Sunday, October 30, 2011

Deuss Ex Machina # 372 - elegie voor deze intolerante leven

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_372_--_elegie voor deze intolerante leven

24 Ekim 2011 Pazartesi gecesi ''canlı'' yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Armenian Navy Band-For The Souls Of Those Who Passed (Svota Music)
>2<-Armenian Navy Band-Kitchen Song (Svota Music)
>3<-Anouar Brahem Trio-Blue Jewels (ECM Records)
>4<-Anouar Brahem Trio-Parfum De Gitane (ECM Records)
>5<-Nguyên Lê Feat. Paolo Fresu, Dhafer Youssef-Mangustao (The ACT Company)
>6<-Nguyên Lê Feat. Paolo Fresu, Dhafer Youssef-Thang Long (The ACT Company)
>7<-Gareth Davis & Machinefabriek-Grower Part 1 (Sonic Pieces)

elegie voor deze intolerante leven
(372)

Klavye ve kalem doğrunun izini arşınlayabilmek için yürekten geçenleri kağıda ve ekrana dökebilmek için, dolambaçlı yollarda heba edilmiş günlerin yasını tutmak için ve dahası uzatılıp gittikçe derinleşmesini en üst seviyeye taşıyan ayrıştırmaların önüne geçebilmek için bir dur! imlecidir. İmgelemesidir. Evrilip çevrildikçe aslen tarumar olan hazımsızlığın, hangi janjanlı süslerle donatılarak yeniden şekillendirildiğini, servise hazır hale getirildiğini düşündüğümüzde geçtiğimiz yedi gün içerisinde karşılaştıklarımız birbirleriyle bağlantılanabilecek bir okumayı sağlamaktadır. Üstten bakışımın, üstünlük taslamanın empati kurmak yerineyse bambaşka bir dilin tahakkümünü filizlendirmenin mümkünatının hala bu satıh içerisinde olağan karşılandığını imgeleyebileceğimiz yedi gün.

Yedi koskoca günde, yedi yıldan daha uzun sürede sindirilebilecek olan nice şeyin bir tıklama, bir anlık göz temasından, bir saniyelik vah vahlanmanın ötesine geçememesinin aynalaması hasılı, işin özeti. Konduramayacaklarınızın nasıl tedavüle dahil edildiğini, bir anlık cinnetten ise bir ömürlük beraberliğe doğru yola koyulduğunu belirginleştiren vurgulamalar buralarda dikkat etmeye çalıştığımız. Oysa klavye ve kalem fikirleri tartışabilmek için bir vesile teşkil ederdi, eskiden çok eskiden, bilip bellediğimiz haliyle beraber. Oysa şimdinin güncelliğine herkes bir ötekisinden!, zamanında yediğini sandığı kazıkların! hesabını sorabilmek adına elinin altında tuttuğunu, dilinin altında sakladığını ortalığa döktüğü açık ettiği kinlenmelerini sunageldiği bir griliğe evriliyoruz. Evrildik.

Ne menem şeylerin insaniyetten daha üstün tutulduğunu gördük, belledik. Hala bu kadar kasvetin biri bitmeden bir diğer acının yaşanageldiğini birden unutup zamanın kıyısında yeni yıkımların elbirliğiyle tasarlanmasına geçiverdik. Geçtik. Olduğumuzu sandığımız insanlık seviyesinde daha kaç fırın ekmek yememiz gerektiğini simgeleştiren, birbirleriyle bir noktada bağdaşık hale dönüştürülebilen yadsınası terennümler, iç burkan belagatli sözcüklerin dolu dolu yıkılan, enkaz haline dönüşen ülkenin bir tarafından diğerine yolculuğuna şahitlik ettik. Ediyoruz. Nasılları, niyeleri sorgulamadan bulduğumuz kıvam budur, alabileceğimiz yanıtlar bu kadardır dar alanına saplı kaldıktan sonra içimize zerk edilmeye çalışılan sığlığın aleni bir ırkçılıktan, yenilen kazıkların! mahsup edilmesi mevzuundan daha derinlikli bir sonuç barındırdığını ilave etmeliyiz.

Yan yana can cana durduğumuz, birimizi bir diğerimizden ayrıştırmayacağımız suretler kaynaşmasında, nasıl da pundunu bulduk mu muktedirlik dilince serbestleştirilen bizzat evhamlanılması gerekli olan hedef göstermelerin, ötekisini afişe etmenin türlü çeşit yollarının dizi dizi dizildiği bir çerçeve, kapsayış ortalığa çıkmaktadır. Üzeri kazıldıkça, altından ne derecede, hangi yüksek perdeden bir korku salınımının görünür kılındığı bir anlayışsızlık bina olunur. Olunmaktadır. Durduğumuz kenar insanlığın vicdan noktası olduğunun altını defaatle çizilmesine karşın, fakat ve amalarla bezeli olan özdeyiş kıvamından boşluğa sallanan aforizmalar içerisinde canlandırılan sığ düşüncelerdir bizleri bu kadar kederli kılan. Bunca ölümün, yıkımın, acının üzerine daha yenileri eklenirken bir yandan duyulmaya devam edilen oh olsunların açmış olduğu yaralanmaların toplamıdır düşündürücü olan.

Düşünmekten alıkonulan bireyler olarak artık her şeyi otomatikleşmiş tepkimeler içerisinde, birbirinden ayrıştırılmaz sürü psikolojisi içerisinde kıvamını bulduk hah, lafımızı da koyduk garabetliği içerisinde değerlendirenlerin, okur yorumları, sanal agora'nın twitçileri vesair makamların kullanıcıları olarak görünürlüğü arttırmalarıdır pekala düşündürücü olan. Görünürlüğü artmakta olanın alttan alta destek bulan, çoğunluğun bakışımını yönlendirebilmek adına progpagandanın en karasını kendisince yeniden yorumlandırdığı, illa ve billa ki isimler zikretmeden de, salt bir topluma laf sıralamaktan daha fazlasını ihtiva ettiğini unutmamalıyız. Unutturmamalıyız. Kolay lokma gördüğü ötekisine demediğini vicdanını titretmeden, vaktini sektirme nedir bilmeden duyumsatma telaşesinin ortalık yerinde insanlığımızı ne ara kaybettik sorusunu sorma zamanıdır. Sorgulama zamanıdır.

Her fırsatta büyük bir toplumun, birbirilerinin aynısı olmadan birbirilerine en yakın duran kesimlerin bütünlüğünden ortaya çıktığı, mozaik denilegelenin bir pasta ismi olmadığının altını çizmeye gayret ettiğimiz iş bu girizgahın ortasında, meramın kıssasında nereye gidiyoruz sorusunun belki de en can alıcı yerindeyiz. Ortasındayız. Gittiğimiz yolun ehveni değil de şerri beraberinde getirdiğini bir an olsun hatırdan çıkartmadan sormalıyız. Doğal "fay kırıklarının" açtığı hüzün dağlarının üzerine böylesine düşündürücü negatifliğin açabileceği "doğal olmayan fay kırıklarının" tamirinin namümkün kılınacağı günler kapımızı çalarken vakit sektirmemeliyiz. Göz önüne getirmeye çalıştığımız ekilen nefret tohumlarının her ne durum olursa olsun bu kadar kolaylıkla zikredilebilmesinin, görev bilinci yerine vakitlerini kendilerini kurtarmak, bu bedbinlikten sıyrıksız kurtulabilmek için üstün çıkartacak hamlelere girişirken muktedirliğin bahis açmış olduklarının ne kadar fena olduğunun bilinirliğinin artmasıdır. Arttırılmasıdır.

Potansiyel denemek amacıyla insanların ölüme terk edilmesinden tutunuz, yardımın ne demek olduğundan bi'haber kalan devletlunun, en büyük afetlerden birisi olan depreme karşı tedbirsizliklerinin nasıl kolaylıkla sindirilebilecek unutulabilecek bir ayrıntılar bütününden ibaret olmadığının farkındalılığı, hemen az ötesinde duran epey fazlaca yükümüzden bir kısmından kurtulabilmemiz ve yarın dediğimizin daha sıhhatli bir düşünselliği beraberinde taşıyabilmesi çabasında eksik kalan tuzun katılmasını sağlayacağından da dem vurmalıyız. Erimin muhtaç olanın el aman demesine karşın canı çıksın dercesine erkin yanında duranların hayatlarının da pamuk ipliğine bağlı olduğu bir ülkede George Orwell'in 1984 romanında ifşa ettiklerinin bir sonunun olması gerekliliğini gösterir kılmalıyız. Bir hikayenin bu kadar gerçekçil bir biçimde içimize işlediği, işletildiği bir diyarda ne dersek ne yaparsak başa gelenlerden, başına getirilenlerden çekildiği aleniyken hala kafalarını kuma gömmeye hazır, duymadım, bilmiyorum ve görmüyorum inadında olanların da muhtaçlıklarının hakikat olabileceği gerçeğinin altını çizmeliyiz.

Onları esir eden kini kanırtırcasına kullandıkları vurgulamalarına karşı elimizden geldiğince dostlukla, o hep bildikleri aynı tonlu yekpare faşizm algısının ötesinde de bir dilin varlığının, bir elin yaşadığının önemliliğinden dem vurmalıyız. Gerisi lafı güzaf, tatavla. Suyu bulandırmak adına demediklerini en naziğinden en fecaatlisine süsleyip, bir yandan da aba altından sopa sallamak konusunda muktedirinin kıyısına denk duran hareketlere girişen, avaz avaz söylenip duran vijdann bozguncularının, bozgundan nemalananlardan olmadığımızın bilindikliğini arttırabilirsek birbirimizin meramını daha rahat anlayabileceğimiz bir sahanlığımız, yurdumuz olacak. Politik sahanlığın istim koyvermiş boca etmeye doyamadığı nefreti aşabilmek için az biraz kadrajın dışındakine bakmak yeterliyken üstelik. Bir başlangıç kabilinden..

İstimlak edilmiş olan medeniyet olgusunun, içeriğinin enikonu düz ayak harap edildiği, tahrifatın boyutunun mütemadiyen daha da büyük hezimetleri yanında kapımıza taşıdığı acının üzerinde tepinilmesinin bir yolunun bulunduğunu ifşaa eden kepazeliklerin tam tekmil bu tahrifatın önderliğini yaptığı günlerden geçiyoruz. Günlerden geçmesi bir yana aslında, zaman akışı içerisinde demirliyoruz tüm hakiki çıkarsamalar toplamında. Gördüğünü anlamlandırmaktan imtina edenlerin iyice taşlaşmış vicdanlarında her yıkım, her tahrifat ve her ölümün ardından umarsızca yarayı deşmeye çalışarak, iddialarını ispat için olur olmadık saçmalarını görüş diye duyurdukları, betimledikleri bir sanal agoraya sahibiz.

Agora içinde gözümüzün önüne sunulanlardan arta kalanlar, 'tahammülü' değil tahakkümü 'anlayışı' değil hakir görmeyi ve 'eşitliği' değil emir verenlerin büyük büyük hiddetlerini tekrar ettikleri, ektikleri bir cenah burası. Konuşulması en zor şeyleri bile basit bir tümce bir kaç dize sinkafla özetleyebilme geleneğinin devamlılığını sürdürenlerin insan suretlerinin altında dünya üzerinde cehennem zebanilerini çağrıştırdıkları, yakıp yıkmanın aleni ilanına, lincin, nefretin yaygınlığına olan kör çabalarını sürdürdükleri bir cenah. Ateşin, ölümün her türlüsü fenayken daha kötüsünün bir an evvel tecelli edebilmesi için dokuz doğuranların görünme çabalarına sahne olan bir cenah. Cinnetülarz. Karanlık ve acı birbirlerine yakın durur. Biri önceden ortalığı kolaçan eder öteki yayıldığında ortalık sessizleşip, ıssızlaşır. İnsanlık ölür, can çekişir, can verir.

Ahir zaman agoralarındaki tüm ötekileştirilenlere, kendilerine benzemeyenler tarafından reva görülenlerin toplamı budur. Bu kadar açık ve nettir. Muktedir dilinden edinilmiş olanların daha fazla faşizm ile terbiyelenmiş hallerinde medeniyetler beşiği tanımını çok seven, anadolunun bu özelliğini kapsayıcılık ile sağladığına biat edenleri resmen ofsayta, her defasında karavanayla buluşmalarına vesile eden bir duvar bina olunur. Yekpareleştirilmiş aslı bembeyaz mermerin, irinden iyice kararmış bir örneği; tasvir olunur. Nefretin, kinin, öç almanın makulleştirildiği, sıradanlaştırıldığı bir güncenin sonrası zaten cehennemin ta kendisi olacaktır. Her ne kadar farkında olmasalar, önemsemeseler de ucun birimizden birimize değeceği apaçık olan nice büyük yıkımlar için ortam sağlanır ortam sağlama alınır.

Didaktik, ezberden okunan klişelerle, alavere dalaverelerle bezeli tümcelerle ölüm kutsanır, ölüm baş tacı edilir. Doğal felaket karşısında oh olsun! eden bulurlarla yanıtlanır, yorumlanır. Kazın ayağı ateş düşenlerin cephesindekiler için hiç öyle olmasa da onların sözcüsüymüşçesine acılarını perçinleyecek, dehşetengiz çıkarsamalar ortaya sürülür. Yoksunlaşıyoruz, bir diğerimiz için demediğimizi koymayarak tam da şeytanın! istediğine ortak oluyor, insanlığımızı bir kenara terk ediyoruz. Yarınımızın neler getireceğini hemen hiç düşünmeden. Birbirimizi yerle yeksan ederken tüm sıfatları utançla buluşturuyoruz. İş bu noktada bu griliğin ortasında tam da sorulması, sorgulanması gerekenleri başka zamanlara havale ediyoruz.

Birbirimizin yüzüne utançtan arnımış bir biçimde bakacağımız yarınlar yerine anın daraltımı sıkıntısı, evhamı, gözyaşını yüklenen bir iklimin ortasında sıramızı bekler buluyoruz. Piyangonun hangi bahtsız amortisini çekeceğimizi hiç ama hiç bilmeyerek Acının üzerini daha fazla elemle buluşturma çabasında olanlar için de kalk borusu çalacak mıdır? Kesifleşip giderek kronikleşen ayrıştırma çabalarının, biteviye tekrarlara doymayan nefret söyleminin, ikrarından başkasına müsammaha göstermeyen bu durumun vehametine, sunulmayanların hakikatine ne zaman ayılacaktır? Kitlesel yıkımın dozu doğal afetin taşıdıklarından çok daha elim bir hale doğru eviririken insanlığı, istikrarla büyürken vicdanı etiket olarak taşıyan bulduğu her fırsatta, laf salatasının arasında ötekisinin ağzının payını vermek için sıra bekleyeduranlar hiç mi vicdanınız titrememektedir?Bu körü körüne nalına ve mıhına giyindirmelerin bunca yıllık acılara merhem olmadığı, olmayacağı ortadayken üstelik.

Anlık tasvirlerin, kimilerindeki geçici rahatlamasını bir kenara koyduğumuzda (empati yapalım!) ortalığa dökümlenen ana resmin basitçe bir tepki yığını, öfke patlamasından çok daha derin anlamlar ihtiva ettiği ortada. Ortalık yerde kusulan kindarlık tohumlarının geleceğimizi daha ümitsiz kılacağına ise hiç şüphe yok. Birbirleriyle iç içe geçmişken, birbirleriyle lehimlenmiş olan halkların kardeşliğinin onarılmayacak biçim ve derecelerde yara alması bu medeniyetler beşiği tanımını da boşa çıkartacaktır, ezcümlesi. İşte o zaman hepimiz, ayrısız gayrısız vah vahlanacağız, hepimiz birbirimize muhtaçken nasıl el vermedik diye dövüneceğiz. Dövüneceğiz de boşlukta titreşim, ses ve çığlığımıza bir yankı bulamayacağız. "Orada kimse var mı?" çağrısı havada asılı kalmaya devam edecek. İnsanlığımızdan devamsızlığımız, vicdandan sınıfta kalmışlık, anlayıştan bi'haberlik, merhametten toptan yoksunluk, empatiden çok gıybet ve fenalık fazlalığına meyyallik hissedilir bir şekilde artış gösterirken endişelenmemek mümkün müdür?....


>>>>>Bildirgeç
Ciğer Testinin İkmali Yoktur - Ezgi BAŞARAN*

İyi insanların önünü tıkıyorsunuz. "Kardeş kardeşe kenetlenme" hayallerini kabusa dönüştürüyorsunuz.

Bu bir ciğer testiydi. Kalanlar oldu.
“Hem polise taş atıyorsunuz, hem de deprem olunca polis, Mehmetçik yardıma koş diyorsunuz” şeklindeki bozulmuş mantıklarını, bozulmamış ekran makyajlarıyla bile kapatamayanlar…
Her geçen saat, gri molozların altında kalan nefesler cılızlaşırken, yardım derneği kavgasına tutuşanlar…

**
Evsiz kalanlar, Van soğuğunda titrerken, İçişleri Bakanlığı denetiminden geçmiş, kurucu üyeleri arasında CHPli, AKPli, BDPli vekillerin, ticaret kuruluşu temsilcilerinin bulunduğu Diyarbakırlı yoksullukla mücadele derneğini, PKK’lı ilan edip karşı kampanya başlatanlar…
Oturdukları yerden işi gücü bırakıp bununla uğraşanlar…
Kürtlere yardım edilecekse onu da ancak ve sadece Türkler yapar gibi bir devlet kibrini sistemlerinde özümsemiş olanlar…

**
Depremi “Allah’ın sopası”na bağlayanlar…
“Tabii ki insanlar ölmesin ama o insanlar da biraz şey…” diye geveleyenler…
Bir tane battaniyeyi kolilemek yerine galiz küfür kuyularından en nadide parçaları tutmaya vakit ayıranlar…
Van’a yardım için rock konseri düzenleyen sanatçılara, “Eğlenceyle yardım mı yapılır” diyerek rock’ın ruhunu hiç anlamamış olanlar…
Ve tüm bunları yaparken vatanseverliğini ballı ballı anlatanlar…

**
Siz iyi insanlar değilsiniz.
İyi insanların önünü tıkıyorsunuz.
“Kardeş kardeşe kenetlenme” hayallerini kabusa dönüştürüyorsunuz.
Ve ne de çoksunuz.

**
Uzaktaki okuluma giden servisi kaçırdığım bir sabah, babam arabada Çek besteci Bedrich Smetana’nın Ma Vlast senfonisini çalıyordu.
“Bunu dinlerken ne duyuyorsun, ne hayal ediyorsun” diye sormuştu.
“Su akıyor” demiştim.
“Doğru” demişti, “Bir nehirden söz eden, senfonik bir şiirdir bu. Adı da Ma Vlast, yani Benim Vatanım. Vatan sevgisi dediğin şey, su gibi, şiir gibi bir şeydir. Ayrım yapmadan kaplar, temizler, çoğaltır. Sakın unutma!”

**
15 yıl sonra, babamın öldüğü ayda, vatan dediğimiz bu toprak parçalarında akan bir nehir gibi acıları temizleyemiyor, bir şiir kadar ısıtamıyorsak birbirimizi…
Aksayan arama-kurtarma çalışmalarından daha vahim bir aksaklığımız var demektir.
Ciğer testi, hayatta insanın karşısına birkaç kez çıkar. İkmali de yoktur.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bu kadar nefessiz bırakışı karşısında hala akil olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural v kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan!!! olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınması. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle! kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor / edecek. Sözün tamamlayıcısı olarak Ezgi BAŞARAN'ın kaleminden çıkan "Ciğer Testinin İkmali Yoktur" başlıklı makalesini yazarın ve Radikal Gazetesi'nin anlayışlarına binaen paylaşıyoruz...

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #369 (03.10.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #370 (10.10.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #371 (17.10.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #372 (24.10.2011)
Özgürlük ve Demokrasi Adayları Seçim Beyannamesi - Sol Defter
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
#MemleketTahlili - Kolaj Çalışma - 13Melek - Tumblr
Ciğer Testinin İkmali Yoktur - Ezgi BAŞARAN - Radikal
Deprem Değil, Önce Terör - Kadir CANGIZBAY - Birgün
Deprem ve İlahi Mesaj - Nuray MERT - Milliyet
Ne Faşizm Ne De Şuursuzluk Doğal Afettir - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal
Kum ve Çakıldan Bir Hayat! - Umur TALU - Habertürk
Van, Twitter ve Hayali Cemaatimiz - Efe Kerem SÖZERİ - Bianet
İsimsiz Kahramanlara Selam Olsun - Koala - Lucarelli-Breitner Blog
Depremin Ardından - Açık Radyo
Wishful Sinking - Emin RESAH - Az Önce, Biraz Sonra
Depremin İlk Haftasının Gösterdiği - İhsan ÇARALAN - Evrensel
Sürekli Deprem - Bahadır ALTAN - Sol Defter
‘Cep Telefonu Operatörü Devletten Daha Duyarlı’ - Aris NALCI - Demokrat Haber
Nüve Van'ın Ardından Konuşuyor: Biz Başka Alem İsteriz - Nüve
Bu Bir Teşekkür Yazısıdır - Alen MARKARYAN - Forza Beşiktaş
Van’da Güzel Bir Türkiye - İbrahim GENÇ - Yüksekova Haber
Van’da Gizlenen Gerçek - Ahmet SAYMADİ - Jiyan
Yeter! - Can DÜNDAR - Milliyet
Sokak İle Van Arasında Kağıt Köprüsü - Sezai SARIOĞLU - Özgür Gündem
'Eviniz De Yıkılsa, Para Vereceksiniz’ - Evrensel
Merkezi Afet Yönetimindeki 'Hasar'... - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
Depremin Ortaya Çıkardığı Gerçekler - Ferhat TUNÇ - BiaMag
Erciş'te AKP Listesi! - Zeynep KURAY - ANF
Deprem Böyle Yıktı - Etkin Haber Ajansı
Van’da İnsanlar, Burada İnsanlık... - Onur CAYMAZ - Birgün
Sıkıgözetim Altında ‘Doğru’ Söz: Yıldırım TÜRKER - Levent YILMAZ - Taraf
'Bildiğiniz Gibi Değil' - Yıldırım TÜRKER - Radikal
Hangi Savaş? Hangi Zafer? - Emre DURSUN - Kronik Muhalif
Hopa Emniyet Müdürü: Kafanızı Ezeriz, Burası Benden Sorulur - Ekin KARACA - Bianet
Devlet Kılıklılar! - Nazım KAYALAR - Atılım
Afet, Devlet, Vatandaş - Adnan BOSTANCIOĞLU - Birgün
BDP 'Anayasa Meclisi'nde Israr Edecek - ANF
Pari Yegak Tser Kağaki - Şeyhmus DİKEN - BiaMag
Seni Affetmiyem Ulan! - Sarkis HATSPANIAN - Nor Zartonk
Vatandaşlık Meselesi (5) - Mıgırdiç MARGOSYAN - Evrensel
Yurttaşlık Standardı - Marsel RUSSO - Şalom
Popüler Kültürün Vagonu Medya - Ragıp DURAN - Özgür Politika / Başka Haber
‘Vietnam Sendromu’ ve Kürt Sorunu - Foti BENLİSOY - Jiyan
Şiddet, Yas ve Siyaset - Mustafa ARIKAN - Radikal 2
Kürtler ve Ermeniler’in Kaderi Ayrıştırılamaz - Ara ERBİL - Jiyan
Nefret Söyleminin Baş Hedefi: Ermeniler ve Kürtler - Radikal
Balık Gözü: Nefret Söyleminin Kendini Gizleyemediği Anlar - Açık Radyo
Mercek Parlatıcılar - Bülent USTA - Birgün
ESP: AKP Vahşette Çiller Hükümetine Rahmet Okutuyor - ANF
Eren Özel'in Anasından Yürek Taşıyanlara Mektup Var - Sultan KILIÇ - Malatya Tez Haber
Çocuklarımızı Kaybeden Cumhuriyet'i İstemiyoruz - Atılım
Çalışmanın Hayatımızda Ne İşi Var? - Kaya GENÇ - Başka Haber
Slavoj ŽIŽEK: Now The Field Is Open' - Al Jazeera
Tahrir Meydanı’ndan Liberty Plaza’ya Küreselleşen Muhalefet - Amy GOODMAN - Sol Defter
Sokaktaki İsyancılar: Wall Street Partisi Can Düşmanıyla Karşılaşıyor - David HARVEY - Yiğit ATAK - Jiyan
AKP İktidarı Zam, Zulüm ve Tahakküm Demektir - Şaban İBA - Özgür Gündem
Türk-İş: Açlık Sınırı 913 Lira - Bianet
Küba Dostlarından Nagehan Alçı'ya: İnsanlık Seni Hatırlamayacak - Sol.org.tr


Armenian Navy Band Official via Artoistan
Armenian Navy Band At Myspace
Armenian Navy Band - How Much Is Yours? Album Informative via Naregatsi Art Institute
Anouar Brahem Official
Anouar Brahem - Thimar - Zekeriya S. ŞEN - Tıkabasa Müzik
Anouar Brahem Trio - Astrakan Café Album Informative via ECM
Nguyên Lê Official 
French-Vietnamese Guitarist Breaks Barriers : For Nguyên Lê, More The Merrier By Mike ZWERIN via NYT
Nguyên Lê Interview via All About Jazz
Gareth Davis Official
Machinefabriek Official
Gareth Davis & Machinefabriek - Grower Album Informative via Sonic Pieces
Gareth Davis & Machinefabriek - Grower (Sonic Pieces) / Machinefabriek - Apollo (Machinefabriek) Album Review By The Milkman - The Milk Factory

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Untitled Abdurrahman ANTAKYALI - AP Photo Anatolia via The Atlantic

>>>>>Poemé
Hayat Nedir Anne? - Yusuf HAYALOĞLU

benim hiç sapanım olmadı anne,
ne kuşları vurdum,
ne de kimsenin camını kırdım...
çok uslu bir çocuk değildim ama,
seni hiç kırmadim, hep boynumu kırdım.
ben hayatım boyunca
bir tek kendimi vurdum! ..

suskun görünsem de,
fırtınalı ve mağrurdum anne.
bir mızrak gibi,
aynada hep dik durdum anne! ..
ben sana hiç bir gün laf getirmedim,
leke sürmedim.
ama göğsümü çok hırpaladım,
kalbimi çok yordum...
ben hayatım boyunca, en çok kendimi sordum! ...

benim hiç sevgilim olmadı anne,
ne bir yuva kurdum,
ne bir gün şansım güldü...
öpemeden bir bebeğin gidişini,
tükendi gitti çağım...
kimi yürekten sevdiysem,
yüreğini başkasına böldü...
bir muhabbet kuşum vardı,
o da yalnızlıktan öldü...

sen beni göğsünde
hep acılarla mı soğurdun anne?
yoksa evlat diye,
koca bir taş mı doğurdun anne?
eziyet degilim, zahmet değilim,
musibet hiç değilim;
bir senin mi balına sinek kondu, söylesene!
doğurdun da beni,
ne ile yoğurdun anne?

benim hiç hayalim olmadı anne...
ne seni rahat ettirdim,
ne kendim ettim rahat...
bir mutluluk fotoğrafı bile çektirmedi bu hayat
kaybolmuş bir anahtar kadar
sahipsizim anne...
ne omuzumda bir dost eli,
ne saçımda bir şefkat...

say ki yollardan akan,
şu faydasız çamurdum anne...
say ki ıslanmaktım, üşümektim,
say ki yağmurdum anne!
bunca yıldır gözyaşlarını,
hangi denizlere sakladın?
oy ben öleyim,
SEN BENİ NE DİYE DOĞURDUN ANNE? ? ?

Kaynakça: Antoloji_com

No comments: