Monday, March 24, 2014

Deuss Ex Machina # 491 - motstykke

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_491_--_motstykke

17 Mart 2014 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. Gomidas Vartabed - İ Nınçmanet Arkayagan - Ay Açılsa (Kalan Müzik)
2. Gomidas Vartabed - Alagöz Açerıt (Kalan Müzik)
3. Erkan Oğur & Djivan Gasparyan - Mayrig  (Kalan Müzik)
4. Erkan Oğur - Bir Şuh-i Sitemkâr (Kalan Müzik)
5. Bilal Karaman - Mavi Pansiyon (Baykuş Müzik)
6. Bilal Karaman - Patika (Baykuş Müzik)
7. Forabandit (Feat Sam Karpienia, Ulaş Özdemir & Bijan Chemirani) - Engabiolat (Buda Musique)
8. Forabandit (Feat Sam Karpienia, Ulaş Özdemir & Bijan Chemirani) - Cançion (Buda Musique)
9. Tolga Sağ - Bir Derdim Var Idi (İber Müzik)
10. Tolga Sağ - Ervah-i Ezelde Evvelki Safta (İber Müzik)

motstykke
(491)
Vesikalar, Suretler, Sözcükler… Bir Soru: Yaşayacak Mıyız?

“Ne olduğunuz, sizi oluştu­ran sayısız öğeyi, bu öğelerin kendi içlerindeki güçlü iletişimlerine bağlayan etkinlikten çıkar… Yaşam hiçbir zaman tek bir noktada bu­lunmaz: Hızla bir noktadan öbürüne geçer.” (Georges Bataille)

Vesikalar biriktiriyoruz. Heyula öylesine hızlı öylesine aralıksız bir biçimde sürüp gidiyor, geçip gidiyor ki söze karşılık bulamadığımızı, tatava yapmayın denilenleri ancak ve ancak biriktirebiliyoruz gün be gün an be an. Karanlığın hangi ellerde nasıl yükseltildiğini idrak ettiğimizden bu yana delirmemek adına çoğaltıyoruz vesikaları. Kimisinde utancı, kimisinde yası, kimisinde kederi kimisinde haksızlıkları ama hepsinde ve hepsi ile apayrı bir adaletsizliği sabitliyoruz. Bilmemiz gerekenlerden haberdar olabildiklerimizi o vesikalarla istifliyoruz. Zamandan mekândan bağımsız, ilaveten sözlerden uzak, bir keskin ayrıştırıcı olan; ama ve fakatlardan arınmış düpedüz arda kalanın özeti esas derdi ancak vesikalarla sırtlayabiliyoruz. Okuyoruz duyuyoruz ve görüyoruz basıyoruz beğen ya da beğenme tuşlarına hep bir biçimde yokluyoruz. Vesikalar boylu boyunca dizilirken unuttuklarımızın ne kadar çok olduğunu fark ediyoruz. Gümbürtü, heyula deyip durduğumuz şeyin nasıl kör karanlık olduğunu nihayetinde anlıyoruz. Ya ağlıyoruz ya öfkeleniyoruz ya da ikisi birden hiç ara vermeden doğrucu davut! olduğunu ilan edip duran devletlunun kara propagandası karşısında hiçbir şans yok denilirken işte o kalbimizin üzerine taşıdığımız vesikalara sığınıyoruz. O vesikalar ile birlikte hayatın her ne hallere konulduğunu anlamaya çalışıyoruz. Hala anlaşılmayan yanları da varmış diye şaşkınlığımız bundandır az biraz da. Salak yerine konuluşumuz, gün aşırı hedef tahtasına konulmaları, birbiri ardına laf ebelikleriyle dolduruşa getirilen duyar! sahibi münferit kitlelerin göremediği, görmek istemediğini o vesikalar ile kurduğumuz sessiz bağlarda arşınlıyoruz. Onlar hayatı gasp ederken, yağmalamak için fırsat kollarken, dört dönerken her yerde biz sadece hayatlarımızdan çaldıklarının hesabının, akıbetinin peşinde ilerliyoruz. Birileri aranırken durmaksızın ‘alo fatih’ hatlarından işin doğrusu sandığınız gibi değil diye yinelerken, aralıksız ezberden konuşurken muktedir, kimilerinin görmediği vesikalar ile hayatın şimdisinde ayakta kalmaya çalışıyoruz. Bundan sonrası ne olacak bahsi hep canlı. Doğrunun, eğilip bükülebilir bir mesele haline dönüştürülmesinin karşıtlığın halka dair, ona ait olan her şeyde alenileştiği bunca uluorta sergilendiği bir yerde oyunu, trajediyi, vahameti her dakika, he an daha kolay anlıyoruz. Kumpasların ve tezgâhların sınırlarında al gülüm ver gülümlerin çok daha büyük baskılar için ‘sebep’ olarak bellendiği bu yerde zalimliğin nasıl kotarıldığını, neden hangi isnatla ve bir o kadar da hevesle sahip çıkıldığını anlamaya çalışıyoruz.

Vesikalar, donuk kareler, sabitlenmiş anlar sepyalaşmış belki az biraz silik ama kaybolmayan ve bir dolu bakışın resmedildiği suretler pek çok sözcükten artık çok daha anlamlı geliyor. Evlerin tavan aralarında, sandıkların dibinde, bir yerlerde saklı duran insana dair olanlarla yeniden buluşmaya çabalanıyoruz. Her şey bir sicim koca bir mızrap gibi tam da böğrümüze saplanırken, hayat esasında ne demekmiş iktidardan bağımsız onu arıyoruz daima. İktidar dediğimiz kurumsalın bütün bu hatıratı, kadraja sığdırılmış olanı nasıl olsa unutacaksınız tavrına karşı hiçte unutmadığımızı yineleyebilmeye çalışıyoruz. Her an ezber akıl, yok sayıp hakir görürken hayır buradayız işte derken buluyoruz sessizlik içerisinde. Hala dün olmuş gibi olup bitenleri hatırlamaya devam ediyoruz yediğimiz içtiğimiz kadar eminiz ve farkındayız diye sözlere dökülüyoruz. Vesikalar biriktiriyoruz, sol yanımız komple çocuk resimleri ağırlıkla on beşinden yukarıya doğru hiç büyümeyen, büyütülmelerine asla müsaade edilmeyen resimlerle donatılmış haldeyiz bu ahvalde. Hayır, ağlak bir edebiyat, romantize edilmiş bir söz değil tam aksine nasıl bir ülkede yaşadığımızı zihne kazıtan vesikalar, o sol yanımızda koca bir cenahı oluşturuyor. Her gün, bir başka zulme tanık yazıldığımız bu yerde sadece isimleri, bir kaçının cümleleri ya da kulak verdikleri bir kaç müzik kalıyor geriye elimize, belleğimize. Bir yanımız komple donatılırken vesikalarla toplumun yüzeyinden değil artık çok derininden kırılmalara yol verilmesin, ayrıştırmaları ve ahlaki savunuşu bir yana hoyratça devletlû ağzında yeni felaketlere çabalanışını görüyoruz artık. Her hamle mutlak doğru olarak zikredilenlerin nasıl büyük birer yanlış olduğunu serimliyor. Car car car miting meydanlarında amigolara yuhalatılan, ithamlar, yaftalamalar ve hakir görmelerin için illa onay beklenen ya bizdensiniz, ya da onlardansınız sınaması ve seçeneksizliği günü dar ediyor. Kolay olmayan yaşam büyük biraderlik sınavında birbirlerini alaşağı etmeye çalışanlar eliyle her gün daha bir zora koşuluyor. Biyopolitika sıradan olanın ruhunu siyasi denklik, güç kudret bulma ya da olma güncesinde heder ettirenin ta kendisi oluyor. Nevi şahsına münhasıran her şeyin olağan rutinde ilerleyen bir ülkede olmadığımız handiyse her şeyin ölçülüp biçildiği bir uzamda her şekilde yapılanların da kasten yıkım adına olduğunu göstere gelen bir güncelliktir karşılaştığımız. Sözün detay bildirilmesi, ezberlerin çokluğu bundandır hep. Düzayak bir ‘faşizm’ edimi kendiliğinden ortaya çıkmış olan değil, bir sonuç kabilinden bu ülkenin kucağına bırakılan bir ayrıştırıcının ta kendisidir. Kullanılan -elek- öylesine esnek ki herkesi o potaya dâhil etmek için hiçbir çıkarsama ve yaftadan kaçınılmıyor. Gel de yaşa! dediğimiz şey tam da bunun üzerinden yükselmektedir. Her şeyin üzerinde, üstünde kendini konumlandıran aklın fecaati, kıyamı bu bahisten başlamaktadır. Savunulan cümleleri, kurulan karşıtlıkları mazeretlerin hepsi bu iklimi kalıcı kılmak içindir. Statüko kendini yenilerken on iki yılda, ambalajın içi de içeriği de, geleceğe kastı da meydandadır artık. Hiçbir şey sonuçsuz, sonsuz kalmayacaktır denilirken her şeyin karanlığa emanetidir, rehin edilmesindeki aceleciliktir karşılaştığımız tablo budur.

Topyekun zıvanadan çıkan engellemeler, yasak hemşerimcilik bir ontolojik kanıt olarak ‘demosun’ nihai halinin çözümlemesini yapacaktır. Hedeflenen, ileriye doğru denilen, yıkılmazlığı zikredilip durulurken muktedirin, iktidar oyunlarının sahnesinde boğuntuya koydukları kepazelikleri konuşanların, dillendirenlerin, ortaya çıkan rezaletlerin boyutunun sıfırlanması, eksilere düşürülmesidir. Atfedilen şeylerin devletin şimdisine sahip olanın yapabildikleri olarak değerlendirmek mümkündür. İsmi geçtiğinde kutsala saygısızlık ediliyor mu edilmiyor mu bahsinin açılmasıdır mesele. Mesele, yasama yürütme ve yargı eksiksiz bir biçimde tek adama bağlanmasını talep etmenin normal karşılanması gayretidir. Her yer her şey, her yer çok fena bir şey olmuş, varmış, eksik kalan kısımları için de tamamen teyakkuza geçilmişken reklâmdaki gibi tahayyülün rehin edilmesi, istisnasız teslim olunması zikrolunmaktadır bayrak, şiir sözleri bir detaydır bu bahiste işte bu güncellikte. Eleştiri sınırının çok ama çok geriye düşürüldüğü, alarm zillerinin eskisinden de erken devreye sokulduğu bir uzamdır işte ustanın güncesindeki ülke. Tastamam hayallerini tanımlandıran ülke. Kolektif belleğe ve sorgulayan akıla, dahası ne oluyoruz bahsini aklında diri tutanlar için, onlara karşı mücadele sınırsızdır böyledir bu uzamda. Bugün gördüğümüz ülke vesikası oluşturulan suret milli mücadele, istiklal savaşı, kutsal addedilenin korunması, tek bayrak, tek dil ve tek devlet söylemi bütünüyle rezaletin dik alası olarak olan bitenleri unutturmak içindir. Elden ele alttan alta dolaşıma sokulan listeler, miting alanlarına çağrılan isimlerin yanlarında taşıdıkları bir sonraki torba soruşturmaya konu edilebilecek isimlerin çokluğudur mesele. Rant, yağma al takke ver külah soygun devam ederken, halkın hiçe sayılması, korku dağlarının yeniden yükseltilmesidir asıl gaile. Gün bunu gösterip aynalayandır. Zıvanadan çıkan devlet sahipliliği bu sefer tek adam üzerinden şekillendirilmektedir. Mütedeyyin olanın müesses nizamı gerçek bir yıkım için yapılabileceklerin, takınılacak tavır, ifşa ve yok etmelerin, bir dolu hak gaspının henüz çok ama çok başında olduğumuzu göstere gelmektedir. Kökünü kazıyacağız bahsinde rezilliğin, yağmanın, kıyamın değil, onu yapanlardan hesap sorulmasının değil bunun bahsedildiği sosyal medyanın engellenmesinden bu bahis açıkça okunabilir. Takibat ortaya çıkanların hesaplarını vermek adına değil bütünüyle her şeyi örtbas içindir. Yedi gün yirmi dört saat mitinglerden ve televizyon ile gazetelerden ve reklâm panolarından iktidara ait olan her mekanizma ile oluşturulup paylaşılan görüşler hep bunu sağlayabilmek içindir. Hemen hiçbir şeyi sorgulatmayıp yağma düzenini bu güncesini sıfır zayiatla atlatarak yola devam etmek içindir yapılan edilenler. Her şeyin, karabasan gibi bir döngü dâhilinde savunulup her savunma çabasında önüne milli takısı getirilen oysa halkın önemli bir kesiminin halen bilmediği bir biçimde işitmiş olsa da günaha girerim gibi! ara kurtarıcılarla kulaklarını kapalı tutmayı normal saydığı, bunca şeyden sonra halen böyle gördüğü bir yerde utançtır bu tablo. Efelenmeleriyle, toptancı yaftalamalarındaki kabadayılıklarıyla milletin hizmetkârlığı konusunda beyaz değiliz zenciyiz sözünü ön plana çıkartırken, her şeyi dış mihrakların kumpası olarak değerlendirirken “muktedir” olan bitenin, fecaatin karanlığı bunca engellemeye rağmen görülmektedir. Koşulsuz ve şartsız hesap vermek bahsi çoktan ötelenmiştir bu menzilde, işte bu ülkede. Doğrunun nasıl kolay eğilip büküldüğü, eğrinin nasıl düz belletilmeye çalışıldığı artık aleniyettedir. Her şeyi montaj bildirilirken erk eliyle işte bütün bu savunuşlar gerçeğin ta kendisi, erk eliyle ortaya dökülenlerin onanması ve sahip çıkılmasıdır kepazelik güncesi. Bugün yaşadığımız güncelliğin elbet literatürde bir karşılığı mevcuttur. Demokrasi dediğimizin lafta kalmış, hakikatte işlevsiz bir uydur kaydır dostlar alış verişte görsün hale dönüştürüldüğü mahkûm edildiği artık ortaya çıkmaktadır.

Yaşatmayan bu da yetmezmiş gibi sorgulattırmayan, düşündürmeyen, sual olunana hep kayıtsız, ses çıkartılmasına öfkeli daha pek çok evrede artık bileylenmiş çok daha kötü yakıştırmaların zikredildiği bir iklim gerçeğimiz kılınmaktadır. Düzen hakkında söz söyleyeni öteki’den başlayıp affedersin Ermeni’sinden, biliyorsunuz bunlar Zerdüşt’e, bir kısım Alevi’ye, barışın altına dinamit koyan Kürtler’e ve daha pek çok kez hep birlikte işiteceğimiz Dhkp-c’li çocuk! gibi çıkarsamalarla lime lime edip, serbest vezin ırkçılığı, linç teşvikini fark etmek mümkündür. Kan dökülmesini hınç için yeni hedeflerin ortaya çıkartılmasını içte yetmez dışta düşman unsurların çoğaltımını millet eğilmez Türkiye ise yıkılmaz aforizmasından özetlemeye çalışan savunuşun aslında daha başa ne işler açabileceğinin arifesindeyiz. Teslimiyet için hemen her şey erk eliyle yönlendirilirken bizatihi sürdürülmek istenen bu tahayyüldür bugünlerde ötesi yok. Faşizm bir tavır, edim olmaktan o sınırların içinde kalakalan bir olgudan kare kare hakikatle örülen geliştirilen halka karşı halka rağmen savunulan korunan kollanan bir dönüşümle ayrıştırılmazımız kılınmaktadır artık. Habis bir ur gibi, bünyede yayılmaya devam eden bir kist gibi artarak ve çoğalarak, bendini ve sınırlarını yıkarak ilerleyen faşizm sarmalındayız. İhtimallerin yarına dair sözün ve umudun sıfırlandığı argümanların yermek, yıkmak, yok etmek, şamar indirmek, üzerinden şekillendirildiği nihayetinde gerçek kılındığı bir mevzii dâhilindeyiz. Dört yanımız değişmez bir sağlam iradenin mutlak doğruları olarak ilan olduklarıyla sarılıp sarmalanmış. Sıkış tepiş, tıka basa bu doğru diye bildirilen yanlışların uzamında ve düzeninde günün tahliliyse zift karasını imlemektedir. Belirginleşen karanlık özümüzü işgal ediyor. Durmak yok yola devam şiarı az biraz da bunun içindir zaten. Barkodlanıp numaralandırılmış, zihnine ipotek koyulmuş ve her şeyi, vatan millet sakarya ile sınayan bir yapım! gündelikliğin tüm sathında kendini konumlandırıyor. Dört yanımızı sarıyor. Siyasanın, bugünün ülkesinde ben ben! diye söze başlayanların konu ilhak, yıkım, zulüm, savaş olunca birbirlerine benzeştiğini hala anlamamak bu kuşatmanın varlığını kalıcılaştırıyor. Düzen olarak gösterilen düzensizliğin bizatihi kendisiyken bu kaostan kurtuluşun reçetesiyse daha fazla teslimiyetten geçtiği yineleniyor.

Biat et itaat et, itimat et, vatan, millet, bayrak sevgisi derken, halen bu dile dolanıp durulurken her şey olup biterken bütün o söz nutuklar, büyük sözler, reklâm panolarından yansıyanlar vd asıl kamufle edici ya da örtbas için kullanılan tavrın kendisi haline dönüştürülüyor. Oysa yıkımın tam ortasındayız. Oysa fecaatin bir küçük kıyametten çok daha derinliklisi olduğunun idrakindeyiz. Oysa mevzu sadece rant, yağma değil, adları hep beyefendi olarak anılanların, asgari ücretle geçinen bir halkın gözünün içine baka baka yola devam şıkkını dayatmasıdır. Oy verin, biz çalalım size de ekmek çeyrek altın, üç yüz beş yüz lira takdim edelim lahzası ile hakaretin cismanileştirilmesidir mesele. Oysa fark etmeseler de yasın içerisindeyiz hala bu ülkede hala. Sırtlandığımız vesikalar biriktirdiklerimiz, hep yanı başımızda yolunda gitmeyen bir şeyler var demek için bin tane şey geçiyor içimizden eksiğimiz var!. Eksik konulduklarımız, ayrı düşürüldüklerimiz var. Birlikte güzelken bir arada zoraki bu devlet hıncıyla, linçiyle apayrı düşürüldüklerimiz var. Kimisini uçurtmasından kimisini çubuklu formasından, kimisini duvara kazıdığı iki satırlık hayallerimizi satmadık ya bahsinden, kimisini ufkundan bu koca şehirdekilerden çok daha büyük tahayyüllerinden bildiklerimiz var. İnsan olmanın bunca zulme rağmen halen sessiz çığlıklarıyla, vakur duruşlarıyla koruyanların hatıratı var. “Özgürlük adı altında kimse bizim mahremimize giremez.” bahsiyle kendini yasakları, engellemeleri ve kıyamları savunup dururken zevat! için hiçbir zaman anlayamayacakları yaramız var. Adaletin tecelli etmediği, kimsenin onlar için ön ayak olmadığı, haklarını savunmadığı bir ülkede yaşadığımız idraki var. Acı sabitlenirken bu bir dolu vesika bize kestirmeden bir okuma imkânı sağlıyor. Yaşayabilecek miyiz, sandık bahsinde sözümüzü eyleyip, sandık sonrasında acımızla, vesikalarımızla bir başımıza kala kalacağımızı bilerek

>>>>>Bildirgeç
Tarihi Yazanlar Ezilenlerdir - Hayri TUNÇ - Jiyan

Tarihi yazanlar, tarihle ilgilenmezler. Onlar için tarih, kendi ideolojik yaşam biçimleri ile ifade edilen bir durumdan başka bir şey değildir. Tarihi tarafsız bir şekilde, kendine pay çıkartmadan yazmak, gerçekten büyük uğraş isteyen bir durumdur. Tarihi egemenler yazar ama yaşayanlar ezilenlerdir.

İnsan, ilk dönemini aştığı süreçten itibaren belli ideolojik yaşam tarzlarına yönelmiş, kendisine en uygun yaşam tarzını arayıp durmuştur. Ana-erkil süreçte hiçbir şekilde ideolojik bir yaşam tarzı arayışına girmeyen insan için var olan hayat, yeteceği kadar yiyecek bulmak, yeteceği kadar çalışmaktan ibaretti. Ana-erkil sürecin en belirgin özelliği, kadın temelli bir yönetim şeklini merkeze koyup, iktidar dışı bir yaşam biçimini hayata geçirmesiydi ki bu zaten ilkel komünal olarak bilinen bir dönemdi. O süreç içerisinde oluşturulan yaşam tarzı, her şeyi yeteceği kadar almak, gerektiğinin dışında bir aç gözlülüğe ve eşitsizliğe girmemekti, ancak süreç ana-erkilden ata-erkile geçişle birlikte değişmeye de başladı. Kaba güçler gerektiren işleri yapan erkek, bir süre sonra iktidar hastalığına yakalandı ve süreç güçlü ile güçsüz arasında bir savaşa doğru gitti.

İktidarı ele geçirmek için savaşan erkek’in ilk yaptığı kadını aşağılamak oldu. Her koşulda ve her alanda kadını aşağılamaya başlayan, kadını ikinci plana iten erkek, bunu günlük yaşamda ve inançta yapmayı başarınca iktidarı da ele aldı. Erkeğin karşısında yenilgiye uğrayan kadın artık egemen sistemin elinde bir köleden başka bir şey değildi. İlk erkek egemen sistem olan Sümer rahip devletinde, kadına verilen ilk misyon fahişelik görevi idi. Sümer rahiplerinin tapınaklarında, tanrılara sunulan fahişeler görevi verilen kadın için artık ezilme ve köleleşme hızlanmıştı.

Köleleşen sadece kadın değil, seçilmiş bazı erkekler dışındaki herkesti. Sümer rahiplerinin büyük kuleler kurmasından etkilenen, egemen sınıfta kendine büyük kuleler kurmaya, daha sonraları da bunları yoksul halktan koruyacak ordular kurmaya başlamışlardı. Egemen erkek anlayışı ile oluşan Sümer rahip devleti, sınıfların oluşmasını da sağlamıştır. Zengin ve yoksulun oluşması ile zaten sınıflı toplumlara adım atan insan için bundan sonra artık kendine en uygun yaşam tarzını aramaktan başka bir durum söz konusu olamazdı. Sümer rahip devleti ile birlikte sınıf savaşları da başlamış olmuştu.

İnsanlık tarihi boyunca, köleci, feodal toplumlar olmuş, Fransız burjuva devrimi ile birlikte de kapitalizmin dönemi başlamıştır. Sınıflı toplumun en temel özelliği, kendisine bir düşman yaratması ve insanları o düşman üzerinden egemenliği altına almasıdır. Tarih boyunca, her dönemde bir düşman üzerinden halkı yönetmeye, ezmeye çalışmıştır. İktidar, her koşulda ve her dönemde halkın olamayacaktır. Bunun için de yoğun bir çalışma yapılmış, her iktidar sahibi, kendi döneminde, kendisinin gerekliliğini ve iktidarın elit olduğunu halka inandırmak için çabalamıştır. “Devlet baba” söylemi de bu söylemlerden biridir.

Bu topraklarda da aynı politika yürütülmekte, her koşulda, tarihin her safhasında devlet, bir olmazsa olmaz olarak gösterilmektedir. En belirgin ve akılda kalıcısını söylemek gerekirse; “olmaya devlet cihanda” ve “devlet baba” sözleri ve bunların halktaki etkileridir. Türkiye devleti kurulduğu andan itibaren, bir devlet miti yaratma çabasına girmiş, her koşulda ve her alanda devletin büyüklüğü vurgulanmıştır. Kırsal kesimlerde oluşturulan köy enstitüleri ile de bu devlet miti her yere yayılmıştır. Devlet artık yıkılmaz, olmazsa olmaz bir hal almıştır.

Bir mit haline gelen devlet için bir sonraki aşama, halkın gözünde oluşan yenilmezliğini korumaktır ki bunun için yapılacak durum basit bir döngüden ibarettir, önce bir düşman yarat, sonra korku yarat ve iktidarı elinde tut.

Kapitalist devletin oluşumu ile birlikte yenilmezliğini devamlı hale getirmenin en temel özelliği olan düşman yaratımında en çok halktan yararlanılmıştır. Halk her daim bir düşman olarak görülmüş, köleleştirilmiştir. Egemen sınıfların çıkarlarını korumak dışında hiçbir görevi olmayan devlet aygıtı, halk üzerindeki hegemonyasını korumak için her daim bir sürü baskı şekli yaratmıştır. Kapitalizm doğası gereği bir baskı rejimidir ve üretimden çok tüketim temelli bir yapılanmadır. Bir yandan yenileşmeyi yaşarken, bunun alt metninde büyük bir tüketim ve yok etme hırsı yer almaktadır. Çıkar temelli bir sistem olan kapitalizmde, egemen sınıfların çıkarları her şeyden önemlidir.

Türkiye de de durum farklı değildir. Son 10-15 yıldır kapitalizme geçişi yaşayan devlet, giderek sınıflar arası bir ayrıma ve sınıf devletine de dönüşmeye başlamıştır. 90 lı yıllara kadar var olan orta sınıf kavramı, özelleştirmeye başlanması ile yavaş yavaş yok olmuş, yerine işçi sınıfı ve egemen sınıf olarak iki sınıfa bırakmıştır. Ülke şu an da kapitalizme geçisin en ağır, en zor dönemini geçirmekte, egemen sınıfların iktidarı, halka kendini açıkça göstermeye başlamıştır. Son yıllarda uygulanan politikalara bakıldığında, halk daha çok ezilmekte, zenginler daha da fazla hak sahibi olmaktadır. Kentsel dönüşüm uygulamaları, taşeron kurumların oluşması, devlete bağlı kurumların bilinçli bir şekilde işlemez hale getirilmesi kapitalizmin göstergelerindendir.

70 lerden itibaren başlayan devlet baba efsanesi, yerini artık devlet patrona bırakmıştır. 90 lara kadar gelinen dönemde var olan,”devletin bir bildiği var”, “devlet baba” söylemleri giderek yok olmakta, devlete güven yerini devletten korkuya bırakmıştır. Zaten tarihe bakıldığında görülecektir ki, Türkiye’de yaşanan sistem 80 darbesi ile değişime başlamış, Özal’lı yıllarla kapitalizme göz kırpmalar hızlanmış, son on yıldır da kapitalizme geçişi yaşamıştır. Artık sistem gerçek anlamda kapitalizmdir.

Nükleer santrallerdeki ısrarlar, taşeronlaşma süreçleri, işçiden bütün haklarını alma çabaları, kişilerin bireysel şiddete yönelmeleri, ezilen kesimlere, kadınlara yönelik açık şiddet ve ezme çabaları kapitalizmin göstergeleridir. Muhalif kesimlere uygulanan baskılar, saldırılar da bunların içindedir. Kapitalizmin son dönemdeki pervasız saldırıların sebebi, kendine düşman olarak gördüğü tek güç olan işçi sınıfı ve sosyalistlerin yaşadığı sıkıntılardır ancak bilinmelidir ki; sosyalist devletlerin ve sosyalist hareketlerin dünyada uğradığı başarısızlıklar ve baskılar, bu hayat görüşünün ortadan kalktığı anlamına gelmez. Kişisel devrimciliğin yok olduğu veya sönük kaldığı kanısına, ”dünyada sosyalist devlet kalmadı” düşüncesiyle varılamaz. Zaten devrimler de halkın en çok ezildiği, kapitalizmin ve sermayenin tamamen gırtlağa çöktüğü dönemlerde meydana gelmiştir. Bu nedenle, dünyada devrimci kalmadı dendiği anda bile devrim olması muhtemeldir.

Sosyalizm, bu sistemin tek alternatifi, tek çözümüdür. Kapitalist sistemin insan doğasında ve dünya da yarattığı tahribatı yıkabilecek, insanı, diğer bütün canlıları, dünyayı hak ettiği konuma getirecek tek sistem sosyalizmdir. Kapitalizmin her alanda saldırması, insanın günlük yaşamına kadar müdahale etmesi de bundan ötürüdür. Sosyalizmin geleceği korkusu yüzünden, her koldan sosyalizme saldıran sistem, buna denk olarak da, anarşizm, sosyal demokrasi gibi kavramları ortaya çıkartmıştır ki, bütün çıkartılan düşünceler, sosyalizmden yararlanıp, sosyalizmin sisteme alternatif olan kısmını törpülemeyi hedeflemektedir. Sosyalizm dışında var olan bütün düşünceler, sistem içerisinde çözümler hedeflemekte, sistemin verdiği iki üç basit hakkı kazanım olarak görmekte ve susmaktadırlar. Devletten bir şey bekleme mantığı ile hareket eden, devletin verdiği hakları kazanım olarak gören bu düşünceler, gerçek anlamda sorunun kökenine inmek yerine, sorununun kökenini gizleme çabaları içinde yer almaktadırlar.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla...İyi haftalar..

..Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Jiyan! - Hayat! - կյանք!
“Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor” - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
This Is Only Beginning - Ali B. - Indybay.org
Dönüşüm - Gentrification Belgeseli - Yönetmen Hakan TOSUN - Youtube
Sesli Meram / Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz
‘Devletin Sevilmeyen Çocuğu Olduğumuzu Herkes Biliyor’ - Emre Can DAĞLIOĞLU - Agos
Tatava Yapma Birleş - Çetin YILMAZ - Jiyan
'Milli' İrade Meselesi - Mıgırdiç MARGOSYAN - Evrensel
AB'nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle'nin Türkiye'de Twitter'ın Yasaklanması ile İlgili Yaptığı Açıklama via Europa.eu
Is Turkey Ready For The Post-Erdogan Era? - Pınar TREMBLAY - Al Monitor
Demokratik Özerkliğin Ekonomik Modelleri Nedir ve Nasıl İnşa Edilebilirler? - Ceren ÖZSELÇUK - Yahya M. MADRA - Vansont
Dispatches: Turkey Shuts Down Twitter - Emma SINCLAIR_WEBB - HRW
Erdoğan'ın Twitter'ı Kapatmasının 7 Nedeni - Paul MASON - BBC Türkçe
Internet Altyapisi ve Muhtemel Engellere Karşı Öneriler - Anonima - Kaynakça Gurbetname
Turkey's Government Can't Stop Twitter - Heather TIMMONS - The Atlantic
Twitter'dan Sonra YouTube'a Da Erişim Yasaklanabilir - Sam SCHECHNER - Emre PEKER - WSJ Türkiye
Ben VPN’i Övmeye Değil Gömmeye Geldim - Serhat AYAN - Tknlj.com
AEM - RedHack Editor
Turkey And Twitter - Room For Debate via The NY Times
Anonymous #Op Turkey Twitter Storm 2014 - v/ Anonymous
Canlı Blog: Twitter'a Erişim Engeli - Al Jazeera Türk
Her Şey Batar İnsan Yüzer! - Bülent ŞIK - Birgün
Streisand Effect Takes Hold As Turkey Bans Twitter - Emma WOOLLACOTT - Forbes.com
Die Brücke Nach Europa Wackelt - Samuel ACKER - Zeit
Turks Flock To Apps to Avoid Censorship - Arabian Gazette
İster Resmi İster Gayri Resmi, Biz Öldüğümüzden Daha Çok Doğanlarız - Kemal BOZKURT - Jiyan
Berkin Komadayken İfadeye Çağrılmış - İsmail SAYMAZ - Radikal
Berkin’in Cenazesine Katılanlar Fişleniyor Mu? - Emre ERTANİ - Agos
Gezi’yi Alevîleştirmek - Ayfer KARAKAYA-STUMP - Bir + Bir
Okmeydanı: Mahalle Eskisi Gibi Değil - Rengin ARSLAN - BBC Türkçe
MEB'den Okul Müdürlerine 'Berkin Elvan' Uyarısı: Kafaları Kopartılacak - Cnntürk
“Polis Şahbaz’ın Sağlık Raporları Sahte” - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
TİB'den Abdocan İçin "Yanıt Yok" - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Burak Can Karamanoğlu Kimdir Anlatıyoruz - Yürüyüş 409 - Sosyalizm Okulu
Erdoğan Running Amok: Turkey and the Politics of Polarization - Umut ÖZKIRIMLI - The World Post
Seçim Özel Sayısı - Amargi Dergi v/ Issuu
Millet İradesi ve Ak Aydınlar - Uğur Kenan ÖZKAN - Başlangıç
Bir HDP Seçmeninden Bir HDP Eleştirisi - Dağhan IRAK - DI'Blog
Partilerin Nitelikleri Üzerine - Gün ZİLELİ - GZ' Blog
“Garnitür” Neden Bir Eleştiri Değildir ya da İnsan Hakları Sosyetesi - Hande COŞKAN - Jiyan
HDP'li Gambetti’den CHP Çağrısı - Mustafa KÜÇÜK - Hürriyet.com.tr
Ertuğrul Kürkçü'den Gambetti Açıklaması v/ Ötekilerin Postası
Basın Açıklaması - Boğaziçi Üniversitesi HDK-HDP’li Öğrenciler - HDK-HDP Rumelihisarüstü
Ne AKP, Ne de Cemaat Katkılı Cephe… - Çetin YILMAZ - Jiyan
Kürt Sorunu ve Gelecek: Özgürlükçü Sosyal Demokrasinin Dört Talebi - Nüve.biz
Şimdi Tatava Yapmayacağız Da Ne Zaman Yapacağız? - Çağdaş ERSOY - Sendika.org
Öcalan'ın Newroz Mesajı: Barışımız Halklar İçindir - Evrensel
Diyarbakır Mümkün! - Yıldırım TÜRKER - Özgür Gündem
Röportaj Mı Vereceksin, E Buyur Gel! - Ezgi BAŞARAN - Radikal
Rober Koptaş: 'Cemaat Sırf Son Aylarda Yaptıklarıyla Kirli Bir Güç Odağı Olduğunu Gösterdi' - Serdar KORUCU - T24
Koru Nasıl Sıfırlandı - Gülistan ALAGÖZ - Hürriyet.com.tr
Ali Fuat Yılmazer: RTE Gerçekleri Örtbas Etmek İsteyen Bir Başbakan - T24
Figen Algül: Greve Gidince Okuldan Attılar - Can ÖKTEMER - Agos
Bu Topraklar Sizindir ve Tabii ki Tekrar Sizin Olacaktır. Yerkir.am’in Türk Yazarla Yaptığı Özel Röportaj - Akunq
AKP-Gülen Cemaati Kavgası Dink Cinayeti Üzerinden Devam Ediyor - Emre ERTANİ - Agos
‘Türkiye ve Suriye Alevilerini Birbirinden Ayırdık' - Hasan SİVRİ - Yakın Doğu Haber
Ermenilerin Yaşadığı Suriye Kesab Şehri Türkiye’den Sınırı Geçen Teröristler Tarafından Saldırıya Uğradı - Ermeni Haber
Armenians From Kesab Spent Night in Latakia Church 
Քեսապի հայ բնակչությունը տարհանվել է - Asekose.am
Süleyman Şah’a Giderken Fırat’ta Boğulmak - Süleyman ALTINOĞLU - Fraksiyon
Never Again - Serkan ENGİN - Paper Boats Of Poetry
International Day Against Fascism March 22nd - Live Blog v/Revolution News
Avrupa Antifaşist Manifestosu - Çev: Aslı ÖCAL - Fraksiyon
Conflict in Ukraine Could Be A Boon For Big Gas - Cole STANGLER - In These Times
Greif: İşgalin Manifestosu - İştirakî
Ali Ağaoğlu'na Hayran Kalmak... - Cinsiyetçi Medya Takip

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Turkey By Julia Manzerova

>>>>>Poemé
‘Ah’lar Ağacı - Didem MADAK

1-
Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
Biraz kolonya sürünsem,
Ferahlasam, pencereyi açsam.
Şöyle bir şey yazdım sonra:
Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
Berbattı,
Bir şiire böyle başlanmazdı.

İç ses diye söylendim,
Ardından Yıldırım Gürses...
Aptal aptal güldüm bir de buna.
Ayşecik vazoyu kırıyor
Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyordu çatlaklarından.
Karnabahar kızartmıyordu asla
Başrolde kadınlar.

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah...dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen,
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel koksa.

Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
Olanlar oldu tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Kapının arkasında yokum demiştim
Ve divanın altında da.
Bulamazsınız ki artık beni,
Hayatın ortasında.
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Beni kimse bulamazdı
Tanrı’nın arkasına saklansam.
O Kocamandı, en kocamandı o.
Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah...dedim sonra,
Ah!

Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
İçim sıkılmasa o kadar
Tek bir satır bile okumazdım.
Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
Bir derdi var derdim.
Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
Ninni derdim, ninni bebeğim!
Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
Plastik gözkapaklarının ardında,
Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
Gözyaşları da.
Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
Kırıklar dolar kucağına,
İşte orası umudun tarlasıdır.
Ve orada başaklar ağırlaştığında,
Sayısız ah dökülür toprağa.

İç ses, diye söylendim
Ve ah dedim sonra,
Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
Meyveleri tatsızdı
Eski bir lanetten dolayı
Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
Ve herkes söverdi ona.
İsmini yazardı herkes onun bağrına,
Ah derdi o. Ah!

Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
‘İnsan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
Tanrı şöyle derdi o zaman:
Ah!

Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
Ulaşılamazdı,
Sen sarılmak istesen ona,
O sana sarılmazdı.
Ne çok dikenin vardı Tanrım!
Ne çok isterdim,
Sana sarılamazdım.
Ve şöyle derdim o zaman:
Ah!

Ahlat ahların ağacıydı,
Yaşlanmaya başlayanların,
İtiraf edilememiş aşkların,
Evde kalmış kızların.
Ahlat ahların ağacıydı,
Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
Öyleydi işte.

Ve etimoloji Eti’lerden kalma
Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
Mesela o zamanlar
Mutsuz olduğunda insanlar,
Yok olurmuş bazı dakikalar.

Gülümsedim o sıra,
Bazen sevinirim,
Sevinmek nedense hep yedi yaşında
Ve ah... dedim sonra,
Ah!

Bazen ah diyorum durmadan,
Şimdi ben ahlatın başında,
Otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı vermekten başka.

Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

At arabasıyla kağıt toplardı
Her sabah çingene kadınlar.
Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
Şaşırırdım
Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

Yeniden doğmuş olurdum oysa,
Öldüğümü sandıklarında,
Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

Vasiyetimdir:
En güçlülerinden seçilsin
Beni taşıyacak olanlar.
Ahtım olsun,
Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
Tabutumun içinde tepineceğim.


2-
Bir göl vardı evimizin karşısında,
Mavi gözleri olan,
Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.
Ah!
Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,
Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
Sıcak yemeklerin.
Başına diktikleri o taş,
Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

İç ses!
Bu bahsi kapa!

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
Sanki biraz rahatladım.
Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
Ah...dedim sonra,
Ah!
İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
Aynı vampir gibi çıkacağız.
Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
Sanki biraz ferahladım.
Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
Hala aç mısın?

Bir tren geçti yine tam o sıra
Ustura gibi kara,
Düdük çala çala,
Geçti şiirimin ortasından.
Kes şunu dedim, kes artık!
Oldu olacak,
Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
Merak ederdim,
Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
Nereye gider bu insanlar?
Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
Bir kara yılan gibi,
Bilemezdim menzil neresi?

Ah...dedim sonra
Ve acilen makas değiştirdim.
İç ses, diye söylendim,
Raydan çıkma bundan sonra.

Kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
Sevinirdi,
Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
Muhabbet ederdik kuyrukta.
Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
Fötr şapkalı kelimeleriydik,
Çürük dişlerimizle bizler,
Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
Saf ve pembe gülümserdik.
Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
Neden hep aynı yerdeyiz,
Hayattan söz edilirdi,
Zor denirdi,
Ve ardından susulurdu mutlaka.

Fötr şapkalı amcalardan biri
Ah derdi sonra,
Ah!
Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

3-
“Bir Arap şairi şöyle demiş,
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
Sorardı:
Daha yazacak mısın?
Hayır derdim,
Artık yazmayacağım.
Ama şöyle denir:
Kılıç çeken kılıçla ölür.
Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.

Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
Yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
Aşık olduğumda,
Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla, ömür yaptı.
Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

Kara yazgımı şimdi kim bilir
Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
Ah.. dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim,
Başımda rüzgar vardı
Başımda uğultular...
Kalbim usulca kıpırdardı
Ve ses çıkarırdı dokununca
Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda rüzgar vardı,
Yine esiyordum
Hızla dönmeye başladı kalbim
Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda uğultular...
Fırtına çıktı sonra,
Yaşadığını anladı kalbim,
Böyle yaşanamaz derdi
Bir başkası olsa.

Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
A
H!

Ah benim nergis kokulu cehaletim...
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka.
Ah benim nergis kokulu cehaletim
Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
AH!

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım tanrının eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!

İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

Vasiyetimdir:
Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...

Kaynakça: Antoloji

No comments: