Sunday, January 13, 2013

Deuss Ex Machina # 432 - dæthkamp_drone

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_432_--_dæthkamp_drone

07 Ocak 2013 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
ax1 - The Mollusk - Water (Enig'matik Records)
ax2 - The Mollusk - Spore (Enig'matik Records)
zx1 - Bovaflux - Lumi3 ([d]-tached)
zx2 - Bovaflux - Sneaky Creaky ([d]-tached)
cx1 - Richard Devine - Plonked Spectral (Vaetxh Oort Cloud Remix) (Detroit Underground)
cx2 - Richard Devine - Oxin2lin (Valance Drakes Remix) (Detroit Underground)
dx1 - Amon Tobin - Wooden Toy (Extended Live Version) (Ninja Tune)
dx2 - Amon Tobin - Journeyman (Extended Live Version) (Ninja Tune)
mx1 - Roel Funcken - Mesmer (Schematic)
mx2 - Roel Funcken - Textures (Schematic)
hx1 - Displacer - The Waiting Place (Hymen Records)
hx2 - Displacer - Dark Star (Hymen Records)

dæthkamp_drone
(432)

uzun uzadıya, enine boyuna derinlemesine irdelenmesi tahayyül ve beraberinde getirdiklerinin tahlil edilmesinin artık alenen zorunlu olması gereken bir sessizlik sarmalının etrafımızı kapsadığından dem vurmalıyız bahis açmalıyız. her konuşma fırsatında nasıl oluyorsa oluyor pundu bulundu mu tak diye önümüze dikilen, kalıt haline dönüştürülen bir sessizlik duyumsatmak istediğimiz. ucundan kıyısında bulaşanların ucundan kıyısından bir şeylere kafa yoranların esas resmin dahilinde gördükçe daha da fazla düşünmelerine sebebiyet veren sessizlik saramlı. bunca kıyam, fecaat ve fazlası arz-ı endam ederken hep sergilenmeye devam edilen polyanna'cı betimlemeler ülkesinde, hep o tutturulup gidilen güllük gülistanlık ülke bahsinde her yanımıza dikenlerin battığından dem vurulmasını salık veren bir görüngünün tamamlayıcısı sessizlik. ne olursa oluyor, ne yapılabilirse o alelacele katara eklemleniyor, kah kafamıza düşüyor, kah zihnimizi yoruyor, kah yürümemize mani oluyor, kah ismimizden sakınmamızı salık veriyor vs. bir toplamda, bir toplumda nasıl yaşanılamayacağının pratikleri ve beraberindeki sunumlandırılanlarını peş-peşe dimağa kazıtan sessizlik. işte o sessizlik!.

meramın önünü tıkayan ses edeninse seslenişine binbir türlü hadise ve zorluk çıkartmakta olan bir bileşkeler toplamının bizahati kendisi. duyumsatılması zorunlu olunanların nasıl birer ikişer gündemin en altına doğru yollandığını gördüğümüzden, bunu yaşayarak bellediğimiz ilk andan bu yana süregiden bir hengame düzeninde bir oraya kah buraya veya şuraya denk düşmesine çabalanılan, ses çıkartmanın, sesleri bütünleştirmenin nasıl da öncelikli bir mesel olduğunu unutturmayı amaçlayanlara mahsus olan işte o sessizleştirme çabasıdır duyumsatmak istediğimiz. erkin, muktedirin ve payandaları ile kotarmayı sürdürdüğü bu güncelliğin vesikasının; toplamda ne dünümüzü, ne günümüzü, ne de yarınımızı kurtaramayacağı afakidir. belirgin bir biçimde hiddetin müdanasız bir biçimlendirme ile bunlar sineye çekilebilir şu münferittir münferit vızıldamasının nelere mal olduğunu gördüğümüzde artık anlamlandırılması için çabalanılmasına gereksinim duyulmayacak kadar apaçık bir vesikanın tanımlayıcısıdır sessizlik. tamamlandırıcısıdır sessizlik. kolay yoldan zerk ettirilmeye çalışılan algıların, düşünselliğin ve beraberinde sunduğu idelerin bölünüp, parçalanıp, lime lime edilmesini meydana çıkartan bir bileşkedir burada değindiğimiz.

parçalar dört yana sallanıp durulurken kaybedilen, kayıp ettirilen, kaybına göz yumulan denklemlerin, sorgulamaların her ne olursa olsun eksik parçaların enikonu bilinmez, görünmezliği söz konusuysa nasıl tüm ayrışanların bir olduklarını kanıksatandır bu yaşadıklarımız. nato kafa nato mermer insiyatiflerin, anaakım denilegeleni tam ve eksiksiz bir biçimde oluşturan denkliğin her neler eylediğini yekten anlamlandırandır sessizlik. sessizlik sarmalı dahilinde düşünselliğin yıkımı, çürümeyi müdanasız bir gerçeklik haline dönüştürmektedir. sorunu ve sorguyu bir kenara ayrıştırdıktan sonra, eyiye gidiye bahsine kaptırıp kendini koyveren yaşı amcanın hesabıyla, ne olduğunu anlamadan ne olabildiğine eremeden bir hengame dahilinde günlerin geçmesine izin verilen bir cenahtır bu denklik. cinnet ül harap. viranlığımız belirginliğini artık enikonu korurken hala kelime oyunlarının ardına sığınılıp, bir öyle deyip bir böyle diyerek nereye varılacağının hesabını kitabını ise siz kârilere bırakıyoruz. bir süreğenleştirme çerçevesi içerisinde memleket denilenin dört bir yanında vuku bulan olayların belirli bir doğrultuda hemencecik yaftalanmasının üzerine fazla gidilmeden alelacele 'deport' veya çizginin dışına ötelenmesinin başkaca bir okuması mümkün müdür diye sorgulayışımızı sürdürmek istiyoruz.

yerleşik kanaatlerin üzerinde yükselen, bir şeyleri dönüştürüyorum diye harekete geçilen iki adım ileri bir adım geri sonra bir adım ileri demokrasi içerisinde evet o bildiğimiz demokrasinin koflaştırılan bu yeni sürümünde hemen her derdin nasıl da yaraları kapatmadığını tam aksine merhem olmak yerine elden ne geliyorsa kanırtmak, deşmek adına bunu gerçekleştirmeye alet edildiğini sorgulatan bir tümleşik güncellikten bahsedebiliriz sanırız. konuşulan, kalem oynatılan her konuda muktedir olanın dediğinin yaldızlanıp cilalanıp sunumlandırıldığı, aşağıda, aşağıdan ses edenlerin, avamın yani bizlerin esas dertlerinin soru ve sorunlarının önemsiz birer detaymışçasına hiçe sayıldığı bir coğrafyada sessizlik sarmalının ötesine ulaşmak nasıl söz konusu edilebilecektir? dört koldan yapılandırılan ve her seferinde bu sefer son denilerek yola çıkılan fikrin kendisine karşı gerçekleştirilen hamlelerin, engellemelerin nelere mal olduğunu az çok bilindik sayılmasına karşın halen bu yaşamsallık içerisinde vardır, yokturlarla ayrıştırılmaya çabalanılan edimlerin üzerinden atlayarak mı gün geleceğe taşınacaktır? nice olacaktır.

'savaş' denilegelenin, gizlisini saklısını da alaşağı eden örneklerden birisi olan ve kimyasal silah kullanımı konusunda ciddi şüphelerin duyulduğu lice kıyamını bu bağlamda ne yana koymalıyız, nasıl okumalıyız? diyarbarkır cezaevi'nin gerçeklerinin ancak bir kısmına vakıf olunabilen, o bilinen şeylerden de insanlığın her ne olduğunun, ne olmadığının anlaşılabildiği bir yapıda, pozantı cezaevinden, şakran cezaevine, tekirdağ cezaevinden bilinmedik, adları anılmayan pek çok yerleşkede vuku buldurulan insanlığın işkenceyle sınavını ne yana koyacağız? nasıl edeceğiz? yoksunlaştırıldıkça ses etmektense, ses edenlere karşı bir tahakküm cephesinin başka bir hamlesini ortalığa sermeye çabalayan, sergilemekte ısrarcı olan denklemin bizahati kendisi yeterince yalın bir biçimde onuru ayaklar altına alırken, oraya buraya akıl fikir verirken kendi sahanlığında cereyan eden siyasal soykırımı buna mukabil bana benzemiyorsan yaşamayacaksın inadının nelere yol açtığını görebilmek haddizatında bu kadar zor mudur, hala zor mudur? üzerinden bir yıl geçtikten sonra olayı istismar ediyorlar yaygarasını kopartırken yüzleri kızarmayanların hala o vur emrini kimin verdiğini bildirmekten köşe bucak saklanışlarının, el ele kol kola duruşlarını ne yana koymalıyız koskocaman bir roboski mevzubahisse eğer. kocaman bir yara söz konusuysa eğer.

deyr el zor, sepastiya, halep neyse, dersim neyi göstermişse, maraş'da akıllara ne kazınmışsa, sivas'ın bir cehennem platosuna çevrilmesinin önü alınmamışsa, hatta göz yumulmuşsa, yerin yerleşkenin adı değişse de illa billa yaşatmamak adına sergilenen bunca ortak hamlenin, küçük kıyamet provalarının içten içe çürümüş insanlığımızın birer turnusol kağıdı olmasından gayrısı düşünülebilir mi? yok sayılmaların, yok etmelerin, yok kılmaların birbirinin peşisıra eklentilendiği bu düzeneğin içerisinde arpa boyu yol alınamayan acılara her yeni gün bir başkasının eklenmesine ne demeliyiz. altı yedi eylülleri bir masal değil devlet destekli lincin ne olduğunu çok iyi bir şekilde örnekleştiren bir vakıa örgüsünün, ufaktan ufaktan yol verilip yine yeniden küçük yerlerden, mimlenerek yeni hedef adledilmiş kesimlere alevilere, kürdlere, transseksüellere veya güncelliğini koruyan samatya ölçeğinde yapılanlarla nüfusu azalarak tükenmekte olan azınlıklardan birisi olan ermenilere uzanan bir secerede süreğenleştirilmesini nasıl okumalıyız. ona buna ucu dokunanların değil hepimizin canını yakan bunca ağır gıybetin, hamlenin bir aradalığında ne yanda durmalıyız?

sorguları geçersiz bırakan vicdanı paramparça eyleyenlerin kaskatı kesilmeleri gerekli iken dönüp dolaşıp hala masal uydurmalara doyamadıkları güllük gülistanlık bir coğrafyada sıfır sorunla yaşıyoruz diyerek mi avunacağız ne edeceğiz? su testisi su yolunda kırılır deyişini, hazır beyin bedavayken kullanmaktan gocunmayan vekilin, at kafadan nasıl olsa sorgulayan yok ki diyerek elini korkak alıştırmadan bir suikasti alışılageldik boşboğazlıklarla asala'ya mal etme çabalanımına girişen yazarın ve bu satırlar dahilinde ses edemediğimiz nicelerinin cümbür cemaat ortaklığında yol nereye götürecektir? bölüp, kırıp, parçalayıp, hakir görüp, yok edip suskunlaştırmaktan ötesine müsammaha etmeyen bu iklim tüm öğeleri ile beraber bir kere derli toplu bakıldığında önümüze bir yığın soruyu çıkartmaktadır. görüyor musunuz? takdim edilenler ile taltif edilip takdir edilenlerin durağan bir süreç dahilinde bir bozulup, vazgeçilip birden bina edilen hamlelerin, yoksunlaştırıldıkça daha fenası ne olabilir ki eşiğini yıkaduranların mihmandarlıklarında, her hamlelerinde varlığını mütemadiyen korumaya devam eden fay kırıkları bu gri günlerin sahasının her yanında kendini hatırlatmaya devam etmektedir.

gösterilip de yapılıp ediliyor izlenimi uyandırılan hamlenin bambaşka kırıkları ve kırılmayı izole, kamufle etmeyi amaçlayan hemen o doğrultuda yeknesakığın bir başka tahayyülüne girişilen bir iklimde oluşturulan ayrıştırma hamlelerinin, evrelerinin hayal kırıklığını cismanileştiren bir lamekanın ta kendisi fay kırıkları. menzili ve sahmanlığı bugünün ülkesini iyice anlaşılır kılan. biteviye sözcükleri dikenlerle çevreleyerek, ulaşılmaz adlederek düşünceyi çok fecii sonuçlar doğurabilir ihtiyatla tüketiniz aksi takdirde dokunursanız yanarsınız neticesini mütemadiyen kafaya kazıtan, bütün bu döngüyü kalıcılaştırmaya hazır ve nazır olanların yurdunda gözden kaçmayacak olandır fay kırıkları. her bir kırığın başkaca bir itki, tepkime yahutta teşvik ile hareketlendirildiği, sonuçların yıkımın bambaşka akıl sınırlarına düşmeyecek yeni yıkımları meydana çıkartıyor olsa da mihrap kırık dökük ama her şey yerli yerimde kandırmacasına enikonu daha fazla saplanılan çürümenin kesifliğini, keskinliğini keşfedebileceğiniz bir yapı fay kırıkları. çalışmaların aralıksız sürdürüldüğü o aralıkta yapılıp edilenlerin bir domino taşı etkisinde bir önündekini harekete geçirebildiğine karşı oluşturulan intibanın modernleşen bir ülkenin yıl sonu ve veya yılbaşı temizliği! kirinden, pasağından arınması süreci olarak resmedilmesini boşa çıkartacak nice vakıanın mekanı bu fay kırıkları sahanlığı.

ucu daha da fazla sivriltildikçe paramparça edilmiş algılardan artanın birbirlerine yakınlaşmasına bile müsammaha gösterilmeyen bu dolu dolu kırılganlıkların mekanında her başlığın, söylemin ayrı bir gerilim habercisi olacağının resmi haberdar edicisidir o sahanlık. gerilim sürekliliği içerisinde olağanlaştırılırken bu kanıksatılırken mümkün mertebe masallar anlatılarak illa ki pembesinden esas kötürümlüğün yıkımın, harabeliğin önünün alınabileceğini, en azından duyumsanmayacağı artık bir fiil söz konusu edilir. mesel o aralığa sıkıştırılır. o aralık gündeliğin harala gürelesinde harcanıp unutulacak bir sonraki sekansta avaz avaz seslendirilecek ama bu seferinde de hemen hiç önceki öznede bahsedinlerle   bağdaşık olmayan seslendirmeler önümüze bırakılır. cam kırıkları batmaya devam ederken, ettirilirken bu boşlukların gerilimlerini denkleştirmek için yeni fay kırıklarının icad edilmesi de neyin nesidir? ucubeliğin makamında yeni olarak tanımlandırılan böylesi çıkarsama, kes yapıştır söylemler günü okumayı, muktedirin atarlarına denk gelmeden ona benzemeden söz etmeyi önemli kılmaktadır.

muktedirin bir örnekleştirip yeknesaklaştırdığı her şekilde kalıcılaştırmayı amaç edindiği kırmızı çizgilerle, sorgulanamaz kutsallar ve ötesiyle beraber böylesine sığlığın yüceltildiği, nüksettirildiği bir mabadda, sözü kestirmeden sorunlara her dem bahsini açtığımız sorgulara denk getirebilmek yükümlülüğümüz, sorumluluğumuzdur. [emir kipiyle değil gözün gör dediği hakikattir] üstünkörü bir metafor yahutta gönenç ama içi boş bir söylencelik olarak, zaman kazandırıcı vs. olarak değil anlatılacakların hepimizin ortak hikayesi olduğunu ikrar edebilmek içindir söz. pare pare eylenen paramparça rezil rüsva kılınan insanlık nam meselin rotasının nelerden mülhem  ve damıtıldığını hatırlatacak olan söz. fayın bir ucundan ta ötesine, ötesinde olanların her birinde bir bit yeniği arayıp, oh olsunlarını esirgemeyenlerin aynı şeylerle karşılaşma ihtimallerinde kendilerine uzanacak o ellerden hicap duyuyor olmaları, kör nefretle sallarken, hiddete karşı insaflı olma halini canlandırabilecekleri bir edim halini korumaktadır sözdeyiş. karşıtlıklar can yakmaya devam ederken muktedir ve avanesi, takipçisi ile beraber arafın ne kadar engin, kalabalık olduğunu duyumsatacak olan söz / sözümüz.

araf böylesine kalabalıklaştırılmaya devam ettirilirken, fay kırıklarına insan eliyle yapmaktan çekinilmeyenler, hal yoluna eklentilenenler, hizaya çekilenler vs ile beraber cümbür cinnetliğin bir günlük olmadığını yine yeniden irdeleyebilmek mümkündür. türk ceza kanununun 216 ve 301. maddelerinin kapsadıklarının karşısına aldıklarının, (devletin düşman olarak gördüklerinin tanımladığı sureler) yanında görmezden geldiklerini bir teraziye koyduğumuzda denge farkından adaletsizliği çözümleyebilmek olasıdır. görmek mümkünatların dahilindedir. halen ermeni, kürd, alevi, ezidi, yahudi, rum, alevi, ateist, kadın, trans bireyler, isimini anamadığımız nice kimliğe karşı halen kaskatı duran vicdansızlık abidesinin, linç edilecek küfürlerle sonları elimizden olacak diyen güruhlara el altından iltimas geçmesini çözümleyebilmek hala aklımızı zorlamakta olan bir sınavdır. bu kadar mı devlet denilen mekanizma kendisine benzemeyen düşman kesilmeyi bu kadar sıradanlaştırıp kolaylaştırır. korku dimdik durmaktayken güncellikte bizahati gulyabaniliği teşvik etmek de neyin nesidir!.

konuşmanın hep beraber daha farklı sonuçları beraberinde getirebileceği söz konusuyken, özellikle bu anayasayı yeniden yazıyoruz günlerinde! susun her dem susun denilmesinin başkaca tasvirleri, gerçeklikleri karşımıza çıkar. handiyse kutsallığa terfii ettirilen algıların buraları enikonu bir gayya kuyusuna evirdiği dönüştürdüğünün altı çizilesidir. her teşebbüsün daha ilk adımında saf dışına ötelenmesinin başkaca bir okuması söz konusu edilebilir mi? barış ediminin basmakalıp algıdan ötesinde bir gerçekliğe evrilmemesinin bunca açıktan bile isteye unutturulması çabasını ne yana koymak gerekir. fransa'da sakine cansız, fidan doğan ve leyla şaylemez'in katedilmelerinin, roboski'de otuz dört bireyin bombalanmalarının, lice kırsalını kimyasal bombalar için bir saha haline dönüştürüp on insanın daha canının alınmasının, yine benzeş bir biçimde deney sahası bellenmiş gibi koca bir samatya ilçesinin korku evine döndürülmesinin toparlaması bu hayatın ne hallere evrildiğini, konulduğunu göstermektedir. sulhun varlığının lav edilmesini meydana çıkartandır sadece bu bir kaç anımsatılan. bir hayatı o beğenilmeyen, tasvip edilmeyen, habire ötekileştirilenler için dar ederek, zor kılarak, yaşatmayarak fay kırıklarının daha da derinleştirildiğini görebilmek, farkına varmak zor mudur?

düşünsellik kalıplaşmış bu algıların, yeknesaklığın tarlasında ufak tefek köstebekliktir. sorguyu önemsiz bir detay addedenlere karşı hiç değilse elde kalanı dönüştürmeyi, akil olana ulaşabilmek için menzilde çabalanımların toplamıdır kastettiğimiz. oltaya takılmak için bekleye duranların her hamasi söylemden sonra asıl sorunu derdi, meramı değil güftesi bestesi mazi olana böyle körlemesine sarıldığı bir yerde gelecekten ümitvar olmak "yazamayan gazeteciler", "redhack-yökekarşı", "imralı müzakereleri", "samatya gerçekliği", "unutursak kalbimiz kurusun" gibi nicelerini sıklıkla yineleyerek, dilde, kurguda, günde bahsederek, çabalayarak ancak mümkün olabilecektir. unutmazsak şayet!. muktedirin oyun alanında rol çalmak için değil, bizahati ellerinden çıkan yüz kızartıcı, utanç vesikalarının hesabını, yol verdirdikleri düşüncelerin hepimizi ne hallere koyduğunun farkındalılığına ermek yola çıkmaktır elzem olan. kendimizi kandıracağımıza yüzde birlik alandan yüzde doksan dokuza bir şeyleri malum edebildiğimizde, evet bunu konuşarak yapabildiğimizde belki değişir bir şeyler... belki değişir... belki...   


>>>>>Bildirgeç
Barışı Göremeyen Gözler - Sibel YERDENİZ - T24

 “Yıl, 1976. Yaprakların bile kıpıldamadığı sıcak bir gün. Sıcak, havasız, yarı karanlık kasvetli geniş bir salon. Salon her gün bir yığın ‘devletin güvenliğini ilgilendiren’ davaya bakan Devlet Güvenlik Mahkemesi salonu. Ben yargılanıyorum. Tutuklu bulunduğum cezaevinden, kelepçelenerek, asker gözetiminde, havasız bir cezaevi arabasıyla getirilmişim.

Oldukça geniş bir salonda, sanık sandalyesinde oturuyorum. Karşımda, yüksekçe bir yerde ikisi asker, üçü sivil, beş yargıç oturuyor. Onlardan biraz uzakta da aynı yükseklikte savcı oturuyor. Savcının karşısına gelecek yerde de iki avukat, beni savunmak üzere, oturuyorlar. Arka sıralarda da davayı izlemek için gelmiş birkaç yakınım ve dostum oturuyor. Yaşlı başyargıç oldukça sevimli, bana bakıp bakıp gülümsüyor. Ancak yargıçlar benimle savcı arasında süren konuşmaya katılmıyorlar, sadece dinliyorlar.

Üzerimde kısa kollu, ince bir gömlek olmasına rağmen durmadan terliyorum. Kürtçe-Türkçe yayın yapan aylık bir derginin yayın yönetmenliğini yaptığım için tutuklanıp cezaevine gönderilmişim. Savcı da hazırladığı iki sayfalık iddianamesinde benim ‘bölücülük’ yaptığımı, olmayan bir halk, dil ve kültürden, Kürtlerden söz ettiğim için, halkın bir bölümünü tahrik ettiğimi ve cezalandırılmam gerektiğini iddia ediyor. Ben de hazırladığım 70 sayfalık iddianame ile savcının iddialarının yersiz ve anlamsız olduğunu söylemeye çalışıyorum.

Davanın hukuki yanından ziyade, kürtlerin varlığı, dil, kültür ve edebiyatılarının varlığını, tarihi belge ve bilimsel verilerle göstermeye, anlatmaya çalışıyorum. Bana en çok sıkıntı veren, beni en çok üzen ve utandıran da bu; körlerin bile görebildiği, sağırların bile duyabildiği binlerce yıllık gerçekleri tekrarlamak, ispatlamaya çalışmak.

Yaptığım iş esasında komik, sadece komik de değil, aptalca. Bunu fark ediyorum. Ancak bunu yapmak, kendimi savunmak zorundayım. Kürtçe yazdığım; Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım. Tüm çirkinliğine ve saçmalığına rağmen kendimi savunuyorum. Ancak hiçbir konuda savcıyı ikna edemiyorum.

O sıcakta bunalarak çok basit gerçekleri söylemeye çalışıyoruz ama olmuyor. Savcıyla herhangi bir iletişim kurmak, bir diyaloğun yolunu açmak mümkün değil. İddianamede yazdıklarını tekrarlıyor; Türkiye’de Kürtlerin varlığını dillendirmek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur.

Kürtler, Türktür. Kürtçe, Türkçedir. Mantık, aşağı yukarı bu...

Bir ara, dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve savcıya Türkçe, ‘Anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece, boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim” diyorum, kendim seçmediğim ama içinde doğduğum, öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim ana dilim...’

Ama ne desem boş ve anlamsız. Savcıyı ikna etmek olanaksız. Belki o da söylediklerinden utanıyordur, sıkılıyordur. Ama onun görevi resmi söylemi, resmi mantığı ifade etmek, resmi bakışı temsil etmek.

Birkaç, usûl ile ilgili sözcüğün dışında, bizim ‘sağırlar diyaloğu’na sadece tanıklık eden yargıçlar heyeti, tutukluluğumun devamına karar vererek, davayı başka bir tarihe erteliyor. Yeniden ellerim kelepçelenerek, cezaevine gönderiliyorum.

Her tarafım sırılsıklam, durmadan terliyorum. Yolda, cezaevine dönerken, sanki cehennem ateşiyle tutuşmuş o köhne arabada, birden sinirlerim boşalıyor, ağlamaya başlıyorum. Çaresizlikten, içine düştüğüm inanılmaz acizlikten, ne etsem kendimi ifade edememenin üzüntüsünden, uzun bir süre, kendime hakim olamayarak ağlıyorum....”

Yıl 1996. Nar Çiçekleri adlı kitabında Mehmed Uzun anlatıyor. Bugün bulunduğumuz noktada ‘anlamamız’ gereken her şey daha iyi nasıl anlatılır, bilmiyorum...

Devam edelim:

“Türkiye’de Kürt sorunu politik olarak nasıl çözülür?

Yüreği yaralı, ruhu rencide edilmiş Kürt insanı çok basit, çok açık bir biçimde şunu bilmek istiyor; Türkiye’de Kürt olarak kendi kimlikleri, dilleri, kültürleri, sanat ve müzikleri, gelenek ve görenekleriyle yaşam hakları var mıdır? Yoksa hâlâ her şeye rağmen Türk olmak zorunda mıdırlar?

Kürtlerin çok eski ve zengin bir dilleri, 11. yüzyıldan bugüne gelen yazılı edebiyatları, Ortadoğu’nun en zenginlerinden sayılan bir sözlü edebiyat gelenekleri, renkli bir sanat yaşamları, duygu yüklü gelenek ve görenekleri vardır. Sizin bunları bilmiyor olmanız, olmadıkları anlamına gelmiyor…

Kültür bir yaşam biçimidir, bir yaşam için gerekli olan her şeydir. Tek bir ulusal kültür yaratacağım diye kültürü, kültürleri eritmek, insanı, insanları, insanlığı eritmektir. Türkiye bunun acısını fazlasıyla çekmedi mi? Kürt kültürüyle tanışmanın; Kürt vatandaşlarıyla barışmanın zamanı gelmedi mi?”

Yıl 2013.

“Barış mesajı yollayan Urfalı türkücü, sanırım yolun İmralı ve Kandil'den geçtiğini bilmeyecek kadar zihniyetsiz” diye kükrüyor grup toplantısında Devlet Bahçeli.

‘Urfalı türkücü’ ne demiş? “Bırakın bu gözler barışı görsün” demiş…

Barışın yolu yokuş. Ama savaşın yolu nereden geçerse geçsin, başımızın üstünde yeri var. Boşuna asker doğmuyoruz.

Her Türk’ün asker doğduğu yerde, bir arada yaşamaya dair her şey ‘ölü’ doğuyor. Çaresiz.

Tek devlet, tek bayrak, tek dil; tek zihniyet, tek cehennem.

Barış yerine ‘savaş’ın, daha çok kan, daha çok acı, daha çok yara, daha çok zulüm, daha çok ölüm, daha çok öfke, daha çok nefret, daha çok yıkım demek olduğunu onlar da biliyor. Ama aynı zamanda daha çok iktidar, daha çok güç, daha çok pazarlık, daha çok pay, daha çok imkân demek olduğunu da. Hepsi zihniyet sahibi.

Memleketin, milletin ‘sözcü’sü ve gözcüsü onlar. Onlara göre rasyonel politikada vicdan, adalet ve ahlak gibi kavramlara yer yok. Dört bir yandan aynı nakaratları tekrarlıyorlar, savaş ve kan çığırtkanlığı yapıyorlar. Yarattıkları cehenneme ateş taşımaya doymuyorlar ama her nasılsa ellerini yakmamayı da başarıyorlar. Şimdilik.

El birliği ile bizi aptallaştırmaya çalışıyorlar.

İktidar partisi, ilk demokratik açılım hamlesinde bir yandan Kürtlere “beni izleyin sizi demokrasi ve barışa götüreceğim” derken, diğer yandan Türk halkına ve alemi cihana; “gördünüz mü bunlar barışı hak etmiyorlar” demek için epey çetrefilli bir yol izlemişti.

Yeni yılla birlikte yeni bir demokratik açılıma uyanan AKP, bu sefer gerçekten samimi mi? Düne kadar Kürt sorunu olduğuna inanmayan bir AKP’nin gerçekten bir ‘Kürt sorunu’ çözüm planı olabilir mi? ‘Terör sorunu’nun çözümüne “PKK silah bırakarak Türkiye’yi terketsin; terör suçuna af yok; Öcalan’a ev hapsi yok; KCK tutukluları tahliye edilemez...” diye yaklaşan AKP yeni bir şey söylüyor mu? Söyledikleriyle yaptıklarının hiçbir zaman tutmaması bu durumda ne vadediyor? Zaman kazanmaya çalışarak, seçim yatırımı mı yapmak istiyorlar? Artık Kürt sorununu çözmek zorunda olduklarının farkındalar; bu köprüden önce son çıkış mı? türünden soruların hiçbir anlamı yok.

İlk sorunun yanıtı bana göre çok basit; samimi değiller. Samimi olmadıkları sürece de ellerine yüzlerine bulaştıracaklar. AKP’nin ‘demokrasi, adalet, eşitlik, hoşgörü, insan hakları’ üzerine kafa yoracak ne arzusu var, ne de böyle bir politik kültürü.

Aslında MHP zihniyetinden pek farkı olmayan AKP’yi ‘barış’ söylemine mecbur kılan konjonktürde, bugün önemli olan gerçekleşme imkânının bütün koşullarını zorlamak. Bunu ancak barışı gerçekten arzu edenler yapabilir. Barışı ancak halklar inşa edebilir. Asker değil, insan olarak doğan halklar. Türk ve Kürt halkları. Kötü niyetli muktedirlere, kandan beslenen parazitlere, ölümcül provokasyonlara, bu güne kadar yaşanan tüm kötü deneyimlere rağmen. Barışı yalnızca ‘biz’ inşa edebiliriz. Bugünden yarına değilse bile, çok uzak olmayan bir gelecekte…

Barışı görebilmeyi istiyorsak gözlerimizi, zihinlerimizi ve yüreklerimizi ona açmalıyız.

Hiç bıkıp usanmadan barışı talep etmeli, barışı tarif etmeli, barışta ısrar etmeliyiz.

Bizi doğada, diğer canlılarla ahenk ve uyum içinde yaşamaya özendiren, çocukluğumuzun büyüleyici ‘Nar Çiçekleri’ ve barışı göremeden aramızdan ayrılan Mehmed Uzun’un pırıl pırıl zihni, insancıl yüreği ve her daim umut, barış, sevgi dolu anadili, sözcükleri gibi:

“Barış içinde, tolerans ve diyaloğun egemen olduğu bir atmosferde, Kürt sorununun uygar bir çözüme kavuşması herkesin yararınadır. Şiddet, karanlık yüreklerin egemen olduğu kör bir kuyudur. Her türlü şiddet, karanlığın yüreğine giden yolu döşer; insanları korkunun ve karanlığın tutsağı haline getirir. Şiddetin karşılığı kültürel diyalogdur. Şiddet ayırıcı, bölücü; kültürel diyalog birleştirici, bütünleştiricidir.

Dünyanın en tehlikeli ve hüzün verici ruh hali çaresizlik ve acizliğin tuh halidir. Diyalog yerine, şiddetle çaresiz ve aciz hale getirilmiş insanın ruh hali hem çok trajik hem de çok tehlikelidir. Red ve inkar bir histeri ve paranoyadır.

İnsanın kendi dilini ve diliyle yaratılmış zenginliklerini, kültürünü, ülkesini ve halkını sevmesi bir erdemdir.

Yurtseverlik ancak ahlak, vicdan, tolerans ve insanlık  olabilir. Her şeye rağmen bir nehir gibi akan insanlık, başka hiçbir şey değil…”

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Kelam sıklıkla dile getirilenlerin kuru kuruya çalakalem tekrarından ibaret değildir, öyle değildir. Aslında gözümüzün önündekilerin, her ne ediliyorsa belirli bir doğrultuda hakikatin eğilip bükülmesi bugünlerin en büyük gerçekliği savını derinleştirmektedir. Kelimeler duyumsandıkça, önem verildikçe söyleyenin gösterdiklerinden bir şeylerin de farkındalılığına ulaşabilmek mümkünatlar dahilinde olacaktır. Bunca yıkıntının arasından yola koyulunacaksa bu ancak sözde, sesle... Sibel YERDENİZ'in "Barışı Göremeyen Gözler" başlıklı makalesi hemen bu denkliğin bittiği yerden kelamı geliştiren bir çözümleme. Her şeyin birbirine karıştırıldığı bir zamanda, haddizatında bize ne gerek onu dillendiren bir meram. Sayın S. YERDENİZ'in ve T24 internet gazetesinin anlayışlarına binaen bu metni sayfamıza iliştiriyoruz.

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Belgesel: Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim - Ümit KIVANÇ
Uludere'yi Unutma! - Emrah DÖNMEZ - Youtube
İşkence ve İnsanlık Dışı Aşağılayıcı Muamelenin ve Cezanlandırmanın Önlenmesi ve Tutuklu Hakları - 21. Rapor - CPT
Çağrı: Mor Gabriel'e Dokunma!
Barışı Göremeyen Gözler - Sibel YERDENİZ - T24
Araftan Çıktı - Esra BİLGE - Yeni Özgür Politika
Mankurt’tan Mankürt’e - Senar DOLAZ - Bolu F Tipi Cezaevi - Özgür Gündem
Görüşmeler ve Medya Manipülasyonu - Berxwedan YARUK - ANF
Erdoğan Kürt Meselesini Çözebilir Mi? - Ragıp DURAN - Bir + Bir
Sazanlara Yeni Yem: 'İmralı Süreci' - Kadir CANGIZBAY - Birgün
Paris Katliamının Tanıkları Konuştu - Yüksekova Haber
'Kürt Hareketinde Kadın Zayıf Bir Bileşen Değildir' - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal
Sakine Cansız’ı Kim, Niçin Katletti? - Günay ASLAN - ANF
Katil Bellidir - Ahmet KAHRAMAN - Yeni Özgür Politika
Aysel Tuğluk: Barış Sürecini Sabote Etmek İçin Yapılmış Bir Saldırı - Marksist.org
Devletin Kürtlere Barış Hediyesi: Paris Katliamı - Dr. Mustafa PEKÖZ - Sendika.org
Hevdîtinên Li Îmraliyê - Amed DÎCLE - Amed News
Dilin Endazesi Kaçınca…-Veysi SARISÖZEN - ANF
Tahrik Olmak ya da Olmamak, Bütün Mesele Bu - Demiray ORAL - Taraf
Paris Suikastine Dair Bir Takım Komplo Teorileri - Gökhan KAYA - Turnusol
Barış AKP’ye Bırakılmayacak Kadar Ciddi Bir İştir! - Rıdvan TURAN - Sosyalist Demokrasi Gazetesi
Barışın Aklı - Suzan Yılmaz OKAR - Aşağıdan
Kürtler AKP'ye Güvensin Mi? - İbrahim GENÇ - Yüksekova Haber
Sürekli Barış - Bülent USTA - Birgün
Barış Sürecinin Dili - Ferda KESKİN - Marksist.org
Bask Modeli: Müzakare Olmadan Gelen Özerklik - Mahmut HAMSİCİ - BBC Türkçe
Tutsak Sözcükler:2 - Röportaj: Murat TÜRK - Erdoğan ZAMUR - Ajans Amed
Kötü Adamlar, Deniz Kızları ve Sosyologlar: Pınar Selek Yahut Kamusal Vicdan - Yasin DURAK - Birikim
SODEV İnsan Hakları Ödülü Berfo Ana'ya - Bianet
Berfo Ana ve Devlet Baba - Hakan AKSAY - T24
Cezaevleri ve Mahkumların Bedeni - Jiyan MUNZUR - PolitikART
Diyarbakır Cezaevi'nde Şüpheli Ölüm - İMC
Polise Dur! İhtarı - Sarphan UZUNOĞLU - Akşam
Barış Umutları ve Kayserili Marissa Küçük - Ayşe GÜNAYSU - Özgür Gündem
“Faili Meçhuller Bitti”, Ermeniler Hariç - Dur De!
Maritsa Küçük Cinayeti ve Türkiyeli Ermenilerin Tedirginliği - Murat GÖZOĞLU - Nor Zartonk
A Dark Christmas For Armenians In Turkey - Heissenstat - Amnesty International
'1915 Konusunda, Türk de, Ermeni de Aslında Kurbandır' - Ümit KURT - Agos ŞapGir
Hrant Dink ve Birlikte Mücadele - Panel Duyurusu - Nor Zartonk
Karakullukçu: İki, Üç Kişiyi Geçti Mi Ceza Kanunlarına Göre Örgüt Oluyor - Star Gündem
Alevi Örgütlerinden, Evlerin İşaretlenmesine İlişkin Açıklama - Özgür Demokratik Aleviler Deneği - Amed News
Ecdadının Müderrisi ‘Rektör’ Efendi... - Kemal BÜLBÜL - Özgür Gündem
Hopa’da Yargılananlar ve Avukatlar Anlatıyor - Sendika.org
“Özgürlük Ötekilerden Doğar” - Şizokrat - Solukbeniz
LGBT Haklarını Savunmadan İnsan Hakları Savunucusu Olunmaz! - KaosGL
AKP ve MHP Hasta Mahkumlar İçin Yapılacak Düzenlemeye Böyle Karşı Çıktı: 'Suç Örgütleri Hastalara Ağır Suç İşletir' - soL
Vicdan Nöbeti: Esas Sorumlular Yargılanmıyor - Muhalefet
Üniversite, Kapitalizm ve Sol - Levent KONCA - Birikim
Eski Hırsızları Polis Yaparlar Ya... - Ragıp DURAN - Evrensel
Barışçı Medyanın Patriot Hevesi - Ümit ALAN - Birgün
Faşistten Al Haberi - Yaşar ALTUN - Marksist.org
Selçuk Candansayar: “Sağlık Alanı Kapitalistleştikçe Sağlık Emekçilerinin Mücadelesi De Ortaklaşacak” - Sarphan UZUNOĞLU - Aşağıdan
Gazete İçeriklerinin Aidiyeti ve Emeğe Saygı Meselesi – Fırat KUYURTAR - Mimesis - Sendika.org
"Barış"ı Kurarken Barış Gazeteciliği Kılavuzu! - Tolga KORKUT - Bianet
What Is Happening To The Freedom Of Expression In Turkey? - Ola LARSMO - The Dissident Blog
AK Partili Soylu: Türkiye’de Ermeni De Var - Agos
Diyarbakır Ne Anlatır? - Karin KARAKAŞLI - Radikal 2
“Komünist Enternasyonal’ci Kürtler” - İsmail BEŞİKÇİ - Aşağıdan
Redhack YÖK’ü Vurdu Yolsuzluklar Ortaya Saçıldı - Medya Tutkunu
Redhack YÖK’ün ve Rektörlerin Kirli Çamaşırlarını Ortaya Serdi - Sendika.org
Nasıl Bir Üniversite Öyle Bir Toplum! - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
Öğrenci Protestoları, Köklü Okul Elitizmi ve 'Kelimelerle Sevişebilme Özgürlüğü' Üzerine - Orkun DURMAZ - Muhalefet
Öğrenciler Nayır ve Kılıç’a 4 yıl 7’şer Ay Hapis - ANF
Her Bir Günlük Boykota Üç Yıl Hapis - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
KESK-AR: Yoksulluk Sınırı 3537 TL, Emekçinin Alım Gücü Düştü - Sendika.org
Şişecam İşçileri ile Konuştuk: Direne Direne Kazandık - Muhalefet
Cama Can Katan Babamın Oğlu Olarak Kırılan Kalbimin Sesiyle… - İşçi Mücadele Derneği
'Anne, Üşür Orda O' - Aziz ÇELİK - T24
Kozlu'da Patlama: Madencinin Ölümü - Rengin ARSLAN - BBC Türkçe
Her Şey Kâr İçin A.Ş. - Roni MARGULIES - Taraf
Madendeki Katil: Taşeron - Sol Defter
Metan Değil Kapitalizm Öldürür! - Emin NERGÜZ - Solukbeniz
Fıtrat Değil Taşeron Kaza Değil Cinayet - Gözde BEDELOĞLU - Birgün
Türkiye’de Madencilik Sektöründe İş Sağlığı ve Güvenliği - DDK Raporu - Sosyal Politika
Sizin Hiç Vicdanınız Da Mı Yok? - Turnusol
Sendikacı Babayı "Terör Örgütü Üyesi" Diyerek Tutukladılar: Ziyaretine Giden 4 Günlük Kızını X-Ray'dan Geçirdiler! - soL
Dış Sermaye ve AKP’li Son 10 Yıl - Mustafa SÖNMEZ - Cumhuriyet
Onur ve Haklar Şartı Fermanı - Suriye’de Demokratik Değişim İçin Birlik - Sendika.org
Irak ve Suriye’deki Ölüm Mangaları - Michel CHOUSSUDOVSKY - Muhalefet
Utanç Telleri - A.Deniz BERDİLASLI - Yeni Özgür Politika
'Silahsızlanma' ve Namlunun Ucundaki Halk: Kürtler - Amed DİCLE - ANF
Zizek Lacan’ın Koltuğuna Oturursa! - Sarphan UZUNOĞLU - Aşağıdan
''Olay Felsefesi'' İçin Bir Prolegomena* - Kollektif - Potlaç
Devletin Makbul Müstehçenliği (Ömer Seyfettin Türkiye’nin Marquis De Sade’ıdır) - Ferayebend - Halkın Hikmeti
Roboskî’nin Yalınayak Çocuklarına - Deniz BİLGİN - Yeni Özgür Politika
Kardeş Türküler Halleri: “İnatla Kardeşlik Olmalı” - Ayşe AKDENİZ - Agos ŞapGir
Torosyan’dan Öte Yol Var - Ohannes KILIÇDAĞI - Agos
Mor Evgin Kilisesi Arazilerini Almaya Çalışıyor - Hür Bakış
Örgütlü Olanın Talebi De Güçlü Olur - Zana FARQÎNÎ - Özgür Gündem
Türkiye’de Yaşayan Dil ve Lehçelerde Seçmeli Yabancı Dil Eğitimi - Selim TEMO - Aşağıdan
Öfkeli Görüntüler - Nagehan USKAN - BiaMag
Türkiye Haritalarından Bir Demet - Sevan NİŞANYAN - Nişanyan Siyaset-Tarih Yazıları
Tarihi Hasankeyf Kararı: Ilısu Barajı'nın Yürütmesi Durduruldu - Doğa Derneği

The Mollusk Artist Page via Soundcloud
The Mollusk - Dusk Album Informative via Addictech
The Mollusk - Dusk Album Critic via Igloomag
Bovaflux Official
Bovaflux Artist Page via Facebook
Bovaflux - Invariant Album Review By Sascha KÖSCH via De:Bug
Richard Devine Official
Richard Devine - Risp EP Official Release Page via Detroit Underground
Richard Devine - Risp EP Review By Andrew RYCE via Resident Advisor
Amon Tobin Official
Amon Tobin Vikipedi Girisi
Amon Tobin’s ISAM Merges Music, Meat, Machines in 3-D Show, Creepy Hardcover - Interview via Wired
Roel Funcken Official
Roel Funcken - Mercury Retrograde Album Critic via Igloomag
Roel Funcken via Electronic Explorations #191
Displacer Official
Displacer Artist Page via Facebook
Displacer - Foundation Album' Official Informative via Hymen Records

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
13th Jan 2010 By ^PM^ via Flickr

>>>>>Poemé
Bizden Sonra Doğanlara - Bertolt BRECHT

I
Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!
Doğru söz delilik. Düz alın
Kanıtı vurdumduymazın. Gülen ki
Korkunç haberi
Henüz almamış.

Ne günlere kaldık, ki
Neredeyse suçtur ağaç üzerine bir konuşma
İçerir çünkü susmayı bunca kötülük üstüne!
Orda ağırdan caddeyi geçen
Erişilmez mi dara düşen
Arkadaşları için?

Doğrudur: geçimimi sağlıyorum daha
Ama inanın: bu bir rastlantı yalnız. Yaptığım
Hiçbir iş doyma hakkını vermiyor bana.
Rasgele korunmuşum. (Talihim dönüverse. Yokum.)

Bana diyorlar: ye iç! Bak keyfine!
Nasıl yer içerim, kaparsam
Yiyeceğimi bir açın elinden ve
Bardaktaki suyum bir susuzda yoksa?
Ve yiyip içiyorum gene de.

İsterdim bilge olmak.
Eski kitaplarda yazılı nedir bilge
Kavga dışı kalmak dünyada ve kısa yaşamını
Korkusuz geçirmek
Zora başvurmadan edebilmek
Kötülüğe iyilikle karşılık vermek

İsteklerine ermeyip, unutmak
İşi bilgenin.
Yapamam bütün bunları:
Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!

II
Şehre geldim bozuk düzen günlerde
Açıklık sürerken.
İnsan arasına karıştım ayaklanmada
Ve onlarla birlikte öfkelendim.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde.

Yemeğimi yedim iki savaş arası
Katillerin arasında yattım
Sevgiye saygısız
Ve doğaya sabırsız baktım.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde

Her yol batağa çıkardı benim zamanımda.
Dilim durmaz ele verirdi beni.
Elimden gelen azdı. Ama hükmedenler
Daha rahat olurdu bensiz, buydu umudum.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde.

Gücüm azdı. Hedef
Uzak mı uzak.
Apaçık belliydi, benim ulaşmam
Mümkün değildiyse de.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde.

III
Siz, siz ki çıkacaksınız
Battığımız tufandan
Düşünün
Eksiklerimizden söz ederken
Karanlık çağı da
Sizin kurtulduğunuz.
Gittiydik, ayakkabıdan çok ülke değiştirip
Sınıf savaşları arasından, umarsız
Yalnız haksızlık var da baş kaldırma yoktuysa.

Biliyoruz oysa:
Alçaklıktan nefret bile
Çarpıtır çizgileri
Haksızlığa öfke bile
Kısar sesi. Ah, biz
Hazırlamak isterken dostluk yolunu
Dost olamadık kendimiz.

Siz ama, o gün gelince
İnsanın insana el uzattığı
Anın bizi
Hoşgörüyle.

...
O gün mavi eylül ayında
Sessiz körpe bir erik ağacı altında
Tuttum onu, sessiz beyaz aşkı
Kolumda kutsal bir düş gibi.
Ve üstümüzde güzel yaz göğünde
Bir bulut vardı, çoktan gördüğüm
Çok beyazdı ve çok yukarılarda
Ve başımı kaldırıp baktığımda, değildi orda.

O günden beri birçok, birçok aylar
Geçti sessiz aşağı kaydılar
Yok oldu o bütün erik ağaçları
Ve bana sorarsan aşk n'oldu diye
Sana derim ki: hatırlayamıyorum
Ama gene de, inan ki, biliyorum ne demek
istediğini.
Ama gene de gerçekten hatırlamıyorum onun
yüzünü.
Yalnız: o zamanlar öpmüştüm onu, biliyorum.

Ve bu öpücüğü de çoktan unutmuş olurdum
O bulut olmasaydı orada
Onu bugün de hatırlıyorum ve hep hatırlayacağım
Çok beyazdı ve yukarılardan geliyordu
Erik ağaçları belki çiçek açıyordur gene de
Ve o kadının belki de şimdi yedi çocuğu olmuştur
Ama o bulut yalnız birkaç dakika için açtı
Ve yukarı baktığımda, rüzgârda kayboluyordu
bile.


kaynakça: şiirevim

>>>>>Podcast Ünitesi
Deuss Ex Machina # 428 (03.12.2012)
Deuss Ex Machina # 429 (10.12.2012)
Deuss Ex Machina # 430 (17.12.2012)

No comments: