
Deuss_Ex_Machina_273_--_Mé Caillte An Traenach Níláit Ar Bith A
02 Kasım 2009 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.
>>>>>Musique
Album Of The Week: Bibio-The Apple And The Tooth (Warp Records)
>1<-Nancy Elizabeth-Feet Of Courage (Paddy Steer Remix) (Leaf)
>>>>>Myspace Keşifleri / Talents From Myspace<<<<<
>2<-Fuji Kureta-Bonjour (Self Released)
>3<-Fuji Kureta-Slice Of Life (Self Released)
>4<-Bibio-Palm Of Your Wave (Bibio Remix) (Warp Records)
>5<-Bibio-All The Flowers (Lone Remix) (Warp Records)
>6<-Lone-Sea Spray (Brownswood Recordings)
>7<-Floating Points-Peroration V (Feat. Fatima) (Brownswood Recordings)
>8<-Flying Lotus-Breathe (Brabe Bootleg) (Self Released)
>9<-Ikonika-We Could Be Ikons (With Eero Johannes) (Planet µ)
>10<-Logos-Frontier Dub (Narcossist Remix) (Mindset)
>11<-Gus Gus-Thin Ice (Ben Frost’s Safety Pants Mix) (Kompakt)
Mé Caillte An Traenach Níláit Ar Bith A (273) – Anlaşılabilirliği Arttıracağız Diye Çıktığımız Yolculukta Birbiri Peşisıra Şanslarımızı Elimizden Kaçırır Kılındık. Kaybedenler Sahasına Dahil Olduk. Tren Son Seferine Çıkmadan Önce Son Bir Hamle Kalacak. Ya Hep Buradayız Aynı Kısır Döngüde Ya Da....
>>>>>Bildirgeç
Bellek zamanımızın olanca yıpratıcılığına karşı, yaşamımızın karakutusu olma işlevini sürdürmektedir. Görüp geçirdiklerimizden, feyiz alınması gerekli olanlar kadar, ibretlik vesikaların da yansımalarının yer edindiği büyük bir alandır. İnişleri ve çıkışlarıyla süredurduğumuz bu koşturmaca ve hengamenin ortasında neler oldu bitti sorularına yanıtlar bulabilmek için gereksinim duyulandır? Bellek kurgu ve gerçeğin birbirlerinden ayrıştırıldığı, uzunca süredir bahsetmeye çalıştığımız esas resimin herhangi bir eksik parçasını keşfedebilmemize vesile olandır. Şartlandırılmışlığın, suskun kalmanın nispeten yeğ sayıldığı bir zamanda, sözü doğruluğa getirebilmenin gereksinim duyulanıdır. İzlerinin görece derinlere saklı bıraktırıldığı, hayat derslerinin ve kıssalarının bulunabileceği bir eşiktir. Bellek kurgu alanıdır bir bakıma, hakikate ulaşmanın daha doğrusu hakikati oluşturmanın tek yolu gerçekliği yeniden kurgulamaktır, bellek bu gerçeklik-kurgu ilişkisini kurmayı olanaklı kılar. Önyargılardan bağımsız olarak, yaşamın karşılaşmamıza izin verdiklerini de çözümleyebilmemize yardımcıdır bellek. Eğrisine alışmış iken fazlasıyla, doğru nedir sorusunun yanıtını da buraya ekleyebilmek mümkündür. Döngünün içerisinde tekdüzeliğin hırçınlığında, başkalarının dediklerinin nispeten önemsiz kılındığı, yaftalarının birbiri ardına eklentilendiği bir düzlemde mümkünatların belirginleştirilebilirliğinin göstergesidir. Soru sorabilmenin adet yerini bulsun diye değil, kaçmaktan heder olduklarımız ile yüzleşebilmek için elzem bir araç olduğunu ortaya çıkartandır.
Yaşın yanında yanmaya terk edilmiş kurunun derdini anlayabilme, zihinde çözülmez kılınmışlara karşı bir söz söyleyebilme becerisini sağlama bu eşikte mümkün olur. Makus talihimiz olarak alnımıza kazınmış, çoğu zaman bile isteye kötücüllük ile taltif edilmiş yanılsamaların aşılabilmesi için gereksinim duyulan sağduyunun da temsilcisi olarak belleği kısa yoldan tanımlayabiliriz. Düşüncelerin tasarlanma aşamasından itibaren kademe kademe sağlamasının yapılabilmesini sağlayacak olandır bellek. Tıpkı bir tavan arasının en ücra köşesinde, belki de çoktan unutulmuş olan bir kapının ardında saklı duran sandukalar gibi, bellek de artık varlıklarını unuttuğumuz malzemelerle düşünmenin ve gerçekliği görünür olanın bir adım berisinde yeniden tasarlamanın zeminini sunar.
Yıllar boyunca itinayla saklanmış olanın, gün geldiğinde lazım olur denilegelenin varlıklarıyla da örtüşebilen bir haldir, sanduka ve bellek ikilisi. Düzensizliklerin aslında bizlere neler ettiğine, nasıl haklarımızdan bir haber olarak yaşamaya mecbur bırakıldığımızı, pek çok şeyi sineye çektiğimizi açık ve seçik olarak sunar, sandukalar. Belleğin hatim ettiklerinin yanında, önemsiz gibi duran nice detayın varlığıyla tekrar buluşmamıza neden teşkil eder pekala. Katmanları arasında bulduklarımızla (yadigar, eskinin izlerini taşıyan eşyalar, kitaplar veya resimlerle) nelere daha çok vakit ayırdığımızı, kendimizi avutmuş olduğumuzu hissettirir. Yol ve yordamı keşfedildikçe derinlerinde saklı duran biziz aslında kimliğimizdir, sandukalarda. Onlarca örtünün altında saklaya saklayan kendimizden uzak tutup görmezden geldiğimiz şeylerin resmi geçididir, kimi zaman ulaştığımızı sandığımız rahatlığımızın dev bir yanılsama olduğunu su yüzüne çıkartandır. Belleğin katmanlarında saklı duranların elle tutulabilir, gözle görülebilir, ruhla hissedilir kılınanlarıdır sandukanın beşeri coğrafyasındaki muhteviyatlar.
Girift bir biçimde döngülerin ve dengelerin yavaş yavaş çetrefilleştirildiği bir iklimin üzerinde hayat kendine yeni yollar keşfetmek isteyenleri zorlu şartlar uyarısıyla selamlıyor şimdilerde. Kindarlığın ve öfkenin pek çok karede, yazında, görüntüde kısa cümlelerle özetinin çıkartılmasına çaba sarf ediliyor. Hepimizin iliklerine kadar işlemiş olan çıkar beklentisiyle, sorgusuz sualsiz yaftalamaların peşisıra düzensizliğin sınırlarını şimdilerde yeni düzen olarak tanımlandırma gayretkeşliğine şahit oluyoruz. Belleğin sağladıklarının heba edilmesinin yanında, zamanı geldiği kanaatine vardığınız herhangi bir konuda söyleyeceklerinizle bile apar topar yargıların hedefine oturtulmanız içten bile değil hallere dönüştürülüyor bu giriftleşmiş seçeneklerin bolluğunda. Kavramların birbirlerinden uzaklaştırıldıkça, ana öznesinden ayrıştırıldıkça, birilerinin ellerine teslim edildikçe ve sorgulanamaz adledikçe ortaya çıkan seçenekler burada dikkatleri çekmeye çabaladığımız. İliştirmeye gayret ettiğimiz.
İnsanların birbirlerine olan tahammüllerinin, anlayışlarının neredeyse rencide ediciliğin en üst derecelerinde tahrifine çabalanarak ulaştırılmasının görüntülerini izliyoruz ekranlarımızdan. Okumaya gayret ediyoruz iki üç harfle dura kalka, nefes nefese kaldığımız heceli heceli parçacıklardan. Seslenmeye gayret ediyoruz bir daha olmasın diyerek, ‘fakat’larla ‘ama’larla bölünüyoruz giderek. Yoksun kaldıkça sesimizden her özgürlüğün, her kendinden emin adımın arkasını önünü kolaçan etme zorunluluğu hissediyoruz. Gereksinim duyuyoruz yıllar öncesinin Orwell'inin 1984'ündekine benzeş bir biçimde. Kontrol eden taraf olmanın getireceği güce tapıyoruz aslında, istemeye istemeye. Sonunda zincirlerimizden azade olacağımıza yeni eşiklerde daha büyük birer bağımlı haline dönüşüyoruz, büyük biraderin gözetiminde. Nasır tutmaya çok önceden başlamış olan vicdanlarımızda insanların aidiyetlerinin, bağlılıklarının, genel teammüler ile ters düşmesinin okumalarına girişip, işi dönülmez yokuşlara sürüyoruz. Kendiliğimizden yeni sınırların inşasına önayak oluyoruz. Yol katettiğimizi varsayımıyla giderek de dönülmez akşamın en son ufkuna doğru koşmaya devam ediyoruz. Nefesimiz yetmediğinden değil lakin durmaksızın aynı sözlerin ve vurgulamaların karşısında dut yemişten beter hallere düşmemiz asıl olarak kendi zihnimizi ve belleklerimizi kullanmıyor ya da kullanamıyor oluşumuzdan kaynaklanıyor.
Açılımın daha a'sı ortalığa düşmeden birbirilerimizin idelerinden hainleri aramaya çalışır kılınmamız biraz da bu seriye bağlantılı haldeki önyargıların içselleştirilmesinden ileri geliyor olabilir midir? Nicesinde ötelene ötelene açılımlar, intikamı soğuk yenen bir yemektir zannedenlerin ellerinde maskaraya çevrilmeye çalışılması biraz daha fazla insan olmanın gereklerini hatırlamamızı gerektirmemekte midir? Teferruatları alaşağı edildiğinde geriye kalanın 'insan' olduğunun bilincini idrak edemedikten sonra, hangi açılım halkları birbirlerine karşı daha açık ve samimi kılabilecektir. Söylenmesi elzem olanları illa hedef göstermeden, birilerinin canlarını daha fazla yakmadan ileri sürebilmek bu kadar zor mudur? Askeri vesayet ve darbelerle oluşmasına izin vermediğimiz demokrasi geleneğinin, olumlu bir yönde yol kat edebilmesi için attığımız adımlara ve söylediğimiz sözlere her zamankinden daha fazla özen göstermek zorundayız.
Kapsam daraltıldıkça, düşünceleri anlamlandırmaktan uzaklaştıkça, ‘hıyanet peşinde koşuluyor a dostlar!’ ikileminden bir türlü imtina etmedikçe daha çok kendi fasitdairemizde dolaşmaya devam edeceğimizi söylemek de yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda muhteviyatı ve içerdiklerini ne kadar çok dile dökmeye gayret edersek o kadar fazla korkulardan arınmış olabileceğimiz hatırlardan çıkartılmamalıdır. Yolların birbirlerine kesiştiği kavşaklarda durup tüm olan bitenlerin birer mizansen olduğu yanılgısından, sandukalarımız içinde kalmış olan eskinin acı gerçeklerinden ayrılabilmesi için makulun ne olduğuu ifşaa edebilme konusuna odaklanmalıyız. Yıllar yılı bu topraklarda kendilerini yaşama kanalize etmiş, insanlara kendilerini anlatma yolunu tercih etmiş, inandırıldığımız masalların aslını faslını ayan beyan serebilmiş, belge haline dönüştürebilmiş, konuşur kılmanın birbirlerine silah tutmaktan daha olumlu ve daha hakkaniyetli bir tercih olduğu konusuna çabalamışlara karşı bir borcumuzdur.
Yaşamının tam da en ucuna kadar getirilmiş Güler Zere'nin ayağına takılmış pranganın, her birimizin ayağına takıldığının bilincine varabilmektir, ifadelendirmenin açığı. Kör karanlıklarda kendimize reva görmediklerimizi de başkalarına uygun bulmadığımızın ifadelendirilmesidir beklenen. Yadsıdığımız gerçekliklerimizi adını bir türlü koyamadığımız doğruların ne olduğunun tam manasıyla ibret alınası bir vesikasıdır. Ayrışımı, kanıksadığımız bir hal olarak yaşamımıza sokmaya gayretkeş odaklara karşı sözcüklerimizi değerinde kullanabilmektir de ha keza. Adana Demirspor ile Livorno maçında sırf bu görmezden geldiklerimizi bizlere tekrardan hatırlatanlara, belleksizliğimize yenik düştüğümüz unutkanlığımızı yüzümüze vuran insanların açtıkları pankartlara kesilen cezanın hepimiz adına kesildiğini anlamalıyız. İnsani olanın ne demek olduğunu bir pankart ile dile getirebilmenin hala korkulması gereken bir konu olmasıdır burada can alıcı olan.
Irkçılığın harının sürekli karıldığı bir güncellikte dahası Che Guevera'nin posterinden korkulması gibi garabetliklerle tanışmamıza neden olandır bu koyu karaşınlık. Dile getirmenin bazı konularda her daim limitlerinin olduğunun tekrar gösterimdir. Sizden bizden ayrışımının bir maçın üzerinden yeniden takdim edilmesidir. Veyahutta makalesinde mizah yaptığı zannıyla Serdar Turgut'un Rojin'in kürtlüğü ve kadınlığı üzerine dizdiği mübalağasız sinir bozucu cümlelerinin can yakıcılığıdır, insanı hakir görücülüğüdür burada bahsedilmesi elzem olan. Nefret söyleminin bir mizah unsuru olamayacağı gibi bir insanı usturupsuz fantezilerde başrol biçilemeyeceğinin, eğlendiriciliğin ötesinde bir ayrıştırmayı tetikleyebileceğinin günyüzü bulmasıdır.
Dönemecin bambaşka bir yerinde siyaseten dostluk maçı olarak anılmasına devletler düzeyinde imzalanmış bildirge ile sebep olunmuş, arkasından ise kopan onlarca fırtınalı gün boyunca da gündemin baş köşesini yer edinmiş olan Türkiye-Ermenistan milli takımlarının mücadelesi sırasında yaşananların bir detayını da ilave edebiliriz. Etyen Mahçupyan’ın 6 Kasım tarihli yazısında değindiği üzere: Ermenistan’lı gazetecileri stada götüren otobüs taraftarlarca taşlanmış, otobüs itilip sallanmış ve taciz edilmiştir. Ne işlerin döndüğünü düşünmemiz için yeterli bir hadisedir bu. Yıllanmış anlaşmazlıkların tabii bir biçimde yoluna ve yeni bir rotada dostluğa el uzatılması çabasında daha ne kadar yol kat edilmesi gerekliliğini de ortaya koyan bir başka vesikadır. Toparlamaya çalışırsak, genellendirmelerin dışında olan bitenlerin, ana akım medyanın anlamsız bir biçimde yoksaymaya, kendilerinden şüphe duymamıza neden olmasına çaba sarf ettiği olgularda belleğin işlevi bir kere daha ortaya çıkmakta. Haklar hiçbir şekilde otorite tarafından insana verilmemesine karşın, insanlar fikri mücadeleleriyle daha fazla kazanımları için çaba sarf etmiş iken, anlayışlı bir ülkenin gereklilikleri için taşın altına yüreklice ellerini sokmak zorunda olduğumuzu da iliştirmeliyiz. Tersi zaten 2012 yılında Marduk kıyametine gerek duyumalayacak kadar açık ve karanlığın ayak seslerinin bariz gürültüsü olacağını öngörmek için kahin olmaya gereksinimimizin olmadığıdır. Bu kısa notumuzu Filiz Gazi’nin Sendika.org sitesinde yayınlanmış olan Kapatın Televizyonlarınızı başlıklı makalesi ile tamamlayalım:
“Çakıl taşlarını bir kutuya koyun, hemen yerleşirler, hem de özene bezene yerleştireceğimizden çok daha iyi. İnsanlar da öyle, kendi başlarına bırakılırlarsa daha iyi teşkilatlanırlar.” (Fourier)
Yazmak için sesli bir ortama kaçtım bugün. Karışıklıktan berraklık doğar demişti adamın biri. Düşünüyorum da bişeyler diyen hep adamlar. (Ben bunları düşünürken büyük olasılık Kürt olduğunu düşündüğüm uzunca saçlı bir kız bir şey isteyip istemediğimi soruyor. Çay istiyorum ve gözlerinden bir coğrafyayı anlatmaya koyulacağım yazıma başlıyorum ve titrek barış umudum için naçizane önerimi paylaşmaya…)
O Coğrafya
Bu topraklardaki gözyaşı izlerini takip ediyorum, o coğrafyaya ulaşıyorum. Ölüm doğuran mezarlıkları görüyorum. Ağır ağır ölüm veren bu coğrafyada, yapayalnız tek başına yüzlerce acı. Ardı arkası kesilmediği için seslerin söylediklerinin yetmediği. Hoş hangi dilin serinliği iyi gelebilir ki bu can dağlamalarına. Ölülerin karıştığı, birbirlerine girmiş yasların eskiyemediği, insanca soyluluğun karantinaya alındığı; tedirgin, huzursuz uykuya dalışların ustası olunduğu bir coğrafya. Kara haber düelloların ortasında kocakarıların zılgıtları.
( Tanımadığım insanların memleketlerini tahmin etme hastalığım nüksediyor. Bölge bölge saç telinin kalınlığı farklılaşır memleketim insanında. Kürt’ün saç teli rüzgâra karşı inatçıdır. Yani M. Mungan’dan alıntılayıp, değiştirirsem Kürtçe’nin saçını taramak çok zor. Etrafımda her türlü saç kalınlığına sahip insan var. Adamın söylediği gibi, karışıklıktan berraklıktan doğar.)
Sebebi acı dalgınlıkların, ölülere takılmış gözlerin her yüzde nasılda olmayı becerdiği yer. Geceleyin koynunuzda bir yığın işkence, ölüm, korku… Ki niye çağırsın dağlar onları insan savaşçısı olmaya. Ölüm solukları ile damla damla dağlara düşüvermişler. Seyrelmişler, seyreltmişler. Toprağın yazgısı bu ya, kimsenin kılı kıpırdamamış yıllarca. Haritada kimin eli oraya kaymışsa kana bulanmış parmakları, bilekleri.
(Cebimdeki para ikinci bardak çayım için huysuzluk edebilir. Aramızı dengede tutmalıyım, kalkmalıyım. Ve teşekkürler güzel saçlı kız.)
Şimdi yılların “o gün” özlemiyle yollara koyulmuşlar. Süreya’nın dizeleri döküldü dilimden görünce. “Özgürlüğün geldiği gün, O gün ölmek yasak!” Binlerce gönül gelmiş karşılamaya. Kadınlı erkekli, derler ya yediden yetmişe herkesin gözünde cıs çıplak barış umudu…
Evimdeki kutudan izliyorum her şeyi, kalkıp şıp o sevincin ortasına uçasım geliyor. Sonra söylenilenlere takılıyorum. Öfke saçan tüm haber seçkisi oldukça samimi(!) Yıllardır içselleştirilen, alışılan savaş halinin devamını öğütleyen tüm yaklaşımlarda o derecede mubah gözüküyor, bu samimiyet içerisinde. Sokak röportajlarında yıllardır süren savaşın cephaneliğindeki replikler tekrarlanıyor ve tüm bunlardan “kana kan anlayışın devam etmesi” gerektiği sonucu çıkarken haber spikerinin yüz ifadesi “Bu şımarık barış girişiminden dolayı ölülerin dargınlığı var bizlere” der gibi yüzümüze yüzümüze tükürüyor. Haber metninde yeni ölümler çağıran pervasız faşizan kelimeler yan yana getiriliyor, olanca şiddeti ile savaşın devam etmesine karar veriyor kutunun içindekiler. Hayat bolluğu var memleketimde ve savaşseverler bunu kararına indirmek için nefret tohumları ekiyorlar en kuytu yerlerimize. Misafirim olan kuzenime denk geliyor o tohumlardan biri. Konfeksiyondaki Hüseyin amca, bürodaki Ayla, cafedeki Murat… Televizyondan yayılan radyasyona ilaveten bu tohumlar yakalıyor bedenlerini. Sokağımdaki Basri Amca bayrak asıyor evinin camına. Üst kadında Ağrılı Safiye Abla… Televizyonlarını kapatsalar sanki her şey sükûnet içerisinde güzel olana kavuşacak.
Protez bacağını kameraların önüne atıp, hesap verin diyen adamın kopan bacağı savaş gerekçeleri ayininde fetiş olarak kullanılıyor. Faşist alınyazıcılarımızdan bir TV kanalında seyrediyoruz tüm bu ayini. Acıyı çaputlaştırmanın becerisi, öfkeyi palazlıyor. Hedef gösterilen ve gösterilene gösterecek hayatlar karşı karşıya getiriliyor. O yüzden en azından haber saatlerinde kapatın televizyonlarınızı. (25 dakikalık reklam payını da hesaba katarak dizi saatleri ve günleri ezberimizde ne de olsa.) Hep kazanacaklarmış gibi gözükenlerin ifadelerinin becerisi ile bu “yeniyetme barış bekleyişi” bunca yıl birikip taşlaşmış ne idüğü belirsiz nefreti hazırlıksız yakaladı. Ne yazık ki, barış içinde stratejik hamleler gerekli gibi gözüküyor ve bunu sağlayacak şurup medyanın mutfağındaki imkânlarla oluşturulabilir. Ama durum tersi ise… Günün bilmem kaç saatini TV başında geçiren bir çağın insanları için en geçerli barış reçetesi bu, Kapatın televizyonlarınızı. Ve askerlikten soğutmamak için diğer önerimi söyleyemeyeceğim.
Devlet (lere) karşı, Barış halk(ların) sanatıdır. Açılım diye adlandırılanın peşine sen, ben, o düşmediği sürece paşalar, ağalar, bozkurtlar (…) bu süreci “Aç, Puştsun sen!”, “Kapa, Türksün sen!” oyununa çevirirler. Bu oyunu izlemek kişiliğinizi anlatacak sıfatların acayip bir terminolojiye bulaşmasına neden olabilir.
Savaş’ın tarihi bitmiyor. Barış’ın tarihini yazmak için yıllarımı vermek isterdim. O yüzden Diyarbakır’daki bir elin kartona yazdığı Birinci Dünya Barış Günü çok anlamlı benim için.
Barış için kapatın televizyonlarınızı, her şey daha kolay olacak… (27 Ekim 2009)




...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...
Dipnot: Notumuzun ilk kısmının ön okumasına ve düzeltmelerine vakitlerini ayırıp yardımcı olmuş arkadaşlarımıza müteşekkiriz.
Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Kapatın Televizyonlarınızı – Filiz GAZİ – Sendika.org
Türkçe ve Kürtçe İçin – Ahmet TULGAR – Birgün
Kastımız Yoğundur Efendiler! – Yıldırım TÜRKER – Radikal
Uzaklaştırmaya İnat Yağmur Altında Ders – Ece TEMELKURAN – Milliyet
Utanç – Erdal GÜVEN – Radikal
Solda İkon Durmaz – Uğur KUTAY – Birgün
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
TRT’de Koyunluğa Övgü – Burak TEKİN – Bianet
Facebook Eylemcileri – Bilge TERZİOĞLU – Sendika.org
Youtube, Irak, Binali – Seviyesiz – Seviyesiz Siyaset
Sarardıkça Güzelleşen Dergi Roll – íí – 13Melek
Imaginary Soundtrack For A David Lynch Movie – Moka – Motel De Moka
Tristesse Tropiques – Mersenne – Undomondo
Shackleton – Three Eps Critic – Jordan Rothlein – Little White Earbuds
Bibio Official At Myspace
Bibio At Warp Records
Bibio At Mush
Bibio Interview – Lee Hutchinson – Liberation Frequency
Bibio’s Ambivalence Avenue Review – Brian Howe – Pitchfork
Campfire Headphasing – Stephen Wilkinson – Bibio’s Myspace
Bibio İncelemesi – Hümeyra – Yedi12
Nancy Elizabeth Official
Nancy Elizabeth At Myspace
Nancy Elizabeth At Leaf
Nancy Elizabeth At RCRD.LBL
Fuji Kureta Official
Fuji Kureta At Myspace
Fuji Kureta Röportajı - Radnor – Bozuk Kaset
Fuji Kureta - Lucid Dreams EP Free Download Page – Last.FM
Lone Official At Myspace
Lone At Twitter
Lone At Werk Discs Blog
Lone New Album Informative – Thomas Rees – XLR8R
Floating Points Official At Myspace
Floating Points At Last.FM
Brownswood Bubbles Volume 4 Informative At Brownswood Online
Flying Lotus Official
Flying Lotus At Myspace
Brabe At Myspace
Brabe At Twitter
Ikonika At Myspace
Ikonika At Planet µ
Ikonika At Get Darker TV # 33
Eero Johannes At Myspace
Narcossist At Myspace
Narcossist At Virb
Gus Gus Official
Gus Gus At Myspace
Ben Frost Official
Ben Frost At Myspace
Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.
Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – makina10.45[nospam]gmail[dot]com – Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>Info Go-R-Sel C215 – I_Follow I_Follow’s Flickr Page
Static Memories – Nick GENTRY Nick GENTRY’ Flickr Page
Bibio Photos Courtesy From Below Listed Web Sites:
B- B- O-
>>>>>Poemé
Nazım'dan Ve Cendrars'dan Sonra – Onat KUTLAR
Geceyarısı geçen güzden kalma birkaç yaprak kırk yıllık kahve
renkli bahçeler ve bir mimibüste
Kartaldan eminönüne giderken uyumuş titreyen bir çırak
Karanlık denizi köpürten dalgaları yararak çook gizli bir yere
giden tenha bir üsküdar alanı gemisiyle
bu yolculuğa başladım senden ayrılınca
Balığın karnında yunus bir kumul masalı anlatmaya
başlarken solgun belleğinde
Söğütler ve leylak ve kara lale soğanı çorbasıyla
işe koyulan balıkçıların ilk çektikleri ağa
takılan dülger balığı gibi çirkin ve şaşkın ve öfkeli
Yaralı bir arap kısrağı gibi bekleyerek ensemde yağlı kurşunu
alanın güvertesinde öylece
kaptan miyim kürek mi bilmeden duruyorum
Bekçiler görünmez oldu çırak çocuklar ve köpekler
gizlendiler kuytu köşelere
Büyük ve paranoyak kaya devinin geniş çeneleri
boğazından soğuk sular akıtarak çarpıyor
birbirine ve karşı kıyıda duran solgun sevgilimin
saçlarına kül bana ateş savuruyor
Bütün ölü şeyler yangın yerleri eski savaşlar ve ne yapsam
geçip gidiyor ayrılığın günleri
Nereden çöküyor bu sis karadenizinin sularını akdenizin kuytu
ve narların portakallara karıştığı derin koylarına ulaştırıyor
Nereden başladı bu hüzün güz yapraklarını taa nisan günlerine
eşiklere rıhtımlara sürükleyip
yeniden çamura bulaştırıyor
Alanya kalesinde uçuruma yakın doğan kara saçlı bir oğlanın
kara keçi pöstekisinde kabaran bir kedi dili gibi diklenerek attığı
Beyaz niyet çakıllarıyla denizin dibinde yuvarlanan binlerce milyonlarca
büyük ve mermer güllenin uğultusu ters akıntılarla
üsküdarın karanlık sularına nasıl geliyor?
Alanya'da doğdum babam hakimdi
düzlüğe, kız kaçıranlara, denizin yakın sularına geceleri
koyunların çene kemiklerinden çift hörgüçlü develer yapıp ablamın
ağzını büyük bir çuvaldızla diken ve bana
korkulu masallar anlatan sırmalı nineye
O günlerden kaldı kulağımda "yeni kesilmiş" nar
çiçeği ve portakal yapraklarının sesi
Ve yaşamımdan hiç eskilmeyen uçsuz deniz duygusu
İki jandarma belirdi alanda, kaptan köprüsünde dolaşıyor
hergele bir ekip otosunun homurtusu
Sonra iki daha ve üç daha ve dört
acı bir hınç rüzgarı kasıp kavuruyor içimi
Yapraklar savuruyor derin ve çamurlu bir kuyuya
Üstüne müsteşarların kapıcıların şoförlerin
yarasa gibi dolaşan ozanların çocukluk anılarımın
kocalarının dizi dibinde kadınların perşembe tacirlerinin puştların
ve alanda kurumuş bir zakkum ağacı gibi duran benim üstume
Bir yere gidiyor bu bozkır gemisi ardında kuyunun çevrintisini bırakıp
ve senden uzaklaşıp sürekli
Atlasam karanlık bir deniz
Hep giden bir bozkır gemisiydi antep, yelkenlerini sam yeli
yapraklardı
Boz abalı köylüler geçerken develerle kapımızdan
Önünde bir yasemin ağacıyla korunan karanlık ve kör mutfağın
geniş taş döşemelerinde bir kurbağanın
küflü ve güherçileli duvardan korkusunu
uzun bir çocukluğun tek düşü olarak yazdım
çiçekli sayfalarında şiirler bulunan bir deftere
O defter araştanın ortasında elinde zindiyan asasıyla
geçmişimize geleceğimize söven bir dilenciden
kaçarken tekke istiklal ilkokulunun yosunlu havuzuna
kücük bir kağıttan kayık olup battı
Beni o gün olağanüstü öğrenciler tahtasına çaktı
kurutma baskısıyla hocam Ali Rıza
Saat iki. Genel iş üyesi ve bıçkın şöförüyle bir otobüs
ışıklarını bir erken vapur gibi yakarak ve harmanlayıp
gecikmiş sarhoşlarla erken işçileri yola koyuldu
Bomboş alanda sıkıntıyla hatirladığım öğrencilik yıllarının
kapısı zor kapanan kırmızı tramvayında
balık istifi duruyorum sanki ayakta kızgın sıkışık
Oysa yapayalnızım ve ellerinde kovalar, sopalar ve zamklarla
uzun bacaklı yabancı kuşlar gibi gölgeleri geçen öğrenciler duvara
bir anıyı çiziyorlar: Yarın...
Kuru ve beyaz çakıllarla döşeli dere yataklarından
geçerdim yağız parlak sağrılı bir atla
Postalıma takılı bir devedikeni, şebboy kokusuyla havada
derinlere kırmızı çiçekler çizen arıkuşları ve Lorca
Aklımda safonun küçük memeleri saçım ateş gibi ve saman
kokusunu uzak kentlere kadar uçuran rüzgar
Bütün bir yaz bekleyerek sevgilimi göreceğim günü
gene aşk şiirleri yazardım dalgın bakarak kağıtların
denizinde yürüyen şiir gemisine o yıllarda
fransızca öğrendim ve Hafızdan okumak için biraz farsça
Ay battı dindi fırtına iskele ışığı sabaha karşının kör sisine
bulanmış görünmüyor ortalık sessiz jandarmalar
potinlerini sürüyerek çekip gittiler köfteciler sarhoşlar sabahcılar
Kimse yok ortalıkta şimdi sen uyuyorsun bir çocuk gibi gülümseyerek
korkularını çoğaltan düşlere bakıp
yanımda ufacık ve gülünç bir seyis sırıtarak
atasözleri söylüyor; demir tavında dövülür
Herkes uyuyor gümüş saplı bir bıçak... boşver o da olsun
Yüreğime saplanarak taa derinlerden ve aynı soruyla kıvrılarak
acıtıyor kararan yüzümü "niçin?" anamın çini bir sandukadan
çıkarıp şimdi bir bir bavuluma doldurduğu
zakkum ve ateş ütüsüyle kırıştırılmış
İlk gençlik anılarını yırtan boynuz saplı bir bıçak
gölgeye düştü artık hiç titremeyen dünyamızı
tam ortasından acımasız ikiye ayırarak
Veznecilere abanoz sokağı arasındaki uzun kanalı bir laz
arkadaşımın tekleyen motoruyla günaşırı
geçiyor ve sakız çiğneyen ve bana kocam demeyi seven
Ve adı kadriye miydi? göbeğinin altında uzun bıçak iziyle
orospu sevgilime ulaştırıyordum tramvay durakları arabın
kahvesi palamut tava şiirler ve polislerle
vuruşurken ölen genç arkadaşlarım ıhlamur ağaçları
Gölgeleri sahaflar ve asaf halet'in kaldırımlara düşmüş büyük
yazı defterleri gibi ucuza satılan gençlik yılları
O yıllarda öykülere başladım.
Sabah oluyor ölümle yaşamın
gerçekle düşün geçmişle geleceğin birbirine karıştığı
Acının keskin düşüşün derin ölümün hazır olduğu saat
Uzun bir hesaplasmayı bitiriyorum sanırım
üsküdar gemisi dar boğazın
en sıkışık en dolaşık ağlarından geçıyor
Sırtımda dolu bir tabancanın horozu öttü ötecek
Ve kupkuru dereden bir yıldırım gibi geçen şimdi'nin atı
Artık düşle gereği iyice karıştırıyorum uyku
ya da artık yüzünü bile unutmanın saati
Paris bir yılbaşı gecesi karların
üstüne düşen aydınlık ve sisli
katedralin karşısında oymalı tahta gaveau saydam bir konyak
Sonra yeniden gittim oraya eski kahvelerin
yerinde yangın artıkları gibi çılgın
ve amerikalı bir manyak
chaillot'nun delisi bayan meerson'in her geceyarisi
lazare'ı ölü anılarından çıkararak helva yedirdiği
müzeler ve yaşamıma görüntünün
bitmez tükenmez şeridini sokan sinema paris
Üsküdar gemisi boğazdan çıktı seni düşünerek
yazdığım bu şiir bitmek üzere
Filmin sonu buluşamadığimız günlerin
ayların ikindi güneşinin sonu
Hesabı kapatan bir çizgi gibi
karşı tepelerde ışıyan gün kırçıl bir kalabalık
Asker asker asker bugün kızıldere bin dokuz yüz yetmiş dokuzun
bir nisan günü ve aslında çok uzun
bir acının bir ayrılığın bir susuzlugun
Ardından ışıyan gün iskelede
elele tutuşmuş bir delikanli bir kız
günlük şeylerden konuşuyorlar derslerden vapurdan
çok geciken devrimlerden ve yüzleri
Tertemiz deniz gibi aydınlık sakin ve onların
serinliğinde yeniden başlıyor yaşantımız
Artık bu şiir bitti, sanırım
Kaynak: Pera'lı Bir Aşk İçin Divan
Ağ Bağlantısı: Şiir Defteri
Static Memories – Nick GENTRY Nick GENTRY’ Flickr Page
Bibio Photos Courtesy From Below Listed Web Sites:
B- B- O-
>>>>>Poemé
Nazım'dan Ve Cendrars'dan Sonra – Onat KUTLAR
Geceyarısı geçen güzden kalma birkaç yaprak kırk yıllık kahve
renkli bahçeler ve bir mimibüste
Kartaldan eminönüne giderken uyumuş titreyen bir çırak
Karanlık denizi köpürten dalgaları yararak çook gizli bir yere
giden tenha bir üsküdar alanı gemisiyle
bu yolculuğa başladım senden ayrılınca
Balığın karnında yunus bir kumul masalı anlatmaya
başlarken solgun belleğinde
Söğütler ve leylak ve kara lale soğanı çorbasıyla
işe koyulan balıkçıların ilk çektikleri ağa
takılan dülger balığı gibi çirkin ve şaşkın ve öfkeli
Yaralı bir arap kısrağı gibi bekleyerek ensemde yağlı kurşunu
alanın güvertesinde öylece
kaptan miyim kürek mi bilmeden duruyorum
Bekçiler görünmez oldu çırak çocuklar ve köpekler
gizlendiler kuytu köşelere
Büyük ve paranoyak kaya devinin geniş çeneleri
boğazından soğuk sular akıtarak çarpıyor
birbirine ve karşı kıyıda duran solgun sevgilimin
saçlarına kül bana ateş savuruyor
Bütün ölü şeyler yangın yerleri eski savaşlar ve ne yapsam
geçip gidiyor ayrılığın günleri
Nereden çöküyor bu sis karadenizinin sularını akdenizin kuytu
ve narların portakallara karıştığı derin koylarına ulaştırıyor
Nereden başladı bu hüzün güz yapraklarını taa nisan günlerine
eşiklere rıhtımlara sürükleyip
yeniden çamura bulaştırıyor
Alanya kalesinde uçuruma yakın doğan kara saçlı bir oğlanın
kara keçi pöstekisinde kabaran bir kedi dili gibi diklenerek attığı
Beyaz niyet çakıllarıyla denizin dibinde yuvarlanan binlerce milyonlarca
büyük ve mermer güllenin uğultusu ters akıntılarla
üsküdarın karanlık sularına nasıl geliyor?
Alanya'da doğdum babam hakimdi
düzlüğe, kız kaçıranlara, denizin yakın sularına geceleri
koyunların çene kemiklerinden çift hörgüçlü develer yapıp ablamın
ağzını büyük bir çuvaldızla diken ve bana
korkulu masallar anlatan sırmalı nineye
O günlerden kaldı kulağımda "yeni kesilmiş" nar
çiçeği ve portakal yapraklarının sesi
Ve yaşamımdan hiç eskilmeyen uçsuz deniz duygusu
İki jandarma belirdi alanda, kaptan köprüsünde dolaşıyor
hergele bir ekip otosunun homurtusu
Sonra iki daha ve üç daha ve dört
acı bir hınç rüzgarı kasıp kavuruyor içimi
Yapraklar savuruyor derin ve çamurlu bir kuyuya
Üstüne müsteşarların kapıcıların şoförlerin
yarasa gibi dolaşan ozanların çocukluk anılarımın
kocalarının dizi dibinde kadınların perşembe tacirlerinin puştların
ve alanda kurumuş bir zakkum ağacı gibi duran benim üstume
Bir yere gidiyor bu bozkır gemisi ardında kuyunun çevrintisini bırakıp
ve senden uzaklaşıp sürekli
Atlasam karanlık bir deniz
Hep giden bir bozkır gemisiydi antep, yelkenlerini sam yeli
yapraklardı
Boz abalı köylüler geçerken develerle kapımızdan
Önünde bir yasemin ağacıyla korunan karanlık ve kör mutfağın
geniş taş döşemelerinde bir kurbağanın
küflü ve güherçileli duvardan korkusunu
uzun bir çocukluğun tek düşü olarak yazdım
çiçekli sayfalarında şiirler bulunan bir deftere
O defter araştanın ortasında elinde zindiyan asasıyla
geçmişimize geleceğimize söven bir dilenciden
kaçarken tekke istiklal ilkokulunun yosunlu havuzuna
kücük bir kağıttan kayık olup battı
Beni o gün olağanüstü öğrenciler tahtasına çaktı
kurutma baskısıyla hocam Ali Rıza
Saat iki. Genel iş üyesi ve bıçkın şöförüyle bir otobüs
ışıklarını bir erken vapur gibi yakarak ve harmanlayıp
gecikmiş sarhoşlarla erken işçileri yola koyuldu
Bomboş alanda sıkıntıyla hatirladığım öğrencilik yıllarının
kapısı zor kapanan kırmızı tramvayında
balık istifi duruyorum sanki ayakta kızgın sıkışık
Oysa yapayalnızım ve ellerinde kovalar, sopalar ve zamklarla
uzun bacaklı yabancı kuşlar gibi gölgeleri geçen öğrenciler duvara
bir anıyı çiziyorlar: Yarın...
Kuru ve beyaz çakıllarla döşeli dere yataklarından
geçerdim yağız parlak sağrılı bir atla
Postalıma takılı bir devedikeni, şebboy kokusuyla havada
derinlere kırmızı çiçekler çizen arıkuşları ve Lorca
Aklımda safonun küçük memeleri saçım ateş gibi ve saman
kokusunu uzak kentlere kadar uçuran rüzgar
Bütün bir yaz bekleyerek sevgilimi göreceğim günü
gene aşk şiirleri yazardım dalgın bakarak kağıtların
denizinde yürüyen şiir gemisine o yıllarda
fransızca öğrendim ve Hafızdan okumak için biraz farsça
Ay battı dindi fırtına iskele ışığı sabaha karşının kör sisine
bulanmış görünmüyor ortalık sessiz jandarmalar
potinlerini sürüyerek çekip gittiler köfteciler sarhoşlar sabahcılar
Kimse yok ortalıkta şimdi sen uyuyorsun bir çocuk gibi gülümseyerek
korkularını çoğaltan düşlere bakıp
yanımda ufacık ve gülünç bir seyis sırıtarak
atasözleri söylüyor; demir tavında dövülür
Herkes uyuyor gümüş saplı bir bıçak... boşver o da olsun
Yüreğime saplanarak taa derinlerden ve aynı soruyla kıvrılarak
acıtıyor kararan yüzümü "niçin?" anamın çini bir sandukadan
çıkarıp şimdi bir bir bavuluma doldurduğu
zakkum ve ateş ütüsüyle kırıştırılmış
İlk gençlik anılarını yırtan boynuz saplı bir bıçak
gölgeye düştü artık hiç titremeyen dünyamızı
tam ortasından acımasız ikiye ayırarak
Veznecilere abanoz sokağı arasındaki uzun kanalı bir laz
arkadaşımın tekleyen motoruyla günaşırı
geçiyor ve sakız çiğneyen ve bana kocam demeyi seven
Ve adı kadriye miydi? göbeğinin altında uzun bıçak iziyle
orospu sevgilime ulaştırıyordum tramvay durakları arabın
kahvesi palamut tava şiirler ve polislerle
vuruşurken ölen genç arkadaşlarım ıhlamur ağaçları
Gölgeleri sahaflar ve asaf halet'in kaldırımlara düşmüş büyük
yazı defterleri gibi ucuza satılan gençlik yılları
O yıllarda öykülere başladım.
Sabah oluyor ölümle yaşamın
gerçekle düşün geçmişle geleceğin birbirine karıştığı
Acının keskin düşüşün derin ölümün hazır olduğu saat
Uzun bir hesaplasmayı bitiriyorum sanırım
üsküdar gemisi dar boğazın
en sıkışık en dolaşık ağlarından geçıyor
Sırtımda dolu bir tabancanın horozu öttü ötecek
Ve kupkuru dereden bir yıldırım gibi geçen şimdi'nin atı
Artık düşle gereği iyice karıştırıyorum uyku
ya da artık yüzünü bile unutmanın saati
Paris bir yılbaşı gecesi karların
üstüne düşen aydınlık ve sisli
katedralin karşısında oymalı tahta gaveau saydam bir konyak
Sonra yeniden gittim oraya eski kahvelerin
yerinde yangın artıkları gibi çılgın
ve amerikalı bir manyak
chaillot'nun delisi bayan meerson'in her geceyarisi
lazare'ı ölü anılarından çıkararak helva yedirdiği
müzeler ve yaşamıma görüntünün
bitmez tükenmez şeridini sokan sinema paris
Üsküdar gemisi boğazdan çıktı seni düşünerek
yazdığım bu şiir bitmek üzere
Filmin sonu buluşamadığimız günlerin
ayların ikindi güneşinin sonu
Hesabı kapatan bir çizgi gibi
karşı tepelerde ışıyan gün kırçıl bir kalabalık
Asker asker asker bugün kızıldere bin dokuz yüz yetmiş dokuzun
bir nisan günü ve aslında çok uzun
bir acının bir ayrılığın bir susuzlugun
Ardından ışıyan gün iskelede
elele tutuşmuş bir delikanli bir kız
günlük şeylerden konuşuyorlar derslerden vapurdan
çok geciken devrimlerden ve yüzleri
Tertemiz deniz gibi aydınlık sakin ve onların
serinliğinde yeniden başlıyor yaşantımız
Artık bu şiir bitti, sanırım
Kaynak: Pera'lı Bir Aşk İçin Divan
Ağ Bağlantısı: Şiir Defteri
Comments