicdani Ret Derneği
348 Toplu Mezarda 4 Bin 201 Kişi Var - Nerina Azad
Kıyamet Roboskî’de Koptu, Orda Kaldı - Vecdi ERBAY - Evrensel
Siyah Bilinci Ya Da Kürtlük Bilinci - Şeyhmus DİKEN - BiaMag
Süreç ve Milliyetçiler: Milletle Müzakere, Terörle Akıllı Mücadele - Mehmet Akif OKUR - Al Jazeera
Maraş Katliamı Üzerine Cuma Hutbesi - Kapitalizmle Mücadele Derneği - İştirakî
Gençer: "Yahudilik ve Hristiyanlık Yozlaşmıştır. İslam Orjinalliğini Korumaktadır" - Milliyet
Museviler Tedirgin: 'İlla Bizden De Bir Hrant Mı Vurulmalı? - Bahadır ÖZGÜR - Radikal
Ahmet Türk: 'Kürt Aşiretleri Soykırıma Ortak Oldukları İçin Süryani, Ermeni ve Ezidilerden Özür Dilerim' - T24
Gazi Üniversitesi'nden "Ermeni Zalimliği" Afiş Yarışması - Bahadır ÖZGÜR - Radikal
Mümkün Olmadı Hocam - Eda KAMURAN - 5Harfliler
O Öğretim Üyesi Açıklama Yaptı: Ben Bilimsel Bir Ödev Verdim - Radikal
Nasıl Yüzleşmeli? - Şebnem Korur FİNCANCI - Evrensel
#HrantDink Cinayetiyle İlgili Soruşturmayı Yürüten Savcı Yusuf Hakkı Doğan Yargıtay Üyesi Oldu - Agos
Sivas Katliamı'na Zamanaşımı İsteyen Savcı Yargıtay'a Atandı! - soL
90'ların Hak Mücadeleleri: Metin Göktepe: Devlet İlk Kez Suçunu Kabul Etti - Elif İNCE - Bianet
‘Ali İsmail Korkmaz Davası’nı Everest’in Tepesine Bile Götürseler Halk Peşinde Olacak’ - Erdem ÇAKIR - Ege News - Başka Haber
Türkiye: Taraftar Grubu 'Darbe'den Yargılanıyor - Human Rights Watch
HRW: Çarşı Davası Son Derece Kötü Bir Komedya - İMC
Diyanet Tartışmaları 1 - Nil MUTLUER - T24
Zehir Zıkkım - Akın OLGUN - Birgün
Ahmet Şık Paralel Yürüyenlere Dokundu - Haluk KALAFAT - BiaMag
Ahmet Şık: AKP Hırsız, Cemaat Çetedir - Medya Mahallesi - Cumhuriyet
Ferşad’ın Babası Kimdi ve Ne Yapmıştı? - Yıldıray OĞUR - Türkiye
İsmail Saymaz ile Abdülkadir Selvi Birbirine Girdi! - Tarafsız Bölge - CNN Türk
Drei Mutmaßliche Türkische Agenten Gefasst - Frankfurter Allgemeine
Kasım-2014 İş Cinayetleri Raporu - Harita & İnfografik - İSİG Meclisi - Diren Emek
Ereğli'de 60 Madenci İşten Çıkarılınca 600 Madenci Ocaktan Çıkmama Eylemi Başlattı - Başka Haber
Kırklar Dağı'nda Hepimiz Suçluyuz, Düzeltmeliyiz - Hayri DEMİR - Evrensel
Küresel Kriz "Derinleşirken": Rusya Ekonomisi Çöktü! - Ümit AKÇAY - Kriz Notları
Işid Çerçeve Metni - Muhammed Cihad EBRARİ - Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi
'Hope' For Yazidis As IS Siege Of Mount Sinjar Broken By Kurds - BBC News
Ji Konfederasyona Elewiyan Hevgirtina Bi Mexdûrên Şer Re - Şaredariya Bajarê Mezin a Amedê
Urmiye Kobanî, Kobanî Urmiye’dir - Aziz KÖYLÜOĞLU - Kurdistan24
The Race To Save Peter Kassig - Shiv MALIK - Ali YOUNES - Spencer ACKERMAN & Mustafa KHALILI - The Guardian
Peshawar School Attack: Massacre Of The Innocents In Pakistan Born Of Ambivalence Towards Taliban - Robert FISK - The Independent
More Than 1,000 Schools In Pakistan Have Been Attacked By The Taliban In The Last Five Years - Sheera FRENKEL - Buzzfeed
Nefes Alamıyorum! - Yeşim NUMAN - Jiyan
'Onuru Olan Biri Asla Yoksul Değildir' - BBC Türkçe
From Occupy To Ferguson - Jessica STITES - In These Times
Les Detingudes En L'Operació Pandora Passen La Nit Als Calabossos - Directa
Why Cuba, Why Now? - Achy OBEJAS - In These Times
Çoğunluk Matkapla Sorguyu Onaylıyorsa? - Pınar ÖGÜNÇ - Birikim
Normalin Zulmü - Karin KARAKAŞLI - Agos
Ulusalcı Sosyalistler, Orhan Pamuk’un Boğaziçi’nde Konuşmasını Engelledi - Marksist.org
Faşizm ve “Sürekli Faşizm” Üzerine Tezler - Sinan KARASU - Militan
Bu İşi 'Türk Baharı' Temizler Mi Olric! - Celal BAŞLANGIÇ - T24
Narmanlı Han: Son Kale - Onur CAYMAZ - KaosGL
Dünya İnsanlara Değil, Ağaçlara Kalacak - Mert İLKUTLUĞ - Resimaltı.com
Ayda’yı Kaybettik… “Bir Devir Bitti.” - KaosGL
Vahşet Pornosu ve Direniş Estetiğinin Savaşı - Özcan KIRBIYIK - Jiyan
Jakobenizm 2.0 - Mesut YEĞEN - MY' Blog
“Sanat ve Arzu”: Ulus Baker Düşüncesine Giden Yol - Emek EREZ - Edebiyat Haber
Bozkırın Ortasında Bir Tuhaf Leke; Ankara - Evren Barış YAVUZ - Fraksiyon
90'ların Hak Mücadeleleri: Düşünceye Özgürlük: 80 Bin Kişi Kendini İhbar Etti - Elif İNCE - Bianet
Péter Zilahy: “Çok Nadir Başımıza Gelen Bir Şey Yaşanıyordu, Yaşam Sanatı Taklit Ediyordu” - Arif YILDIZ - Edebiyat Haber
Kaos İyidir, Hele Ki Parkı Daha Da İyidir! - Hayri TUNÇ - Jiyan
Haydi Tahrifata! Haydi Tahrifata! Veya Bandista’yla Neden Coşamıyorum? - Mülayim SERT - Servet Düşmanı


Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo’dan iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo
---------------------------------------------------------
>>>>>Info
Fotoğraf: The Third Man Filminden..

>>>>>Poemé
Ölmeye Vakit Yok - Müştak ERENÜS

İnanmak gerekir güne
Bütün dertleriyle dün
Durmayın çaba getirin güne

İnsanlar güzeldir
İnsanlar iyidir
İnsanlar güçlüdür
İnanmak gerekir güne.

Kocaman bir yürek taşıdım getirdim
Bütün umacılardan korkusuz
Gelincikler der güzel
Sınırlardan üste
Tüm bayraklardan renkli
Yaşamın temel direği
İnanmak gerekir güne.
Gelincikler toprakta gelindin
İnsanın umudu insanda.
Gerçek korkmadan soyunur
Güzelim güneş alnında.

Kocaman bir yürek taşıdım getirdim
Tüm bayraklardan renkli
Peter Con Pietro Petrovna
Ali

Kaynak

Sunday, December 14, 2014

Deuss Ex Machina # 528 - Spanvac Axavni

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_528_--_Spanvac Axavni

08 Aralık 2014 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. Ishq - An Eternal Sea (Virtual)
2. Ishq - Shoreline Rain (Virtual)
3. Wolfgrowl - Lucid Dream (Picpack)
4. Wolfgrowl - Daydream (Picpack)
5. Christopher Willits - Clear (Ghostly International)
6. Christopher Willits - Ground (Ghostly International)
7. Thom Yorke - Nose Grows Some (Self Released)
8. Thom Yorke - Truth Ray (Self Released)
9. Martin Nonstatic - Verträumt Part 1 (Subspiele Records)
10. Martin Nonstatic - New Area (Subspiele Records)

Spanvac Axavni
(528)

Bataklığın Keşfi

“Artık hiçbir şeyin yaşama katılmadığı bir çağda, yaşama ilişkin tüm düşüncelerimizi yeniden ele almak gerekir. Nesnelerin bizden öç almasının nedeni de bu üzücü kopukluktur ve artık içimizde yaşamayan, nesnelerin akışında bulamadığımız şiir, ansızın olayların kötü yanından belirir; nedensiz tuhaflıkları olsa olsa yaşama sahip olamayışımızla açıklanabilecek onca cinayet hiçbir zaman görülmemiştir.” Antonin Artaud

Kesintisiz, tereddütsüz, eksiksiz ve gediksiz bir tahayyül içerisinde hemen her şekilde varlığı anımsatılmaya çalışılan bir meseledir keşfetmek. Bütün yeniden ve yeniden dönüştürülürken hiçbir surette boşluk bırakılmaması adına çabalanılırken muktedirce arada ve derede ve sıkça belirtilendir keşfetmek. Hemen her şeyin yekpareleştirildiği tamamen tek düzeliğe prangalarla bağlandığı, çukurun boyunun herkesi kapsayacak kadar derinleştirildiği bir uzamda keşfetmek bariz bir gösterendir. Bariz olan salt “bakmak” ile görmenin arasındaki farkı kapatabilecek bir tahlildir keşfetmek. Erkânın sözcüklerinden bütünlenenler değildir o keşif. Erk, her şeyi kendi doğrusu üzerinden dillendirirken, bunun adına gün aşırı yeni tehditlerini savururken, kötülüğü savunurken o bahsedilenlerin tam da bittiği yerde başlayanlardır keşfetmek meseli. Keşfedilen bütün bu pespayelik çağrışımlı örtbas etmekten gayrisine pek müsamaha gösterilmeyen devlet aklının eylediklerinin dökümünü ihtiva etmektedir.

Sistemin tüm olanaklarıyla birlikte, hemen her şeyin toptan yok etmek ve sınırlandırmak üzerinden şekillendirildiği menzilde, anlatılması elzem olanlardır keşfetmek meselinde dökülenler. Görmek için bak, anlamak için bak ‘keşfet’ denilip durulan bir ülkede yaraların halen apaçık meydandayken nasıl da bunca sıkça yinelene geldiğini hatırlatacak kesişimdir değindiğimiz. Uzamın doğusuna gidildikçe nasıl hak, hukuk ve adalet bahislerinden ırak bir yere dönüştüğünün karşılığıdır o keşfetme halinde karşılığını tam olarak bulan. Bir ülkenin yüküne yük eklenmeye devam edilirken, artık omuzlar çökmüş, sinirler laçkalaşmışken “hanedanlık” hayatının tesis edilmesidir keşfedilmekten kasıt. Eğri ve eğreltiliğin bir bakış bir norm haline dönüştürüldüğü bir yerde sahici olanın “yıkım” olduğunu anlamlandırandır, fenafillâhı gösterecek ve bildirecek olandır işte keşfetmek edimi.

Bugün ülkenin her gün giderek daha muhafazakâr ve çok daha fazla dayatmalar ile yaşanılan bir yere dönüşümüdür keşfedilecek olan. İki arada bir derede, o cümlelere sıkıştırılanların aslında neyi ortaya koyduğu da anlaşılabilecektir bir ihtimal. Keşfedildikçe nasıl kör karanlıktaki bir yerde yaşadığımızın amasız, fakatsız örnekleri dökülecektir. Talimat ve karar hükmünde kararname, kural, nizam ve talimatlar bir dolu çalıştaylar hükümleri bildirmek adınadır. Bir seferde çokça ahkâmla birlikte aslen dizginlerin kimlerin elinde bulunduğunu yineleyebilmek adınadır. Her birimize bildirilen bir meydan okumadır bir kez daha. Keşfedilenler bir karede, hemen tek bir hamlede nasıl bir yerde yaşatıldığımızın dışa vurumudur. Gözler önünde simyası sağaltılan bir yok ediş rutininin ta kendisidir. Mutsuz, sürekli çekimser bir o kadar tereddütlü attığı adımdan bile şüphe eden, aldığı soluktan bile huylanan ahvalin düpedüz, apaçık meydana getirilmesidir keşfettirilen.

Sözün kerameti tırpanlanırken, dilden dökülenler umursanmazken her yer yangın yerine bunca kolay dönüşmüşken daha fazlasını kabulleneceksiniz her nasıl olsa efelenmesidir mesele. Kesintisiz had bildiriminin ötesi daha büyük ayrışımların çağrısıdır bunların yan yana durduğu sofranın da ortaya getirilmesidir. Genellemeler öylesine sıkça yineleniyor ki; sıradan olanın sözü hep havada bırakılıyor. Sıradan olanın cümlesi artık duyulmuyor. Derdi nedir hiç anlaşılmıyor. Tek bir doğrunun baskısı altında hayatın idame ettirilmesi savunuluyor. Bilindik her ne varsa bu kalıt, kalıp, tek parça olana rehin ediliyor. Keşif, bunlar üzerinden ileriye değil tam tersi istikamette geriye doğru bir menzili bina ediyor, gösteriyor. Yürekler daima yangın yeriyken sözü unutabilmek, vahameti detaya indirgetmek, her şeyin üzerini örtbas edebilmek ve nihayetinde boyun eğdirmek için sıra sıra dizilenlerdir keşfettirilenler aralıksız.

Bugün, bu yerde tam karşılığı bir türlü bulunamayan düşman ediminin, aslen nasıl kotarıldığını her neye dayanılarak şekillendirildiği meydandadır. Gün şafakla yeniden başladığında bu şekillendirme çabası da en başından yol almaya kaldığı yerden devam eder. Bir gün evvelinde bırakılan tüm o tahakküm yeni bir evrede çok daha sert bir biçimde yinelenir. Bir keşif de buradadır. Bir kez daha duyumsatılan sözün lime lime edilebilirliğidir. Muktedirin bekası bu hayatın kendisinden çok daha mühimdir. Biyopolitik reaksiyonlar, düzenlemeler, tehditler hep bunun içindir hayatı bir biçimde sınırlandırmak adınadır. Böylesi karanlık bir tablonun son kertede kabul edilebilir, bildirilmesi adına güncellene gelendir. Sözün havada bırakılmasının ardılı artık toptan imhaya doğru meyil ettirilmektedir. Uçurum hepimizin burnunun dibinde bunca yakına taşınmaktadır.

Keşfedilen bu uçurumun tam ucunda yaşatıldığımızdır eksiksiz ve mübalağasız. Keşfe açılan yok ediş sahanlığının güncellene gelmesidir. Savunulanlar ile aslında yapılanlar birbirlerini tamamlar bu düzlemde. Sözü edilenler buna gerek duyulanlar hep asıl yapılanları gizlemek adınadır biteviye. “Tehditlerin” cümle aralarında yinelene geldiği, yaşama hakkının, barış istencinin, adalet beklentisinin, hürriyet ve özgürlük bağıntılarının toptan tarumar edildiği bir güncelliktir karşı karşıya olunan. Değerlendirmeler ardı arkası hiç kesilmeyen atfedişler bu hinliği, denekliğin bu ülkedeki tam karşılığını cisimleştirir. Uzun nutuklar atılırken bir yandan yüzlerce kişinin, gözaltına alınmasıdır bu Kürd illerinde. Bir insan katledilirken, iki çocuğun ağır yaralanmasıdır örtbas edilmeye çabalanılan. Ankara için, Doğu neyi temsil ediyorsa batısı da en az onun kadar yabana atılmaması gereken en az onun kadar tehdit nüvesine mertebesine ulaştırılandır.

Kürd illerindeki hınçla kotarılan sistematik kırım Ankara’da “dökülecek kanın sorumluluğunu Kürtlere yükleme” bahsi ile geçiştirilmektedir. Aralıksız müdahale, operasyon ve devletin her kim olduğunun bildirimi yapılırken bir halka karşı yapılan, tüm bu zulüm için verilecek yanıt reel politiğin düş kırıklığıdır. İnsanlara verilen değerin her ne halde olduğunun tam karşılığı tehdidin güncellenmesinden okunabilir. Ankara’nın kendisinin doğusuna verdiği bu hazımsız tespitin batı için olanları da hemen hemen hiç altta kalmayandır aşağısında kalan, bir mesele değildir. Batının diline, öğretisine, düşününe, yaşam hakkına karşı, açıktan yapılan tüm müdahaleler Kürd illerinde yıllardır sürdürülen tek tipleştirme hamlelerinin hep bir başka varyantıdır. Asimile etmelerin güncellenmiş halleridir bu yaşatılanlar istikameti zerre-i miskal değişmeksizin.

Henüz hiç kimselerin umursamadığı ve farkına varamadığı, topyekûn rehinelik için yeni ülkenin sabit fikir, kindar ama sözüm ona kurallara riayet ederken her şeyi yapabilen (azınlığının) yüzde bilmiyoruz kaçın hayatına “entegre” edilmesidir. Onlarla birleştirilmesi ne Osmanlıca ne de Milli Eğitim’e din temelli müdahaleler, ne kızla erkek ayrımı üzerinde bunca uzun çabalar yekûnda asıl olan rehin bir ülkenin bina edilmesidir burada. Zihnen, bedenen ve eylemselliği ile devletlûnun tebaası bir ülke. Devlete göre tepkimesini ayarlayan ve enikonu sessizleşen bir memlekettir mesele varılmak istenen. Varılmak istenen menzil, tüm anlamların paramparça edildiği yeni yorumların ise tamamen basmakalıp, tek tip bir formülle kotarıldığı ezberlerden mülhem bir menzil bütünlüğüdür. Yaşam ile ölüm arasındaki hemen hemen hiçbir şeyin bırakılmadığı, daha doğrusu olan bitenleri bahsetmenin önünün alındığı engellendiği bir dünyadır tasvirine girişilen.

Yaşamla ölüm arasında devlete rehin bir dünyadır tasavvur edilip gerçeğe evirilmeye çalışılan. Dert hiçbir zaman yekpare değilken her şeyin çözümünün tek bir bağlamdan kontrol edilebilecek bir mesel halinde değerlendirilmesidir hepimize keşfettirilen. Başka bir uzamın, başka bir algının, paylaşımın yahut da düşünsel savunuşun değil riyaya rıza göstermelerin güncelliğidir keşfettirilen durulan. Yağmanın kabullenebilirliği üzerinden tezler geliştirilmesidir keşfettirilen. Darbe mi hırsızlık mı bahsinin ahkam diye, bin bir türlü hinliğin ve üç kağıdın sergilendiği bir seçim güncesini değerlendirmek üzere konuşulduğu bir yerdir o keşfettirilen. Hidayetliğe ulaşmış olanın dilinden dökülen darbeye karşı yağmanın tercihinden zerrece utanç duyulmamasıdır keşfettirilen. Uzamda daima bambaşka şeyler üzerine ahkâmlar kesilirken, vaveylalar kopartılıp, manşetler atılıp, ezberler okunurken “darbecilik” geleneğinin halen bu kakofonin içerisinde kendi bildiğini dayatmasının bugün yinelenmesidir keşfettirilen.

Kesintisizleştirilmiş tercihlerin, ak ya da kara olması dışında bir başka seçeneğe, tercihe hayat hakkı tanımayan bir akıldır keşfinde prangalarla bağlandığımız. Keşif artık birkaç tıklama kadar uzağınızda diye anılanlar yok etmen kültürünün serpilip büyümüş halidir. Yeni Türkiye eskimiş köhneleşmiş olan her ne varsa buna sahip çıkan, inatla savuna gelen bir menzildir. İç Güvenlik Paketi topyekûn bu heder etme süreçleri ve sürekliliği dâhilinde atılmak istenen bir adımdır. İnsan hakları konusunda kurulduğundan bu yana daim sınıfta kalmaya devam olunan bir yerde utancın kanıksanabilir bir mesele evirilmesi uğraşıdır. İç güvenlik paketinin yanında cumhurbaşkanlığı nezdinde de bir başka güvenlik tasarımının şekillendirilmesidir bu utançlara yeni halka diye eklenmeye çalışılan.

Kesintisizleştirilen denetim ve gözetim ve dayatmalar bir yönüyle erkânın hayatlarımıza karışma iradesindeki bu hevesler cevvallikler biri bitmeden bir başkası başlayan hamleleriyle keşfettirildiğimiz konuları, yaşayarak tecrübe edeceğimiz birer sınavlara dönüşümü sağlama alınmaktadır. Bir sınavdan hep bir başkasına geçilirken her şeyin sonuna kadar zorlanarak dayatıldığı, buna çalışılan bir menzil halinde, faşizmin daha önceden tecrübe ettirilmiş olan yüzeylerini yıkarak, aşarak, bendine sığmayıp taşarak güncellenen bir zül sahasıdır oluşturulan. Her şeye karışılmaya devam edilen her an müdahale edilebilecek bir şeyleri fıtrata göre uydurmaya ve keyfe keder yeni icatlara girişilen bir yerin taslağıdır, hiçbir türlü nihayetlenmeyecek. Keşif olarak gezdirildiğimiz “standart” olarak hiçleştirme çabasının bir tezahürüdür.

Keşif olarak önümüze çıkartılanlar bundan sonra hayatın her ne halde olacağı bahsinin kestirmesidir. Onu az daha öteye taşıyan ve düşündüğünü ifade etme gayretine düşen için tasarlanmış korkutmaların güncellenmesidir. Rutini konuşarak eyleyerek yapanlar için ise dipsiz bir gayya kuyusudur vaat edilen burada hiç uzağında olmadığımız. Körlemesine, daha derin kırımların arafında tutuluyoruz. Her gün bundan kurşun gibi ağırdır artık bugün devletle beraberindekilerin gözetiminde keşfettirilmekteyiz. Bir “Rönesans” güncesinde yaşadığımızın edebiyatçı kimliğine özellikle vurgu yapan bir insan tarafından seslendirilebildiği bir yerde bu keşfimiz hikâye değildir. Keşfettirilen hemen her gün bunca kıyamet yinelenirken insan eliyle bunların önemsenebilir meseleler değil doğrudan, normalleşme veya Rönesans gibi tanımlara sığınılarak anlatılan, anlaşılır kılınmaya şartlandırılan bir zorunluluk olarak bahsettirilmesidir keşfettirilen.

Sözün tüketimi, popüler kültüre rehin edilebilir bir menzilin de bina edilmesidir. İter tutar yan olmasa da daima evreka! diye koşa koşa erkten icazet alınıp duyurulan cümleler keşfettirilenin utançların altın çağına tanıklık ettiğimiz bir yerde olduğumuzu bildirmektedir. Taarruzları örtbas etmek gerçek kırılmaları bir detaya indirgetmek, aklın menzilinden uzağa taşıyabilmek, sorgusuzluğu kalıcılaştırmaktadır keşfettirilen. Haklar biteviye yağmalanırken ceberutluk kutsarken artık enikonu yakıştırılacak kelimelerden atıflara her meselin zıvanadan çıktığı bir delirtme halidir güncellenen bir biçimde keşfettirilen. Oysaki keşif denilen şey tüm sınırlandırmaları alaşağı edebilme gayretinde bulunmaktır. Herkes ezberlerine tutunurken yeni ve duyulmamış olanı bildirmektir. Yeni ve bahsedilmemiş olanın, duyulmamış bir tespitin, bu kendini tekrara alıştırmış, kendisi dışındakini hiç eden, yok sayan akla karşı bütünleştirdiğidir o keşif.

Yaşarken tecrübe ettirilenlerin aslında nasıl bir dönüşümü göstere geldiği alenidir bu cinnetlik memlekette, açık ve yalın. Dur durak bilmeksizin yinelenen şablonların ülkesindeyiz Her şey üstenci bakışımla gün aşırı daha fenası adına seslendiriliyor. Kendi sözünü unutan bir naçarlıkla sayaç ilerletilirken, değiştirilirken nerede kalmıştık bahsi yeniden biçimlendiriliyor. Nerede kalmamıştık ki? Neresi tamamdı ki? Her şey böylesine hızlandırılmış ve bir biçimde tüketilmeye devam edilirken öcüler yaratmanın sonsuzluğunu keşfediyoruz dört yanda. Erkan daha sözünü tamamlarken alkışlar ve çok ama çok doğru söylediniz nidaları diziliyor. Yarının ne olacağı bir gün önceden müjdeleniyor. Keşfettirilecek şey nasırlaşmış bir algı, kör topal bir zihin ve duraksamaksızın cahiliye ülkesine varmak uğraşın ta kendisine eviriliyor. Cehalet ile bir ülkenin sınırlarının yeniden çizilmesine çalışılıyor.

Keşfettirilen gelecekte yaşayacağımız günlerin bir ön izlemesidir bizim açımızdan. Bugün gümbürtüde unutturulmaya çalışılanların tastamam birkaç zaman sonra hepimizin hayatına karşı müdahale etmelerin yolunu açacağı ise muhakkak ve kesin bilgidir. Yaşamın nasıl umursanmadığı, yok etmeye varana kadar silsileler içerisinde değerlendirilen ataklarla bir muktedir eğlencesine dönüştürüldüğü hazin bir ikrardır işitilmesi ve bilinmesi gerekli olan. İyi de nereye kadar, nasıl. “Burası sizin yeriniz değil” diye söze başlayıp Suriye’den göç etmiş mültecileri Maraş’ın dışına süren bir valinin bulunduğu bu yerde nereye kadar bu keşfine zorla götürüldüğümüz şeylerin bir azaptan başkası olmadığını nihayet anlayacağız. Yaşam tükettirilen bir mesele indirgenirken nereye kadar sürecek tüm bu kumpanyaya karşı kayıtsızlık. Benim dediğim olurdan bizim söyleyeceklerimizin eksiksiz ve gediksiz, siyaseten değil hayat için dillendirileceği, anlaşılacağı bir ülke çok mu uzakta yüzyıl sonra bile hala mı ütopya!

Misak TUNÇBOYACI – İstan’2014


>>>>>Bildirgeç
Kene Tipi Algı Hapishanesi - Rahmi M. ÖĞDÜL - Birgün

Hava, henüz duyumsanmamış duygularla dolu. Algılanmayı bekleyen o kadar çok şey var ki. Ve bizler olabildiğince az algıyla hayatta kalmayı başarabiliyoruz; sadece hayatta kalmayı ama. Ve kısıtlı algımızla anlamlandırıyoruz dünyayı. Sözcüğün tam anlamıyla yaşamak, hayatın içine yayılmakla, katılmakla, yeni duyumsama, algılama biçimleri keşfetmekle mümkün olabilir.

Oysa iktidar, tebaalarının yeni algılama biçimleri keşfederek yaşamın içine yayılmalarından, yeni bağlantılar kurmalarından pek hoşlanmaz. Olabildiğince az algıyla yaşamını sürdürecek yeni bir insan yaratmaya çalışıyor o yüzden. Eğitime, kültüre ve sanata yönelik müdahaleleri, bu tür insan yaratma projesinin bir parçası. Mevcut beş duyusunu bile kullanamayan, yaşamı ve bedensel duyumları olumsuzlayan bir tür çileci hayat tarzını dayatıyor. Ölüm ile açlık arasına sıkıştırılmış, yoksullaştırılmış yaşamları, aşkın bir hakikate yönelterek bir lokma bir hırkayı öneriyor.

Kırmızı hap mı, mavi hap mı?

Bu, kadim bir projedir. İ.Ö. 5.yy’da yaşamış Permenides de bedenden gelen, duyularımızla elde ettiğimiz bilgileri doksa (sanı) olarak aşağılamış ve aşkın bir hakikate sadece akıl yoluyla ulaşabileceğimizi önermişti bize. Matrix filminin Morpheus’u Neo’ya kırmızı hap ile mavi hap arasında seçim yapmasını önerdiğinde, aslında Parmenides’in öğretisini dillendirmektedir: hakikate giden yol ve sanılara giden yol. Ama bedene güvenen ve bilginin bedenden geldiğine inanan hainler her zaman olmuştur. Deneyciler, bilginin duyulardan geldiğine inananlardandır. Matrix filminin haini Cypher da bir deneycidir. Bir hain olarak Cypher, iktidarın bedensizleştirme projesinden kaçar ve bifteğin keyfini çıkarırken duyumcu bir söylev çeker bize: “Bir bifteğin gerçek olmadığını biliyorum. Bunu ağzıma koyduğumda Matriks’in beynime bunun taze ve sulu olduğunu söylediğini biliyorum. Ama dokuz yıldan sonra neyi fark ettim, biliyor musun? Cehalet mutluluktur.” Bedenden gelen duyguların cehalet olduğunu vurgularken, iktidarın terimleriyle konuşmaktadır hâlâ. Bedenli yaratıklar olarak yaşamın içine gömülü olanları hep cehaletle suçlamıştır iktidar ve dünyevi olanın karşısına aşkın bir hakikat çıkarmıştır. Alabildiğine sömürdüğü ve yoksullaştırdığı insanlara dünya zevklerinden uzak durmayı ve çileci bir yaşama katlanmayı öğütlerken, kendine şatafatlı kozalar örmüştür.

Beş duyuya ek bir duyu

Felsefeci Michel Serres, neşe üzerine yazdığı ilk kitabında duyuların analizine girişmiş ve Cypher’laşmıştır: “Bir sauterne şarabının ağızda bırakacağı tadı ve yaratacağı duyumları analiz etmek için 30 sayfa harcadım” (bkz Mary Zournazi, Umut, Literatür Yayınları). Rasyonalistlerin karşısında duyumcu bir felsefeye yöneldiği için kolaylıkla hainlikle suçlayabiliriz Serres’i. Ama beş duyuya iki yeni duyu daha ekleyerek hainliğine devam eder: “Beş duyuya ek olarak, bir içsel duyumuz (gözlerimi kapadığım zaman, bedenimin varlığına ilişkin bir duyuya sahip olduğumu anlıyorum) ve bir de nörobiyologların keşfettiği hareket duyumuz var; bu yürürken, zıplarken, dönerken bedenimi nasıl hissettiğime ilişkin bir duygu.” Haziran Direnişi’nde, hareket duyumuzun (kineztezi) müthiş kudretini keşfetmiştik hep birlikte. İktidar, duyusal yetenekleri körelmiş bir insanı kolaylıkla teslim alacağını bildiği için sadece hayatta kalabilen yeni insan yaratmak zorunda.

Açlık ile ölüm arasında

Eğitim, kültür ve sanat; yeni duyumsama biçimleri keşfedeceğimiz alanlar saldırı altında; algılarımız budanıyor, farkında mısınız? İktidar, kene tipi algı hapishanesine kapatmak istiyor bizleri. Sadece üç algısıyla yaşamını sürdürür kene. Karnını doyurduktan sonra toprağa düşer, yumurtalarını bırakır ve ölür. Açlık ile ölüm arasına sıkıştırılmış bir varlık. İktidar algı hapishanesinde tutsak almaya çalışsa da insan, yeni duyumsama biçimleri keşfeden bir canlıdır, yani Homo sapiens’tir. Michel Serres “sapiens”in, zevk/tat sahibi olmak anlamına gelen Latince “sapere” fiilinden geldiğini vurguluyor. İktidara rağmen hava hâlâ, duyumsanmayı bekleyen şeylerle tıka basa dolu. Bedenin tüm yüzeyinin duyarlı hale geldiğini bir düşünsenize. Havada ihanet kokusu.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla ve yazabildiğimiz kadarıyla. Anlatmak bir mesele. Kısadan mevzunun her ne olduğunu bildirebilmek büyük bir çaba ve özveriyi aynı zamanda da gözlemi gerektiriyor. Rahmi ÖĞDÜL'ün kaleme aldığı Kene Tipi Algı Hapishanesi bu bağlantıyı gerçekil kılan bir okuma parçası. Sözün tükendiği alanlarda yeniden hatırlanabilmesini ve nasıl bir ülke gerçekliğinde olduğumuzun yalın anlatısı karşımızdadır. ÖĞDÜL ve Birgün Gazetesi'nin anlayışlarına binaen metni sayfamıza iliştiriyoruz.


...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Sesli Meram / Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz - Podcasts
Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
Soma'da Hayatını Kaybeden İşçilerin Anısına... - Soma'nın İşçileri
Soma'da Sekiz Saat - Devrim TABAN, Zeynep ORAL - Vimeo
İHD: 2014’te 49 Çocuk Cezaevinde, 64'ü Gözaltında İşkenceye Uğradı - Bianet
Kobane Direnişi İle Dayanışma Kapsamında Yapılan Eylem ve Etkinliklere Müdahale Sonucunda Meydana Gelen Hak İhlalleri Raporu - İHD
Nefes Alamıyorum; Irkçılık ve Ötesi - Remzi BARUD - Etkin Haber Ajansı
New York’tan Yunanistan’a: İsyan Ediyoruz Çünkü Nefes Alamıyoruz - Jerome ROOS - Fraksiyon
‘Nefes Alamıyorum': Başkaldırının Farkında Mısınız? - Cihan TUĞAL - Alternatif Siyaset
Nefes Alamıyoruz - Tarık ALİ - İştirakî
Nefes Alamıyoruz - Misak TUNÇBOYACI - Harfvolver
Adın Ne? - Akın OLGUN - Birgün
Roboskî'de Yazdık - Halil SAVDA - Yeni Özgür Politika
Af Örgütü: Türkiye Dahil 141 Ülkede İşkence Devam Ediyor - Ajansa Kürdi
İdil Süryanilerinden Şükrü Tutuş’un Faili Meçhul Cinayeti - David VERGİLİ - Faili Belli
90'ların Hak Mücadeleleri - İnsan Hakları: 90'lı Yılları Aşmak - Hüsnü ÖNDÜL - Bianet
AKP Aleviliği ve Kirli Hesaplar - Akın KAYA - Muhalif Yazılar
TC’leştirilen Osmanlı - Göksun Gökçe GÖNDERMEZ - T24
Son Bakış - Batuhan BATI - Radikal.Blog
Hegemonya - Tanıl BORA - Birikim
Karşı Hegemonya - Deniz YILDIRIM - İleri Haber
Alev Alatlı’nın Gözleri… - Kemal BOZKURT - Harfvolver
Gülen: Cadı Avı Başladı - Deutsche Welle Türkçe
Faksla Yayılan Çağrı: Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık - Elif İNCE - Bianet
Kobané Direnişi 90.Gününe Giriyor - Anarşi Haber
Suphi Nejat Ağırnaslı’nın Annesine Mektubu: Gidişimden Arkadaşlarımın Haberi Yok, Bu Seninle Benim Sırrım - Diken
Bir Köpek Ne Düşünür Savaşın Ortasında? - Murat CAYMAZ - Akşam.com.tr
Şengal'den Bakınca The Cut - Kesik Dilin Anlattığı - Cihad İLBAŞ - BiaMag
Zorunlu Osmanlıca, Seçmeli Kürtçe ve Egemenlik Meselesi - Cuma ÇİÇEK - Birikim
Erdogan's 'New Turkey' Aspires Teaching 'Old Turkish' - Pınar TREMBLAY - Al Monitor
Kulp Davası 2015’e Ertelendi - Evrensel
Irak ve Suriye Sahasında Öldürülen Türk İstihbaratçıların Listesi - ABNA
Modern Toplumu Eleştiren Gerçek Olduğu Kadar Rahatsız Edici 14 İllüstrasyon - Duygu ARSLAN - Listelist.com
Göstergeler ve Makineler, "Giriş: Logos ya da Soyut Makineler" - Maurizio LAZZARATO - M.F. BİÇİCİ - Hayalgücü İktidara
Soma’da Başmüfettişten ‘Acı İtiraf': Taksi Paramız Yoktu, Denetlemeye Gitmedik - Diken
Imagining The Socialist City - Owen HATHERLEY - Jacobin
How The United States Rolls - Slavoj ŽIŽEK - In These Times
Gezi And Ferguson: A Reply To Ceren Kenar - Louis FISHERMAN - İstanbul New York Tel Aviv
Bir Ölüm Kalım Meselesi: İkinci Yeni ve Gezi Direnişi - Bülent USTA - Artcivic
The Ties That Bind, From Ferguson To Ayotzinap, Mexico - Enrique C. OCHOA & Gilda L. OCHOA - Counterpunch
Arap Solu'nun Gerçekle Bağ Kurmasındaki Güçlükler - Nahid HATTAR - İştirakî
Unmasked: The Man Behind Top Islamic State Twitter Account - Channel 4 News
Frontlines Podcast: The End Of Israeli-Palestinian Security Cooperation? - Jerusalem Post
İstanbul Anarşi İnisiyatifi’nden Nikos Romanos’un Zaferi Üzerine - Sosyal Savaş
“Makarna ve Kömürü” Geri Almak - Nazır KAPUSUZ - Başlangıç
Alatlı'ya Göre Birey Ehlileştirilmeliymiş - Ceren ÇIPLAK - Cumhuriyet
Kapitalizm, Lacan ve Mevlana - İlker KÜÇÜKPARLAK - İhtisas Tramayı
Diyanet İşleri Başkanlığı Araştırması / Algılar, Memnuniyet, Beklentiler - HYD Türkiye - Konda
Çocukların İnsan Hakları Nerede? - Tülay BİNGÖL - Bianet
Sen Yanmazsan, Ben Yanmazsam, Nişanyan! - Alper ÇEVİK - Devrimci Kararsızlık
Չշփվելը հարցի լուծում չէ․ Հասան Ջեմալ | Hasan Cemal: No Contact Is Not a Solution - Civilnet
Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması - İletişim
"Onurlu Olan Biri Asla Yoksul Sayılmaz" - Budapeşte’den Bir Evsizin Öyküsü… - Tarık DEMİRKAN - Turkinfo.hu
Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor - Cansu KARAGÜL - BiaMag
Adile Naşit'i, "Adela" Olarak Anmak - Hazan ÖZTURAN - Film Loverss
Narmanlı'da 'Huzur' Nöbeti - Nurinisa EROĞLU - Sanatatak
Paul Veyne’nin Foucault’su Veya Akvaryumunu Kıran Kırmızı Balık - Emek EREZ - Edebiyat Haber
Fabrikalardan Sokaklara Sınıfın Şairi, Sınıfın Savaşçısı: Bekir Kilerci -Hayri TUNÇ - Direnişteyiz.org
Black Flag White Masks: Anti-Racism and Anarchist Historiography - Süreyyya EVREN - Affinities
İnsanlığın Yeni Evrensel Bir Bildirgeye ve Uluslarüstü Bir Organizasyona İhtiyacı - Ercan KANAR - Demokrat Haber

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo’dan iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Fotoğraf : Street Art By Blue

>>>>>Poemé
Kısa Türkiye Tarihi - Cemal SÜREYA

I

Şelaleye
Düşmüştür
Zeytinin dalı;
Celaliyim
Celalisin
Celali.


II

Üç anayasa
ortasında büyüdün:

Biri akasya
Biri gül
Biri zakkum.


III

Türkiye'nin adı,
Soyadı yasasından beri
Atatürk adından
Soyutlanamadı:

1930'lu yıllarda
Etitürkiye;

1940'lı yıllarda
Atetürkiye;

1950'li yıllarda
Uditürkiye;

1960'lı yıllarda
Ötetürkiye;

1970'li yıllarda
Atatürkiye;

1980'li yıllarda
Aditürkiye;

Mavi yolculuklar var bir de
O yunani o güzel yolculuklarda,
Hemen her zaman:
Adatürkiye.


IV

O yıllarda ülkemizde
Ceşitli hükümetlerle
Yetmiş iki dilden
İkisi yasaklanmıştı:

İkincisi Türkçe.


V

Kahvede subay yok,
Bu nasıl iştir.

Kaynak