Sunday, September 23, 2012

Deuss Ex Machina # 417 - a deserted story adam's endless fidelity to the iblis

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_417_--_a deserted story adam's endless fidelity to the iblis

17 Eylül 2012 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Loscil-Cascadia Terminal (Kranky)
>2<-Loscil-Fifth Anchor Span (Kranky)
>3<-Autistici-Sleep State For Carl Wark (Hibernate)
>4<-Autistici-Mam Tor Soarers' Workshop (Hibernate)
>5<-Shinsuke Matsumoto-Soundscape (AY)
>6<-Shinsuke Matsumoto-Hana-Hina (AY)
>7<-Method One-Ziba's Lullaby (Auxiliary)
>8<-Method One-Foundry Dub (Auxiliary)
>9<-Atoms For Peace-Other Side (Stuck Together Remix) (50Weapons)
>10<-Other Lives-Tamer Animals (Atoms For Peace Remix) (50Weapons)

a deserted story adam's endless fidelity to the iblis
(417)

düşünselliği imtihanlardan geçirmekten değme yalanların v yanlışlıkların olurunun halinin rotasının ortaya çıkartıldığı, kimin neyden şikayetçi neyi dillendirici veya ne bahisle ortaya çıktığının koparttığı gümbürtü ile orantılı olarak şekillendirildiği, öyle varsayıldığı bir zaman diliminde ajanslara düşüyor bol şoklu, epey flaşlı metinler. bir yerlerde bir şeyler vuku buluyor. vakia olarak ele alınıyor günü, gündemi ele geçiriyor. bir iki v daha fazla yetmez ama yaygarası v şiarıyla aslında kaskatı kesilmiş olan, koskocaman bir aysberg'in sadece görünebilir bir kısmının etrafında kopan şu kadarlık fırtınanın bile has resmi esirgediği, neler ettiği görünmezliğini tam v eksiksiz olarak konumlandırdığı bir aralıkta yaşam sürdürülüyor. yaşam sürdürülmeye gayret ediliyor. rutin kendisini belirginleştirirken her yeni gün başka bir imtihanın, yoklamanın işin hangi tarafından bakıldığının, aynanın neresinde, köprünün hangi başında durulduğunun vesikası için birer araç eyleniyor. sorgular, yıldırmaları, pejmürdelikler simyası epey hallice bozulmuş olanların daha fazla suskun, laletayin, atarı v gideri bol söylenişlere kendilerini yekten teslim etmesinin önünü açıyor. hem ne olacak ki memleket mi kurtulacak.

bugünden yarına dünyamız mı değişecek. acele etmeye gerek yok da; yığıntıyı, oluşan birikimi zamanında ön görülmedik bir biçimde önemsemeyişin faturasının hep bir sonraki nesillerin ödediği, onlara borç bırakıldığı bir yaşam ritüelinde daha yarınlarımıza devredeceğimiz kaç sorunumuz v kaç yılgınlığımız, denedik olmadı, çabaladık mamafi aşamadık serzenişimiz baki kalacaktır. sorgusuzluğu hazır ahir zamanın zemini buna müsaitken mümkün mertebe yaygınlaştırmaya gayret eden erkin topyekün dimağlara kazıtmak istediği yegane şey sıradanlaştırılan, öyle atfedilen şeyler ile aba altından sallanan sopaların halının altına süpürülmüş olan sorunların görünmezliğini biraz daha canlı tutmaktır. olabilecek kadar ki bu daimi karabasan sanrısı ivedilikle yıkılamasın, ayrışmaz birer parçamız, belleğimizin has öğesi olabilsin. ne biz ona ilişebilelim ne de bunca pejmürdelik, afaki yalan talanın ortasında kurulan can pazarlarının, kumpasların, hedef haline dönüştürmelerin, hesap soruyoruz biz yae demelerin gerçekten olup olmadığını idrak edebilelim.

sorgulamalar bir yana da olup bitenler çarpıtılıp durulurken, ne yapacağıdık bir de okşayacak mıydık diye buyurganlıkların değme empatiyi çoktandır geçtik nakarat gibi şakınılan kardeşlik masalının, özgürlük merhalelerinin nasıl da bir yanılsama olduğunu bunca belirginleştirirken sorgulamak biz cahillere pek tabii ki düşmez, düşmemelidir baş vezirimizin izanında!. hele bunu dillendirmek, yazmak, seslendirmek veyahutta beklenmedik bir anda pat diye önüne çıkartabilmek yeterince cesur olmayı gerektirmektedir yahu cevval. altından kolay kalkınılamayacak bunca vehametin birbirini iteklercesine eşikten hayatlarımıza karıştığı bir zaman mevhumunda sürünün içerisinden mümkün mertebe ayrılmayın, gerisine karışamayız! aman ha uyaranının güncel bir edisyonu değilse nedir ki bu kekremsi vurgulama. her durumda bir ipe çekilecek, yular geçirilecek birilerinin varlıklarına tutunarak bir tane doğrunun olabileceği onu da sadece biz v bizim ekkaliyetimiz kesinleştirip duyurabilir, beğenirseniz yersiniz beğenmezseniz de yersiniz seçeneğinden başkasının esamesinin okunmadığı bir duruş toplamı hal midir, vesika mıdır. bütün bunlar bir diyetlerin bitmeyen listesindeki bilmem kaçıncı kez zikredilenlerden, talep edilenlerden hangisidir, hangilerindendir?

kaynakçalık, gördüğünü kayıt altına almak elbette bu durağanlaştıkça, yerine sabitlendikçe, dimağı dara kıstırdıkça daha ötesini tahayyül etmeyen, dahası düşünmeyi gereksiz bir jimnastik olarak değerlendiren her durumda bunu yapmaya devam edenleri yardakçı, ispikçi, rererrerörü işbirlikçisi, vatan hayını vd. gibi yazınsal hatalarıyla beraber dolaşıma çıkartan dillendirilen bir iklimin şifasının karşılığı olabilir mi? böyle bir tanımlandırma mümkün mü? ambarın pardon memleketin altını üstüne getirip durdukça, onu buna kırıp, bunu ona yamadıkça, lehimledikçe nefret parsellerini başka derdi olanlarla, dilinden dökülenlerin sadece kendi aidiyeti için değil de herkesler için daha yaşanılabilir bir ülke vurgusuna ulaşma çabalanımını daima sığlıkla gözucu ile değerlendirdikçe bu kendine göre çoğulcu ama insanlık düzleminde belirgin ekkaliyetin demokrasisi ilerisi, moderni, vesayetten arınmışı şusu busu ile tanımlandırılmasının vitrin değiştirmek, hep ambalajı yenilemek dışında başkaca bir itki ile bağlantılanamayacağı aşikar v yinelenesidir. ambalaj değişirken içerik mutlak korunaklılık zırhıyla, kırmızı çizgilerle, daraltım kavisleriyle donatıldıkça gündemin her anına sinen, iliştirilen önyargıların, nefret turnusollerinin peşimizi bırakmayacağı bilinesi v tekrar edilesidir.

tutturulan yolun aklın alabileceği, hafzalanın görebileceği kadarıyla şekillendirilip, duruma v adamına göre muamele edilmesinden uzak bir ferah~fezalığı yakalayamamasının belki de en önemli nedenlerinden birisi de bu tutukluluk halinin, başımıza çoban olanların değme arsızlıklarını sesi de çıkıyor nasıl olsa, hemi de karizmatik adam! gibi kadüklüğü tescil etmeye, derinleştirmeye gerek duymayacağımız bir tahayyül sınırından kestirip atmak, bütün bu olan bitenlerden aslında hiçbir şeyin anlaşılamadığının neticesine ulaştıracak v kesinleştirecektir. yargılar, değerlendirmeler v nihai sonuç olarak önümüze getirilenler ya anın ya da geniş vadede tüm hayatı etkisi altına alacak, etkisiz kılacak, izole edecek bir toparlamanın, nümayişin bizzat kendisidir. duruma uygun olsun, laf olarak dolgu yapılabilsin kabilinden değil cümleten yarı açık, bolca kaçıklığın sergilendiği bir (c)ezaevi yurdumuz, yurdunuzdur v sonucudur. ide uygulanan tecrit, akil olanların hemen tümüne uygulanan ayrıştırma, fikriyatın kendisinden çekinilmez görülüp giderek daha baskın, otoriterliğin vesikalanmasının beraberinde getirdikleri bu ezaevi metaforunu salt bir tanım olmaktan alıkoyarak bir gerçeklik haline dönüştürmektedir.

ayrıştıkça, dilinden çekindikçe, meramından korktukça belirsizlikler içerisinde tam tanımı bıçak sırtı olan aralığa ulaşmış olmamız, hayatımızı sorgulardan arındırıp sadece v sadece insani asgari müştereğin tesis edilebilirliğine biat edişin bir masaldan başkacası olmadığını kafamıza kakıp duran bir yönetişim tavrının sorgusu ne aradır. sorgulanabilirliği ne zamandır. hayat bu kadar ele alınıp kolaylıkla derdest edilip dönüştürülebilecek, ne diyorsak o sığlığına hapis kılınacak kadar kolay mıdır? bütün anlamlar bir yana bir gün şemzinan'da, bir gün gever'de ertesi gün amed'de, colemerg'de, wan yahutta besebbab'da az gelelim hatay'da, biraz yukarısı bingöl v uşakta, az daha batıya geçelim şehristanbul'da v nice başka yerde vuku buldurulanlar hezeyanlardan değil çekincelerden sınırsızca korkuya sığıntı davranılarak, duhul eylenerek korunulabileceği inkişafına sımsıkı tutunarak, korku dağlarını öcüler yaratarak, onlara karşı demediğini bırakmayıp yapmadığını koymayacak ama gelgelelim münferittir o münferit! seslenişiyle güllük gülistanlık bir idarenin, hayatı idame etmekten ne anladığının, neyi nasıl konumlandırdığının hazin gerçekliğiyle karşılaşmamızı sağlamaktadır. hayatlarımız derdest...

hayatlarımız prangalarla bağlı, adım atılamayacak kıvama getirilmişken başka şeyler de var, başka bir yol daha var seçeneğinin izini takip etmeye, düşünmeye daha kaç yol, yenilmesi gereken kaç fırın ekmek vardır. resim yangın yeriyken ee, gım gım, eee... yok yok karışmayalım biz lalelatayinliğinin taşıyacağı yer günün şartlanmışlıklarıyla oluşturduğundan daha beteri olacakken hala ama v fakat mıdır. keşkelere yer olmayacak bir süre sonra keşkesiz kalıp ona ilişmeden bu hayatı şekillendirmek, sessizliklerin ortasında kopan esas çığlıkları işitebilmek her birimizin boynunun borcu, nasip kader kısmet işinden daha gerçekçi birer sınavdır. hala öyledir. görebilenlere..kemikleşmiş, keskinleştirilmiş ucunun batmazlığı bir yana deler geçerliği defaatle sınanıp onanmış halen kurcalanıp daha derin yaralar açmasına ön ayak olunmuş, dimağı alt üst ederken olan bitenler varlığını esas resmin içinde korunaklılığı daha da fazla arttırılmış, buna sabitlenmiş bir edim olgusunun ötesinde, tanımdan çok geçerlilik düzeyini şimdilerde yakalayan bıçak sırtı günlerin dahilindeyiz. üstünkörü, ıvır zıvır, çevir kazı yanmasın sufleleriyle beraber gündemin sunisinin yanında asla sümenaltı edilemeyecek, edilmeyecek şeylerin vakıaların vd. gündeliklik içerisinde karambole bu kadar ivedi bir biçimde getirilebilmesinin yanı v yamacında ucun nereyi deldiği, nereyi kanırttığı çok sonraları fark edilebilen bir simyanın tam ortasındayız.

kararlılıkla sürdürülen karanlığı daimi kılmanın, kelamı müdanasız gereksiz bir edim olarak kıstılayıp, durmaksızın yinelenenlerin her dem güncellenen öfke ufuklarında yeni patlamaları kolaçan edip buna yol veren, olur veren durmadan dönüştürülen birer ikişer oh olsun!lar düzeyi v daha derin bedduaların eksik edilmediği bileşenlerden mürekkep bir daraltım sahasındayız. daraltıldıkça yolun ötesini görmek bir yana anın içerisinde olan bitenlerin bile alelacele derdest edilmesine çalışılan bizahati buna uğraşılan her mevzu v sorunu işine geldiği gibi değerlendirip ona göre hareket eden, aslen sabitliği bu deryada tescilli statükonun başka yüzeylerinde kayboluyoruz. kayıp ediliyoruz. günü anlamlı kılmaktansa, bunca naçarlığı ezayı v cefayı bir kere daha yaşamaktansa yeter artık seslenişinin kasten önemsenmediği bir düzenin bekası için kurbanlık belleniyoruz. beklentileri asgarinin altında tutup dokunursan yanarsın, ilişirsen kavrulursun, soru v sorgulara girişirsen hiddetimizden payını alırsın, kurcalarsan münferit linç mangalarımızın insaflarından hak ettiğini bulursun vb. gibi derinlemesine bir korku dağarcığının, aba altından üstünden sallanan sopaların görünmesine çabalanılan, neticesiz yarınsız illa billa çözümsüz ama halen sürünün içinde emirlere riayet etmeye devam eden, ettiren bu v benzeri çabalanımların yekününe ses çıkartmayıp uysal koyun belletilerek bu dikte ettirilen, buna alıştırılmaya gayretkeş olunan bir mizansenin yıkıntısı, döküntüsü arasında yol kat ediyoruz!

modernleştirme görünümüyle yıkılıp dönüştürülünceye kadar!. yol ilerletilmeye çalışılırken günü kapsayan gündem dediğimizin orta yerinde daha önce işitmediğinizi düşündüğünüz, kırk yıl geçse hatra getirmeyeceğiniz şeylerin dile dolandırılıp allem edilip kallem edilip yeni doğrular bunlar türünden yaklaşımı önümüze çıkarttığından dem vurulabilir. masal değildir atfedilen boşta bulunup güzelleme değildir söylenen varsa yoksa o bıçak sırtılığın sürekliliğini, beraberinde taşıdığı sürek avını daimi kılacak, devamlılığını da getirecek bir tahayyül çabalanımının kendisidir. ucundan kıyısından mesnetsizliği yüceltip bir tabii ki statükoyu koruyup kollayacak yeni bir ambalajlama çalışmasıdır. çalakalemlik su üstüne çıkan. hiddet o kadar olağandır ki her esip gürleyişte bizahati nefret söyleminin ta kendisinin kapsamından nitelikli! önermelerinden bir başkasıdır altına imza atılan avaz avaz çağrılan. sabah vakti kck operasyonu ile isimsizlerin tecriti, toparlanmasından, kameralar önünde gösteri niteliğinde müzisyenlerin önce derdest arkasından işkence ile buluşturulmasına, i.n.ş. mangalarının tıpkı başlarındaki ismin söylemindeki ezip geçeriz, yakıp yıkarız v gerekirse bir yüz yıl daha savaşırız roargh! hesabını da verecek değiliz! bağlamının bir başka vesikasını oluşturan, güne eklenen insaniliği yitirip tanımsız, mesnetsiz bir yıkım, yerlebir etme hadisesine, halk vekilini belirli başlı, okuma yazması bulunup kulağı olanın işittiği gibi direktiflere uygun bir biçimde tutukluluğunun tesciline, dokunulmazlığının da yaka paça kaldırılması sürecine kadar varacak zincirleme yargılamaların v kararların aldırıldığı, imzaların atıldığı bir yandan da savaş yok denilirken bu algı yaygın bir biçimde söyleme dönüştürülürken tetiklerin nasıl düşürüldüğünü ortaya koyan can pazarlarının hala bu kubbede yerini aldığı bir güncellik hasıl olunur. otuz iki kısım tekmili birden cinnet ül arz.

cehennem tabelasında her ne yazıyor bilinmezliğini koruyor ama şu iki satır boyunca dillendirdiğimiz şey birleştirdiğimiz parçaların oraya bile fazla kaçacağına kani olduğumuz karabsanlar, karanlıklar. suçlu yaratmaktan, suç mesnedi türetmekten, suçu yıkmaktan, ciğerini patlatırcasına çemkirip beddua okumaktan, baştaki neyse erkanın, ahvalinin de o düzeyde tahammül etmeyen küfür eden, anlamadan komuta göre tepkime veren, sokakta yan yana durduğundan bile şüpheye düşüren bir dönüşüm, dile getiriş v fazlasının perspektifini gün yüzüne çıkartır. her günün bir anlamı varken varken bu cenahın günleri durmaksızın karabasanlardır her yeri kaplayan. her gün yeni bir umuttur pek çok yerde gelgelelim bizde sustukça, yılkıldıkça sıranın kime geleceğini hangi mesellerin flaş flaşlar ile duyurulacağını kestiremediğimiz bir karambolün beşiği edilir. yurdu kılınır. duyumsatılması lazım olan hezeyanların peşisıra diziliminin ardından, reklamsız arasız istiflenmesinin, döke saça, bata çıka tıkabasa doldurulmasının ardından bıçak sırtı hayatlarımızın ne kadarını koruyup kollayıp önemsemekteyiz sorgusu hasıl olmaktadır.

insanlık ayaklar altına alınırken sergilenen şeylerin acelecilik bir an önce töhmet altında bırakabilme alışkanlığı, kodlara, renklere v aidiyetlere göre ezberlerin ikrarının yanıbaşında yapay, steril değil tam aksine kirden hiçbir şey göstermeyen bir faunada yaşamakta olduğumuz bu v benzeri bir sistematiğe mecbur kılındığımız işittirilesidir. kirlendikçe ortalığın daha da mükemmel bir hayat diskürüne dönüşümüne dair teferruat bellenmişler dillendirilesidir. masumiyet karineleri ayakla, kollarla çiğnenip lime lime edilirken, kulak patlatma, kol kırma branşlarında muhafazakarlığın, muhafazacıları yeni münferit hamlelerine girişebilirler. ki bu doğaldır!. kirlenişimizi, aymazlığı sorgu, sualere tabii tutmaz iken, daha yaratıcı olabileceğimizi haklı çıkartmak istercesine, hakkaniyet kazandırırcasına her dem başvurulandır sanal gerçek işkence. vekaletin dar alanı içinde el kaldırılıp, bankamatik memuru gibi aybaşında maaş çekerek kıt kanaat geçinmek dururken, halk denilen ama durmadan ayrıştırılmaya devam edilen her dem kusana kadar propagandist bir hegemonya, tahakküm dizgesinde dilinden, aidiyetinden, inancından vb. sorgulanıp durulanların haklarını savunmak, bu yola baş koymak seçeneği tercih edildiğinde hele bir de kadın olunduğunda, sosyalisti de eklemlediğinizde değme turnusollerin, ide yapısındaki köhneliği enikonu ortaya koyan vehamet vesikalarının çat kapı terör örgütü yardakçılığı, olarak ilanına ulaşan bir sonuç karşımıza çıkartacaktır.

insanlıktan çıkılması adına bu v benzeri önermeler yargılamalar ucunda kıyısında hep   nefretini dile döküp, gerektiğinde asil duruşunu sergilemekten kaçınmayacak linçci gürüh için de bir hedefleyiştir. fonda bir başkadır benim memleketim. algı daraltılıp ne verilirse ona tamahın yolu sağlama alınıp sabitlendikçe roboski'de, şemzinan'da, afyon v bingöl'de olanlar hep o mesnetsizlerin işi gücü olduğuna biat adına öne sürülüp durulan bir argüman olmaya devam edecektir. hazır kıtaların klavyelerinden, ayıla, bayıla döktürdükleri! meramlar, yüz kırk karakter analizler değme akil olanı mundar edecek tespitler, bu koyverin arenaya salın gerisi hallolunur bıçkınlığının, tahammülsüzlüğünün nasılsa unutulur yahu beklentisi v pratiğine tutunulmasının ders alınası bir yansısıdır. yaralarımız derinleşiyor. içten içe kemirici olarak zerk ettirilen nefret ediminin bizahati kotarılmasıyla, sahneyi kapsamasıyla hangi söz, hangi konu veya sorun olursa olsun giderek daha nefessiz kalınan bir iklim tasavvur ediliyor. alışırsınız diyerek bunun da suflesi veriliyor. kadimliğin de kardeşliğin de canı cehenneme! ön okumasıyla beraber erkanın toptan fiştekleyip durduğu muhalefetin bu pasları her dem yeyip hücuma geçtiği bu oyunda skor insanlığın aleyhine yazılmaya devam ediyor.

derdin biganeliği, çözülmezliği üzerine bina ettirilen her yeni görünen hamle hep statüko bağlacına, bıçak sırtılığına göndermede bulunuyor olsa da bu da geçer türküsünün dillendirilmesiyle o hayatın sürekliliği sağlanıyor. yankısının ikrarı, olan biteni bu sefer onlar düşünsün ayrıştırması bi'fiil bu sınırın gününün de yarınının da töhmet altında bırakıldığını yineletiyor. bıçak sırtılık yineletilirken önce biçem tazeleniyor ardından da döküp geçeceği menzil geliştiriliyor. ona buna derman, akıl fikir tahsis eylenirken bu yerin bedbinliği nasip işiyle, kaderi kısmetle birleştiren mide bulandırıcı bir algıyla baştan en sona örülüyor. çıktık açık alınla diye yola koyulan bir eşik, atak yakalayıp medenileştiğinden dem vurulan bir yer, yurt bahsinin basbayağı başı öne eğikliği, kararsız kazımlığı, şiddete her dem meyilliği, en altından en üstüne mukyedirin lafazanlığından belirginleştirilebilir. kaldı ki naçarlığımız, her birimize farklı sirayet edebilsin diye ön ayak olunan budur. yergilerle yıllardır dillendirilenler insana dair olanın ne olması, nasıl şekillendirilmesi gerektiğine dair bir perspektifi sunmuşken, tam da 444lük, bir kondusal kadüklüğün mizacında "hayat" sorgusu vuku buluyor. canlanıyor istikamet nereye ey insanlık!...

>>>>>Bildirgeç
Asgarî Suskunluğa Karşı Ortak Sözü Örgütlemek - Göksun YAZICI - Bir + Bir*

“uslu bir oymağın boğumlarının / çocuklarının itaatine karşı…”

Egemenlerin politikasıyla gündelik hayat arasındaki ilişkiselliğin zor kurulacağını,  makro politikalarla yaşamın ince damarlarından geçen mikro politikaların kendilerine ait, hatta ilgisiz dilleri olduğunu söyleyenlere, “hangi gündelik hayat, hangi mikro politikalar?” sorusunu sorarak başlayalım. Hakkâri’de polisin biber gazı sonrasında ortalarda sivrisinek bile kalmaması, gündelik hayatın en mikro (sivrisinek kadar!) alanlarına dahi egemen güçlerin müdahil olduğunu gösteriyor. Elbette bu bir kara mizah. İnsanları sivrisinek sanan bir şiddetin karanlığı; insanları gazlama / sinekleri ilaçlama teknolojilerinin birbirine karışması. Direnişçi bölgelerle egemenin çocuklarının, yani uslu çocukların gündelik hayatları arasındaki dramatik farktan politikanın makrosunun da, mikrosunun da nasıl çalıştığını görebiliriz.

“Normal” yaşamın mümkün olmaması savaşların alâmet-i farikası olsa gerek. 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra, ülkelerin bütün vatandaşlarının etkilendiği savaşlar yapılmadı. “Bölgesel çatışmalar” olarak adlandırılan savaşlar yürütüldü. İşgalci kuvvetlerin bütün vatandaşları bu bölgesel savaşlardan etkilenmezken, işgal altında olanların tüm yaşamı altüst oldu, tabii eğer ölmedilerse. 21. yüzyıl geçen yüzyılın son modasını devraldı. Bölgesel direnişlerle karşılaşan egemenler bölgeleri istila etti. Bu ülkedeki denklemde de benzer bir şey var. Gazlar altında kalan, apar topar evlerinden edilen insanlar için savaş, yaşamlarının tek gerçeği. Direnişçilerin neden direnmeye geçtiği bu noktada daha da açığa çıkıyor: “Normal” yaşam, sadece egemenin uslu çocukları için vardır; bu “normal”in sürdürülmesi için diğerleri ikinci sınıf muamelesi görür, bunlar müstakbel direnişçilerdir. Direnişçiler başkaldırdığında, onursuz yaşamaktansa ölmeyi tercih ettiklerinde, egemenin “normal” yaşamı sağlamak için uyguladığı yasa koyucu / yasa koruyucu şiddet açığa çıkar. Direnişçinin üzerine binen şiddet ya da açılan savaş, uslu olsa direnişçinin üzerine gitmeyecek bir şiddet değildir. Bu şiddet, uslu olsalar direnişçilere “ikinci sınıf” muamelesi yapacak “normal” yaşama içkindir. Direnişçi değildir bu şiddetten sorumlu olan, o sadece “normal” muameleye karşı çıkarak “normal”in içindeki görünmez şiddetin görünür olmasını sağlamıştır. Bu anlamda, Vatan gazetesi yazarı Ruşen Çakır’ın Antep olayından sonra “kim yapmış olursa olsun sorumlusu PKK’dir” diyerek “kör terör”den onları sorumlu tutan sözleri egemenliğin içkin şiddetini görmezden gelen uslu çocuğun babasının hakkını savunurken gösterdiği öfke hareketlerinden başka bir şey değil. Kürt hareketi sivillere saldırmamayı ilke edindiğini defalarca açıkladı, Türk halkı otuz yıldır babası egemenle işbirliği içinde bu savaşı desteklerken Türk halkına bir sitem sözü bile etmedi, çünkü hâlâ halkla konuşmaya çalışıyor, sesini duyurmaya çalışıyor. Ruşen Çakır, Etiler’de patlayan bombalarla nasıl yüreklerinin ağızlarına geldiğini anlatıyordu aynı yazısında. Elbette patlamasın hiçbir yerde bombalar, ama “normal”e içkin olan şiddet de diğerlerinin üzerinden kalksın. Etiler’in varlığı şiddete dayanır; egemenliğin, özel mülkiyetin, sermayenin, nezihliğin varlığı başkalarını dışlamaya dayanır. Başkalarını dışlayarak temellük ettikleri güzellikleri kıskançlıkla koruyanlar, başkalarının ikinci sınıf olmasına aldırmaz, çünkü böyle kurulur kendi birinci sınıflıkları. Etiler şiddettir Sayın Çakır, elbette kimse sizlerin korkmasını istemez, ama sizin huzurunuzun bedeli neden başkalarının ikinci sınıf sayılması olmak zorunda? Siz Karadenizli akrabanızı, Metin Lokumcu’yu başbakanın karşısında savunamadınız diye, başkaları kendi çocuklarını devlet şiddetine karşı niye savunamasın? Eşlerinizin ellerinin pamuk gibi kalması için neden başka kadınların elleri mahvolsun, ama hakkınızı yemeyelim, bunların antropolojisini yapacak kadar da kültürlüdür eşleriniz.

Ahmet İnsel, seçimler öncesinde Birikim’de yazdığı yazısında, Kürt çocuklarının Molotof atarak polis şiddetini provoke ettiklerini, böylece mağduriyeti artırarak bu mağdur söylemiyle hak kazanmayı umduklarını yazmıştı. Ne denir ki bu sözlere: ISKA. (İngilizcesi “totally off”, yani yanından bile geçmemiş.) Şiddet oradaydı Sayın İnsel. Mağduriyet yaratacak kadar ağır olduğu kesin, ama bu çocuklar mağdur değil, özne olmak istedikleri için yöneliyor şiddet onlara. AKP’nin egemen olmak için oynadığı mağduriyet oyunuyla karıştırmış olmayın. Mağduriyeti şantaj olarak kullananlar hükmetmek isteyenlerdir; duygusal şantajlar ve pasif agresiflerle karşılaşanlar bunu çok iyi bilir. Rancière, “siyaset, zamana sahip olmayanlar ortak bir mekânın sakinleri olarak kendilerini ortaya koyduğunda ve ağızlarından yalnızca acıyı işaret eden bir söz değil, pekâla ortak olanı dile getiren bir söz de çıktığı zaman gerçekleşir” diyor. “Ortak olanı dile getiren söz”den “normal”de dışlanan insanlar bu dışlanmaya karşı durduklarında, ortak olana dahil olmayı istediklerinde onları dışlayan şiddet görünür oluyor. Mağduriyet söylemi yok ortada, ortak olana eşit biçimde katılmak istediği için haşat edilen gövdeler var, bu durum onları mağdur değil, özne yapıyor.

Savaş, normale içkin şiddete karşı çıkanların yarattığı bir şey değil, normali şiddetle kuranların marifetidir. Özne olmak istediği için haşat edilen gövdeler, karşı çıkmasa “köpek gibi” yaşamaya mahkûm edilecek insanların gövdeleridir. Gültan Kışanak’ın Roboski katliamından sonra Meclis’te yaptığı konuşmasındaki “bizim sizden ne farkımız var” sözleri,  kendilerine biçilen yaşamın ve ölümün kabul edilemezliğini dile getiriyordu. Ramazan Kaya’nın söylediği gibi, doğal yollarla ölüm artık sadece egemen sınıfların ayrıcalığı haline geldi; ölüm karşısındaki ilâhî / doğal eşitlik bile bozuldu. Hepimiz öleceğiz, ama bazılarımız öldürüleceğiz, bombalanacağız, sivrisinekler gibi gaz ortasında düşeceğiz. Joseph K. “Dava”sının sonunda bir kuytuda karnına giren ve içerde çevrilen bıçaklarla öldürülürken “bir köpek gibi” diye düşündü. “Bunun utancının sanki kendisinden sonra da yaşaması gerekiyordu.” Ama deri kalın, “şehitlik, gazilik nasiptir” diyen İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin Türklerin yoksul çocuklarına biçilen ölümü Tanrı’ya havale ederek, “ilâhî” olarak nitelendirilebilecek ölüm karşısındaki eşitliği yine Tanrı’ya düzelttiriyor. İktidar oyunlarına Tanrı yeniden katılıyor. Acil durum freni olarak Tanrı.

“Asgarî suskunluk” payı

Ortak olandan dışlananların ortak olana yeniden dahil olmak için, “ağızlarından yalnızca acıyı değil, ortak olanı da dile getiren bir söz çıkması” için katlandıkları zorlukları savaşı bilfiil yaşayan insanlar biliyor. “Normal” olanı yaratan şiddet onların üzerine biniyor; “normal” olmak isteyen şartlar onlara savaş olarak kendini dayatıyor. Peki üzerlerine görünür şiddet binmeyen egemenin uslu çocuklarının durumu ne? Birilerini dışlamak için şiddet uygulayarak kurulan “normal”in şiddeti içerde olanlara neler yaşatıyor? Dışlananlar özne olmak için ayaklandığında, içeriye kabul edilenler de teba olarak kalabilmek için kendi uslu öznelliklerini kuruyor. Kendi huzurunun bedelinin ne olduğunu görmezden gelmekle başlıyorlar işe. Garip bir kayıtsızlık hali, sıkıcı hayatların gündelik kaygıları. Sıkıcı, çünkü “normal”in içinde olanlar “ortak olan”dan koptu. Dışlananlar ortak olana dahil olmak için en büyük ortak olan dünyayı kucaklayarak büyürken, içerdekiler bırakın dünyayı kucaklamayı, yan komşusunun kuyusunu kazmaya çalışarak küçülüyor. “Normal” olanda, içeride kalanlar, “asgarî suskunluk”u kabul ederek özneliklerinden vazgeçiyorlar. Görme, duyma, söyleme. Yaşanır hayat değil. Hüseyin Çelik’in “birkaç Mehmet öldü diye Meclis’i açmayız” sözlerinde örneklenen “önemsiz işte” anlayışı, tüm uslu çocukların şiarı haline geliyor, savaş böylece sıradanlaştırılıyor. ABD’de kişisel silahla öldürülen insanların sayısı, birçok ülkedekinin birkaç bin katı. Dünyanın egemeni Amerika’nın uslu çocukları çok korktukları için, kendilerini tehdit altında hissedip silahlarına sarılıyorlar. Öldürmekten başka bir şey bilmiyorlar. Korkuyorlar, çünkü suskun kalmak için geceleri egemen babalarının anlattıkları masalları dinliyorlar. Babalarının başkalarına yaptıklarını görüp korkuyorlar, ama yine de babalarıyla özdeşleşip onun gücüne sahip olmaktan alamıyorlar kendilerini. Korkuyla özdeşleştikleri babaları, asgarî suskunluk, yani aktif özne olma sevdasından vazgeçmelerini buyuruyor. “Ortalama Amerikalı” denen, ne yapacağı söylenmeden hiçbir şey yapamayan, kendinden istenen asgarî suskunluğu sağlayabilmek için tüm dünyaya sırtını dönen, kendinden başka kimseyi duyamayan, kullanım kılavuzu olmadığında ne yapacağını bilemeyecek kadar acizleştirilmiş bir “yaratık”. Egemen baba, kendi çocuklarının acizliği üzerinde yükseliyor; en büyük acizlik de ortak olanın herkesi kapsamayacağı yalanına inanmak.

Savaşın sıradanlaşıp insanların kulaklarını tıkadığı bu ülkede de “normal” insanlar, yani içerdekiler farklı bir durumda değil. Asgarî suskunluğa karşı dünyayı kucaklamaktan vazgeçip kendilerine tehditler icat ediyorlar. Ortak olan sözün ne olabileceğine dair bir imge bile yok. Babaların sözlerini kendilerine şiar olarak benimsiyorlar. TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu BDP’yi “suç makinesi” ilan ederken 757 dokunulmazlık dosyasının 579’unun BDPli milletvekillerine ait olduğunu söyledi. “Asgarî suskunluğu” devam ettirmek isteyen bir teba susabilmek için ne düşünmeli ya da düşünmemeli? Öncelikle, susabilmek ve inanmak için, bu dosyaların egemenler tarafından birilerini dışlamak için çeşit çeşit bahaneyle hazırlandığını düşünmemek zorunda. Kuzu Meclis’in bir dönem bunları görmezden gelerek “tolere ettiğini” söylediğinde, teba susmaya devam edebilmek için kendisinin tolerans gösteren büyük abi olduğuna inanmak zorunda ve her abi gibi istediği zaman dövebileceğini de düşünmek durumunda. Ve Kuzu, BDP milletvekillerini ve Kürt halkını kastederek “demiyorlar ki yetmez ama evet, ne yapalım bu kadar olsun, Allah bereket versin, kalanı da başka zaman alırız” dediğinde teba, Allah’ın hikmetinden sual olunamayacağı gibi, egemenlerin sözlerinden de sual olunamayacağını öğreniyor. Önüne atılan, ona lûtfedilen her şeye Allah bereket versin demeyi öğreniyor. Ortak olana dair tek bir söz bile edemeyeceğini, kötünün iyisine razı olmanın en iyisi olduğunu öğreniyor.

“Normal” hayatın “içeridekiler”e dayattığı şiddet bu. Burhan Kuzu’nun sözlerinde örneklediğimiz, teba kalmak için, asgarî suskunluğu sağlamak için bir kişi nasıl düşünmeye başlamalı sorusunu egemenlerin farklı sözlerini düşünerek ele alabiliriz. İçerde kalanın içerde kalması için bu şiddeti içselleştirip kendinden görmediği insanlara uygulaması gerekiyor. Kendini susturmak için bir ton dayak atıyor kendine, “yaşam yaşamıyor”.  Başbakan Erdoğan, “sen işine bak” diyor; orada herkesin tepesinden konuşuyor. Bu sözlere inanç istemiyor, sadece itaat istiyor. Allah bereket versin bile demeyin. Antik Yunan’da tiranlara acırlardı. Eşit insanlar arasında yaşanan hayatı en iyi hayat olarak nitelendiren Antik Yunan anlayışı, tiranlar kimseyi kendilerine eşit kabul etmediği için en yalnız ve en kötü hayatın bu hayat olduğunu söylerdi —kölelerin hayatı da aynı şekilde, eşitleri arasında geçmediği için kötü sayılırdı. Tebası da kendine eşit / ortak istemiyor, egemeni de. Sizinki de hayat mı?

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Kelam sıklıkla dile getirilenlerin kuru kuruya çalakalem tekrarından ibaret değildir, öyle değildir. Meram sahanlığın yanıbaşında her durumda ilave edilebilecek sözler vardır. Anlatılası, iliştirilesi, kelamlar birbirine denk getirilip bilindikliği sağlanası anlamlar... Göksun YAZICI'nın Bir + Bir sitesine yazdığı Asgarî Suskunluğa Karşı Ortak Sözü Örgütlemek başlıklı makalesi tahayyül ederken, iliştirmek istediklerimizin tamamlayıcısı olabilecek önemli bir okuma parçasını oluşturmaktadır. Günün getirdiklerinden arta kalan, geride bıraktırılan tortusu içinde esas hasbıhal edilesi şeylerin neler olduğuna dair bir çağrıdır makale. Göksun YAZICI ve Bir + Bir'in anlayışlarına binaen meramı sayfalarımıza alıntılıyoruz...


 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Kişilerin Gözaltında Kayıptan Korunmalarıyla İlgili Uluslararası Sözleşme - İnsan Hakları Derneği
Uludere'yi Unutma! - Emrah DÖNMEZ - Youtube
Engin Çeber İçin Adalet İstiyoruz - Amnesty Int'l
Asgarî Suskunluğa Karşı Ortak Sözü Örgütlemek - Göksun YAZICI - Bir + Bir
Sinemadan Çıkanlardan Mı Olacaksınız Yoksa? - Zeynep KURAY - ANF
Türklerin Çıkmazı Kürtlerin Çıkışı! - Zana GÜMÜŞTEKİN - Jiyan
Çocukları Diyor Ki Bugün Günlerden Müge Tuzcuoğlu - Murat SABUNCU - T24
İktidar Hastalığı - İrfan SARI - Yüksekova Haber
İsmail Beşikçi’nin Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nü Alırken Yaptığı Konuşma - Açık Radyo
'Demokrasi' Mi Dediniz? - Faysal SARIYILDIZ - Radikal 2
Mezarlarınıza Tüküreceğim! - Şebnem Korur FİNCANCI - Evrensel
Yanmalı Ama Nasıl? - Rahmi ÖĞDÜL - Birgün
Aritmetik II - Aslı ERDOĞAN - Yeni Özgür Politika
Nuray MERT: 'Ölü Yarıştırarak Kürt Sorunu Çözülmez' - İMC TV
Rutinleşen Ölümün Ağırlığı... - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
1993'ten 2012'ye - Özgür MUMCU - Radikal
İki Dil Bir Açılım - Devrim AVŞAR - Korsan Dergi
Gözlemci Heyet: KCK Davası Tam Bir Monolog - ANF
Bu ‘Süreç’ Size De Bir Yerden Tanıdık Geliyor Mu? - Yetvart DANZİKYAN - Agos
Duygusal Cehalet - Can DÜNDAR - Milliyet
Linç Kampanyasına Galatasaray'dan Da Destek - ETHA
Basına ve Kamuoyuna: BDP’li Milletvekillerine Yönelik Medyatik ve Siyasi Linçe Son Verilsin! - Kaos GL
Tuncel, Galatasaray Üniversitesi'nin Tavrını Değerlendirdi - İMC TV
'Tuncel Barış İsteyenlerin Vekilidir' - Hayat TV - Evrensel
Tuncel: Başbakan Dağın Yolunu Gösteriyor - ETHA
Bingöl’deki Saldırıya Karşı Halkın Kararlılığı Nettir - Sol Defter
Etkisiz Hayat Düşleri - Bülent USTA - Birgün
Böyle Yaşamaya Devam Edecek Miyiz? - Mehveş EVİN - Milliyet
'İnkarcı Mantık Artık Sürdürülemez' - Yüksekova Haber
Sömürgecilik Kişiliksizleştirir - Meral ÇİÇEK - PolitikART
"Will Turkey Turn Out To Be The Pakistan Of The Middle East?" - Robert FISK - The Independent
Balyozuna Sağlık - Sevan NİŞANYAN - Siyaset v Tarih Yazıları
'Annem Ölmeden...' - ETHA
Faili Meçhul Değil: 'Faîlî Dewlet' - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal
Apê Mûsa - Seydayê GEROK - Ajans Amed
Çağrılan Musa - Sema KAYGUSUZ - BiaMag
Bir Halk Sancağı: Apê Mûsa - A. Hicri İZGÖREN - Özgür Gündem
O Makus Talihi Alt Edebiliriz - Baş Yazı - Agos
Şekerden Azınlıklar - Sezin ÖNEY - Taraf
DYG Davasında Altı Tahliye - Ahmet SAYMADİ - Bianet
Çocuk Mahkemesinde Dokuz İhtiyar - Arif ALTAN - Özgür Gündem
Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin En Sorumsuzca Yapılmış Yasası - Söz Küçüğün - Açık Radyo
4+4+4’'lük Bir Asimilasyon - İbrahim GENÇ - Yüksekova Haber
“Benim Çocuklarımın Günahı Ne?” - Korsan Dergi
Bir Gazetecinin “Leş” Hayalleri - İrfan AKTAN - Bir + Bir
Ölümün Gündemi, Nasibi Kısmeti! - İlhan CANAN - Emek Dünyası
"Bu Fotoğrafın İzahı Yok!" - Ekin KARACA - Bianet
Bingöl’dekiler Mi Ölü Resimdekiler Mi Ölü? - Veysi SARISÖZEN - Jiyan
Şemdinli’den Notlar - Baki GÜL - ANF
'Yaşam Bizim Karakollar Sizin Olsun!' - Yeni Özgür Politika
The Fight For The Kurdistan - Jenna KRAJESKI - New Yorker
'Biz Zaten Sine-i Milletteyiz' - İMC TV
AKP Sıkıştıkça CHP İmdadına Mı Koşuyor? - Ferda KOÇ - Sendika
Yeni Oslo Mümkün Mü? - Mete ÇUBUKÇU - Akşam
İnsanlık Ölürken Osloculuk Oynamak - Demiray ORAL - Taraf
Oslo Süreci mi, Kılıçdaroğlu Süreci mi? - Gün ZİLELİ - Jiyan
CHP, Ezber ve Oslo Görüşmeleri - Ender İMREK - Evrensel
‘Bu Haberi Yapanlar, Lağım Fareleridir’ - Mehmet ÜÇAR - Ajans Amed
Sinan Çetin Profesyonel Asker Olsun! - Ferda ÇETİN - Yeni Özgür Politika
Dindar Nesil, Nasip İşi - Gözde BEDELOĞLU - Birgün
Nasip İşi Mi? - Derya SAZAK - Milliyet
Sevag Cinayetinde Skandallar Bitmiyor - Sarkis GÜREH - Nor Zartonk
Yassıada’da Ölen Ermeni Milletvekilinin Hazin Öyküsü - Akşam Postası - Rusya'nın Sesi
Bülent Arınç – Ertuğrul Kürkçü Zıtlığı - Ragıp DURAN - Bir + Bir
“Türkiye Üzerine Konuşmak: Umut, İnat ve Gelecek” - Ece TEMELKURAN - Analiz Türkiye
IKEA Ne Kadar "Beyaz"? - Okan NALÇACI - BiaMag
Bu Cellatlık Değil De Nedir? - Şule KÖKTÜRK - Cumhuriyet
Güvenlik Harcamalarındaki Artış Korkunç - Çiğdem TOKER - Akşam
Nefret Bilimi - Cüneyt UZUNLAR - Açık Koyu
Sefo Deresi, 33 Kurşun ve Onbaşı Mustafa Epli - Nihad GÜLTEKİN - PolitikART
Kürt Siyasetçiler Açlık Grevinde - Evrensel
"sistematik duyarsızlaştırma"ya hizmet etmeyelim - Mustafa SÜTLAŞ - Bianet
İnsanın Hikâyesi - Karin KARAKAŞLI - Radikal 2
‘Vatan’ Bedenin Kadardır… - Kemal BOZKURT - Herşey Hakkında Hiçbir Şey
‘Cumhuriyet’in İyi Çocuğu’ Hagop Martayan ya da A. Dilaçar - Levent ÖZATA - Agos ŞapGir
Magna Carta’yı Yeniden Düşünmek - Noam CHOMSKY / Çeviren: Ariya TOPRAK - Özgür Gündem
Occupy’s New Ground: Debt Resistance - Natasha LENNARD - Salon
Roundtable: After 1 Year, OWS Gives Voice To Resistance Of Crippling Debt And Widening Inequality via Democracy Now!
Yahu Bi Dur - Tufan SERTLEK - Sendika
Texim Direnişi 43. Günde: İşçilerden Sendikalaşmaya Çağrı! - Sol Defter


Loscil Official
Loscil Official via Kranky
Loscil - Sketches From New Brighton Album Critic By Jake HOLLIS via Sputnik Music
Autistici Official
Autistici - Beneath Peaks Album Official Informative via Hibernate
Autistici - Beneath Peaks Album Critic via Wajobu
Shinsuke Matsumoto Official via MySpace
Shinsuke Matsumoto At Soundcloud
Shinsuke Matsumoto - Lantern Album Official Informative via AY
Method One Official via MySpace
Method One At Soundcloud
Method One "Time Capsule - Volume 1: 1991-1993 Megamix " Official Download
Atoms For Peace Official
Atoms For Peace Official Informative via 50 Weapons
Atoms For Peace Albüm Hazırlığında - Sarkis MÜHENDİSYAN - Agos ŞapGir

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel ancient eye is watching you by luca biada
luca biada's flickr page

>>>>>Poemé
Habil ve Kabil - Charles BAUDELAIRE
I.

Habil’in soyu, ye, iç ve uyu;
Tanrı sana gülümsüyor hoş görerek,

Kabil’in soyu, bir çirkefte dizboyu
Sürün ve öl sefalet çekerek.

Habil’in soyu, senin kurbanın
Büyütüyor İsrafil’in burnunu!

Kabil’in soyu, çektirdiğin azabın
Hiçbir zaman gelmeyecek mi sonu?

Habil’in soyu, gör ekininin
Ve sürülerinin iyiye gittiğini;

Kabil’in soyu, barsakların senin
Gurulduyor ihtiyar bir köpek gibi.

Habil’in soyu, baba ocağında
Karnını sıcak tut, öyle kal;

Kabil’in soyu, küçük mağaranda
Soğuktan titre, zavallı çakal!

Habil’in soyu, sev üreyerek:
Çoğalacak altının senin de;

Kabil’in soyu, ey yanan yürek,
Dikkatli ol bu büyük hevesinde.

Habil’in soyu, beslenip büyüyorsun
Tıpkı tahtakuruları gibi!

Kabil’in soyu, üzerinde her yolun
Al götür güç durumdaki aileni.

II.

Ah! Habil’in soyu, senin leşin
Besleyip büyütecek tüten toprağı.

Kabil’in soyu, gereksinimlerin
Yeterli ölçüde karşılanmadı;

Habil’in soyu, utancın artık:
Kılıç yenik düştü mızrağa yine!

Kabil’in soyu, gökyüzüne çık
Ve at Tanrı’yı yeryüzüne!

Türkçesi: Ahmet Necdet
Kaynakça: S'imge

No comments: