Saturday, December 27, 2008

Deuss Ex Machina # 236 - Alcance De Mi Opinión

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_236_--_Alcance De Mi Opinión

22 Aralık 2008 Pazartesi gecesi ‘canlı’ gerçekleştirilen programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Replikas-Zerre (Peyote Müzik)
>1<-Andrey Kiritchenko-Sparkling Early Mornings (Spekk)
>2<-Andrey Kiritchenko-Wounded By Love (Spekk)
>3<-Message To Bears-Fall Together (Dead Pilot Records)
>4<-Message To Bears-At The Top Of This Hill (Dead Pilot Records)
>5<-Melodium-Eustachian Tube (Audio Dregs)
>6<-Melodium-Choanal Imperforation (Audio Dregs)
>7<-Yora-Adada (Yora-Self Released)
>8<-We Are From Japan!-Bleed (Zankyo Records)
>9<-We Are From Japan!-In Every Hive, A Queen (Zankyo Records)
>10<-Replikas-Gülmediğin Günler (Peyote Müzik)
>11<-Replikas-Vakt-, Kerahat (Peyote Müzik)

Alcance De Mi Opinión Bölüm (234) – "Gel, Gel, Ne Olursan Ol Yine Gel, İster Kafir, İster Mecusi, İster Puta Tapan Ol Yine Gel, Bizim dergahımız, Ümitsizlik Dergahı Değildir, Yüz Kere Tövbeni Bozmuş Olsan Da Yine Gel..." (Mevlana Celaleddin-i Rumi)

>>>>>Bildirgeç
Biçimsiz yakıştırmaların, önerme denilerek sunumlandırılan söylevlerin giderek ayrıştırıclığı, kör kör parmağım gözüne yaftasıyla beraber doruğa ulaştırdığı bir zaman diliminden geçiyoruz. Seslendirilen her bir fikrin paylaşımlarıyla daha kolay yol alabileceğimiz doğrultusunda inanç taşımamıza karşın, kimi zaman münferit, kimi zaman da neredeyse toplumsal katmanların önemli bir kısmı tarafından da yürekten desteklenen biçimlendirmeler bütünü, bütün bu genellendirmeleri alt üst ediyor. Fikrin başta özünü oluşturan yardımcılık payesinin önemsizleştirilerek, aslolanın karşı olduğumuz, karşısında da durmamız gerekli olanları biraz daha ötelemek, hırpalamak olduğu konusunun altı çizliyor. Örnekler ile beraber, herhangi başka sorunlarımız yokmuşçasına yeni yeni incilerimizi keşfetme sürecine dahil oluyoruz. Anlamlandırmak bir yana bütün bu hengamenin ortasına ise nasıl düştüğümüzü ise bir türlü kesin ve net bir biçimde kestiremiyoruz. Tutumlar, takınılan tavırlar ile bahse konu edilenlerin sınırı dışında olanlardansanız haliniz daha da zor çıkmazlara açılıyor. Biçimlendirilebilir bir fikri paylaşım mekanizması yerine, sınırları çoktan kestirilmiş, daraltılmış bir alanda, direktiflerin pardon tenkitlerin korkunçluğuna teslim olmanız isteniyor. Sunulan tüm o ilericilik, tespit olarak addedilen söylemlerin birer baskı unsuru haline dönüşmesine göz yumuluyor. Tamlamalar artık belirli belirsiz istikametlerin doğrultusunda yaşayanları hedef gözeten bir isabetle saptanıp, yaygınlaştırılıyor. Çare aramak yerine daha fazla ötekileştirilip, sorunlara öz eleştiri yapabilmek yerine, sıkı sıkıya tutunmaya çalıştığımız zamanımızın totemlerine dönüşmesi bile başlı başına bir yazı konusunu oluşturuyor. En başından bu yana destekçi olmak konusunda bir tereddüt taşımayanların bile, herhangi bir konuda ortaya atılan yepyeni etiketli açılımda gizlenmiş olan kin birikimini fark edememesi de biraz da bundan ileri gelmemekte midir?

Düşüncenin, yaşamımızda ikinci, üçüncü derecede önem arz eden tuhaf bir detay olarak algılanması da bu eşiğin daha kolay aşılabilmesini sağlıyor. Biz sizin yerinize düşünürüz, biz sizin yerinize en doğrusunun kararını veririz, biz sizin için en iyisini yaparız, biz size en uygun olanını buluruz, olmadı uydururuzu da alt okuma olarak bu tanıma eklemlendirebiliriz. Farkındalılığı arttırmak yerine hazıra konmak dediklerinden de bir parça ilave edildiğinde, muğlak bir çeşniyi elde etmiş oluyoruz. Tüketim ve tükenmenin sonu gelmez bir cehalet sarmalına dönüşmesi, gözü kararmışlığın kabul edilirliğini de arttırmaya yetmekte, ha keza. Sözlü anlayış yerini zaten uzunca bir zaman öncesinden görselliği eğip bükerek oluşturulan kurgulara ev sahipliği yapan ilüzyonlara bırakmıştı. Kayıt edilmiş olan sunumun, çok daha afaki bir biçimde verilmek istenen mesajı taşıdığına olan itimat bunun daha çabuk biçimde, yaygınlaşmasını da sağladı. Dikkat etmediğimiz nicelerinin ortaya çıkarttığı kakafoni asıl konuların değil, sonradan montajlanmış kesitlerin hayatımıza yön vermesini sağladı, sağlıyor. Çekimser olmak bir yana, alternatifi sunmak bile bu başatlığın ezici hükümranlığında en başından nötralize edilmekte, yok sayılmakta. En başından bu büyük gücün ve onun sağladığı güvenin ardına sığınarak ortaya çıkan her yeni dönemeçte, var etmeye çabaladıklarımızın birer birer ortalık yerde delik deşik edildiğini fark etmek ise, ortak çabanın önemini bir kere daha hatırlatıyor. Toplumsal dinamikleri birbirinden ayrışık bir biçimde ele almak, ayırmaya çabalamak, en hafifinden nifak tohumları ekmek için sıraya dizilmek de düzeyin tutturulamamasına neden oluyor. Birbiri peşisıra ortaya çıkartılan bu betikler hala, ısrarla yapılandırmaları içten içe kemirmeye devam ediyor. Ötekileştirmek olarak açmaya çabaladığımız tüm alt başlıkların ana kilitlendiği nokta olarak bu durumun farklı tezahürlerini paydaşıyoruz. Yaşayarak da öğreniyoruz. Gününü kaçırmadan, her yeni adımda tozun dumanın birbirine karışmasında ortaya çıkan karaşınlıkla beraber.

Sözü bu noktada Murathan Mungan’ın Birikim dergisinde yayınlanmış olan “Müsamere Toplumu”na bırakalım: “Çeşitli kanallarda düzenlenen sözde halkın aydınlanıp bilgilenmesini amaçlayan açık oturum, tartışma programları çoktan birer “fikir müsameresi” oldu. Fikrin olmadığı, ama fikrin ekrandaki taşıyıcı figürlerin kişisel arızalarıyla seyirlik hale getirildiği programlar, tartışmanın yerine atışmanın, sataşmanın, kavganın geçtiği saldırganlık showlarına dönüştü.

Aynı zaman diliminde farklı tarihsel dönemlerin, eğrilerin postmodern anlamdaki yan yanalığını, bir aradalığını doğru konumlandırıp anlamlandırmak için, gene de kültürel sürekliliğin, toplumsal birikimin tarihsel bir perspektifte, olgular arasında diyalektik ilintilendirmelerle okunması gerektiğini düşünüyorum. Bu tutum bana, hem içinde yaşadığımız çağın kaçınılmaz yan yanalığını, bir aradalığını bir sorumsuzluk, şuursuzluk hali olmaktan çıkaracak, hem de evrilme, ilerleme, tutarlılık, bütünlük kavramlarıyla ilişkimizi büsbütün koparmaktan alıkoyacak bir yaklaşım olarak görünüyor.

Benim gündelik dilin çoktan aşındırdığı “gösteri” ile “müsamere” gibi sıradan görünen iki sözcük arasındaki ayrım hakkında bunca söz alma ihtiyacım da bununla ilgili olmalı.” (Birikim Dergisi Ekim 2008, Sayı 234, Sayfa 46-48)

Karşıyız, karşı karşıyayız, karşıtlıklarında kaybolduklarımızın karşısındayız bu anlarda, sahipsizliğin ayyuka çıkarttığı detaylarda. Biriktirmek bir yana toptan kaybediyoruz elimizdeki son ümit parelerini. Karşıyız, olur olmadık zamanların birdenbire saatleri geri almasından muzdaribiz. Ahali olarak kendi sorumluluklarını yerine getirebilecek insanlarken sürekli itilip kakılıp hizaya çekilmek dışında hiçbir amacı olmayan direktiflerden ar duyuyoruz. Kendiliğinden gelişen bağlılıkların, aidiyet duygusunun alt üst edilerek sorgulanmasını endişe verici buluyoruz. Bir, iki derken ardı arkası hiç kesilmeyen bir biçimde sözleşmiş seçilmişlerin havalarda uçuşturdukları söylemlerin insanların daha fazla canlarını yakmasına ne kadar müsade edilebileceğine şahit olmak istemiyoruz. Karşıyız, herhangi bir konuda söylenecek onlarca söz varken, elimizde bunlar kaldı, yiyin birbirinizi savının artık kabul edilmesine tahammül etmiyoruz. Konuşmanın belirli bir noktasında takılı kalıp bozuk plak gibi aynı noktalarda vurgulu tona geçişlerle örülmüş beylik cümlelerin bugün olduğumuzu sandığımuz muasır medeniyete bizleri taşıyamayacağının idrakına varılması için daha çok karşılaşmalıyız. Sonradan...

Gerçek anlamıyla yoğunluğundan muzdarip olduğumuz yansıtılanlara dair çıkarımlarımız elbette ki, Deuss Ex Machina’nın da serüvenini, istikametini belirliyor. Sessizliğin izlerindeki kırılganlıklardan, düşüncenin derinlerine seyrüsefer imkanı sağlayan betimleme bulutlarına, kasvetin üzerine daha rahat gidebilmemizi sağlayan bileşkelerden bir derlemeyi ardımızda bıraktık. Altı hafta süren ayrılığımızın ardından, canlı yayında makinanın çarklarını döndürmeye devam ettik. Sözel birikimler ile anlamını kazanan, pekiştiren melodik öğelerden, dimağlardaki ötekileşmeye dikkatleri çeken müziklere kadar uzanan bir hattı takip etmeye çalıştık. Deneyselliğin körü körüne, zorunlu sınırlandırmalara sahipmiş gibi bir intibaa uyandırmasına karşın şıklığı sadece etiket olarak kullanmadan, idrak etmeye çalışılan konularda da yeni ufuklar keşefedebilmemizi sağlayan müzik, yine yeniden bize yardımcı olmaya da devam ediyor. Muktedirliği ezicilik olarak algılayan ikilemler dünyasında bir nebze ferahlık sağlıyor. 1993 yılında Barkın Engin, Gökçe Akçelik ve Orçun Baştürk’ün temellerini attıkları 1998’de Selçuk Arat ardından da 2000 yılında Erden Özer Yalçınkaya’nın (grubun grafik tasarımlarını üstlenmekte şu anda) ve 2006 yılında Burak Tamer'in katılımlarıyla beraber bugünkü grup formuna ulaşan alternatif üreticilerimiz arasındaki medar-ı iftiharlarımızdan Replikas’ı, beşinci stüdyo kayıtları olan Zerre’nin başatlığında, affınıza sığınarak yorumlarımızla beraber paylaşıyoruz.Replikas en başından bu yana tırnak içinde şehirli bir müziğin icrasını gerçekleştiriyor. Bir türlü aynı rotaya dahil edemediğimiz, edilemediğimiz sadece İstanbul’dan ibaret sandığımız müzikal cevherleri, kutsamadan, oldukları hallerine hürmet edip yeniden karmayı tercih eden bir dinlenceliği payaşmakta olduklarını ilk elden iletebiliriz. Kalıplaşmış giderek tekbir tezgahtan çıkmış izlenimi uyandıran soyut yaklaşımlarla örülü görünürde modern müziklerin (içleri kof) kapladığı müzikal coğrafyada, esamesi okunmasın diyerek gözlerden ırakta köşelere gizlenmiş olan müziğe iade-i itibarını sağlamaya çalışan bir genişletilebilirlik Replikas’ın müziğini açıklamaya yardımcı olacaktır. Doğu’nun köklerinde kendi deneyimleme yeteneğini, çoklu tasarlanabilirliği de sağlayan imece unsurunu, Batı’nın kurallara sıkı sıkıya bağlı olduğu matematiksel yapılandırma ve sıfır hataya ulaştırmaya çaba sarf eden bir müzikal profilin bileşkesini de keza duyumsayabilmek olası. Bir yandan şehirli yaşantı içerisinde karşılaşmak zorunda olduğumuz durumların akabinde geliştirdiğimiz tepkimelerin, savların izlerini de süre duran yapılandırmalar bütününü de mercek altına alan bir dinlencelik ihtiva eder, Replikas. Kalıplaşmaların önüne geçmeye çabalayan bir deneysellik, farklılaşmaya hiç olunmadığı kadar çabuk biçimde uyum sağlayan, toplumsallığın kilitlenip kaldığı, mavi ekranlar verdiği konularda sazı ve sözü eline alan bir toplam da ilave edilebilir. Bütün bu çözümlemeleri de adım adım ilerleyen bir müzikal rotaya dahil ettiğinizde ortaya Replikas’ın müziğinin ana resmi de çıkıyor.

2000 yılında Ada Müzik etiketiyle yayınlanan 'Köledoyuran' Replikas’ın müzik faunasının sınırlarını belirleyen ilk örnek olarak dinleyicilerle buluşur. Herşeyin birbirini takip ettiği seyir hattı içerisinde, zamanı da durduran bir dinlencelik albümün beraberinde yansıtılır. Replikas’ın canlı performansları ile adını duyurmasının, dinleyici kitlesi oluşturmasına da neden olan değişkenliği kararında kullanan, tanıdık gelen ses öğelerinden de faydalanma konusunda tereddütsüz yaklaşımların sergilendiği bir yapılandırma olur Köledoyuran. Bir kaç satır yukarıda açıklamaya çalıştığımız hallere göndermeleri barındıran Leylek, kraut-rock ile sessizliği paramparça eden gizlerin melodikasında yol alan, yıllar geçtikçe kuvvetini de arttırmış Akis, zamanın Erkin Koray’ı gibi kendilerine örnek olarak aldıkları sanatçıların ülkemiz sathında gerçekleştirmiş oldukları progressive rock öğeleriyle “arabesk” nağmelerin aynı partisyonlar içerisine dahil edildiği, zamanına göre gözlerden yaş düşürme, zamanına göre içlenip efkarlanmanın getirdiği gevrekliği anında sıfırlamaya imkan sağlayan cevvallik Seyyah gibi parçalar taşların yavaş da olsa oturmasını sağlamaktaydı. Kod Müziğin Aksi İstikamet toplaması içerisinde de yer bulan Gulyabani Müzik’de, Seyyah’da olduğu gibi geçmişe ayna tutan, dinamikliği ile beraber bir ayin havasına bürünen bir secere de keza karşımıza çıkmaktaydı. Henüz ilk tanışıklık olmasına karşın, yıllardır kulaklarda yer edinen tüm o alternatifi bir kerede idrak edebilmek içinde iyi bir fırsatı teşkil ediyordu, Köledoyuran. Hücüm kayıt tekniğinin kullanıldığı ilk kaydın tersi yönünde ilerleyen 2002 tarihli “Dadaruhi” albümüyle beraber bunu derinlemesine irdelemek de mümkün.

Kalıcı olmanın ne pahasına olursa olsun, dünyaya kazık çakmanın imkansızlığına, hayatın önemine dair çıkarımlara ev sahipliği yapan, durumdan vazife çıkartılabilecek Kemir Beni, belirli belirsiz bir dönemeç içerisinde giderek ağırlaşmaya başlayan sorumlulukların bizi çekip taşıdığı yerleri mercek altına alan, arap sanat musikisinden alışık olduğumuz seslerin geçidine de imkan sağlayan Kör Taşın Kıyısında parçası gibi sentezlenebilir müzikler ile kısa sürelerde uzunca bir yol kat edildiğinin sabit kanıtını oluştururlar, ekipçe. Albümün doruklarından birisini oluşturan, eller ehli keyif oldular, benim derdim çok dizesinin manasını bugün daha iyi çözümleyebilmemize olası kılan, zamanın ilerisindeki bir yaşam-durum değerlendirmesini, davul zurna ikilisinin de katkısıyla ağıtlaşan bir seremoniye çıkış verdiği Yaş Elli, elektronik seslerin dönüştürülebilirliğinden dem vurduran, yüksek ritm pasajlarını da karadeniz havalarına benzeştiren bir deneyimleme sahasını saptayan Karabasan, albüm tanıtımlarında kendine yer bulan seslerin oldukları ham hallerinden türetimlerle başkalaşımına da örnek teşkil eden, elektronik tınılayan melodilerin dehlizi içerisinde sesini duyurumayı amaçlayan saykodelik rock ağıdı kimlikli Ömür Sayacı, serbest radikalleri ile beraber dinleyiciyi kendi keşiflerine, manalarına çıkarım yapabilmesine olanak sağlayan bir deneyimin parçası haline getirmekteydi. Başından bu yana karşılık bulmuş dinleyici / üretici ilişkisinin sağlamlaştırıldığı bir kontrattı da aynı zamanda Dadaruhi, kayıp zamanların her daim sesi olagelecek. Kitlesiyle daima iletişimde kalacak. Matthew Herbert’ın son kaydı üzerine Pitchfork Media'ya verdiği röportajda olduğu gibi “Bu piyasa mantığında, kollektifler ancak tüketiciler veya müşteriler olarak tanımlanıyor. Bir seyirci kitlesini sürecin parçası olarak görebilmek neredeyse imkansız. Benim içinse albümün dinleyicilerinin albümün içinde olmaları çok önemli.” Farklı müzikal eşikler olsa da müziğin hakettiği karşılığı bulamamasını problem addedenlere önemli bir yanıtı teşkil etmişti, bu ikiz albüm dizini birbirleriyle bağdaşık bir biçimde.

Kalıplaşmanın önüne geçmeye çabalayan bir deneysel tutumun hayat bulduğu Replikas'ın müziğinde bir sonraki durak 2005 yılında Doublemoon etiketinden yayınlanan “Avaz” kaydı olur. Sonic Youth, Dinosaur Jr, White Zombie gibi grupların yapımcılığını üstlenen Wharton Thiers'ın yapılandırmaları kuvvetlendirdiği, organikliği ile dinleyiciyi yakalamış ilk iki albümün müzkal izleri üzerinde yeniden kotardığı, bir yeni yolu karşımıza çıkartırlar. Söylenmeyen sözlerin kimliğini müzikal yetkinlik ile bulduğu, dimağ belleten yansılarla beraber muğlak bir ayinin parçasıymışçasına birbirlerine ilintili bir atmosferin tümlendiği bir kayıt olur “Avaz”. İsmiyle müsemma bir şekilde, prodüksiyonda incelikli seslerin daha fazla duyumsandığı, ters köşelere yatırıldığı, sürprizlere geçit verilen bütünseliik kaydın daha rahat okunabilmesini sağlamakta. Müzik yazınsalının usta kalemi Murat Beşer'in albüm tanıtımı için kaleme aldığı makaleden alıntılayalım: “Avaz genel olarak ses örgüsü açısından post-punk/noise topluluk için köklere dönüşü ifade ediyor. Önceki albümlere göre daha fazla sözlü parçanın yer aldığı albüm, belirgin bir prodüksiyon farkını gözler önüne seriyor. Her bir parçada ustaca yaratılmış geniş alan hissi ve müziğin içine emdirilmiş katmanlar sayesinde yakalanmış boşluklar, topluluğun amaçladığı atmosferin sağlamasına büyük katkı koyuyor. ...yeni olanın şaşırtıcılığını, bir tür yaşama heyecanı olarak arayanlara, alternatif dinleyicilerin baş tacı biricik Replikas ve yeni albümü “Avaz” ile birlikte keşfedilecek nice yeni ve tuhaf dünyalar sunuyor.” Karaşınlığın imgesini gece olarak konumlandıran, soğuk elektronik tınılar ile çiğ akorlarla desteklenmiş bir hayal aleminin kapısına açılan, derdi tasayı taşıyan “Gece Kadar Rahatsız Etmiyor”, kaybolmuş, kaybedilmiş ruhun temsili geçit törenini yansıtan, İstanbu'un arka sokaklarını duyumsamayı kolaylaştıran İsimsizler, har vurulup harman savrulan katışıksız kindarlığı yerin dibine iteleyen, kelimelerin armonikası içerisinde defedilmesi gerekli olan şeytana (insana) mesajları ileten, albümün pik noktası Dayan, kraut rock'ının elektronika kapılarına dayandırıldığı enstrümantal yapılandırmayla kucaklaşan 70 Apartman Dairesi, yer yer serbest caz forumun da yakalanmasıyla Replikas'ın müziğine ilave ettiği yeni dönemeçleri de not etmemizi sağlıyor. Dadaruhi albümündeki Deli Halayı'nın devamlılığını, organik köprülemesinin detaylarından örülen Deli Halayı II, bütün bu hengamenin ardında müzikal nabzın nötre indirgendiği, kaçınılmaz olan mutlak sonumuzu huşu içinde karşılanmasını betimleyen Reddiye gibi öznel kayıtlar ile Avaz muntazaman eşiklerin ardılında koşar adım üzerimize üzerimize gelen gündelik dertlerimizin , esamesi gelmedikçe de bilinmeyen sorun yumaklarına dair sahici gözlemleri barındıran bir megapol güncesini barındırır.

Serdar Akar’ın “Maruf” ve Kutluğ Ataman’ın Perihan Mağden’in romanından uyarladığı “İki Genç Kız” filmlerinin sahneleri arasında duymuş olduklarımızı bir “soundtrack”in vaad ettiğinden fazlası olarak dönüştürdükleri Film Müzikleri'de bu diskografinin diğer bir ayrıntısını oluşturur. Kozmopolit kent yaşantısı ile Anadolu’nun kesişimini, iki filmin izlerinden hareketle kotarılanlardan türetilmiş olan bilmeceler kafalarda heyecanlı beyin jimnastiklerine sebebiyet veren dördüncü albüme de kısaca değindikten sonra, Kasım ayı içinde yayınlanan beşinci stüdyo kaydı “Zerre”ye dair notlarımızı iletip kenara çekilelim. Yola koyuldukları ilk günden bu yana daimi bir müzikal geliştirme gayesi üzerinde yol alan Replikas'ın, Zerre'si yaklaşık üç yıllık bir gündemi kapsayan, yaşanan değişimlerden,en hafif deyimiyle yara bereler içerisinde kalmamıza neden olan toplumsal olaylardan izler barındıran, sadece sözel manada değil müzikal kompozisyon bütünlüğü olarak da üst sınırları zorlayan bir zaman kaydı. Sözlerin gizi yansıttığı, gizli kalması zorunlu kılınmış detaylara dair açılımlarda bulunan, iz sürmekte olan bir kayıt tamlaması, anlatılmaz yaşanır kabilinden sadeliğini sadece kapağın formlarında bırakan bir tavrın simgesi haline dönüşen bir bütünlük arz etmekte. Murathan Mungan’ın aynı makalesindeki “Her şeyin bir gösteriye dönüşmesinin, her gösterinin bir yapıntılaştırılmasının tarihi üzerine kurulu ‘gösteri toplumu olma’ kavramının, Batılı toplumların evriminde içerdiği süreç, burada (ülkemizde) kat edilmemiştir çünkü. Böyle bakıldığında, Türkiye bir “gösteri toplumu” değil, “müsamere toplumu”dur.” çıkarsamasının üzerinde, kendi adımlamaları ve açılımları ile tam tersini kotarmaya çalışan bir mekanizma karşımıza çıkmakta “Zerre” albümünde.Albümün açılışında temaşa eden elektronik ses örnekleminin, davulun haşmetiyle bütünlendiği, ayağı sapasağlam bir ritm döngüsüne evrildiği, mekanik yaşantının getirisi olan unsurlarına dirket eleştiriyi de konumlayan “Bu Sıkıntı” ile enstrümantal bir giriş gerçekleştiriyoruz. Eleştirel muhalifliğin tavan yaptığı, direkt mesaj kaygısı yerine sözlerin aralarına serpiştirdikleri kelimelerle işi dinleyicilerle de paslayan, Avaz albümünde ivmesi yükselen noise-rock tınılarıyla da uzaktan hemşeri olan, albümle aynı adı taşıyan “Zerre”, gidişin hal olmadığından dem vuran yeterince açık sözleriyle bir rock’n roll manifestosu haline dönüşen “Bugün Varım, Yarın Yokum” parçası gibi birbirleriyle ilintili bir temsil kulaklarda yer etmekte. Teknolojinin iyi kullanıldığında ortaya çıkarttığı şaşırtıcılığı da fark ettirecek kadar detaylar üzerinde çalışılmış olan, döngülerin birbirlerinin üzerine yapılandırılarak oluşturulmuş bir bütünden ibaret “Dulcinea”, minimalist elektronik yaklaşımı ile Replikas’ın müzikal portföyünde çeşnilerden bir diğerini oluşturur. İsmiyle müstesna bir şekilde birleşen doğaçlama ses çemberindeki kırılmalara ev sahipliği yapan, yayvan bir döngü içerisinde amaçsız bir biçimde ilerleyen düşünceleri bir potada biriktiren, dinleyici için yeterli veriyi barındıran sözleri ile ötekileştirilmeye dair açılımları getiren epik “Vakt-i Kerahat”, sazın merkeze alındığı ilk kayıtlardaki Doğu-Batı sentezinin en olgun örneğine dönüşmüş ağıt “Bozuk Düzen” ile açıklaması onlarca makale sürecek bir dönüşümü seslerin dünyasından derledikleri ile dikkat çekerek başarırlar. Kabuslar var elinde gitmekten beter, Gecenin içinde bekleyenler, Duymaktan beter, Odaların içinde süzülenler, Gölgeler içinde gizlenenler dizeleri gibi “karanlığın” tasvirlerinde bulunan bir grotesk masal “Gülmediğin Günler”, John Zorn’un Tzadik etiketi altında toparladığı geleneksel melodilerle avant garde, deneysel caz kesişimlerine imzalarını atan kayıtlarla da benzeşen, melodikası trafiği şusu busu bir yana kademe kademe ilerleyen akışı için en başından birkaç kere dinlenmeyi hak eden bir çoğaltım “Eksik” ile finale ulaşıyoruz. Replikas’ın daha önce konserlerinde yer vermiş olduğu eski adıyla Harbiye parçasını “Ruh-Feza” adıyla takdim edildiği bir final. Cereyan eden tüm seslerin ortaklaşa bir senfoni içerisinde yeniden, yinelenerek bir dönemecin başında durmaksızın ilerlemeyi simgelediği, Replikas’ın pek çok dinleyici için neden bu kadar önemli olduğunun da yanıtını derinlerinde saklayan bir kurgu ile sonlanır. Günler gelişi güzel ilerlerken, sözler tek bir kaynaktan çıkmışçasına tektipleştirilirken, Replikas her daim olduğu üzere kuralları alt üst etmeye, yeni bir şeyler söylemeye devam ediyor. Takip ettikleri, öncülleri olmuş gruplar, isimler kadar sahici, yakıcı, düşündüren, imrendiren bir müzikal tertibatla.....

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina / Dea Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...


Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – makina10.45[nospam]gmail[dot]com – Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8

---------------------------------------------------------

>>>>>Info Go-R-Sel Untitled By David
© David
Replikas Photos From
-1- -2- -3-

>>>>>Poemé
İnsan Neyle Yaşar? – Bertolt BRECHT

Sayın baylar bize hep ders verirsiniz.
“Aman, günah, ayıp, kötü, yanlış.”
Aç karnına kuru öğüt çekilmez.
Önce doyur beni, ondan sonra konuş.
Sende göbek, bizde ahlâk nedense.
Şimdi bizi iyice dinle bak;
İster şöyle düşün, istersen böyle:
Önce ekmek gelir, sonra ahlâk.
Artık vermek gerek, unutmayın sakın,
Tüm nimetlerden, payını yoksulların.

İnsan neyle yaşar?
İnsan neyle yaşar: Ezip hiç durmadan.
Soyup, dövüp, yiyip yutarak insanları.
Yaşayabilmek için hemen unutmalı,
İnsanlığı unutmalı insan.
Katı gerçek budur, kaçınılmaz.
Kötülük yapmadan yaşanamaz.

Efendiler, bize ahlâksız dersiniz,
Kötü kadın, utanmaz fahişe.
Aç karnına suçlanmak hiç çekilmez,
Önce doyur beni, ondan sonra söyle.
Sende şehvet, bizde edep nedense.
Şimdi bizi iyice dinle bak;
İster şöyle düşün, istersen böyle:
Önce ekmek gelir, arkadan ahlâk.
Artık vermek gerek, unutmadan sakın,
Tüm nimetlerden, payını yoksulların.

İnsan neyle yaşar?
İnsan neyle yaşar: Ezip hiç durmadan.
Soyup, dövüp, yiyip yutarak insanları.
Yaşayabilmek için hemen unutmalıi
İnsanlığı unutmalı insan.
Katı gerçek budur, kaçınılmaz.
Kötülük yapmadan yaşanmaz.

(Türkçesi: Tuncay Çavdar)
(Kaynakça: Roll Dergisi Sayı 135. Sayfa 63)

1 comment:

betty.. said...

aliskanlik yaratan serin bir sukunet icinde
nehir, diplerinden sokulmus
bir falin soylenmemis yerleri
ketum kediler gibi bakar insana bazi cicekler
yuzme bilmeyen yalanlar cikamazken kiyiya
mermer kadar guvenli
tul kadar gecirgen
mevsimin vurgusunu tasiyan sabit duruslar
kendinden kamasan bir sesle sorar:
neydi o gunun alingan vakti
neydi kirdaki o pazar
herkesin duyup
kimsenin dillendiremedigi
tasil sessizlik otlarin kimsesizligi ile herseye sizan kul rengi neydi
neydi manzaranin nabzinda atip duran o tuhaf belirsizlik
yillar sonra yazdiran bu siiri
ve hep birlikteyken
ne kadar yalniz oldugumuzu anlamamanin
umitsizigi, hicligin onemi, var olma cekingenligi
dunyayı hepimizin gozu onunde yabanci kilan
baska alemlerin hepimize ayni anda acilan kapisindan
ustumuze dusen gorunmez isik
bir aciklama degil bu siir
yalnıza yeniden anma gereksinimi
bizi bir arada tuttugunu sandigimiz seylere karsi
yillar sonra yeniden duyulan guvensizligi.

M.M

*nacizane, hep paylasilanlar gibi.
hatta tum o paylasilanlara, an be an yasananlara karsi hissedilen ozlemden ibaret.
bir aciklama degil bu siir sairin dedigi gibi, yalnizca "istemsiz".


with hope,
*b.