Monday, January 20, 2014

Deuss Ex Machina # 482 - ջութակի ձայնը

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_482_--_ջութակի ձայնը

13 Ocak 2014 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. Marsen Jules Trio - Maison En Vitre (Oktaf)
2. Marsen Jules Trio - Les Trains Stortent De La Gare (Oktaf)
3. Teho Teardo & Blixa Bargeld - Still Smiling (Specula Records)
4. Teho Teardo & Blixa Bargeld - What If ...? (Specula Records)
5. The British Expeditionary Force - End Of The New End (Erased Tapes Records)
6. Peter Broderick - Give A Smile In 5 (Erased Tapes Records)
7. Washed Out - Falling Back (Weird World)
8. Washed Out - Pull You Down (Weird World)
9. Burial - Hiders (Hyperdub)
10. Burial - Rival Dealer (Hyperdub)

ջութակի ձայնը
(482)
Yastan Sonrası…Ya Sonrası? 

Cümleleri üst üste dizmek, birbiri peşi sıra yazmak, ekleyip bir dolusunu kocaman anlam çorbaları kaynatmak, eksiği gediği olsa da yaşayadurduğumuz hayattan bize arta kalana dair nüveleri denk getirmek uzun boylu bir meseledir. Her yerinden ve her zaman birbirinden nefasetsiz, hayasız, arsız çarpıtmaların, denk getirilen had bildirimlerinin en görünmeyecek, en bilinmeyecek zaman dilimlerinde tarafımıza sunulduğu, “Al, bu kısmetin’ diye başımıza çalındığı güncellikte anlatabilmek onca şeyin ardından eskisinden zor bu yeni’nin ülkesinde. Yenileşen hiçbir şey yokken o bildiğimiz eskiye dair her ne varsa bedbin, onun tastamam bir kez daha cilalanıp üzerimize salındığı, üzerimizde denenmesi için çabalanıldığı yerde sözü unutmamak, yazının başına geçildiğinde oldukça zorlayan bir durumu beraberinde getiriyor. Delirmemek için yazmak, bir çıkış aramak için sözcüklere sığınırken hangi kelimeleri seçmeniz gerektiğini düşündüğünüzde ortaya çıkan derin tereddütlerdir bahsetmek istediğimiz. Tereddüdün bunca sıklıkla kapınızı çalmasıdır. Herhangi bir menfaat için, birilerinin haksız yere yaptıklarını ifade edebilmek, görünür kılabilmek için kalemi kırmadan konuşabilmenin ve yazabilmenin bu sathı mahalde nasıl da zor olduğu göz önüne getirildiğinde, sanırız bu anlatmak istediğimiz daha net anlaşılacaktır.

Yıllar yılıdır ezber edilmiş olan söylemlerin, birbirinin aynısı teranelerin her defasında had bildirmek için kurgulanan yeni hedefleri-yolları ortaya çıkarttığı, korunup ve kollanıp başımıza tebelleş edilen bu yerde hayat nedir? Hayata dair kelamı şüpheye düşmeksizin iliştirebilmek, bütün bu sınırların ötesindekine anlatabilmenin bir görev değil tam tersine önemini idrak ettirmekle anlatabilmekle alakalı olduğu meydandadır. Afakî olan bir diğer gerçekse sözü eyleyebilmenin, sözü unutmadan hatırlayabilmenin, yük edindiğimiz bu sarmal içerisindeki ağır karşılığıdır. Her defasında kesintisizin, aralıksızın eylediği şiddetin, attığı hamlelerin, dur durak bilmeksizin yinelediği ezberlerin tamamı hayatlarımızı çalmaya devam etmektedir. Hayat çalmak lafın gelişi değil, bir nüve olarak güzel bir betimleme değil tastamam kötülüğün cismanileştirildiği bir anlık karşılaşmadır. Kötülük öylesine sıradan ve olağan belleniyor ki bir sahne sonra bir gün sonra karşılaşacaklarımız, bütün o küçük kıyametleri sineye çekmemiz hep olduğu üzere yineleniyor. Sineye çekilecek her ne kaldıysa artık onun da limitleri zorlanarak, onun da sınırları alaşağı edilmek bir yana daha da genişletilerek bir de böyle bir sınanışa tabi tutuluyoruz. Kötülükleri normal / alelade bir mesel haline indirgeyen hemen her şeyde / vakada sorumluluklarını artık alenen umursamayan, hesap sorulmasını önemsemeyen, “Varsa yoksa kendi doğrularım var, gerisi yalan” buyuran erkânı görebilmemize vesile teşkil eden bir sarmalın içerisindeyiz. Yüzsüzlük gemiyi azıya aldığından bu yana ifşa olunan her vakanın ardından bir sessizlik sarmalının bütün o yüzleri kızarması gerekenlerce zerre değer verilmediğini ortaya çıkartan bir karaşınlıktır yaşadığımız. Ne var ki acılar ne tek başına yaşanmaktadır ne de sadece belirli bir kesimi, alıştıkları söylemle marjinal olarak tanımlandırdıkları ötekilerini vurmaktadır Herkesi her an ve her şekilde sınırlandıran, delip geçen bir meselenin tözüdür o gördüklerimiz.

Bugünlerde kayıt altına alınmaya devam edilen, denetim-gözetim toplumundan şekillendirdikleri ‘halk’ ünvanının her ne olduğunun ifşasından bu yana geçen sürede bir dolu foyanın, bir dolu masalın altından gerçek ortaya çıkmaya devam etmektedir. Onca engel-mani olma gayretine rağmen hayat kendi rotasını öz kendi zeminini çatlağından sızarak arşınlamaya devam etmektedir, edecektir. Yinelenen yalanların büyük harflerle kotarılmış o büyük ‘devlet’ söylemlerinin tam da dibinde insana verilmeyen değerden bunu anlamlandırabilmeyi söz konusu edebiliriz. Yaşadığımız güncelliğin tastamam erkler arası mücadele değil tam da Stirner’in bahsettiği “Özgürlük ancak rüyalarda yaşanır” bahsini gerçeğe ulaştıran kesitleri görebildiğimiz nasılsa kimse fark etmez denilerek yapılan / reva görülen hiddetin başka tezahürlerine tanık olduğumuz bir sarmal olduğu anlaşılabilir belki, bir ihtimal. Dönüşümün çok zamandır gerçekçi kılındığının söylendiği bu yerde esası bir kere fark ettiğinizde asıl dönüşümün adaletsizlik, özgürlüğün zapturaptı, delidumrulluk, hürriyet gaspları ve bütün bunları saman altından yürütmek için orta oyunlarının çokluğu olduğu idrak edilebilir bir ihtimal.

Anlatmaya çalıştığımız zor.  Birbirine lehimlenen kelimelerin paralelinde, paralel paralel diye bahsedilen devletin kendisinden, ayan beyan ortada olan dümdüzüne kadar her sekansta, her an dahilinde kendi bildiği, kendi anladığını yinelemesidir karşılaştığımız. Hayatı öylesine kör bir noktaya çekme, öylesine kör kuyuların dibine yollama şiarıdır ki ellerini kollarını soktukları, akçeli işlerin yanında yedi yılda bir arpa boyu yol bile alınmayan bir Hrant Dink’in katledilmesinde bunu görebilmek mümkündür. Bir Ermeni olarak yazının başına geçtiğimde bahsetmenin neden zor olduğu sorgusuna düşüp durdum. Yazamıyorduk yeteri kadar anlattığımızı sandığımız için, kelamı tekrar oraya çekebilmenin mümkünatı yokmuş gibi geliyordu. Oysa bugün bunca şey olup bittikten sonra tiyatronun aralıksız sürdürüldüğü bu yerde bahsi yeniden açmak elbet zor ama asla mümkünatsız değilmiş, idrak ettim. Sıradan bir yurttaş tahayyülüne varabilmek için herhangi birisinden bir farkı olmadığını yinelemek için eline geçen her fırsatta, hatta faşist tosuncukların toplantıları da dâhil olmak üzere davet edildiği her yerde kelamını anlatmaktan, doğru bildiğini zikretmekten çekinmeyen bir adamın ardından bize kalan neydi? Düşünmek, taşınmak kendi dört duvarımız altında, içimizdeki en cesurun söze karışmasının rehavetinin bitmesinden sonra söz / cümle kurmaya çalışanlar olarak neresindeydik bu hayatın? Kardeşliği laf ola bir slogan gibi sakız gibi çiğnenen bir şey gibi değil yürekten doğru ve hatasız bir biçimde birbirimizin derdine vakıf olarak konuşabilmek için el altında tutmuyor muyduk? Yıllar sonra Hrant Dink’in anlattığı, halen günümüzün sığlığına kendini kaptıran erkâna, yancısına, hala onun için’ hıyanet eden’ diye(!) (daha fena betimleler var ama yazmak mümkün değil) kestirmeden yaftalara girişenlerin karşısında bize kalan neydi? Bunca yüzsüzlüğün, bir dolu fecaatin eylendiği bu yerde devletin eliyle koluyla zihniyeti adam sendeciliğiyle önce hedef tahtasına konulup daha sonra tetikçinin birisine katledeceksin diye buyrulan bir yandan sıradan görünen o bilge insandan bize ne kaldı?

Yedi uzun yılın ardından dava hala yerinde saymaya devam ediyor. Ne bir ilerleme ne bir gelişme söz konusu edilebilir. Haddizatında Ermeni’nin katlinin hesabının zaten bunca uzun uzadıya muhabbeti söz konusu bile edilmemelidir diye aklın en kör noktalarında dolaşanlardan bugün bizatihi tanık olduğumuz gibi beyaz bereli polislerin şen kahkahalarıyla ortalıkları çınlattıkları Ergenekon Caddesi üzerinde karşılaştıklarımız bize yeterince çok şeyi açıktan anlatmaktadır. Meşum bir partimizin her yerden aşina olduğumuz bayrağının bir muzaffer zafer kazanılmış gibi camlardan sarkıtılmasıdır.  Caddede olan biten yası görmemezlik gailesiyle yapa geldiklerini gördüğümüzde hep var olan kinin / devlet denilenin ötekileştirmesinin nasıl sirayet ettiğini bir kere daha tanıklık etmiş oluruz. Hep bizim anlatmamız beklentilenen bu yerde, bu sathı mahalde devlet için tehdidin ta kendisi olanlar haricindeki bu ülkenin yurttaşları bizler yerine o karanlığa bir kere daha seslendiklerinde / unutturmayacağız meselini yükselttiklerinde karşılaştığımız bunca köşeye kıstırılmışlık içinde bir anlık da olsa nefes alabileceğimiz gerçeğiydi. Oysa hakikatin vadesi sadece insanlar o caddeden çekilene kadar, evlerine dönüp de bilgisayarlarının başına geçene, ekranlardan haberleri seyredene kadardı. Bunca sıkış tıkış bir aralık. Mümkünsüzlüğünü çok daha rahat anladığımız birbirimizin birilerine tehdit olmadığını sadece istenenin adaletin kaçırılmadığı, hakkaniyetin lafta kalmadığı bir eşitlik üzerinden şekli şemali dosdoğru takısız janjansız bir ‘demokrasi’, adil bir ülke olduğunun idraki henüz ulaşmaması insanı düşündürüyor. “Neresindeyiz bu hayatın?” diye. Neden halen Müslüman mahallesinde salyangoz satmak, bu ülkenin ekmeğini yiyip bir de ihanet edenler kıstası ile baş başa bırakılıyoruz? Nedenleri sadece bir ırk ve kimlik problemi olarak değil, bu devlet dediğimizin yüz yıldır ezberinde tuttuğu; “Nefret edeceksiniz, hiçbir türlü ortak uzamı ya da yolu bulamayacaksınız, çünkü öylesine aklı ve fikri alaşağı edeceğiz ki, hiçbirinizin derdinden haberdar olamayacaksınız, vakıf olamayacaksınız” kısmının cismanileştirilmesidir düşündürücülüğünü korumaya devam eden. Bilip bilmeden kelamlarını ötekisine yönlendirenlerin devletin varoluşu için tehdit olarak gördüklerine karşı eylediklerinin sonsuzluğu, çoğunluk olarak adlandırılanların yüzdeler ile belirginleştirilmeye çalışılanların daha kırk fırın ekmek yemesi gerektiğini ortaya çıkartıyor. Derdi anlamayı başkalarının iteklemesiyle değil kendiliğinden fark edebilmek ile bu sınırlandırılmışlık, tıpkı Hrant Dink gibi yeni kelamlar ile o uğursuz yekparelik aşılabilir. Yekpare bir aşılmazlık olarak zikredilenlerin, kaskatı kesilmiş devlet aklının ötesine geçebilmek ancak sözü çoğaltarak mümkün olabilir. Tıpkı Gezi Direnişi’nde gördüğümüzü tıpkı birçoğumuz için uzak bir yer, bilinmez bir mahalle, yer olan Gazi, Tuzluçayır, Antakya, Eskişehir ve nicelerinde ortaya çıkan irade gibi. Yapabilecek miyiz göreceğiz. Dahası ona kastedenlerin bugün Roboski’de 34 insanın canına kıyanların ardından davanın takipçiliğini sürdürmeye gayret eden, seslerini duyururken tek beklentilerinin adalet olduğu bunca bilinmesine karşı şafak baskınına uğrayan ailelerin başına getirileni gördüğümüzde yeniden fark edebilecek miyiz? Devlet dediğimizin sadece cana kasteden değil, sadece katliam, soykırım değil aynı zamanda zihniyet kötürümlüğünü kalıcılaştırmak için her şeyini seferber etmeyi asla es geçmeyen bir yapı olduğunun farkına ulaşabilecek miyiz? Bir dolu yasın ortasında yedi insanın ( birisi o kıyamdan güç bela hayatta kalabilmiş bir insana) evlerinin didik didik edilmesi, başlarından hemen hiç eksik edilmeyen devletin şiddetinin sonsuzluğunda; hiçbir türlü derdin ne olduğunun, o kısımların pas geçileceğini gösteren bir ülkede hayat neye tekabül etmektedir?

Yaşadığımız yerde insaniyetin masumiyet karinesinin daim bir biçimde halkın üstünde konumlandırılmış kesimlere el üstünde tutulan zümrelere ait bir ayrıcalık olarak sahiplenilmesi esas derdin her ne olduğunun idrakını unutturmaktadır erke. Bu utançlar ile yüzsüzlüklerini kapatmaya, olan bitenleri örtbas etmeye gayret edenlerin bunca fecaatleri artık fazla değil midir? Halen şekli şemalı dönüştürülmeye devam edilen bir ülkede yaşamın işte bu kör karanlıklardan Ankara’nın dehlizleri içerisinde bırakılmayacağı rivayet olunan, dile getirilen bir ülkede asıl adalet insanların dillerinden dökülenlerdeyken, bunca avaza dönüşmüşken, görünürken anlatılanlarının tamamını, 19′unu 20′sine 21′ine daha sonrasına ulaştırabilecek miyiz? Gördüğümüz yaşamakla zorunlu bir tecrübe olarak sınandığımız faşizan iklimin zorbalıklarından gerçekten hesap sorabilecek bir gedik yakalayacak mıyız var mı böyle bir ihtimal? İnsanlığın bir sınırda, belirli bir alaşımda Kürd, Ermeni, Süryani, Kızılbaş ya da Türk olmanın ötesinde, az ilerisinde gerçek yaşam iradesinin kastedenlerin yüzlerini ifşa etmekten fazlasında olduğunu anlatabilecek miyiz? Her günümüz bir öncekinden daha ağır sınanışlar ile donanırken güncel politik dilinin belagatinden azade, siyasetsiz bir siyasetin yolunu vicdan arındırmalardan kurtararak hayat için birleştirebilecek miyiz? Kasıtlı olarak şekillendirilen devlet algısının ayrışmazımız olarak belletilen had bildirimciliğin ötesinde insanı, yaşamı yeniden kotarabilecek miyiz? On Dokuz Ocak İki Bin On Dörtten arta kalan, yarın peşine düşülesi olan budur. İdrakine ulaştıktan sonra çabalanmak boynumuzun borcudur. Yaşayabilmek için.

>>>>>Bildirgeç

Kurosava, “Hüzünlü bir sahneyi neşeli bir çocuk şarkısıyla anlatırsanız hikayenin kederini daha çok duyarsınız” der.

Kasabada ikindi vakti.  Cemelli ebem evin önündeki küçük taburede hiç kıpırdamadan oturuyor. Orada unutulmuş sanki. Ara sıra gözüne konan sinekleri kovalıyor güçsüzce. Bir süredir tüm isimler ve şahıslar kayıp. Anneme kızıyor babamla konuştuğu için: “Elin herifiyle ne konuşuyorsun. Hiç utanman kalmadı artık!”

“Camekan”da ise sıkı bir muhabbet var. Ayakkabılığın yanındaki sandalyeye ilişmiş Saadet halam, çekyat bozması sedirdeki anneme bir şeyler anlatıyor. Konuşmasının aralarında da kıkır kıkır gülüyor. Neşeli bir şey anlatıyormuş gibi; ama değil.

Salonun basma perdesi, camlı kapıyı yarısına kadar örtmüş. Perdenin arkasındaki somyada “Akbaba” dergisi okuyorum. Geçen gün anamın ardına takılıp bir tanıdığın evine gitmiştim. Sıkılıp mızmızlanınca: “Önüne okuyacak bir şeyler koyun, sesi çıkmaz o zaman!” dedi anam. Önüme bir yığın “Akbaba” dergisi koydular. Kendimi kaybetmiş gibi geziyorum sayfalarında.

“Ben ölmüş anamın sütünü emdim Fadime, nasıl gün göreyim ki?” cümlesini duydum birden. Saadet halam hem gülüyor hem de bunları söylüyordu.

Uzandığım yerden kulak kabarttım konuşmaya. O daha emzikte iken annesi hastalanmış ve yatağa düşmüş. Sonra da ölmüş. Bebeği almışlar koynundan ve defin hazırlığına başlamışlar. İş uzayınca bebek ağlamaya başlamış. Anneyi mi gömecekler, bebeği mi doyuracaklar? Ölmüş annenin göğüslerinden hala süt sızdığını gören ihtiyarlardan biri, “acıkmış bu, annesinin sütünü istiyor” diyerek bebeği ölmüş annesinin göğsünden emzirmiş.

Saadet halam başına gelen tüm felaketlerin sebebini buna yoruyordu: “Ölmüş annemin sütünü emdim ben abla, niye gün göreyim ki?”

MARAŞ, SİVAS ve DİĞERLERİ

1978 yılının 19 Aralığında Bornova’daydım. 19 Aralıktan 26 Aralığa kadar, Maraş’ta yüzlerce kadın, çoluk, çocuk öldürüldü ve bunu yapanlar bir süre önce öldürdükleriyle aynı kahvede çay içip, aynı caddelerde geziyorlardı. O günlerde evde olsaydım eğer, abilerimden biri bana mutlaka Maraş’ı sorardı. Ona önce Dersim’den söz ederdim. 1938 yılında Munzur’un kan kırmızısı aktığından, insanların fare gibi mağaralarda kıstırılıp zehirlendiğinden, çocukların, bebelerin süngülendiğinden… Sonra da Maraş’ı anlatır ve derdim ki;”Abi, galiba biz Munzur’un ölmüş sütünü emdik, başımıza felaketler bu yüzden geliyor.”

19 Ocak 2007 saat 15.00 sularında annem, babamın ilaç saatinin geldiğini hatırlayarak mutfağa gitti. Dışarıda kar şiddetini iyice artırmıştı ama ev sıcaktı. Haline şükretti, evsiz barksızlara dua etti ve “akşamın yemeği hazır” diyerek rahatladı. O sırada babam televizyondaki son dakika haberlerine bakıyordu sessizce. Ayakkabısı delik bir adam caddede boylu boyunca yatıyor. “Hrant” isminde birini vurmuşlar. Babam annemi ikna edebilseydi eğer, o yıl İstanbul’da yanımda kalacaklardı. Gelselerdi, salonda yan yana televizyon seyreder, eskilerden konuşurduk. Televizyonda bu haberi gören babam, biliyorum, çok üzülür ve sorardı: ”Niye öldürülmüş oğlum?”

Babama, 1915 yıllarına ait bir günce okurdum önce:

“ Atlı arabayla Gavur Dağları’nı geçiyorduk. Bir taraf dağ, bir taraf uçurumdu. Yollarda insanlar göç ediyordu. Bir sürü ihtiyar, çocuklar, kadınlar buz gibi havada yürüyordu. Bazılarının yüzü gözükmeyecek kadar sinekle kaplıydı. Yüzleri sinekle kaplı olanlar birkaç adım atıp düşüp ölüyorlardı. Pek çok kişi arabama binmek için yalvarıyordu. İnsanlar yürüyerek ölüyordu. Gece çadırlardan çocukların “mayrik” diye ağlayan sesleri duyuluyordu. Manzara feciydi. Ermeni göçünün tam ortasına düşmüştük.”

Gittikçe uzayan kar tipisi altında, takati kesilip yol kenarlarına yıkılan ölmüş annelerinin memelerini çekiştirerek hayatta kalmaya çalışan bir halkın, helal süt emmiş bir çocuğunu, Hrant’ı, arkasından kalleşçe vuran bir ülkede yaşamanın acısıyla derdim ki babama: “Ne yapalım baba, biz ölmüş Anadolu’nun sütünü emmişiz, belki Hrant’ı bu yüzden vurdular…”

Annem, 2 Temmuz 1993’de Avanos’ta, ikindi namazını kıldıktan sonra bahçeye giderek, marulları suladı ve biraz kayısı topladı, olmuşlarından. Benim gelmemi bekliyordu, “seversin sen, kendi ellerinle topla diye ellemedim oğlum.”  Kalan kayısıları toplayıp havuzun başında annemle sohbet etseydim hayata dair ve bu sırada televizyonun bahçeye taşan sesinden, Sivas’ta 37 kişinin yanarak öldüğünü duysaydık ve yakanların da “ yakın, yakın, işte cehennem” çığlıklarına şahit olsaydı annem. Ona, 1922 yılında şimdi üzerinde yaşadığımız bozkırda bir zamanlar kardeşçe yaşadığımız binlerce komşusunun, bir sabah trenlere doldurulup hayatlarında ilk defa görecekleri bir yere, “işte, vatanınız artık burası” denilerek gönderildiklerini anlatırdım önce. “Bizi nereye gönderiyorsunuz, bizim evimiz burada” diye ağlayan komşularını… Sonra derdim ki: “Anne şaşırma, biz ölmüş bozkırın sütünü emdik, başımıza bunların gelmesi normal!”

HELAL SÜT

Annem, tanıdığı birinin yakışıksız bir haberini duyduğunda, şaşkınlıkla, “yok canım yapmamıştır öyle bir şey, ben emzirdim onu” der, arkasından da masumca açıklardı: “Onun anasının hiç sütü olmadıydı kuzum, çok meme verdim ben ona. Kardeş sayılırsınız…”

Annemin iyilik ve kötülüğü, emzirdiği süt üzerinden tarif etmesine M. Klein’in “Haset ve Şükran” kuramında da rastladım.

Klein, çocuğun anne memesi ve annesiyle ilişkisine büyük önem veriyor. Ona göre, “meme, içgüdüsel bir biçimde, besin kaynağı ve dolayısıyla daha derin bir anlamda yaşamın kaynağı olarak algılanır. Eğer her şey yolunda giderse, doyurucu memeyle bu zihinsel ve fiziksel yakınlık, yitirilmiş olan o doğum öncesi anne-bebek birliğini ve buna eşlik eden güven duygusunu bir ölçüde yeniden kurar.”

Biz ölmüş annemizin sütünü mü emdik? Anadolu’nun sütünü. Göç yollarında ölen komşularımızın, kovuklarda kıstırılıp kurşunlanan köylülerin, yanmış otellerin içinde kalan kardeşlerimizin Anadolu’su. Issız dağ yamaçlarının, serin çavlanların, bozkırın Anadolu’su. Maraş’ın, Sivas’ın ve Roboski’nin. Eskişehir’in, Taksim’in şimdilerde…

Başımıza gelenler bu yüzden mi acaba? Bu yüzden mi, bu kadar çok hırsız, soytarı, riyakar ve yalancısı var tarihimizin?

Bulandırılmış hakikat, bulandırılmış süttür…Şimdi, sonuna kadar hakikat ve sadece hakikat için… Korkmadan, utanmadan ve katlanarak… Sütümüzü berrak kılalım. Helal süt emmiş kardeşlerimizi hatırlayarak…

Helal süt mü arıyorsunuz; Sinan’ın, Hüseyin’in, Mine’nin fotoğraflarına bakın. Ali İsmail’in gülen yüzünü hatırlayın. Erdal’ın son mektubunu okuyun, mezarsız Veysel’in masum şiirini. Ethem’in türküsünü dinleyin gece yarısı başkent metrosunda.

“Su-i misal misal olmaz,” kötü süt örnek olamaz hayatımıza. “Su çatlağını bulur,” biliyorum ve henüz zalimler kazanmadı.

İyiliğe inancınızı kaybetmeyin.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Ercan KESAL'ın İyi Süt, Kötü Süt başlıklı makalesi, kelimenin tam karşılığı anlatmak için didindiğimizi derleyip toparlayan kelamın bir başka yüzünü oluşturmakta. İdrak edebilmek sadece okumaktan değil fikri özümsemekten anlamak için didinmekten geçmekte olduğunu bir kez daha örnekleriyle hatırlatmakta. Ercan KESAL ve Birgün Gazetesi'nin anlayışlarına binaen metni sayfamıza alıntılıyoruz.

..Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Dönüşüm - Gentrification Belgeseli - Yönetmen Hakan TOSUN - Youtube
Hemzemin Forum Postası
Turkish Capitalist Modernity And The Gezi Revolt - Ahmet ÖNCÜ - Journal Of Historical Sociology
“Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor” - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
Sesli Meram: Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz
Hrant Dink:1789 Paris-1915 Anadolu-2007 İstanbul - Vahap IŞIK - Jiyan
Bir Sevgi ve Nefret Projesi: Hrant Dink - Dikran M. ZENGİNKUZUCU - Evrensel
Birlikte Çürüyorlar - Yetvart DANZİKYAN - Agos
19 Ocak Vesilesiyle İradenin İyimserliği Üzerine - Kenan ERÇEL - Birikim
Ahparig'i Öğrenmemiz İçin Bir Ömür Verdi Hrant. Ya 'Parev' Kaç Ömür? - Kemal BOZKURT - Radikal.Blog
Hrant’ın Katlediliş “Anı” Belleğimizin “Mekanıdır” - Emek EREZ - Mühim Hadiseler
Armenians Must Understand that Hrant Wasn’t “1,500,000 + 1” - Sako ARIAN - Hetq
Hrant Dink ve Agos Gazetesi. 14-15 Ocak 2014 - Fatih PINAR - Youtube
Discovery Of Dink's Murder Is Contributing Factor To Justice - Cevat SİNET - Armenpress
Gülten Kaya: Nizami Bir Cinayet İşlediler - Agos
19 Ocak Hrant Dink Anma Konuşma Metinleri - Garine's Gurbet Kuşundan Nağmeler
Hakikat Anlatıcısı Hrant Dink - Ercan Jan AKTAŞ - BiaMag
Ah Ahparig, Gidemem Ki Artık - Gözde BEDELOĞLU - Birgün
Hrant'a Gelince Kavgayı Keserler - Ümit KIVANÇ - Riya Tabirleri
Türkler, Güvercinler ve İnsanlar - Demir KÜÇÜKAYDIN - Demir'den Kapılar
7 Yıldır ve 99 Yıldır Olanlar Aynı - Ahmet İNSEL - Radikal
Muammer Güler ve Dr. Reşit; ya da Erdoğan ve Talat - Taner AKÇAM - Taraf
A Lot Has Changed Since Hrant - Yasemin ÇONGAR - Salpi GHAZARIAN - Civilnet.am
‘Katledilmemek İçin Mücadele Ediyoruz!’ - Çağla AĞIRGÖL - Birgün
Հրանտ Դինք / Հոգեվիճակս վախվորած աղավնու է նման -  Shushan HARUTYUNYAN - Blansh
19.1.2007: Hürriyet’i Nasıl Bilirsiniz? - Gülseren ADAKLI - Azad Alik
Khent Çocukların Kemanları - Onur BEHRAMOĞLU - Şalom
Yazar Gün Zileli ile #HrantDink Anması Üzerine - 140 Journos
Özgür Gündem - Baki GÜL - Mustafa KARASU - Akın BİRDAL - Jean SIRAPIAN - Sterk.TV
Öcalan’ın Ağzından ‘Ermeni Meselesi’ - Agos
HDP’li Ermenilerden Açıklama - Nor Zartonk
KCK Ermenilerin de Savunucusudur - M. DELILA - Yeni Özgür Politika
Kürt Ulusal Hareketi ve Geçmişle Yüzleşmenin Dayanılmaz Ağırlığı - Garbis ALTINOĞLU - Köxüz
Arafta Beklerken (Kim Kime Mecbur?) - Yücel GÖKTÜRK - Bir + Bir
Ve Her Şey Hızla ‘Merkez’e Kayıyordu - İsmail Güney YILMAZ - Sendika.org
Operasyon - Tanıl BORA - Birikim
Gezi, Kürtler ve Akp-C İktidarı – Cihan ÇABUK & Erkan DOĞAN - Başlangıç
İzlenimler II: Wacquant’a Göre Gezi İsyanı - Emrah GÖKER - İstifhanem
Emine Cansever: Gezi Direnişi Halkın Birikmiş Bir Patlamasıydı - Med Nuçe TV
O Polisin Yargılanması Yetmez - Ceyda SUNGUR - Radikal
Hawar Lice - Aydın ENGİN - T24
Katliamın İzlerini Silemezsiniz - DİHA - Özgür Gündem
‘Uludere Katliamını MİT Yönlendirdi’ - Sendika.org
‘Politician’ or ‘Political Scientist’? : Thinking On The Status Of A Researcher - Umut BEKCAN - Research Turkey
Pınar Aydınlar: Sermaye Ağalarını Tahtlarından Edeceğiz - Jiyan
RTE mi, Cemaat mi, Askeri Darbe mi ? - Mustafa SÖNMEZ - MS' Blog
Örgütün Adı Kondu: PDY - Taraf
Ahmet İnsel: AKP Asgari Demokratik Meşruiyeti de Kaybediyor - Ekin KARACA - Bianet
‘Paralel’ Manipülasyon - Cafer SOLGUN - Taraf
Utku Kalı: ‘Reyhanlı’yı Bilip Susanlar Suç Ortağıdır’ - Elif ÖRNEK - soL
Yeter'in Katilini Koruyanlar Soruşturulacak - İsmail SAYMAZ - Radikal
Ağır Hasta Tutuklu Ve Hükümlülere Karşı İşlenen Suçlara Son Verilmelidir! - Türk Tabipler Birliği
MİT-AKP Bildiklerini Açıklasın - Yücel ÖZDEMİR - Evrensel
BDP'den Savcılığa MİT Başvurusu - Rusya'nın Sesi
BDP Grup Toplantısı Konuşması - Selahattin DEMİRTAŞ - BDP Medya
Kadıköy Mitinginde Rojava’ya Statü İstendi - Bianet
Rojava Toplumsal Sözleşmesi - Çeviri Ersin ÇAKSU - Özgür Gündem
Bağımsız Kürdistan! - Osman OĞUZ - Kadraja Girmeyen
EZLN 'den PKK 'ye Ezilenlerin " Barış Görüşmeleri " - Raul GONZALO - Patria Libre O Muerte
Halep'te Katledilen İki Ermeni'nin Hikayesi - soL
Suriyeli Türkmenler Kızılay Kampından Kovuldu - soL
Jandarma 7 TIR İçin Alarma Geçti - DHA
Afyon Valisi: “Abartmayın 3 Kızımız İstismar Edilmiş” - Çekirdek Çocuk
Can Turkish Government Do More To Reduce Pedophilia? - Pınar TREMBLAY - Al Monitor
Çocuğunuzun Müslüman Olmadığını Kanıtlayın! - Gülsen CANDEMİR - Birgün / Aykırı Doğrular
TOKİ'den 'Acil İniş'! - Serkan OCAK - Radikal
Majik'i Yıkan Otelin Ruhsatı İptal Edildi, Tek Duymayan Beyoğlu Belediyesi! - Elif İNCE - Radikal
'Neden Çevreyi Kirletiyorsunuz' Diyen Çifte, Hapis Cezası Verildi - Evrensel
Park Forumu'ndan Çağrı Var! Beyoğlu Belediyesi'nden Hesap Soracağız! - Emek Bizim
Gezi'yi Aklayan Karar: Hukuka Aykırı Projeye Karşı Demokratik Hakkın Kullanılması - Kemal GÖKTAŞ - KG' Blog
Beyond #Gezi: What Future For The Movement? - Roarmag
Uçan Balkon - Bülent USTA - Birgün
Hamburg: Rote Flora Bleibt Kulturzentrum - Spiegel
How The NSA Almost Killed The Internet - Steven LEVY - Wired
tyyp:// - Rakyll - Github
İnternet’e Özel Dua ile Girilsin, Başbakan Emriyle Çıkılsın - Esra ARSAN - Evrensel
İnternet Sansürü Artık Daha Kapsamlı - Adilcan EREN - Redaksiyon
İnternet Torba Kanunlarında Son Durum (17 Ocak) - Füsun S. NEBİL - Türk İnternet
İnternette Çinnet – Tuğba Tekerek’in Alternatif Bilişim Derneği Başkanı Ali Rıza Keleş’le Röportajı - Taraf - Sendika.org
Cihan Tuğal: “Liberal İslam’ın Çok Büyük Bir Kriz Yaşıyor Olduğu Muhakkak” - Devrimci Gençlik - Sendika.org
Mehmet Ö. ALKAN: İktidar, Muhalefeti Kriminalize Etmeden Değişime Katmalı - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal
Beyond Growth or Beyond Capitalism? - Richard SMITH - Truthout
How Walmart Organizers Turned the Internet Into A Shop Floor - Sarah JAFFE - In These Times
World Bank: Global Economy At Turning Point - Andrew WALKER - BBC News
Kavganın Sırrına Erenlerin Tebessümü - Meral ÇİÇEK - Deftera Reş
Toplum Eşcinsellere Hazır Mı? - Çiçek TAHAOĞLU - Bianet
Düştüğümde Elimi Tut Ki Ben De Seni Tanıyabileyim… - Ayşegül LAÇİN - Fraksiyon.org
Vigilante?!!? - Gün ZİLELİ - GZ' Blog
Neoliberalizm, Ekoloji ve Küresel Ayaklanmalar Üzerine Susan Buck-Morss Röportajı - Onur Ulaş İNCE - Cogito
Loic Wacquant: Inequality, Marginality And Social Justice In The City (17.01.2014) - BOUN Istanbul
“Kavganın” Kazananı Sinizm – Ziya İSPİR - Başlangıç
İktidar Virüsü - Bülent USTA - Birgün
Yıldıray Oğur Aptal Olduğunu Kabul Etti! - Turnusol.biz
Sarte: Niçin Reddettim - Mühim Hadiseler Enstitüsü

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Promo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
hrant dink by can burak

>>>>>Poemé
Yetimler Ağıdı

Bunu sana nasıl söylerim
Hata benim günah benim suç benim

Dünyalar içinde dünyalar sevgilim
Ateşten çıkardım baktım uzunca kendimdi
Bir de başımın üstünde yok bir ülke; kendimdi
Dilim yola düştü pupa yelken pınarlarım yas içinde, hey hey
Yüzümde kan kalmadı kuraklık can alıyor bir yandan, dan!

Bir travmam var kenarı hâreli
Yine hâreli geçti yine zulüm beni

Meydan başaklarım kanıyor
Uzun bir yürüyüşüm ben; bakın
Anlarsınız yol yorgunu gözlerimden
Şiircebimden beslenen tedirgin güvercin
Dayamış gagasını yavrusununkine

Eyvah ki hrant, bir vakitte
Göğerçinleri yemlemişti, seninki!

Kanı gördük okul dönüşünde ders kitaplarında
Seslere karşı çok ilgiliyiz de ondan seslerden olur ölümümüz
Sonra büsbütün çıkarız raydan, her vagon kendi cehennemine
Kalbimiz doludizgin, kimse avutmasın içimizdeki tren düdüklerini

Toprak insana gömülüyor, bodina da öldü
Sınırlar biraz daha kırmızı

Bütün karakamuları alaşağı eden bir bun
Bir bayraktın düştüğün yerde patikalar’ın açtığı
Bir kısrağın tayını emzirme sesiydi soluğun
Şimdi çığ gürlemesidir aşan zamanı

Bembeyaz tırnaklarla kazdığı o görülmedik arkta
Kan ve gözyaşının birbirine değmeyen ortaklığı

Yattım yere bakıyorum toprağın hisli eşitliğine
Sular sınırları pasaportsuz geçer
Asıl azınlık yerkürenin kendisidir
Tek millet, gökyüzüdür ölürken yürekli düşünüldüğünde

Çan ve ezan arasına gerili mahyada
Acıyı dengeler yazı: ah-ya!

Orda hrant, başı dumanlı ararat’ta
Irağı bilmez bir yağız atla vardı oraya
Hrant ki, külü bile nemlendirir çorak dünyayı
Yine de her damlada ürperir yaşlı ararat

Ne değişir hayatla karşılaşsan
Hemen yanında arkadaşın ölüme gülerek bakıyorsa

Gözün arkada değildi, içerideydi a hrant! gözüm
İçerdeydi ve sözcükler - ki onlardı ve öldüren idi
Ürkekliğin ürperdi karardı boz güruhun
Yırtık tabanaltından kaçtı güvercin ruhun

Yaslandığım duvarın uğultusuydun
Beni sessizlikle açıklayan

Hüznü giydiğin pabuçlarında bin ahhh!
İçini delmiş kuzeyli bir rüzgârın
Erguvan kalbine kuzu’layan bir güvercin
Beykoz iskelesinde karaya vuruyor göçebe

Ağarmış bir gül var yakamda
İçimizdeki bahçelerden goncası

Bir yağmur kenti ne kadar ıslatır?
- Kanın insanı ıslattığı kadar ancak!
Neden ayakta ölür aylar?
- Kim bilir!

Ölümün yüzüne gülüyorsun
Bedenin kurşun geçirse de

Kanamasın yaprakları güllerin
Üşüyen sular ırmakların tenine karışsın
Akımını vurdular sözcüklerden kurulu fırat’ın
Beyaz bere bile ağlar çamurun işine

İki damla göz yaşı düştü vurulunca sen
Pülümür’ün yaşsız kadınının gözlerinden

Oysa küçük bir çocuktum ben de tren raylarında
Bozuk para gibi ezilen, hiç gelmeyecek sandığım baba
Duydu mu mersinli balıkçı cemal, yağmurun yağdığını
Ölümsüzlük denizine sabaha karşı?

Fazlasıyla geciktin, suyu dinle, aynayla ödeş, toprağa dokun
Buluşmayı bil kemik fırtınasında; sancınla yüzleş

Şeytan tiryakilerinin sivilcelerindeki irin,
Ey! kulak zarımı kanatan antik öfke
Topla köpek dişlerini, düşlerini çektir ve git!
Ölüm saklar ölümsüzlüğü yaşamın bildik türküsünde; hrant dink’i de

Zehrini yağmalar karanlık
Sis peçesine çakılı çöller

Affet! yoksulduk, ezilmiştik; aval aval seyrettik mülk talan kavgasını
Kan revan içinde söktüğümüz hayatlar, sözde şanlar sundu bizlere
Korkumuz kutsaldı gölgemizden, gönüllü kurşun olduk düş kırımında
Sesimizi linç tutup, kazıdık vicdanı, altın ve gümüş kakmalı hançerlerle

Bu kez çatlak bulunca suyunu, yasaklandı
İkinci emre kadar dökmek zehirli kanı

Ne cehennemi ne cenneti
Gurbeti de sılası da içindedir insanın
Ömrümüzün biriktirdiği onca kavram ve sözcük
Şimdi işgal altında

Son pankart sokakta gerili birazdan polis kesip atacak
Hepimizin ölümü en küçüğümüzün elinden olacak!

Ah ile eyvah ile geçiyor zaman
Dönsek kardeşliğimizi kutsayacak ardımızdaki kan
Vart’a gül demişler, ağlayan kim
İki kalp, iki zehir, yüz yıllık birikim

Bin dereden kanla dolmuş kuyuları hep ıslak
Sen, ben, hrant... bu toprak püskürtüyor sevgimizi

Artık kış çiğdemleriyle anacağız seni
Onlara kanınla, terin karıştı
Yüreğindeki tohumlar
Rüzgârlı sözcüklerle girecek türkülere

kırık bir zamanda uçan güvercin
üzgün tutar ağzındaki zeytin dalını

Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
Bulutlara rüzgâra asarım suretini her akşam
Her akşam bir mektup yazarım ararat kadar
Unutmadım bırakıp giderken söylediğin sözleri

Günler mi ağdı, ah, sular mı boğuldu
Sisten kapılar mı var şehrin gözlerinde


Göğüslerinin arasını şiirlerle süsledim hayatın
Aranızdan geçerken incinmeler düştü payıma
Güvercin kapaklandığında, yüzüm albatros ve yağmur
Borandır, bahardır, uzar sakallarım çıtırtılarla mavi

Kuşların sabahından geçelim hrant
Çiçek tozları havalansın göklerimizden

Zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
Ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
Bu yüzden sesini düşürmüş kaldırımlar leylak
Kırmızı, kanla gül arasında gidip gelirken kanı çekilmiş yaprak

Işık bilir vuracağı yüzü, konacağı kalbi
Güvercin, toprağın düşüne kanat

Kimi ölülerin ayakkabısı delik
Ve sakalları saklanmış ertesi güne
Kimi silahlı çiçek taşır öldürdüğüne
Bayrağa sararlar gözsüz yüzünü
Çorabını dikerler suç kime

Ak bir güvercin kanıyla çiziyor ölümünde
Ölümsüzlüğün resmini
Çocuksu, muzip, yakışıklı
Yüzün ki

Canlar içinde bir can
Kanlar içinde altı milyar insan!
Ve onlar vurdukça sana, alışkanlıklarımız çözülüyordu böylelikle
Küçümsediğimiz yollar açılıyordu önümüzde
Güvercinlerin dudaklarındaki sıcak rüya, korkularımızı dolduruyordu

Dilini susarken anlıyordum, konuşurken
Birden kendimi bir kardeş çavlanında bulurken

Çatılara konan kırmızı
Güvercinin bıraktığı vedayı büyütüyordu
Gölgesi ansız çekilen bir ağaç gibi yıkılırdım
Bir elim ötekini tutmasaydı

O ki bir fincan tuz istemişti yalnızca komşudan
Şimdi tuzlu bir nehir akıyor kalan ömürler arasından

Şimdi kim
Bu uzak diyen
Diyen bu yalan
Bu burkulan ruhun üşümesiyle kardeşliğin
Şu kurşun dökülmüş zaman

Bir ölüm şiirine eklensin diye
Gövdesiyle yazmıştı son dizeyi

Sürgüne okunmuş arguvan havası; ki kan
Yüzünü acıya dönmüş duduk, ah! gasparyan
Unutulmuş; ötekinin cenneti değil miydi her insan
Kim yırttı vicdanımızı, sevgimizi kim düğümledi

Kaç bin kerre öldük seni
Seni öyle sevdik, bağışla bizi

Bu evleri borçlu olduğumuz taş ustaları
Yürüyecek. Anı: hiçbir şey kalmadığında
Su inceliğiyle gülümseyen günahsız kan
Masum yüzünün görüntüsüdür dağılan

Kan kabuğun altında fokurduyor yeniden
Usanmış acısını sokakta gezdirmekten

Şairleri dinlemek lazım: kabuk, su, tir, naz-
Bir nar ki kırılınca hikâyemiz olacak
Hadi ölümü tuzlayalım sonsuz deniz
Hrant’tan sonra kokmasın bari ülkemiz

Aslında ne türk’üz, ne kürd’üz, ne ermeni’yiz
Öyle bir “baba”mız var ki hrant, hepimiz yetimiz!

Şiirin imzacısı yetmiş üç şair
A.Hicri İzgören, Adnan Satıcı, Ahmet Ada, Ahmet Günbaş, Ahmet Telli, Ahmet Uysal, Akif Kurtuluş, Altay Öktem, Altay Ömer Erdoğan, Arif Damar, Asuman Susam, Ataman Avdan, Aydın Şimşek, Betül Tarıman, Bilsen Başaran, Bülent Güldal, Celal Soycan, Cezmi Ersöz, Cihan Oğuz, Dinçer Sezgin, Enver Ercan, Fadıl Öztürk, Fergun Özelli, Fuat Çiftçi, Gonca Özmen, Gülten Akın, Gültekin Emre, Halim Şafak, Halim Yazıcı, Haydar Ergülen, Hayri K. Yetik, Hüseyin Peker, Hüseyin Yurttaş, İlhan Tülman, İlker İşgören, İ.Mert Başat, Kadir Aydemir, Küçük İskender, Mahmut Temizyürek, Mavisel Yener, Mehmet Atilla, Mehmet Can Doğan, M. Mahzun Doğan, M. Mazhar Alphan, M. Sadık Kırımlı, Mehmet Sarsmaz, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Metin Cengiz, Metin Kaygalak, Mustafa Özturanlı, Muzaffer Kale, Namık Kuyumcu, Nesimi Aday, Nevzat Çelik, Oğuz Tümbaş, Olcay Özmen, Onur Akyıl, Orhan Alkaya, Özkan Satılmış, Özlem Sezer, Pelin Batu, Rahmi Emeç, Salih Bolat, Sedat Şanver, Selim Temo, Sennur Sezer, Sina Akyol, Tarık Günersel, Tuğrul Keskin, Turgay Gönenç, Veysel Çolak, Yunus Koray, Yücelay Sal ve Zeynep Uzunbay

Kaynakça: ntvmsnbc

No comments: