Sunday, November 06, 2011

Deuss Ex Machina # 373 - riječi su tako sporo eksplodira

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_373_--_riječi su tako sporo eksplodira

31 Ekim 2011 Pazartesi gecesi ''canlı'' yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Jacaszek-Goldengrove (Gustaff - Ghostly International)
>2<-Jacaszek-Pod Światło (Gustaff - Ghostly International)
>3<-Tim Hecker-Sketch 9 (Kranky)
>4<-Tim Hecker-Sketch 5 (Kranky)
>5<-Christina Vantzou-11:11 (Kranky)
>6<-Christina Vantzou-Small Choir (Kranky)
>7<-Motion Sickness Of Time Travel-Textiles (Hobo Cult Records)
>8<-Motion Sickness Of Time Travel-Opal Ring (Hobo Cult Records)
>9<-I'mpty-Your Skin Brown From The Sun (Music For Non-Musicians)
>10<-I'mpty-Returning To An Empty House (Music For Non-Musicians)
>11<-Syntaks-Scintillation Skin (Parallax Sounds)
>12<-Syntaks-Journey To The Third Part Of The Night (Parallax Sounds)

riječi su tako sporo eksplodira (373)
Yetkinliğini kanıtlamak istercesine elindeki bıçağı pat oraya küt buraya saplayıp durarak, mütemadiyen sağa sola es vermeden, sahne kaptırmadan elinin altında duranın canını çıkartmaktan kaçınmayan kasabın sergilediklerini bir çırpıda izleyip kemiksiz et parçasına ulaşmasına tanıklık ettik daha birkaç gün önce. Onlarca kamera açısıyla maşallah, bravo nidaları arasında kursaklardan nadiren geçen bir ana besin maddesinin ‘meta’  haline dönüştürülmesinin vesikası karşımıza çıkartıldı. Kameranın odağına girdiği her an bir bıçak darbesi bir sıyrık, bir bıçak darbesi bir delik deşiklik ile etin besin maddesi olmaktan çıkartılarak, kemik yığınından arınmış pamuk haline dönüştürülmesiydi belki kasabın aklından geçenler.

Ama her sahnesinde başka bir durumun vuku bulduğu iş bu satıhın içerisinde karşılaştığımız onca gerçekliğin paralelinde, bize sunulan bu imgelemi bir çağrışımlar dizisi olarak görmebilmek de mümkündü hali hazırda, pekala. Ustanın yetkinliği değildir sözkonusu edeceğimiz muktedirliğin diline sakız ettiklerini görünür kılan bir aydınlatma aygıtı haline dönüştürülmesiydi o kısacık sürenin içerisine tıkabasa doldurulanlar. Bir gösterip bin kaçırarak oluşturmaya gayret ettiği yeni Türkiye görünümünün özetiydi belki az biraz iddialı bir alt okumanın tam yamacında, yanıbaşında. Saplanıp duran her bıçak, kurbanın şeklinin şemalinin bozulup, dürülüp, havalara atılıp tutulup, yerlere vurulup paspas edilip en nihayetinde bir et yığını pornografisinden başkacasına da müsammaha edilmediğini ortaya çıkartan bir seremoniydi.

Seremonilerin, resmiyet kazandırılmış müsamerelerin, kural kaide denilerek oluşturulan sabitlikler içerisindeki trajik detayların sahnelemelerine benzeşip onlardan hiç bahsetmeyen anaakım medyasının halini pür mealini çıkartan bir özetleyişti. Neler oluyor bitiyorsa bizim haberdar olduğumuz ancak birlik v beraberliğimiz için oluşturulan tehditler, hainler, hainlikler ve ilave edilebilecek nice ötekileştirmeden ibaret tutulan bir sığlıktan kesitlerdir ancak ulaşabildiğimiz. Gerçek zaman akışındaki onlarca engellemenin sanal aleme taşınmasıyla beraber topyekün bir propaganda tatavlasında tabii olanın muktedirin sözcükleri olduğunun altını kalınca çizen tespit tanecikleri. Yalandan ahlanıp, vahlanarak neler oluyor kuzum gül gibi memleketimize diye duranların aslında “kasabın” biçmekte olduğu et parçasından bir dirhem fazla edinebilmek için çabalanımlarını, çırpınışlarını simgeleştiren bir görünüm hasıl olmakta bu diyarda.

Bu engellerin, duvarların, eksik gedikliğin asla sonu gelmeyen diyarın tüm sınırlarında. Tüm izole edilmişliğine rağmen hayata tutunmak için, illa ki bir ucundan tutmaya gayret ettiği şeyler için mücadele edebilmenin gereksinimi kavrayanların sayıca azaltılması için ulufelerden, kararname adı altında oluşturulan yönergeler ve talimat silsilelerine, hukuğun çiğnenerek oluşturulduğu yeni tahakküm sahalarının bina edilmesine, yargıların sözcüklerden çıkarak gerçek birer itham haline dönüştürülmesine yol veren uygulamalara kadar birbirilerinin peşisıra sahneyi kapsayanlardır burada değinmeye, uç uca eklemeye çalıştığımız. Toz pembelik masalların nasıl birer balondan ibaret olduğu, artık bu kadar çırılçıplak meydandayken üstelik.

Dışarıya, öteye beriye demokrasi üzerine ahkamlar kesilirken, yönlendirmeler gerçekleştirilirken başat sorumlusu olunan pek çok şeyde nasıl da sessizliğe gömülü kalındığını, sessizlikten ve unutuşlardan bir beklentinin hasıl olduğunu duyumsatan örneklemelere kadar çeşitlendirilebilecek bir tevatürler toplamı. Can yakıcı olan kasabın müsamere içerisine dahil ettiği her bir darbenin, etin kemikten ayrıştırılması sürecinin başka yerlerde insanı insandan ayrıştırabilmek adına yeniden tanımlandırılabilirliğidir. Tanımlandırılma gayretkeşliği içerisinde her bir saplayışın noktasal tespitler ve değerlendirmelerle ayarı son derece ince elenip sık dokunarak oluşturulmasıdır. Dört bir yanda başkaca fecaatler cereyan ederken hala bir şey yokmuş kıssasına tutunmanın ne kadar yaralayıcı olduğunun kanıtlanmasıdır kasabın sergisi pardon sunuşunun paralelindeki düşündürdükleri.

Nereye ilerliyoruz, nasıl bir süreçten geçiyoruz orasına dair net görünümler sözcükler karşımıza bir türlü çıkartılmasa da içinde bulunduğumuz halin ne bayramlık ne de seyranlık olduğu bellidir. Zaman mevhumunun canı çıkartılırcasına gerisin geriye koşturduğumuz gerçektir. Acıların tükenmediği bir coğrafyada acıları, berikini, ötekinden üstün tutmak için el altında tutulan deneyimlemeler bu kestirmeden çıkarımı haklılaştırmaktadır. Utanç vesikalarında eskilerden pek de farkı olmayan ama ambalajı değiştirildikçe, söylem farklılaştırıldıkça sanki başka bir şeymiş gibi öne çıkartılan olguların yegane toparlaması bu zamanda geriye dönüş olacaktır. Sesler tekilleştirildikçe, hak ve adil olanın yeri meşhur tabirle batıla terk edildikçe daha başka bir betimleyiş teferruat olacaktır.

Ümitlerimizi kaybettiriliyoruz nadiren yaşadığımız sevinçlerimizi ise terk ettiriliyoruz. Birbirimize benzeşmeden birbirimizin meramını anlar, hissedilir kılan o anadoluluk ana bağından kopartılmaya çalışılıyoruz. İnsan’ım diyebilmenin önüne hangi insan olduğunu deklare et diye dikiliveren azılı ırkçılığın orasından burasından tahakkümleriyle yüz yüze kalıyoruz. Yüzleşmenin evvela bu toprakların acısıyla olması gerekirken, nasıl başkaca konulara yönlendirilerek esasın bir türlü ortaya getirilmediğinden bahsetmeliyiz. Acının şekli şemali, şusu busu bir yana insanlığımızdan götürdükleri, var ettiğimizi sandığımız insanlık seviyesini nasıl tarumar ettiğini ilave etmeliyiz. Esas yoksa, sorun da yoktur veczinin peşinde daha kaybedilecek nelerimiz kalmıştır sorusuna bir türlü sıra gelmemektedir.

Körlemesine cevvalliklerin hiddeti artıp duran söylemlerin makus kederimizden bizleri uzaklaştırmayacağı tam aksine sabitleyeceğini bir kere daha yinelemeliyiz. Nabız yoklamasında son nefesini vermeye bile fırsat bulamayan kurbanlar gibi bir insan bitmeden bir başka insanı sıraya alan bu sistem için yapılabilecekler toplamıdır asıl üzerinde düşünülmesi elzem olan. Düzensizliğin ortayerinde, düzen diye içi boşaltılanın tam yamacında, yöresinde pek çoğumuzun bildiği aşina olduğu şeylerin yeknesak makamdan tekrarlanıp da durulduğu, boşa koysan dolmaz doluya koysan almaz / fayda etmez bir hamle yığınıyla ve toplu bir gümbürtüyle beraber nabız yoklaması gerçekleştiriliyor. Kah sessiz ve derinden, kah sahnesini daha geniş bir zamana yayabilmek, korkunun daimiliği için davul zurna cümbür cemaat trajikomik sahnelemelerde, hamleler bütününde.

Biteviye hayatlarımız içinde nerede durulması gerektiğinden nerede susulması gerektiğine kadar tiradın sürümcemesiz bir biçimde gösterimde kaldığı, bırakıldığı bir anlık değil ömürlük nabız yoklamaları vuku buluyor. Hayatla örtüştürülen ne kadar farklı renk, im ve söz varsa bunları toptan reddeden, ayrıştıran statükonun şimdiki koruyucularının düzenlerinin daimliği için ellerinin altında tuttukları bir modern zamanlar prangaları, itham silsileleri ortaya çıkıyor bu nabız yoklamalarında. Körleşmenin duyarsızlaşıp ucu bana değmiyor nasıl olsa avuntusunun bir kere daha boşa çıktığını ikrar edip, yineleyeceğimiz nabız yoklamaları. Sustukça, sıra bir şekilde sana da gelecek savının can alıcı örneklemeleri bu girizgahın sınırı boyunca derleniyor. İstifleniyor.

Menfur olanın değil akil olanın adını anmak, bunu talep etmek, çözümler ileri sürmek ne haddimize buyurularak sıramızı bozmamamız talep ediliyor. Acının dili dini rengi veyahut ırkı olmasa da irin dolu cümlelerin, ayrıştırmanın alası olan erimlerin dile getirilmesinin hazmedilebilir bir şey olduğu konusundan dem vuruluyor, bahis açılıyor. Acı perçinlendikçe, didik didik edildikçe, üzerinde per per tepinildikçe vicdanı değil cüzdanı kollayanların ikircikli halleri ortaya bu kadar aleni bir biçimde dökülürken suskunluk eyyamın yıllar yılıdır süregiden koşulsuz itaatin ötesinin müsammaha dışı tutulduğunu belirginleştiriyor tüm bu olan biten. Orada kimse var mı? Orada hala kimse var mı? yoklayışından bile inatla hala olur olmadık sorguların, sonuçların çıkartıldığı bu düşüncesizlik ikliminde yol nereye götürecektir.

Susup pusup kaldıkça suskun bekleyişlere sessizce tamah ettikçe alenileşip, resmiyet kazanan faşizm teknikleri hayatımızın, hayatlarımızın üzerini kapsayan bir gri bulut hüzmesi olmaktadır. Birimizi bir diğerinden üstün tutan ayrışımın, birimizin bir diğerine olan hukuğunun üzerinde simgeleştirilip serpilen tahakkümünün yol açtıkları bahis etmeye çalıştığımız. Kulak hep mi tersinden tutulacaktır, bu diyarın seması boyunca. İnsan olgusunun üzeri çizildikten sonra, masumiyet karinesi tahrif edildikten, onca yamaya rağmen hala bunca problem devam ediyorsa, çözümsüzlük daimiliğini ilan ediyorsa bir durup düşünme arasını yoklamamalı mıyız? Arafın içerisinde çıkış yoluna kafa yormamalı mıyız? Nicedir. Nereye kadar kör topal halde medeniyetçilik oyunu, nereye kadar muktedirin elinde oyuncak olma hali.

Nereye kadar gelinim size çemkiriyorum ama kızım derdim sizinle diyeduran aba altında sopa sallayıcı vicdan dezenformasyonunun yaygınlaştırılıp hakim kılınması? Layığımız bu mudur? Nabız yoklanırken bir yandan da bir daha bir daha diyerek oluşturulan üst katmanların domino taşı gibi tek bir hamlede, tek bir hatada üzerimize yıkılacak yeni enkazları oluşturacağı yandaşı!, yoldaşı herkesçe malum iken üstelik. Ayılması gereken hukukun işlevsellikten arındırılırken aleni bir yargı, yafta sunucusu olduğu, dahası boyunduruğu altına aldığı her bir ‘muhalif’i terörle mücadele kanununa dayanarak, okuduğundan yazdığından, yaptığından ettiğinden dolayı suçlu ilan ettiği, edebildiği, yargısız infazlara girişebildiği ötesi yok suskunluğu yücelttiği, suskunlaştırarak tekseslileştirerek ve bu korku dayatımını gündelik yaşama kanalize ettiği şimdiki zamanın ‘utanç vesikaları düşünülesidir.

Sıra kimde? Sıra muhalifin eleştirisine kulak vermektense kodesle buluşturmayı kendine hak olarak gördüğü sesi işitilmeyen kitlede. Ses verip, yol gösterip hata dediğimiz boyundurukten kurtulma veyahutta çıkış yolu bulmak adına çabalayanların hepi topu bir sıkımlık, bir gözaltılık canları var zaten çıkarsamasına tutunan muktedirliğin alacağı, alması gereken yanıt nicedir. Sineye çeke çeke, üstüste birikip, yükseltilen bu irin dolu zulüm dağı, propaganda ile zoraki insancıl olanı şerit dışında tutma hevesinin, yaftalamaların sonsuzluğunun düşünselliğin bu iklimde yaşatılabilirliğini hala zora koşturmakta olduğunun altını çizmeliyiz. Hala zor bir ödev olduğunu tanımlandırmaktadır. Niceliği, ayrışımı, sözümona bütünlüğü savunur kılması gereken bu cenahta bile fırsat kollayıp, laf ebeliğini sektirmeyen, defter dürmeye hazır ve nazır olanlar, önceliğimiz bu yesinler birbirlerini diyenlere karşı, hak, hukuk ve adaleti beraberce savunmak değil midir?

Şimdi ayrışacaksak, birbirimize yüz çevireceksek ne zaman toparlanacağız ve nereye kadar bu kör döğüşünde aldığımız ortak yaraları tedavi etmeyi düşünecek, düşünür kılacağız. Durdukları yeri gözden geçirsinler, yanlış değerlendiriyorlar olan biteni diyerek hukukun, adaletin tecellisinden çok önce karar verip, ilan edenlerin karşısında, düşüncelerin illa ki partizanlık, ideolojik çıkarsamalar veyahutta el üstünde tutulması gereken herhangi bir kural, kıstas için değil, daha adilane bir dünya, daha insana yakışır olanı tesis etmek için tamamen bağımsız bir kulvarda şekillendirilebileceğini düşünmek, idrak etmek bu kadar zor mudur? Konuşmadıkça, bunca elem karşısında suskunlaştırıldıkça ha o askeri vesayet ha bu sivilliğini çoktan terk etmeye hazır giyotinci başı vesayet bizi bu demokrasi dediğimiz alanın içerisinde gram ileriye taşımayacaktır. Tabii ki yaşatılır kılınanların tümünün ortak erimi olan demokrasiyi yaşatılır kılmaktan bir şekil uzak tutmak dışından herhangi bir amaçlarının olmadığını ilan, idrak edebilirsek.

Mazinin karanlık sayfalarına şimdinin muktediri yeni sayfalarını eklemeden önce, bir an evvel aklı devreye sokmanın tam da zamanı değil midir? Dönüp dolaşıp korunaklı sandığımız agoralarda, alanlarda sıklıkla eklediğimiz kelamların, tartışmaların içerisinden “cımbızlananlarla” hepimizin mahpuslukla yolu kesiştirildiğinde mi aklımız başımıza gelecektir….. Öğrencisi içeride, gazetecisi içeride, akademisyeni içeride, vekili içeride, belediye başkanı içeride… vicdanının sesini dinleyenler içeride… insanlık içerideyken üstelik… Takdirlerinize…
   

>>>>>Bildirgeç
Asıl Mücadele - Karin KARAKAŞLI*

Güneşin doğduğu istikamete bakar gibi sabahları, hayat rotalarımızı doğuya yönelttiğimiz günler… Doğudan hep karanlığın doğduğu günler. Önce Çukurca saldırısının acısı kapladı ortalığı. Yas, öfkeye bilendi. Devletin en üst kademesi ‘intikam’ sözcüğünü telaffuz etti. Derken büyük kara operasyonu başladı. Ve ‘imha edilen teröristler’ zikredilir oldu. Operasyonlar, çatışmalar bittikten sonra gerekecek dilin o ân bombalandığına hiç bakılmaksızın hem de…

Eskiden resmi bayramlarda asılan bayraklar, artık tepki olarak camlarda. Bayrağın böyle kullanımında da acıtan bir yan var. Çok fazla kin, çok fazla öfke ve ortak yaşayabilmeyi namümkün kılan bir kutuplaşma hali. “Mecliste PKK istemiyoruz”, “İmralıyı basarız, Apo’yu asarız” sloganları yankılandı havada. Ben bu satırları yazarken 30 Ekim Pazar günü İstanbul’da teröre karşı “Sensiz Olmaz” ismiyle büyük bir yürüyüşün hazırlıkları sürüyordu. Sivil toplum örgütlerinin teröre karşı ortak hareket çalışması kapsamında açıklama yapan TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, “Artan terör olayları neticesinde şehit düşen polislerimiz, askerlerimiz ve vatandaşlarımızın acısını toplum olarak derinden hissediyoruz. Bu vahim olayların tek hedefi milletimizin birliğini ve bütünlüğünü bozmaktır. Milletimizin birlik ve bütünlüğünü hedef alan bu olaylar karşısında bizler sessiz kalmayacağız” diyordu. Teröre lanetin gölgesi, barışın ışığını gölgeliyordu bir kez daha.

Diyarbakır ise kendi yörüngesinde bambaşka söylemler kuşanıyordu. Zaten bu birbirine taban tabana zıt gerçeklikler değil mi asıl ayrılığı dayatan? Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Daimi Meclis toplantısından önce DTK Başkan Yardımcısı ve Van bağımsız milletvekili Aysel Tuğluk, parti üyelerinin terörist ilan edildiğini, İmralı’da aylardır tecritin sürdüğünü, KCK operasyonlarının siyasi kırım halini aldığını anımsatarak önemli bir uyarıda bulunuyordu: “Bu savaş bir gün bitecek. Ve bu sorun eninde sonunda masa başında müzakere edilerek çözülecek. Ancak, yaşanan bu çatışmalı süreçte karşılıklı acılar ve ölümler artarsa, büyürse her iki toplum açısından yaratacağı kin ve nefret duyguları öyle bir noktaya gelebilir ki, artık bir arada yaşama koşulları kalmayabilir. Asıl tehlike budur. Bu çözüm süreci geliştiğinde öyle bir şey yapmalıyız ki, barışımızı gerçekleştirdiğimizde birbirimizin kapısını çalacak halde olmalıyız. Birbirimizin yüzüne bakacak halde olmalıyız. Aksi takdirde gerçekten yazık olur.”

Örgütün infial uyandıran saldırılarla devleti çekmeyi istediği eksen bu kadar aşikâr. Arka planda Suriye ve İran koordinatları bu denli inkâr edilemez haldeyken, tek çare denenmeyeni deneme iradesini göstermek. Kalıp repliklerin, bildik sloganların ötesinde çok zorlu, riskli görüşmeleri göze almak. Hem de kanı durduracak bir aciliyetle. Yoksa kan sözü boğar.

Bakışımızı o ufuktan çeviremeden bu kez de bir deprem felaketi buldu bizi. Bir anda enkaza dönüşen hayatların dehşetini, bıçak sırtında yaşadığımız gerçeğinin korkusunu hissettik iliklerimizde. Van’ın Tabanlı köyü merkezli 7.2 büyüklüğünde deprem, 10 şiddetinde hissedilen etkisiyle yıktı, geçti. Ölü ve yaralıların sayısı günler boyu acıyı katladı.

İçeresi dışarısı, tutukevi

Derken bölgeden bir de firar haberi geldi. Kentin İskele Mahallesi’nde bulunan ve 1000 kadar adli hükümlü ve tutuklunun kaldığı Van M Tipi Kapalı Cezaevi’nin arka taraftaki duvarı deprem sırasında yıkılınca, mahkûmlardan 150 kadarı buradan firar etmiş. Kaçan mahkûmlardan 50 kadarı, depremde paniğe kapılıp kaçtıklarını söyleyerek cezaevine dönmüş. Bir an düşündüm, cehenneme dönen bir dış dünyaya kazara açılan kapı… O kapıdan çıkmaya cesaret edenler ve tekrar bildikleri o kuşatılmışlığa geri dönenler…

Sanki bir film karesi hayat o an.

Tam da o an, geçtiğimiz hafta Kadir Has Üniversitesi’nde adına düzenlenen bir sempozyumla gündeme gelen canım yazarım Tezer Özlü’nün bir sözünü anımsadım: “İstanbul’un sıcak yaz gecelerindeki uzun, törensel gecelerini düşündüm. Güzel Türkiye’nin her zaman bir tutukevi olduğunu, tutukevi olarak kalacağını düşündüm. Bizler içinse, yani gerçekten tutuklu, ya da kendi seçmeleriyle tutuklu olanlar içinse, hiçbir yerde kurtuluş olmadığını...”

Baskı

O kurtuluşu aramak için çokça yola koyuldu Tezer Özlü. Önce o bunaltıcı evlerden, o evlerle simgeleşen baskıdan gitmek istedi: “Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek………isterim hep.”

Baskıcı eğitim kurumlarını, sol hareketin ezildiği darbe ortamını sırtlayıp kendi ben’inde insanlığın hikâyesini aradı. Kimse ona pusula vermemişti, kendi patikasını, ardında sürüklediği tekerlekli çantasıyla bir başına açtı. Deliliğin sınırsızlığını bile göze aldı, sinir kliniklerindeki öğütücü iktidar düzenini ele verdi. Sevdiği yazarlar Kafka, Svevo ve Pavese’yi kitaplarında bırakmayıp yaşadıkları ve öldükleri coğrafyalarda ararken edebiyat ile hayatı ayrılmaz bir bütün kıldı. Sözcüklerin soyutluğunu ortadan kaldırdı, “Susulan her şeyi, büyüyen ya da ölmekte olan, ölmüş olan her şeyi daha doğru anlatmalıyım, daha yoğun yaşamalı, ve daha çok öne çıkartmalıyım” deyiverdi. “Her nesneyi, her canlıyı, herhangi bir insanı, her gördüğüm şeyi yaşanmışa çevirmeliyim, derinleştirmeli, yaygınlaştırmalı, rüzgârlar gibi esmesini, yağmurlar gibi yağmasını sağlamalıyım... Kendi aldığım bu kararla ölümü de büyütmeliyim. Yaşamım, ölümüm tüm yaşamı, tüm aşkları ve tüm ölümleri kapsamalı…”

Öyle de oldu. Tezer Özlü’nün edebiyatla yakaladığı o hakikat, hayatın nice gerçekliğinden daha sahici ve kalıcı oldu. Bugün onun sözlerinde son zamanlardaki bütün acıların ifadesini ve inadına üretilen umudu bulurken, asıl mücadelenin ne olduğunu da görüyorum: Sözünü hayattan alacak ve o söze hayatın pahasına sahip çıkacaksın.

Hayat kuracak söze cesaretimiz var mı?

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bu kadar nefessiz bırakışı karşısında hala akil olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural v kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan!!! olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınması. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle! kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor-edecek. Bu bağlamda haftalık meramımızda değindiklerimize paralel öğeler ihtiva eden bir tamamlayıcısı olarak Karin KARAKAŞLI'nın Kronik Muhalif sitesinde yayınlanmış olan Asıl Mücadele başlıklı makalesini yazarın ve Kronik Muhalif'in anlayışlarına sığınarak sayfalarımıza iliştiriyoruz. İyi okumalar...

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #369 (03.10.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #370 (10.10.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #371 (17.10.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #372 (24.10.2011)
Özgürlük ve Demokrasi Adayları Seçim Beyannamesi - Sol Defter
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Yansak Da Dokunacağız - Ahmet ve Nedim'in Gazeteci Arkadaşları - Özgür Basın
Asıl Mücadele - Karin KARAKAŞLI - Kronik Muhalif
Sarı Yıldızı Takmak - Aslı ERDOĞAN - Özgür Gündem
Altında Kaldığımız Enkaz - Oya BAYDAR - T24
Büşra ERSANLI: Bana BDP'ye Niye Üye Olduğum Soruldu - ANF
‘Kurban’ Bayramınız Kutlu Olsun! - Nuray MERT - Milliyet
'Terörle Mücadele' Terörü - Kadir CANGIZBAY - Birgün
KCK Tutuklamalarındaki İkinci Büşra - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal
KCK'da 44 Tutuklama - DHA - CNN Türk
Hukuk Şirazesinden Çıkarsa - Hüsnü ÖNDÜL - Evrensel
Korku Duvarı Sökmez! - Alınteri
Nasıl Olur!.. Bir Baba Evladını Kurban Eder Mi! - Umur TALU - Habertürk
Cinnet Meclisi - Çağatay BAYRAK - Tersyüz
'Türk Yargısı Topyekûn DGM'leşti' - ANF
Kürtlere ‘Oh Olsun’ Diyenleri Ne Yapalım? - Mustafa KULELİ - Evrensel
Mahkeme Uğur Kaymaz'ı Yeniden Örgüt Üyesi Yaptı - Evrensel
Cezaevlerinde 500'den Fazla Tutuklu Öğrenci Var - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Barışalım, Ama Nasıl? - Serkan AYDIN - Jiyan
Hiçbir Şey Eskisi Gibi Değil - Sıtkı GÜNGÖR - Atılım
Türkiye: Cennetin Krallığı - İbrahim GENÇ - Yüksekova Haber
Mahpustan Eğitim - Ahmet SAYMADİ - Jiyan
Turkish Politics, Kurdish Rights And The KCK Operations: An Interview With Aslı BALİ - Ziad ABU-RISH via Jadaliyya
Outcry Over Turkish Publisher's Arrest And Detention - Alison FLOOD - The Guardian
Nefret ve Kürtlerin ‘Başka Dünya’ Arayışı... - Delil KARAKOÇAN - Özgür Gündem
Kürt Sorununda Siyasi Aktörlerin Bertaraf Edilmesinin Sonuçları - Sezin ÖNEY - Açık Radyo
BDP Siyaset Akademileri: Özgür Düşünceye Doğru! - Berat BİRTEK - Bijwenist
Mudurê Bereqe, Xerabmalim Yeman! - Şeyhmus DİKEN - Birgün
İktidar Bloku'nda Çatlaklar - Gün ZİLELİ - Gün Zileli Resmi Sitesi
İktidar-Muhalefet Blokları, Saflaşmalar - Gün ZİLELİ - Gün Zileli Resmi Sitesi
Ne Kula Ne De Devlete Köle: Sivil İtaatsizlik Nedir? - Futuristika
Gül'ün Maaşına Yapılan Zam Asgari Ücretliye Yapılanın 134 Katı! - Sol.org.tr
Kapitalizmin Kriz Çözümü: Savaş - Yüce YÖNEY - Bianet
Temel İlkeler - Ömer MADRA - Açık Radyo
Uykusuzların Falcısı - Bülent USTA - Birgün
Bütün Takvimler Bayramı Gösterirken İnsanlarda Tık Yok - Cegerxwin YILMAZ - Jiyan
Bayramsızlar Mendil Satar - Etkin Haber Ajansı
çocuklar ekmek yiyorlar gibidir sesin - Cüneyt UZUNLAR - açık koyu

Jacaszek Official
Jacaszek Informative via Ghostly International
Jacaszek - Glimmer Album Informative via Dense
Tim Hecker Official
Tim Hecker Interview via Headphone Commute
Tim Hecker - Dropped Pianos Album Critic By Marc MASTERS via Pitchfork
Christina Vantzou Official
Christina Vantzou At Soundcloud
Christina Vantzou - N° 1 Album Critic By Fred NOLAN via Fluid Radio
Motion Sickness Of Time Travel Official
Motion Sickness Of Time Travel Artist Page via Facebook
Motion Sickness Of Time Travel - Dreamcatcher By Keith KAWAII via Tiny Mix Tapes
I'mpty Official Tumblr Blog
I'mpty Artist Page via Facebook
I'mpty At Twitter
Syntaks Artist Page via Facebook
Syntaks Informative via Parallax Sounds
Syntaks - Someone Elses Dream Video

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Guy Denning By annar_50 via Flickr
annar_50 aka nick Flickr Page

>>>>>Poemé
‘Ah’lar Ağacı - Didem MADAK

1-
Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
Biraz kolonya sürünsem,
Ferahlasam, pencereyi açsam.
Şöyle bir şey yazdım sonra:
Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
Berbattı,
Bir şiire böyle başlanmazdı.

İç ses diye söylendim,
Ardından Yıldırım Gürses...
Aptal aptal güldüm bir de buna.
Ayşecik vazoyu kırıyor
Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyordu çatlaklarından.
Karnabahar kızartmıyordu asla
Başrolde kadınlar.

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah...dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen,
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel koksa.

Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
Olanlar oldu tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Kapının arkasında yokum demiştim
Ve divanın altında da.
Bulamazsınız ki artık beni,
Hayatın ortasında.
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Beni kimse bulamazdı
Tanrı’nın arkasına saklansam.
O Kocamandı, en kocamandı o.
Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah...dedim sonra,
Ah!

Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
İçim sıkılmasa o kadar
Tek bir satır bile okumazdım.
Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
Bir derdi var derdim.
Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
Ninni derdim, ninni bebeğim!
Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
Plastik gözkapaklarının ardında,
Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
Gözyaşları da.
Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
Kırıklar dolar kucağına,
İşte orası umudun tarlasıdır.
Ve orada başaklar ağırlaştığında,
Sayısız ah dökülür toprağa.

İç ses, diye söylendim
Ve ah dedim sonra,
Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
Meyveleri tatsızdı
Eski bir lanetten dolayı
Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
Ve herkes söverdi ona.
İsmini yazardı herkes onun bağrına,
Ah derdi o. Ah!

Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
‘İnsan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
Tanrı şöyle derdi o zaman:
Ah!

Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
Ulaşılamazdı,
Sen sarılmak istesen ona,
O sana sarılmazdı.
Ne çok dikenin vardı Tanrım!
Ne çok isterdim,
Sana sarılamazdım.
Ve şöyle derdim o zaman:
Ah!

Ahlat ahların ağacıydı,
Yaşlanmaya başlayanların,
İtiraf edilememiş aşkların,
Evde kalmış kızların.
Ahlat ahların ağacıydı,
Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
Öyleydi işte.

Ve etimoloji Eti’lerden kalma
Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
Mesela o zamanlar
Mutsuz olduğunda insanlar,
Yok olurmuş bazı dakikalar.

Gülümsedim o sıra,
Bazen sevinirim,
Sevinmek nedense hep yedi yaşında
Ve ah... dedim sonra,
Ah!

Bazen ah diyorum durmadan,
Şimdi ben ahlatın başında,
Otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı vermekten başka.

Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

At arabasıyla kağıt toplardı
Her sabah çingene kadınlar.
Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
Şaşırırdım
Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

Yeniden doğmuş olurdum oysa,
Öldüğümü sandıklarında,
Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

Vasiyetimdir:
En güçlülerinden seçilsin
Beni taşıyacak olanlar.
Ahtım olsun,
Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
Tabutumun içinde tepineceğim.


2-
Bir göl vardı evimizin karşısında,
Mavi gözleri olan,
Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.
Ah!
Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,
Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
Sıcak yemeklerin.
Başına diktikleri o taş,
Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

İç ses!
Bu bahsi kapa!

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
Sanki biraz rahatladım.
Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
Ah...dedim sonra,
Ah!
İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
Aynı vampir gibi çıkacağız.
Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
Sanki biraz ferahladım.
Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
Hala aç mısın?

Bir tren geçti yine tam o sıra
Ustura gibi kara,
Düdük çala çala,
Geçti şiirimin ortasından.
Kes şunu dedim, kes artık!
Oldu olacak,
Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
Merak ederdim,
Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
Nereye gider bu insanlar?
Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
Bir kara yılan gibi,
Bilemezdim menzil neresi?

Ah...dedim sonra
Ve acilen makas değiştirdim.
İç ses, diye söylendim,
Raydan çıkma bundan sonra.

Kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
Sevinirdi,
Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
Muhabbet ederdik kuyrukta.
Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
Fötr şapkalı kelimeleriydik,
Çürük dişlerimizle bizler,
Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
Saf ve pembe gülümserdik.
Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
Neden hep aynı yerdeyiz,
Hayattan söz edilirdi,
Zor denirdi,
Ve ardından susulurdu mutlaka.

Fötr şapkalı amcalardan biri
Ah derdi sonra,
Ah!
Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

3-
“Bir Arap şairi şöyle demiş,
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
Sorardı:
Daha yazacak mısın?
Hayır derdim,
Artık yazmayacağım.
Ama şöyle denir:
Kılıç çeken kılıçla ölür.
Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.

Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
Yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
Aşık olduğumda,
Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla, ömür yaptı.
Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

Kara yazgımı şimdi kim bilir
Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
Ah.. dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim,
Başımda rüzgar vardı
Başımda uğultular...
Kalbim usulca kıpırdardı
Ve ses çıkarırdı dokununca
Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda rüzgar vardı,
Yine esiyordum
Hızla dönmeye başladı kalbim
Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda uğultular...
Fırtına çıktı sonra,
Yaşadığını anladı kalbim,
Böyle yaşanamaz derdi
Bir başkası olsa.

Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
A
H!

Ah benim nergis kokulu cehaletim...
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka.
Ah benim nergis kokulu cehaletim
Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
AH!

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım tanrının eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!

İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

Vasiyetimdir:
Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...

Kaynakça: Antoloji_com

No comments: