Sunday, July 24, 2011

Deuss Ex Machina # 359 - tarjoile palvelijat

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_359_--_tarjoile palvelijat

18 Temmuz 2011 Pazartesi gecesi "canlı" olarak yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Frederic Robinson-Mood Swings (Brownswood Recordings)
>2<-DJG-Automatic (Brownswood Recordings)
>3<-ASC-Stutter (Exit Records)
>4<-ASC-Leviathan (Exit Records)
>5<-Ink-Hidden Dreams (Renegade Hardware)
>6<-Ink-Dreamworld (feat BTK) (Renegade Hardware)
>7<-Grifta-Remember When (Subcartel)
>8<-Grifta-Cross My Mind 2 (Subcartel)
>9<-DuoScience-Solitary (LuvDisaster)
>10<-DuoScience-You And Me (LuvDisaster)
>11<-Phors-Deep Inside (Fokuz Recordings)
>12<-Phors-All I Do (Fokuz Recordings)

(359)
tarjoile palvelijat

Klişe olarak adledilip de kenarda tutulanlar tüm totaliterliğin resmedilmesini mümkünatlar dahiline sokan önemli bir çıkarsamayı beraberinde kuşku taşıtmaz bir biçimde getiriyor. Vavelyalara karınlarını, çoktandır doyurmuş olanların arasına sızanların ne anlatıyorsunuz arkadaşım bu sıcağın ortasında dediğini işitmek de mümkün oluyor ha keza, pekala. Koyverelim gitsin, ipin ucunu nasılsa kaybettik, düğümlerin kördüğüme evrilmesine mütemadiyen alıştık, sorguların sorgulatılan tarafından yönlendirilen kirli ayak oyunlarıyla trajediye dönüştürülmesini kanıksadık, aleni olanın kilometrelerce öteden boy vermesine karşılık sığlıkları aşmak bir yana suyun kıyısında girsek mi girmesek mi bu konulara diyerek kendimizi iki adım ileri bir adım geri tutmaya alıştırdık.

Bir kaşık suda ciddi ciddi boğulur muyuz endişesine müşkülpesent bir şekilde, kayıtsız şartsız biat etmenin ne demek olduğuna vakıf olduk. Hep öyleydik, hep böyleydik diye diye sonunda dikili ağaçlarımızda filizlenmesini beklediklerimizin birer birer çürümesine şahitlik etmenin ne bizlere faydasının dokunacağının, ne de bizlere şu anki gifit tablonun içerisinde nefeslik bir pay çıkarsamayacağının anlaşılır kılınmasına karşın kuma gömülü devekuşları misali (hayvanlara haksızlık etmeyiverelim biz yine de) bodoslama sahneden sıyrılmak için türlü çeşit nedenler öne sürümekten de geri kalmadık. Afaki bir zamanın çemberinde, daraltılmış kalıplarında varsa yoksa endişe tahlillerinin ötesine geçemedikten sonra neye yarayacaktır bütün bu dertlenmeler diye düşünmekteyiz. İlla billa yeminler, antlar içilerek oluşturulması için teşne olunan çözümleyicilik ekseninde ne kadar geri planda sabitliklere bağımlı kalınıp, tek tek basaraktan aynı indirgemeci ruh hallerinde günü de, memleketi de bugün de kurtardık çok şükür diyenlerden mi olacağız? Hiçbir halt olmasa da günü kurtarmanın dayanılmaz çekiciliğine kaptırıp, o inanmak konusunda zerre tereddüt etmediğimiz! muktedir masallarında avunmaya devam mı edeceğiz?

Aksi bir durumda hücceten yoklamada eksik mi sayılacağımız rivayet olunmaktadır ki, bu kadar ağır kokuşmuşluk, derinden çürüme, tebliğ edilip durmaktan yorulunmayan ötekileştirme, had bildirme sanatının sopalı, değnekli biçimleri, gösterilerinde yine aynı mahzunluğa sığınmamız dikte ettirilmektedir. Ettirilecektir. Harika, muhteşem, pek fena değiller diyarında yaşamıyor olduğumuzu idrak etmek bu kadar mı zordur? Zorlukla aşılması gereken bir deneyimlemedir. Anlamak, anlamlandırmak için müneccim olmaya gerek olmayanı, gereksinim duyulmayanı idrak edebilmek neden hala zordur? Nedenlerin tükenmediği, ama ve fakatların limitlerinin artık tavan yapmış olmasına karşın bir türlü sonlanmadığı, keskinliğin her dokunduğunda artık iyiden iyiye acı veren hallerinin açmakta olduğu yaraların derinliği, yıkımı bu kadar kesin ve net iken nefret söyleminden tutun da kıdem tazminatının geleceğimizden çalacaklarına kadar pek çok önemli konunun nasıl da gündemden düşürüldüğünü, düşmüyorsa da unutturmak için bir yeni patlama anının tesis edildiğini görebilmek bu kadar mı zordur? Ne zordur ne değildir? Kelimelerin sığınağında yüklenmeye gayretkeş olduklarımızı anlaşılır kılacak olanların adedinde mütemadiyen bir düşme, düzenleme ve engelleme sözkonusuyken nereden başlamak lazım gelmektedir?

Hangi doğruları savunabilmek ne tarz bir anlatıma nizam ve intizam içerisinde sahip çıkmalıyızdır ki başımızı beladan uzakta tutabilelim. Ya da bela olarak adlandırılanların nasıl da tartışılmaması için sürekli ötelenenler olduğunu işittirebilelim. Kakafonin ortasında, tamı tamına çiğ ıssızlığın yalandan yalıtılmış mabadında, küflenmeye yüz tutan vicdansızlık dolu galebelerde hep bu distur aklımıza düşmektedir. Düşüvermektedir. Hep bu kıssadan yola çıkarak şekillenmesine zamanı elden kaçırmadan, treni durağından uzaklaşmadan her durumda iş işten geçmeden bu kafaların içerisindeki birikimleri anlamak için daha fazla didinmekten geçtiği örneklenebilir. Totaliterliğin sözümona en hızlısı, en güzeli en şusu ve en busu bir yana istim üzerinde baş aşağı gittiğimiz demokrasi katarında nelerin bizleri beklediğini sorgulayabilmek için bir çıkışımız v denemek dışında yapabileceğimiz çok az şeyimiz vardır. Konuşabilmek ve mümkün olduğunca çok daha fazla sözün gücüne inanmak. Sebat edilenlerin, anlam katılanların birer ego tatmini, güzel sözlerle süslenmiş nasihatlarin olmadığını idrak ettirebilmekten geçtiğinin farkındalılığına ulaşmış durumdayız ve imdi biliyoruz. Yahut bilmeyenlerimiz kaldıysa öğreniyorlar. Önce onlar konuşsun, sonra bunlar devreye girsin, bilahare bir sonraki evrede de şu azınlıktakiler düşüncelerini açıklasınlarlar silsilesinin, düzen adı altındaki kesip biçiciliğin, hizaya sokuculuğun provakatif ayrışımların, sokakların merkezini kapsayacak hale evirenlerin ekmeğine yağ sürmekten gayrısını yapmadığı böylesine net bir şekilde ortaya çıkmışken hala ne değerlendirmesindedir, kimilerimiz?

Neyin değerlendirmesidir bir türlü sonu getirilmeyen işte hep korktuğumuz başımıza geliyor, bir deneseydik keşkelerin, gönderseydik bir kaçını dar ağacına söylemlerine sahip çıkmaya hazır ve nazır olanların sahnelemeye doyamadıklarını bir kere daha ikrar etmelerini kolaycıl kılmaktadır. Bu sahnelemelerin, efelenmelerin hemen peşi sırasından yapılan tahakküm ve can yakmaların ardından yaşasın kardeşlik kahrolsun anarşikler, yozlar, yozdiller vd. söylemlerin manşetlere taşıtıldığı, ekranlardan sunumlandırıldığı bir haleti-cinnet revamız değil. Hem de hiç değildir.

Provakatif söylence geleneğinin, ağızdan bolca salya akıtmalı kin güdücülüğün, iş işten geçip gittikten çoooook sonra devreye sokulmaya bin kıyamet sözde gayret edildiği, resmedilip durulan vicdan muhakemelerinin, içeriğini betimleyebilmek için pejmürdeliği kullanabileceğimiz aynı tornadan kesilmiş şeklinin de bir güzel karanlıktakilerce verildiğini bildiğimiz savaş çığırtkanlığının birbirlerinin peşisıra günceye dahil edildiği bir süreçteyiz. Tekinsizleştirilirken ıssızlaştırılan, korkutulup, öcülerden öcü beğendirilen, hemen her türlü bedbinliği ve fenalığı bu bi'alınyazısı bu sahte kederciliğinin vuku bulduğu anlara dair kesitler karşımıza çıkıyor.

Giriftlikten kurtulabilmek için mevlaya sığınılıyor. Döküm haline getirilmiş klişe cümleler biteviye çıkartılıp duruyor. Nicesinde yaşatılanların daim delip geçiciliği bir kenara pas edilip, terki diyar eylenip aynı harmandan bayat beyanatlarla gün kurtarılmaya, asayiş hala berkemaldir hikayesine teşne olunuyor. Neresinden tutarsanız orası elinizde kalıyor. Tespitler 'ya herru ya merru' denilerek buyurganlığını korurken, yıldırmalar için sessiz çoğunluğun bir türlü kapatılamamış yaralarını aleni bir biçimde kanırtmaktan da geri durulmuyor. Vicdan tahrif edile dururken kimliklerin, hala kimlerden olunduğunun hangi tarafa daha yakın durulduğunun beyanı talep ediliyor. Hiç yoktan ima ettirilirken, salınan korkulardan birisinin diğerine, ötekileştirilenlerin bendinde özyıkımların sağlayabilmesine çabalanılıyor.

Dört bir yandan, dört bir koldan ezberlenmiş olan klişeler içerisinde sözümona doğrucu davutluk sınavları yıllar yılıdır tüketilmeye doyulmazken, çarkın dişlilerine kaptırılmaktan zerre çekinilmemiş nasıl olsa garibanlar ve ağıtlarının sesleri buralarda yankılanmaz denilerek hakir görülmekte olan kendi öz çocuklarını heder edebilmek, bunu da istikrarla sürdürebilmek için diri tutuluyor bu şer söylemler. Dipdiri. Makus benzeştirmeler abanın altından diriltilen değnekler, sus konuşma sonu fena olurların bini bir paraya bu gri gündeme teşrif ediliyor. Ettiriliyor. Ulu orta nefessiz kalışımız, bir taraf bile olsanız da acıların, zincirleme yıkımların birbirlerine bağdaşık bir şekilde çoğaltılmasına karşı sade ve sadece sözcüklere sığınabilmek (yinelemekte inatla! fayda var) reçetemiz.

Anlamlandırmaktan çok yaftalamanın, izandan çok yıkımın, sulhten çok didişmenin, arsızlığın ve dozu sürekli çoğaltılıyor olsa da lazımgelen buyurganlık ve dayatmaların değil eşitliğin ve empatinin gerekliliğini ortaya çıkartacak sözcükler olduğunun altını bir kere daha çizmeliyiz. Laf olsun torba tepelemesine dolsun diye değil, layığıyla yüzleşilmesi gerekli olanlara sıranın artık gelebilmesi, getirilebilmesi için. Üzeri fırsat bu fırsattır denilerek unutturulmaya yüz tutulmuş, zincirlere, zindanlara mahkum edilmiş muhalifliğin layığı olan adalet ve özgürlüğün temini, tesisi için. Halkların seçmiş olduğunu, muktedirce önemsenmeyip hakir görülmeye, sahanın dışında tutulmaya çalışılanlara, yokuş aşağı inatla inatla çekiştirildiği kaotizmden uzak kalarak bilinmesi gerekenleri meclise taşıyacak olan vekillerin, vekillerimizin durumunu fark ettirebilmek için. O vekillerin bu durumundan istifade ederek salt kendilerine prim yapmaya, mevkiilerini sağlama almaya gayret eden borazancıbaşı, koşa koşa muktedir tasdikçisi emir erlerinin tantanalarının değil gerçek iradenin temsiliyetinin mümkünatlar dahilinde olduğunun bilinebilmesi için. Gencecik bedenlerin, resmen anlamlandırılmasına gerek bile duyulmayacak kadar hicap duyulası bir savaş iklimi içinde göz göre göre birbirlerine kırdırılmasının, akan kanların ve akıtılacak nicelerinin, yitirilen ve yitirilecek nice canların; yıllar yılıdır süregiden didişmenin, kulak vermektense olan bitene bir dur diyebilmek yerine, savaş çığırtkanlığının fiştekleyicisi fenalık lobilerinin silahlarına para yetiştirmye gayretkeş olanların haksız yersiz ve yok yere yükümüz haline dönüştürdükleri bu yıllar yılıdır sürdürüleduran utanç tablosunu artık taşımayacağımızı idrak edebilmeleri için.

Barışmanın, birleşmenin, kalıbına ve zamanın getirdiklerine göre sahte şekillendirilmiş bir baba devletlu teberrusu, ulufesi, dağıtımı değil halkların ortak temenni ve çabalarıyla sağlanabileceğinin bir kere daha örneklenebilmesi için. Kelimeleri bir kenara koyduğunuzda ortalığın toz ve dumandan ve arsızlıktan başkasına kalmayacağını bir kere daha bildirebilmek için. Kelimeleri çekip çıkarttığımızda balık hafızasında değme alakasız vakitlerde boş yere ötüp duran, zihnine düşenlere kafayı takan hemencecik unutuverenler olmadığımızı işittirebilmek için....

>>>>>Bildirgeç
"Yeni" Milliyetçi Zihniyet - Foti BENLİSOY*

İki üç ayda bir Kürt meselesinde bir dönüm noktasına gelindiği, şu ya da bu gelişme nedeniyle tarihsel bir kavşakta bulunulduğu tespitlerinde bulunmak adeta adetten oldu.

Bir gün artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı belirlemesi yapılırken hemen ertesi gün mesela 1990'lara döndüğümüz/dönebileceğimiz söylenebiliyor. Hemen hemen her siyasal dönemeçte bir milat keşfetme telaşı içerisinde o gündemden bu başlığa sürükleniyoruz.

Önce mesele çözüldü, barış geliyor artık diye sevince boğuluyor, hemen akabinde savaşta yeni ve daha kanlı bir evreye girildiği tespitiyle hayıflanıyoruz. Referandumda milliyetçiliğin yenilgisinden bahsedilirken az zaman sonra da milliyetçilik hortladı deniyor.

Hasılı ifratla tefrit arasında gidip geliyoruz. Silvan'daki çatışmanın hemen akabinde yaygınlaşan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) binalarına hücumlar ve Aydın'ın Germencik ilçesine bağlı Bozköy'de bir inşaatta çalışan Kürt işçilere saldırılması gibi hadiseler elbette ciddiye alınması gereken bir eğilimin ifadesi.

Ancak zombi misali hortlayan bir milliyetçilik değil bu; milliyetçilik bir yere gitmemişti ki geri dönsün. 1990'lara geri döndüğümüz yok; karşı karşıya bulunduğumuz şey keşke geçmişten kopup gelen bir hayalet, bugünle ilintisiz maziden bir ses olsaydı.

Bilakis, söz konusu eylem ve saldırılar, son on beş yılda belirmiş ve kalıcılaşma, hatta yaygınlaşma istidadında olan bir eğilimin, Kürt meselesi bağlamında Türk milliyetçiliğinde yaşanmakta olan bir dönüşümün son örnekleri olarak görülüp değerlendirilmeli.
Asimilasyondan dışlamaya

Aslında geçmişin klasik asimilasyoncu-inkârcı devlet söylem ve pratiği, yani Kürtlerin bir halk olarak varlığını reddeden ve en iyimser durumda onları, "müstakbel Türk", yani ileride Türk milletine asimile edilebilecek bir kitle olarak gören çizgi, toplumsal düzeyde bir Kürt karşıtlığının oluşmasının önüne ciddi sınırlar dayatıyordu.

Kürt adıyla maruf müstakil bir halk ya da topluluk varolmadığına göre Batı'da savaşın yarattığı öfkenin yönelmesi muhtemel "şer odakları" olsa olsa "teröristler" ya da "dış mihraklar" olacaktı. Savaş, Türk milliyetçiliğinin popülerleşmesi açısından pek bereketli bir zemin yaratsa da bu dönemde bir bütün olarak Kürtleri hedefleyen açıktan ayrımcı-dışlayıcı bir milliyetçi söylem oluşmadı, popüler olmadı.

Son yıllardaysa bu hususta ciddi bir kırılma yaşanıyor: Kürt denilen ayrı bir etnik grubun varlığı giderek kabul gördü; eskinin "dağ Türkleri" tarzı argümanları alay konusu haline geldi, bütün itibar ve değerini yitirdi.

Bu elbette tek başına ele alındığında sevindirici sayılması gereken bir gelişme. Yani Kürt denilen ayrı bir topluluğun olduğu ve bu nüfusun kendine özgü talepleri bulunduğunun zımnen de olsa kabulü ve hatta bu taleplerin tartışılır hale gelmesi elbette sevindirici.

Ancak paranın bir de öteki yüzü var: Kürtler toplumsal düzeyde ayrıksı bir grup olarak tanındıkça, toplumsal öfkenin yönelebileceği potansiyel bir "hedef" haline de gelebiliyorlar.

Yani eğer mesele dış mihraklarca kışkırtılan ''terör odakları''nın işi olmaktan ibaret değilse ve Kürtlerin siyasal-toplumsal taleplerinin sonucuysa bu durumda savaşın yarattığı bezginlik ve tepkilerin yönelebileceği hedef ya da klasik tabirle "günah keçisi" de pekâlâ topyekûn Kürtler haline gelebilir.

Ülke genelinde güçlü bir savaş karşıtı hareketin bir türlü inşa edilememesi bu hususta ciddi bir zaaf teşkil ediyor. Etkili, kitlesel ve toplum nezdinde görünür bir barış hareketi pekâlâ Türkiye toplumunu Kürtlerin taleplerinin meşruluğu hususunda iknaya dönük ciddi bir mesai harcayabilirdi.

Böyle bir odağın yokluğunda, elbette uygun koşulların şekillenmesi halinde, kitlesel düzeyde bir Kürt karşıtlığı yaygınlaşabilir. Son yıllarda, bilhassa zorunlu göçe tabi tutulan Kürtlerin yoğun olarak meskûn olduğu yerleşimlerde, hatta Kürt mevsimlik işçilerinin çalıştığı yerlerde yaşanan bir dizi "linç" vakası ve saldırı, böyle bir toplumsal potansiyelin varlığı konusunda yeterince bilgi ve kaygı veriyor.

Bu tarz vakaların devlet katında tertip edilen "operasyonlar" olma ihtimali ya da mesela Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) gibi güçlerce kışkırtılması burada çok önemli değil. Bu tip saldırıların arkasında büyük siyasal tertipler aramak, bu olayların cereyan etmesine olanak veren toplumsal gerçekliği idrak etmemizi önleyebilir aslında.

Toplumsal olayların ardında illa ki bir "master plan", bir büyük tasarım aramaktan ziyade bunların hangi dinamikleri açığa çıkardığı üzerine düşünmek daha önemli değil mi?

Bilindiği gibi, 1990'lı yıllarda gerçekleşen zorunlu göçün en önemli sonuçlarından biri, neoliberal politikaların emek piyasasında ve kentsel alanda yarattığı dönüşümlerle paralel olarak, göç edilen kentteki gündelik deneyimlere dayanan, aynı zamanda milliyetçilik ve ayrımcılık dilinden beslenen yeni türde bir kültürel ırkçılığın belirmesi oldu (Cenk Saraçoğlu'nun konu hakkındaki kayda değer çalışması Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler'e geçerken atıfta bulunalım).

Siyasal alandaki genel milliyetçi söylemden beslenen bu kültürel ırkçılığın kendine has bir dinamiği de vardı. Yani savaşla dolaşıma giren milliyetçi söylem kadar neoliberalizmin göç ettirilen Kürt nüfusun kentsel doku içerisinde iktisadi-sosyal düzeyde içerilmesine ciddi sınırlar dayatmasının (yani Kürtlerin şehirlerde iktisadi-toplumsal anlamda dışlanırken "etnikleştirilmelerinin") bir sonucu da Kürt karşıtı bu dışlayıcı algı ve pratiklerdi.

Yukarıda kısaca anılan hususları uzun uzadıya tartışmanın yeri burası değil elbette. Burada önemli olan, son on, belki on beş yıl içerisinde, popüler muhayyilede olduğu kadar devlet katında da, bir dizi nedenden ötürü Kürtlerin Türkleşme, yani Türk milleti bünyesinde erimeleri kapasitesine dair inancın eski gücünü kaybetmeye başlamış olması.

Mesut Yeğen'in hatırlattığı üzere, Türklük dairesine dahil edilme potansiyellerinin zayıfladığı düşünülen Kürtler için 2005 Newroz'u sonrasında bizzat askeri otorite tarafından "sözde vatandaşlar" tabirinin kullanılması, işte bu algı değişiminin devlet ricali nezdindeki tezahüründen başka bir şey değildi.

Dolayısıyla son günlerde yaşanan Kürt-BDP karşıtı saldırılar, bazen kendini bu tip hadiselerde açık eden, çoğu zaman da bir dip akıntısı olarak varolan ve Kürtleri kategorik olarak Türklüğün dışında ve Türklüğe karşı olarak tasavvur eden bir "yeni" milliyetçi zihniyetin ürünüydü.
Harp yorgunluğu ve milliyetçilik

Aslında son zamanlarda, savaşın sürmesine tepkilerini bir biçimde ifade etmeye çalışan, yakınları olan askerlerin ölümünü milliyetçi kalıplarla açıklamakla yetinmeyen, yetinmek istemeyen insanlara da şahit olduk.

Alttan alta genç insanların bu savaşta neden kaybedildiğine dair bir hayıflanma, hatta sorgulama da yayılıyor bir taraftan. Genelkurmay tam da bu gizli, henüz açığa çıkmamış, daha kendi dilini bulamamış "muhalefet"le karşı karşıya geldiği için bölgede giderek daha fazla profesyonel kuvvetlerle iş görmeyi amaçlıyor.

Belki biraz abartarak da olsa "harp yorgunluğu" olarak adlandırılabilecek bir halet-i ruhiyenin temayüz ettiği söylenebilir.

Ancak böyle bir yorgunluğun, savaşın uzayıp gitmesinden doğan hoşnutsuzluk ve bıkkınlığın illa ki barış yönünde gelişeceğini düşünmek saflık olur.

Dikkat etmekte yarar var: Bu sessiz, dilsiz hoşnutsuzluğu, bu gizli "muhalefeti" açığa çıkarmak ve ona siyasal dil vermek noktasında barış hareketinin başarısız kalması, başka koşullarla birleşince tam aksi istikamete doğru da yönelebilir.

Yani savaştan doğan bıkkınlık ve memnuniyetsizlik, pekâlâ savaşı "hepten" bitirmeye, daha doğrusu savaşılan muarızı toptan ortadan kaldırmaya dönük "topyekûn çözüm" arayışlarını da kışkırtabilir.

Devletin savaşı bitirmede aciz kaldığı koşullarda "millet" bizzat kendisi çözüm aramaya, daha doğrusu "çözümü" üstlenmeye girişebilir. Hele hele yukarıda anılan türde açıkça Kürt karşıtı bir milliyetçi tahayyül gelişirken...

Yanlış anlaşılmasın; Türkiye'de elbette "düzenin bekçileri" böylesi bir tercihte bulunmuş değil; bilakis Kürt karşıtı milliyetçi-dışlayıcı pratik ve söylemler devlet katında ancak zaman zaman ve kontrollü bir biçimde devreye sokulabilecek bir mobilizasyon aracı olarak gündeme getirilebiliyor.

Dolayısıyla son yıllarda yaygınlaştığını, taban bulduğunu gördüğümüz Kürt karşıtı ayrımcı-dışlayıcı söylem ve pratiklere devlet ricalince yol verilmesi henüz gündemde değil.

Ancak bu hususta iki noktayı da akıldan çıkartmamak gerekiyor: Birincisi toplumsal düzeyde "tutan" dışlayıcı-ayrımcı pratikler zamanla kendileri bağımsız bir dinamik yaratıp siyasallaşacakları, yani birleşip kolektif bir güce dönüşecekleri bir kanal oluşturabilirler (şimdilik açıkça Kürt karşıtı bir milliyetçilik siyasal planda daha çok münfesih Hak ve Eşitlik Partisi [HEPAR] ve Ulusal Parti gibi kanallarda ifade buluyor).

İkincisi, uluslararası sistemin giderek militarize olduğu ve kırılganlaştığı bir dünyada yaşadığımızı, bu anlamda da bugün makul ve olasılık dahilinde görülmeyen "çözümlerin" bir anda "gerçekçi" addedilebileceği bir noktaya varabileceğimizi, böyle bir ihtimalin varlığını akılda tutmalıyız.

Mandela-Öcalan kıyası dolayısıyla Güney Afrika örneğini tartıştığımız kadar mesela Sri Lanka'da Tamil ayrılıkçılığının daha iki sene önce nasıl kanla bastırıldığını da akılda tutmalıyız. Bu anlamda mesela Avrupa Birliği (AB) sürecinde eski tipte tedip ve tekil uygulamaları geçerli olamaz türünde bir inanç safça, dahası yanıltıcıdır.

Kısacası, her şey olduğu gibi kalır ve gittiği gibi giderse Kürt sorununun bir zaman sonra ister istemez çözüleceği, milliyetçi saldırıların ancak arızî, hatta geçmişte takılı kalmış (90'lar) reaksiyonlar olduğuna dair kanaat, eğer samimi bir iyiniyetin ifadesi değilse, tehlikeli ve dahası nihayetinde muktedirlerin elini kuvvetlendiren bir fikri tutumdur.

Rehavete kapılacak zaman değil. Soruna dair herkesin kendi meşrebince bir "çözümü" olduğunu, barışın devletin eski-yeni sahiplerine bırakılamayacak ciddiyette bir mesele olduğunu bir an aklımızdan çıkarmamalıyız.

Barış hareketinin yaratacağı basıncın eksikliğinde, yukarıdan icazetle, "hikmet-i hükümet" temelinde şekillenen "çözümün" en iyi ihtimalle temelleri zayıf, kapsamı dar olacak; çok şey değişiyor görüntüsü altında mümkün mertebe her şeyin eskisi gibi kalmasına dönük bir "çözüm" olacaktır.

Hasılı, barış için mücadele etmeye, dün olduğu kadar, belki dünden daha fazla muhtacız bugün.

* Kısa yoldan sözcüklerle örüntülemeye gayret ettiğimiz sadece düz mantığın, düz tabanlığın, dar kapsamlılığın ötesinde bir şeylerin ortaya dökülebilmesidir. Kimilerine fazlaca karışık, alacalı bulacalı gelen iş bu meram sahanlığının derlemeye gayret ettiklerini, daha düzgün ifade eden, çözümleyen bir makale olan "Yeni" Milliyetçi Zihniyet ile Foti BENLİSOY'un kaleminden aktardıklarını yazarın ve Bianet'in anlayışlarına binaen sizlerle paylaşıyoruz. İyi okumalar...

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #358 (11.07.2011)
Özgürlük İstiyoruz!
Savaşma Konuş! - 500binradikal.com
Özgürlük ve Demokrasi Adayları Seçim Beyannamesi - Sol Defter
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Friendfeed.com/ozgurbasin
"Yeni" Milliyetçi Zihniyet - Foti BENLİSOY - Bianet
90'lara Dönüş Endişesi - ETHA
Oğullarını Uğurlarken Yaşlanan Ülke... - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
İç Savaş Eşiği - Özgür MUMCU - Radikal
Ayık Da Bedenini Ateşe Verdi - Veysel ŞİMŞEK - Cüneyt DURAN - Özgür Gündem
Sırrı Süreyya Önder Faşist Saldırılara Karşı Zeytinburnu’ndaydı - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan
Zeytinburnu’nda Kim Neyi Deniyor? - Seyfi ADALI - Sol Defter
Gülen Cemaati Polis Eliyle Resmen Savaşa Katılıyor... - Mehdi ATAY - ANF
Vatan Sağolsun! - Bülent KALE - Kronik Muhalif
Gerçekçi Olalım, İmkânsızı İsteyelim! - Nuray MERT - Milliyet
Müziğimiz - Aslı ERDOĞAN - Özgür Gündem
Nefret Suçu - Balçiçek İLTER - Habertürk
Siz Hiç Adam Oldunuz Mu? - Barış İNCE - Birgün Pazar
Az Sonra: Dev Ekranda Linç Keyfi - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal Hayat
O Konserde Neler Yaşandı? - Karşıt Görüş - Habertürk
Türkçe Ağlanan Kürtçe Şarkılar... - Onur CAYMAZ - Birgün Pazar
Suyun Kadını Aynur ve 'Saçma' Hassasiyetlerimiz - Hıdır TOK - Başka Haber
“Bildiğin Gibi Değil” Bilmek İstemediğin Gibi! - Bülent KALE - BiaMag
90'lar Mı Dediniz? - Çağla GÜR - Radikal 2
Bildiğin Gibi Değil - Hasan CEMAL / Eleştirel Günlük - Eleştirel Medya Günlüğü
TMK Mağdurları: Sorunlar Bitti Mi? - Serdar M. DEĞİRMENCİOĞLU - Evrensel
Diyarbakır’dan Silvan’a… - Fatih YÜCEDİL - Jiyan
Silvan'ın Ardından Devletin Yükümlülükleri - Esra DEMİR - Bianet
Silvan’dan Sonra: Ne Yapmalı? - Ruşen ÇAKIR - Vatan
Taksim Barışa Durdu - ETHA
Selahattin DEMİRTAŞ: Özerklik Savaş Değil Barış İlanıdır - Mehveş EVİN - Milliyet
''Demokratik Özerkliği Selamlama''ya Müdahale - Nail KARAYEL - Bianet
Yemin - Gün Zileli - Aşk ve Devrim
Gün Zileli: “Taraf Yutturmaya Çalıştığının Aksine Statükocu Bir Organ” - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan
Türkiye Nasıl Değişmez? - Muzaffer AYATA - Özgür Gündem
Kürdistanileşme - Remzi GÜÇLÜ - Atılım
Mutlu Türk - Nuray SANCAR - Evrensel
Hangi Değerler - Soli ÖZEL - Habertürk
Soyadın Türkçe Değilse Bölücüsün - Funda TOSUN - Agos / Nor Zartonk
Süryanilere İsim Hakkı - Gündüz VASSAF - Radikal
“Vatandaş Türkçe Konuş” - Alper Tolga AKKUŞ - Yeşil Gazete
Zamanların En İyisi, Zamanların En Kötüsü - Ergin YILDIZOĞLU - Sendika.org
Yeni Dönem ve Devrimciler... - Fatih ÇELEBİ - Red
İsyan Çıkması Gerekirdi Ama... - Ruken ADALI - ANF
Kadın Vicdani Ret - Mutlu TÖNBEKİCİ - Vatan
Vicdani Ret Hakkı ve Yalnız Ülkemiz - Tolga ŞİRİN - Radikal 2
Erkek Egemenliği Bir Klişe Midir? - Bülent SOMAY - Radikal
Tekel Eyleminin Anlattıkları - Mehmet Atakan FOÇA - BiaMag
Yeşil Kundura'da İşten Çıkarılan İşçiler Direnişte - ETHA
Kürt Yangınında Kıdem, Badem… - Mustafa SÖNMEZ - Cumhuriyet
Kıdem Tazminatı AKP-Sermaye Kıskacında - Salih ÖZ - Sendika.org
Kıdem Tazminatına Bakış - Yiğit ATAK - Jiyan
Kıdem Tazminatı, İşçinin Kırmızı Çizgisidir - Murat IŞIK - Özgür Gündem
Kıdem Tazminatının Kaldırılmasına, Esnek-Güvencesiz Çalışmaya, Kiralık İşçiliğe Karşı Birleşik Mücadeleye! - Sol Defter
AKP Uyardı: Küresel Kriz Kapıda, Türkiye De Etkilencek - T24
Futbol... Şike... Çürüme... - Başyazı - Atılım
Bir Gün Herkes 15 Dakikalığına Mağdur Olacak... - Başar BAŞARAN - Birgün
Bu Yazı Canınızı Sıkabilir - Ahmet ŞIK - Tutuklu Gazete / Sendika.org
Acı Bayram - Zülal KALKANDELEN - Cumhuriyet - Zülal Kalkandelen.com
Türk Medyasının 11 Eylül’ü! - Umur TALU - Habertürk
Sözü Güzelliklerden Açmak - Sennur SEZER - Evrensel
ülkemin gelişmesine karşıyım - Cüneyt UZUNLAR - açık koyu


Frederic Robinson Artist Page On Facebook
Frederic Robinson At Soundcloud
DJG Official
DJG Artist Page On Facebook
Brownswood Electric 2 Informative via Gilles Peterson Worldwide
ASC Official
ASC Interview By Andrew RYCE via One Thirty BPM
ASC SSG Special Mix For Mnml Ssgs
INK - Last Scroll Album Informative via Renegade Hardware
INK - Renegade Hardware Podcast #4 via Soundcloud
INK Interview By Sophie BERRY via Knowledge Magazine
Grifta Artist Page On Facebook
Grifta On Twitter
Grifta - Lost Tapes Informative via Fresh Habits
DuoScience Artist Page On Facebook
DuoScience At Soundcloud
DuoScience Informative via LuvDisaster
Phors At Soundcloud
Phors - Deep Inside Of Me EP Informative via D&B Arena

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo - Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm - Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Bl - Woodcum
Woodcum's Flickr Page

>>>>>Poemé
Oğlumun Gölgesi - Selim TEMO

yelken gibi şişti rüzgâr yüzüm oyuk oyuk
kırgınım ölüden kalan giysiler içinde erselik
bir meme mi bu dikelen gece şu saatte hâlâ
hapşıranlar olmalı kendini düşe sayan unutan
büyük kibire atanan cüce bir memur tımarlı
rakılarla korkunç bir sataşma mübaşir çağırmadı
demek ben de masumum

kuluncu alınmış bir zaman daraltılmış pantolonlar
içinde semiz şehrin virgülleri yok hazır
düşler satılan çarşılar kapalı burada artık
hiçkimse’nin külüyüm anlamsız zayıf kederli
göğsüne yarayla başladı oğlum nasıl üzgünüm
kollarım açık belki ben de çarmıhım ağzımda unf
çarh gibi tuhaf sözcükler sanki bir göl tercümesi
şitâb hattâ hab gibi sesler çıkar ulurum

soluk derler ona hadi oğlum bir tarihi var onun

biri elma soyacak durup bana bakıyor yanlış
diyorlar ordan yanlış kuş kanatla yazılır dışarda
ağır aksak bir dışar asılmış bir pencere çok sakallı
bir ay süt gibi gerçek şeylerden konuşmalı âh
ölüyle geçirdiğim haftanın saçları mı uzar
yollarda bayraklı infial uzun uzun kırılan
yüzüm yalnızım aylak gençliğimin veda partisinde
meraktan üşüyen o bâğ o bâğbân da yaralı

soluk derler ona hadi oğlum bir tarihi var onun

partlar akadlar elamlar yemyeşil bir indus gamlı
bir samsat seninle katıldığım kavmin hâtırâtı
gri yumuk gözlerle açıldığın ölüm de benim
kendimi duyduğum bütün vadiler yine güz
şu güz bize de borçlu terin bir şekle eşyanın bir
isme döndüğü yer ah vefanın kolları kısaymış
senin inleyen ağzında bitiyor ma’nâ

soluk derler ona hadi oğlum bir tarihi var onun

girye girîn ve crying dört dilde ağlıyorum
vedanın yaslı ellerine tutunarak çekiyorum uzağı
boynumu unuttuğum odalardan aceleyle toplanmış
gemiler gümüş gemiler sarı gemiler batık gemiler
tesekkün yahut ağırbir dengbéj havası içinde kürtçe
ezgin olduğum dil tutup herkesi yitirdiğim babanın
oğula kestiği vakiymiş meğer burada buranın
uzayında kımıldayan ceset benimmiş fakat

çıktığım her avdan kanlı sözcüklerle döndüm barbar
fatihlere ulandığım seneler çılgınca bir katılım duygusu
herkesin uzağına düşüren fakat bunu sevmemeli
bir gölge bir is çıplak ruhun kınında parlayan şehvet
vahşetin emzirdiği sakar bir ülke nehir boyları
gülmek ya da uyumak uzun yataklarda iyimser
ahmaklara kanmak kendini bir şey sanmak

soluk derler ona hadi oğlum bir tarihi var onun

göğsüne bakıyorum kekeme bir venüs’le acının
düşünceye döndüğü gözlerle kani’: hayat kazanır
sonunda ne büyük çaresizlik ne beter inanç öykü
değil dedim nihayet bu bir atmosfer delirdim ağrımla
mayalayıp bütün evleri kurşun tahtıma kuruldum
bana ölüm suresi bir oğul suretinde inecekmiş meğer

ağıt bilirim ana dilimdi uzun sıska uyaklarla yaralı
memelerini merak ettiğim kadınlarca söylenirdi ah,
nijad’ı bildim sonra gölgeyle konuşan yitik yaşları
köprü mü demiştim usançla inanç arasına nasıl asılırsa
çamaşırlar iki kardeş balkona yoksa kendimi bu acı için
mi büyüttüm ah benim bu benim kırık çopur hiç
toprak yiyerek büyüyen sefil son demdir anlıyorum
evet burada bitiyor harflerini gövdemle kazıdığım mesel

süngüm kırık, oyuncak bir babayım artık!

(Varlık Dergisi / Ocak 2004)

Kaynakça: Ekşi Sözlük

No comments: