Sunday, December 20, 2009

Deuss Ex Machina # 279 - What Will This Evening Bring Me This Morning?

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_279_--_What Will This Evening Bring Me This Morning?

14 Aralık 2009 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Adolf Plays The Jazz-Dirty Waters (InTakt Netlabel)
>1<-Sainkho Namtchylak-Naked Spirit (Feat. Djivan Gasparyan) (Amiata Records)
>2<-Aydoğan Topal-Bir Dünya Bir Pencere (B&M Müzik)
>3<-Phil RetroSpector-Sleepwalking For Hours (Morcheeba "Sleep On It" vs. Philip Glass "The Hours" vs. Laurie Anderson "Walking & Falling") (Bootleg)
>4<-Elizabeth Fraser-Moses (Spaceland Remix) (Rough Trade UK)
>>>>>Myspace Keşifleri / Talents From Myspace<<<<<
>5<-Murat Esmer-Mutluluk (Feat. Halim Karataş) (Self Released)
>6<-Murat Esmer-Doğdukları Yerde Ölenler (Self Released)
>7<-Bajar-Ogit (Kalan Müzik)
>8<-Bajar-B'xatire Te (Kalan Müzik)
>9<-Alatav-Yıldız (Self Released-CD-R)
>10<-Alatav-Yalansın Dünya (Self Released-CD-R)
>11<-Adolf Plays The Jazz-Matter Of Fact (InTakt Netlabel)
>12<-Adolf Plays The Jazz-False Trail (InTakt Netlabel)

What Will This Evening Bring Me This Morning? (279) – Saklı Kalmış Hayal Kırıklıkları Birer Birer Karşımıza Çıkmakta. Ufak Bir Eşik Bulunmaya Görsün Etekteki Taşların Hem Hepsi Birden Dökülüyor, Hem De Yargılar Birbirlerini Alt Etmek İçin Dokuz Takla Atıyor (Vaykinevay!)

>>>>>Bildirgeç
Dur durak nedir bilinmeksizin bir kısır döngünün içerisinde kakafoninin hemen her an daha da yüksek perdeden yankılandırıldığı, girift ses karaşınlığı kulaklarımıza çalınıp duruyor. Manalandırmaya gayret gösterilse de belirli bir düzeyden sonra çözümlemenin imkansız olduğu bir yılgınlık hali ihsan oluyor o fasit dairenin içerisinde,dört cephemizin sarmalandığı görünür-görünmez duvarlarında, titreşen seste. Olmaması konusunda çaba sarf edilmesi gerekli olanların makul olarak, olması gerekli olanların ise bırakın hayata geçirilmesi, yamacına bile yaklaşılamadığı bir hal derlenip toparlanıyor. Mühim olan ise o kargaşayı daha görünür kılacak ses yumağının sürdürülebilirliği olarak belleklerimize işleniyor. Tükenmek bilmeyen kargaşa senfonisi yenilenerek gerçekliğimiz haline dönüştürülüyor elbirliğiyle. Anlamlandırabilmek, aşabilmek için değil de doğru olduğu konusunda en ufak şüphe duymadığımız için körlemesine bağlı kaldıklarımızın sesleri yankılanıyor daim olduğu üzere. Nefretin parçası olunmaksızın, kine ve kindarlığa düşümeden makul olanın tanımına bir nebze olsun yaklaşabilmek, aşılması gerekli olan engellerin çoğaltımlarıyla işbirliğinde mümkünatsız bırakılıyor. Her eşikte bir örnekleştirilmiş karanlığı tasvir eyleyen ses yumakları, her dönemeçte ayrı bir sorun yumağı, her adımda bundan ötesi zorunlu olmadıkça ilerlenilemez işaret ve yönlendiricileri karşımıza çıkartılıyor.

Dahası birkaç adım atılır atılmaz hemen mevzilerinde o anı, vuslatı beklermişçesine, sabit fikirlilerin görünürlüklerini çoğalttıkları bir sahneleme peydah oluyor. Alınacak yol ve kât edilecek mesafe öyle çokken hala tekil sabitliklere bağımlı, zamanı durduran, tarihi tekerrür ettiren görüntülere gebe bıraktırılıyor yaşam(ımız). Bilindik hatalara düşülmediği konusuna kendimizi inandırmamız isteniyor, bir şekilde bu tavıra biat etmemizin en doğru olacağı dipnot olarak iliştiriliyor. Korkuların bina edildiği günlerin yeniden yaşanılabilirliğinden bahisler açılıyor. Sözler ekleniyor. Yoksun kaldığımızın salt bir düzenlemeler silsilesi olmadığını, tek başına bir anlam kazandırmayacak olan zincirleme bir bütünlük (sosyal politik kültürel vesair) olduğunun idrakından kaçınmamız kendi hayrımız için olduğu konusuna itimat etmemiz zorunlu kılınıyor. Nefretten doğan ayrıştırmalar ve kinlenmelerin bir şekilde yolundan alıkoyduğu insanlığımızın tekrardan aynı aşılmaz eşiklere takılı kalmasının daha evlâ olacağı işleniyor. Fay hattındaki hissiyatlı kırıklardan kaynaklanacak yıkımdan kurtulabilmek için gösterilmesi lazım olan çaba nedense aynı yerde kalmamız için direnç gösterenlerin dirayetlerine karşı uygulanmıyor. Oysa herkesi kapsayan ve herkesin de bildiği bu girift haller bütünü ve karaşın ses hüzmesi yine yeni yeniden tıpkı zamanında değerlendirilememiş olan aşamaların ve hamelelerin karşısında çıkagelmiş olan hayal kırıklığının görünür kılınmasına vesile teşkil ediyor.

Sözü çoğaltmak yerine bildiğini kendinden dahi saklamanın getirmiş olduğu, bitmesinin kimilerince istenmediği bir kurgunun önünde yükselen o seti temsil etmekte hayal kırıklığı. Makul olana açılacak başka çözümün olabileceğinin enikonu belirginleştirilmesinin üzerinden zaman geçmeden karşıtlıkları ortaya çıkartan, dili lâl bırakan olayların cereyan ediyor olması da sanırız bu kıssayı derinleştirecek ve anlaşılır kılmaya yetecektir. Ötekileştirilene duyulanın sadece öfke olduğu, kalemden ve dilden çıkan fikirlerin yerini ellere bir şekilde alınmış ateşlilerin, değneklerin, taşların belirleyici olduğu eşiğe doğru evrildiğinin, artık bu noktada durup düşünmemizin ne kadar büyük bir gereklilik olduğu konusunu karşımıza çıkartacaktır. Yoksun bırakıldıkça gerçeklerimizden, hakikati bir türlü dillendirememekten, sözleri saklı tutmaktan, anlaşılır kılınacak nicesinde peki ya sonrası? sorusunu aklımızdan bir türlü çıkartamadığımız için, ama ve fakatlara gerektiğinden de fazla ehemmiyet gösterdiğimiz için kendi yazgımızı yıllar önce yaşanmışlıkların derinlerinde yeniden keşfedebilmek mümkün kılınmakta. Onlar yapamamıştı, onların tümü becerememişti, onlar da yolun daha yarısında tek başlarına kalmışlardı, bırakılmışlardı. Sonuca yaklaşma, belirli bir aşama kaydetmek için önceliğin insan olduğu gerçeğinden ayrıştığımız vakit yanlışlara sapıp, ellerini bir kenarda şirazesinden çıkmaya zemin arayarak ovuşturup duran fırsatçılara gün doğduğunun farkına varmalıyız.

Büyük resmin sunduğu başlangıç noktasında kalmak için gösterilen çabalar, birbirinin peşisıra sunumlandırılan ötekilerden gelecek fenalıklar ve dahası faşizmin gündeme hakim kılınması çabasının olduğunu bu noktada ekleyebiliriz. Faşizmin iyisi, hallicesi olmayacağı gibi, x'in y'ye üstün gelebileceği veyahutta tersi bir duruma imkan sağlayabileceği bir olgu olmadığının da altı kalınca çizilmelidir. Birisinin hakkını teslim etmeye çalışırken ötekisini yerin dibine indirmememiz gerekliliğini farkına varılması gereklidir. Makul olandan ayrıldıkça nasıl daha fazla kördüğüm haline dönüşüp içinden çıkılmaz hallere ulaştırıldığımızın anlaşılır kılınmasını sağlayacaktır. Yanlışlıkların bir süre sonra acı ama gerçek biçimde unutulduğu bir düzlemde konuşur kılınması için çaba sarf ettiğimiz hakikatler, birbirimizin gırtlağına çöreklenmemiz ile aşılamayacağı, adını her vesileyle anmaktan çekinmediğimiz barışın bir türlü bu topraklarda yeşertilememesi, daha fazla ayrıştırmanın zeminin sağlanabilmesi için çabalanımların karşısında bu kirli oyunların tokluğuna ulaştığımızı artık hissedilir kılmalıyız. Yaşamın olması gereken seviye ve biçiminden, neden bu kadar uzak tutulduğumuzun cevaplarıyla beraber anlaşılabilir kılınmasını sağlamalıyız. Daim olduğu üzere başa sarmaktan çekinilmeyen hır gür argümanlarına sığınıp demokrasinin işlevselliğini kaybettirecek hamlelerin, ortak aklın ve izan arayışının, sadece birilerinin çıkarlarını ön plana çekmek için değil her bireyi kapsayacak şekilde ve yurdun sınırlarında yaşam sürenler için bir gereksinim olduğunu hatırdan çıkartmadan gerçekleştirmeliyiz. Uzlaşının yollarını çok da uzaklarda aramaktan, ötekisini yaftalayıp, boyunduruğumuz altına almaktan ve bu kadar derinlemesine kaosun yüceltilmeye uğraşıldığı, yeni sorunlara zemin sağlamak için birilerince düğmelere basıldığı şimdiki zaman da vazgeçmeyeceksek ne zaman vazgeçebileceğimizi düşünmeliyiz?

Kakafoni dik perdeden yükselmeye başladığında kenara çekilerek bize ucu dokunmadıktan sonrasına hala kendimizi kandırarak sürece karışmamak gibi hakkımız hâla söz konusu mudur? Hakkımız mıdır? Reva görülenlerin ucundan fırsatını bulduklarında ortaya çıkarttıkları ve kendi kötü rutinlerini tekrar etmekten kaçınmayacak olan karanlıkların sağlayacakları korkuların yeniden bina edilmesi her ne kadar da yok bize dokunmayacak denilse de aslında tüm geleceğimizi yeniden şekillendirecek bir durumu ortaya çıkartarak, bu kötürümleşmiş hallerde yaşamaya alışma zorunluluğumuzu beraberinde getireceğini hatırdan çıkarttırmamalıdır. Asgari müştereği tesis etmenin hala bu kadar zor olduğunu, yanlı ve taraflı olmanın bire üç, üçe bir veya beş demenin hangi mantığının ileri sürülebileceğini, sığdırılabileceğini enikonu dört bir yanda düşünmemiz icap etmektedir. Yitirtilmek istenilen öncelikle sağduyu olduğunu hatırlamalıyız. Birbiri ardına ortaya çıkan birbirlerinin tamamlayıcısı görüntüler, söylemler, fikriyat bağlamından kopartılmış ötekisine karşı duyulan hıncın daha belirgin kılındığı kakafonik çağrılar bu ayrışımı berrak net bir şekilde sunmaktadır. Kandan elde edilebilecek rant ne geçmişimizi düzgün yaşamamıza imkan sağladı, ne de geleceğimizi yaşamamıza imkan sağlayacaktır. Sorun şimdi ve burada olabildiğince görünür kılındığı için, yadsıdıklarımız belleğimizin bir köşesinde çoktan unutmaya terk ettiklerimizi vizyona tekrardan sığıştırma eylemini pekiştirmektedir. Ödenen bedeller yıllardır üzerimize çöreklenmiş olan hassasiyet vurgulu kırmızı çizgileri, milliyetçiliğin bir diğerinden farklı olmadığını anlamlandırmamıza sonuna kadar imkan sağlayan çözümsüz haller ve neticede ortaya çıkan izansızlık dolu anlaşmazlıklar, tenkit ve tehditleri hissedilir kılmaktadır.

Ulaşmak için yılmadan, yolundan ayırmadan sadece barışı konuşulur kılabilecek miyiz? Ötekisi olarak sınıflandırdıklarımızı yaftalarımızda boğmaya, ama demiştik biz bunları diyebilmek için elimize geçen her fırsatı kaçırmadan bağnaz cümlelerimizi kullanmaya devam edecek miyiz? Ömrü hayatımızda bir kere olsun ölümler son bulsun, barış kazansın diyebilecek miyiz? Görebilecek miyiz körlüğümüzü, sağırlığımızı, anlamazdan gelmelerimizi, sorunlarımızın çözümünde bir arpa boyu yol aldırmadığından bahis açıp konuşabilecek miyiz? 29 senedir kahrını çekmeye devam ettiğimiz darbenin ettiklerinden, çok şükür bugün de başımıza bir iş açılmadı diye mi kendimizi avutacağız? En olumsuz ihtimalleri kendi geleceğimize yakıştıracak mıyız? Oralarda bir yerlerde akil olan zihnin sunacakları, sözü geçen insanların bu kadar giriftliğe karşın diyecek sözleri olduğunu biliyoruz. Burada bu kadar kısıtlı bir alan dahilinde, ufacık tefecik notlarımızı sunmaya gayret etsek de daha halletmemiz gereken pek çok eksiğimizin olduğunu artık çok daha net biçimde fark ediyoruz. Ceylan Önkol, Serap Eser, Aydın Erdem, Uğur Kaymaz, Yakup Mutlu, Kemal Bide ve adlarını anamadığımız nice insanın ardından sözü tüketmeden nihai bir sonuca ulaşmak için daha kaç yılımızı heba etmemiz gerekiyor? Kaç canımızı bir bir daha karanlığın ellerine teslim etmemiz, barışın sağlayabileceklerinden çok daha üstün tutulacak? Bugün bu darboğaz, bu yürek parçalayıcı sorunlar keşmekeşinin, birbinden ayrışmamak konusunda olabildiğince ısrarcı olmaya devam eden başatların, muktedirlerin dünyasında sıra sağduyuya ne kadar zaman sonra gelecektir? Önümüzde uzunca bir yol var, gidebileceğimiz ise iki seçenek karar hepimizin düşüncelerini belirginleştirmesinin ardından şekillendirilecektir. Bu bağlamda tamamlayıcı bir makale olarak (vaktiniz olduğunda okumanızı salık vereceğimiz) Birikim dergisinde yayınlanmış olan Sayın Ömer Laçiner'in Kürt Açılımı: Türkiye'nin Kaderle Randevusu'nu sizlerle paylaşıyoruz.Daha öncesini saymasak bile; aşağı yukarı çeyrek yüzyıldır adeta bir “sürekli kriz” durumunda yaşaya geldiğimiz ve son on yıl boyunca da bu krizin ideolojik-politik muhtevasını “laik/şeriatçı” veya “cumhuriyetçi/demokrat” odaklar arasındaki iktidar mücadelesi kalıbı içinde algılamaya alıştığımız için; halen içinden geçmekte olduğumuz krizin açılım ve darbe tartışmaları ile nasıl bir dönüşüme uğradığını, nasıl bir boyut ve derinlik kazandığını fark edemiyor olabiliriz.

Oysa, daha öncekilerle kıyasladığımızda hemen görülebilecektir ki; özellikle şu son altı ay içinde ülke gündeminin baş köşesine oturan olay ve gelişmeler; tarafları nasıl tarif edilirse edilsin, yönetim, egemenlik aygıtları düzeyinde cereyan eden bir iktidar mücadelesi formatını aşmış; giderek Türkiye toplumunun hemen tüm fay hatlarını tetikleyen bir deprem dalgasına dönüşmüştür.

Türkiye toplumunun tüm kesim ve bileşenlerinin inanmasa bile aksini söyleyemediği; kabullenmese bile tartışamadığı –gerçek olguları ikame eden– “resmî doğrular”dan, tabulardan, önkabullerden örülmüş zihniyet dünyası; ne 1970’lerin kitlesel siyasallaşma rüzgârında, ne Susurluk’la patlak veren ’90’lı yılların şiddet tüneli aralanırken ve ne de yüzyıldır süren iktidar kavgasının nihai etabı olan “Çankaya Savaşı” günlerinde... bu denli toptan ve çok yönlü darbelerle delik deşik, çökecekmişçesine sarsılır hale gelmişti.

Bu yıkım ve çöküş hali, şüphesiz en açık ve çarpıcı yönleriyle, yüzyıllık zihniyet dünyamızın ekseninde tüm ağırlığı ile yerleşmiş resmî ideoloji cephesinde, onun has kurumlarında yaşanıyor. Ancak onunla şu veya bu ölçüde mesafeli, eleştirel hatta karşıt addedilen siyasal ideolojilerin, hareketlerin de aynı deprem dalgasından ötürü sarsılmaları kaçınılmaz. Çünkü bu akım ve ideolojilerin en radikal görünümlüleri bile, söz konusu zihniyet dünyasının “kurucu” tabularının, önyargılarının ve örtülmüş-çarpıtılmış olgu, tanımlarının en azından büyük kısmını suskunlukla geçiştirmeyi, bunlara dokunmamayı yeğleyen bir yaklaşım içinde oluşturulmuş, olagelmiş idiler. Dolayısıyla bu deprem dalgası, zihniyet dünyamızın ana mecralarını şekillendiren düşünsel-siyasal akımların mensuplarını, onun tabularını ve önyargılarını bizzat savunup besledikleri dönemlerin iç hesaplaşmasına zorlarken, dünün “en muhalif” akımlarını da o suskunluğun, karşı çıkamamanın hangi temel zaaf veya eksikliğe tekabül ettiği sorusuyla karşı karşıya bırakıyor.

* * *

Zihniyet dünyası derken, kendini “toplumun tartışılmaz gerçeklikleri, değişmez özellikleri” kisvesine bürünerek somutlaştıran ve bu meşruluk şırıngasıyla insanların olguları tanımlama ve anlamlandırma tarzlarını birincil derecede etkilediği gibi, evrensellik iddiasındaki ideoloji ve inanç sistemlerine de nüfuz edebilen, onları “yerlileştiren” kabullerden, önyargılardan ve değerler hiyerarşisinden oluşan bir çerçeveyi kasdettiğimizi belirtelim öncelikle. Bunlar “dışarıdan” empoze edilen şeyler olmayıp, büyük çoğunluğun “doğru veya zorunlu” sayılmasını içselleştirdiği ideolojik-bilişsel öğelerdir. Bir resmî ideoloji tarafından özel olarak formüle edilmiş biçimlerine itiraz, karşı çıkış eğer esasa ilişkin değilse; örneğin “Kutsal Türk devleti” nitelemesine itiraz kutsal sıfatına değil onun gerekçelendirme biçimine ise, aynı zihniyet çemberi içinden konuşuluyor demektir.[1]

Zihniyet dünyası, sadece devlet -e hakim sınıf/bileşim- tarafından bir biçimde formüle edilen ve gerekçelendirilen bir “temel kabuller önyargılar” örgüsü olmayıp bunların birçoğu görece farklı da olsa muhalif akımlar, daha da önemlisi toplumsal düzenin “omurgası”nı oluşturan çoğunluk tarafından da referans değerinde öğelere dayandığı için; “doğruluk” halesinin kirlenmesi, çatlaması, algı, yorum ve anlam kalıplarının da sarsılması, çökmesi demektir.

En ağır, karmaşık ve haliyle savrulmalara, iç çatışma ve tahribatlara fazlasıyla açık bir bunalım durumudur bu. Ve Türkiye şimdi bu noktadadır.

* * *

Türkiye gibi, ulusal bütünlük ve kimlik fikri, algısı devlet kavramı ile bu denli içiçe oluş(turul)muş bir toplumun, –geçmişi de kaçınılmaz olarak hatırlanan sorgulanan şu son çeyrek yüzyılın 12 Eylül rejiminden, Susurluk şokuna; 28 Şubat’ın tiksindirici yöntemlerinden aylardır korkunç “detaylar içeren belgeleri ard arda ortaya dökülen darbe hazırlık planlarına kadar– “devlet”i ile yaşadığı olaylar serisi gözönüne getirildiğinde; yolun bittiği, kaçınma çarelerinin tükendiği, artık “hakikat”le yüzleşmekten başka bir çıkışın kalmadığı noktaya gelip dayandığımız görülecektir.

Bu bunalımın en ağırlıklı olarak yaşandığı, hissedildiği yer, toplumsal-ulusal kimliklerin üzerine “inşa edildiği”, o kimliğin, “gündelik yaşam” pratiklerine dönüşmesinde “taşıyıcılık”, “omurga” işlevini yerine getiren geniş orta sınıf katmanlarıdır.

Bu orta sınıfın büyük kesimini oluşturan “muhafazakar” çoğunluk, yakın bir tarihe gelinceye kadar, “devlet”i fiilen temsil eden kurum ve kuruluşlar ile kendilerini “çağdaşlık-laiklik” üzerinden onlarla özdeşleştiren orta-üst sınıf katmanlarını, en azından toplumsal-ulusal kimlik zemininde örtüştüğü, siyasal rakipler olarak görüyor, onların da kendisini böyle addettiğini varsayıyor, inanıyordu. Oysa darbe hazırlık planlarının dehşet verici fasılları, başlangıçtan beri değilse bile en azından ’90’lı yılların ortalarından, –bir tarih vermek gerekirse– 28 Şubat arefesinden beri, bu kesimin nazarında artık –gittikçe güçlenen– bir düşmana, bir öteki millete dönüşmüş olduğunun apaçık kanıtı olarak ortaya saçılmışken, şimdiye kadar ortak milli kimlik denilegelmiş şeyin artık söz konusu olmadığını kabul etmek zorundadır şimdi. Gayrımüslim azınlıkların başından beri bildiği, sosyalistlerin ve daha sonra aynı “iç düşman” katogorisine sokulan, seslerini yükselttikçe daima “dışarıda”ki köklerinden bahsedilen Kürtlerin epeydir farkında oldukları “hakikat”le yüz yüze gelme aşaması onların da bu noktaya gelişiyle tamamlanmış olmaktadır.

Osmanlı’nın son döneminin ve Cumhuriyetin kuruluş döneminin damgasını taşıyan “millet” tasarımının temel öğelerini bu süreçte oluşturan zihniyet dünyamızın merkezindeki toplumsal-ulusal bütünlük kavramı; o kavramın odağında yer alan “devlet”in bütünlüğü sağlama işlevinden tam tersine evrildiği bir sürecin sonunda milletin ezici çoğunluğunu “düşmanlar bloku” olarak görebilen bir konuma gerilemesiyle artık tamamen çökmüştür.

Türkiye toplumu, kendisini bir bütünlük olarak tarihsel deneyimlerinden, gelecek ufkunun kapsamından çıkaracağı öncüllerden hareketle yeni baştan tanımlamak ve bu tanım ekseninde yeni bir zihniyet dünyasına açılmak sorunu/görevi ile karşı karşıyadır, bugün.

Bu sorun ve görev sadece bir yönü milletini düşmanlaştırmış bir devlet gerçekliği ile apaçık karşı karşıya olmakla ilgilidir. Özellikle bahsettiğimiz –muhafazakâr orta-sınıf katmanları; otantik Türkiye burjuvazisinin büyük çoğunluğunu oluşturan– kesim açısından bir diğer boyut da en az ilki kadar önemlidir ve ayrıca çok daha hassas niteliktedir.

Şöyle ki; Türkiye toplumunun son yüzyıllık tarihinde, “devlet”in, milleti onun “ülkesiyle birlikte bütünlüğünü” sağlamak adına “öncülük ettiği” girişimler silsilesinin her adımında toplumun belirli kesim(ler)inin desteği ve onayıyla yürüdüğü biliniyor. Pek çoğu kanla, dizginsiz şiddetle, zulümle icra edilen o girişimlerin herbirinde ya bir siyasi akımın mensupları, ya etnik-mezhebi topluluklar –Şeyh Sait’te Şafii Kürt aşiretler, Dersim’de Alevi Kürt-Zazalar, 6-7 Eylül’de gayrımüslimler– “düşman-iç düşman” muamelesi reva görülerek hedef tahtasına konulurken; şimdi devletin milletinin çoğunluğuna düşman gibi bakmakta olduğu gerçeğinden dehşete kapılmış olarak duran bu orta sınıfların mensubiyet çizgisinde yer alanların büyük kısmı da “devlet”le omuz omuzaydılar. Şimdilerde “Dersim katliamı”ndan açıkça söz edip, Alevilere neden hâlâ CHP’nin saflarındasınız diye soran Başbakan Erdoğan, kendisinin içinden geldiği kesime dönüp siz o katliamın neresinde duruyordunuz, katliam artığı sürgünlere nasıl davrandınız diye sormayı da ihmal etmemelidir örneğin.

Az önce de işaret edildiği gibi; bir zihniyet dünyasını oluşturan “malzeme”nin harcı, ait olduğu toplumun tarihsel-toplumsal deneyimlerinden süzülmüştür. Kimi zihniyet dünyaları, bu “süzme”nin, tarihini dikkate almanın gerçek bir sorgulama, hesaplaşma ve dolayısıyla “arınma”yla birlikle yapıldığı süreçlerin ürünü olarak teşekkül eder. Kimileri, örneğin üzerinde konuştuğumuz son yüzyıllık zihniyet dünyamız ise tam aksine, korkuların, eşitlikten duyulan ürküntünün, fizik güç saplantılarının yüzeye çıktığı bir tarihsel durum “verileştirilerek” ve bu verilerden hareketle icra edilen kanlı, karanlık girişimlerin sürekli “unutulmasını”, örtbas edilmesini çıkar yol sayan bir yaklaşım doğrultusunda oluşturulmuştur.

Bu nedenle; mevcut bunalım durumunda artık çökmüş olan o zihniyet dünyasını oluşturmuş tabuların zaten epeyce aralanmış örtüsünü kaldırmakla önyargılar ve kabullerin formülasyonunu revizyona tabi tutmakla yetinilemeyeceği gibi; asıl önemli olarak; bu “unutma alışkanlığı”, örtbas etmeye meyillilik ile gerçek bir yüzleşme yaşanmalıdır. Maddi olanından çok, zihnî ve ahlaki bir bedel ödemeden kaçınma tutumunu ele veren bu “alışkanlık”, o zihniyet dünyasının değerler hiyerarşisinde fizikî-askerî güce öncelik tanıma anlayışının, ona sahip-özdeş olma arzusunun başatlaştırılmış olmasının dolaylı sonucudur. Çünkü fizikî güç ile zihnî yetenekler ve onların varlığında var olabilen ve gelişebilen ahlaki vicdani-akli “güç” arasındaki niteliksel farklılık, “doğal” olan ile “insani” olan arasındaki kategorik, mahiyetsel farka –kimi durumlarda zıtlığa– tekabül eder.

* * *

AKP, ve şimdi çoğunluğu ile onun ardında saf tutan –eski deyişle– merkez sağ mecra; zihniyet dünyamızı kurmuş tabuların birçoğunun fiilen geçerliliğini yitirdiği önyargı ve kabullerin milliyetçilik ve ırkçılığın mevzilerine dönüştüğü gelinen durumda bile hâlâ, o zihniyet dünyasıyla gerçek bir hesaplaşmadan, kalıntılarının süpürülüp atılmasından kaçınmaya, karşılaşacağı dirençlere cepheden tavır almak yerine bir uzlaşma pazarlığına oturmaya niyetlidir büyük ihtimalle. Gerçi onun bu niyetine rağmen, konum ve imtiyazlarını koruyamayacakları bir “sath-ı mail”e savrulmuş olmanın “çılgın”lığına sarılmış, bunun sonucunda adeta bir akıl tutulmasına uğramışçasına davranan “Cumhuriyet muhafızları” cephesini öyle bir uzlaşma noktasına getirmek nasıl mümkün olacak bilemiyoruz. Ama asıl önemli nokta; “milletin ülkesiyle birlik ve bütünlüğü”nü –laik– Sünni Türklerin egemen-üstün/imtiyazlı konumları ekseninde tasarlamak ve icra etmek üzerine kurulu geleneksel zihniyet dünyamızın bu kökensel vasfını kimlik algısının tam ortasına yerleştirmiş alt-orta sınıflar mensubu “milliyetçi Türk”ler yığınının –öncelikle– Kürtlerle “eşitlenme”ye açılan bir süreci –kimlik– parçalanması, yok edilmesi gibi algılamasının doğurduğu ve daha da doğuracağı tepkinin şiddet yoğunluğu ve çapını henüz ölçemiyoruz.

Öte yandan, az önce de kısmen işaret edildiği üzre, tarihimizin “istenmeyen, yüz kızartıcı ve ileride sorun yaratması muhtemel” fasıllarını unutturarak veya örterek kurulmuş bir zihniyet dünyasının yıkılışından, çöküşünden söz etmek, o unutturmaların canlı hatırlanışlara dönüştüğü örtülerin altından yüzlerce yıllık sorunların beliriverdiği bir “hafızaların uyanışı” safhasının başlayacağını söylemek de demektir. Türkiye toplumunun birbiriyle, belli hiyerarşiler içinde sırt sırta yaşayan topluluklar toplamı olarak yaşadığı, dili, adetleri tamamen farklı muhacir mahallelerinin “yerliler”ce dışlandığı günlerin ifade edilmemiş tepkilerinin –en azından bir süre– dillendirileceği, sorunlaştırılacağı bu süreç, Türkiye toplumunun gerçek “bütünleşme” –daha doğrusu kaynaşma- imkânlarının ölçülmesini sağlayacaktır öncelikle. Ama aynı zamanda, örneğin Aleviliğin onca devlet zulmüne rağmen “devletçi” bir partinin desteğinde yer almaları açıklayan “Sünni korku ve yılgı”sının –tersinden ifadeyle Sünniliğin, Hanefi/Şafiiliğin Aleviliğe karşı düşmanlık, aşağılama duygusunun– ya yeniden depreşip cepheleşmesine ya da her iki tarafın insani-medeni bir diyalog zeminine yönelmelerine kapı açacaktır.

Türkiye’nin, nasıl ve nerede bir toplum olacağının yeniden belirleneceği sürecin içindeyiz. Bu süreçte ya Türkiye –kelimenin tüm anlamlarıyla ve özellikle insani değerler-vasıflar boyutuyla– büyüyerek kendini dönüştüreceği ve bunu karşılayacak zenginlikte bir yeni zihniyet dünyasını –bölgesine de– açacağı bir süreç istikametinde gelişecek ya da –kendini coğrafya ve nüfus olarak korusa bile– insani ve medeni vasıflarını parçalayıp yok etmenin eşiğinde sürünen bir ülke olmanın kanlı girdabına, fay çukurlarına sürüklenecektir.

Ve Türkiye hepimizin tek tek tercihleriyle o tercihin ardına yüklediği gayretin ve niteliklerin bileşkesinde kendi kaderini belirlemiş olacaktır.

[1](*) Türkiye’de 19. yüzyılın sonlarından ve Cumhuriyetin kuruluş döneminden itibaren teşekkül etmiş zihniyet dünyasının fikirler, görüşler ve bilgiler düzeyi, o dünyanın temelini, duvar ve tavanını tayin eden devlet ve millete ilişkin tabular, değer yargıları ve kabullenmelere açıkça zıtlaşmama kaydıyla serbesttir ve birbirleriyle çatışabilirler. Liberalizm ve sosyalizm gibi akımlar diğer politik mülahazaların yanısıra, o sınırlamalarla uyuşamayacak bir fikir ve inanç temeline sahip oldukları için, dinî –Sünni İslamî– akım resmî ideolojinin asli rakibi addedildiği için çok uzun yıllar kanuni veya fiilî bir yasaklamaya maruz bırakılmış; zihniyet dünyasının o duvarlarına dokunmayan bir dil ve davranış rotası tutturdukları ölçüde legalleşmelerine ancak son on yıllarda izin verilebilmiştir. (Birikim Sosyalist Kültür Dergisi Sayı: 248)Ümidi diri tutmak asri zamanın yıpratıcı etkileri karşısında mümkün mertebe bireyin kendi çabalarının karşılığında olurunun tesis edilebileceği bir durum. Yansıtılan karaşınlık, puslu havanın yerine ikame edilmesi mümkün olmayan ayrışımların çoğaltımlarında elimize son kalan şey ümidi diri tutabilmekten geçtiğini fark edilir bir biçimde yaşamımızda belirginleşmektedir. Herşeyin tek bir hamle ve pek çok bağımsız odakta yeniden şekillendirildiği güncenin içerisinde kendimizle baş başa kaldığımızda sorular birbirini takip ettiği bir süreç günyüzü bulur. O neden öyle oldu, bu niye böyle yarım kaldı, şu cümlenin yarısını söylemese miydik, beriki hamleyi yapmasa mıydık diye uzayıp giden bir sorgulama durumu hasıl olur, olmuştur da farkına varmadığımız pek çok durumda. Nicesinden alışkın olduğumuz sorunların üstesinden gelinebilirliğin, artık bazı zamanlarda yetersiz kaldığımızın farkına vardığımızda son bir hevesle ümitlere sarılırız. Evet olumsuzdur birçok şey, evet lazımgelen çözümleme, gereksinim duyulan taze fikriyatlar bir noktada yetersiz kalır ancak ümidi muhafaza ettikçe bu giriftleşmiş döngü, bu sıkışmışlık ve efkarlı halleri aşabilmek için yeterince gereksinimimizi karşılayacak olanı karşımıza çıkartır. Asla bir düş aleminden bahsetmiyoruz, onlardan yeteri kadar ekranlarımızda belleğimizde yer edinmesi için sırasını bekleyenlerin, görünürlüklerini arttırıp bir el daha çoğalttıkları yanılgılardan dem vurmuyoruz. Çok alışık olmadığımız hallerin nasıl daha fazlaca makul adledildiğinin örneklemlerinden de. Televizyon ekranlarına baktıkça insan olanın ruhunu daha fazla karartan, belleksiz bıraktırmaya çalışan, düşünmeden karar vermeye sevk eden propagandalardan da bahis açmıyoruz. Okuduğumuz bir matbu neşriyatın satır aralarında saklı duran, dinlediğimiz sesin en olmadık anında kulağa denk düşen, seyirliğine kaptırıp gittiğimiz bir filmin umulmadık anında yüze ve yüreğe yakın duran ümitten dem vuruyoruz. O kısacık anlarda bakiyemizde yüklü durumda olan hayal kırıklıklarından arınabilmek, hiç değilse yarınlara ümidi koruyarak çıkabilmek için başvuru kaynağımızı oluşturanlar kısaca açmaya gayret ettiğimiz. Geçtiğimiz Pazartesi akşamı Dinamo FM’de canlı olarak yayınlanan 279. bölümümüz dahilinde de bu benzetmelerle hareket ederek kotarmaya çalıştığımız bir kurguyu sizlerle paylaştık. Bir eklenti bulutundan, söz yığınıtlamasından uzakta bu girdabında kaybolmaya yüz tuttuğumuz güncenin katmanları arasında müzikal bir sunuş üretmeye gayret ettik. Gerisin geriye birbirinin aynısını tekrar etmektense müziğin bize sunduklarında bu önsüzümüzü kuvvetlendirecek nağmeleri aramaya, kendi çalar kendi dinler olmaktansa olabildiğince sizlerin de kattıklarına kulak vermeye uğraşan bir kolaj ortaya çıkarttık. Müzik varedilmiş bir fon olgusundan, tüketimi için süreler biçilmiş bir yapıdan çok daha ötesini sağladığını örneklendirmek en başından bu yana Deuss Ex Machina içerisinde en büyük gailemiz. Yapmak istediklerimiz ile öznesini kaybetmiş müzikal tasvirciklerin yerine daha hakkaniyet dolu, meramı olan sesleri sizlerle paylaşabilmek. Hayal kırıklığı ve ümidin birbirlerine kapı komşuluğu gibi bu seslerin inişli çıkışlı dünyasında betimlemelerle beraber görülmesi lazım olan esas resme bir kısa aralıktan göz atma fırsatı bulduk. 2002 yılında Atina’da temellendirilmiş Adolf Plays The Jazz grubunun üretmiş olduğu post-rock ön tanımlı çalışmalarının yardımcılığında haftanın albüm önerisi dizininde beğeninize sunuyoruz.Basitçe bir cümleye sığdırılamayacak kadar engin kapsayıcılığı muhteviyatında barındıran bir müzikal tavrın ön adı post-rock. Zamanın baştacı edilmiş müzikal akımlarından, geleceğin adları henüz telaffuz edilmemiş olan müzikal yapılarına kadar genişçe bir tını damıtımın vuku bulduğu, bütünleştirildiği bir deneyimi simgelemekte. Hasıl olan ses türetimlerinde güncenin, gündelikliğin yanında getirdiklerinin duyumsanabilmesi, çokça içsel detaylar barındırması açısından dinleyici tarafından kişiselleştirilebilir bir nüvenin çatısı olan post-rock müziğini günümüz dünyasında apayrı bir yere konumlandırmamızı gerekli kılmakta. İçerik ve üretim biçimleri değişkenlikler gösterse de melodik kurguların, birbirlerinin takipçişi olan pasajların ardılında hem dün hem de bugünü yakalayabilmek mümkün kılınıyor. Dinlenildikçe, kulak aşinalığı sağlandıkça muhteviyat bir noktadan sonra tıpkı yazılı olan bir metin veya seyirlik bir görselin sunduğu çağrışımlar ile benzeşen çıkarsamaları sağlar. Müzikal bir tavrın yanında pekiştirici olarak iliştirilen seslerle oluşturulan bir güncelliği okuyabilmek de olasıdır. Bunun içindir ki yıllardır bir örnekleşmekten, aynı yerlerde aynı notalar arasında dört dönmekten burunlarının uçlarını dahi göremeyen, tüketim dışında müzik muhteviyatının kuvvetliliğiyle alakadar olmayanlar tarafından mana kazandırılamayacak olan bir bileşenler bütünüdür post-rock. Tüketilip unutulmak için değil, hatırlanıp tekrar tekrar yad edilmek için, döndüre döndüre birkaç kez daha dinlenilmek için üretilmiş bir yapı. Formüllere bağımlı kalan, deyim uygunsa mekanik bir saatin ve çizelgenin etrafında aynı rutini tekrar etmekten uzak duramayan personanın ya da modern zaman çaresizlerinin kendilerine ait sığınağını oluşturan bir harmanlama post-rock müziğini daha rahat anlamlandırabilmemize imkan sağlayacaktır. Yeknesak saha kayıtları, orjinalliğini kesip biçmeden ana yapıya eklentilenmiş vokal kesitleri, avantgarde performanslarda duyumsamaya alışkın olduğumuz doğaçlamalara uzanan bir ses bütünlüğü kulaklarımıza çalınır. 1994 yılında Mojo dergisi için kaleme aldığı Bark Psychosis’in Hex albüm incelemesi ve Seefeel, Disco Inferno ve Main grupları için The Wire’a geçtiği makalede Simon Reynolds’un tanım olarak ilk defa kullandığı post-rock’ın, zaman içerisinde değişken alaşımlarla yeniden tanımlandırıldığı, dönüştürüldüğü eşikler ortaya çıkartılır. Her defasında o müziğin içerisinde bir tutam da olsa yer edinmiş olan duygusallığı, günü sorgular kılmayı sağlatan, düşüncelere daldıran öğeleri, öfkenin insanı taşıdığı uçurumları, önü alınamaz sorular silsilesini duyulur kılan örnekler bu kurgu dahilinde dinleyicilerle paylaşılır. 2002 yılında Atina’da temelleri atılmış olan Adolf Plays The Jazz grubunun müziğini de bu istikamet dahilinde çözümleyebilmek ilk elden mümkündür. Farkına varmadan geçip gittiğimiz gündelik kargaşanın ortasındaki çelişki dolu hallerimizden, sinematografik öğelerin filmlerden derlenmiş kesitlerin bu sözsüz müziğin nirengi noktasını oluşturan yenilikçi yorum ve katmanlarında kendi özgün ses yelpazesini tanımlandırmaya çalışan bir projedir. Adolf Plays The Jazz bir süreklilik halinde ara vermeksizin ilerleyen bir müzikal kollektif yapısı da çizmektedir. Grup üyelerinin isimlerine nail olamazsak da ilk günden bu yana farklı isimlerin bu yapının dahilinde üretmiş oldukları sesi çoğaltma çabasında olan müzisyenler olduklarının tahminini yürütmek kahinlik olmayacaktır.Adolf Plays The Jazz külliyatının ilk kaydı olan Cognac Or Brandy kısa çalarları tıpkı diğer kısaca değinmeye çalışacağımız kayıtlar gibi bedelsiz olarak 2005 yılında dinleyicilere sunulur. Katmanların arasına iliştirilmiş olan elektronik aksamlardan, “drone” nağmelerine kadar birbirlerinden farklı ses yüzeyleri arasında nitelikli bir ilişkilendirme ortaya çıkartılır. Bir deneyimdir de aynı zamanda yeni yol almaya çalışan bir grubun ilk adımlamasında ne gibi müzikal eşiklerden kendisine yeni argümanlar geliştirebilir olduğunu kanıtlayan düzenlemeler daha ilk dinleyişte zihine yerleşir. Kaydın açılışında yer alan Cognac Or Brandy, Pram ve Seefeel gibi öncül ekiplerin tanıdık gelen ses toparlayışlarının paralelinde bir kurguyu belirgin kılar. Ağırdan alınmış gitar partisyonunun etrafının donatıldığı aksak davul vuruşları ve finale kadar size kendini dinletir kılan melankolik hava tadımlık kaydın daha pek çok farklı yansıları sunacak bir kurgu olduğunu tanımlandırır. Wim Wenders’in Tutkunun Kanatları filminden alıntılanmış diyaloğun üzerine iliştirilmiş kısacık gitar metaforu Barada ile kaydın deneysel sularda yankılanan Beerla parçasına ulaşırız. Yaklaşık oniki dakikalık süresi boyunca akla binbir türlü soru getiren bir karaşınlık hali tasvir edilir grupça. Tzadik gibi deneysel avantgarde caz kayıtları söz konusu olduğunda adları anılabilecek birkaç önemli etiketten birisi olan bir çatının sunduğu müzik ile paralellikler barındıran kurgulamadır Beerla parçası aynı zamanda. Alan Parker’ın yaptıları arasında ön plana çıkartılabilek önemli filmlerden birisi olan Şeytan Çıkmazı’ndan Robert De Niro’nun Mickey Rourke ile etkileyici diyaloglarıyla parçanın trafiğinin giderek yükselen bir dengeye oturtulduğu dinlenildikçe sindirilebilecek bir kurgumasal ortaya çıkartılacaktır. Adolf Plays The Jazz’in ikinci kaydı Cognac Or Brandy’nin öncesinde kaydedilmiş, 2002 ile 2005 yılları arasını kapsayan bir ses arşivi işlevi gösteren Muzzle The Birds kısa çaları oluşturur. Belirli bir amaç doğrultusunda sınırları çok fazla keskinleştirilmemiş müzikal kurgu kaydın içeriğini oluşturur. Düşük yoğunluklu gitar-pedal kompozisyonun bir sabah ağıdına dönüştüğü Neon Lights, avantür melodikası ile rembetikoların modern bir yorumu gibi kulağa tanıdık gelebilecek Sad Story, drone metal sınırlarına yakın duran Jean Baptiste Grenouille Fake The Aroma çalışmanın müzikal genişliği ile örtüşen bir ara hamleyi kulağa ulaştırır. Grubun ilk resmi parçası olarak duyurulmuş olan Frank Zappa Needs To Haircut ekibin kat etmiş olduğu yolu daha belirgin bir şekilde anlaşılır kılacak elektronika titreşimleriyle donatılmış çığlıktır. 12 Aralık 2006 tarihinde yayınlanan debut albüm Art Brokolo her iki kaydın tamamlayıcısı olarak tanım kazandırılabilecek bir yapıyı ortaya çıkartır. Post-rock’ın itinayla kulak kabartıldığında yürekteki gizli kalmış dertleri görünür kıldıran kudretini mahir biçimde müziğiyle yansıtmayı başaran, işleyen bir bileşkedir Art Brokolo.Gürültüyle takdis edilmiş gitar nağmelerinin sürüklediği melankolik havanın elektronik hüzmelerde yeniden şekillendirildiği Art Brokolo ile kaydın açılışı gerçekleştirilir. Parçayı ön plana çıkartan bir başka detay ise David Lynch’in Kayıp Otoban’ından parçaya taşınmış olan diyalogların keskinliği olduğunun da altı çizilesi bir dipnot olarak iletmeliyiz. Post-rock’ın bütünleşik ses yapıları arasında bir turnusol kağıdı işlevi göstermesini kanıtlayan kurgu, Dambira (Lesson In Progress)’e bağlanır. Sert tasvirler aynı zamanda hayata her daim pembe gözlüklerle bakma zorunluluğu hissedenlere karşı acı ama gerçek bir önermeyi de barındırır. Jam:Plan kurgulaması ile parçanın bileşeni haline evrilmiş olan Quentin Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri filminden biçilen diyalogların yanıbaşında psychedelic tonların görünür kılındığı bir yorumlamayı belirginleştirir. Doğaçlamanın anlaşılır kılındığı veyahutta birbirleriyle bu kadar uyumlu bir kakafoninin sergilenebileceği nadir kayıtlar vardır. Jam:Plan’de bu yönerge dahilinde adı anılması gerekli birkaç kayıttan biridir. Mogwai’nin hakikatli güzellemeleri ayarında / benzeşliğinde mana kazandırılabilecek Too Desperate To Fail albümün de doruk noktasını tanımlandırır. Kirli gitar nağmelerinin arasında duyumsatılan yaylıların, drone metal motiflerinin, pus içerisinde bir görünüp bir kaybolduğu nihai cümlelerin ancak dinlenildikten sonra dinleyen tarafından kurulabileceği bir kolajlama kulaklarımıza ulaştırılır. Art Brokolo’nun kapanışını gerçekleştiren yirmi üç dakikalık Re[turn] deneysel müziklerin meraklıları için kulakların pasını giderebilecek bir önermeyi canlandırır. Krautrock’dan, pscychedelia’ya, caz serbestlemesinden, elektro akustiğe geçişler gösteren, arayı fazla açmadan önceki parçalarda olduğu gibi Coen kardeşlerin ilk filmleri olan Blood Simple’dan bir diyalog kesidinin bu külliyata dahil edildiği yapılandırma meydana getirilir. Sesin değiştirilebilir halleri üzerinden diyalogları kullanılmış filmlerin düzeylerinden anlaşılabileceği üzere bir hesaplaşma kaydıdır Art Brokolo. Narin ve kırılgan hiç değildir üstelik, vokal eksikliğini bu örneklemelerden beslenerek gideren bir yetkinlik söz konusudur. Enstrümantal yetkinliğin benzeşsiz formüllerle değil biraz da amatör ruhun getirdiği farklılığı çekinmeden deneyebilmekten geçtiğini kanıtlayan bir önerme Art Brokolo. Devamlılığında yayınlanmış olan Melt kısa çalarında elektronik yoğunlaşmalar, Stealth kısa çalarında ise deneysel drone folk hüzmelerinin ön planda tutulduğu yapılandırmalar ve yeni önermeler paylaşılır Adolf Plays The Jazz tarafından. Avusturya’lı inTakt net etiketinden 22 Kasım tarihinde yayınlanmış olan ikinci uzun çalar olan Dirty Waters ile ilgili notlarımızı iletelim. Gerçekliği en onulmaz yönlerden vizörden yansıtmayı başarmış film-noir, b-tür filmlerin derlenmiş diyalog ve kesitlerin, birbirlerinin tamamlayıcısı haline dönüşen kurguların ötesinde Dirty Waters ismiyle müsemma bir şekilde bu kirlenmiş hallerimizi sertleştirilmiş müzikal formüller ile beraber irdeleyen, mercek altına alan bir gerçekçiliği barındırmakta. İlk elden artık daha yetkin melodik akışlar, gürültü pasajlarının daha bir olurunda kullanıldığı birer ikişer ön dinlenceliği gerçekleştirilmiş mekanik kesit ve saha kayıtlarının artık vakitlice parçalar arasına serpiştirildiği bir modelleme ortaya çıkar.Dirty Water bu minvalde, geçtiğimiz sene sizlerle paylaştığımız math-rock grubu Battles gibi müzikal yetkinliklerinin sınırlarında şekillendirilmiş bir intro ile kaydın başlangıcını verilir. Lehimlenmiş olan ses alaşımın ilerleyen noktalarında vuku bulan elektronik yoğunluk bir yandan da Portishead’ın son kaydı Third’de denemiş olduğu psychedelic nüvelerden de beslenen yorumla perçinlenir. Melt kısa çalarında yer edimiş elektornik trip-hop nizamının gitarlı hallerindeki yorumu Ad Funk doğaçlamayı kararında kullanıldığında nasıl etkin bir dinlencelil ortaya çıkartılabileceğinin kaydına dönüşür. Sıfır noktasından, neredeyse sessizlikten kotarılmış bir post-rock ağıdı False Trail bu sefer bizden referans olarak Replikas’ın yıllardır istikrarla devam ettirdikleri o ses yoğunlaşmasını tekrarlayan bir titreşimi barındırır. Programımız dahilinde sunduğumuz Matter Of Fact’de dingin havanın sürdürüldüğü hayatın keşmekeşliklerden arındığımız gecenin ileri saatlerinin yankısını duyumsayabilmek mümkün olur. Bir yansıtıcı halinde belleğin sorularını çözümlendirmek için sorulması gerekenleri hatırlatan uyarıcıdır aynı zamanda Matter Of Fact ne bir söz eksik ne daha fazla. Politik bir kimliğe göndermeleri bulunmadığını üzerine basa basa beyan etmelerine karşın, 2008 yılında polis kurşunuyla katledilmiş Alexandros Grigoropoulos’un ruhuna ithaf ettiklerini düşündüğümüz Black Flag parçası drone kurgu ile gerçeklerin, korkuların birbirleriyle nihayet yüz yüze getirildiği bir kader anını simgeleştirir. Acıtan ve can yakan, Grigoropoulos’un cenazesinde dağıtılmış olan bildiriden şu satırları da akla düşürür bir yandan da “Yalnız satıp alıyorsunuz. Her yerde maddiyat, sevgi hiçbir yerde-hiçbiryerde gerçek, Anababalar nerede? Sanatçılar nerede? Neden dışarı çıkıp bizi korumuyorlar? Bizi öldürüyorlar Yardim edin, Çocuklar.” Biçimin ve kuvvetli ses sağaltımlarının bir sonraki safhasını Lush parçası ile duyumsamak mümkün olur. Gitardan yayılan melodik yayımın dönüp dolaştırılıp shoegaze olarak belleğimize kazınmış ekolün sularına yelken açtırıldığı albümün doruk noktalarından bir diğeri olur Lush. Dünya ahalisi olarak gidişatımızın dönüşü olmayan noktalara ulaştığının, dingin bir Fenneszyen gitar pasajı üzerinde ilerletilmiş elektronika bağlantısında aramakta olan No Return gibi sürprizler de Dirty Waters albümünde yerini alır. İçine düştüğümüzü fark etmediğimiz tuzakların nasıl da hayatı zindana, yaşamın tüm renklerini siyaha çevirdiğine mana kazandıran Trap parçasıyla finale ulaşırız. Drive, Adolf Plays The Jazz külliyatında iletilmiş olan seslerin bir özeti kabilinden ortaya çıkartılmış, birleştirilmiş olan müzikal köprülerle beraber, serbestlemenin doruklarında dolaşmakta olan, en tevazu dolu yorumla farkındalılık sağlayıcı bir ağıt havasının yankılandığı bir sonuca ulaştırır. Drone seslerle ulaştığımız nokta sanki bugünümüzü temsil edermişçesine yazının en başından bu yana ilintilemeye çalıştığımız kakafoniyi belirgin kılar. Düzensizliklerin, sözden anlamaların, itham ve iftiraların nasıl kolay bir şekilde geneli etkisi altına aldığını anlaşılır bir örnekleyici. Adolf Plays The Jazz, post-rock nam ses birleşiminin takip edilesi önermelerini paylaşmaya, müziği bir meta olarak sadece maddiyata endeksleyerek tüketilmesini öngören müzik satıcılarından! fersah fersah uzakta olabildiğince ilerletilen bir genişlikte bedelsiz olarak takdim etmeye devam ediyor. Özgün yorumların tadını çıkartmak, kendi sözlerinizle Adolf Plays The Jazz’i tanımlayabilmek için bir şans vermenizi itinayla salık veririz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Kürt Açılımı: Türkiye’nin Kaderle Randevusu – Ömer LAÇİNER – Birikim
Laf Çok, Vicdan Yok! – Nuray MERT – Radikal
Ve Böyle Buyurdu Zerdüşt Mü Ne – Özgür MUMCU – Birgün
Eski Film – Can DÜNDAR – Milliyet
Ölümcü Değil, Hayatçı Olmak – Tarık GÜNERSEL – Birgün
Bilmenin Laneti – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Ya Bu Adam Bir Ajansa? – Miraç Zeynep ÖZKARTAL / Çetin ALTAN – Milliyet Cadde
Barışa ‘Yakın’ Olmak İçin – Delininbiri – Bir Deliden Nağmeler
Paracelsus’un Gülü – Cüneyt UZUNLAR – Serbest Yazarlar
“Tarih Kavramı Üzerine” - Walter BENJAMIN – Kaçakkova – Mutlak Töz
Medyada Yazınsal Tadı Bulunan Yazarların Sayısı Çok Değil – Sayım ÇINAR / Semih GÜMÜŞ – Medyatava
How Do You Feed 5,000 People For Free? – Ariel SCHWARTZ – Fast Company
Mika Vainio – Black Telephone Of Matter Album Review – Charles FRANKLIN – Foxy Digitalis Thumbnail Music Redux: Part Three – Carsten NICOLAI Interview / Philip SHERBURNE –
Phs Offical

GSMH: Derivate – íí – 13Melek
Autistici – Complex Tone Test Albüm İncelemesi – Okan AYDIN – Fasitdaire

Adolf Plays The Jazz Official
Adolf Plays The Jazz At Myspace
Adolf Plays The Jazz At Last.FM
Adolf Plays The Jazz At InTakt Netlabel
Adolf Plays The Jazz At The Sirens Sound
Post-Rock Article On Wikipedia
Simon Reynolds Interview – Toddc2001 – The Dumbing Of America
Sainkho Namtchylak At Myspace
Sainkho Namtchylak At Avantart
Djivan Gasparyan Official
Aydoğan Topal Resmi Sitesi
Aydoğan Topal Fan Page At Facebook
Phil RetroSpector At Myspace
Phil RetroSpector / Bootlegs Made 4 Walking
Phil RetroSpector / Sleepwalking For Hours At Soundcloud
Elizabeth Fraser Official
Elizabeth Fraser / The Cocteau Twins And Me Interview By Dave SIMSPON – The Guardian
Cocteau Twins Official
Murat Esmer Resmi Sitesi
Murat Esmer At Myspace
Murat Esmer / Eski-Yeni Seçkiler At Soundcloud
Bajar / Kalan Müzik Néz Be Albüm Tanıtım Sayfası
Bajar At Myspace
Fırat Suyu Marmara’ya Karıştı – Eray AYTİMUR – Radikal
Alatav Resmi Sitesi
Alatav At Myspace
Alatav At Facebook

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – makina10.45[nospam]gmail[dot]com – Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>Info Go-R-Sel Gelmeyenler! – Serpil ODABAŞI
Serpil ODABAŞI
Chickadee Stencil – Katiek2
Katiek2 Flickr Page
Winged Moon – Pixel Fantasy
Pixel Fantasy Flickr Page

Adolf Plays The Jazz Photos Courtesy From Official Web Site

>>>>>Poemé
Güneşi İçenlerin Türküsü – Nâzım HİKMET RAN

Bu bir türkü:-
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:-
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;
kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş'emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!

Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

1924

No comments: