Sunday, March 14, 2010

Deuss Ex Machina # 291 - When The Word Comes From Your Mouth We'll Begin To Live

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_291_--_When The Word Comes From Your Mouth We'll Begin To Live

08 Mart 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Four Tet – There Is Love In You (Domino Recording Company Ltd.)
>1<-Hayko Cepkin-Yolun Sonu (EMI Müzik Türkiye)
>2<-Valgeir Sigurðsson-Cold Ground, Hot (Bedroom Community)
>3<-Valgeir Sigurðsson-Dreamland (Bedroom Community)
>4<-Flica-Seing (Self Released)
>5<-Flica-Commes (Self Released)
>6<-Murat Esmer-Shangri-La (MP3 / Bağımsız Yayın)
>7<-Murat Esmer-İhtimaller (MP3 / Bağımsız Yayın)
>8<-Four Tet-Angel Echoes (Domino Recording Company Ltd.)
>9<-Four Tet-Plastic People (Domino Recording Company Ltd.)
>10<-Ripperton-A Simple Thing (Green)
>11<-Ripperton-Farra (Green)
>12<-Pawel-Wasting My Time (Dial)

When The Word Comes From Your Mouth We'll Begin To Live (291) – Zor Değildir Aslında Muteber Bir Yolda Karşılaşmalar. Karşıtlaşmadan Cephe Almadan Sözü Anlamaya Gayret Edebilmek. İşttiğimiz Kadarından Ne Kadarını Bilmiyoruz Hiç Düşündünüz Mü? Masalları Değil Gerçekleri Konuştuğumuzda Yaşanası Bir Dünyamız Olacak [Fi Tarihinden Bu Yana Medeni Olmak? Trapezler Arasında Sözcükler Dizininden]

>>>>>Bildirgeç
“Önümde dursan ve bana baksan; içimdeki acılar hakkında ne bilebilirsin ki; ben seninkiler hakkında ne bilebilirim ki? Ve ayaklarına kapanıp ağlasam ve anlatsam; sana cehennemin sıcak ve korkunç olduğunu anlatsalar; benim hakkımda cehenneme ilişkin bildiklerinden daha fazla bilecek misin? Bu yüzden bile biz insanlar cehennemin kapısının önündeymişiz gibi birbirimizin karşısında o kadar saygılı, o kadar düşünceli, o kadar sevgiyle durmamız gerek.” Franz KAFKA

Doğruluğuna kâni olabilmek için didişip durduğumuz, her sıkıntılı anımızda yılmadan yeniden sözle, cümlelerle ilintilemeye çalıştığımız mütemeddin zamanımızın tüm alışılmadık sesleri hayat sahnesini kapsamaktadır. Birbirlerine benzemekten kaçınmayan, sorunların aynı tonlardan hep aynı söylemlerle bina edilerek, ayrıştırmaları körüklediği vâredilmiş tüm dengeleri tarumar etmek dışında da başkaca bir sonuca ulaşılamayan, alışkın olmadığımız seslerdir bu notumuzda paylaşmaya çalıştığımız. Hemen her an apayrı bir eşikte kopartılan fırtınaların yankılanmasıdır. Bir an olsun tereddüt etmeden, düşüncelerin nasıl olur da bu kadar ivedi bir biçimde yeni ayrıştırmaları beraberinde getirebildiğinin ibretlik yansılarını ihtiva ettiğine zihnimizi yoramadığımız bir yığıntıdır alışılmadık sesler. Kurallar olarak sunumlandırılmışın dışındaki her ne varsa en başından sorgulamanın gerekliliğini unutmamızı salık veren bir evredir alışılmadık sesler. Çıkartılan her bir vavelyada esasları değil dolambaçlı yolların çözümsüzlük sokaklarında daha fazla vakti heba etmemizin amaçlanıldığı bir düzenektir alışılmadık sesler. Makul olanın tanımlandırılmasına itinayla yaklaşabilseydik bugünlerde bambaşka bir dünyada yaşıyor olacağımızı idrak ettirendir alışılmadık sesler. Kabuslar dört bir yanımızı sarmalarken, kimin kime, hangi sözün nereye bağlantılanabildiğini ve aslında neler olduğunu idrak etmekten uzakta kalışlarımızı simgeleştirendir alışılmadık sesler. Varsa yoksa aynı girift döngünün içerisinde işitilmeye ramak kalmış yaftalamaların, sorunların çözümsüzlüğü üzerinden kurulmuş yeni düzenlemelerin saha daraltımlarıdır karşımıza çıkartılanlar. Öyle ya ne gereği var anlamaya, insanlığımızın geldiği noktada hala aşamadığı sorunları çözmeye uğraş vermeye, fikir olarak tanımlandırılanların belirli bir tarafa ait olmadan, dahası en başından hakir görülmeden sağduyuyla kulak kabartılmasına izin verebilmenin mümkünatlığına bir şans tanımaya. Değersizleştirerek herşeyi, içeriği boşaltarak, gerçekliklerin yerini tantanalarla doldurmamızdır bizlerden beklenen bu alışılmadık sesler diyarında aba altından sopayla gösterile gösterile uygulamaya çaba sarf edilmekte olanlar. Kaderin taşıdığı bir merhale değildir, yazgı olarak sınıflandırarak, kabullenmeye daha dünden razı olup! sesimizi iyice kıstığımız. Kısmak zorunda bıraktırıldığımız. Zorunlulukların hiddetinden kaçabilmeyi hemen her yeni eşikte bir önceki sorgudan arta kalanlar ile sonu gelmeyecek bir döngünün içinde boşa dolaştırılmaktan kurtulmanın öznesidir. Ayrışıtırılıp faydalı, zararlı diyerek hangi konuda üzerimize ne gibi tanımlandırmaların eklentilendiğini anlayabilmenin anahtarıdır alışılmadık sesler. Çağrısını duyumsamaktan uzakta kaldığımız âkil idelerin görünürlüğünü çoğaltabilmek taşın altına koyduğumuz elin çokluğu, çoğaltımlarıyla mümkün olacak, bir hakikate dönüşecektir alışılmadık seslerin diyarında. Hizadan çıkarak dile getirilmeye çalışılan töz aslen bugünlerde içinde bulunduğumuz karamsarlık özneli, yılgınlıkla terbiye edilen, hiddetli sözler ve kinayeli imalarla dile getirilmeye çalışılanların, çözüm önerilerinin hangilerinde nasıl da büyük hatalar yapmakta olduğumuzu ortaya çıkartacaktır. İnsanlığımızdan başka çözümlemeleri gerçekleştirebilecek herhangi bir varlığın bulunmadığı bilinmesine karşın hala bu kadar kine tutkun, ötekileştirmenin ve yargıların boyunduruğu altına almaların hezeyanına vurgunluğun karşısında nasıl bir yol irdelememiz gerekmektedir? Kördüğüm haline dönüştürülmüş olan açmazlarımızdan kurtulabilmek için daha hangi uyarmalarla yüzleşmemiz gerekmektedir? Alışılmadık sesler dört bir yanımızı kapsamaya devam eder, ufkumuzu daraltmayı sürdürürken yönlendirmelerden kurtularak elbirliğiyle bir adımlamayı gerçeğe dönüştürmek hala mı bu kadar zordur? Kendiliğinden çözülmesini umduğumuz veyahutta o beklenti içine saplı kalarak ardımızda bıraktığımızı varsaydığımız tüm sorunlar için geçerli olabilecek, durup birkaç dakika üzerinde düşünülmesi gereken bir eşiktir alışılmadık seslerin günyüzüne kavuşturduğu detaylar. Daraltılmışlığın içerisinde hakikatli sorulara hangi aralıkta sıranın gelebileceğini düşündüren haller. Anlamak konusunda çabalanmadığımız tam aksine, içlerinden birisi olduğumuzu zannettiğimiz tarafımıza ait önermelerin dışarısındakilere kelam dahi ekleyemediğimizi belirginleştirmektedir. Bu doğrultuda dur durak bilinmeksizin bir yenisinin daha bina edilmeye çalışıldığı sorun kümeleri karşımıza çıkmaktadır. Beklentisizlikler içerisinde işitilmez olduğu sanrısına kaptırılıp gidildikçe, nasıl olsa bu sorunlara sıra gelmez diye istiflerini bozmayanların da mevcudiyetleri çoğaldıkça alışılmadık seslerle olan sürekli imtihanlarımız devam edecektir. Tâ ki koşmaktan yoruluncaya kadar, tâ ki ucu hepimize dokunup can kırıklarımızla başbaşa kalakaldığımız anlara kadar sürecek bir devinim tekrar sahnede olacaktır.

Dört bir yanımızı korkularla donatarak, daraltarak söylemleri, kalıplara dökerek eylemleri, yaftalarla birbirlerine tutturarak olguları ve yeni bir başlangıç için sabrederek adım atmaktan çekindiğimiz müddetçe bu portrenin tersinin mümkün olamayacağı âşikardır. Bizlerin, onların sorunları diyerek ötekileştirme gayreti içerisinde bulunduğumuz olgulardan başlayarak güncelliğin sınırlarında kısa bir turun ardından gözlemleyebileceğimiz detaylarla beraber bu durumu irdeleyebilmek olasıdır. Nasıl da kolaylıkla safların keskinleştirilebildiğini, sözlerin işitilmez kılındığını, yaftalara dayanak aramak için nasıl da çarçabuk tefrikaların çoğaltıldığını görmek söz konusudur. Anlamak bir yana kulaklarımızı daha çok tıkayarak, hemen her şeyin tozpembe olduğu yanılgısına zemin teşkil eden görmezden gelmelerimize bir çözüm bulamadan, gördüğümüz hakikatleri başkalarına da faydası olabilir! diyerek anlamazdan gelerek alışılmadık sesler diyarından bir arpa boyu yol alamayacağımız hüzünlendirici ama yalın bir gerçek olarak önümüze serilmektedir. Sorunları aşma çabasına girmedikçe epey uzunca bir süre daha bu eşikte dört dönmeye devam edeceğiz. Önyargılarımızı zihinlerimizde taşımaya ısrarla devam ederek, ayrıştığımız konularda illa ki hak sahibi olduğumuzun inadına ve ısrarına sonuna kadar sahip çıkarak, çözümlenmesi gerekli olanları değil de vakti heba eden, köprünün altından çok suyun akmasını sağlayan günübirlik heyhulalarla ilgilenerek daha da ötesini zaten tahayyül edemiyoruz. İş bu noktada sanrılarımızın bağlayıcılığı, ya tersi olursa bir gün sorusunun devamlı olarak yankılanmasının da bu kısır döngünün devamlılığını sağladığından bahis açabiliriz. Baskın olanın karamsarlık olduğunu nefessiz kalışlarımızdan, sözün durmaksızın aynı kırmızı hatlara ne hikmetse takılı kalmasından da çıkartabilmek olasıdır. Geçtiğimiz senenin temmuz ayından bu yana üzerinde uzlaşılmaya çalışılan ve nihayetinde sol hareketin artık doğru düzgün bir alternatif yapısı olarak temellendirilme gayretiyle yola çıkılan Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin henüz kuruluş aşamasında vermiş olduğu firelerle parçalarına ayrılmayı nihayetlendirilemeyen solun nasıl düze çıkartılabileceğinin sorusuyla gündemin satırları arasında dolaşmaya başlayabiliriz. Alışılmadık seslerin hep aynı nağmeleri duyumsatmasının yanında nihayet farkındalılığı arttıracak, artık hissedilmez kılınan ayrışımları çözümleyebilecek bir oluşumun temellendirilebilirliği neden bu kadar yokuşa sürülmüştür? Şimdi anlamlandırılması gerekli olan, yanıtı bulunması lazımgelen budur. Ortak bir dil ve kimlik yaratabilmek için hangi şartların olgunlaşmasını beklememiz gerekmektedir. Bekleye bekleye göçüp gideceğimiz hakikatini kinayesiz bir biçimde ilave ederek. Geçmişi unutuşumuz, elimizde kalanlarla yeniden yola çıkamamız biraz da hassas dengeleri oynatmak istemediğimiz için olabilir mi? 39 yıl önce memlekette hemen her şeyin topyekün değişimini tertipleyen, düzeni dönüştürürken insanları yalnızlaştıran, sorgusuz sualsiz itaate zemin hazırlayan darbenin bugüne izdüşümü hakkında 68’liler Dayanışma Derneği ve Devrimci 78’liler Federasyonu ortak bildirgesinden kısa bir alıntı gerçekleştirelim “39 yıl öncesinden 12 Eylül 80’lere, olağanüstü hal rejimlerine, yeni darbe girişimlerine, Susurluk, Şemdinli, Botaş’taki ölüm kuyuları ve Ergenekonlara, balyoz darbe planlarına uzanan darbe düzeni, emperyalizmle bütünleşmiş kontrgerillanın sinsi plan ve provokasyonlarıyla bugüne kadar uzandı ve hala da sürüyor. Sosyalizm ve demokrasi mücadelesinin açık kalmış bu hesabı kapanmadıkça, cunta geleneği ve doğurduğu kirli ilişkiler, faili meçhul cinayetler, emek ve demokrasi güçlerine saldırılar, katliamlar sürecektir. Darbe düzeninin kurumsal bir güç olarak karşımıza çıkmaması için askeri vesayet rejimi tasfiye edilmeli, darbe ve muhtıraların hesabı sorulmalı, 12 Eylül Anayasası lağvedilmeli, yerine katılımcı ve demokratik bir Anayasa yapılmalıdır. Darbelerin bahanesi yapılan TSK İç Hizmet Kanunun 35. Maddesi kaldırılmalıdır. Darbecilerin rütbeleri sökülmeli, ünvanları geri alınmalıdır.” Gerçeklerin herhangi bir kısatasa ve ön şarta bağımlı bırakılmadan dillendirilebildiği bir ülke özlemi hala mı çok uzaklardadır? Ütopyalar değildir beklentilerimizim tümü nihayetinde yolunu oluşturmak artık bir yerinden başlamak zorunda olduğumuz demokrasinin gerçekten temellendirilip, yaşanabilir kılınacağı bir ülke özlemidir. Hep aynı terennümlerle alışılmadık sesleri işitmektense her birimizin farklılıklarını duyumsayabileceğimiz, korkusuzca fikirlerimizi öne sürebileceğimiz, yılmadan yoldan çıkmadan da duvarları aşabileceğimiz günlerin özlemidir notumuzun ezcümlesi. 10 Mart tarihli Birgün Gazetesi’nde yayınlanan, Tanju Arman tarafından gerçekleştirilmiş Noam Chomsky röportajını bu bağlam dahilinde tamamlayıcı detaylarla bezeli bir okuma olarak sonsöz kabilinden ekliyoruz.“Noam Chomsky ile Türkiye-ABD ilişkileri, Ergenekon, TEKEL ve DTP hakkında Boston’da konuştuk. Profesör Noam Chomsky seminerlerde ve söyleşilerde tanıtılırken New York Times tarafından kendisine atfedilmiş olan “...belki de dünyanın en etkili aydın lideri” tanımı kullanılır. Chomsky bu tanımı hep gülerek düzeltir; zira iltifat sanılan kısım cümlenin yarısıdır ve cümlenin ikinci yarısı “....peki neden Amerika hakkında bu kadar kötü şeyler yazıyor?” şeklinde devam eder. ABD eşrafı ile pek hoşlaşmaz. Boston’daki M.I.T. ofisinin kapısı açıldığında karşımda yüzü aşkın kitabın yazarı, hakkında belgeseller yapılmış, dünyanın en çok tanınan düşünürlerinden 82 yaşındaki dev Chomsky, tevazusu ile heyecanımı dindiriyor, bahsettiği tüm insani değerleri birebir uygularcasına, törpülenmiş bir ego ile sorularımı sabırla yanıtlıyor. Türkiye ile gayet haşır neşir olduğunu bildiğimden sorulara verdiği detaylı yanıtlar şaşırtmıyor, ancak bakış açısının kapsamı bildiğimiz veya bildiğimizi sandığımız konulara derinlik kazandırıyor. Memleket ahvalini eğrisi ile doğrusu ile ondan dinlerken büyüdüğüm coğrafya ile sanki yeniden tanışıyorum.”

»Türkiye şu sıralar Ergenekon davasından TEKEL işçileri ve destekçilerinin protestolarına kadar ilginç evrelerden geçiyor. Din bazlı muhafazakâr iktidar parti Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde ilk kez ‘dokunulmaz’ bir orduyu darbe girişimleri konusunda sorgulayabiliyor. Sizinle darbe konusunu ele almak istiyorum.
Hükümetin din bazlı olduğu kesin ama muhafazakâr olarak tanımlanmalarını ilginç buluyorum. Zira laik hükümetlerden daha yenilikçi oldukları bir gerçek.

»12 Eylül 1980 darbesi bir ‘demokrat’ tarafından, Jimmy Carter ABD başkanı iken desteklenmişti...
Evet, bu doğru.

»Söz konusu darbenin ve bu dönemde oluşturulan anayasanın reformu için Avrupa Birliği’nin yönlendirdiği bir süreçten geçiyoruz ve Cumhuriyet tarihi darbelerinin olumsuz etkileri hâlâ gündemimizde. Sizce ABD ve Türkiye ilişkilerinin evrimi çerçevesinde Obama yönetimi yeni bir darbe girişimini destekler mi?
En son 2003 yılında ABD yönetimi bir darbe istemişti zaten. Hatırlarsanız Paul Wolfowitz Türk ordusu yöneticilerini darbe yapmadıkları için epey azarlamıştı. Türkiye herkesi şaşırtarak halkın yüzde 95’inin iradesi ve isteği doğrultusunda Irak savaşına ‘hayır’ dedi ve ABD’nin yanında yer almadı. ABD’de bu hareket bir hakaret olarak algılandı. ABD’nin demokrasiye olan nefreti o kadar uç noktalarda ki (Türkiye’nin bu seçiminin nedeni) fark edilmedi bile. Wolfowitz’i örnek vereyim, New York Times ve Washington Post gibi gazeteler onu ‘İdealist Şef’ olarak nitelemişti, hatta bu kadar demokrasiye ‘âşık ve adanmış’ birinin kendini biraz tutması gerektiği bile ima edilmişti. Wolfowitz ve Collin Powell demokrasiye olan ‘tutkularını’ 2003 yılında Türk ordusunun kulağını çekerek ifade ettiler, hatta Wolfowitz darbe yapmadıkları için Türk ordusunun ABD’den özür dilemesini bile ‘rica’ etti. Çok net bir şekilde Türkiye’nin görevinin ABD’ye yardım etmek olduğunu hatırlattı ve halkın seçiminin pek birşey ifade etmediğinin altını çizdi. Unutmayın, kendisi aynı zamanda demokrasi aşığı ‘İdealist Şef’! ABD popüler basın/medyasında bu davranışı eleştiren bir yazı bulamazsınız. Neden? Çünkü bu davranış, bu tepki gayet ‘normal’ ve sistematik. Bir başka ilginç nokta, bu gelişmelerin ortamını hazırlayanlardan Donald Rumsfeld ve ürettiği Eski Avrupa/Yeni Avrupa tanımı. Bu tanıma göre Eski Avrupa halkın çoğunluğunun iradesini savunan/uygulayan hükümetler, Yeni Avrupa ise İtalya’da Berlusconi-İspanya’da Aznar gibi liderlerden oluşuyor. Hatta ABD demokrasiye olan sevgisini Berlusconi’yi de Beyaz Saray’a davet ederek İtalyan halkının yüzde 80’ninin onaylamadığı bir süreci göz ardı ederek gösterdi.

»Şu meşhur ‘gönüllülerin kolalisyonu’ (Coalition of the willing)...
Evet, bu ‘gönüllüler’den Aznar ABD’de o kadar seviliyordu ki Bush ve Blair onu davet edip savaş ilanını beraber yaptılar. Aznar bu dönemde İspanyol halkının yüzde 2’sinin desteğini almıştı. Geleceğin örnek demokratik lideri!
Elbette bütün bunlar gayet sistematik ve popüler basın yayın/medya bunları size anlattığım biçimde yayımlamaz, ABD ve İngiltere’nin demokrasiye olan nefreti o kadar yer etmiştir ki bu gerçekler görülemez hale gelmiştir. Bir başka örnek; New York Times Türkiye muhabirinin (Stephen Kinzer) 90’lı yıllarda Türkiye’ye akan silah desteğini tamamen yok saymasıdır. 1984’te başlayan ve Clinton hükümeti döneminde zirve yapan bir silah akımından bahsediyoruz. Türkiye, Clinton döneminde ABD’nin desteklediği (İsrail hariç) en büyük silah alıcısı konumuna geldi. Bu silahların kullanımının sayısız vahşetin yaşandığı 3500 köy ve kasabanın tahribi, onbinlerce kişinin katledilmesi ve milyonlarca kişinin göçü ile sonuçlanması şaşırtıcı değil. Clinton silah gönderdikçe vahşet arttı. Unutmayın, Clinton’un bu dönemde Türkiye’ye gönderdiği silah adedi tüm soğuk savaş döneminde yapılan silah yardımından daha fazladır. Kinzer bu konuda herhangi bir bildiride bulunmamıştır. Elbette İstanbul’da yaşayıp milyonlarca kişinin göçünü fark etmemek imkânsızdır, ABD ve genel medya bu kadar acımasız bir dönemden herhangi bir rahatsızlık duymamıştır.

»ABD yine aynı dönemde Balkanlar’da bir kahraman olarak algılanılıyordu.
Kesinlikle. Hatta 1997’de popüler basın yayın kuruluşları Clinton’ın dış politikasının en saygın dönemini yaşadığını büyük bir onur, gurur ve rehavet ile bildiriyordu. Sırbistan’da yaşananlar NATO bombardımanından evvel elbette olumlu değildi ancak uluslararası standartlara göre fark edilemez seviyedeydi. Bombardımandan evvel toplam 2000 kişinin öldüğünü biliyoruz ancak asıl katliamın NATO bombardımanından sonra zirve yaptığı batı basınında yer almıyor. Orada yaşanan trajediyi asıl bu bombardıman alevlendirmiştir. Sırbistan Batıda hazımsızlık yaratırken NATO sınırları dahilindeki vahşet ABD, Almanya, Fransa gibi ülkeler tarafından desteklenmiştir. Bu ikiyüzlülük o kadar uç noktalardadır ki, bahsettiğinizde Batıda hırçın bir tepki ile karşılaşırsınız. Sırbistan’da yaşananlar elbette kötüdür ancak büyük güçlerin desteklediği felaketler çok daha kötüdür. Büyük medyada bunları yazamaz, konuşamazsınız.

»Dolayısı ile ABD hükümetinin başında hangi parti olursa olsun bu düzenin, zihniyetin değişmeyeceğini söylüyorsunuz.
Clinton’dan daha liberal birini düşünebiliyor musunuz? Obama’ya bakınız. Mısır’daki meşhur konuşmasında İslam alemini ne kadar sevdiğini ifade etmiş ve hep beraber barış türküleri söylemek istemişti. Basın toplantısında baskıcı Mısır hükümeti hakkındaki düşünceleri soruldu -bu arada bu hükümete ‘baskıcı’ demek iltifat olur, en zalim yönetimlerden biri olan Mübarek hükümeti halkının yüzde 99’una oy hakkı vermezken herhangi bir itiraza işkence ile yanıt verir- Obama’nın bu soruya cevabı: “Ben ‘baskıcı’ gibi ifadeler ile kimseyi tanımlamayı sevmem.” Mübarek’i düzeni koruyan bir güç olarak görüyor ve arkadaşlığını sürdürüyor. Ortadoğu’da yaşayan ve İran’ın insan hakları suçlarından bahseden bir ABD’ye kahkahalarla gülmeyen birini düşünebiliyor musunuz? Mesela Türkiye’de yaşayan vatandaşların bunları görmemesi mümkün mü? Fakat batı ezberini bozmuyor, bunlar sorgulanmıyor.

»Beni şaşırtan da bu oldu. Bahsettiğimiz konular hakkında Batıda çok kısıtlı bilgi var.
Doğrudur. Beni Türkiye ziyaretlerimde etkileyen ve dünyanın hiçbir yerinde örneğini pek görmediğim unsurlar var; aydın, yazar, sanatçı, akademisyen, yayımcıların iktidar/güç odaklarına olan itirazları, protestoları ve sivil direnişleri örnek olacak düzeyde, hiçbir yerde böyle birşey görmedim. Bazen Avrupa seyahatlerimde Avrupa’lılar Türklerin AB’ye girecek medeniyet seviyesinde olmadıklarını söylüyorlar; bence Avrupa ve ABD’nin Türkiye’den demokrasi, dürüstlük ve entelektüel onur adına öğrenecekleri çok şey var. Bunu Avrupa’da birine söylemeye kalkın, size ay’dan inmiş bir yaratık gibi bakar. Bu gerçek tüm şeffaflığı ile ortadadır. Aydın kesimin Türkiye’deki direncine dünyada bir başka örnek düşünemiyorum.

»Sizce TEKEL işçileri ve destekçilerinin mücadeleleri Ortadoğu’da demokrasi adına bir sivil direniş örneği olabilir mi?
Elbette, Türkiye bir sürü konuda Ortadoğu’ya örnek olabilir. Bölgeye sunabileceği, önerebileceği çok şey var. TEKEL mücadelesi gibi bir direnişi Mısır gibi bir ülkede düşünebiliyor musunuz? Mübarek hakkında herhangi bir aydın ılımlı bir eleştiride bulunsa hapsi boylar.

»Suudi Arabistan’da da tabii...
S. Arabistan dünya rejimlerinin en vicdansız, en zalim, köktendinci örneklerinden biri. Petrol kaynakları onları ABD’nin sıkı dostu yapar ve eleştirilmez.
Güneydoğu’da bizi takip etmişlerdi
»Kürt kökenli vatandaşların temsiline değinecek olursak, sizce DTP’nin kapatılması sonrasında hâlâ bir gelişme söz konusu mu?
2002 yılında Güneydoğu’ya iki ziyaretim oldu. Farklı aralıklardaki ziyaretlerimde bile önemli gelişmeler tespit ettim. Ziyaretlerimden birinin nedeni kitaplarımı yayınlayan kişinin davası idi, bu davada yayımcımın yanında yer alacağımı öğrendiklerinde yetkililer kötü reklam olur diye davayı düşürdüler. Ancak tespitlerimde gözden kaçmayacak gelişmeler de vardı. Mesela oradaki avukatım ikinci ziyaretimde bölge valisi olmuştu. Gittiğimiz her yerde takip edilsek de, halkın ifadeleri konuşmalarımda bile etkili idi -mesela konuşma sonrasında bir Kürtçe-İngilizce sözlük hediye etmişlerdi bana- bu o dönemde, belki hâlâ, cesur bir davranıştı. Güvenlik görevlileri sıkıca takipteydi. Hatta arkadaşlarım ve bazı insan hakları gönüllüleri vatandaşlarla konuşurken dikkatli olmamı, biz gittikten sonra onların hayatlarının ‘zorlaştırılabileceğini’ söylüyorlardı. O tarihten bu yana gelişmeler bazen geriliyor, bazen adım adım ilerliyor. Böyle bir mücadele ABD’de Afrika kökenli Amerika’lılar için dört asır sürdü, sürüyor. Demokrasi adına kestirme bir yol olmadığı gibi özellikle Amerika’da bu mücadelenin evrelerinin ne kadar zaman aldığını belgelemek mümkün.
(Bu söyleşi editörler tarafından kısaltılmış ve modifiye edilmiştir. Noam Chomsky ile söyleşinin tamamını İngilizce olarak www.facebook.com/tanjuarman adresinden izleyebilirsiniz.)''Binlere kök salarak Kavramak hayatı derinden Ve ortasından geçerek acının Olgunlaşmak hayatın taa ötesinde, Taa ötesinde zamanın!'' dizeleri yazılmıştır Rainer Maria Rilke tarafından. Külliyatının engin derinliğinde saklı duran bir dörtlükte. Beklemediğimiz anlarda aldığımız yaraların, bir türlü ötesine geçemediğimizden kendimizi suçlar hale düştüğümüz ataletimizin, anlamaktan çok yargılamalarımızın çoğaldığı, nereye gidersek gidelim maalesef yanımızda taşımaya devam edeceğimiz gem ve kederin tıpkı ümit ve neşe gibi varlığının devamlılığını sürdürdüğü çemberin içerisindeyiz. Yazgılarımız olarak nakledilmiş işin aslında kurbanlığımızı anlamamıza vesile olan döngüdür adına hayat dediğimiz bu kapsam bütünü. Nicesinde toz kondurmadığımız hayallerimizin teker teker parçalandığına şahitlik mi etmemişizdir? Yıkıntıları arasında durduğumuz daracık alanda bir ışık hüzmesi yakaladığımızda tüm o yitirilmiş kuvveti bir gün geri kazanacağımıza olan inancımızı mı fark etmemişizdir? Nasıl olsa yolun henüz çok başındayız diyerek bir sonraki sahneye mi atmamışızdır layığıyla işitmelerimizi ve hakikatle birilerinin kaosunda yılmadan hayata tutunma isteğimizi tüketişlerimizi? Neresinden tutulursa tutulsun elde avuçta kalan son kırıntıları da mümkün olduğunca çabuk bir biçimde tüketmeye devam ediyoruz. Ne kimsenin derdine kendimize göre çok değerli olan vakitlerimizden paydalar ayırmakta özenli davranıyoruz. Ne dile getirilenlerin gerçek olabileceğine itimat gösteriyoruz. Ne de kasvetin bu kadar yoğun bir biçimde dört bir yanımızı kapsamasına karşın inatçılığımızdan vazgeçiyoruz. Anlamaktan kaçındıkça, işittiklerimizden korkar hale geliyoruz. Bir sonrasında bizleri mi bulacak yoksa bütün bu sert iklimin getirdikleri diye hayıflanır buluyoruz kendimizi. Endişeleniyoruz ama dörtlükte karşımıza çıkmakta olan yeniden başlayabilme dirayetini kendimizde bulamıyoruz. Yüzleşmekten kaçınarak, sert sessizlere fazlasıyla sahip çıkarak, dışarıya esip gürleyerek içinde fırtınalarını yaşamaya devam ederek yaşamı sürdürmeye devam ediyoruz. Eksik gedik de olsa yetiştiğimiz kadarına, özlemini duyduğumuz eskinin hatıratına yakın durabilmek için bir derman arıyoruz, sözcüklerden, dinlediklerimizin satır aralarından duyumsadıklarımızla bir bütün olarak. Belki de bu duruma fazlasıyla yatkın olduğundan, çözümlemelere imkan sunduğu için müzik hepimizin içinde bir o yana bir bu yana çırpınmaya başladığımız, boğulmaya resmen ramak kalmış hallerimizden kurtulabilmemiz için gerekli olanı sağlayacaktır diye bir ümit taşıyoruz. Ehveni şerin müziklerin arasında bir yerlerde saklı kalabileceği ihtimaline itimat etmek istiyoruz. Kulağımıza varmış olan tınıların makul nedir tekrardan tanımlama konusunda bize yol gösterebileceğini düşünüyoruz. Dream Endless’ın Limbo Pillow blogunda kaleme aldığı yazılarda değindiği gibi yazı yazmanın nedenleri üzerine düşünürken bu seslenişler karşımıza çıkmaktadır. Kendimize dair detayları anlamlandırırken işittiğimiz seslerin, duyumsadığımız notaların aslında görebilmek için çok da mahir olmaya gerek bıraktırmayan detayları önümüze serdiğini ifade edebilmektir bütün çabamız. Elbette mümkün olsa daha iyilerini sunabilsek Deuss Ex Machina çatısı altında tıpkı imrenegeldiğimz ve pek çoğunu sağ sütunda sizlerle paylaşmaya çalıştığımız diğer günce veya sitelerde karşılaştıklarımızla paralellikler barındıran içerikler kotarabilsek. Kişisel detaylarımızın tekil satırlarından öte hepimizi ilgilendirecek sorunlara bakış açıları getirebilmek için buralarda yer ediniyoruz. İşgal ediyoruz şu sanal alemin bir kuytusunu. Dertler bir olmadığından herhangi birisi için üzerinde düşünebilmeyi seslerle gerçekleştirmeye harala gürele uğraşıyoruz. Kimliklerimizden ve dinlediklerimizden bir eşik yapılandırabilmek, hemen her şeyin hazır lokmalar halinde sunulduğu, dışı farklıklar barındıran ama içi kof örneklerinden ayrı durmaya itina göstererek, bazen sözü fazla uzatarak ama esasında ne kadar da çok şeyi bilmediğimiz gerçeğini sizlerle beraber öğrenerek Makina çarklarını döndürebilmeyi amaçlıyoruz. Deuss Ex Machina’nın Pazartesi akşamı yayınlanan bölümü dahilinde iliştirip örneklendirme gayretkeşliğinde olduğumuz sunumlar bu muhteviyatın işitsel ayağını oluşturan bir kurgu yığını olarak Dinamo FM’den sizlerle buluştu. Akıp gitmekte olan zamanın hakkaniyestizliği karşısında hiç değilse birkaç kelamı çekincesiz ulaştırabilirsek ne mutlu bizlere. Kazım Koyuncu’nun sesini John Zorn’un melodikasında aramaya, Sabahat Akkiraz’ın sözünü Muslimgauze’un belgeleyici, iğneleyici, uyandırıcı kolajlarında bulabilmeye, Tuluğ Tırpan’ın tuşesini Adolf Plays The Jazz’in sesler ile kurduğu enstrümantal parçalarda anlamlandırabilmeye elbirliğiyle devam. Elektronik müziğin çok katmanlı yapısı içerisinde nev-i şahsına münhasır örneklendirmeleriyle zaman kesitlerini durdurarak ummadığımız çözümlelemeleri beraberinde getiren Kieran Hebden aka Four Tet’i beşinci uzunçaları olan There Is Love In You’nun başatlığında sizlere haftanın albüm önerisi olarak takdim ediyoruz.Duymakta olduğumuz müzikal sesler oluşturdukları çağrışımlarla beraber içselleştirilip, kendimize en uygun bulduğumuz anlamlandırmayla karşılaşmamıza vesile olan aracılardır. Kabuğumuza çekilip kaldığımız, sınırlarımızın dışına hemen hiç çıkmadığımız asri zamanda farkındalılığı arttırmaya gayret eden, çeşitlendirmelerin tek bir bakış açısından ve tek bir doğrudan ibaret olmadığını idrak edebilmeye imkan sağlayan bütünlük ortaya çıkartılır. Duyumsanan sesler, üretim biçimleri farklık gösterse de endüstriyel tını pasajlarından ortam müziği formüllerine kadar her yapılandırma dahilinde detaya kavuşturmaya çalıştığımız önermemizi pekiştiren örnekler karşımıza çıkartır. İhtimallerin gerçeklerle terbiye edilerek aşınıdırılması karşısında işitmekte olduğumuz sesler, okumakta olduğumuz yazılar, seyretmekte olduğumuz filmler özünü kaybetmemiş önermeleri ambalajından kurtardıktan sonrası bize kalmış bir aralıkta keşfetmemiz için hazır ve nazırdır. Keşmekeşlik ve kakafonik gürültülerden dertli dertli hayatta karşılaştığımız sorunların yansılarını ihtiva eden ağıtlara kadar bu bezeyişi ve üretimleri derinleştirebilmek mümkündür. İş ki ayırdığımız vakti yeterince iyi kullanabilmekten geçmektedir. Ne duyduğumuzu bilerek yola çıkılan her serüven olduğumuzdan daha farklı yapmayacaktır belki bizleri ama mümkün mertebe izansızlık ile donanmış olan, beklentisizliklerin kuyusunda terk edilmiş kalan hayalleri, düşünceleri ve hakikatleri bir şekilde yolumuzla bütünleştirecektir. Varabilmek için çaba sarf ettiğimiz, anlamlandırabilmek için itinayla kulaklarımızı dört açtıklarımız birbirlerine domino taşları gibi bağlı kalmış ve hamlelerin ona göre düzenlenmesi gereken hayat sahnesinde olan biteni tevekkülle karşılayabilmemizi de sağlayacaktır. Hafif bir meltemde yıkılmayacak, karşılaştıklarını her nasıl şartlar altında bulunursa bulunsun gözlemleyebilme ve idrak etme yeteneğine ulaşabilmek için müzik aslında gerçekçi bir yoldaşlığı sağlamaktadır. Herhangi bir beklenti içerisinde bulunulmadan, sözcükleri yanlış mı anlaşılır acaba diyerek engellerle donatmadan, basitleştirmeden akla gelenlerin dökülebildiği, ortaya çıkartılan her nitelikli müzikal prodüksiyonun dahilinde en başından bu yana savunageldiğimiz aynalamaları, gözün gör dediklerini buluşturan bir düzenek ortaya çıkartılır. Kieran Hebden’ın müzikal kariyerinin başlangıcına ulaştığımızda da bu mukabele yeteneğinin, etrafta olup biten seslere olan aşina halleri irdeleyebilmek mümkündür. Salt bir fon oluşturmasının dışında müziği hayatının merkezine konumlandırma yolunu seçenler için dikkat çekici bir odak olan İngiltere’nin çok katmanlı müzikal türetimlerinin Four Tet’e yolu ulaşana kadar sanatçının biriktirmelerinin sağlayıcısı olduğunun altını kalın kırmızı kalemle çizmeliyiz. Hebden’ın bağdaştırmaya çalıştığı kulağa yerleşmekte olan sesleri derleyip toparlayarak anlamlı birer görünüm haline dönüştürme yetisi olduğunu da ilave etmeliyiz. Ses muhteviyatına yapılan her müdahaleyle, kadrajın dışında kalanları anlayabilmek için birer çözümleyici, eşik atlatıcı imgelem dinleyicilerle buluşturulur. Sam Jeffers ve Adem İlhan ile temellendirdiği Fridge grubu müzikal kariyerinin temellerini oluşturur. Elektronik döngülerle bağlar ihtiva eden, post-rock terennümler o çatı altından Ceefax ve Semaphore albümleriyle dinleyicilere sunulur. Kieran Hebden’ın üniversite eğitimi sırasında edindiği bilgisayar ile yola çıktığı Four Tet projesi ise kişisel, avantgarde caz ile elektronik müziği birbirleriyle buluşturan denemelerin etrafında şekillendirilen bir yapı olarak 1998’den günümüze kadar deneysel, resmedilebilir kurgulamaların merkezindeki bir odağı temsil eden bir bütünlüğün temsilcisi olur. The Milk Factory’ye 2001 yılında vermiş olduğu röportajda değindiği üzere tekil seslerle yola çıkılan hemen pek çok ses örneğinin televizyon, radyo veya müzik çalardan tertip edildiği ve bilgisayar üzerinde birbirleriyle bütünleştirildiği bir üretim mekanizmasıyla kayıtlar ortaya çıkartılır. Trevor Jackson’ın Output plakevinden sunulan debut kırkbeşlik Thirtysixtwentyfive bu önermelerin ulaşılabilir ilk örneğini oluşturacaktır. Birbirleri arasında köprülemeler gerçekleştirilip serbest caz vezninden elektronik titreşimlere ulaşan deneysellikle mürekkep ve adıyla müsemma bir biçimde otuz altı dakika yirmi altı saniyelik bir kompozisyon ortaya çıkartılır sanatçı tarafından. Örnek sesler etrafında dolaşıma dahil edilmiş her unsurla beraber etkisi altına dinleyiciyi çekmekte pek de zorlanmayan bir kurgumasal bütünleştirilir. Eksik parçaların yapının içerisinde rutini durağana çeviren ve bir sonraki evrede kulağa çalınan yapılandırmada ulaştırıldığı deneysellik dozu kararında bir kurgu Four Tet’in zamanla geçeceği eşikleri çözümleyebilmemizi kolay kılan detaylarla süslenmiş bir temel kaydı temsil eder.1999 yılında Output etiketiyle yayınlanan debut uzunçalar Dialogue bu biriktirmelerin üzerinden yola çıkılmış hip hop ritmleriyle serbest caz müziğinin buluşturulduğu denemeleri içeren tümü bilgisayarda kaydedilmiş olmasına karşın akustik orkestrasyon hissiyatını fark edilir bir şekilde öne çıkartan detaylara haiz dönem içinde yayınlanmış olan elektronik müzik özneli kayıtlardan farklı bir temas noktasını arşınlamaya gayret eden müzikal bir derinlik karşımıza çıkartır. Formüllere bağımlı kalınmış ses erimlerinden mümkün mertebe uzakta durarak Kieran Hebden yeni olarak tanımlandırmaya ihtiyaç duyulacak katmanlarla bezeli ses yüzeylerini bütünleştirecektir Dialogue uzunçalarında. Akustik döngü üzerine bina edilmiş elektronik sinyallerin karşıladığı Space Of Two Weeks parçası özellikle son iki dakika içerisine sıkıştırılmış olan eklektik dans ettirir kurgusu ile farklı bir dinlenceliğe başladığımızı ifşa eden kurgusuyla kayıt açılır. Anticon etiketinden aşina olduğumuz folk nağmelerinin hip hop içerisinde kullanılmasıyla özdeştirebileceğimiz bileşeniyle Chiron, melodik kesidiyle psychedelic caz detaylandırması 3.3 Degrees From The Pole, kırkbeşlik olarak yayınlanmış 60’ların caz orkestralarını anımstan Misnomer gibi detaylarda ayrıştırılabilecek önermeleri kulaklarımıza ulaştırır Kieran Hebden Yarıda bırakılmış cümlelerin duyumsandığı egzantrik davul orkestrasyonu ile epey uzun bir süre sonra bile dinlenildiğinde etkisinden hiçbir şeyi kaybetmemiş olan serbest vezin caz sarmalı Liquefaction, breakbeat gibi aksak elektronik dans müziği disiplinlerinden apartılarak geliştirilmiş, doğallaştırılmış bir yapılandırmanın temsilcisi olur. Albüm doruk noktaları arasında anabileceğimiz ritmik döngünün hüzün yüklemli çoğaltımlarından kısa bir süreliğine de olsa ayrı kalmamızı sağlayan The Butterfly Effect, doğu ile batının müzikal yansılarının birbirlerine kavuşturulduğu farklı bir dinlencelik Aying ile kaydın sonuna ulaşırız. Albümün ilk nağmelerinden bu yana savunageldiği konuşmanın gerekliliği üzerine, karşılıklı olarak birbirimizi anlamamızın önemine dair çıkarsamaların birbiri peşisıra sunulduğu yapıların nihai olarak ulaştığı sonuç olan Charm, enstrümantal yüzyeleri arasına dahil edilen hint ezgileriyle çağrısını görünür kılan elektronik titreşimlerle kaydı nihayetlendirir. 2001 tarihli Pause uzunçalarında Hebden caz sınırlarından uzaklaşmadan oluşturduğu önermelerinin elektronika, ambient ve lo-fi disiplinlerinden terennümlerle yeniden şekillendirildiği rahat dinlenebilir ama nasıl bir kurguyu oluşturmaya çalıştığının temellerini anlaşılır kılabilecek ve debut albümün seslerini tekrar etmeden değişikliklere girişildiği bir önerme olarak dinleyicilerle buluşturulur. Rastlantısal geçişlerle, birbirini takip eden döngüler dahilinde iliştirilen seslerle beraber geliştirilmeye müsait bir ses evreni Four Tet’in müzikal çehresinin genel çerçevesini yavaş yavaş belirginleştirecektir. Pastoral müzik tanımının ilk kez hakkaniyetle kullanımına da Pause albümün aracılık ettiğini kısaca ilave etmeliyiz.Yüzeyler arasında derinlikli ses alıştırmalarının Kieran Hebden’ın çoklu yapılandırmalar olarak tasvir ettiği kurgu bütünlüğünde şekillendirilmesinin bir sonraki durağı Domino Recordings Co. etiketinden yayınlanan Rounds albümü olacaktır. Müzikal yeterliliğin az ama öz alet edevatla türetilebilir olduğuna yetkin, dinlendikçe farkındalılık sağlatacak önermelere sahip, elektronik titreşimlerin giderek hissiyat kuramı üzerinde ilerletildiği atmosferlerin duyumsanabileceği bir yapı ortaya çıkartılır. İlk iki albüm içerisinde yer edinmiş hip-hop nağmelerinin caz müziği ile buluşmasının tezahürleri Rounds kaydında genel anlamıyla elektronik müziğin deneysellikle bağlar barındıran tüm türevlerini kapsamaya gayret eden çözümlemelere dönüştüğünden bahis açmalıyız. Kolaylıkla sınıflandırılan, günübirlik üretimlerin yanında Rounds muhteviyatını oluşturan bileşenleriyle uzun soluklu bir dinlenceliği sağlar. Herşeyden önce zihinin bir köşesinde saklı durduğunu zannettiğimiz unutulmuşları birer birer yeniden canlandıran bir tılsım taşır. Dinlenen sesler açmazlarımızın üzerinden nasıl atlayarak yolumuzu düze çıkarttığımızı sandığımızı ama aslında herhangi bir yere ilerleyemediğimizi açık eden seslenişleri barındırır. İhtiyaç duyduğumuzda nasıl birdenbire tel başımıza kaldığımızı açık eden, kalp atışlarının atonal kesidiyle başlayan Hands parçası aradığımızın bir yardım eli olduğunu belirginleştiren doğaçlama caz hip-hop arasında bir noktaya tekabül eden vurgulama ile kaydın açılışını gerçekleştirir. Akustik gitarın derdest edilip, dönüştürülerek kurgulandığı elektronik sinyallerde gidişlerin izini süren She Moves She, kısacık süresine karşın elektro akustik dönence First Thing gibi birbirleriyle bağlantılar barındıran süreklilik arz eden yapıların kulağımıza ulaştığı bir deryadır Rounds. Kimseden icazet almaya gerek kalmaz kimi zaman, gördüklerimizi anlamlandırmak için. Ne kadar didinirsek didinelim, uğraş verirsek verelim bir türlü boyunduruğundan kurtulamadığımız karaşınlığın, türlü çeşit müsibetin kapımızı yokladığını hissederiz. İçimizden kalan son ümit zerrelerini de sıkıştırılmış zaman aralıklarında harcamak zorunda olduğumuzu anladığımızdan bu yana bitmek tükenmek nedir bilmeden daha iyisine ulaşabilmek için uğraş vermemiş düşünüp taşınmamış mıydık? Nedir bu kadar karanlığa gömülü kalmamıza sebep olan, işittiğimizi bile anlamazdan gelmemize neden olan. Beş dakikalık süresinde neredeyse bir ömür boyu ayrıntılarla şekillendirilebilecek sözcüklerin tümlendiği, herşeyin sona erdiği nihai anda artık huzurdan başkasının olmadığını koca koca laflar etmeden basit bir armonika içerisinde duyumsatan sadece Rounds albümü için değil, Four Tet külliyatının da başat kayıtlarından birisi My Angel Rocks Back And Forth güzellemesi elektronik sesler ile akustiğin uyumu yakandığında nasıl da hayata dair teferrauatlardan arındırılmış bir bakışımı sağlayan yapının ortaya çıkartılabildiğinin örneğini oluşturur. Salt müziğin sunageldiklerinin sınırlarını zorlamayı başaran bir diğer örnek olan Unspoken parçasını da bu minvalde çözümleyebilmek mümkündür. Kesinliklerle başımıza zaten dertte, mümkün mertebe ne elimizi açık etmeye çalışıyoruz, ne de yediğimiz nanelerden sonra başımıza gelebilecekleri düşünüp tartıyoruz. Tâ ki yeterince dibini bulduğumuzu düşündüğümüz artık bu kadarı da fazla dediğimiz ana kadar sürecek bir heyhulada dolanmaya devam ediyoruz. Keşmekeşlik öylesine yorucu bir hal alır ki o evrede hangi dayanağa tutunup yola devam edebileceğinizi düşünmek bile zor gelir. Unspoken böylesi bir karar vermenin getirdiği sorumluluğu fark ettiren, nerede hata yapmıştım sorusunu çözümlemeyi sağlayan, dört başı mamur bir dinlenceliği oluşturur. Caz serbestlemesi içerisinde deneyselliği ağıdımsı lir melodisiyle perçinleyen And They All Look Broken Hearted ile Rounds’un final parçasına ulaşırız. Tüm kayıt boyunca iliştirilmeye çalışılan düşüncelerin tekmili birden sahnelendiği, mekanik dipnotları hüzünbaz gitar melodisinde duyumsayabileceğiniz, sözlük anlamıyla arabesk Slow Jam ile Rounds tamamlanır.Kieran Hebden’in solo albümleri aracılığıyla sunmuş olduğu perspektifin detaylarına vakıf olabilmek için uzun soluklu kayıtlarının yanısıra ortaklaşa gerçekleştirdiği projelere de kulak kabartmamız lazım gelir. Bu satırlar içerisinde yer veremediğimiz; Stefan Betke aka Pole ile ortaklaşa kaydedilmiş Pole v Four Tet EP’si, Caz müziğinin hemen tüm alt disiplinlerinde yetkinliğini ortaya koyan çalışmaların altında imzası bulunan, emektar müzisyen Steve Reid ile kaydettikleri The Exchange Session Vol. 1 ve 2 albümleri, Okul günlerinden tanışık olduğu Burial ile geçtiğimiz sene içerisinde yayınladıkları dubsteple elektronika’nın buluşturulduğu Moth / Wolf Cub kısaçalarını, Aphex Twin’den Radiohead’e kadar parçalarını yeniden yorumladığı/biçimlendirdiği şarkıları derleyip, Four Tet kayıtlarının elden geçirilmiş halleriyle buluşturduğu Remixes başlıklı çalışmasını bu bağlamda dinlencelik listenize dahil etmenizi salık veririz. Kieran Hebden’ın birbirlerinden bağımsız zaman aralıklarında oluşturduğu, derleyip toparladığı, kayıt altına aldığı seslerle elektronik müziğin hissiyat vurgusunu ön plana çıkartan önermelerinin sonuncusu Domino Recording Co. etiketiyle 25 Ocak 2010 tarihinde yayınlanmış olan There Is Love In You albümü ile ilgili notlarımızı paylaşalım. İlk önce anılması gereken Ringer kısa çalarından bu yana dans ettirir kurgulamların üzerinde bu kadar yoğun bir biçimde emek sarf edildiği bir kurgu ortaya çıkartılır Hebden tarafından. Four Tet’in melankolik yansılarının her bir albümde daha fazla geliştirilmesine yorulan zihnin, şimdi bu formülü dans pisti üzerinden dinlenceliğimize katmasına tanıklık edebileceğimiz, yapılandırmalara evsahipliği yapmakta olan bir kayıttır There Is Love In You. Biçimlendirilmiş olan müziğin dinamikleri değildir sadece dinlenmeye başladığınız ilk andan itibaren tüm kayıt boyunca peşinizi bırakmayacak olan hatıraların canlandırılmasına neden olabilecek kadar gerçeği yorumlama kabiliyetidir iş bu albümü bu kadar üzerinde düşünmeye sevk ettiren veyahutta sözü dolandırmadan önemli adletmemize sebebiyet veren. Damıtmış olduğu tınıların, bağlantılarının uzun soluklu Eat Your Own Ears gecelerinden alıntılar barındırdığını da söze eklemeliyiz. Techno’nun Four Tet’in müzikal yelpazesinde nasıl konumlandırılabildiğinin yetkin önermelerini ihtiva eder. Açılış parçası Angel Echoes, temize çekilmiş zil seslerinin elektronik titreşimlerle tertip edildiği hızı giderek arttırılan bir trip hop düzenlemesini tanımlandırır. Alışageldiğimiz müstehzi melodramatik yansının üstüne eklentilenmiş olan, tekrara alınmış vokalin minimalist özelliği de parçanın şahsa münhasırlığını arttıran bir kıvam arttırıcı olduğunu eklemeliyiz. Elektronik sinyallerin doğaçlama davul partisyonunda karanlığın içerisinden kopup gelen çığlıkları resmettiği, There Is Love In You albümünün en karanlık ses birleşimlerinden birisi olmayı başaran egzantrik dans müziği Love Cry parçası ile katmanların daha fazla derinleştirildiği bir sorgu anına dahil oluruz. İlerlediğimizi sandığımız eşiğin bir ucunda nasıl tek başımıza kaldığımızın dosdoğru mesajını anımsatan, kimine aşkı meşki hatırlatırken kimine mücadele etmenin gerekliliğini bir kere daha tekrarlayan bir yoğunluk hoparlörlerden yayılır. Parçanın albümün merkezini kapsayışını, kaydın meramını bu kadar isabetli bir biçimde yansıtmasının nedenleri arasında Burial aka Will Bevan’ın da konuk prodüktör olarak şarkının dramatikliğini arttıran unsurlarda takviye ettiğini eklemeliyiz. Minimalist elektronik nüvesiyle Steve Reich / John Cage gibi üstadların izlerinin takipçisi olan ‘synthesizer’ kesidi üzerinden biçimlendirilmiş, içten dışa katmanların çoğaltıldığı yapım olan Circling, elektronik müziğin yetkin alternatifini dinlemek isteyenler için biçilmiş bir kaftan olarak kayıttaki yerini alır. Kieran Hebden’ın geliştirmeyi sürdürdüğü hissiyat dolgulu ses harmanlamasına örnek teşkil edebilecek Sing gibi daha yüksek perdeden dans müziği bakışımının da There Is Love In You albümünün muhteviyatında yer edindiği söyleyebiliriz. Zaman tüm yıpratıcılığıyla elde avuçta kalan son beklentilerin kullanım sürelerini sonlandırırken bir karar anına ulaştığımızda ne yapılması gerkeli olduğunu seslerle ifadelendiren, elektronik tınılar ile akustik çoğaltımların birbirlerinin içinde bütünleştirilmesini duyumsatan, Four Tet külliyatının en olgun kayıtlarından birisi olduğunu rahatlıkla ifade edebileceğimiz This Unfolds gibi enstrümantal müziğin başlı başına geniş dünyasında kendimize uygun bir karşılık bulabileceğimizi imgeleştiren örnekler There Is Love In You albümünü 2010 içinde yayınlanmış nitelikli, sözü bol kayıtlarından birisiyle karşı karşıya olduğumuzu imler. Özgünlüğünü katmanlar üzerinde yapılandırdığı seslerin direkt olarak iliştirilmeye çalışan mesajların dinleyicinin zihninde canlandırılması üzerinden hareketle oluşturulan anımsatıcılar olduğunu kanıtlayan bir başka örnek olarak Deuss Ex Machina dahilinde de paylaşmış olduğumuz Plastic People parçasını örnek gösterebiliriz. Dial Records çatısı altında kayıtlarını dinleme imkanı yakaladığımız Pantha Du Prince, Carsten Jost, Efdemin, Pawel gibi üreticilerin Hamburg minimalizmi olarak adlandırılan melodikasının dip bucağında muhakkak duygu yoğunluğunu yakalayabileceğiniz önermeleriyle paralellikler taşıyan kurgumasal bir çoğaltım kulaklarımıza ulaştırılır, Hebden tarafından. Geçmiş kayıtların taslaklarından çıkartılmış gibi kulağa aşina gelen, akustik gitar kesidine Hebden’ın müdahaleleriyle elektronik bir tasvire dönüştürülen She Just Likes To Fight parçasıyla albüm tamamlanır. Kieran Hebden, Four Tet adı altında çoğalttığı seslerle hayata dair kulak kabartıldığında fark edilecek incelikli detayları paylaşıp yeni yollar keşfedebilmemiz için aracılık etmeye mütemadiyen devam ediyor. Sıkışıp kaldığımız hep aynı sözcüklere sığınmaya çalıştığımız çatının ilerisinde de bir şeylerin olduğunu anlamlandırıyor.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Noam CHOMSKY: Avrupa ve Abd’nin Türkiye’den Öğrenecekleri Çok Şey Var – Tanju ARMAN – Birgün
Yeni Partiden Ayrılanlar Anlatıyor: Biz Başka Parti Hayal Ediyorduk – Bawer ÇAKIR – Bianet
Mart Ayı Katliam Ayıdır – Yitirdiklerimizi Sevgi ve Özlemle Anıyoruz – 68’liler Dayanışma Derneği – Devrimci 78’liler Federasyonu Ortak Metni
Demokratlığa İnce Ayar – Ayşe KADIOĞLU – Radikal 2
Sol = Eşitlik + Özgürlük – Ümit KURT – Radikal – Tartışı-Yorum
Ümit Kıvanç ile Söyleşi: Türkiye'nin Temel Meselesi Riyadır - "Taraf Türkiye İçin Solcu Bir Gazetedir" – Başar BAŞARAN – Burak COP – Yeni Harman / Birikim
Faşizm Çok Ayıp Bir Şeydir – Sırrı Süreyya ÖNDER – Birgün
Nazar Etme Ne Olur, Çalış Senin De Olur! – Umur TALU – Habertürk
Öcallarla, Hıncallarla Savaşa Devam! – Gündüz VASSAF – Radikal
“Eskiden Bilmezdik Böyle Kürtlük, Ermenilik Gibi Şeyleri...” – Ferhat KENTEL – Taraf
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Köprü Cesareti – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2 / Kronik Muhalif
Ölüleri, Usulüne Uygun Gömmeden – Markar ESAYAN – Taraf
Başbakanın Roman-tizmi Yahut İllüzyonizmi – Cüneyt UZUNLAR – Açık Koyu
Akrebin “Tabiatım Böyle” Dediği... – Adnan BOSTANCIOĞLU – Birgün
Seçmece Eşitlik Ülküsü – Yıldırım TÜRKER – Radikal 2
Borges ve Alçaklık-İhanet Kuramı.. – Ulus Baker – Borges Defteri
New York’da Bir Gün! – Eleştirel Günlük – Eleştirel Medya Günlüğü
Bakışım’lar – Kristensenn – Kristensenn
Yazabilmek Veya Yazamamak – Dream Endless – Limbo Pillow
Müziği Yazmak - Dream Endless – Limbo Pillow
Rough Trade East - Defne TEOMAN – Reset!
Alan Wilkinson, Steve Noble, John Edwards – Live At Café Oto Albüm Eleştirisi – Okan AYDIN – Cazkolik

Four Tet Official
Four Tet At Myspace
Four Tet At Domino Recording Co.
Four Tet Interview – Patrick SISSON – Pitchfork
Four Tet – Live AT LPR NYC 17/02/2010 – Via Four Tet Soundcloud Page
Four Tet’s Nine Lives – Adam PARK – Boomkat
Four Tet – There Is Love In You Album Review – Matthew COLE – Slant Magazine
Four Tet – There Is Love In You Albüm Eleştirisi – Cem KAYIRAN – Reset!
Four Tet Angel Echoes At Pitchfork.TV
Kieran Hebden & Steve Reid Official
Fridge Official
Fridge At Myspace
Hayko Cepkin Twitter Sayfası
Hayko Cepkin Sandık Albüm Sayfası EMI Müzik Türkiye
Hayko’nun Sandığından Çıkanlar – Eray AYTİMUR – Radikal
Valgeir Sigurðsson Official
Valgeir Sigurðsson At Myspace
Valgeir Sigurðsson Draumalandið Album Review – The Milkman – The Milk Factory
Flica At Myspace
Flicker Of Hope: The Electronic Genius Of Flica – Rachel – Junk
Flica Telepathy Dreams Album Review – Tobias FISCHER – Tokafi
Murat Esmer Resmi Sayfası
Murat Esmer Myspace Sayfası
Murat Esmer Uzak Albüm Değerlendirmesi – Tolga SELÇUK – Meçhul Öğrenci Anıtı
Ripperton Official
Ripperton At Myspace
Ripperton Niwa Album Review – Derek MILLER – Resident Advisor
Pawel At Myspace
Pawel At Kompakt
Listed: Pawel Article On Dusted Magazine

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
"A Flight of Pigeons" New Delhi 2009 – Zlight Zlight’ Flickr Page
20090922_Tokorozawa_14 – Pqw93ct Pqw93ct’ Flickr Page
Mirage – Eric Vondy Eric Vondy’ Flickr Page

Four Tet Photos Courtesy From Below Listed Web Site:
Four Tet @ KEXP 2.23.2010 By Shelly Corbett On Flickr
Windish Agency Four Tet Artist Page
There Is Love In You Cover Artwork Mxdown.com

>>>>>Poemé
Dünyayı Taşıyor Omuzların – Carlos Drummond De ANDRADE

Bir gün gelir, "Tanrım!" diyemezsin artık.
Toptan bir temizlik zamanıdır.
Artık "Sevgilim!" diyemeyeceğin bir gün.
Çünkü boşunalığı kanıtlanmıştır aşkın.
Ve gözlerden yaş akmaz.
Ve ancak kaba işlere yarar eller.
Ve kuruyup kalır yürek.

Kadınlar boşuna çalarlar kapını, açmazsın.
Tek başınasındır, ışıklar söndürülmüş
ve karanlıkta parlar kocaman gözlerin.
Belli ki acı çekmeyi bilmiyorsundur artık.
Ve hiçbir şey istemiyorsundur dostlarından.

Kimin umurunda yaşlanmak, yaşlılık nedir ki?
dünyayı taşıyor omuzların
ve bir çocuğun elinden daha hafif dünya.
Savaşlar, kıtlıklar evlerde aile kavgaları
hayatın sürüp gittiğini kanıtlıyor
ve kimsenin özgür olamayacağını.
Bu gösteriyi acımasız bulanlar (o yufka
yürekliler)
ölmeyi yeğ tutacaklardır.
Bir gün gelir ölüm de işe yaramaz.
Bir gün gelir bir komut olur yaşamak.
Yalnızca yaşamak, hiç kaçış olmadan.

Cevat ÇAPAN’ın Türkçesiyle
Kaynakça: Şiir.gen.tr

2 comments:

aglea said...

kafka'dan rilke'ye, chomsky'ye hayata, döngüye, hüzne, coşkuya, inandıklarımıza, insani değer ve insani yoksunluklara dair enerji dolu bir yazı. müzikli ve -ilk kez okuduğum bir şairden, üstelik çapan çevirisiyle- şiirli bir okuma. machina doyurdu yine beni. teşekkürler...

Deuss Ex Machina said...

@aglea
yol uzun, meram cok. soz emek istiyor, bilgiye vakif olmayi gerektiriyor. sirtlayabildiklerim ancak bu kadar, bazen kopuk, bazen dolambacli. okumaya paha bictigin icin bu korsan nesriyati, velev ki (bazen isittigim) yandim allah monologlarimi ben tesekkur ederim.