Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp PresentsDeuss_Ex_Machina_273_--_Mé Caillte An Traenach Níláit Ar Bith A
02 Kasım 2009 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.
>>>>>Musique
Album Of The Week: Bibio-The Apple And The Tooth (Warp Records)
>1<-Nancy Elizabeth-Feet Of Courage (Paddy Steer Remix) (Leaf)
>>>>>Myspace Keşifleri / Talents From Myspace<<<<<
>2<-Fuji Kureta-Bonjour (Self Released)
>3<-Fuji Kureta-Slice Of Life (Self Released)
>4<-Bibio-Palm Of Your Wave (Bibio Remix) (Warp Records)
>5<-Bibio-All The Flowers (Lone Remix) (Warp Records)
>6<-Lone-Sea Spray (Brownswood Recordings)
>7<-Floating Points-Peroration V (Feat. Fatima) (Brownswood Recordings)
>8<-Flying Lotus-Breathe (Brabe Bootleg) (Self Released)
>9<-Ikonika-We Could Be Ikons (With Eero Johannes) (Planet µ)
>10<-Logos-Frontier Dub (Narcossist Remix) (Mindset)
>11<-Gus Gus-Thin Ice (Ben Frost’s Safety Pants Mix) (Kompakt)
Mé Caillte An Traenach Níláit Ar Bith A (273) – Anlaşılabilirliği Arttıracağız Diye Çıktığımız Yolculukta Birbiri Peşisıra Şanslarımızı Elimizden Kaçırır Kılındık. Kaybedenler Sahasına Dahil Olduk. Tren Son Seferine Çıkmadan Önce Son Bir Hamle Kalacak. Ya Hep Buradayız Aynı Kısır Döngüde Ya Da....
>>>>>Bildirgeç
Bellek zamanımızın olanca yıpratıcılığına karşı, yaşamımızın karakutusu olma işlevini sürdürmektedir. Görüp geçirdiklerimizden, feyiz alınması gerekli olanlar kadar, ibretlik vesikaların da yansımalarının yer edindiği büyük bir alandır. İnişleri ve çıkışlarıyla süredurduğumuz bu koşturmaca ve hengamenin ortasında neler oldu bitti sorularına yanıtlar bulabilmek için gereksinim duyulandır? Bellek kurgu ve gerçeğin birbirlerinden ayrıştırıldığı, uzunca süredir bahsetmeye çalıştığımız esas resimin herhangi bir eksik parçasını keşfedebilmemize vesile olandır. Şartlandırılmışlığın, suskun kalmanın nispeten yeğ sayıldığı bir zamanda, sözü doğruluğa getirebilmenin gereksinim duyulanıdır. İzlerinin görece derinlere saklı bıraktırıldığı, hayat derslerinin ve kıssalarının bulunabileceği bir eşiktir. Bellek kurgu alanıdır bir bakıma, hakikate ulaşmanın daha doğrusu hakikati oluşturmanın tek yolu gerçekliği yeniden kurgulamaktır, bellek bu gerçeklik-kurgu ilişkisini kurmayı olanaklı kılar. Önyargılardan bağımsız olarak, yaşamın karşılaşmamıza izin verdiklerini de çözümleyebilmemize yardımcıdır bellek. Eğrisine alışmış iken fazlasıyla, doğru nedir sorusunun yanıtını da buraya ekleyebilmek mümkündür. Döngünün içerisinde tekdüzeliğin hırçınlığında, başkalarının dediklerinin nispeten önemsiz kılındığı, yaftalarının birbiri ardına eklentilendiği bir düzlemde mümkünatların belirginleştirilebilirliğinin göstergesidir. Soru sorabilmenin adet yerini bulsun diye değil, kaçmaktan heder olduklarımız ile yüzleşebilmek için elzem bir araç olduğunu ortaya çıkartandır.
Yaşın yanında yanmaya terk edilmiş kurunun derdini anlayabilme, zihinde çözülmez kılınmışlara karşı bir söz söyleyebilme becerisini sağlama bu eşikte mümkün olur. Makus talihimiz olarak alnımıza kazınmış, çoğu zaman bile isteye kötücüllük ile taltif edilmiş yanılsamaların aşılabilmesi için gereksinim duyulan sağduyunun da temsilcisi olarak belleği kısa yoldan tanımlayabiliriz. Düşüncelerin tasarlanma aşamasından itibaren kademe kademe sağlamasının yapılabilmesini sağlayacak olandır bellek. Tıpkı bir tavan arasının en ücra köşesinde, belki de çoktan unutulmuş olan bir kapının ardında saklı duran sandukalar gibi, bellek de artık varlıklarını unuttuğumuz malzemelerle düşünmenin ve gerçekliği görünür olanın bir adım berisinde yeniden tasarlamanın zeminini sunar.
Yıllar boyunca itinayla saklanmış olanın, gün geldiğinde lazım olur denilegelenin varlıklarıyla da örtüşebilen bir haldir, sanduka ve bellek ikilisi. Düzensizliklerin aslında bizlere neler ettiğine, nasıl haklarımızdan bir haber olarak yaşamaya mecbur bırakıldığımızı, pek çok şeyi sineye çektiğimizi açık ve seçik olarak sunar, sandukalar. Belleğin hatim ettiklerinin yanında, önemsiz gibi duran nice detayın varlığıyla tekrar buluşmamıza neden teşkil eder pekala. Katmanları arasında bulduklarımızla (yadigar, eskinin izlerini taşıyan eşyalar, kitaplar veya resimlerle) nelere daha çok vakit ayırdığımızı, kendimizi avutmuş olduğumuzu hissettirir. Yol ve yordamı keşfedildikçe derinlerinde saklı duran biziz aslında kimliğimizdir, sandukalarda. Onlarca örtünün altında saklaya saklayan kendimizden uzak tutup görmezden geldiğimiz şeylerin resmi geçididir, kimi zaman ulaştığımızı sandığımız rahatlığımızın dev bir yanılsama olduğunu su yüzüne çıkartandır. Belleğin katmanlarında saklı duranların elle tutulabilir, gözle görülebilir, ruhla hissedilir kılınanlarıdır sandukanın beşeri coğrafyasındaki muhteviyatlar.
Girift bir biçimde döngülerin ve dengelerin yavaş yavaş çetrefilleştirildiği bir iklimin üzerinde hayat kendine yeni yollar keşfetmek isteyenleri zorlu şartlar uyarısıyla selamlıyor şimdilerde. Kindarlığın ve öfkenin pek çok karede, yazında, görüntüde kısa cümlelerle özetinin çıkartılmasına çaba sarf ediliyor. Hepimizin iliklerine kadar işlemiş olan çıkar beklentisiyle, sorgusuz sualsiz yaftalamaların peşisıra düzensizliğin sınırlarını şimdilerde yeni düzen olarak tanımlandırma gayretkeşliğine şahit oluyoruz. Belleğin sağladıklarının heba edilmesinin yanında, zamanı geldiği kanaatine vardığınız herhangi bir konuda söyleyeceklerinizle bile apar topar yargıların hedefine oturtulmanız içten bile değil hallere dönüştürülüyor bu giriftleşmiş seçeneklerin bolluğunda. Kavramların birbirlerinden uzaklaştırıldıkça, ana öznesinden ayrıştırıldıkça, birilerinin ellerine teslim edildikçe ve sorgulanamaz adledikçe ortaya çıkan seçenekler burada dikkatleri çekmeye çabaladığımız. İliştirmeye gayret ettiğimiz.
İnsanların birbirlerine olan tahammüllerinin, anlayışlarının neredeyse rencide ediciliğin en üst derecelerinde tahrifine çabalanarak ulaştırılmasının görüntülerini izliyoruz ekranlarımızdan. Okumaya gayret ediyoruz iki üç harfle dura kalka, nefes nefese kaldığımız heceli heceli parçacıklardan. Seslenmeye gayret ediyoruz bir daha olmasın diyerek, ‘fakat’larla ‘ama’larla bölünüyoruz giderek. Yoksun kaldıkça sesimizden her özgürlüğün, her kendinden emin adımın arkasını önünü kolaçan etme zorunluluğu hissediyoruz. Gereksinim duyuyoruz yıllar öncesinin Orwell'inin 1984'ündekine benzeş bir biçimde. Kontrol eden taraf olmanın getireceği güce tapıyoruz aslında, istemeye istemeye. Sonunda zincirlerimizden azade olacağımıza yeni eşiklerde daha büyük birer bağımlı haline dönüşüyoruz, büyük biraderin gözetiminde. Nasır tutmaya çok önceden başlamış olan vicdanlarımızda insanların aidiyetlerinin, bağlılıklarının, genel teammüler ile ters düşmesinin okumalarına girişip, işi dönülmez yokuşlara sürüyoruz. Kendiliğimizden yeni sınırların inşasına önayak oluyoruz. Yol katettiğimizi varsayımıyla giderek de dönülmez akşamın en son ufkuna doğru koşmaya devam ediyoruz. Nefesimiz yetmediğinden değil lakin durmaksızın aynı sözlerin ve vurgulamaların karşısında dut yemişten beter hallere düşmemiz asıl olarak kendi zihnimizi ve belleklerimizi kullanmıyor ya da kullanamıyor oluşumuzdan kaynaklanıyor.
Açılımın daha a'sı ortalığa düşmeden birbirilerimizin idelerinden hainleri aramaya çalışır kılınmamız biraz da bu seriye bağlantılı haldeki önyargıların içselleştirilmesinden ileri geliyor olabilir midir? Nicesinde ötelene ötelene açılımlar, intikamı soğuk yenen bir yemektir zannedenlerin ellerinde maskaraya çevrilmeye çalışılması biraz daha fazla insan olmanın gereklerini hatırlamamızı gerektirmemekte midir? Teferruatları alaşağı edildiğinde geriye kalanın 'insan' olduğunun bilincini idrak edemedikten sonra, hangi açılım halkları birbirlerine karşı daha açık ve samimi kılabilecektir. Söylenmesi elzem olanları illa hedef göstermeden, birilerinin canlarını daha fazla yakmadan ileri sürebilmek bu kadar zor mudur? Askeri vesayet ve darbelerle oluşmasına izin vermediğimiz demokrasi geleneğinin, olumlu bir yönde yol kat edebilmesi için attığımız adımlara ve söylediğimiz sözlere her zamankinden daha fazla özen göstermek zorundayız.
Kapsam daraltıldıkça, düşünceleri anlamlandırmaktan uzaklaştıkça, ‘hıyanet peşinde koşuluyor a dostlar!’ ikileminden bir türlü imtina etmedikçe daha çok kendi fasitdairemizde dolaşmaya devam edeceğimizi söylemek de yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda muhteviyatı ve içerdiklerini ne kadar çok dile dökmeye gayret edersek o kadar fazla korkulardan arınmış olabileceğimiz hatırlardan çıkartılmamalıdır. Yolların birbirlerine kesiştiği kavşaklarda durup tüm olan bitenlerin birer mizansen olduğu yanılgısından, sandukalarımız içinde kalmış olan eskinin acı gerçeklerinden ayrılabilmesi için makulun ne olduğuu ifşaa edebilme konusuna odaklanmalıyız. Yıllar yılı bu topraklarda kendilerini yaşama kanalize etmiş, insanlara kendilerini anlatma yolunu tercih etmiş, inandırıldığımız masalların aslını faslını ayan beyan serebilmiş, belge haline dönüştürebilmiş, konuşur kılmanın birbirlerine silah tutmaktan daha olumlu ve daha hakkaniyetli bir tercih olduğu konusuna çabalamışlara karşı bir borcumuzdur.
Yaşamının tam da en ucuna kadar getirilmiş Güler Zere'nin ayağına takılmış pranganın, her birimizin ayağına takıldığının bilincine varabilmektir, ifadelendirmenin açığı. Kör karanlıklarda kendimize reva görmediklerimizi de başkalarına uygun bulmadığımızın ifadelendirilmesidir beklenen. Yadsıdığımız gerçekliklerimizi adını bir türlü koyamadığımız doğruların ne olduğunun tam manasıyla ibret alınası bir vesikasıdır. Ayrışımı, kanıksadığımız bir hal olarak yaşamımıza sokmaya gayretkeş odaklara karşı sözcüklerimizi değerinde kullanabilmektir de ha keza. Adana Demirspor ile Livorno maçında sırf bu görmezden geldiklerimizi bizlere tekrardan hatırlatanlara, belleksizliğimize yenik düştüğümüz unutkanlığımızı yüzümüze vuran insanların açtıkları pankartlara kesilen cezanın hepimiz adına kesildiğini anlamalıyız. İnsani olanın ne demek olduğunu bir pankart ile dile getirebilmenin hala korkulması gereken bir konu olmasıdır burada can alıcı olan.
Irkçılığın harının sürekli karıldığı bir güncellikte dahası Che Guevera'nin posterinden korkulması gibi garabetliklerle tanışmamıza neden olandır bu koyu karaşınlık. Dile getirmenin bazı konularda her daim limitlerinin olduğunun tekrar gösterimdir. Sizden bizden ayrışımının bir maçın üzerinden yeniden takdim edilmesidir. Veyahutta makalesinde mizah yaptığı zannıyla Serdar Turgut'un Rojin'in kürtlüğü ve kadınlığı üzerine dizdiği mübalağasız sinir bozucu cümlelerinin can yakıcılığıdır, insanı hakir görücülüğüdür burada bahsedilmesi elzem olan. Nefret söyleminin bir mizah unsuru olamayacağı gibi bir insanı usturupsuz fantezilerde başrol biçilemeyeceğinin, eğlendiriciliğin ötesinde bir ayrıştırmayı tetikleyebileceğinin günyüzü bulmasıdır.
Dönemecin bambaşka bir yerinde siyaseten dostluk maçı olarak anılmasına devletler düzeyinde imzalanmış bildirge ile sebep olunmuş, arkasından ise kopan onlarca fırtınalı gün boyunca da gündemin baş köşesini yer edinmiş olan Türkiye-Ermenistan milli takımlarının mücadelesi sırasında yaşananların bir detayını da ilave edebiliriz. Etyen Mahçupyan’ın 6 Kasım tarihli yazısında değindiği üzere: Ermenistan’lı gazetecileri stada götüren otobüs taraftarlarca taşlanmış, otobüs itilip sallanmış ve taciz edilmiştir. Ne işlerin döndüğünü düşünmemiz için yeterli bir hadisedir bu. Yıllanmış anlaşmazlıkların tabii bir biçimde yoluna ve yeni bir rotada dostluğa el uzatılması çabasında daha ne kadar yol kat edilmesi gerekliliğini de ortaya koyan bir başka vesikadır. Toparlamaya çalışırsak, genellendirmelerin dışında olan bitenlerin, ana akım medyanın anlamsız bir biçimde yoksaymaya, kendilerinden şüphe duymamıza neden olmasına çaba sarf ettiği olgularda belleğin işlevi bir kere daha ortaya çıkmakta. Haklar hiçbir şekilde otorite tarafından insana verilmemesine karşın, insanlar fikri mücadeleleriyle daha fazla kazanımları için çaba sarf etmiş iken, anlayışlı bir ülkenin gereklilikleri için taşın altına yüreklice ellerini sokmak zorunda olduğumuzu da iliştirmeliyiz. Tersi zaten 2012 yılında Marduk kıyametine gerek duyumalayacak kadar açık ve karanlığın ayak seslerinin bariz gürültüsü olacağını öngörmek için kahin olmaya gereksinimimizin olmadığıdır. Bu kısa notumuzu Filiz Gazi’nin Sendika.org sitesinde yayınlanmış olan Kapatın Televizyonlarınızı başlıklı makalesi ile tamamlayalım:
“Çakıl taşlarını bir kutuya koyun, hemen yerleşirler, hem de özene bezene yerleştireceğimizden çok daha iyi. İnsanlar da öyle, kendi başlarına bırakılırlarsa daha iyi teşkilatlanırlar.” (Fourier)
Yazmak için sesli bir ortama kaçtım bugün. Karışıklıktan berraklık doğar demişti adamın biri. Düşünüyorum da bişeyler diyen hep adamlar. (Ben bunları düşünürken büyük olasılık Kürt olduğunu düşündüğüm uzunca saçlı bir kız bir şey isteyip istemediğimi soruyor. Çay istiyorum ve gözlerinden bir coğrafyayı anlatmaya koyulacağım yazıma başlıyorum ve titrek barış umudum için naçizane önerimi paylaşmaya…)
O Coğrafya
Bu topraklardaki gözyaşı izlerini takip ediyorum, o coğrafyaya ulaşıyorum. Ölüm doğuran mezarlıkları görüyorum. Ağır ağır ölüm veren bu coğrafyada, yapayalnız tek başına yüzlerce acı. Ardı arkası kesilmediği için seslerin söylediklerinin yetmediği. Hoş hangi dilin serinliği iyi gelebilir ki bu can dağlamalarına. Ölülerin karıştığı, birbirlerine girmiş yasların eskiyemediği, insanca soyluluğun karantinaya alındığı; tedirgin, huzursuz uykuya dalışların ustası olunduğu bir coğrafya. Kara haber düelloların ortasında kocakarıların zılgıtları.
( Tanımadığım insanların memleketlerini tahmin etme hastalığım nüksediyor. Bölge bölge saç telinin kalınlığı farklılaşır memleketim insanında. Kürt’ün saç teli rüzgâra karşı inatçıdır. Yani M. Mungan’dan alıntılayıp, değiştirirsem Kürtçe’nin saçını taramak çok zor. Etrafımda her türlü saç kalınlığına sahip insan var. Adamın söylediği gibi, karışıklıktan berraklıktan doğar.)
Sebebi acı dalgınlıkların, ölülere takılmış gözlerin her yüzde nasılda olmayı becerdiği yer. Geceleyin koynunuzda bir yığın işkence, ölüm, korku… Ki niye çağırsın dağlar onları insan savaşçısı olmaya. Ölüm solukları ile damla damla dağlara düşüvermişler. Seyrelmişler, seyreltmişler. Toprağın yazgısı bu ya, kimsenin kılı kıpırdamamış yıllarca. Haritada kimin eli oraya kaymışsa kana bulanmış parmakları, bilekleri.
(Cebimdeki para ikinci bardak çayım için huysuzluk edebilir. Aramızı dengede tutmalıyım, kalkmalıyım. Ve teşekkürler güzel saçlı kız.)
Şimdi yılların “o gün” özlemiyle yollara koyulmuşlar. Süreya’nın dizeleri döküldü dilimden görünce. “Özgürlüğün geldiği gün, O gün ölmek yasak!” Binlerce gönül gelmiş karşılamaya. Kadınlı erkekli, derler ya yediden yetmişe herkesin gözünde cıs çıplak barış umudu…
Evimdeki kutudan izliyorum her şeyi, kalkıp şıp o sevincin ortasına uçasım geliyor. Sonra söylenilenlere takılıyorum. Öfke saçan tüm haber seçkisi oldukça samimi(!) Yıllardır içselleştirilen, alışılan savaş halinin devamını öğütleyen tüm yaklaşımlarda o derecede mubah gözüküyor, bu samimiyet içerisinde. Sokak röportajlarında yıllardır süren savaşın cephaneliğindeki replikler tekrarlanıyor ve tüm bunlardan “kana kan anlayışın devam etmesi” gerektiği sonucu çıkarken haber spikerinin yüz ifadesi “Bu şımarık barış girişiminden dolayı ölülerin dargınlığı var bizlere” der gibi yüzümüze yüzümüze tükürüyor. Haber metninde yeni ölümler çağıran pervasız faşizan kelimeler yan yana getiriliyor, olanca şiddeti ile savaşın devam etmesine karar veriyor kutunun içindekiler. Hayat bolluğu var memleketimde ve savaşseverler bunu kararına indirmek için nefret tohumları ekiyorlar en kuytu yerlerimize. Misafirim olan kuzenime denk geliyor o tohumlardan biri. Konfeksiyondaki Hüseyin amca, bürodaki Ayla, cafedeki Murat… Televizyondan yayılan radyasyona ilaveten bu tohumlar yakalıyor bedenlerini. Sokağımdaki Basri Amca bayrak asıyor evinin camına. Üst kadında Ağrılı Safiye Abla… Televizyonlarını kapatsalar sanki her şey sükûnet içerisinde güzel olana kavuşacak.
Protez bacağını kameraların önüne atıp, hesap verin diyen adamın kopan bacağı savaş gerekçeleri ayininde fetiş olarak kullanılıyor. Faşist alınyazıcılarımızdan bir TV kanalında seyrediyoruz tüm bu ayini. Acıyı çaputlaştırmanın becerisi, öfkeyi palazlıyor. Hedef gösterilen ve gösterilene gösterecek hayatlar karşı karşıya getiriliyor. O yüzden en azından haber saatlerinde kapatın televizyonlarınızı. (25 dakikalık reklam payını da hesaba katarak dizi saatleri ve günleri ezberimizde ne de olsa.) Hep kazanacaklarmış gibi gözükenlerin ifadelerinin becerisi ile bu “yeniyetme barış bekleyişi” bunca yıl birikip taşlaşmış ne idüğü belirsiz nefreti hazırlıksız yakaladı. Ne yazık ki, barış içinde stratejik hamleler gerekli gibi gözüküyor ve bunu sağlayacak şurup medyanın mutfağındaki imkânlarla oluşturulabilir. Ama durum tersi ise… Günün bilmem kaç saatini TV başında geçiren bir çağın insanları için en geçerli barış reçetesi bu, Kapatın televizyonlarınızı. Ve askerlikten soğutmamak için diğer önerimi söyleyemeyeceğim.
Devlet (lere) karşı, Barış halk(ların) sanatıdır. Açılım diye adlandırılanın peşine sen, ben, o düşmediği sürece paşalar, ağalar, bozkurtlar (…) bu süreci “Aç, Puştsun sen!”, “Kapa, Türksün sen!” oyununa çevirirler. Bu oyunu izlemek kişiliğinizi anlatacak sıfatların acayip bir terminolojiye bulaşmasına neden olabilir.
Savaş’ın tarihi bitmiyor. Barış’ın tarihini yazmak için yıllarımı vermek isterdim. O yüzden Diyarbakır’daki bir elin kartona yazdığı Birinci Dünya Barış Günü çok anlamlı benim için.
Barış için kapatın televizyonlarınızı, her şey daha kolay olacak… (27 Ekim 2009)
Bembeyaz bir sayfanın sağlamış olduğu alanı mümkün mertebe kelimelerle donatmaya gayret ediyor, dile getirmeye çalıştıklarımızı bir noktadan sonra müzik ile buluşturmaya özen gösteriyoruz. Her defasında teşebbüs ettiğimiz bir alternatifin dha var olduğunu belirginleştirebilmek. Karaltılı renklerin hakimiyetine aşina olduğumuz güncelliğin ötesinde bir umudun taşınması gerektiğini bir kere daha sunabilmek bütün bu dizin içerisinde iliştirmeye çalıştıklarımızı tanımlayacaktır. Tamamlayacaktır. Suskunluğun artık kar etmediğini, sözcüklerle ne kadar fazla karşılaşırsak o kadar fazla ilerleme kaydedebileceğimizi ortaya çıkartmanın da diğer bir erk olduğunu iliştirmeliyiz. Yoksun kaldıkça, sessizleştikçe anlamları yitirme tehlikesiyle karşı karşıya olacağımız aşikar iken gönlün razı gelmediklerini dile getirmeye olanca gayretkeşliğimizle devam ediyoruz. Derlemeye çalıştığımız kelime kümeleri aramaktan heba olduğumuz doğruların ne olduğuna dair bir ihtimal yeterli verileri de sağlayacaktır. Sunulmuş olanın kırmızı çizgilerini aşabilmek için gereksinim duyulandır. Bahsini her defasında açmaya ısrarla devam ettiğimiz yolun ve yordamın bulunabilirliği için anlayışın bina edilebilmesidir sözü getirmeye çalıştığımız. Kasvetin döngü içerisinde, adına yaşam dediğimiz çemberin dahilinde görülmez, işitilmez, anlaşılmaz kıldıklarına dair ne kadar fazlasına ön ayak olabilirsek o kadar aladır diye düşünmekteyiz. Ne ki yapmaya çalıştığımızı bir nebze olsun sizlere aktarabilirsek, derdimizi kederimizi paylaşabilirsek, fikri paylaşıma girebilirsek ne ala. Müzik bu bağlamda, gerek içeriği derinleştiren gerekse de sözün kifayetsiz kaldığı halleri pekiştirir. Herkeslere anlaşılır kılar. Belirli bir düzenek içerisinde birbirlerini takip eden notaların değil aynı zamanda da güncelliğin sert ve tavisiz kararlılığında bir gedik açmaya çava sarf eder. Onun içindir ki, müziği fazlasıyla sizlere sunabilmeye bu minvalde sözcük dizileriyle başlamaktayız. Yaşadığımızı sandığımız, gelip geçiciliğin asıl hakkaniyet olduğu yerkürede ardımızda bırakabileceğimiz bir sedadan ötesi olmayacaktır. Ne uzun ne kısa en dosdoğrusu sözün kıssası olarak. Deuss Ex Machina’nın Pazartesi akşamı canlı olarak sizlere sunduğumuz bölümü içerisinde bu fikriyattan hareketle bir kolaj oluşturmaya çalıştık. Tüketilen sesin aslında ne gibi anlamlar ihtiva ettiğine dair bir kaç söz ekleyebilmenin şevklendiriciliği ile beraber. Yorumlar çeşitlendirilebilir bu noktada. Müzik dinlenceliğinin ileri noktalarında açmazlara gebe kaldığımız hayat hallerine dair göndermeler barındırır. Doğruluğundan emin olmadığımız, şüphe taşıdığımız konular bütününde bizlere yeni eşikler sağlar. Sağlamlaştırır. Aramasını bilen için bir bellek vazifesi gösterir tam da yazının başından bu yana değindiğimiz sandukalar gibi. Sadece tek bir yönüyle değil genelin algısında yerini edinmiş katıcıllığın anlaşılabilir kılınması için çok yönlülüğü teşvik ederek. Ötelemekten artık vazgeçip bir an önce düşünmeye ve konuşmaya daha fazla önem verilmesini sağlayarak. Yön göstererek. Mush plakevi çatısı altında 2005 yılından itibaren sunduğu müzikler ile elektronik seslerden giderek organik kurgulara doğru yol alan bir müzikal seyyahlığın sahibi olan Stephen Wilkinson’ın Bibio nam projesini sizlere Warp Records etiketli son çalışması olan The Apple & The Tooth’un rehberliğinde sunuyoruz.
Elektronik müziğin sınırları konusunda yetkin bir dilin oluşturulabildiği, türetilen her bir yeni kurgu ile beraber giderek genişleyen bir sahanın varlığının ortaya çıkartıldığı belirtmeliyiz. Bir dinlencelik öğesi olmasının ötesinde, işaret ettikleriyle de yer yer alt okumalarıyla elektronik müzik, yılların geleneksel sesleri ve popüler müziğinin üzerinde yeni sözlerin tasavvur edilebilmesine vesile olmuş bir forma dönüştürülür. Kimi zaman makinelerden sağlanmış olan endüstriyel kurgulamalarda kimi zaman da pek yakınımızda duran bir doğal sesin izleri üzerinde yeniden şekillendirilir. Tasvir edilen melodilerin bir noktadan sonrasında eğlendirici unsurunun dışında, dinleyici için de yeterince verimli bir aşamayı tanımlandırdığını belirtmeliyiz. Klişelere bağımlı kalınmadan yıllar boyunca oluşturduğu ses erimiyle beraber tazeliğini koruyan bir müzik yaratımının öncüsü Stephen Wilkinson. Bibio adıyla yayınlamış olduğu çalışmalar dahilinde, Boards Of Canada’dan Nick Drake’e uzanan bir ses yelpazesinin varlığı üzerinde müzikal kesitler ilintilemeye gayret gösterir. Duygusal iletişimin duyusal yönlerinde mahir tasvirlerin altına imzasını atacaktır. Vurgulanan, ortaya çıkartılan her bir kayıt dizini dahilinde Bibio alameti farikası haline dönüşecek olan sınırsızlığı belirginleştirmeye çaba sarf eden, ulaşılmış olan elektronik bağlaçlı seslerin ilerisini ortaya sermeye gayret eden bir müzisyenlik kimliğini sunar. Her bir albümün kapsamı dahilinde muhteviyata eklentilenmiş olan seslerin sağladıkları hayatın tam da kendisidir diyebilmek de mümkündür. Bibio’nun müziğinde dinleyeni içerisine çekiverne bir mekanizmanın varlığı parçaların ve albümlerin oluşturduğu uzunca bir dinlencelik listesini ve hayat bağlantılarını ihtiva eder. Yorumlayıcının sağladıklarıyla beraber dinleyici tarafında olan bizler için fazlasıyla mesudelik vaat eden bir seremoni timsali Bibio’nun müziği ile ilk defa tecrübe edecekler için önemli bir ayrıntıyı sunacaktır: tanımlarıyla tecrübe edilmemişliği denenebilir kılmıştır. Londra’da Middlesex Üniversitesi’ndeki eğitimi sırasında temellendirdiği çalışmaların giderek ana akım müzik dinleyicisinin beğenilerine hitap edebilir hallere dönüştürülmesinin de Stephen Wilkinson’ın aldığı aşamayı belirginleştirebileceğini belirtmeliyiz. Deneysellik ile elektroniğin birbirlerine kavuşturulduğu debut kayıt olan Fi albümü 2005 yılında Mush etiketiyle yayınlanır. Kısaca değinmeye çalıştığımız ide üzerinde şekli kazandırılmış, ambient kavislerinden shoegaze hüzünbazlığına kafi miktarda elektronik deneyselliğinin günyüzü bulduğu bir çalışma olacaktır Fi. Bibio’nun daimi enstrümanı olan gitardan elde edilen pasajın minimalist elektro akustik öğelerde derlendiği Cherry Blossom Road ile kayıt açılır. Ses eriminde melodikanın önemini ortaya çıkartan bir kurgumasal olarak yola çıkmış giderek drone efekti ile beraber farkındalılık sağlayıcı folk müziğinin sınırında belirsiz kalmış alanları kulaklara ulaştıran Bewley In White gibi önermeler ile kapağı aralık bırakılmış bir not defterinin sayfaları arasında dolaşılmaya devam edilir. Puslu Londra havasının müzikal yansısı nasıl olabilirdi sorusunun yanıt bulduğu, gitar kayıdı üzerine bina edilmiş olan ambient katmanlarıyla beraber yıllar boyunca referans noktası olarak kabul ettiğimiz Boards Of Canada, Autechre gibi zaman zaman bu dolaylardan müzikler ortaya çıkartmış grupların sağladıklarının yamacında bir ses tahlilini sağlanır London Planes ile beraber. I'm Rewinding It... elektronik müziğin dikkat isteyen yüzeylerinde seyyahlık eyleyen bir gürültü karaşınlığında modern zamanların tasvirini gerçekleştirir. Yitirmekten korkmadığımız için artık çok daha fazla kaybetmeye mahkum olmuş hallerimizi, gözü karalığın yerini umursamazlığın aldığı bakışımı kıyasıya eleştiren bir toplam ulaştırılır. Puddled In The Morning parçasında da bu ağıt havasının elektro akustiğe sırtını vermiş bir örneğini dinleyebilmek mümkün kılınır. Fi albümün kapanışında yer alan Poplar Avenue bir taslak metin halinde önümüze serilmiş olan hissiyat vurgusunu düşük yoğunluklu elektroniklerde yeniden tanımlandırma yolunu seçmiş bir odağı oluşturur. Bibio’nun müziğinde aşina olduğumuz sesin yankılanması değil aynı zamanda da hüzünlendirici unsurlar taşıdığına dair bir önermedir. Bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen müzikte hissiyat var mıdır yok mudur tartışması hakkında açık bir sunumlandırma gerçekleştirilir. Müzik hissedilir! Dinlemesini bilin yeter ki dercesine kendinden emin çıkışlarıyla.
Bibio’nun bu kendi haznesinde kaynaştırmaya çalıştığı müzik türlerinin bir sonraki durağını 2006’da yayınlanmış olan Hand Cranked albümü oluşturacaktır. Elektronik seslerin varlığını korumasına karşın git gide gitarın ve dolayısıyla folk müziğinin merkeze taşınmaya çalışıldığı bir geçişkenlik söz konusu olur. Plak metaforunun, çıtırtıların da kullanıldığı bir eskitilmişlik nakş edilir parçalara. Ayrımsız bir biçimde parçaların tümünün sağlamış olduğu dosdoğru bir nostaljinin tüketilmesinden ise varedilmiş ses ile entegre hale dönüştürülebilirliğine dair yeterince kuvvetli önermelerde bulunmaktadır Bibio. Bu durumu elektronik serpintilerin arasında kendini göstermekte olan folk müziğinin kulağa yakın halleri üzerinde çeşitlendirmelerden başlayarak derinleştirebilmek mümkündür. Zaman içerisinde bir gezinti halini yansıtan “sonik” seslerin hemen dibinde kayda girmiş gitarın melodikası ile beraber bir masal kutusundan yankılanan seslere ev sahipliği yapan The Cranking House, oluşturulan döngü içerisinde sık sık geri dönüşlerin mümkün kılındığı modern zamanlar elektronika dinletisi Cherry Go Round gibi örneklemler kayıtta yerlerini alırlar. Touch, Spekk, Mego gibi elektronik müziğin öncül kayıtlarını dinleyicilere sunmuş plak şirketlerinin müzikal kökenlerine sadık bir dinlenceliği sunarak albümün gayesinin de ön plana çıkmasını sağlayan önermelerden birisini oluşturan Black Country Blues, kasvet halini dağıtabilecek kadar kuvvetli bir önermenin sunulduğu Dyfi, yerel folk melodisinin tersyüz edilip elektronik bağlarla yeniden tanımlandırıldığı Woodington gibi kayıtlar ile Hand Cranked albümünün finaline kavuşuruz. Boards Of Canada’nın yarısı olan Marcus Eoin’in Bibio’yu Mush’a takdiminin ne kadar isabetli bir seçim olduğunu ortaya çıkartan, tıpkı önermeyi gerçekleştirmiş sanatçı gibi müziğin alelade bir tasvir yığıntılamasından çok daha özlü sıfatlarla anılabileceğini ortaya koyan Overgrown ile kayıt tamamlanır. Bibio henüz ikinci albümünde müzikal sınırlar arasında kalmış olan belirsizliklerin üzerine gidebilmiş, onları yeniden birbirleriyle kavuşturmayı kendince başarma konusunda epeyce yol kat ettiği bir kaydın altına imzasını atar. 2009 yılı içerisinde Warp Records etiketiyle sunulmuş olan Ambivalence Avenue ise gerek bu iki kayıdın sağladıklarını derleyip toparlayan, gerekse de artık çok daha sağlam bir biçimde eskinin seslerini günümüzün müzik dinleyicisinin beğenilerine uygun olarak sunabilen bir müzikal tertibatı tanımlandırır. Elektronika, lo-fi, drone, ambient ve folk müziğine ilaveten 70’li yılların soul müziğini, bir ucu Jay Dilla ve Madlib’e öte ucu ise Flying Lotus ve Hudson Mohawke’a uzanan hip-hop’u hatta kimi yerlerde technoya dümen kıran çıkarsamalara ulaşabilen bir tertibat. Tıpkı bir djin seçtikleri gibi zaman tüneli içerisinde müzikal gelişimleri, yönlendirme ve öneri bütünlerini bir arada sunabilen bir derleme olduğu Ambivalance Avenue için ilk olarak söylenebilir. Brezilya’lı sanatçı Marcos Valle’nin kayıtlarından esinlenilerek kotarılmış olan albümle de aynı adı taşıyan Ambivalance Avenue, popüler müziğin niş odaklarında dolaşıma çıkmış bir tadımlık ile albüme buyur eder dinleyiciyi. Gayet kıvamında bir melodika çeşitlendirmesiyle beraber. Kaydın bu şen şakrak havasını devam ettiren, kuvvetle muhtemel ana akım dinleyicisini de Bibio’nun müziğinin etki alanına dahil olmasını sağlamış funk güzellemesi Jealous Of Roses, kısacık süresine karşın ilginç bir anketodun tamamlayıcısı haline dönüşen, oluşturulmaya çabalanan eleştirel bakışımı da sürümcemede bırakmdan iletme yolunun tercih edildiği All The Flowers gibi birbirleri ile gerek bağlantı gerekse de bağımsız olarak dinlenebilecek bir müzikal çeşitlilik kayıtta karşımıza çıkartılır Bibio tarafından. Bir melodram sahnesinin canlandırıldığı, ikili ilişkilerin tahribatına göndermelerin yer edindiği ve bir noktadan sonra da yıllardır dinlediğimiz Yoni Wolf ve çetesi Why?’ın kayıp kardeşi intibasını uyandırmış Haikuesque (When She Laughs) gibi gizli cevherler ortaya çıkar. Pop müziği kıvamında derlenip şekillendirilmiş birer sunuş gerçekleştirilir, Bibio tarafından. Her defasında farklı bir okumaya gereksinim duyuracak kadar iyi gözlemlerin, müzikal halllerin karşılaştırıldığı bir toplam. Flying Lotus’un GNG BNG parçasında olduğu gibi elektronik ses örneklerinin braindance ekolünden ödünç alındığı Sugarette gibi Bibio için yeni sayılabilecek bir kurguyu da dinleyebilmek, S’Vive gibi enstrümantal hiphopun adının resmen konulduğu çıkarsamalara kulak kabartmak mümkün. Kaydın en uzun parçası olan Dwrcan aynı zamanda albümün de finalini oluşturur. Parçaların sürekli yer değiştirildiği bir müzikal tanımlandırma Dwrcan için de geçerlidir. 8bit ses kesitlerinin başlattığı ses kavislerinin finale doğru Autechre’nin en dingin yüzeylerinde sağlanmış hüzünlerle buluşturulduğu bir yapılandırma ortaya çıkartılır. Kirli endüstriyel seslerden bir dünya tahliline girişilir.
Bibio’nun gelişiminin süreklilik gösterdiği müzik kaşifliği ve damıtımının şimdilik son durağını ise The Apple And The Tooth adıyla sunulan kayıt oluşturur. Warp Records etiketinden yayınlanan çalışma Ambivalence Avenue’nin de bir yerde devamlılığını sağlayan dört adet günyüzü görmemiş parça ve deneysel-hiphop-elektronika disiplinlerinin kesiştiği sınırlardaki sesleri türetmeye girişen projelerin sıklıkla başvurdukları bir yöntem olan dinleyici ile aralarını soğutmama geleneğinin bir parçası olarak ellerinin altında tuttukları bir ara kayıt olarak değerlendirmek mümkün. Burada istisnai olan Bibio’nun müziğinin deviniminin istikrarını koruması. Bir yandan da birbirlerine paralel müzikal disiplinlerden el alarak parçaları yeniden tanımlandırılabilirliği ortaya çıkartılma çabası olduğunu ifade etmeliyiz. The Apple And The Tooth parçası bossa nova ile rhyme geleneğini birleştiren, Bibio’nun kimi zaman modifiye edilmiş yetmişler film müziklerinin albenisine kendisine teslim ettiği bir kurgu içerir. Tek bir cephede ilerlemektense mümkün mertebe seslerin genişletilebilir alanları üzerine kafa yorulduğunu daha da belirginleştiren Rotten Rudd braindance aksanıyla hiphopun kaynaştırıldığı bir deneyim olacaktır. Birkaç satır öncesinde değindiğimiz Why?, Themselves, Clouddead gibi Anticon etiketi dahilinden çıkmış grupların tüettikleri müziği hatim etmiş dinleyiciler için biçilmiş birer dinlencelik olarak tanımlayabileceğimiz Bones & Skulls, dubstep ile pop müzik arasında bir bağlacı tanımlayan Steal The Lamp parçasıyla ilk bölüm nihayetlendirilir. Empty The Bones Of You gibi IDM söz konusu olduğunda bir başyapıtın ardındaki isim olan Christopher Stephen Clark’ın yapmış olduğu, mekanik melankolik S’vive, Ambivalance Avenue’nun kapanış parçası olan Dwrcan’in Brendan Angelides aka Eskmo tarafından yapılan elektronika, darkstep düzenlemesi üretilen müziğin değişik bakışlarda nasıl da bambaşka karakterleri ileri sürebildiğini son derece kulağa yatkın bir biçimde sağlamayı başarır. Bibio gibi nevi şahsına münhasır kayıtlarla, sonik / elektronik seslerin soul müziğinden etkileşimli hallerini ortaya çıkartan Lone’nin düzenlediği All The Flowers, albümdeki halinden görece daha temiz bir düzenleme ile kayda dahil olmuş Palm Of Your Wave’in Bibio’nun ellerinden çıkmış yeni yorum, pop standartlarını yeniden gözden geçirmek isteyenler için öznel bir çalışma olacaktır. Sözün kısası Bibio bir müzikal resim nakşediyor. Naklettiği sesler ve sözcüklerle hayatın bilinmeyen yüzeylerinden çok aşina hikayeleri birbirine ilişitiriyor. Tasarladığı her bir kayıt ile modern müzik seceresine kuvvetli bir çentiği atmayı, Warp Records’un kataloğu için de önemli bir köşeyi kapsıyor. Uzun soluklu, dinlendikçe değerinin anlaşılabileceğini düşündüğümüz kayıtları ile Bibio adlı müzisyeni takdimimizdir. ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...
Dipnot: Notumuzun ilk kısmının ön okumasına ve düzeltmelerine vakitlerini ayırıp yardımcı olmuş arkadaşlarımıza müteşekkiriz.
Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Kapatın Televizyonlarınızı – Filiz GAZİ – Sendika.org
Türkçe ve Kürtçe İçin – Ahmet TULGAR – Birgün
Kastımız Yoğundur Efendiler! – Yıldırım TÜRKER – Radikal
Uzaklaştırmaya İnat Yağmur Altında Ders – Ece TEMELKURAN – Milliyet
Utanç – Erdal GÜVEN – Radikal
Solda İkon Durmaz – Uğur KUTAY – Birgün
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
TRT’de Koyunluğa Övgü – Burak TEKİN – Bianet
Facebook Eylemcileri – Bilge TERZİOĞLU – Sendika.org
Youtube, Irak, Binali – Seviyesiz – Seviyesiz Siyaset
Sarardıkça Güzelleşen Dergi Roll – íí – 13Melek
Imaginary Soundtrack For A David Lynch Movie – Moka – Motel De Moka
Tristesse Tropiques – Mersenne – Undomondo
Shackleton – Three Eps Critic – Jordan Rothlein – Little White Earbuds
Bibio Official At Myspace
Bibio At Warp Records
Bibio At Mush
Bibio Interview – Lee Hutchinson – Liberation Frequency
Bibio’s Ambivalence Avenue Review – Brian Howe – Pitchfork
Campfire Headphasing – Stephen Wilkinson – Bibio’s Myspace
Bibio İncelemesi – Hümeyra – Yedi12
Nancy Elizabeth Official
Nancy Elizabeth At Myspace
Nancy Elizabeth At Leaf
Nancy Elizabeth At RCRD.LBL
Fuji Kureta Official
Fuji Kureta At Myspace
Fuji Kureta Röportajı - Radnor – Bozuk Kaset
Fuji Kureta - Lucid Dreams EP Free Download Page – Last.FM
Lone Official At Myspace
Lone At Twitter
Lone At Werk Discs Blog
Lone New Album Informative – Thomas Rees – XLR8R
Floating Points Official At Myspace
Floating Points At Last.FM
Brownswood Bubbles Volume 4 Informative At Brownswood Online
Flying Lotus Official
Flying Lotus At Myspace
Brabe At Myspace
Brabe At Twitter
Ikonika At Myspace
Ikonika At Planet µ
Ikonika At Get Darker TV # 33
Eero Johannes At Myspace
Narcossist At Myspace
Narcossist At Virb
Gus Gus Official
Gus Gus At Myspace
Ben Frost Official
Ben Frost At Myspace
Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
Static Memories – Nick GENTRY Nick GENTRY’ Flickr Page
Bibio Photos Courtesy From Below Listed Web Sites:
B- B- O-
>>>>>Poemé
Nazım'dan Ve Cendrars'dan Sonra – Onat KUTLAR
Geceyarısı geçen güzden kalma birkaç yaprak kırk yıllık kahve
renkli bahçeler ve bir mimibüste
Kartaldan eminönüne giderken uyumuş titreyen bir çırak
Karanlık denizi köpürten dalgaları yararak çook gizli bir yere
giden tenha bir üsküdar alanı gemisiyle
bu yolculuğa başladım senden ayrılınca
Balığın karnında yunus bir kumul masalı anlatmaya
başlarken solgun belleğinde
Söğütler ve leylak ve kara lale soğanı çorbasıyla
işe koyulan balıkçıların ilk çektikleri ağa
takılan dülger balığı gibi çirkin ve şaşkın ve öfkeli
Yaralı bir arap kısrağı gibi bekleyerek ensemde yağlı kurşunu
alanın güvertesinde öylece
kaptan miyim kürek mi bilmeden duruyorum
Bekçiler görünmez oldu çırak çocuklar ve köpekler
gizlendiler kuytu köşelere
Büyük ve paranoyak kaya devinin geniş çeneleri
boğazından soğuk sular akıtarak çarpıyor
birbirine ve karşı kıyıda duran solgun sevgilimin
saçlarına kül bana ateş savuruyor
Bütün ölü şeyler yangın yerleri eski savaşlar ve ne yapsam
geçip gidiyor ayrılığın günleri
Nereden çöküyor bu sis karadenizinin sularını akdenizin kuytu
ve narların portakallara karıştığı derin koylarına ulaştırıyor
Nereden başladı bu hüzün güz yapraklarını taa nisan günlerine
eşiklere rıhtımlara sürükleyip
yeniden çamura bulaştırıyor
Alanya kalesinde uçuruma yakın doğan kara saçlı bir oğlanın
kara keçi pöstekisinde kabaran bir kedi dili gibi diklenerek attığı
Beyaz niyet çakıllarıyla denizin dibinde yuvarlanan binlerce milyonlarca
büyük ve mermer güllenin uğultusu ters akıntılarla
üsküdarın karanlık sularına nasıl geliyor?
Alanya'da doğdum babam hakimdi
düzlüğe, kız kaçıranlara, denizin yakın sularına geceleri
koyunların çene kemiklerinden çift hörgüçlü develer yapıp ablamın
ağzını büyük bir çuvaldızla diken ve bana
korkulu masallar anlatan sırmalı nineye
O günlerden kaldı kulağımda "yeni kesilmiş" nar
çiçeği ve portakal yapraklarının sesi
Ve yaşamımdan hiç eskilmeyen uçsuz deniz duygusu
İki jandarma belirdi alanda, kaptan köprüsünde dolaşıyor
hergele bir ekip otosunun homurtusu
Sonra iki daha ve üç daha ve dört
acı bir hınç rüzgarı kasıp kavuruyor içimi
Yapraklar savuruyor derin ve çamurlu bir kuyuya
Üstüne müsteşarların kapıcıların şoförlerin
yarasa gibi dolaşan ozanların çocukluk anılarımın
kocalarının dizi dibinde kadınların perşembe tacirlerinin puştların
ve alanda kurumuş bir zakkum ağacı gibi duran benim üstume
Bir yere gidiyor bu bozkır gemisi ardında kuyunun çevrintisini bırakıp
ve senden uzaklaşıp sürekli
Atlasam karanlık bir deniz
Hep giden bir bozkır gemisiydi antep, yelkenlerini sam yeli
yapraklardı
Boz abalı köylüler geçerken develerle kapımızdan
Önünde bir yasemin ağacıyla korunan karanlık ve kör mutfağın
geniş taş döşemelerinde bir kurbağanın
küflü ve güherçileli duvardan korkusunu
uzun bir çocukluğun tek düşü olarak yazdım
çiçekli sayfalarında şiirler bulunan bir deftere
O defter araştanın ortasında elinde zindiyan asasıyla
geçmişimize geleceğimize söven bir dilenciden
kaçarken tekke istiklal ilkokulunun yosunlu havuzuna
kücük bir kağıttan kayık olup battı
Beni o gün olağanüstü öğrenciler tahtasına çaktı
kurutma baskısıyla hocam Ali Rıza
Saat iki. Genel iş üyesi ve bıçkın şöförüyle bir otobüs
ışıklarını bir erken vapur gibi yakarak ve harmanlayıp
gecikmiş sarhoşlarla erken işçileri yola koyuldu
Bomboş alanda sıkıntıyla hatirladığım öğrencilik yıllarının
kapısı zor kapanan kırmızı tramvayında
balık istifi duruyorum sanki ayakta kızgın sıkışık
Oysa yapayalnızım ve ellerinde kovalar, sopalar ve zamklarla
uzun bacaklı yabancı kuşlar gibi gölgeleri geçen öğrenciler duvara
bir anıyı çiziyorlar: Yarın...
Kuru ve beyaz çakıllarla döşeli dere yataklarından
geçerdim yağız parlak sağrılı bir atla
Postalıma takılı bir devedikeni, şebboy kokusuyla havada
derinlere kırmızı çiçekler çizen arıkuşları ve Lorca
Aklımda safonun küçük memeleri saçım ateş gibi ve saman
kokusunu uzak kentlere kadar uçuran rüzgar
Bütün bir yaz bekleyerek sevgilimi göreceğim günü
gene aşk şiirleri yazardım dalgın bakarak kağıtların
denizinde yürüyen şiir gemisine o yıllarda
fransızca öğrendim ve Hafızdan okumak için biraz farsça
Ay battı dindi fırtına iskele ışığı sabaha karşının kör sisine
bulanmış görünmüyor ortalık sessiz jandarmalar
potinlerini sürüyerek çekip gittiler köfteciler sarhoşlar sabahcılar
Kimse yok ortalıkta şimdi sen uyuyorsun bir çocuk gibi gülümseyerek
korkularını çoğaltan düşlere bakıp
yanımda ufacık ve gülünç bir seyis sırıtarak
atasözleri söylüyor; demir tavında dövülür
Herkes uyuyor gümüş saplı bir bıçak... boşver o da olsun
Yüreğime saplanarak taa derinlerden ve aynı soruyla kıvrılarak
acıtıyor kararan yüzümü "niçin?" anamın çini bir sandukadan
çıkarıp şimdi bir bir bavuluma doldurduğu
zakkum ve ateş ütüsüyle kırıştırılmış
İlk gençlik anılarını yırtan boynuz saplı bir bıçak
gölgeye düştü artık hiç titremeyen dünyamızı
tam ortasından acımasız ikiye ayırarak
Veznecilere abanoz sokağı arasındaki uzun kanalı bir laz
arkadaşımın tekleyen motoruyla günaşırı
geçiyor ve sakız çiğneyen ve bana kocam demeyi seven
Ve adı kadriye miydi? göbeğinin altında uzun bıçak iziyle
orospu sevgilime ulaştırıyordum tramvay durakları arabın
kahvesi palamut tava şiirler ve polislerle
vuruşurken ölen genç arkadaşlarım ıhlamur ağaçları
Gölgeleri sahaflar ve asaf halet'in kaldırımlara düşmüş büyük
yazı defterleri gibi ucuza satılan gençlik yılları
O yıllarda öykülere başladım.
Sabah oluyor ölümle yaşamın
gerçekle düşün geçmişle geleceğin birbirine karıştığı
Acının keskin düşüşün derin ölümün hazır olduğu saat
Uzun bir hesaplasmayı bitiriyorum sanırım
üsküdar gemisi dar boğazın
en sıkışık en dolaşık ağlarından geçıyor
Sırtımda dolu bir tabancanın horozu öttü ötecek
Ve kupkuru dereden bir yıldırım gibi geçen şimdi'nin atı
Artık düşle gereği iyice karıştırıyorum uyku
ya da artık yüzünü bile unutmanın saati
Paris bir yılbaşı gecesi karların
üstüne düşen aydınlık ve sisli
katedralin karşısında oymalı tahta gaveau saydam bir konyak
Sonra yeniden gittim oraya eski kahvelerin
yerinde yangın artıkları gibi çılgın
ve amerikalı bir manyak
chaillot'nun delisi bayan meerson'in her geceyarisi
lazare'ı ölü anılarından çıkararak helva yedirdiği
müzeler ve yaşamıma görüntünün
bitmez tükenmez şeridini sokan sinema paris
Üsküdar gemisi boğazdan çıktı seni düşünerek
yazdığım bu şiir bitmek üzere
Filmin sonu buluşamadığimız günlerin
ayların ikindi güneşinin sonu
Hesabı kapatan bir çizgi gibi
karşı tepelerde ışıyan gün kırçıl bir kalabalık
Asker asker asker bugün kızıldere bin dokuz yüz yetmiş dokuzun
bir nisan günü ve aslında çok uzun
bir acının bir ayrılığın bir susuzlugun
Ardından ışıyan gün iskelede
elele tutuşmuş bir delikanli bir kız
günlük şeylerden konuşuyorlar derslerden vapurdan
çok geciken devrimlerden ve yüzleri
Tertemiz deniz gibi aydınlık sakin ve onların
serinliğinde yeniden başlıyor yaşantımız
Artık bu şiir bitti, sanırım
Kaynak: Pera'lı Bir Aşk İçin Divan
Ağ Bağlantısı: Şiir Defteri

Söylemler zaman içerisinde değişim gösterse de aslolan varılmak istenen noktaya, esas olarak ufka ne kadar fazla yaklaşabildiğimizdir hep birlikte. Unutulmaya yüz tutturulana karşı kendi ayakları üzerinde durabilen sözcüklerimizi hayata ilintileyebilmektir. Bu kimi zaman bir yapıtın satır aralarında kimi zaman bir seyirliğin beklenmedik anında yüzyüze kaldığımız cümleleri toparlayabilmeyi, fikirleri dönüştürebilmeyi sağlatan ayrıntılarla mümkün olur. Mümkündür çehresine dahil olmadığımız, kendimize yakıştıramadığımızı da buluruz bir şekilde. O karşılaşmalarda, görünenlerin dahilinde. Düşündükçe, derinleştirdikçe aslında ayrıştırmaların salt bir gölgeleme olduğu gerçeğini buluruz pekala. Hızlandırılmış metropol yaşantılarının keskin virajlarında geriye dönüşler asla uygun bulunmasa da bir şekilde soluklanmak için de gereklidir bu buluşmalar. Yoksun bırakıldığımız sadece gelecek beklentisi değil aynı zamanda kaybedilen gündür çoğu zaman. Söylemlerin duvarlara çarptırıldığı, boş bir heves olarak algılandığı her an. Söylemlerin varlığını ve devamlılığını ancak ve ancak duyarlı olmanın getirdiklerini önemseyerek sağlayabiliriz. Üzerinde fikir yürüttüğümüz her an varedilmiş olan sabitliklerin sınırlarına bir nebze daha yaklaşmış oluruz. Değiştirebilmek için. Katıcıl kendi dinler kendi anlar sözcüklerin ötesindekilerinin neleri kapsadığını ancak bu şekilde idrak edilebilir kılarız. Yol ayrımlarıyla, didişmelerle, kulak kapatmalarla, görmezden gelmelerle, söze bin katıp aslen ne konuştuğumuzdan bile farkına varmadan, uzaklaşarak ufku yakalayamayacağımız kesin. Fikir kendi ekseni etrafında geliştirilirken ne kadar çok katkıyı verebilirsek o kadar gerçekçiliğin acımasızlığını aşabilecektir. Yol ve yordam anlamayı gerektirir. Her ne şart altında olursa olsun, tartışmalara değer verilmesini, söylemlere kulak kabartılmasını, varsa yanlışların dile getirilmesini de aynı şekilde. Mutat yanlışların çözümlenebilirliği, prangalara takılı bıraktırılmış çözülemezlerin üzerine gidebilmek için de gereksinim duyduğumuz yegane şey hayata tutunmak için kendimize biçtiğimiz dipnotlardır. İnceden inceye iliştirdiklerimiz, derleye derleye toparlayıp kendi ufuklarımıza doğru hareketlenebildiğimiz ayrıntılardır. Makbul olanı yaratabilmek için konuşmaların gerekliliğinin de bir an olsun yadsımadan. Söylemekten gerçekten çekinmediğimiz zaman. Nicesinde düşülmeyecek olan bariz aymazlıklara karşı bir duruş sergilemeye çabalanarak, eme sarf ederek. Hayatı bir istisnalar bileşkesi olarak sığ bir kalıba dökmeye çalışanların yürekleri taş kestiren cümlelerine biat etmeden ve gereksinim duyulanın sesinin daha fazla duyurulabilmesi için çabaları eksiltmeden. Yaklaşık altı aylık aranın ardından geçtiğimiz Pazartesi akşamı Dinamo FM'de sizlerle 'hey'canlı olarak paylaştığımız Deuss Ex Machina'nın 272. bölümü dahilinde de müziğin salt bir fon olgusunun dışında bu sözcüklere de kapıyı aralatmasına çaba sarf eden bir kurgulama gerçekleştirdik. Dönüp dolaşıp yine başladığımız sahanın dahilinde dört dönmektense genişletilebilecek bir müzikal seyyahlığı sunmaya gayret ettik. Bir gürültü ekseninin eksik olmadığı aralarda muhteviyata dahil olan ara seslerin bu çıkarsamaları anlaşılır kılabilecek örneklemlerine yol hazırlayabilme gayretkeşliğiyle beraber. Andrew Hung ve Benjamin John Power ikilisi tarafından 2004 yılında Bristol Art School'da temellendirmiş oldukları Fuck Buttons projesini ve ikinci uzunçalarları olan Tarot Sport'a dair notlarımızı sizlerle paylaşıyoruz.
Noise veyahutta gürültü olarak sınıflandırabileceğimiz müzik formu alışılageldik kalıpları yıkmaya gayret sarf edilen bir bileşenler bütününü kapsar. Yaşadığımız güncede duyumsadıklarımız ya da maruz kaldıklarımızdan farklı olarak belirli yönlerden öznel bir canlandırmayı ve bilinci ortaya çıkartmaya gayret sarf eder. Tümleşik yapısı dahilinde ilintilenmiş her bir ayraç ve ses kümesiyle ortaya çıkartılabilen bir müzikal faunanın temsilcisidir gürültü. Kolaylıkla hatmedilememesine karşın dinleyici alıştıkça kendine farklı çıkarsamalar içerisinde bulabileceği bir deneyselliğin müsebbibidir. Düşündürücüdür bu bağlamda, ses kendi düzeneği içerisinde deforme edildikçe, artan dozlarda yeniden tasvir edildikçe, yapılandırıldıkça sorular ve görüntüleri belirginleştirmeyi başarır. Zihinin en sırlı noktalarında tezahür etmekte olan çarpışmaların, buluşmaların ve ayrışımların yankılanması olarak da sıfat kazandırabileceğimiz bir muhteviyattır, gürültü müziği. İçselleştirilebilmesi biraz da bu sorular ile yüzleşmeyi gerektirir. Elektronik sinyaller ile muğlaklığın duvarlarını dövdükçe, akustik pedallarla ortaya çıkartılan türetmeler yayıldıkça, saha kayıtlarında derlenmiş olan normal akışın içeriğine eklentiler gerçekleştirildikçe gürültü deneyimlenmesi gerekli bir kainatı oluşturur. Artan ve azalan her tını kümelenmesi aynı zamanda gerçekten kulak kabartıldığında bir çağrıyı beraberinde getirir. Formüllere bağlı bıraktırılmış olan müzikal kayıtlardan ayrışarak daha sanatsal olmanın tercih edildiği, belirginleştirildiği bir güzellemedir. Tüketilip unutulması için değil, açtığı gedikler ile beraber damıtılıp, ağır ağır hatim edilmesi gerekli olanı çağrıştırır. Andrew Hung ve Benjamin John Power ikilisinin Fuck Buttons projesini bu istikamette sesleri çoğaltmaya sarf eden müzikal bir şenliğin takdimciliği olarak tanıtabiliriz. Ayrıntılarda kendisini belli eden bir kolajlama tekniği müziklerini en başından bu yana gerek gürültü kavisleriyle gerekse de punk müziğin kural yıkıcılığıyla hemhal olmuş örneklerden yola çıkarak şekillendirildiğinin de altını çizerek. Kayıtlarda ortaya çıkartılan niş müzik ile zanaatın kesiştiği alanları rahatça gözlemlemeyi sağlayabilecek kadar kendi içerisinde tutarlı bir bütünlüğü sağlamakta. Sağlama alınmış müzikal rotalar dahilinde kimi zaman kasveti kimi zaman da neşeyi duyumsamak, tersyüz edilmiş her notanın ve eklentinin katılımlarıyla beraber dinlencelikte üst noktaların dinleyene aksettirilmesi sağlanır. En başından bu yana gürültü çerçevesinde değerlendirilen projenin bizlere Portishead, Tricky ve Massive Attack gibi trip-hop, Roni Size ve DJ Krush gibi drum and bass müziğinin Bristol’lü başat ekipleri ve sanatçılarının kayıtlarında olduğu gibi geleceğin müziğinin şeklini bulmasında katkılarının olabileceğini söylemek iş bu noktada abes olmayacaktır. Cilalanıp parlatılmaktan tek yönden hemen hemen aynı noktalardan ses vermiş olan alternatif müziğin kapsamsız örneklerinin yanında Fuck Buttons pek çok değişkenden destek alarak ilerletilmeye ve iletilmeye çabalanan bir müziği temsil edecektir. Henüz ilk dinleyişinizde.
Autechre’den, Aphex Twin’e, Prefuse 73’den, Godspeed You! Black Emperor’a, Mogwai’den Sonic Youth’a, Public Enemy’e ve Shellac’a kadar uzayıp giden önyargısız müzik dinleyicileri için önem arz eden birer odak haline dönüşmüş üreticilerin sahne aldıkları, İngiltere ve Amerika’da birbirlerini takip eden tarihlerde gerçekleştirilen All Tomorrow Parties /bundan sonra ATP/ serisinin uzantısı olarak hayata geçirilmiş olan ATP Recordings çatısı altında Fuck Buttons namı ile yayınlanmış kayıtlarda yukarıda kısaca değinmeye çalıştığımız özgünlüğü barındıran, müzikal eşiklerin izleri üzerinde yeni şekillendirmelere girişildiği kayıtlar sizlere bu satırlar aracılığıyla sunabilmeye gayret ettiklerimizden daha fazlasını verecektir. Sahne aldıkları bir etkinlikte arakadaşlarının kendi isimlerini ATP Recordings’in kurucuları arasında yer alan organizatör Barry Hogan’a önermesinin ardından, kendi deyimleriyle olağanüstü tesadüflerin birbirini takip edeceği bir sürecin başlangıcı verilecektir. 2007’de yayınlanan Bright Tomorrow kırkbeşliği Fuck Buttons neşriyatı içerisinden ulaşılabilir ilk kayıt olarak dinleyicilere sunulur. Ritmik bateri sesinin dört bir yanından mellotron ile donatılarak kurgulandığı, melankolik yansının yedi dakikalık süre dahilinde giderek bir post rock ağıdına dönüşümünü mümkün kılan Bright Tomorrow çalışmanın da isim parçası olarak a yüzünü tanımlar. Kulak zarları için ferah fezalığı ortaya çıkartmayı başarmış olan indie-rock şöhretler karması Shellac grubunun üyesi Robert Spurr Weston IV’ın elinin değdiği çalışma olarak kaydın b yüzünde yer alan Little Bloody Shoulder ağırlaştırılmış mekanik seslerin enerjik gürültü patlamalarına vesile teşkil ettiği bir kurguyu belirginleştirir. İçten içe elektronik aksamlarla türetilmiş bir rock nümayişi hasıl olur. Sert seslerin aynen rock müziğinde olduğu gibi elektronik tınılarla da şekillendirilebileceğine dair değer arz eden önermelerden birisi olarak. Bu ağza çalınmış bir parmak balın ardından ise nihayetinde uzunca süre üzerine not düşülecek olan Street Horssing albümü 2008 yılında ATP Recordings’den yayınlanır. Kısa bağlaçlarla müzikal göndermelerin daha görünür, deneysellik potansının enikonu sonuna kadar açık tutulduğu bütünleştirme 6 şarkılık albüm boyunca derinleştirilir. “Lanet olasıca vurdumduymazlığın, neredeyse gerçek amâlardan daha görmez insanların kalp yaralarındaki kabuk bağlanmışlıklarının eziciliğine karşı, direniş sözü geçtiğinde o ne ola ki zırvalamasının diyarlarında “Mogwai” çişeltileriyle, duru bir uyanışı simgeliyor. Teşvik ediyor. Durduk yerde hiçbir değişim olmaz biraz da siz çaba sarf edin demeye getiriyorlar sözü” ile “The Hawk Is Howling” albümünü takdim ettiğimiz ekibin üyelerinden gitarist John Cummings’in prodüktörlüğünde gerçekleştirilen kayıtlar dahilinde doğaçlamanın sınırsızlığından beslenerek gelişim göstermiş kurgumasallar, gerçeklikle bağları bulunan sinematografik unsurlar albümün kuvvetini arttıran unsurlar olarak birer birer birbirlerine lehimlenir. Kaydın açılışında yer alan Sweet Love For Planet Earth bu paralelde şekillendirilmiş gürültünün en makul ve makbul hallerine zemin sağlamış bir girişi tanımlandırır. Neredeyse çişelti kıvamındaki ambient hüzmelerinin üzerinde yavaşça şekillenmeye başlayan elektro-gitar partisyonunun saniyelik geçişlerle beraber post-metal sınırlarına yaklaştırıldığı bir mizansen ortaya çıkartılır. Fuck Buttons bir yerde hayatın tam merkezinde yer edinmiş görünmez olduğu varsayılan çevre sorunlarına karşı okkalı bir yanıtı ililştirir, sanki doğa ananın söze geldiğini ve yaptıklarınız artık yetmedi mi? der gibi hallerinin canlandırıldığı bir süreç vuku bulur. Hemen ardılında yer bulan Ribs Out ismiyle müsemma bir biçimde, vurmalıların can verdiği bir belgesel kurgulamayı ortaya çıkartılır. Akustik dozunun son derece kararında ayarlandığı bir krautrock parçası. Dijital hardcore seslerinin sınıflandırılamaz örnekleri arasında rahatlıkla anılabilecek gürültü kesişimi olan Okay, Let’s Talk About Magic punk müziğinin tavizsiz duruşundan da beslenerek geliştirilmiş bir modellemeyi pekiştirir. Race You To my Bedroom / Spirit Rise bu kaotik sahnelemelerin bir diğer ayağını oluşturur. Post Rock gruplarının sıklıkla eleştirilere maruz kaldığı özgünlük kaybı, kendini tekrara düşüren gitar pasajlarının biteviye tekrarlarının olduğu bir müzik sahnesinde özgün bir adımlamanın, yön belirleyiciliğin ana hatlarını dinleyiciye sunar parça. Bir görünüp bir kaybolan metalik vokallerin, çiğleştirilmiş gürültü sağlayıcısı pedalların ve gitarın olması gerektiği gibi kurgulandığında nasıl uzunca bir serüveni ortaya çıkarttığına dair bir önerme olur Race You To My Bedroom / Spirit Rise. Albümün kapsamı altına aldığı gürültü ekseninin tavan yaptığı çalışma olan Colours Move bütün kaydın da özeti kabilinden bir dinleneceliği tümletir. Gerek vokal denemelerinden gerekse de ana kompozisyona ilave edilen endüstriyel seslerin sağladığı doyuruculuk, bir yerde de yazının başında değindiğimiz Bristol Sound ekolü içerisinde rahatça kendine yer bulabilecek bir kasvet düzeneğini de ihtiva ettiğini iletmeliyiz. Tılsımının uzunca süre bozulmayacağı bir harman ortaya serilir. Müzik disiplinleri arasında basamak basamak ilerletilen, doygun bir çoğaltım olur debut albüm Street Horssing.
Albümün bilinmedik gürültü kuşakları arasında yapmış oldukları seyyahlığın karşılığı Fuck Buttons için müziğin bir hobi olmaktan öteye taşınmasına neden olacaktır. Kendi hallerindeki üretimleri artık belirli bir dinleyici kitlesini hitap etmeye, toplamaya başlayan, dinleyiciyi çoğu zaman etkisi altına alan bir kurgulama timsaline evrilir. Benzer olmazsa bile aynı hakkaniyetli müzikal eşiklerin yolcuları olarak tanımlayabileceğimiz Mogwai gibi bir topluluğun açılış grubu olmalarının izahatları arasında bu durumu da ekleyebiliriz. Sadece elektronik aksamlar ve bir kaç gitar melodisi / şiddetli gürültüsünden çok daha fazlasını sağlayabildikleri bu turne sırasında yayınlamış oldukları sınırlı sayıdaki Turne kısa çalarında dinlenebilir. Deneysellik vurgusundan imtina etmeden, özenerek çoğu zaman korudukları müzik türetimlerinin şimdilik son durağı 20 Ekim tarihinde ATP Recordings etiketiyle yayınlanmış olan Tarot Sport albümü olur. Prodüktör koltuğunda, Happy Mondays’den New Order’a, My Bloody Valentine’dan, James’e kadar alternatif müziğin çalışmalarıyla beraber mihenk taşı olan ekiplerine remiks çalışmaları gerçekleştirmiş The Sabres Of Paradise gibi güzide elektronik müzik tertibatlarının arkasındaki isim olan Andrew Weatherall yer almakta. 90’lı yılların Acid House müziğinde dj olarak adını duyurmasından bu yana elektronik müziğin kirli, kural yıkıcı, kudretli seslerini birbirlerine kavuşturmuş, eklektik yapıların ağır bastığı seçkilerin, Primal Scream’in Screamdelica’sı gibi modern zamanların öncül kayıtlarından birisini yaratan ekibin üyelerinden Weatherall. Çalışmanın elektronik dans müziğinden yansımalara kavuşmasıyla da Fuck Buttons’da deneyselliğin bir diğer önemli açılımı ortaya çıkartılır. Zor dinlencelik olarak yaftalanmış noize / gürültü müziği kulağa artık daha aşina hale dönüştürülmüştür ikili tarafından. Surf Solar bu bağlamda ilk önemli örneği albümün hemen girişinde sunar. Krautrock’da sıklıkla kulaklarımıza çalınmış olan elektronik döngülerin üzerine bina edilmiş olan elektro techno vuruşları ilerleyen sekanslarda raksı şahhaneye dönüştürülür. Derinlikli ses katmanları arasında dans ettirir öğeler içerir. Drone vuruşlarının ardına peydahlanan T.Raumschmiere, Modeselektor arasıda bir elektro-techno-herşey harmanı Rough Steez dinlencelikte geleceğimiz yeni eşikleri öngörmesi açısından da, sıklıkla kulak kabartılabilecek bir odağı tanımlar. Topyekün feragat etmekten neredeyse bir sonraki hamlesi için iyice karasızlaşan bünyelerin imdadına yetişeduran dokuz dakika dahilinde sinematografik unsurlarla şeklini bulmuş eskilerin ambient parçalarını hatırlatan The Lisbon Manu gibi detaylarıyla tanımlandırılmış, çerçevesi oturtulmuş eşikler de Tarot Sport’da kulaklarımıza çalınmakta. Fuck Buttons’ın çeşitlendirmelerinde en muktedir oldukları hallerin bir arada sunulduğu, eleştirel yaklaşımlarını pekiştiren bir kayıt olan Olympians, son dönemlerin dinletisi içerisinde hakkaniyetli bir yer edinmiş olan dubstepin, endüstriyel döngülerin karaşınlığındaki yansısı olan Phantom Limb gibi örneklemeler bir yanıyla elektronik müziği öte tarafıyla da deneysel çatı altında yer edinmiş tüm müziklerin birbirlerine uyumluluğu konusunda cevval önermeler getirmeyi başarır. Deuss Ex Machina içerisinde de paylaştığımız albümün uzun süreli çalışmalarından bir diğeri olan Space Mountain elektroniklere sırtını dayamış bir post-rock rüyasını simgeler. Katmanlar çoğalıp, sesler dönüştürüldükçe gürültü bir noktadan sonra vazgeçilmez kılınabileceğinin yetkin bir önermesini sağlayacaktır. Albümün kapanışında ise yine yeniden bir geleneği bozmadan sürdürülmüş olan Tarot Sport içeriğinde ara ara görünmüş olan seslerin kolajlarından hareketle türetilmiş ama Weatherall başta olmak üzere elektronik müzik cenahının en yetkin oldukları 90’lı yılların rave kültürüne de bir saygı ifadesi olarak kısaca değerlendirebileceğimiz Flight Of The Feathered Serpent ile çalışma sonlanır. Fuck Buttons ikilisi alternatif seslerden kendilerine özgün yeni bir dili oluşturmayı başarırlar. Üstelik her defasında dinleyenler için yeni sürprizler sunmaktan kaçınmadan. Müziğin uç noktalarından derlemelerine karşın alabildiğince düşüncelere daldıran örneklerden, dans ettirir kurgulara kadar pek çok kaydın altına ustalıkla imzalarını atarak. Keşfedin, pişman olmayacaksınız!
Gündelikliğimizi kapsayan seslerin muhteviyatına eklenerek, deforme edilerek kurguya iliştirildiği bir müzik türü Ambient. Sesin kapsadıklarına dair yukarıda kısaca değindiğimiz detaylandırmalardan modern müziğin temellerinde kendine yer bulmuş enstrümantal düzenlemelerin izlerinin birbirlerini takip ettiği bir düzenek karşımıza çıkmakta. Kulağa ulaştırılan her ses ile hayatı duyumsamak söz konusu. Eşikler ve zaman akışında değişkenliklerin minimal bir yapıda sunulmasından tutun da, tek bir sesle bina edilen komplike tasarımlara kadar farklı cepheleri ve yüzleri bulunan bir müzikal disiplin. Öncül isimler arasında yer edinmiş ve yaptığı çalışmaları “Furniture Music” olarak sınıflandırmış Erik Satie, modern klasik müziğinin mihenk taşlarından olan Philip Glass, Steve Reich, Terry Riley ve La Monte Young gibi kompozitörlere ve İzlenimcilik akımının nev-i şahıslarına münhasır adledilen kurgu belirleyicileri olan kompozitörler John Cage ve Morton Feldman’a kadar uzanıp giden, 1978 yılında yayınladığı Ambient:1 – Music For Airports ile disiplinin isim babası olmuş Brian Eno’ya kadar uzayan giden bir secerede geliştirilip sunumlandırılmış bir müzikal dünya. Formüle edilmiş olan unsur ve yan etmenlerin çeşitlendirilmesiyle giderek modern müziğin farklı dallarında varlığını göstermiş bir müzik Ambient. İşlenen seslerin belirgin bir biçimde lirik tasvirlere kapı aralattığı, rahatlayıclığı barındırmasına karşın belirli ölçülerde entellektüel bir birikimin de hanelerinde yer edindiği bir geniş saha Ambient müziğin ve üreticilerinin kayıtlarının diplerini daha rahat çözümleyebilmemizi sağlar. Vurgu ön planda tutulan seslerin arasında aniden kendini gösteren hayattan kesitlerin, tanıdık melodi veya tınıların yönlendiriciliğinde şeklini bulur. İletilen sesler aslında anlatmak istediğimiz nicesinde bir türlü vakıf olamadığımız arayışlarımızı simgeler. Ötelenen kelimelerin çoktan unutulmaya yüz tutmuş konuların birer birer hatra düşmesine vesile teşkil eder. Öylesine yalın ve belirsiz bir şekilde dinlenildiğinde dahi sizi bir şekilde yakalayan, içerisine dahil eden bir yapı olmasından dolayı da ortam müziği olarak da tanımlandırılabilir. Hissiyatların ve hikayelendirmelerin birbirilerini takip ettiği bir hayat güncesi, Ambient müziğinin çerçevesini daha berrak bir biçimde sunabilmemizi de sağlar. Polonya doğumlu Sebastian Meissner aka Klimek’in müziğini ele aldığımızda da bu önermelerin pek çoğunu kapsadığını öngörebiliriz. İliştirdiği ses haznelerinde Ambient müziğinin başatlığında kendi tabiriyle varolmayan bir film müziğinin icrasını gerçekleştirir sanatçı. Modellemeler ve yapılar bir çok tekrar ve ses katmanlarıyla örülmesine karşın birbirlerini tetikleyen bir dinlencelik ortaya çıkartılır. Salt bir kurgumasaldan daha gerçekçi, daha kirli ses yüzeyleri ihtiva etmesinin yegane sebeplerinden birisi de budur. Müzik ortaya çıkartılırken sanatçı tarafından gerçekleştirilen her bir eylemde varedilen sesi daha derinlemesine irdeleyen kimi zaman drone müziğin kasvetine kimi zaman da sessizliğin en yüksek perdelerindeki yansılara ışık tutan bir yapı karşımıza çıkar. Müzik alabildiğince genişletilirken, Klimek’in ses mihmandarlığında sunmaya çalıştıklarının enginliğine buyur ediliriz. 1995’de reklam müziği yaparak başladığı kariyeri boyunca da sesin türlü farklı yönlerine yelken açan, sesin kökenleri boyunca ilerletilmeye çabalanan bir belgesel kayıt çatısı altında müziğini geliştirir. Ekkehard Ehlers ve Mille Plateaux etiketinin kurucusu olan Achim Szepanski’nin de, kendi müziğini kurgulaması için teşviklerini de unutmamak gerekir. 2000’de Ritornell etiketinden Random Industries adıyla yayınlanan Selected Random Works sanatçının ilk topluca önermelerini barındıran kaydını oluşturur. Steve Reich, Jean-Claude Risset, James Tenney, Max Mathews gibi kompozitörlere atfen türetilmiş olan çoğu birer dakikanın altındaki 99 adet kesitle beraber yaklaşık sekiz dakikalık bir kompoziyon ortaya çıkartılır. Ses Cd’si karışık çalındığında ise onlarca farklı yüzeye bölünebilen, yeniden tasarlanabilen bir dinleti müziği, sınırsız bir ses kompozisyonuna dönüşür. Kurgulanmış müziğe yapılan müdahalelerle beraber değişkenliği ve yönlendirmeleri dinleyiciyle bıraktırılmış bir dijital ses kütüphanesi armağan edilmiş olur. Yehuda Amichai’nin ‘Hatılıyorum ki, bizim birlikte olduğumuz şehir Araplarla, Yahudilerin arasında olduğu kadar bizim aramızda da bölünmüştü.’ dizelerinde hareketle Sebastian Meissner’in tarafından temellendirilen Jerusalem: Tales Outside the Framework of Orthodoxy ve Walking In Jerusalem albümlerini ve Bizz Circuits Play Intifade Offspring görsel işitsel kayıtlarını da bu kronoloji devamında irdeleyebilmek mümkün. Saha kayıtlarından başlayarak zamansal olarak genişleyen ve süreç boyunca her iki halkın yaşayışlarından, beklentilerinden, sevinç ve üzüntülerinden detaylar içeren bir kolajlama yapılır sanatçı tarafından. Albümler birbirleriyle ilişkileri açık tutularak sonunda yayınlanan DVD kaydında olduğu gibi görsel takviyelerle beraber bir bütünün anlamlandırılması konusunda yardımcı olan bir kaynakça haline dönüşür zamanla.
Sebasitan Meissner’in Klimek’e ulaşana kadar geçirdiği süreç dahilinde müziğin geliştirilmesi konusu daimi bir biçimde ön planda tutulduğu deneysel işlevsellik yapılandırılır. Sadece minimal öğelerle beslenen bir dans müziğinin çeşitlemelerinin yanında Pop Ambient gibi geleneksel müzik formlarıyla Ambient nüvesini birbirilerine ilintileyen yenilikçi projelere ev sahipliği yapan Kompakt etiketinden 2004 yılında yayınlanan debut ‘Milk & Honey’, bu dinlencelikte arayışlarının da ilk önemli önermesini oluşturur. Akustik ve Elektrik Gitarın ağırlıkla kullanıldığı bir tümleyiş kulaklarımıza ulaştırılır. Kurgu ve yapı çözümlendikçe, parçalar birbirlerini takip ettikçe tesadüfi bir biçimde seslerle yeniden karşı karşıya kaldığımız bir tasarlama albümü tanımlandıracaktır. Christian Fennesz gibi gitarını deyim yerinde ise konuşturmayı başarmış usta müzisyenin sunduğu ağıt havasının izlerini de barındıran bir bütün ortaya çıkar. Tasvirler dönüştükçe melodramatik yankıların bir sonraki evrede bambaşka bir biçim ve halde farklı atmosferleri tasvir ettiğine şahitlik edilir. Minimalist müziğin damıtımı üzerinde de şekillenen ara detaylarıyla beraber Klimek’in Kompakt ağı içerisinde tasvir edilmeye çalışılan müzikal çözümlemelerin zamanında en kıvrak yanıtlarını ilintilediğini de bu albüme bir dipnot olarak eklemeliyiz. Kompakt CD 50 katalog numarasıyla 2006’da yayınlanmış olan ‘Music To Fall Asleep’ kaydı Ambient müziğin tanımlandırlmasına yardımcı olabilecek, üzerine yapışmış olan hissiyattan çok dinlendirici özelliği ile anılan bir müzikal formun aslında nereleri kapsadığına dair detaylandırmalar sunan bir çalışma olarak dinleyicilerle paylaşılır. Birbirleriyle bağlantılanmış, iliştirilmiş bir halde 65 dakika boyunca süren bir yarı masal yarı gerçeklik arasında seyyahlığın belgesel kaydı olacaktır ‘Music To Fall Asleep’. İtinayla ördüğü ses katmanlarında sorularımızın yanıtlarını da beraberinde ses ile sunmayı amaç edinen bir prodüktörün de canlı enstrümanlarda derleyip toparladığı ses bütünü. Gitar sesinin pedal yardımıyla deforme edilmesiyle enstrümantal bir ağıdı simgeleyen Pathways To Work ile kaydın açılışı gerçekleştirilir. Yalnızlığın resmedildiği, ıssız bir koyun tam ortasında duran düşünceli bir insanın canlandırması Standing On The Beach, Duru bir gürültü hüzmesi halinde uzayıp kısalan ses dalgalarının drone tahribatına kulakları buyur ettirdiği Kingdoms Here We Come, albümün isim parçası olan yaylıların dokunaklı grimsi havayı taltif ettiği, doldurduğu parçalanmış bir düş kırıntısı Music To Fall Asleep gibi çözümlemesi ve yazıya dökmesi oldukça mahir olmayı gerektiren ses kurmacalarını sunar. Öyle bir bütünlüktür ki bu, dinleyicide rahatlama yerine daha fazla sorgulamayı sağlatan, diri tutan bir muhteviyat ortaya çıkartılır. Sorular sorulur Klimek rumuzuyla, dün yaşanılmışlara, bugün yaşananlara ve yarın yaşanacaklara dair. Biçim korunuyor görünse de aslında modernleşmemizin sıkıntılarından nasıl uzakta kaldığımızı, yaşadıklarımızı nasıl sorgusuz sualsiz bir biçimde hatim ettiğimizi hatırlatan bir görsellik tasvir edilir. Ezcümle.
Geçmişteki kompozitörlerin ve müzisyenlerin oluşturdukları, Ambient müziğinin Marsen Jules, Deaf Center, Ben Frost, Machinefabriek, Tomasz Bednarczyk, Max Richter ve Ulrich Schnauss gibi yenilikçi sanatçıların önermelerinin yanında hatrı sayılır bir çalışma olarak anılabilecek ‘Dedications’ albümü ile ilgili notlarımızı iletelim. Daha derli toplu duran minimal kırıntıların, drone kesişimlerinin, aksak ritm dehlizlerinin ve organik seslerin vücut bulduğu bir çalışma ‘Dedications’. Kaydın yayıncısı Anticipate Recordings’in kurucusu olan Ezekiel Honig’den, Fotoğraf Sanatçısı Gregory Crewdson’a salt bir müzisyenden ötesi olarak tanımlandırılabilecek bir karakter olan Marvin Gaye ve yönetmen Steven Spielberg’e kadar uzanan geniş bir listede isimlere ithaf edilmiş, esinlenilmiş kurgular günyüzü bulur. Oluşturulan bağlar ve isimlere karşılık düşen seslerin tarlasında bir serüven vaat edilir. Bezeyişler gitar, piyano ve yaylıların kullanımlarıyla beraber farkındalılığı arttırıcı bir biçimde yeni müzikal odakların keşfine de imkan sağlar. Bir cam faunusun tınısını duyumsadığımız drone ses pasajının ilerisinde peydahlanan piyano yankısının kasveti açıkça ortaya çıkartan bir bellek tazelemesine neden olan For Jim Hall & Kurt Kirkwood ile çalışma açılır. Elektroakustik titreşimlerin parçalanmış yağmur çiseltisini andıran hareketliliğinde minimalist bir seremoniyi ihtiva etmiş olan For Ezekiel Honig & Young (Pan) Americans, Polonya’ya dair detaylardan biçimlendirilerek kotarılmış olan For Zofia Klimek & Gregory Crewdson, emprovize gitarların sert çığlıklara ulaştığı iç içe geçmiş olan katmanlarıyla Ambient müziğinin sınırlarına dair kesin ve net müzikal ifadelerden oluşan For Eugene Chadborne & Henry Kaiser gibi dönüştükçe, kırılganlıkları artan ama bir o kadar da dinlenme isteği uyandıran bütünlük kulaklarımıza ulaştırılır Sebastian Meissner tarafından. Melodiler veyahutta ezgiler karşımıza yeni bileşenler ve sorgular çıkartır. Düz biçimde anıları törpülenmiş bir hayattan giderek daha fazla detay ihtiva eden bir sorgudur ‘Dedications’da karşılaştığımız. Unutmaya yüz bulan her ne varsa bir kere daha hatırlatmayı başaran bir melankoliyi de, yıllar geçse de yenilmiş olan ilk yumruğun yaratmış olduğu huzursuzluğu ve bahtsızlığı ve öfkelenmeleri bir kere daha düşündüren deneyim ortaya çıkar. For Marvin Gaye & Russel Jones parçası bu bağlamda albümün meramını da anlaşılır kılacaktır. For Mark Hollis & Giacinto Scelsi parçasında da bu kederli halin daha dingin sularda ilerleyen bir temaşası yer alır. Sözcükler öylesine yetersiz kalmaktadır kimi kayıtlarda. İçerik yeterince anlatılamaz veya anlam katılamaz diye düşünülür çoğu zaman. Sesin sağladığı genişlik yazının ve kelimelerin vermiş olduğundan çok daha fazlasını ilintileyebilir pek çok zaman. For Steven Speilberg & Azza El-Hassan parçasında olduğu gibi keman öylesine bir noktadan dinleyene ulaşır ki afallamamak imkansız olur. Dinlenilen müziğin düz bir işitsel kayıt olmasının ötesine geçilmiştir artık. Derinlemesine, kah içsel kah ruhani kah da dünyevi sorunların görünürlüğüne kafa yoran bir yapıt tanımlandırılmaktadır. ‘Dedications’ bu yönden çok daha fazlasının müzikle sunulabildiğini ortaya çıkartan bir dinleyiş çabalanmasıdır. Çaba sarf edildikçe, kulakta biriktirilen sesler çözümlemeleri de, farklı anlamlandırmalar ve durumları da daha rahat anlayabilmemize yardımcı olur.
Dünyanın sürekliliğinin biz yaşayanlarca sağlanan bir oyun sahnesi olduğuna atıflar yapılır. Her birimiz belirli sürelerde yerküre üzerinde varlık gösteririz. Fikirler ediniriz, belirli belirsiz olanlardaki hataları ayrıştırabilmek için. Anlık kararların ne gibi keskin virajlarla dolu dolu olduğunu yaşadıkça öğreniriz. Öğretiriz elimizin altında bulunan bilgi dağarcığına ne kadar fazlasını eklersek o kadar yararlı olabileceğimize inanarak. Sebat ederiz bildik hatalara düşmemek için çaba sarf edeceğimiz ama bilakis daha fazla hatalara gebeyizdir bir şekilde anlam yüklemesek de. Sorunların neden kısmına yanıt bulamamış olsak da. Çalışır ve didiniriz, yoksunluklarımızı ve yoksulluklarımızı tıpkı fikirlerde olan açlığımızı giderme dürtüsünde olduğu gibi halledebilmek, rahat bir nefes alabilmek için. Muhteviyatı ve gidişatı tam kestiremesek de kattıklarımız ile neslimizin devamlılığını isteriz. Küre dönerken, vakit hızlıca tükenirken bir atımlık ilerleme için. Bir adımlık ilerleme için. Elimizde avucumuzda bilginin kırıntılarına tamah ederiz. Üstünkörü bir vavelyada, bir kaosun tam ortasında kalmamak için. Gelişip daha da insancıl olmanın yollarını arar tararız zamanla. Ne de olsa yaşlanmaktayızdır, yaşımızı almaktayızdır. Gidenlerin ardından yas yeni gelenlerin çığlıklarında sevinçler yükleriz. Bir oyun sahnesidir kimimize hayat, kimimize bir an önce terk edilesi bir esaretin ana platformu. Yoklar, varlar, evet ve hayırlarla geçecek, sufle aldığımız her an üzerimize biçilmiş olan rollerimizi daha kestirme ve daha kolaycıl bir şekilde atlatmayı hayal ettiğimzi bir heyhuladır hayat. Belk, uzun metraj bir film çalışması her karesine müdahil olmak istediğimiz, yönetmen kurgusuna söyleyecek çok sözümüzün olduğu. Klimek’in son çalışması olan ‘Movies Is Magic’ birkaç dinleyişin hemen ardından bütün bu imleri akla getirmekte. Dönüştürdüğü ve referans aldığı müziklerin sahnesinde bir adım daha ileriye giderek şimdi yapmış olduğu müziği tanımlandıran sinematek bir kurguyu kulaklarımızla paylaşmakta Sebastian Meissner. Brian Wilson ve Van Dyke Parks’ın 1995 tarihli ‘Orange Crate Art’ albümünde yer bulan Movies Is Magic parçasından ismini alan kayıtta, kırılgan eşiklerin bir film hassasiyeti içinde anlık olarak derdest edildiği bir kurgu bütünü ortaya çıkartmakta. Film müziklerinin didaktik yapısını daha esnetilebilir örneklemelere taşıyan bir zenginleştirme çabası. Yaylı orkestrasyonunun elektronika sınırlarında dolaşmakta olduğu bir melodram kesidine evrildiği Abyss Of Anxiety (Unfolding The Magic) ile bu büyülü dünyanın kapıları aralanır. Neredeyse birbirlerini bir gölge gibi takip eden zıtlığı mercek altına alan, yaşadıklarımızdaki çelişkilere naif göndermelerin akustik pasajlarla sağlandığı Exposed To Life In Its Brutal, çekimser kalınmasına karşı belirli bir noktadan sonra ya herru ya merru denilerek sonuna kadar gidildiği, girdap haline dönüşmüş metropol yaşamının didik didik ettiği yaşamı, hayalleri ve engellemeleri devre dışı bıraktırılmasına dair genişçe bir parantezin açıldığı Exploding Unbearable Desires gibi nev-i şahsına münhasır kişiselleştirilebilir müzikler ortaya çıkar. Derine inildikçe, müzik dinleyene nüfuz ettikçe. Bir bilim kurgu filminin işitsel yansısı gibi durmakta olan endüstriyel pasajların yer aldığı Greed, Mutation, Betrayal, Klimek’in sağlamaya çalıştığı gerçeği duyurma çabasında önemli bir eksikliği ve mesajı iliştirdiğini belirtmeliyiz. Pop Ambient’09 toplama albümünde de yer edinmiş True Enemies And False Friends ismiyle müsemma bir şekilde hatalardaki ısrarlarımızı, nasıl kendimizi tekrarlara sevk ettiğimizi, düşünmeden adımladığımızı, dile geldiğimizi aslında çok manidar bir biçimde ortaya çıkartan bir kurgu olarak ‘Movies Is Magic’de yer alır. Düzenli bir elektroakustik metafor halinde süregiden, yapıya eklenen drone çığlıkları ve melodik kavislerle beraber isimsiz filmlerimizin nadide bir parçasını tamamlayan Sound Of Confusion parçasıyla kaydın doruk noktası olan For Whom The Bells Toll’a ulaşırız. Savaşın anlamsızlığını usta bir dille ifade eden Ernst Hemingway’in romanına atfen türetilen çalışma başlı başına romanın müzikal bir tezahürünü sağlamakta. İnişli çıkışlı uğursuz savaş borularını simgeleyen zillerin, bir an sonrasında hangi yaşamı, hangi günü mahvedecek alıp götürecek olan makineleşmiş ölüm mangalarını telin eden yoğunluklu bir enstrümantal seremoni karşımıza çıkar. Sözünü müzikle şekillendirebilen ve albüm boyunca yönetmen koltuğunda oturmuş Klimek’in sesli çoğaltımlarında. Tears Of Happiness (Dismissed Into Mundanity) derli toplu bir ambient ağıdıdır artık. Fragmanların yazılı olduğu, son sekansın çoktan geçtiği, zihinde kalıp kalmayacağının izleyicinin tercih edeceği bir anın müziğidir belki de. İzlediğimizi sandığımız ama üzerinde yeterince düşünemediğimiz, sorgulayamadığımız gerçekliğimiz ile başbaşa kaldığımız çoğu zaman “filmde olmuştu bu” diye iç geçirdiğimiz hallerde akıllara gelebilecek bir kırılma anının, zamandan kopmanın bir müziği olur parça. Scott Arford, Steve Heather, Zeitblom, Robert Curgenven, Gerard Lebik, Dawid Frydryk, Marta Collica, Hugo Race, Ran Slavin ve Ursula Maurer’in konuk olarak yer aldıkları ‘Movies Is Magic’ ile Sebastian Meissner, Ambient müziğinin henüz keşfedilmedik alanlarında yeni önermelere çaba sarf etmekte. Endüstriyel tını hüzmelerinde anın ritmine, yaşamın çelişkilerine somut cümleler yerleştirmekte yapmış olduğu müziklerle. Toz pembe olmayan hayatlarımızın seceresini tutmakta, yaptığımız hataları yüzümüze vurmadan kendi sözlerimizi oluşturmamız için bir yol göstermekte. İyi dinlenceler.
Sanatsal yapıtların en ulaşılabilir, dinleyici tarafından en anlaşılabilir biçimlerde sunulduğu örneklere zemin teşkil eden müzik gerek kapsadıkları ile gerekse de ilintilendiği akımlar ve türler ile yeni rotaların, yeni renklerin belirginleştirilmesinde önemli bir disiplini tanımlandırmakta. Haleti ruhiyenize göre değişiklikler arz edebilen, içeriğine nüfuz edildikçe farklı türetimlere de imkan sağlayan bir nevi kalıt halini alması da, tüketilebilir bir olgunun yanında bazı başka şeylerin de varlığını bir kere daha çağrıştırmakta. Belirginleştirilen sesler arasında verilmesi elzem olan, söze katılması lazım gelenlerin duyumsatılabildiği bir kurgulama düzeneğini tanımlandırmakta. Yüzey ve içeriğin dönüştürüldükçe sınırların yersizliğini ortaya çıkartanından tutun da, vurgulamalarıyla yıllardır kendi yağlarında kavrulmuş ama dünyanın bir haber olduğu nice üreticiyi keşfedebilmeyi mümkün kılan da aynı zamanda. 1997 yılında San Francisco’nun Bay Area bölgesinde Tim Holland aka Sole ve James Brandon Best aka Pedestrian tarafından temellendirilen Anticon plakevi bu işleyişin ve çözümlemelerin bariz bir biçimde somutlaştırıldığı bir kollektif. Genel geçerliğe sıkı sıkıya bağlı bir hip-hop türetiminden ise, üreticiler tarafından derinleştirilebilen, punktan, folka yolu uzanan bir harmanın karıldığı odaklardan. Brendon Whitney aka Alias, David P. Madson aka Odd Nosdam, Yoni Wolf aka WHY?’ın ve birazdan değineceğimiz ikili Jeff Logan aka Jel ile Adam Drucker aka Doseone’ın katılımlarıyla yapısının tamamlandığı bu alternatif bakışlı türetimler mekanizmasının türlü çeşit yorumlarla gerek solo gerekse de ortak projelerinde bu çabalanımı dinlenir kıldıklarını ilk elden belirtmeliyiz. Wu Tang Clan’den Gangstarr’a, Mos Def’e hip-hop’un altın çağını yaşatmış ekiplerden Saul Williams, Dälek, Sage Francis vd. gibi endüstriyelliğin damarlarında yeni gedikler açmış yaratıcı ozan kimliklerine kadar fikriyat harmanı genelinde Anticon’un ve Themselves’in müzikal seyyahlığının sunmaya gayret ettiklerini tanımlandıracaktır. Hip-hop’a gönül verilmiş uzun soluklu bir serüvenin içerisinde mümkün mertebe değişkenlikler üzerine kafa yorulan, sorular sordurtan bir bileşke karşımıza çıkartılır. Themselves bu bağlamda Jel aka Jeff Logan’ın müzikal tasvirleri üzerinde Doseone aka Adam Drucker’ın kişiselden genele uzanan eleştiri ve ironi dolu sözlerinden müteşekkil bir kolajlamayı ihtiva eder. Ana akım figürü haline dönüştürülmüş tüketilir unutlur hip-hopdan da bu noktada ayrışmaktadırlar. Vurguların daha seri biçimlerde ön plana çekildiği, yeraltı kültürünün dinamiklerine kapısını her daim açık tutulmuş olan, deyim uygunsa eklektik bir müzikal seyyahlık tanımlandırılır ikili tarafından.
İkili oynamak zorunda olan bir palyaçonun mecburiyetlerini ve zihninde kopan fırtınalara karşı gülmek zorunda olmasını gözlemleyen iptidai unsurlarla yarımda kalmış sözlerin kimilerine gönderildiği Another Part Of The Clown's Brain gibi öznel vurgularla bir kaç kuşun vurulduğu şarkılar kaydı üzerinden dokuz sene geçmesine karşın önemli kılmakta. Albümün finalinde de sanat neredeyse ben biliyorum. evet bu yaptığım gudik bir rap değil evet kendi sözlerimle ifade ettiğim bir yapı, tamamen kendimden çıkagelen dizelerinin üzerinden tereddütsüz bir laf ebeliğinin vuku bulduğu It’s Them parçası ile kayıt nihayetlenir. Yaklaşık on yedi dakikalık bir bölümün kapsadığı alanın sonunda ise Müzik Endüstrisinin giderek vahşileşen, dinleyiciyi ve amatör ruhlu müzisyenleri önemsemeyen yapısına dair eleştirilerin dillendirildiği, Doseone’ın bizahati onların karşısında çabalayacağım demecini ihtiva eden bir manifesto iliştirilir. Themselves kayıtlarının hemen tümünde ortaya çıkartılan müziğin salt bir tüketme güdüsünden ayrıştırılması gerekliliğini bir kere daha gözlemleyebilmemize vesile teşkil eden bir düzenek ve savaşımın gerekliliği de nakşedilir. Abr 0025 katalog numarasıyla 2002 yılında yayınlanmış olan ‘The No Music’ uzunçaları ikilinin müzikal çeşitlendirmelerinde epeyce yol kat ettiklerini kanıtlayan bir deneysellik ihtiva eder. Türler arası geçişkenlik üzerinde daha gerçekçi ses oyunlarına çabalayan Jel’in yanında Doseone’ın da 2000’lerin dünyasında kişisellikten genele ulaşan sözlerinin nasıl farklı yüzeylerde çoğaltımının mümkün kılınabileceğini soruları ortaya çıkartma gayretkeşliğini yansıtan bir yapı bütününü oluşturulur. Dosdoğru mesajları iletmek yerine değişik metaforlar ile bu sorunlara dikkat çekilmeye çabalanılan bir kurgu ortaya çıkartılır ikili tarafından. Minimalist bir anlayışla, parçaların tabanını oluşturan ses kesitlerinin veyahutta kompozisyonların daha derli toplu bir biçimde giderek gürültü kavislerinde canlandırıldığı, tam tersi düşük tempo nağmelerinde yeniden diriltildiği açılımların yerli yerinde dinleyiciyle paylaşıldığı bir kayıt olur ‘The No Music’. Acaba gerçekten müzik yok mudur? Sınırları sabitlenilmiş bir sahanın dışında işler ortaya çıkartmak yasak mıdır? gibi okumalara açılan bir eşik atlatıcı. Kaydın açılışını gerçekleştiren, endüstriyel damıtın en uç noktalar ve didaktik bir biçimlendirmede sunulduğu Home Work parçası Anticon plakevinin külliyatını ve bir şekilde sunmaya gayret ettiği ses yelpazesini müstesna bir biçimde belirginleştiren örneği oluşturur. Durağanlaştırılmış rock melodikasının tersyüz edildiği her anında ağız dolusu lafın Doseone tarafından taltif edildiği, paylaştırıldığı Mouthful, albümün önemli anlarından birisine ev sahipliği yapmış Good People Check mizansen olmanın ötesinde hayata dair sözlerin sarf edildiği birer güzellemeyi tanımlandırır. Jel’in de vokallerde ilk defa göründüğü parça olur aynı zamanda. Rephlex, Mush, Lex Records gibi küçük bağımsız etiketlerden yayınlanmış deneysel elektronikler ile rap’in buluştuğu çeşitlemelere yakınduran Live Trap, seri bir biçimde endüstriyel tasvirlerin raksına sahne alan bir bütünlüğü kapsamı altına alır. Paging Dr. Moon Or Gun ismiyle müstesna bir biçimde ironinin tavan yaptığı, kesitlerin yer yer 70’lerin orjinal film müziklerinde kulaklarda yer edinmiş tını yığınlarıyla benzeştiği bir melodikadan beslenen kurgumasal ortaya çıkartılır.
Ağustos ayında öncül tanıtımının ve tüm detaylarının belirginleştirildiği içinde bulunduğumuz hafta içerisinde de yayınlanan üçüncü albüm ‘CrownsDown’ ile ilgili notlarımıza geçelim. Doseone ve Jel’in doğaçlama ile hip-hop kökleri arasında seyyahlıklarının bariz bir biçimde üst sınırlara ulaşıp kendine varedebilen bir müzikal form haline dönüşmesinin yansıması albümün yapısını da enikonu tanımlandırmakta. İlk günden bu yana yapmak istedikleri, ilham edindikleri hip-hop müziğine dair akıllarındakini tüm çelişkilerden arındırılmış, yönünün belirginleştirildiği on parçalık bir toplamda savladıkları bir bezeyiş karşımıza çıkmakta. Methiye halinde dönemlerin de tıpkı theFREEhoudini de olduğu gibi dikkatle gözetildiği, yükselişe geçiş dönemlerinde diğer alternatif hip-hop türeticileri tarafından da ortaya atılmış önermelerden de yer yer örnekler ihtiva eden bir kurgu karşımıza çıkar. Kulaklarımıza çalınır. Albümün açılışında Jel’in yüksek bas kümelerinde taltif ettiği endüstriyellik ile 80’lerin East Coast parçalarının şimdilerde nasıl kurgulanırının yanıtını barındıran Back II Burn parçası yer almakta. Anticon’un eski cevherlerinden The Pedestrian’ın parçanın yazımı sürecindeki katkısını da yadsımamak lazım. Eklektik deneyselliği içerisinde zerk edilmiş vokallerle beraberce hararetli bir giriş gerçekleştirilir. Eski okul elektro nağmelerinde zihin açıcı endüstriyel tınıların birbirlerine yakınlaştırıldığı, Oversleeping dört dörtlük bir rap parçasını tanımlandırır. Eleştiri oklarının son derece kuvvetli bir biçimde kapitalist düzene ve insana ettiklerine dair çıkarsamalara göndermelerin bulunduğu politik bir parça olur aynı zamanda Oversleeping. İkilinin solo albümleri dahilinde mercek altına aldıkları eklektik,ilerici tavırların bir devamlılığı olan Gangster Of Disbelief vokallerin dozunda kullanıldığı bir karaltılı atmosfer tahlinin günyüzü bulduğu bir çalışma olur. Yer yer indie rock melodikasına seyirten vurguların ön plana çekildiği, bir kaç dinleyişin hemen ardında albümün de çıta noktasını belirleyen kurgulamalardan birisini oluşturur. The Notwist’den Markus Acher konuk olduğu Daxsong bu alternatif şenliğin bir diğer kuvvetli parçasını oluşturur. Sesler giderek gürültü düzeyine evrilirken, vokalini türden türe evirildiği Doseone’ı dinleme fırsatı yakalarız. 13 & God projesinde yer edinmiş, turneleri sırasında geçirdiği felç yüzünden ekipten ayrılmak zorunda kalmış Sublime kurucusu Dax Pierson’a bir vefa borcu kabilinden türetilmiş bir parça olduğunu da ilave edelim. Anticon’un basın bülteninde yer alan bilgilerden alıntılarsak hem anaakım müziğin sözde ikonlarına hem “bootleg” mp3’lerin paylaşımcılarına göndermelerin ve sıkı eleştirilerin bulunduğu You Ain’t It ve Roman Is As Roman Does parçalarında ilginç vurgulamaları duyumsamak olası. Bir yanda kendilerini dinleyicinin üstünde gören sözde sanatçıların giderek ön plana çıkmalarının, alternatifi belirleyenlerin müziklerini sunabilmelerindeki engellemeleri öte yandan da bootleg olarak kayıtların aylar öncesinden dolaşıma çıkmasını, müziğin ölümünden başka bir şeye yol açmayacağının ifşaasına girişilmekte. Anticon ses kurgusunun da belirginleştiği bir diğer örnek olarak sınıflandırabileceğimiz Deadcatclear II kendi içerisinde katmanlarıyla beraber yarı endüstriyel yarı elektronik bir doğaçlamanın duyumsanmasını sağlar. Albümün kapanışında yer alan Gold Teeth Will Roll “diss” özelliğinin sadece küfürden ibaret bir biçimde olmadığını akla getirmeyi başaran okkalı bir eleştiriyi oluşturur. Yalın bir biçimde Doseone’ın vokallerinde anlaşılır kıldığı hip-hop ve genel anlamıyla rap dünyasına göndermelerinin işlendiği bir kurgu kulaklara çalınır. Kaynağından üreticinin (burada MC) sözcüklerinin paylaşıldığı, dinleyicilerin bir cehennemi değil bir takipçiyi tanımlandırdığını, sadece yalın ayak başı kabak sözlerle, atıp tutulan, müzikten gayrı altın kolye ve güzel kızlarla geçirilen vakitlerden ibaret sanılan bir rap dünyasının nasıl olayı manasızlaştırdığına dair sözlerin diken gibi olduğunu belirtmeliyiz, anlayana. Doseone ve Jel, Themselves çatısı altında hip-hop’un ötesine merak edenlere yeterince açık ve seçik olarak yanıtlarla yönlendirmeler gerçekleştiriyorlar. On iki yıldır Anticon plakevinin türlü kayıtlarda ilettiği çağrıların da bir özeti kabilinde. Oldukça derinlemesine kulak kabartılmasının elzem olduğunu düşündüğümüz 2009 yılının kendi hudutları dahilinde istisnasız adı anılacak albümlerden birisi ‘CrownsDown’.

Yaşadığımız güncenin dahilinde karşılaştığımız, söze ve eyleme karıştığımız her an bizlerin peşinde olduğu intibasını üzerimizde taşıdığımız engellerin karşısında durmayı nitelikli örneklerle kulaklara amade bir biçimde sunmakta olan müzikal disiplinlerden birisi dub. Jamaika’da formüle edilmiş, gündelik yaşananlara dair tavır ve tepkilerin belirli bir kademeden sonrasındaki iğneli sözler ve oluşturulan kurgular ile beraber yapılandırıldığı ‘reggae’ müziğinin enstrümantal yönünün üzerinde denemelerin gerçekleştirildiği bir kurgulama biçimi. Yoğun ses alaşımlarının dahilinde eklentilenen yüksek perdeli bas öğelerinin, kendi mizanseni içerisinde öncül adledilen kollektif yapılandırmaları ile beraber türler arası geçişlere de, çıkışına zemin sağlamış reggae formuna da göndermeler barındıran bir seyrüsefer. Tekil hatlardaki üretimlerden ise mümkün olduğunca eldeki verilerin iyi gözlemlerle beraber yeniden ve yılmadan şekillendirildiği birer hayat kıssası olduğunu da bu bağlamda eklemeliyiz. Dinlencelik sınırı ve ötesinde türetilmiş olan ses kümeleriyle beraber aslında konuşulması gerekenleri de işaret eden, uluslar arası bağlarla yerelleştirilebilen müzikal formlardan. Bir kaç dinleyişin hemen ardından tüm o aranılan nitelikli çözümlemelere de ulaşabilmek mümkünatlar dahilinde. Lee “Scratch” Perry ve Osbourne “King Tubby” Ruddock gibi nevi şahıslarına münhasıran dub müziğinin öncülleri olmuş prodüktörlerin izlerini takip ederek, bugünün müzikal çeşitliliğinde kendine özgü bir hat çizmeyi başarmış bir isim Fedayi Pacha. Yüksek bas öğeleri ve eko verilip derinleştirilmiş ses kümelerinin yanında çok yakınımızda duran etnik müziklerden de beslenmeyi tercih etmiş bir müzik seyyahı. Tam tanımı bu olsa gerek. Derleyip toparladığı ve bir diğerinin üzerine Lego parçaları gibi oturan yayınladığı toplamda üç albümü ile tüm bu formüllerin üzerinde uzunca zihinsel bir idmanın gerçekleştirildiği bir sahayı belirginleştirmekte. Kıymetini bir türlü bilemediğimiz doğu’nun müzikal zenginliğini batıcıl bir müzikal izleği ortaya çıkartan dub öğesi içerisinde yeniden tanımlandırmak başlı başına bir çabalanma bütününü temsil etmekte. Üzerinde onlarca farklı projenin gerçekleştirildiği sentezin kimi zaman muğlaklıkta bir gölge kimi zaman da yıllarca çözümlemesi gerçekleştirilebilecek kadar farklı odakları ortaya çıkarttığı Doğu – Batı buluşturmalarına yetkin bir çözümleme ve alternatif bir dilin de getirtildiğini Fedayi Pacha tarafından söyleyebiliriz. Martin ve Raf ikilisinin temellerini attıkları Brain Damage kollektifinin sacayaklarından birisini oluşturan Another Sound System Experience projesine 1998 yılında dahil olmasıyla beraber müzikal kariyerinin de başlangıcına ulaşırız. St. Etienne’den başta Fransa olmak üzere dub sahnesi üzerindeki diğer projeler ve üretim kanallarıyla da bağlar barındıran bir dizi konser ve kaydın dahilinde kendi sesini yakalayabilmenin yollarını arar sanatçı. Muhalif kimliğe sahip diğer müzikler gibi dub müziğinde de Fransa’ya özgün çerçeveler ve kapsamlar dahilinde genişçe bir bakışımın da izlerinin kademe kademe oluşturmak istediği ses kurgusu ve yapılara yakınlaştırdığından da bahis açmalıyız. Ermeni kökenlerine karşın mümkün mertebe tüm Doğu seslerine ilgisinin de salt bir egzantrik paylaşımdan fazlasını barındırdığını da ha keza. Öğeler birbirleri dahiline eklenme sırasıyla beraber makine-insan kurgusundan tutunuz da bugün artık bahsini açmaktan çekinir olduğumuz insanlık hallerinin derinlerinde saklı kalmış öğelere, farklı tevatürlere ve karşılaşmalara açık bırakıtırılan, merak ettiren bir dinlencelik karşımıza çıkar. Benzeş formlar üzerinde ses türetmelerine karşın kendi solo kariyerinin ilk kayıtları olan Severe Beating ve Persian Blind gibi parçalarda bu durumları daha yakından gözlemleyebilmek bir yandan çalışmaları dinlerken mümkün.
Bryan Jones’un Muslimgauze namıyla yayınlamış olduğu ve Batı’nın genel anlamıyla fazlasıyla önyargı ve genellendirme çalışmalarının ardından yek başına bırakılmış, tek yönlülükle beraber iyice köşeye sıkıştırılmış, anlamından ve bağlamından kopartılmış Doğu’yu ve özelinde İslam aleminin yapısına dair muhtelif yapılara ve işleyişlere göndermeler barındıran politik dub örneklemelerinin bir kaç kademe altında işlevsellik barındıran bir hattın daha mülayim örnekleri olduğunu ifadelendirelim. Sözün bir türlü esasa getirilmediği çerçevenin dışında olan bitenlere dair kesitler Fedayi Pacha’nın müziğinde alttan alta kendini gösteren bir detaylandırma olarak yer almakta. 2005 yılında Hammerbass çatısı altından yayılanan debut albümü Dub Works (In Mysterious Waves) bu bağlamda Fedayi Pacha müziğine kulak kabartmak isteyenler için önemli bir başlangıcı temsil etmekte. Süreklilik arz eden bir biçimde ses tasvirlerinin arasında köprülemeler gerçekleştirmeye imkan sağlayan bağlaçlarla beraber dinleyiciyi içerisine dahil eden, çevreleyen bir etkinlik kayıdın genel müzikal anlayışını ve ana fikrini ortaya çıkartmakta. Albümün hemen açılışında derinleştirilmiş sinyallerin arasında görünür kılınmış Arap sanat musikisinin keman pasajlarından bir örneklemin yer bulduğu “L'ile Aux Chiens” ile rahat bir dinlencelikle kayda dahil olunur. Yaklaşık altı dakikalık süresi dahilinde Hindistan’ın dinsel-mistik raga müziğinin vurmalılarına ev sahipliği yapan, daha adı henüz koyulmakta olan dubstep’in sınırları içerisinde rahatlıkla ilintilenebilecek deneysel “Qawwali Steppa” bir çeşit zamanda yolculuğu da beraberinde getirir. Alıntılanan vokallerin yer yer Nusrat Fateh Ali Khan’ın Qawwali’ye özgü vurgularıyla benzeştiği bir çeşit uhreviliğin de sınırlarına ulaşılır. Albümün odak noktalarından birisi olarak değerlendirilebilecek, vokallerde büyükanne Maeram Demirdjian’ın yer aldığı “Diaspora” parçası bir anlatı, bir çeşit geçmiş ile yüzleşmenin de vuku bulduğu belgelemeyi tanımlandırır. Gidenlerin peşinden unutmanın en büyük kayıp olduğunu fark ettiğinizde oluşan burukluğu yeterince iyi biçimde kotarılmış endüstriyel dub haznelerinde Fedayi Pacha’nın dokunaklı yapılandırması bu belgeleyiciliği perçinler. “The 40 Nights Of Musa Dagh” vurmalıların ön planda tutulduğu melankolik yanı ağır tutulmuş bir ezginin üzerinde şeklini bulan, albümden önce çeşitli toplama albümlerde dinleyicilere sunulmuş bir kayıt olur. Albümün karaltılı sularda dolaşıma çıktığı, Bryan Jones’un adını bir kere daha zikredebilmemize vesile olan “Loudspeaker” ve “El Fırat” ikilisi daraltılmış bir örnekliğe inat genişçe bir yelpazeden sesleri birbirilerine kavuşturur. Filistin’li şair Mahmoud Derwish’in “On Earth As In Heaven” kitabından alıntılanmış şiirin Walid Abboud’un seslendirmesiyle vücut bulduğu “Ma'sa Tun Nargess” albümün de kapanışını gerçekleştirir. Yaşadığımız dünya’da farklılıklara olan katıcıl direncimizin, görmezden gelişlerimizin bizleri nasıl da etkisi altına aldığını deşen, cenneti nasıl da cehenneme çevirdiğimizi imleyen bir son ile kayıt nihayetlenir.
2007’de yayınlanan ikinci uzunçalar olan The 99 Names Of Dub, elektronik dub elementleri ile şark bakışının hemhal ettirildiği bir bütünlük olarak dinleyicilere sunulur. Sınırların daha da görünür kılınıp detayların üzerinde şekillendirilme yolunun sanatçı tarafından tercih edildiği sentez ne olmalıdır? sorusunun yanıtını barındıran bir kayıt olur The 99 Names Of Dub. Çok sesli Arap müziğinin kendine has figürleri arasında anılabilecek orkestral bölümlerin üzerine ilintilenmiş bol efektli dub tınısının parçası “Apricot Wood” ile albüm açılır. Parça sürelerinin nispeten daha kısa tutulduğu ancak etkisinin asla azalmadığı örneklerden bir diğeri olarak “Sub Dhol” parçası önemli bir yapıyı oluşturur. Karaşın dub tasarımında kendini gösteren Seviyormusun, İnşallah, Maşallah kelimeleriyle uzaktan uzağa Batı’nın algısında yerleşmiş, eğlenceli egzotik ama hepsi sınırların çok önceden tespit edildiği günler dahilinde ambalajlanıp tüketildiği bakışıma sert bir eleştiriyi getirir, davulun egzantrik kullanımıyla beraber. İstifini bozmadan deyim uygunsa kafaya çakarak. Keza “Yallah, Cowboy” parçasında da bu ironi dolu göndermelerin aksak ritmlerle bütünleştirildiği bir diğer örnekten de dem vurabilmek mümkün. Oyun havasının “amen break”lerde yeniden tahayyül edildiği, şenliğin en başından bu yana sorgulatmayı amaç edinmiş olan Fedayi Pacha’nın anlatmak istediklerini daha rahat anlam kazandırmamıza yardımcı olan bir kurgu kulaklarımıza ulaşır. Doğru bileşkelerde müziğin sunduklarının nasıl da çözümlemeleri beraberinde getirebildiğini kanıtlayan “Baghdad Bahnof”, dub müziğinin surlarında doğru motifler ve ses kesitleriyle birleştirilmiş “Kufiq Type” gibi denenmemişin adının nihayet konulduğu gerçekçi yaklaşımlar albümün de değerini arttırmayı başarır. Seyyahlık eylediği güzergahlara eklediği yeni rotalardan bir başkası olan Balkanların açıklamalara ihtiyaç duyulmadan açık açık dile getirdiklerini görünür kılan melodikasında derlenmiş “Fortress Of Suram” gibi nitelik olarak albümün kapsamsallığını geliştiren örnekleri de duyumsayabilmek mümkün. Dubstep disiplinine göndermelerin bulunduğu ‘Bütün Dünya Oryantalizme Gidiyor’ jeneriğinin parça dahilinde tınlayan nağmelerle buluştuğu rehberliğe ev sahipliği yapmış “Emir Of Dub High” dans ettirirken düşündüren bir muhteviyatı temsil eder. Albümün finalini oluşturan “Djebel Tariq” gerek kapsam dahiline alınmış ses hüzmelerini gerekse de Fedayi Pacha nam lakabın altında saklı tutulmuş olan bilmediğimiz diyarların kıymetini bir kere daha anlamamız için çaba sarf etmemiz gerektiğini ortaya seren bir sonucu iletir.
2 yıllık araların ardından çıkarttığı albümlerinde oryantalist vurgunun alışılageldik örneklerine karşı seri, cevval yanıtlar barındıran kayıtların altından ustalıkla kalkan Fedayi Pacha’nın üçüncü uzunçaları olan From The Oriental School Of Dub’ı da Hammerbass etiketiyle yayınlanır. Taşların artık tam anlamıyla yerine oturtulduğu, sosyo politik gerçekliklere dair sözlerinin de olduğunu fark ettirecek kadar önemli detaylarla şekillendirilmiş bir kalıt, uzun soluklu dinlencelik albüm için bahsini açacağımız ilk söz öbeğini oluşturacaktır. Sınırların yok olduğuna dair yanılsatıcı algının örnekleriyle her yeni gün haşır neşir olduğumuz dünyamızda bariz ayrıştırmaların nasıl istikrarlı bir biçimde rutini oluşturduğuna dair gözlemlerin iliştirildiği bir kayıt olur From The Oriental School Of Dub. Adım adım yükseltilen raga vurmalılarının evsahipliğindeki elektro-dub raksının resmedildiği “Autorickshaw Chase” parçasıyla albüm açılır. Duduğun ağıt harici nadiren kullanıma örnek olarak gösterebileceğimiz ilerleyen her bir sekans boyunca eklenen enstürmanlar ile beraber giderek derinleştirilmiş pasajların dinleyiciyi çehrelediği eklektik dans musikisi “Stand On Zanzibar” parçası gibi öncül kurgulara da kulak verilir. Kaydın doruk noktalarından birisini oluşturan yıllanmış ekip Einstürzende Neubauten’in bass gitaristi olan aynı zamanda da solo projeleriyle adından sıklıkla bahsedilen Alexander Hacke’nin vokallerde konuk olduğu “Pyramids (The Sun)” parçasına ulaşırız. Piramit yapısından genel bir durum değerlendirmesine girişildiği, etkileyici sözlerle beraber politik tavır anlamında yalnız bırakılmış Bosna gerçeğini de bir kere daha hatırlatmayı başaran dinlendikçe değeri anlaşılabilecek bir örneklem ortaya çıkartılır. Sese büründürdüğü temas noktalarıyla Dub müziğinin muhaliflik ve söz söyleme konularında hala nasıl etkin bir disiplin olduğunu da tekrardan teyit etme imkanı sağlar. “9 In 1 Mantra Box”: kuvvetlendirilmiş bateri ataklarının kendini gösterdiği melodika içerisinde dönüşmekte olan ritm cümbüşünün gün yüzü bulmasını sağlayan bir parça. Düşük yoğunluklu ritmlerin ses verdiği nispeten daha sakin bir ses harmonikasının yakalandığı “Eastern Cult Of Dub” bir kaç dinleyişin hemen ardından insanın içine dönmesine yardımcı olan bir tefekkür halini sağlamakta. Manaların ötesine dair anlam kazandırılma çabasında yardımcı olabilecek bir epik yapıt haline dönüşür. Davulların armonik seremonisi ile açılan “9 In 1 Mantra Box” da duyumsadığımız ritmlerin evrildiği Fedayi Pacha’nın vokallerini de duymamıza vesile olan “Aman Aman” kendi içerisinde albümün de bildirisi olabilecek kadar kuvvetli bir sunuşu nakşeder. Balkanların yapısının neredeyse tamamen değişime uğratıldığı felaket günlerinin iz düşümü olan bir diğer çalışma olan “The UÇK (Took My Baby Away)” ile albümün finaline ulaşırız. Dub ekolarının üzerine lehimlenmiş saz kompozisyonu aralara serpiştirilen darbuka nağmeleri, dış seslerle beraber gözlere mühür vurulmuş günleri de bir kere daha hatırlama imkanı sağlanır Fedayi Pacha tarafından. Sıralı kayıtları içerisinde belki de doğrudan politik söylemleri en belirgin bir biçimde görünür kılndığı çalışmadır: From The Oriental School Of Dub. Fedayi Pacha dub müziğinin içeriğine eklemlediği her sesle beraber kendi keşiflerimiz için zihinlerimizin derinliklerini az biraz kurcalamamızı salık vermekte. Daimi bir biçimde karşımıza çıkan bir argüman haline dönüşen “balık hafızalılığa” teslim olmaktan bir an evvel kurtulmak isteyenlere duyurulur.







