Sunday, February 07, 2010

Deuss Ex Machina # 286 - Identification With The Enemy: A Key To The Real World

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_286_--_Identification With The Enemy: A Key To The Real World

01 Şubat 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Pantha Du Prince – Black Noise (Rough Trade)
>1<-Akira Kosemura-Light Dance (Schole)
>2<-Aaron Martin-Tilton's (Preservation)
>3<-Aaron Martin-Branch Wheel (Preservation)
>4<-Jürgen Paape-864M (Kompakt)
>5<-Wolfgang Voigt-Zither Und Horn (Kompakt)
>6<-Markus Guentner-Das Haus Steht Leer (Sending Orbs)
>7<-Markus Guentner-Angelpunkt (Sending Orbs)
>8<-Pantha Du Prince-Es Schneit (Rough Trade)
>9<-Pantha Du Prince-The Splendour (Rough Trade)
>10<-Mike Slott-When Giants Meet (Bleep)
>11<-Taz Buckfaster-Au Revoir (Bleep)

Identification With The Enemy: A Key To The Real World (286) – Tereddüt Hallerinde Yol Nereye Çıkacak? Ümit Birikimini Sonuna Kadar Heba Ettiğimizde Rahata Erecek, Huzura Kavuşacak Mıyız? Kendimiz Olmaktan Ne Kadar Zaman Önce Vazgeçip Maskelerimizin Ardına Saklanarak Bu Girift Döngüyü Yaşamaktayız? Yaşadığımızı Varsaymaktayız. Hiç Adil Olmadı Zaman, Direnmek, Hayata Tutunmak, Alıkonulduklarımızla Yüzleşebilmek İçin Hesap Sorabilmek İçin Şimdi Tam Zamanı. Bandista’dan Apartarak; Neoliberalizme Karşı Mücadele, Yalnız Ankara’da Değil, Seattle’da, Porto Alegre’de, Melbourne’de, Cancún’da, Atina ve Kopenhag’da Dolaşan Bir Hayalet, Yeraltının Karanlığı İle Güneş Işığı, Siyaset İle Tarih, Mazi ile Âti Arasında Mekik Dokuyan “O” HAYALET.

>>>>>Bildirgeç
“Gerçek İnsan, Başkasının Yüzünde Patlayan Tokadı Kendi Suratında Duyabilen İnsandır.” José Julián Martí Pérez

Kuru kuruya lafazanlıklar ile birbirine bağlantılanmış çözümsüzlük hikayelerinin, oldurulamazlıklar silsilesinde işleme konulmuş yeni aşılmazlıkların, her yeni hamlede ağıza sakız edilmişçesine istimi alınmamış öfke patlamalarının yaşanır kılındığı bir güncelliği paylaşmaktayız. Zamanın akışı olanca hızlılığıyla sürüyor olsa da bir türlü sonu gelmeyen hengamenin sınırlarındayızdır artık. Ne ötesine ne berisine ne de berhava edilmiş olan geleceğimize zihin yormadan sürüp gittiğimiz bir evredir. Kasvetin, griliğin resmin tamamlayıcısı olmasından öte gerçekliklerle birebir örtüştüğü çıkarsamasına denk düşmüş bir haller bütünü etrafımızı çevrelemektedir. Nefessiz kalışlarımızın resmiyete dökülmesidir bu evrenin içerisinde karşılaştıklarımız. Nicesinden hesap sorulabilirliği unuttuğumuz için, vaat edilmiş olanlar nelerdir tam olarak çıkartamadığımız için, her birimize takdim edilmiş sus payları ile avunabilmenin dayatıldığı bir iklimde görünenler lafı fazla da dolandırmaya gerek bıraktırmadan artık yapılanların birer makyaj hilesinden daha farklı bir şey olmadığına kani olmamıza yetmektedir. O kadar fazlaca tertiplenip düzenlenmiş ki, yılmadan, yeniden, biteviye artık kazınmaya başlayan cildin altından çok daha farklı bir biçimde görünmekte olan yaraların varlığı bile resmen kanıksanmıştır. Somut bir imgelemler dizini çıkarttırılmasından, problemler bunlardır yaşadığımız ama hakikatli çözümlemeleri de vardır diye uğraşmaktansa, yenilemeler altında yapılandırılan hilkat garibeliklerinin birer birer olur olarak tescil edilmesine göz yumulmaktadır. Anlamak için dirayetli olup, kulak kabartmanın elzem olduğu bilinmesine karşın inatlaşa inatlaşa artık o eşiklere geri dönmeyeceğiz yalanlarıyla bir kere daha karşılaştığımız sıvası dökülmeye başlayan, kesif kokuların yayıldığı bir yapılandırmadır sözcükler ile beraber tasavvur etmeye, anlaşılır kılmaya uğraştığımız. Kendilerini halktan ayrıştıranların, yaftalamalar ve sürüsüne bereket ithamlarla birbirlerinin gırtlaklarına, gözlerini iyice karartarak çöreklendikleri bir zamanda hala, ısrarcıl bir biçimde şartsız diyaloğun gerekliliğine zihin yormalıyız. Anlamlandıramadığımız, çözmeye odaklanmadığımız, birilerini sürekli olarak dibine itmeye devam eden bu öğütücü çarkın dişlilerinde yok olmaktansa hiç değilse bu defa sözcüklerimizi kullanarak, zihinlerimizi ortalığa sererek, olan bitenden hicap duymalıyız. Ne kadar kısa sürelerde, nasıl bu kadar fazla içinden çıkılmaz sorunları yaratabildiğimiz için? Hangi aralıkta, hangi vakit bu kadar sağırlaşabildiğimiz için? Zembereğinden boşalırcasına birbirlerine kin kusarak, hedef haline dönüştürmek için döke kıra, ellerinde cd, dosya, metinlerle sorunların esasından kaçmakta olan vekillerimiz bulunduğu için hicap duymalıyız. Birisi olur dediğine ötekilerinin olmazlarını aşamadığımız, kuyuya atılan taşları bir türlü çıkaramadığımız, boşa dört döndüğümüz için hicap duymalıyız. İddianamelerde operasyon olarak tanımlandırılarak, aymazlıkların birbiri peşisıra sunulmasına karşın elikanlıların hinliklerle dolu planlarından ayrı kalamadığımız, üzerimize salınan korkulardan bir türlü ayrışamadığımız için hicap duymalıyız. Cana kast edenleri göremediğimiz, can almışların omuzlarda davulla zurnayla memleketin en hayırlıları arasında anılmasını engelleyemediğimiz için hicap duymalıyız. Gösterilen aba altından sopalar ile yıllardır bir kademe bile ilerlemeyen, dehşetengiz cinayetlerin ardında yer alanlara ulaşılmadığı için hicap duymalıyız. Görmek istediklerinin dışında başkaca fikirlerin varlığı, söze kavuşturulmasına mani olunduğu için, sene 2010 olduğunu da gözönünde bulundurduğumuzda hicap duymalıyız. Hala belirli kriterlerle, faydası olan, zarar gelebilecek diye ayrıştırmalara maruz kaldığımız, bir ucundan da bizlerin tutturulduğunu göz göre göre ısrarla devam dediğimiz için hicap duymalıyız. Listenenler, listelenmemişler, pek yakında listelenecekler denilerek oluşturulan sarmalı, açmazlar bütününe karşı ama şunlar bizden değil ötekilerin tümü bunlardan daha fazla listelenmesi gerekirdi diyerek ayardan ayara koşmaktan yorulamadığımız için hicap duymalıyız. Televizyonların kamu bilgilendirmesinin ötesinde resmi propaganda aracı haline dönüştürülerek, tektipleştirilmesine karşı sesimizi yükseltemediğimiz için, her akşam aynı arka kapakta öyle böyle diyerek iri iri beylik lafların sıralanmasından medet ummayı, kendimizi rahatımızdan ayrı tutmadan sürdürdüğümüz için hicap duymalıyız. Yoksunlaştığımız güncenin içerisinde karşılaştığımız bu kadar esef vericilik, dolu dolu anlamlandırılması gerekli olan zincirleme hatalar dururken, kimlerin nerelerden nasıl kaçırılıp, nasıl cukkalarını doğrulttuklarını ağzımız bir karış açık pür dikkat seyreylediğimiz seçme saçmalar ile beynimizi doldurduğumuz için hicap duymalıyız. Ekranların takip edilesi isimlerinin bile fakatla, amâyla aralarını bir türlü düzeltemediklerinden, yanlışa yanlış demekten bu kadar önyargılı olarak uzak durmalarına makul, mantıklı bir manalandırma getiremediğimiz için hicap duymalıyız.

Birgün her birimiz için geçerli olabilecek hak arama mücadelesinde somut gelişmelerin olmamasına veryansın ettiğimiz, özlük hakları ve işlerinin devamlılığı dışında başkaca bir amaçları bulunmayan, Ankara'nın soğuğunda 50 günden fazladır bunu ısrarla savunmaya devam eden Tekel işçilerine reva görülenler bu boyası iyice dökülen yapının merkezinde önemli bir gediği, hicap duyulası başka bir durumu karşımıza çıkartmaktadır. Somut bir biçimde taraf olmanın böylesi durumlarda gerekliliğini bir kere daha hatırlatmaktadır. Mücadele etmenin zorluğunu, emeğin tam karşılığını bulabilmek için gerekli olan özverinin nereye kadar hayatlarımızı kapsayabileceğini belleğe düşürendir. Göz önüne getirendir. Çekilen cefanın karşılığının tam olarak ne olabileceği konusu hala bir muamma olarak kalmayı sürdürse de, en azından bazılarımız için hayal kurmanın bile imkansızlaştığı bir zamanda ayakta kalabilmenin bayraktarlığını yapmaktadır, 10.000 işçinin tek yürek olmuş direnişi. Kelimesi kelimesine olmasa da ideolojik yaftasının peşisıra kurulan cümleleri çürütürcesine aidiyetlerini ve kimliklerini bir kenara bırakarak tek bir amaç doğrultusunda bugün dahi bütünleşilebileceğini dosta düşmana kanıtlanması Tekel direnişinin harcının bu kadar kuvvetli olmasını sağlamaktadır. Yoksun çaresizliklere tepkisiz kalmaktan, belleksizliğine yenik düşmekten, elindeki iş gücünün anlamından bir haber kalmaktan yitip gittiği düşünülen işçi sınıfının ayrıksılaştırılan seslerini tekrardan anlamını bulması teşebbüsü karşımızdadır. Endişe taşıdığımız bütün öteki konularda olduğu gibi üzerlerine ölü toprağı serpilmeye çalışılan, zamanın unutulanlar çöplüğüne terk edilmesine çaba sarf edilen yoksa daha fenasına hazırlıklı olun diye en başından uyarılarla, tenkitlerle, bizden günah gittilerle nefret dolu, gözden çıkartmaların bir seviyeden sonra hepimizin ortak makus kaderi olacağının bilincine varanların Tekel direnişi için sözlerini sakınmamaları bu günlerde hepimiz için gereklidir. İtham ve yargıların körlemesine bir biçimde genellendirmeler haline dönüştürülmesi, emeğin bugün yaşamış oldukları sorunların daha hakikatli bir şekilde tüm toplum kesimlerince benimsenebilmesi, desteğin artabilmesi için sığınabileceğimiz tek şey bilindik cümleler yerine Tekel işçileri gibi kararlı duruşlara ihtiyacımız olduğudur. Ne ona ne buna yaranmak için değil ne x ne y partinin güdümünde olmadan en doğrusu neyse onu ortaya çıkartmak Tuzla tershanelerinde, kot taşlama atölyelerinde ve maden ocaklarında yaşanan ölümleri, problemleri ve genel anlamıyla emeğin konumunu birbirlerine iliştirebileceğimiz büyük resmin oluşumunu olası kılacaktır. Gördüklerimizin bir hakikat olduğunu, kısa yoldan devlete kapağı atarak, yan gelip yatarak keyiflerini sürme lüksleri bulunmayanların, sendika bürokrasisinde fazlasıyla yer edinmiş renkten renge girenlerden uzakta neyse o halleriyle sadece yaşama tutunma mücadelesi verenlerin varlıkları için nihai adaletin ertelenemeyeceğini belirginleştirmektedir. 4 Şubat günü İstanbul’da Saraçhane Parkı’nda toplanan emekçilerin (tıpkı yurdun dört bir köşesinde olan diğerleri gibi) talepleri de bu beklentileri bütünleştiren bir kareyi karşımıza çıkartmıştır. Direnerek, yasal haklarının sonuna kadar verilmesini koşulsuz talep ederek, biat etmeyerek, hizadan çıkarak muhalefetin kuru kuruya lafazanlıklarla gerçekleştirilemeyeceğini, gerektiğinde taşın altına elleri, yürekleri koymanın elzemliğini de ortaya çıkartmışlardır. Sadede gelmemek için türlü çeşit ajitasyona inatla bel bağlayanların, önce onlar başlattı diyerek hedef saptırmalarına, kulaklarını enikonu tıkamalarına, hiçbir mülkiyetin alamayacağı özgürlüklerinin kendi ellerinde bulunduğu yanılgısında nihai bir sahiplerinin olduğunu ve onların sözlerinden çıkmalarının kendi hayırlarına olamayacağının tehditleri ile doldurulan demeçlerle iyice derdest edildikleri iklimde anlamlı bir “hayır” sesinin yükseltilebileceğini idrak ettirmişlerdir. Eylem sırasında okunan ortak metinde bizim de satır aralarında değinmeye çalıştığımız gibi; "Tekel işçisi lütuf beklemiyor, hakkı olmayan bir şeyi talep etmiyor. Kölelik düzeni olan 4/C'nin içine girmeyeceğim, kimseyi de bu cendereye sokmayın, diyor. Tekel işçisi güvenceli, kadrolu ve örgütlü çalışmak, evine ekmek götürmek derdinde. Sosyal sorumluluk taşıyan siyasetçiye düşen işçileri tehdit etmek değil, taleplerine kulak vermektir." Vicdan sahibi olanları bir kere daha karar anının yaklaştığı uyarısını yapan bir görünüm kıssadan hisse. Kelimelerin çarpıcılığına sırtımızı dayayıp, öncül ardıl olanların gittikleri yollardan yürümek de bizlerin ellerinde. Ulaşmak için tünelin ucunda yer alan ışığa, ümide koşmakta. Yargılarımız ve mevkilerimizden arındığımızda o kadar insanın yaşamak zorunda kaldıklarını daha rahat çözümleyebilmek, hiçbir şey elimizden gelmiyorsa empati kurabilmek, yadsımadan, yargılamadan karara varabilmek bizlerin insiyatifindedir. Tayfun Er’in 4 Şubat 2010 tarihinde Birgün gazetesinde yayınlanmış (ilk yayın Yeni Harman dergisi) olan Bak, Dövüşenler De Var başlıklı yazısını bir tamamlayıcı okuma parçası olarak sizlerle paylaşıyoruz:

İşçi, kadın, anne ve devrimci sosyalist olarak bizim gurur duyduğumuz Sevim, artık TEKEL işçisi olarak da bir simge olmuş durumda. TEKEL işçileri; sınıf mücadelesinin, muhalefetin nasıl olacağının, burjuva hükümetinin nasıl sarsılacağının dersini veriyorlar
TEKEL işçilerine destek için AKP il binasına yürüyoruz. Belediye İşçisi Gürsel Ulaş da var, “TEKEL İşçisi Yalnız Değildir” diye belki de en içten, en gür sesle o bağırıyor. Biraz önce eşi Sevim Ulaş’ın gözaltına alındığını televizyondan o da izlemiş. Sloganlar arasında Sevim’in görüntüleri konuşuluyor. 70’lerin başından bu yana sosyalist solun kavgasında en önde yer almış emekli işçi bir ağabeyimiz, “Sevim nasıl da itiyordu polisleri” diyor. Herkes görüntülerde dikkatini çeken bir parçayı söylüyor. Kalabalıktan bir ses, polisler tarafından yaka paça götürürken Sevim’in “Kadın polisiniz yok mu sizin?” diye bağırdığını söylüyor. Sevim’in dostu bir kadın arkadaş, gülerek ve gururla “Söyler” diyor. Aklım Sevim’in bileğinde, kısa bir süre önce bir iş kazasında bileği çatlamıştı. “Yatarken” değil, tütün balyasını kaldırırken...
Telefon trafiği sürüyor, Sevim’e ulaşıyoruz, ifade vermek için beklediğini kendi sesinden duyuyoruz. Ankara’daki yol arkadaşlarımız zaten oradalar. Sevim, benim kardeşim ve yol arkadaşım. Üye olduğu sosyalist partinin -ÖDP’nin- İzmir İl Yönetim Kurulu ve Parti Meclisi Üyesi. Fotoğrafta onca polisin arasında görünen Sevim üstündeki beyaz örtü atkı, şal değil kefen. AKP Genel Merkezi’ni bizim jargonumuza göre “basmaya” gitmişler.
Sevim’i tanıyıp da sevmemek mümkün değildir. O, bizim aramızda hep örnek bir devrimci sosyalist olarak bahsettiğimiz birisidir. İşçi, kadın, anne ve devrimci sosyalist olarak bizim gurur duyduğumuz Sevim, artık TEKEL işçisi olarak da bir simge olmuş durumda. TEKEL işçileri; sınıf mücadelesinin, muhalefetin nasıl olacağının, burjuva hükümetinin nasıl sarsılacağının dersini veriyorlar.
TEKEL’in içki kısmı 2004 yılında 292 milyon dolara satıldığında kasasında 348 trilyon TL, deposunda ise 70 trilyon TL’lik içki vardı. Alan şirketler birliği elindekinin % 92’sini 2006’da Texas Pacific Group’a 810 miyon dolara, misliyle büyük bir kâr kazanarak sattı. Özelleştirme adı verilen “organizasyon” sonucu 9 fabrika kapatıldı. Hem üzüm üreticisi hem de TEKEL işçisi mağdur edildi. Özelleştirme yeni bir yatırım değil, sadece servet transferidir. Dolayısıyla sermaye birikimine bir katkı da sağlanmıyor. Satılan TEKEL niteliğindeki işletmeyse, bunu alanlar da TEKEL niteliğindeki şirketler oluyor ve çok iddia ettikleri serbest piyasa yapısı da oluşmuyor.
TEKEL’in sigara bölümü ise 2008’de British American Tobacco’ya satıldı. Bu satış sonrası 5 sigara fabrikası kapatıldı. Perişan olan tütün üreticilerinin sayısı yaklaşık yüzde 60 azaldı, 200 bin ton olan tütün üretimi de 93 bin tona düştü.

EMEKÇİYE SALDIRININ DA TARİHİ VAR
Bir zamanlar bu ülkede tütün üreticilerini savunan, kendinde sınıfın ötesinde kendi için sınıf olanlar da vardı. İzmir’in girişindeki bir duvar reklâmında: “Şehir güzel, kızlar güzel, neden jantlar güzel olmasın” yazıyor. Onların anladığı, dervişin fikri neyse zikri de odur misali medyanın anlattığıyla bilinçlere kazınan anlam elbette başka. İzmir’in asıl güzel kadınları ise başkadır. Onların isimleri söylenmez. Mine Bademci, Urla’da bir bağ evinde 12 Eylül’e karşı direnirken 22 Eylül 1980’de öldürüldüğünde 18 yaşındadır; cansız bedeninde ise 32 kurşun vardır. Buca Eğitim Enstitüsü’nü kazanmasına rağmen okuluna devam etmeyip, tütün işçileri arasında devrimci çalışmaya devam etmiştir. 1962’de Alaçatı’da doğan Mine, tütün ekimiyle uğraşan bir ailenin kızıdır. İşte şimdi Sevim’leri kapitalizmin, emperyalizmin karşısında savunmasız bırakmak için Mine’ler öldürüldü. Tütün kokulu, şiir ömürlü “fırtına kız”ın ağabeyi ve yol arkadaşı Salih Bademci de Temmuz 1980’de öldürülmüştü.
Kuşkusuz mücadelenin de emeğe, emekçilere, safını işçi sınıfının yanı olarak belirleyenlere saldırının da bir tarihi var. 24 Ocak Kararları’yla başlayan emekçilere saldırı, 24 Ocak’ın silahlı hali olan 12 Eylül’le zirveye vardı. Darbeleri, sınıfsal temelinden kopararak burjuvaziyle, sermayeyle bire bir bağını gizlemek istiyorlar. Bürokrasi görece özerk davranabilir, ama sınıflar üstü değildir. Bonapartist rejim, iktidarı burjuvazinin çıkarları adına elinde tutar, ama bunu yaparken sanki sınıflara eşit mesafedeymiş yanılması yaratır.

EKONOMİK MODEL DAYATTILAR
1980 öncesi uygulanan ithal ikameci model de emperyalizmin borç ve sermaye ihracına uygun bir modeldi. İkinci Dünya Savaşı sonrası, sömürgeciler, sömürgelerin ağır masrafları ve bunun karşılığında yüklendikleri risklerin yerine bir başka siyasi model geliştirdiler. Bu elbette sadece sömürgecilerin dış dinamiğiyle olmadı, iç dinamikler de bu yöndeydi. Milliyetçilikte bir patlama oldu ve pek çok devlet ortaya çıktı ve bu devletlerin hemen hepsi de eski sömürgelerdi. Görünüşte bağımsız, özünde bayrak bağımsızlığından ibaret devletler başta olmak üzere, Türkiye de dâhil olmak üzere bir ekonomik model dayattılar: Devlet egemenliğinde, müdahaleciliğinde bir kalkınma. Bunu yaparken de elbette, batıya yetişmek için, Batıyı taklit etmek gerekir dediler. Oysa kapitalizm, Batının kendi iç dinamiğiyle, a priori olarak ortaya çıkan bir sistemdi. Diğer ülkelerde ise a posteriori olarak sunulan bir model vardı ve bu modele uymak da zorunluydu. Bu ülkelerin biçimsel bağımsızlığı, Batı’nın fayda/masraf analizi sonucu karar verilmiş, bir yeni ve içsel sömürgecilik biçimiydi. Oysa o ülkeler zengin olduğu için diğer ülkeler fakirdi zaten. Bir de yalan uydurdular “kalkınma” dediler adına.
70’li yılların ortalarından itibaren kapitalizm yapısal bir krize girdi. Refah devleti, müdahaleci devlet anlayışı, Keynesci ekonomik politikalar gitmiyordu artık. Bu krizden çıkışı da, devletin tamamen ekonomiden çekilmesi gerektiğini ileri sürerek aşmaya çalıştılar. Artık kalkınma sözü ortadan kalkmıştı, sosyal devlet olgusu bitiyordu ve neoliberal dalga esiyordu. Bunu yaparken de o ülkelerin kahve edebiyatı yapan yazarlarını da anormal maaşlarla atlarının terkisine aldılar. Onlar görünürde cahil halka “doğrusunu” öğretiyorlardı. Dün de solcu değillerdi, o yüzden hiç dönek olmadılar.

ULUS DEVLETLERİ BİTİRMEK İSTİYOR
Kapitalizm, geçmişte bir milli pazara ihtiyaç duyuyordu ve bu da ulus-devletle sağlanıyordu. Oysa şimdi “Çok Uluslu Şirketler” (ÇUŞ) dünya sanayi üretiminin yaklaşık yüzde 80’ini gerçekleştiriyor. Burjuvazi adına küreselleşme denen, sermayenin uluslararasılaşması nedeniyle geçmişte bağımsızlığını desteklediği ülkelerin şimdi de çözülmesini, ulus-devletlerin bitmesini istiyor. Çünkü bu devletlerin işleyişi uluslararası kapitalizmi, emperyalizmi olumsuz etkileyebiliyor. Bu bağımsızlıklar da, IMF, Dünya Bankası aracılığıyla pratikte yok ediliyor. Zenginin şerefi, fakirin ise onuru vardır. Şeref, onuru parasıyla döver.
12 Eylül 1980 burjuvazinin bayram günüdür. Emekçilere, işçi sınıfına ve onların davasını savunanlara karşı kanlı bir darbedir. Bugün TEKEL işçilerine yapılan saldırı, 24 Ocak ve 12 Eylül bilinmeden anlaşılamaz. Kenan Evren, kürsülerden hep işçilerin yüksek ücret aldıklarını söylüyordu. Bir ara garsonlara -amiyane tabiriyle- kafayı takmış, garsonların çok yüksek ücret aldıklarından yakınıyordu. Üniformalı liberalizm, has adamları olan Özal’ı darbe sonrası hemen bakan yapmıştı. Özal döneminde de 12 Eylül’ün emekçilere yönelik saldırı politikaları, birkaç göstermelik uygulama dışında, aynen izlenmiştir. Siyasi olarak da bir süreklilik izleniyor ve Mine Bademci’nin yol arkadaşı Hıdır Aslan, bizzat Özal ve emrindeki ANAP’lıların oylarıyla 1984’te idam ediliyordu. 24 Ocak’ın mimarı Özal açıkça “12 Eylül olmasaydı 24 Ocak programının neticelerini alamazdık” demişti.
O zaman Özal’a övgüler düzenler ki bunlar bütün darbelerin önce kışkırtıcısı sonra da destekçileriydi, şimdi de TEKEL işçilerine saldırıyorlar. Onlar hep aynı tarafta, biz de öyle... Tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği için olmuştur, bugün de TEKEL işçileri bir tarih yazıyor ve olması gerekenler oluyor.
24 Ocak’ın Başbakanı Demirel, 60’lı yılların başında dönemin ABD Başkanı Johnson’la, Başkan Yardımcısı iken çektirdiği fotoğrafını oy isterken büyük bir marifetmiş yapmış gibi olarak kullandı. Başbakan oluşunda bu fotoğrafın önemli bir payı vardır.
Sevim, benim kardeşim ve yol arkadaşım. 12 Eylül 2009’da faşist darbeyi protesto ettiğimiz yürüyüşte yan yana yürürken bir fotoğrafımız var. Demirel’in Johnson’la fotoğrafı varsa benim de Sevim’le var. Hayatınızın özeti bazen bir fotoğraftır. O fotoğrafta kimlerle yer aldıysanız, ona göre de “yeriniz” belirlenir.
http://www.yenidendevrim.org/resimler/ekler/7369e37b2aa1404_ek.jpg

Yürüyüşte taşınan fotoğrafların arasında Mine Bademci’nin de fotoğrafı vardı. Sevim Ulaş, bu ne güzel bir soyadıdır ve Sevim’e ne de yakışmaktadır, TEKEL işçisi bir emekçi olarak kendilerine yapılan sınıfsal saldırının kaynaklarını ve saldıranların babalarının kimler olduğunu gayet iyi biliyor. Mine düşüyor, ama şimdi Sevim yürüyor; Mine’nin neden vurulduğunu da bilerek yürüyor. Onlar; Tağmaç, Erim, Talu dediler, biz Mahir, Hüseyin, Ulaş dedik. Onlar Demirel, Evren, Özal dediler, biz ise Mine, Hıdır, İlyas dedik. Burjuvazi ile emekçilerin mücadelesi işte bu, hiç uzlaşamıyor ve hâlâ sürüyor ve sürecek de...
TEKEL’de dibine kadar bir sınıf çatışması yaşanıyor. Bu çatışmayı burjuvazinin CHP, MHP gibi diğer partileri sureti haktan görünmek için ve kendilerince siyasi rakiplerini yıpratmak için kullanmaya çalışıyorlar elbette. İktidarda Derviş’in CHP’si veya Halit Narin’in MHP’si olsaydı, bu kez AKP’liler aynı şeyi yapacaklardı. Burjuvazinin renk katalogunda AKP yeşil, CHP sarı, MHP ise kahverengidir ve hepsi de burjuvazinin tablosunda çeşitli renk ve biçimlerde rollerini oynarlar. Faşizmin ve/veya burjuvazinin emrine kalemlerini kiralamış olanların sanki o işçilerin yanındaymış gibi yapmaları da doğaldır. Bütün bunlar tereddütte bırakmasın, yaşanan bir sınıf kavgasıdır. TEKEL işçileri rüzgârı işçiden yana estiriyor.... Saflar netleşiyor, boyalar dökülüyor...

Not: TEKEL işçilerinin eldiven, bere, çorap, iç çamaşırı, çay, şeker, bardak ve strafor ihtiyacı var. Dayanışma için adres: TAKSAV Atatürk Bul. No: 127/10 Bakanlıklar-Ankara

Tel: 0312-4197318
*Yeni Harman’da yayınlanmıştır.

Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?
(Ahmed Arif – Anadolu Şiirinden)Boşlukta yankılanan ümittir bizi ayakta tutan, bu keşmekeşlik sarmalında hiç olmadığımız kadar diri kalabilmemize vesile teşkil edendir. Düşüp de kaldığımız kaldırımlarda, tur bindirilip geride kaldığımız koşullardan yeniden ayağa kalkabilmemiz için el verilmesinin karşılığıdır. Köşeye sıkıştırılmışlığımız karşısında her an ortada görünmeyen ama orada olan bir gediğin açılabileceğini bildirendir. Günün dönüşmeye, hayat akıp gitmeye devam eder iken kayıpsızlığımıza sevinmemize neden olan da bu ümittir. Kaybettiklerimizin değerini bilincimize kazıyarak sıfıra da insek yeniden başlayabileceğimizi zerk edendir dimağlarımıza. Görünen köy kılavuz istemez. Karşılaştığımız ve güncel olanın dahilinde sunulanların, yaşananların, gayret gösterilen, eteklerinden çekilen, sahnede kalması için daha çok çaba sarf edilen ya da her an alaşağı edilmesi için hamlelerin bekletildiği bu sundukları ki biz onu hayat olarak tanımlıyoruz, önümüze çıkarttığı geniş resmin kenarından gördüğümüz hiç ama hiç bir şekilde o direnç noktalarında yalnız olmadığımız, omuz vereceğimiz, omuz alacağımız birilerin olduğunu çözümleyebilmemize imkan tanır. Tekel işçilerinin öncüllükleri ile yaşama tutunmak için sonuna kadar direnebilmenin, ümidi son ana kadar taşımanın gerekliliğini bilahare tekrar etmeliyiz. Koşulların ve şartların giderek daha kötüsüne mahkum ediliyor olsak da, elimizdeki avucumuzda maddiyattan gayrı, onurlu bir yaşam filizinin bulunduğunu, onu ta içimizde taşımaya devam ettiğimiz gerçeğidir kısa girişin ezcümlesi. Yüreklerini karartanların, seslerini bir anda suspus edenlerin, öteki öteki deyip kendisini onlardan uzakta ayrıştırmaya devam eden hayalci yaşayanların, bu sefer olmasa da bir dahaki sefere kendilerine böyle bir hayat piyangosunu vurup vurmayacağı belli olmayanların yüz kızartıcılıkları karşısında sığınılabilecek bir barınak, ümit. Kısa bir görünüm, ufacık bir metin bile bunu anlamlandırabilir, tıpkı geçtiğimiz Pazartesi akşamı canlı olarak yayınlanan Deuss Ex Machina programının başlangıcında alıntıladığımız Turgut Uyar’ın dörtlüğü gibi "Hazırladım hazıra durdum giydirdim gölgemi Kuş çığlığı senin bölgen sorma benim bölgemi Aşklar telef olur gider sokak köpeği gibi Gitsin. Harcansın bazı şeyler. Sen dur e mi" Tek yönden ve tek bakışımdan mümkün olduğunca daha derinlere bakabilmeyi, kimi zaman kısıtlılıkla mümkün mertebe sunmaya gayret eden Makina’nın çarklarını döndürmeye devam ettiğimiz 286. bölüm dahilinde, bu istikamet üzerinden şekillendirilebilecek bir dinlencelik seçkisini oluşturmaya çalıştık. Yönü ve kapsamsallığı ile kelimelerin karşılığına denk düşebilecek, o lazımgelen ümidin tılsımını tanımlandırmaya yardımcı olacak sesler bu kapsamın dahilinde sunuldu. Müziğin alelade bir dolgu olmasından ise gerçekten bize lazım olanları bulabileceğimiz bir çatı olduğu noktasından hareketle, dönüşerek, dönüştürerek ses dehlizleri arasında dolaşmaya devam ettik. Kısa yoldan tanı konulamayacak sorunların, aşılamayacak duvarların, korku öğesi haline dönüştürülenlerin bolluğu karşısında hakkaniyetli bir ümidi tesis edebilmek için müzik, edebiyat ve sinema bizlere beklentiler doğrultusunda en elzem olanı sunacak olduğuna inancımızı korumayı sürdürerek. Makina’da albüm önerisi olarak sizlerle paylaşmak istediğimiz Hendrik Weber ya da bilinen ismiyle Pantha Du Prince bu belirginleştiriciler doğrultusunda minimal techno sınırlarında yapılandırılmış müziklerle beraber yeteri kadar açık ve cesur, tavizsiz bir ses erimini kulaklarımıza sunmayı başarır. Rough Trade’den yayınlanacak olan üçüncü uzun çaları Black Noise’a dair söyleyeceklerimiz ile beraber Pantha Du Prince’i ve onun nadide müziğini takdimimizdir.

Techno insansı olanın makineler ile türetilebilirliğini kanıtlayan bir müzik türüdür. Steril, yeknesak olmayan aksine sürekliliği sağlanan sesler, farklı okumaların, anlamlandırmaların çıkartılabileceğini pek çok kez kanıtlamayı başarmış örnekleri, içeriğinin dahilinde dinleyenlere sunulduğu nice önermeyi barındıran bir müzik disiplinidir. Sesin dönüştürülebildiği müddetçe geliştirilebildiği, ucu bucağı olmayan bir zamane metaforlar tarlası olarak da değerlendirebilmek mümkündür. Özellikle 1990-2000 dönemi dahilinde ortaya çıkartılmış, tanım kazandırılmış olan Amerika’da Detroit’in bayraktarlığını (Kevin Saunderson, Derrick May, Juan Atkins, Robert Hood vd.) yaptığı, Avrupa’da ise Almanya’nın (Wolfgang Voigt, Basic Channel, Thomas Fehlmann, Robert Henke vd.) öncüllüğünü gerçekleştirdiği minimalist kuşağın, techno’nun soy ağacında ilk başta demiş olduğumuz önermeyi geliştiren ve derinleştiren bir bütünlüğü karşımıza çıkarttığını tekrarlamalıyız. Müziğin yetkin bir biçimde pek çok farklı çıkarsamayı beraberinde getirmesinin mümkün olmasını bugün yıllar sonra dinlediğimiz kimi kayıtlarda duyumsayabilmek halâ olasıdır. 2000’li yılların içinde yayınlanmış minimal techno etiketine sahip ama içeriğinin bu geliştirilebilir örnek dizgisinin tamamen gözardı edilerek, tekdüze bir döngünün birbirinin peşisıra ayrı kayıtlarda kullanıldığı yapımlardan uzakta bir kurgu anlam kazandırmaya çalıştığımız. Her dinleyişte yeniden kelimelerin dökülüvermesine imkan sağlayabilecek kadar yetkin bir doğaçlamanın, tadılmamış ses deryalarının kulaklara sunulduğu bir alaşımdır minimal techno. 2002 yılında faal olan X-ist.com sitesi için kaleme aldığımız ilk derli toplu incelememize konuk ettiğimiz Hamburgeins toplamasının ardında yer alan Dial ekibinden birisi olan Hendrik Weber ya da Pantha Du Prince melankolik ses yüzeyleri arasına ilintilediği çoğu zaman çiseltili, puslu ama iç karartmayan, aksine zihin açmakta mahir teorileriyle beraber minimal techno döngüsü dahilinde incelenebilecek yeni bir yolun varlığı üzerinde kurgulamalarını paylaşan bir isim olarak takip edilesi olduğunu salık vermiştik. Minimalist eşiğin bütünüyle gözardı edilmeden yeniden tanımlandırıldığı, Köln Techno’sunun popüler olanla ilintisinden ve Frankfurt ses eriminin kaideleri yıkan yüksek bass destekli döngülerinden ayrıksı bir duruş kulağa çalınmıştı Hamburgeins toplaması aracılığıyla. David Lieske, Paul Kominek ve Peter M. Kersten üçlüsü tarafından temellendirilen Dial dönemin alıp başını giden minimal techno türevi ses odakları arasında heyecan verici bir cevheri tanımlandırmaktaydı. Melodik geçişkenlikler, tılsım barındıran armoniler, hareketli olmayan ama sakil de durmanızın mümkün olmadığı dans edilebilir figüratif çıkışlar ile bugünden farklı olarak taze bir müzik sunumu gerçekleştirilmekteydi. Pantha Du Prince olarak kariyerine devam edecek olan Hendrik Weber’in müziğiyle ilk tanışıklığımız bu toplama albümde yer edinen Glühen 4 ve Panthel namlarıyla kaydettiği parçalar aracılığıyla olur. Elena Lange, Mense Reents ve Thies Mynther ile Bas gitarist olarak yer aldığı, spacepop, artpop grubu Stella’nın üyesi olduğunu çok sonraları tesadüfler neticesinde öğreneceğimizdir. Alternatif müziklerin birbirlerinden aldıkları kuvvetle yeni çekim alanları, yeni önermelere zemin sağladığı günlerden bu yana müziğini geliştirmeye çalışan bir üreticidir Hendrik Weber ya da Pantha Du Prince. Modellenebilir, örnekleştirilip kalıba dökülebilir bir techno estetiğinden uzak, alabildiğince genişletilip, esneyebilen, muhteviyatının tam olarak kesitirilemeyeceği sürpriz seslere her daim şans tanınan bir kurgulama sanatçının müziği için atfedebileceğimiz ilk önerme olacaktır. Kurgu gelişimi dahilinde melodik kesitlerden, deneysel ara yollara, endüstriyel pop figürlerinden, techno’nun dinamik çıkarsamalarına kadar değişkenlerin sürekli yer değiştirdiği bir ses kütüphanesi tanımı sanırız daha hakikatli bir çözümleme için kayıtlar hakkında notlarımızı iletmeden önce yeterli olan ön bilgiyi sağlayacaktır.2004 yılında Dial etiketiyle yayınlanan debut çalışma Diamond Daze pratikte minimal ses eriminin diğer müzikal türler ile bağlantılarının kulaklara servis edildiği bir bütünlük olarak dinleyicilerle paylaşılır. Bir yanı geçmişte biriktirilmiş, dinlenerek özümsenmiş olan seslerle diğer yanı henüz çok yeni duran bir dans müziği ekolünün hemhal ettirildiği bir kurgulama yolu tercih edilir. Sanki bir bulmacanın eksik parçalarını yazar gibi çözümlemeye başladığınız ilk hamleden sonra olabildiğince çözümlemenin kolaylaştığı bir sihirli kayıt karşımıza çıkartır. Minimal techno teorilerinde alışılmış olanın dışında deneysel kesişimler tıpkı Lawrence, Isolée, Markus Nikolai, Superpitcher, Akufen vd gibi dönem içerisinde gelişmekte olan birbirlerinden değişik kolajlamaların paralelinden cesurca bir adım olduğunun altını çizeceğimiz örnekler ihtiva eder Diamond Daze. Albümün açılışında yer alan Suzan, hayatın parçalanmış hikayelerinden bir kesidi arz edercesine durağan ambient tonlu girişin hemen ardından techno sınırlarında cereyan eden karşılaşmaları, yıkımları manidar bir şekilde kulağa taşıyan melodramatik bir enstantane ile perde denilir. Mahir techno seslerinin kudretli yansı ve izdüşümleri arasına serpiştirilmiş olan deneysel betiklerle kotarılmış olan St.Denis Bei Licht, piyanoda türetilmiş olan minimal titreşimlerin techno odağında başka bir yapılandırmaya evrildiği hatta hafiften de olsa dans ettiriciliğin ilk yankısı olan The Right For Romance ile katmanların derinleştirildiğini, müziğin ise giderek daha iyi bir rotayı arşınladığını belirtmeliyiz. Detroit techno mümessiliğini layıkıyla yerine getiren sert endüstriyel basların zuhur eylediği Satin Drone türün klasik unsurlarının yanında bu seslerle nasıl bir deneysellik ortaya çıkartılabilir sorusunun net bir yanıtını barındıran bir ara türetim olacaktır. Bol eko takviyeli spacepop girizgahının hemen ardında bitiveren, saydamlaştırılmış Köln technosu Circle Glider albümün de doruk noktalarından birisidir. Dominik Eulberg’in detaylı doğa seslerinden derleyerek kurguladığı organik techno damıtımlarına yakın duran, açmazlarımızı daha rahat gözlemleyebilmemize imkan sağlayacak kadar bütünleşik, hakkaniyetli ve dinlendikçe anlamlar çıkartabilmenin daha rahat olduğu bir belgesel kayıt olan Butterfly Girl, Diamond Daze albümünde yegane parça seçilmesi gerekli ise tek başına bu yükü taşıyabilecek örnek olarak anılabilir. Cocteau Twins’in benzeşsiz ses eriminde Elizabeth Frasier’ın nefes kattığı özgünlük damarından esinlenilmiş olan Sad Saphire, Pantha Du Prince külliyatının nasıl bu kadar çarpıcı olduğunu yeterince kuvvetli bir şekilde kanıtlayan, belki çok dikkatli dinlediğinizde ikinci bir R.V., Dexter hadisesi olarak da değerlendirebileceğiniz dram / sekansı olarak albümün finaline ulaşırız. Sisler altında kalan bir vedianın canlandırıldığı, gidişlerin ne zaman olacağını kesitemesek de kaçınılmaz olanın vakti geldiğinde nasıl tıpış tıpış o kasvet yükünü çekmeye başladığımızı, hemen herşeyi yeniden gözden geçirmeye hazır olduğumuzu kendimize bile hissettirmeden başladığımız yolculuğu simgeleştiren Glycerine’le son nokta konulur. Anlam kazandırıp, kudretli ses erimlerinde yeniden şekillendirdiği müzikler Pantha Du Prince’in bir prodüktör olarak paylaştıklarını manidar bir şekilde gerçekçi kılmaktadır. Hayattaki kırılmaları ve dönüşümleri gözleyebileceğimiz, arada sırada karşılaştığımız çıkmazları, ışıksız, ıssız kalışlarımızı, kimsesizliğimizi, kederlerimizin çoğaltımlarını her defasında anımsatan yetkin bir tasvirci kimliği karşımıza çıkmaktadır. Hemen yer yaptığı kayıtta, imzasını kondurduğu her bir parçada buna dair detayları hissedebilmek mümkündür. Müziğin bu kadar özümsenmesinin yegane yolu ne kadar da kendimizle bütünleştirdiğimizden dolayı değil midir? Bilim Kurgu yazının mihenk taşı olmuş yazarlarından James Graham Ballard’dan alıntılanmış; kırılgan ama derin bir ışık vardı cümlesinin üzerinde bina edilmiş olan 2007 tarihli This Bliss albümünü bu değerlendirmenin ışığında mercek altına almak mümkün olacaktır. İlk albümün tereddütlü, bazı anlarda lo-fi gürültülerden beslenen yapısının daha kararlı, birbirlerine geçiş paylarının bırakıldığı akustik, elektronik dengesinin kararında ayarlandığı bir düzenek ortaya çıkartır Pantha Du Prince. Sanatsal bir kurgulama, yapıt kaygısıyla anlaşılmaz itici bir önerme olmasındansa herşeyin yerli yerine oturtulacağı, dinlendikçe anlamlandırılabilir detaylara, yorumlara ev sahipliği yapan kaydın açılışını ağırdan alınmış techno döngünsünün sarmalayan zil seslerinden berrak bir kompozisyonun derlendiği ambient-dub-techno Asha çalışmasıyla gerçekleştirilir. İngiliz minimalist kompozitörlerden Robert Skempton’ın yazdığı Saturn Strobe, sanatçının yapmaya çalıştığı sentezi netleştiren, çözümlemeleri kesintisiz bir biçimde uygulamaya geçiren bir örnek olarak anmak mümkündür. Yalın olduğu kadar yenilikçi klasik akımı techno gibi uygulaması ve ilintilenmesinin son derece dikkatli bir biçimde yapılması gerekli olan, ki tersi pek çok örneği resmen yüzüne gözüne bulaştırmış projelerin olduğunu çeşitli kaynakçalarda görülen bileşkede Pantha Du Prince iki farklı müziği birbirine lehimlemiştir. Açık bir biçimde ilan edilen zamane bir manifestodur kanımızca Saturn Strobe. Karanlığın kasvetini yükselttiği, ümidi silip süpürmeye çalıştığı şimdilerde gerçekten lazım olanın kısacık da olsa bir önerme, bir el, bir ses olduğu gerçeğini hatıra düşrümeyi başarmaktadır. Yetkin technoesque döngü endüstriyel gelişimin yanında insanlığımızdan da uzaklaşmamızı, akustik yansılar ve Skempton’ın partisyonu ise tüm bu harala gürele içerisinde nasıl bir sağduyuya ihtiyacımız olduğunu artık hicap duymanın bile resmen reklam edildiği şimdilerde hiç değilse oralara kadar düşülmemesi gerektiğini, herşeyin kararında kalması gerektiğinin sinematografik bir kurgusu sunulur. Albümün daha en başında minimal techno ve ötesi için lalettayin kurguları sınıf dışı bırakmayı başaran bir önerme olur. Derinden yükselen techno döngüsünün evreler aşıldıkça bir gece fonu olmasını sağlayan, tek bir döngü ile yarım saati aşan kayıtlar üretip bunu da minimal techno diye lanse etmeye çalışanlara, shoegaze’den, minimal house’a referans noktaları arasında dolaşmakta olan Walden 2 parçasına kulak kabartmalarını salık verebiliriz. Kırılganlaştırılmış techno nağmelerinin birbirleri arasında paslaştırıldıkları gidip geri dönen döngüler dahilinde, değişkenliklerle albümde atfedilmiş ışık hüzmesinin canlandırıldığı Eisbaden, albümün deneysel alaşımları içindeki öncüllüğü olan, Deuss Ex Machina külliyatının da favorilerinden birisi olmuş White Out parçası akademik minimalizmin dans müziği kültüründe nasıl yeniden şekillendirilebileceğini pek çok mahir öncülü gibi başarmaktadır. This Bliss’in kapanışında bütün çalışma boyunca cereyan eden etkileşime göndermelerin çözüme ulaştırıldığı ışığın hissedilir bir şekilde yansımasının duyumsanabileceği, deneysel kesişimler ile Dial’ın başatlığını yaptığı Hamburg minimalizm ekolünüm temsil edebilecek parçalar arasına dahil olmuş Paranoid Writings-Seeds of Sleep güzellemesi ile final gerçekleştirilir.Her bir kayıt ayrı bir basamaktır Pantha Du Prince için. Kimi zaman hayatta karşılaşılanlara karşı yeni yollar keşfetmek için bir arayüz, kimi zaman bir metinden alıntılan cümlenin yansıttıkları ile tanımlandırılmış dünya tasvirine değişik yaklaşımlar, en olmadık anlarda gözyaşlarına boğulmanıza neden olan ezeli yüklerinizin, acılarınızın aynı anda hep beraber görünür kılınmasını sağlayabilecek kadar ustaca kotarılmış ikrar düzeneği sanatçının çalışmalarını daha özgün kılmaya yetecek kadar çeşitliliği aynı anda suna bir bütünlük karşımıza çıkartmaktadır. Topyekün farkındalılık için önce yürekten dinlemenin, anlamanın, ısrarcıl yaftalara ve susturmalara sarılmadan izahatları işitmenin gerekliliğini duyuran önermeler üçüncü uzun çaları olan ve Rough Trade etiketinden yayınlanmış Black Noise çalışmasıyla yolumuzu kesiştirmektedir. Joachim Schütz (Arnold Dreyblatt Trio) ve Stephan Abry (Workshop)’nin Hendrik Weber’e eşlikleriyle derlenen saha kayıtlarından alt yapısı oluşturulan Black Noise albümü günlük kakafoninin duyumsatmadıklarını, izansızlığı, kötü hallerin tümüne dair nitelkli, söz söyleme gereği hissettiren bir belgesel kayıt haline dönüştürülür. Taşlar yerleştirildiğinde ortaya çıkan imge farazi bir kurmacadan çok daha hakiki bir görünüm olarak dinleyicinin beklentilerine yanıt bulabileceği bir kayıt haline evirir Black Noise albümünü. Minimal techno’nun doğal seslerle bütünleştirilerek yeniden tanımlandırıldığı, kullanılan zil seslerinin drone tınılarına dönüştürüldüğü Lay In A Shimmer parçasıyla dinlencelik başlatılır. Elektro-akustik tını hüzmelerinde derlenmiş olan kesitlerin, techno vurgusuna haiz ritmlerle dansının canlandırıldığı Abglanz, Chk Chk Chk’ten Tyler Pope’un bas gitarıyla konuk olduğu ve programımız içerisinde paylaştığımız The Splendour parçası “indielektronika” kırması seslerden mürekkep bir dinlencelik olarak, giderek yükselen bir dans döngüsünün içerisine dinleyiciyi etkileşimli bir biçimde davet eder. Techno’nun değişkenliği üzerine oldukça ilginç bir deneysel kayıt olarak albümde yer edinen ve Panda Bear’den Noah Lennox’un kendi yazdığı vokalleriyle konuk olarak yer aldığı Stick To My Side, doğaçlama havasıyla popüler kültür klişelerini iğneleyen, Pantha Du Prince öncesi Stella günlerine bir selam olarak da düşünülebilecek yapısıyla Black Noise’da ön plana çıkmayı başaran kayıtlar arasındaki yerini alır. Detroit Techno’nun uzun zamandır unuttuğumuz bereketli, emek verilmiş ses kolajına, endüstriyel tınılarla beraber kotarılabilirliğine dair yetkin tasarı Satellite Sniper, albümden hemen önce Dial etiketinden yayınlanmış kısaçalardaki versiyonu 12 dakikayı aşan, krautrock’ın techno ile bileşiminin en ulaşılabilir örneklerinden Behind The Stars’ın yenilenmiş düzenlemesi gibi sadece belirli başlı müziklerle haşır neşir olmayan, kulağı değişik, türetilebilir seslere meraklı olanları yeterince tatmin edecek bir güzelleme olarak Black Noise’da yerini alır. Dünyanın bugünkü haline dair çıkarsamaların canlandırıldığı kullanılan zil seslerinin bir uyarı aracı olarak parçanın merkezine konumlandırıldığı Welt Am Draht parçası, aynı zamanda Rainer Werner Fassbinder’in 1973 yılında Daniel F. Galouye’un ‘Simulacron Three’ romanından yola çıkarak senaryolaştırdığı yapıma ithaf edilmiş film müziği olarak görülebilecek, kuvvetli bir aforizmadır. Black Noise dahilinde drone ağıdına dönüşen Im Bann parçası gibi uzun bir süre etkisinden kolay kolay kurtulamayacağınız yüzeylerle karşılaşabilirsiniz. Albümün kapanışını gerçekleştiren Es Schneit, bütün bu saha kayıtları ile derlenmiş olan, oradaki, ama dikkat edilmedikçe fark edilmeyen kara seslerin belirginlik kazandırıldığı nefesi kuvvetli bir pop ambient kurgusu olarak son dönemeci tamamlar. Pantha Du Prince’in Dial çatısı altında yayınlanan kayıtlarından bu yana gelişimini sürdürdüğü bir müziğin mihmandarlığını yapmaktadır. Gürültünün iyice dibe çekildiği sabah saatlerinde dinlenildiğinde daha fazla manalar yüklenebilecek Black Noise gibi albümler, enikonu sığlaştırılan minimal techno müziği için henüz herşeyin bitmediğini gösteren bir nitelik kazanmaktadır. En zor anlarda bile hayata yeniden tutunabilmek için dirayetli olmanın gerekliliğini çözümleyen sesler muhteviyatının dinlencelik listenize farklı olana dair dönüşümü sağlaması temennisiyle...

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Bak, Dövüşenler De Var – Tayfun ER – Birgün
Aman Oyuna Gelmeyin! – İçeriden Kumandan – Erkan GOLOĞLU – Radikal
Tekel Direnişi ve Yetim Hakkı? – Mehmet YUSUFOĞLU – Sendika.org
Tekel İşçileri Bu Ülkenin "Turnusol Kağıdı"dır! – Mustafa SÜTLAŞ – Bianet
Erdoğan’ın Tekel Çıkışı Ya Da AKP’nin ‘Tek’eli – Evrim ALATAŞ – Taraf
Unutarak Uyansam – Süreyyya EVREN – Birgün Pazar
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Şu Anda! Şimdi! – Bandista – Tayfa Bandista
İlmil İlmik Örülen Direniş: Tekel – Süheyla DOĞAN – Bianet
İkiz Cinayetler – Cüneyt UZUNLAR – Açık Koyu
Ölüm Üzerinde Hak ve Yaşam Üzerinde İktidar - Michel Foucault’dan Rollama – Proscenium Arch
Antisemitizle Suçlanan Yahudi – Naomi KLEIN Söyleşisi – Mete ÇUBUKÇU – Radikal 2
Pantha Du Prince Preps Black Noise – Resident Advisor
Markus Guentner Official
Mike Slott At Myspace

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – makina10.45[nospam]gmail[dot]com – Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Humanity In Motion II – Winnie’s Human
Winnie’s Human Flickr Page

Resim – Evren ÖZESEN – Tekel Direnişi

Pantha Du Prince Photos Courtesy From Below Listed Web Site:
Pantha Du Prince Official

>>>>>Poemé
Çadır Kuşağı – Salim JABRAN

İstersem gülümserim,
kolay ne var bundan.
Ama karanlığı kalacak gözlerimde
mezar çiçeklerinin,
bir yaşlı selvinin karanlığı kalacak,
alt üst olmuş yurdumun köylerinde,
acı sessizlikle kuşatılmış yurdumun köylerinde,
yıkıntılar arasında güçbelâ ayakta duran
bir yaşlı selvinin.

Hangi halkı parçalamıştır tarih,
parçaladığı kadar benim halkımı?
Halkım benim oldu toprağımdan,
saçıldı dört bir yana halkım benim.
Daldı yurdum uykuya
iççekişleri arasında ufkun.
Bense burdayım,
gözlerim kapkara, zifir gibi,
çadırların karanlığını taşır gözlerim.
Çocuk dudakları değil bu dudaklar artık,
analarını çağıran dudaklar değil,
döndüler kuru bir ekmeğe,
çağırmazlar hiç kimseyi.

Siz orda barıştan dem vurun hâlâ,
ben burda durayım köksüz.
Ben burda boşluğa asılmış bir tavan.
Çadırlarda büyüyen bir kuşağım ben,
ben, çadırlarda çoğalan.
Bir daha kulak verin,
bir daha dinleyin beni:
Büyüyen ve çoğalan bir kuşağım
ben kara çadırlarda.
Kalsın sizin ekmeğiniz sofranızda.
Uyuyayım ben burda aç ve susuz.

Ama tarih dört açsın gözünü
bizim çadır kuşağına.

Çevirenler: A. KADİR - Afşar TİMUÇİN
Kaynakça: Şiir.gen.tr

No comments: