Friday, May 09, 2008

Deuss Ex Machina # 211 - Olhar Para Fora Quer...

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_211_--_Olhar Para Fora Quer Apenas Saber Que Alguém Pôde Se Importar

05 Mayıs 2008 Pazartesi gecesi “canlı” olarak gerçekleştirilmiş programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Portishead-Hunter (Island Records-Universal)
>2<-Portishead-Nylon Smile (Island Records-Universal)
>3<-Windsor For The Derby-Let Go (Secretly Canadian)
>4<-Windsor For The Derby-Forgotten (Secretly Canadian)
>5<-Fikret Kızılok-Anadoluyum (Grafson-Kalan Müzik)
>6<-Fikret Kızılok-Leylim Leylim (Kalan Müzik)
>7<-DDR-Kötülüğe Tapanlar (Radyo Eksen Performans) (Artist’s Own)
>8<-DDR-Tanklar ve Yığınlar (Artist’s Own)
>9<-Yora-Okul Yolu (Artist’s Own/CD-R)
>10<-Sakin-Laleler Beyaz (Rakun Müzik)
>11<-Sakin-Denek Hayatım (Rakun Müzik)
>12<-R.E.M.-Sing For The Submarine (Warner)
>13<-Foma-Her Şey Ortada (Pasaj Müzik)

Olhar Para Fora Quer Apenas Saber Que Alguém Pôde Se Importar Bölüm (211) – Işıklar sönüp yanıyor. Yalnızlığın çetrefilli kollarında bir ışık var mı? ümid hala lafta mı?. (NoiSZ)

>>>>>Bildirgeç
Giderek basiretimizin de bağlanması yanılsamasıyla (kandırmacasıyla) beraber bir şekilde tartışıl(a)mayan kavramlar arasına dahil ettiğimiz, ettirildiğimiz, olağanlaştırılıp, sıradan ön tanımlandırmaları yüklenerek, yüklemin yükünün ve mizacının hafifletildiği kanaatine varmamızın istenildiği bir olgu olan “şiddet”e odaklanmak istiyoruz. Kendimize ait dünyamızın sınırlarından, kamusallığa geçiş yaptığımız eşikten itibaren türlü çeşit formasyonları ile durmaksızın hayatlarımızı işgal / iştigal eden bir kavram olan “şiddet”. Farkına varalım (veya nispeten çoğalan bir yüzdenin sahiplendiği) hiç de oralı olmayalım olasılıklar dahilinde, hayatımız içerisinde karşılaşma ihtimalimizin hiç de yabana atılmayacak kadar çok olduğu bir durum tanımlayıcısı. Malumu ilan gibi değerlendirebileceğiniz, ama üzerinde ısrarla durulması gerekli olan bu kavram dönüşmeye çalıştığımız modernizm eşiği beşiği, dünyası içerisinde ve her bir adım atma, fikir beyan etme teşebbüsümüzde bizleri olduğumuz (sandığımız) güvenli alanlarımızdan dışarı çıkmamamız konusunda bir kere daha ikilemde tutmaya devam ediyor cemil cümlemiz topyekününde. Sessiz ve usulca, belki de usulsüzce (durum ve şartlara göre). Kişisel değerlerimiz ve fikirlerimiz ile değil de daha çok genellendirmelerin peşinde koşagelen/giden bir toplum haline dönüştürülmemize de olası çıkışları bağlantılayan bir ana arter vazifesi göstermesi de bununla ilintilenebilir mi? Artık olduğumuzdan daha çabuk bir biçimde farklılığa tahammül edemediğimizi, en azından hazmedemediğimiz gerçeğini bile şiddetli bir şekilde savunduğumuzun farkına varamamamız da biraz da bu perdelemelerin kanıksanmasından ileri gelebilir mi? Olabilir mi?

Keyfiyetin bir şekilde bütünleştirildiği bu çoktan seçmesiz ve her seferinde daha da sertleşen bir sarmal haline dönüşen(türülen) yapının evreleri arasında tespitler de durumu biraz daha izahatli bir şekilde açıklamaya yardımcı olacaktır. Görselliğin yaygınlaşması neticesinde en hakiki, en öz doğrularımızı bizlere nakış nakış, tevazusuz bir biçimde “kafamıza çaka çaka” gösteregelen sonuçta bu doğrudur tespiti ile beraber bizden sadece kabul etmişliğimizin akti olarak tekdüze diplomalarımızı almamızdan başka bir çaba göstermememiz gerektiğinin de altını kırmızı kalemle çizen bir göstergeç olan “televizyonlarımız”, okuduğunuz editoryal kadromuzun beş on beş çayında değerli patronumuz ve mahdumlarının onaylayan bakışları ile rafine hatta yok edilmiş, yazanın da burunundan fitil fitil getirilmiş dahası yazının değiştirilmesinin ardından sadece tek bir cümlesinden (1) doğruyu bulabilene ödül olarak çeşit çeşit tabak, çanak yok yok daha iyisi bizden biri olmanız için (gülme efekti) ihale vermeyi taahüt ediyoruz ödüllü anlamlandırılmamış masallar dizisi manşetleri ile yekünden daha fazla şiddetin şekilleri konusunda türlü çeşit tezlerin sunulduğu 3. sayfalardan çok ana sayfanın her bir yerinden dikte ettirildiği otokontrolsüz “boyalı basınımız” aracılık konusunda yeterli tüm verileri bünyesinden iletmeye devam etmekte.Şiddet, bu mecralarda alternatif türetmeleri ile beraber gündelikliğin de sınırlarını çevrelemeye, çitlemeye devam ediyor. Kimi örnekte pasif bir çekingenliği sunarak, kiminde ise de kanalize ettiği problemlerde başrolü paydalayarak, ayırdına varılamadan diğer problemlerle bütünleştirilerek. Çekincelerin, pasifize edilmiş bir karaşınlıkla, sus pus edilmesine daha çok çaba sarf ettirilemesi için de örnekleri doyumsuz bir şekilde çoğaltılıyor. Birbirinin foto fotokopisi alıntılamalar ile var edilmiş ön yargıların daha da perçinlenmesi sağlanıyor. Ses ve kelamlar topyekün olumsuzlandırılıyor. Kasti fauller ise görmezden geliniyor. Bir şekilde oluruna bırakıldığında şiddetin kendi kendini yok edeceğine kanaat getirmemiz, düşündüklerimizi kendimize saklamamız gerekliliği her durumda salık veriliyor. Oysa düşüncenin alternatifleri ile birlikte paylaştırıldığında ve kârinin özgürce kendi fikri tayin edebilmesine izin verildiğinde, gerçek sorunların çözümlenebilmesi de daha kolaycıl olması kadar doğal bir yöntem varken bu çaba ne kadar gereklidir ? İşin o kısmı ise toptan meçhul, zâyi.

Düz mantık ile tebaamızın bizden beklediği budur klişesine sığınmadan yeni okumalar için çaba sarf eden, farklılığın yüzeylerinde neler olup bittiğine dair çıkarsamaları açığa çıkartan yayınları ise olabildiğince diğerlerinden ayrıştırmaya devam etmeliyiz, tenzih etmeliyiz. Ne kadar önlenmeye çalışılsa da, yönlendirilse de...aslında gerçek resme odaklanmamamız için, her halükarda rüyalar alemindeymişçesine mutlu mesut yaşayan insanlar olduğumuz konusunda ısrarlarını sürdüren, giderek bir paradoks halini almış olsa da “medyanın” henüz tüm safhaları zapt edilmemiş olduğundan farklılıklarımızı da görebilmemiz için çaba sarf eden, şiddet sarmalının neticesinde yine yeni yeniden halkı/mızı etiklediğinin bilincinde çıkarsamaları paydalayan örneklere de haksızlık etmeden devam edelim. Herşeyden önce belli açılımlar ile aslında ne oldu sualine de el cevap yanıtlara ulaşabilmemiz için ısrarlarını ise takdir etmeliyiz. Demokrasinin işlevsellik kazandırılabilmesi için bu topraklarda en temel problemlerimizi tartışabilmemiz gerekliliği bir kere daha apaçık bir biçimde ortaya çıkıyor, onların vasıtası ve çabalarıyla. Tezahür edilen şiddet portresinin nedeni ve niyesine de ancak böyle böyle çıkışlar ile ulaşabileceğimiz ise gün gibi aşikar.Bir ülkede yaşayan ve o ülkenin anayasası içerisinde de belirtilmiş, tanımlanmış olan en temel haklardan birisi olan toplanış, ortak problemlerin açık edilmesi, fikir teatrisi gibi ‘doğal’ ve demokrasinin gereği bir ses duyurma çabası,‘1 Mayıs’ı kutlamak isteyen emekçilere karşı sergilenmiş « orantılı şiddet !»in ardından bir kere daha « vicdan » nerelerde bırakılmıştı sorusu hatırlara düştü. Şiddetin giderek artan bir biçimde yoğunlaştırılmasına neden olan her bir adımda, seri bir biçimde emeğin hakir görülmesinden, emekçiliğin savunulmasına çaba sarf edenlere, desteğini esirgemeyenlere karşı alınan tedbirlerin caydırıcı olmaktan çok cana kasıt biçiminde işlenmesi gibi, yargıların da daha en başından itibaren « demokrasi sadece bize tek bize » anlayışı ile kesişimi aslında resmin gizlenemeyecek yönlerini ortaya çıkarttığının da bir kere daha farkına varmış olduk. Hak zaten verilmezdi…Geçtiğimiz Pazartesi akşamı canlı olarak yayınlanan Deuss Ex Machina içerisinde de bu minvalde yukarıda kısaca değinmeye çalıştığımız şiddet sarmalının yansımaları, oluşturduğu halet-i ruhiyeye göndermeler ile yapılandırılmış bir seçkiyi sizlerle paylaştık. Müziğin yaygın bir çaba ile bizlere takdim edildiği, salt eğlendirici unsur olmasının dışında da, söylemek istediklerimiz için bir tümletici vazifesi göstermesine dair örnekleri derlemeye çalıştık. Kişisel bir not defteri edasıyla kaleme alınmış, nükteli, iğneli ve bu kadar derinlerimize kadar işlenen şiddet olgusunun paralellerinde mahmur sözleri de arzı endam eden, kasvetin acı gerçekliği ile müziği bütünleştiren bir ekip olarak 14 yıllık dinlenceliği sürdüren “Portishead” topluluğunu 10 yıl aranın ardından yayınladıkları üçüncü stüdyo kayıtları olan “Third” vasıtasıyla sizlerle paylaşıyoruz. 90’lı yılların müzikal çehresinde yaşanan değişimlerin, yeni deneyselliklerin ve dahası aşina olunan ancak yeterli kayıtlara ulaşılamayan müzikal türlerin sıfırdan türetilerek farklı yollara çıkarıldığı bir dönemin yadigâri bir ekip Portishead. Namına trip-hop denilen ve bağlantılı bulunduğu elektronik müzik soyağacının alternatif dallarından birini oluşturacak, disiplin tanımlayıcılarından, tıpkı Massive Attack, tıpkı Tricky, tıpkı Morcheeba vd. gibi...

Massive Attack topluluğu ve Tricky gibi nev-i şahsına münhasır isimler ile çalışmış olan Geoff Barrow’un “insanların plak kolleksiyonlarında yerini alabilecek, adamakıllı sözlerle, ilgi çekici bir müzik” üretmek olarak tanılmadığı “Portishead” bir serüven olarak 1991 yılında temellendirilir. Guaridan gazetesinde Third albümü için vermiş oldukları mülakatta değindiği üzere, aslında bir erkek vokal arayışında ısrarcı olan Barrow, “Beth Gibbons”ın ekibe dahil olması sürecinde nasıl bir kayaya çarptığının farkına varamadığının altını çizer. Vokal ve herşeyden sorumlu prodüktörün yanısıra, melodik aksamlarda akustik çıkarımları daha da seri bir biçimde “örneklemeden” kullanmalarını sağlayan caz gitaristi “Adrian Utley” ile üçlü son şeklini alır. Hip-hop’un Amerika’da endüstriyelleşmiş tüketim çılğınlığı hallerinden uzak eskitilmiş noktalarına sıkı sıkıya tutunan deneyselliği sonuna kadar kullanan, zaman zaman salon müziklerine, zaman zaman da en şuh kahkahaların ardına saklanmış gözyaşlarını ileten ağırlaşmış bir melodramı bütünleyen bir form olan Trip-Hop ve Bristol kültünün şeklen atağa kalktığı dönemde debut çalışmaları olan “Dummy” kaydı yayınlanır.

Mihenk taşı denilegelen müzik dergilerinin kronolojik albüm listeleri arasında bir şeylerin değiştiğine işaret eden müzikler kategorisinde hemen hemen herkesin ortak beğenisine mazhar olmuş bir kayıttır “Dummy”. Yeknesak ritimler ile dahili ve harici ses oyunları, geçişler ile kanalize olduğu, alıtnıladığı hayata dair yaşanmışlıklara göndermeler barındıran bir çalışmadır kendileri. Kurgunun gerçekliği ile hayatın sahte maskelerini alaşağı etmeye çabalayan bir hesaplaşma durumuna değinilir albümün bütününde. Her bir şarkıda birbirlerini delip de geçen ses köprülemeleri ile bunu daha sıkı bir şekilde deneyimleyebilmeniz de olası; naif uzay atmosferi içerisinde hayatı ne için yaşadığını sorgulatan “Mysterons”, kayıpbedenler klanının gizli marşları arasında gösterebileceğimiz, yalnızlık paylaşılmaz vecizli “Numb”, hesaplaşmaların artık cılkının daha henüz çıkartılmadığı “feysibuk”suz günlerde aşk’ın nelere yol açabileceğini imleyen, inleten “Glory Box” ile uzanıp giden dinletiden geriye bambaşka düşüncelere kendini kaptıran insanlar olarak ayrışabilirsiniz. Keskinliği bu kadar sene sonra dahi hala aynı saflıkta olması da ayrıca bahsedilmesi gerekli bir ayrıntı olarak belirtmeliyiz. Bu yakın çevreleri haricinde pek de tanınmayan müzisyenlerin açmış oldukları eşiğin farkına varılması da bir o kadar tez olur. 1995 yılında henüz prestiji sapasağlam olan “Mercury Müzik Ödülleri”nde kazanılan başarı, birbiri ardına gerçekleştirilen performanslar ile yanıstız sorulara yer bırakılmamıştı. Bristol’un grisi tüm Dünya’da yankılanıyordu. 1997 yılında yayınlanan ikinci uzun çalarları olan “Portishead”de önermelerin, verilmiş olan payitahtların doğruluğunu ispat edercesine cesurca müzikal atılımları, bir nebze olsun hafiflemeyen aksine daha da seri bir biçimde “pulp fiction” tadının yakandığı, kurgu zannedilmiş olsa da gerçeği ısrarla gösteren yansıları ile bir başka başyapıt olarak dinleyicilerle buluşur. Rolling Stone dergisinde yer alan makalede James Bond müziğinden etkilenildiği izlenimiden dem vurulan ama bu seferinde rollerin tamamen değiştirildiğine göndermeler yapıldığı belirtilen, kaçacak deliğin kalmadı sen benimsin söz yumaklı “All Mine”, nefes nefes kalmanın eşliğinde sizinle beraber sigara tellendiren Gibbons ile karşılıklı olarak inkar edilmemiş yüzleşmeleri paylaşan “Undenied”, bir bitmemişlik ve sonsuzluk döngüsü içerisinde inkar edilemezliğin ayırdına varan bilinci işleyen, sayıklamalı melodi düzenekli “Over”, havanın kurşun gibi ağırlaştığını orkestrasyon desteği ile taçlandıran “Mourning Air”, plak çizikleri ileri geri yönlendirmeleri arasında çıkan çığlıklarda hayat ikilemlerini göstere göstere gelen “Only You” gibi parçalar ile alternatifi betimlemek konusunda epey yol aldıklarını ispat ederler. Takvim yapraklarının yıpratıcı etkilerine nazire yaparcasına, Gibbons’ın vokallerine “default” olarak yerleşmiş yanık ses formunun daha uzunca bir süre dinleyicilerin başucunda yer alacağını da...

Üstüne üstlük bütün bunların sağlaması olarak yayınlamış oldukları bir buçuk saate yaklaşan süresi ile “Roseland NYC” canlı kaydı ile müreffeh metropol insanlarının kusurlu yanlarında iç sesleriyle yüzleşebilmelerine de yol açtıklarına dair duyumlar hali hazırda dillendirilmekte. Üstünden yıllar geçse de.Dinlendikçe, kendini yeniden şekillendiren şehvetin, aşkın, gizemin, şiddetin farklı tezahürler ile derdest edilmesinde karşılaşılabileceği en doğru tanımlandırmalar ile iliştirilen parçalar birer giz çözümleyici, feylezofik tümleçler olma yolunda ilerledikleri de savunulabilir. Hatta öyledir kim bilebilir? Bu çalışmanın yayınlanmasının ardından ise deyim yerindeyse her bir üye bir yana dağılır. Beth Gibbons gruptan Adrian Utely nin desteği ile Talk Talk’tan Paul Gibbs ile beraber Out Of Season albümünü yayınlar. Geoff Barrow 2002 yılında Ashley Anderson ve Fraser Stuart ile kurmuş olduğu “Invada Records” etiketi ile yakından ilgilenme şansına nail olur. Uncut dergisine vermiş olduğu mülakkatta değindiği üzere koskoca 4 seneyi müzikal tek bir nota çıkartmadan, icra etmeden geçirdiği bir dönemdir de aynı zamanda.
Bu kadar uzun süreli bir aranın ardından geri dönüşlerinin hikayesi de keza mülakat içerisinde değinilen bir anektotu alıntılayıp paylaşalım. “2003 yılında kaydettiğim (albümde yer alan en eski kayıt) “Magic Doors”u Beth’e göndermiştim. Vokal kayıtlarına kadar herşeyi tastamam ve ileride düşündüğümüz albümün için bir temel olması açısından elimizde olan tek kayıttı. Belirli bir baskı altında kalmadığımız için tüm durumlarda bir ileri yedi geri gibi ilk noktadan uzaklaştığımız da çok sık oluyordu. Taa ki, 2006 yılında bağlı olduğumuz plak şirketi içerisinde A&R sorumlumuz başka bir şirkete geçeceğinin haberini alana kadar. Yerini kimin alacağından ve bizleri nelerin beklediğinden emin olmak için bir MD, içinde yedi adet kayıt ile plak şirketine taşındık, dinlettik. Bir senenin ardından geri döndüğümüzde tekrardan kayıtlarımızı dinlettik, arada elediğimiz bir kaç tane yerine yeni bir kaçına bırakmıştı. Emin olduğum bir konu ise bu geliş-gidişler olmasaydı, albümü de yapabilmemiz olanaksızdı.” Kesin ve net olan ise bir şekilde Portishead’in varlığının eskisinden de sağlam bir biçimde kendini gösterdiği bir kayıt haline dönüşecek bir yapıtın ortaya çıkmış olması gerçeğini belirtmeliyiz. “Third” tam da bu minvalde ortaya çımış gündelik şiddetin farklı tezahürlerinde kendini kaptırıp giden metropol insanına yardım eli uzatan bir kayıt haline dönüşüyor.

Sessiz ve derinden beslenen, köprülendiği alıntılandığı, önceki kayıtlarda bir şekilde esinlenip tasvirlere girişilmiş ses örneklerinin ardıllarına doğru bir serüven ortaya çıkartma gayesi olarak tanımlayabiliriz “Third”ü. Biçare bir sürümcemede kalmışlığın üzerinde, kimilerine ruhsuz gelmiş bir melankoliyi daha elle tutulur bir hissiyatla bütünleştirdikleri bir kayıt da keza. Capoera ustası Claudio Campos’un bir öğretisi olarak Portekizce kulağımıza çalınan “Onların koyduğu kuralların farkında olun. Ne verirseniz size geri dönecek. Bu dersi öğrenmeniz gerekiyor. Layık olduğunuzu alacaksınız” öğretisi ile kademe kademe sınırlarımızdan uzaklaşıp,titreşimlerin arasına dahil oluyoruz. Bir şekilde bağlantımız kesiliyor. Farkına varamadığımız değişimlerimizi, birer birer yaşanmışlıklarımızı hatra düşüren bir vakurlukla “sessizliğe” çekiliyoruz. “Silence” bir ayini tanımlarcasına, neleri kaybettim ve ne istediğimi biliyor muydun? soruları ile boş kalplerimizle akıttığımız gerçek gözyaşlarımızdan dem vurup delip geçmekte beis görmeyen bir giriş gerçekleştiriyor. Sıkı sıkıya saklanmış endüstriyellik ile Beth Gibbons’ın vokallerinin yüzeyler arasında geçiştiği, birbirlerine harman edildiği “Hunter”, “Sen herhangi bir şey söylediğinde gülmeyi seviyorum, ama gülüşümü bulamıyorum, bunu değiştirmek için bir şeyler bulmalıyım, aynı zamanda çaba da sarf etmeliyim, niye seni buna layık gördüğümü de bulmalıyım, çünkü sensizlikte ne yapacağımı bilemiyorum.” sözlerine layık bir biçimde, gerilip gerilip geri dönen perküsyon, formülsüz “psychedelic” vuruşlar ile şekillenen programımız içerisinde de paylaştığımız “Nylon Smile” ile albüm sürümcemede bırakmadan yolunu çiziyor.Folk tınısının dehlizlerinde, Adrian Utely’nin ön planda olduğu girişi ile ilerleyen partisyonun hemen akabindeki yüzeyinde ilerledikçe kesiklerin çoğaldığı elektronika ile sarmalanan, albümün de kuvvetle muhtemel Third öncesindeki Portishead’e ışık tutan çalışması “The Rip” , pek çoğumuz için alışık olmadığımız kadar hızlıca ilerleyen bir garage-kraut rock kırması halinin yansıması, Barrow’un da “uzunca bir süredir daha sert müziklerle iştigal ediyorum, örneğin Om gibi, kendi plak şirketimdeki çalışmalarda olduğu gibi.” tümcesini tamamlayan arızası temize çekilmiş bir “Can” kaydı olarak teknik olarak tanımlayabileceğimiz “We Carry On”, Yüreğimdeki zehiri benden alacak, itaat ettiğim o sesin sahibi kurtarıcımı gördüm sözlerinde Beth Gibbons’ın yerini tatminsiz güncelin yaşayan bir mahdumesinin veryansınlarını duyuran, hali hazırda albümden yayınlanmış olan ilk kırkbeşlik de olan “Machine Gun” deneysellik evresindeki eksik halka da tamamlanıyor. Minimalizmin kuvvetli akademik çalışmalarda kulaklarımıza çalınmış emprovize sertliği son derece iyi bir biçimde işlev kazandıran ses döngüsü ile sözler bütünleştiğinde başka bir tanıma ihtiyaç duymadan parçanın içinde kayboluyorsunuz. Sinyal transferini takiben bir eklektik caz seremonisine dönüşen kurgusu ile neye dönüştüğümüzü, nelerden imtina ederek bu hallere büründüğümüzü dert edinen sözleri ile mizansenden ötesine de geçilebileceğine tanıklık edebileceğiniz “Magic Threads” ile albümün sonunda yer alan “Threads” parçasına ulaşıyoruz. “Psychedelic-Rock” kesinlikle böylesi bir tanımla anılması gerekli olduğu kadar aşikar bir biçimde,açık bir şekilde akıp giden bir finale dönüşüyor. Tüm alarm sesleri zembereğinden boşalırcasına uyararak, önlem almamızı salık veriyor. Yıllar öncesinde bıraktığımız acılı nağmelerin sahipleri, trip-hop’un yaygınlaştırıcı isimleri arasından sıyrılarak, arkalarında bırakarak, izleri çok çok sonra da kendini gösterecek bir başyapıtın altına imzalarını atıyorlar. Sarmalın en zor dönemecinde yüksek sesle ağlayarak , ağlatarak, ikrar ettirek tek tek...Portishead...

Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina / Dea Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Portishead Official
Portishead At Myspace
Portishead At Last.FM
Portishead Interview At Guardian
Portishead Review At State Of Mind
Portishead Review At Canınızı Sıkmak İstemem
Windsor For The Derby Official
Windsor For The Derby At Myspace
Fikret Kızılok At Vikipedi
Fikret Kızılok At Idefix
DDR Official
DDR At Myspace
Yora At Myspace
Yora Karşılaşma 2 Gökyüzünde Video At Last.FM
Sakin Official
Sakin At Myspace
R.E.M. Accelerate Official
R.E.M. Accelerate Review At Proodos
Foma At Myspace

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
info[nospam]dinamo[dot]fm - http://www.dinamo.fm/ - misak[nospam]dinamo[dot]fm
Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel Experimenting - By CharlieStyr
© CharlieStyr’s Photos
Portishead Photos Courtesy From Belowed Sites P R TD

>>>>>Poemé
Anadolu – Ahmet ARİF

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?

Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak...
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu'yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri...
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda...
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?

No comments: