Sunday, January 24, 2010

Deuss Ex Machina # 284 - Memorabilia: ...I Care Because You Don’t

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_284_--_Memorabilia: ...I Care Because You Don’t

18 Ocak 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Aaron Martin / Part Timer – Grass Rewound (Under The Spire)
>1<-Lena Chamamyan-Sareri Hovin Mernem (Incognito)
>2<-Isabel Bayrakdarian-Keler Tsoler - Striding, Beaming (Nonesuch)
>3<-AKN-Chant Du Début De l'Office De La Nuit (Al Sur)
>4<-AKN-Antienne (Al Sur)
>5<-Aaron Martin / Part Timer-Breath Of Embers (Asthmatic) (Under The Spire)
>6<-Aaron Martin / Part Timer-Gravel Scar (Dried Blood) (Under The Spire)
>7<-Kronos Quartet-Wa Habibi (Nonesuch)
>8<-Kronos Quartet-Tashweesh (Nonesuch)
>9<-Birol Topaloğlu-Gunze Kaide (Kalan Müzik)
>10<-Birol Topaloğlu-Karkalaki (Kalan Müzik)
>11<-Bajar-Ogit (Kalan Müzik)
>12<-Bajar-Mevane Bedawet (Kalan Müzik)
>13<-Candan Erçetin-Ben Kimim (Pasaj Müzik)
>14<-Bandista-Hiçbir Şeyin Şarkısı (Opzzz!/Oppa Tzupa Zound Zystem)
>15<-Rakel Dink’in Seslenişi-19 Ocak 2008-

Memorabilia: ...I Care Because You Don’t (284) – Hakikatin Aranmasında Ne Gibi Engeller Yaşıyoruz? Bildiğimizden Şaşmamız, Önümüze Sunulanlarla Yetinmemiz İçin Kimler Çaba Sarf Etmektedir? Mumcu, İpekçi, Anter, Göktepe ve Dink ve Daha Nicelerinin Bıraktıkları Sorumluluk Duygusuna, Ait Olmak İçin Beklentisizliklerine Nereye Kadar Sesimizi Kısıp Oturacağız. Başkalarının Bilmemizi İstemediklerini Artık Biliyoruz: Şimdi Mücadele Zamanı...

>>>>>Bildirgeç
Hayat eğrisi ve doğrusuyla yoluna koyulduğumuz uzun soluklu bir mücadele, savaşım veyahutta adını aklınıza ilk getirdiğiniz herhangi bir olgu ile ilintileyebileceğiniz tüm zaman akışını kapsamı altına alan üst çatının adıdır. Gün ve gecenin gizil yüzeylerinde ortaya çıkartılanlara vakıf olabileceğimizi, anlamaya gayret ettiğimiz, yadsıdıklarımızın neler olduğunu ve nelerden çok fazla çektiğimizi idrak ettirendir. Uzun sayılabilecek bir zaman aralığında iş bu sayfa aracılığıyla meramımızı anlatabilmeye, denkleştirip toparlamaya çalıştığımız yanlışlıkların, velhasılı kelam yapılanların edilenlerin tümünün olumlandırılabilir bir kıvama dönüştürülmesindeki hataları ve ortak bir bellekte düşünmek üzere tasalandığımız endişelerimizi mercek altına almaya çabalandığımız odaktır bize göre hayat. Hiç yoktan değil çoğu zaman göstere göstere acıların hayatlarımız üzerinde gri bulutları çökertmesini ve birer hakikat olarak, acının varlığını duyup, görerek artık onunla beraber yaşamaktan gayrı bir yolumuzun olmadığının idrak ettirilmesi uğraşına karşın, düşünmeye gayret ettiklerimizle salt yargılamaktan öte içselleştirilebilecek bir düzlem yakalama çabasını bu satıh dahilinde paylaşmaya uğraşıyoruz. Hayata dair sözler sarf etmeye çalışarak, yaftalamaların alacalı bulacalı dünyasına karşı çıkmaya gayret göstererek. Kâti sözümüz bunlardır diyerek kestirme yollardan üstünkörü, yalan yanlış ilerlemektense, ne kadar çok konuşulabilirse, ne kadar fazla eteğimizdeki taşları dökerek unutturulmasına çabalananlar tekrardan hatırlanabilirse her birimiz için bu hayattan belirli bir ivme / kazanım sağlanabilecektir diye düşünmekteyiz. Gerçekliklerin tanımlandırılarak, olması gerekli olanın adlarının bir türlü konulmadığı, üzerinde ne özgün bir karara varılabildiği ne de olumlu bir gelişme yolunun tesis edilememesinin farkındalılığı üzerinden ilerleyebilmekse en büyük gailemiz. Açmak ve derinleştirmek tüm dertlerimizi mümkün değilken bile mümkün mertebe söz katılması lazımgelenleri duyumsatmaya uğraş veriyoruz.

Birkaç haftadır üzerinde düşünerek kelama kavuşturmaya devam ettiklerimizle bağlaçlar sunan hangi doğru tümcelerle açıklanabileceğine bir türlü karar veremediğimiz acılarımız bugünün dünyasında nasıl yankılanmaktadır? Oralarda bir yerlerde kopmaya devam eden fırtınalar, açmazlar, planlamalar sizlerin vicdanlarında nasıl birer karşılık bulmaktadır? Zapturapt altına almaların artık açık açık yapılarak emeğin sömürülmesine giden yolun tesisi için aceleciliğin, çektirilen çilelerin göze gör artık dediklerinden mi başlamak istersiniz? Yoksa kimilerinin yaptıklarının gün geçtikçe büyüyen vehameti karşısında bile davul, zurnalarla karşılanmalarını, eli kanlıların yüceltilmesini, kahramanlaştırılmasını yüksek perdelerden seslendirilmesinden mi arzu buyurursunuz? Hangisini nasıl düzeltebileceğimiz konusunda en ufak bir çabanın karşılığını bulmadığı asıl faili bilinen meçhullerden ve soru(n)ların göz ardı edilmesinden mi yoksa? Kulağı duymaz olmuşların gözlerinin önünde her yeni gün cereyan eden protestolarda kendi kolluk kuvvetlerinin arkasında saklanarak görünmezliklerini sağladıklarına dair sebat edenlerden, inananlardan mı bahis açmayı uygun bulursunuz? Ekranlarımız aracılığıyla günyüzü buldurulmasına zemin oluşturulurken bütün bu hengamenin, acıların ne kadar da zorlayıcı ve ne kadar düşündürücü olduğu gerçeğine anlam katabilmek burada özümsemeye, anlamlandırılabilir olmasına dikkat çekmek istediğimizdir. Kolaycıl davranarak, bizlere karışılmadıktan sonrası tufan olsa ne yazar mı diyeceğiz? Yoksa benim senin onun ve diğerlerinin değil hepimizin, topyekün etkisi altına almaya çalışılan bir iklimin, katli yüceltip onore edilmesinin, lincin alkışlanmasının, emeğin adının ağızlara alınmamasının, buyrun bu tek taraflı bakışımla dar yoldan gidebilirsiniz dayatmasına karşın sesleri mi yükselteceğiz? Düşüncenin belirli bir sav etrafında, tutunulacak yeni dallar oluşturmasını, bir farklı yol daha olabilirin seslendirilmesini ve anlatılacak yeni hikayeler barındırmasına kulaklarımızı tıkayarak, görmezden gelerek nereye gidebileceğimizi hiç düşünebiliyor musunuz? Farkında mısınız asıl büyük tehlikenin yabancılaşarak artık bütün bu olanlara, anlamazdan gelerek yaşananlara karşı kendimizi kandıramayacağımız günlerin kapıyı çaldığının artık görünür kılındığını hissediyor musunuz?

Ölü toprağı serpilmeye çalışılan, sorulmadıkça bilinmez kılınmaya devam edilen, üzerine gidilmedikçe nasıl olsa unutulacaktır bahsine kendini fazlaca kaptıranların çoğulculuğuna doğru gittiğimizin farkına varabiliyor musunuz? Ne mantıklı bir cevap, ne yapılanın edilenin esasına dair elle tutulur, tatmin edici bir gelişmenin hayata geçirilememesi, önüne yeni engeller çıkartılmasını daha da farklı okuyabilmek mümkün müdür? Anlam katabilmek bu kadar griliğin, pusun ve pasağın burnumuzun ucunda icralarını çekinceleri olmaksızın gerçekleştirmelerindeki özgüven nasıl tanımlandırılır? Karanlıkta bekleyen ve kirli, kanlı ellerini ovuşturanların sahneledikleri görmedik, duymadık, bilmiyoruz demeçlerinden sonra hepimize düşen payda nedir? Susmak, ilelebet susmak mıdır? Sineye çekerek aklı yetenlerin sözlerini, bu çağrışımların dillendirilmesiyle dimdik ayakta tutulmaya devam ettirilen açmazların karaşınlığında yeni ve olumlu bir söz söyleme eylemi olmaksızın, nihayetinde kapalı kutu olarak saklanmaya devam edilenleri bilemeden göçüp gitmek midir bizlere düşen, iş bu raddede? Yoksa idrak edebildiğimiz, kıyısından da olsa zihinlerimizde bellediklerimizle bu ülkenin ayrıştırmasız, önyargısız 'asli bir unsuru' olabilmek için deyim yerindeyse durmadan, dinlenmeden çaba göstermiş, barışın tesisinin muhabbetle gerçekleştirilebileceğine, iki halkın konuşarak aşılmaz olarak zikredilen yolu kat etmesinin mümkün olabilirliğine zihnini yormuş bir insanın ardından daha fazla mı çabalamalıyız? Nereye dayandırılarak, hangi ulvi amaçlar doğrultusunda bu kadar kine ve nefrete dönüştürülerek sonunda karanlığın hakim kılınmasına zemin teşkil ettirilmiştir? Açıklanabileceğine kani olamadığımız soruların yanıtlarına daha çok mu vardır, yoksa bir kenardan kıs kıs gülmeye devam edenlerin daha siz çok beklersinizlerine maruz kalmak mı hakkımızdır? Hakaretamiz sıfatların arasında gündelik dilde çoktan yerini almış ve yakın tarihimiz boyunca kimi yetkililerimiz, etkililerimiz, seçilmişlerimiz tarafından da kullanılmaktan çekinilmeyen ermenilikle, ermeni olmakla burada yaşayanlarla oradaki halkların ortak bir gelecek inşa etmesinin önünün alınması ancak böyle bir cinayetle, öcün, kinin dilini çoktan bir kenara kaldırmış bir insana kıyarak mı sağlanacaktır?

19 Ocak 2007 gününde üç kuruşa, bir tetikçi tarafından ve üç kurşun ile hayatı elinden zorla alınan, söyleyeceği sözleri yarıda bıraktırılan gazeteci, yazar, Hrant Dink'in katledilişinin üçüncü yıldönümü etkinliği boyunca bu sorular, uzunca bir liste halini alan açmazlarla beraber bir kere daha karşımızdaydı? Zihnimizdeydi. Havayı kaplayan ayazının etkisi kadar yüreği dağlarcasına birikmeye devam etmekte olan bilinmezlik, çözülemezlik endişesiyle beraber. Nasıl böyle hallerin sürdürüldüğünün, ötekisine karşı linç politikasının nasıl da alttan alta bir cinayet vakasına havale edildiğini tüm berraklığı ile beraber gözlerimizin önünden geçmekteydi? Bir ülke yitir(t)ilen kardeşine, layık olduğu yanıtlarla beraber bu elem dolu cinayette parmağı olan suçluları ayırmaksızın mahkemenin önüne hala çıkartamıyorsa, ailesinin acısını dindiremiyor çeşitli düzeylerde devlet kademelerinin resmen onlarla dalga geçebiliyorlarsa bütün çabalanımlar hangi muasırlığı yakalarsak yakalayalım bir türlü peşimizi bırakmayacak, boynumuzu sıkmaya devam edecek ilmiğin acısını daha fazla arttıracaktır. Gerçekler gün gibi ortadayken sırtımızı çevirmeye, işitmemeye devam ettiğimiz her an acının dipsiz kuyusundan çıkmamaya birkaç adım daha yaklaşacağımız, yavaş yavaş bir kördüğüm haline ivedilikle yol almakta olan (Hrant Dink’in en büyük çabalarından birisi) Türkiye-Ermenistan’ın devletler düzeyindeki ilişkilerinin daha temellendirilemeden hazin sona ulaşacağını da bu bağlamda öngörebilmek mümkündür. Diyalog yanlısı bir yazar olarak ne orada ne burada belirli kesimlerin inatla sürdürmek istedikleri çözümsüzlük anlayışına karşı çıkan Hrant Dink'in bugün biz yaşayanlara emanet ettiği en önemli öğüdü birarada yaşamayı savunmaktır sonuna kadar. Bir insan olarak yetebileceğinden fazlasını yük edinmiş, acılarını sırtında taşımayı bilmiş, gidebilip görebildiği hemen herkesle ortak bir dil kurmak için uğraşmış Hrant Dink'in aydınlatılmayan faili bilinen katlinin sonrasında ne yapıp edip gerçeğin günyüzü bulması için daha fazla çaba sarf etmeliyiz diye düşünmekteyiz.

Karanlığı siper edinip kasıtlı ellerce yönlendirilen, kindarlıkla terbiye edilmiş bir iklimden çıkabilmek için daha kaç canı(n)mızın feda edilmesi gereklidir? Yıllar yılıdır üzerlerindeki sis perdesinin bir türlü tam olarak aralanamadığı cinayetlere kurban edilmiş Hrant Dink, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Metin Göktepe, Musa Anter, Kemal Türkler vd. gibi fikri anlamda bu memleketin gelişmesi için farklı görüşlerini paylaşmaya çabalamış, tüm hayallerini daha demokratik bir Türkiye özlemi üzerinden bina etmiş insanlara karşı sorumluluklarımızı yerine getirmemizin vakti şimdi değilse ne zamandır? Uzak durmaya devam ettiğimiz her vakitte başka bir sinsi plan dahilinde yine kendilerince hedef haline dönüştürülen nicelerinin acılarını tecrübe etmekten kaçınıp, artık bitisin bu lanet olasıca üstünlüklerin silahla, bombayla, sindirmeyle, korkular üreterek, canlara kast edilerek sağlanamayacağının gerçeği üzerinden kendimizi yeniden hayata konumlandırabilirsek, söyleyebilirsek o karanlık vicdanlılara gün artık güvercinlerindir, gün artık barışındır, gün artık tüm benlikleriyle taşın altına ellerini çekinmeden koyanlarındır, gün artık sizin zannetiğiniz gibi ayrışımın değil birlikteliğin günü, günleridir diye. Olası gerçekliklerin bu bedellerin karşılığında tesisinin zamanı artık diyebilecek cesareti göstererek. Özlemle yâd ettiklerimiz karşısında vicdanlarımızı harekete geçirebilsek. Ne ona ne buna en ufak bir çıkar gözetmeden, tereddüt etmeden yaklaşabilsek tıpkı onların kendi dönemleri boyunca yapabildikleri gibi. Düşlerin bir gün gerçeğe dönüştürülebileceği bir ülkeye varabileceğimiz kararlığına sahip olduğumuzu idrakını ulaştırabilsek. Hrant Dink’in değindiği gibi, Uğruna ölünesi davaları, uğruna yaşanası davalara dönüştürmemiz kıssası üzerinde daha çok düşünerek. Kısa notumuzun toparlayıcısı olarak da Kronik Muhalif’de yayınlanan, Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri AD, Yard. Doç. Dr. Sayın Serap Erdoğan’ın Unutuşun Dikenli Yatağı adlı makalesini sizlerle paylaşıyoruz:“İnsanın iktidara karşı savaşımı, belleğin unutuşa karşı savaşımıdır” der Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı isimli romanında. Ve bu savaş insanoğlunun coğrafyasında yüz yıllardır sürüp gitmektedir. Yunan mitolojisinin iki nehri Lehte ve Mnemosyne, yeraltı dünyasında yan yana akarlar; ilki mutlak bir unutuşu vaat etmektedir suyundan içenlere. Mnemosyne ise bellek tanrıçasının da ismidir aynı zamanda ve bu nehrin suyu, dünyaya yeniden gelecek olanlara eski yaşamlarının tüm anılarını hatırlatma gücüne sahiptir.

Mitolojinin şiirsel büyüsünden çıkıp nörobilimin sağlam taşlarına bastığımızda da görürüz ki, tüm hayatımızı şekillendiren ve kimliğimizi kurmamızda temel olan öğrenme süreci, beyin hücrelerinin bilgiyi kodlama, depolama ve geri çağırma süreçlerinden oluşmaktadır. Bu süreçlerin herhangi bir aşamasındaki kayıp hatırlayamama ya da unutuş olarak karşımıza çıkar. Belleğin türlerine ilişkin araştırmalara da başlangıçta, unutmadan yola çıkılarak varılmıştır: Öğrendiğimiz her yeni bilgi ile bu bilgileri saklayacak yer açılması için mi unuturuz eski bildiklerimizi, yoksa unutmak sadece kaydettiklerimizin üzerinden geçen zamanın sebep olduğu bir silinme midir?

İKİ FARKLI BELLEK

Bilginin saklanma süresi ve saklanan bilginin içeriğine göre belleği farklı türlere ayırırız. Uzun vadede hayatımızı şekillendirdiğini düşündüğümüz, çocukken oynadığımız bahçenin köşesindeki gül ağacını dün görmüşüz gibi hatırlamamızı sağlayan, uzun süreli belleğimizdir. Sahip olduğumuz bilgilerin kişisel dünyamızla ilgili olanları epizodik ya da otobiyografik bellekte saklanırken, genel olarak yaşadığımız dünyaya dair bilgiler semantik bellek ya da anlam belleğinde depolanmaktadır. Unutma ve hatırlamanın hayatımız üzerindeki gücü o kadar belirgindir ki kimilerimiz Mnemosyne’in suyundan içmiş gibi her şeyi aklında tutarak ya da geride kalanları hatırlayarak yaşamak için uğraşıp dururken, kimilerimizse kendini hapseden anılardan kurtulabilmek için unutuşun kollarında avuntu arar.

BELLEĞİN TEDAVİSİ

Bellek bozukluklarının tedavisine yönelik yeni ve etkin ilaçlar üretmek bugün nörofamakolojinin temel uğraş alanlarından biridir. Ama öte yandan anıları daha oluşmadan ortadan kaldırmanın da yolları aranmaktadır ki, insanlıklarını bir kenara bırakarak başkalarının dünyalarını yok etmeleri gerekenler herhangi bir bozukluk yaşamadan biteviye devam edebilsinler yıkımlarına. Ne ironiktir ki aynı ilaçlar dünyaları yerle bir olanların hayata yeniden tutunmalarına da yardımcı olabilir.

Öğrenme üzerine yapılan hayvan deneylerinde, korku duygusu ile eşleştirilen uyaranların üzerinden uzun zaman geçse bile unutulmadığı izlenmektedir. Normalde tepki verilmeyen bir sesli uyaranla birlikte ayağına elektrik şoku uygulanan fare, günler sonra sesi duyduğunda bu kez şok verilmese bile aynı korku davranışlarını sergilemektedir. Bazı korkularınsa evrimsel olarak aktarıldığı, örneğin daha önce yılanla hiç karşılaşmamış bir kemirgen yavrusunun bile yılan sesi dinletildiğinde saklanmaya çalıştığı bilinir. Korku ve akılda tutma arasında böylesine bir ilişki varken, o halde nasıl oluyor da kendimiz ve sevdiklerimiz adına korktuğumuz bunca olayı unutuveriyoruz? Unutuyor muyuz?

UNUTARAK BÜYÜYORUZ

Birey bebeklikten yetişkinliğe kadar geçirmek zorunda olduğu aşamalarda pek çok sorun ve engellemelerle karşılaşır. Benliğin gelişmenin bir parçası olarak bu sorunlarla baş etmede kullandığı yöntemler, “savunma düzenekleri” şeklinde açıklanmaktadır. Bazı psikiyatrik hastalıklarda ve herhangi bir hastalık olmaksızın bazı kişilik türlerinde bu savunmalardan bir kısmı diğerlerine göre daha fazla kullanılabilir. Savunma düzeneklerine unutuşlarımız çerçevesinden bakacak olursak, bastırma düzeneği ile karşılaşırız. Bastırma, anı ve deneyimlerin bilincimizden uzaklaştırılarak bilinçdışına itilmesi ve orada tutulmasıdır. Diğer tüm savunma düzeneklerinin de temelinde bulunan bastırma düzeneği ile bilinçdışına itilen dürtüler, arzular ve anıların bilinç düzeyine çıkması genellikle benlik tarafından kabul edilmez. Çünkü üstbenlik tarafından yasaklanan ve benliğe acı ve bunaltı yaşatan öğelerdir. Çeşitli nedenlerle bastırma düzeneğinin zayıfladığı durumlarda bu bilgiler bilince ulaşmaya başlar ve kişi bunu bir tehlike durumu gibi algılayarak kaygıya kapılır.

İşte hem evrimsel açıdan hem de süre giden hayat içinde genel olarak hatırlamak ve akılda tutmak koruyucu iken, hatırlamanın bizi sadece üzdüğü, çaresiz ve tehdit altında hissettirdiği durumlarda asıl koruyucu olanın bastırma yolu ile unutmak olduğunu düşünebiliyoruz. Bir gece ansızın evlerinden götürülen ve bir daha haber alınamayan, öldürülen ya da akıl almaz zulümlere maruz bırakılan insanları gördükçe tüm bunlara açıklama arayan zihin, insanların başlarına gelenlerle önceki eylemleri arasında bağlantılar kuruyor.
Bir savcı, 1980 darbesinden iki yıl önce öldürülüyor ve yazdıklarında ülkenin bir darbeye sürüklenmesinden endişelendiği ortaya çıkıyor. Sene 2010, Cumhuriyet tarihi boyunca TBMM’ne gelen tüm dilekçe ve evrakların 1980 darbesi döneminde imha edilmiş olduğunu öğreniyoruz, bütün bir yazılı tarihin yok olduğunu. Unutuşun dikenli yataklarına uzanmaya çoktan ikna edilmiş insanların o yataklardan hiç kalkmamaya karar verecek hale getirildiği aşamada mıyız yoksa?

Eternal Sunshine of the Spotless Mind filminde anılar silinmekten kendilerini kurtarmak için beynin en gizli kuytularına kaçarlar. Filmin erkek kahramanı unutmak istemediğini fark ettiği sevgilisini çocukluğuna taşır, onu ulaşılması en zor yerlere götürürse silinmekten koruyacağını düşünür. “O zaman, utancına götür beni” der sevgilisi. Çünkü öyle derinlere gizleriz ki utancımızı, bastırdığımız tüm diğer duygularımızla birlikte bilincimize ulaşmaması için önüne setler çekeriz.

YAS TUTARKEN UNUTMAK

İnsanın her türden kayıplarının ardından, bu kaybın iç dünyasında yarattığı çalkantılar ve gerçeklik arasında bir uyum sağlama süreci, yas olarak adlandırılmaktadır. Yasın sağlıklı bir şekilde yaşanması, insanın yoğun bir şekilde kapılabildiği inkar, çaresizlik, öfke ve keder duygularından çıkarak kayıplarını geleceği olmayan anılara dönüştürebilmesi, önünde uzanan hayatı nasıl geçireceğini de belirlediği için büyük önem taşımaktadır.

Çeşitli sebeplerle yasın gerektiği gibi yaşanamaması durumunda psikiyatride komplike yas olarak adlandırılan bir durum ortaya çıkar. Kişinin yaşam enerjisini tüketen ve olması gerektiği gibi hayatın içine girmesini engelleyen komplike yas hali genel olarak, kişinin duygusal durumu, kaybedilen ilişkiye has özellikler, kaybın ortaya çıkma şekli ve koşulları ve son olarak da kaybın ardından duygularımızı yaşama ve ifade etme durumunda kaldığımız ortamın özellikleri ile ilgilidir. Son iki koşul insanın içinde yaşadığı toplumla doğrudan ilişkiye sahiptir. Kederlenmek ve kaybımızla yüzleşebilmek için cevaplara ve zamana ihtiyaç duyarız.

Gündemin bu kadar hızlı değiştiği, daha yeni yaşanmış bir kaybın yasını tutamamışken üzerine bir yenisinin bir yenisinin daha eklendiği, üstüne üstlük değil cevapların soruların elimizden alındığı bir belleksizliğe sürüklendiğimiz bir ortamda, yaslarımız çözülememeye yazgılıdır. İnsanlar kayıplarının yasını tutup hayata yeniden dönebilmek yerine, kayıplarını unutmak durumunda bırakılmaktalar. Kimilerimiz için ise yaşadığımız çaresizlik ve utanç, yasını tutabilmek için çözmemiz gereken ne varsa en derinlere gömüyor. Oysa ki kayıplarımızla ve utançlarımızla yüzleşebilmeliyiz. Sarıp sarmalayıp tedirgin ruhlarına ilaç olmak varken sırtından kurşunlayıp kaldırımlara serdiğimiz güvercinlerin utancıyla, yıllardır aynı kahvede çaylarımızı yudumlamışken üstlerine taşlar yağdırılan komşularımıza “durun, gitmeyin” diyememenin utancıyla… Her şeye rağmen unutuşa direnenler var aramızda ama onların çabaları da sanki giderek sadece hatırlama pratikleri oluşturabilmekle sonuçlanıyor.

Ne türden olursa olsun, belli bir yaşantının akla uygunluğundan emin olabilmek için zihin, onu daha önceki deneyimlerin oluşturduğu bir bağlama dayandırmak zorundadır. Buradan yola çıkarak başlangıç niteliği taşıdığını düşündüğümüz olayların bile, geçmişte olup bitenlerin anımsandığı bir an içerdiği sonucuna varabiliriz.

BİREYİN BELLEĞİNDEN TOPLUMUN BELLEĞİNE

Toplum kuramcısı Maurice Halbwachs, tek tek bireylerin anıları ve toplumsal bellek arasında da buna benzer bir ilişki olduğunu öne sürmektedir. Halbwachs’a göre topluluklar bireylere, içine anıları bir yerlere yerleştirdikleri çerçeveler sunar ve anılar sanki bir haritaya işaretlenir gibi toplumsal belleğin kılavuzluğunda bireylerin belleğine yerleşir. Toplumsal bellek söz konusu olduğunda üzerinde en çok durulan kavramlardan biri, bu bilgilerin kuşaklar arasında nasıl aktarıldığı ve aktarılacağı sorusudur.

Elbette ki ilk akla gelen, alışkanlıklar, gelenekler, şarkılar, atasözleri, anıtlar, müzeler ve kitaplar yoluyla bilgilerin kuşaktan kuşağa iletilmesidir. Paul Connerton, özellikle anma törenleri ve bedensel pratiklerin toplumların anımsamasında önemli role sahip olduklarını vurgular. Burada bahsedilen, belki de yüz yıllar boyunca tekrarlanılarak aktarılan, araçsal eylemler olmaktan çok dile getirici özellikte ve gerçekleştirenlerin yaşamına değer ve anlam kazandırma gücüne sahip değişmez ritüellerdir. Dini törenlerin pek çoğu bu tür törenlere örnek olarak ele alınabilir.

Kayıplarımızın ardından onları hatırlamak ve hatırlatmak adına düzenlediğimiz törenler ise bir bilginin aktarılmasındaki sürekliliğin sağlanması açısından bu törenlere benzerlik taşısa da, biçim ve içerikleri farklılık göstermektedir. Psikolojik isteklerimizi ve çatışmalarımızı temsil etmeleri için hayatın pek çok aşamasında, pek çok anlam yükleyerek nesneleri kullanırız. Komplike yas yaşayan kişilerde de, kaybettikleri kişiler ve ilişkilerle bağlarını bir anlamda sürdürebilmek için çeşitli eşyaların kullanıldığı izlenmiştir. Psikanalist Vamık Volkan’ın “bağlantı nesneleri” olarak adlandırdığı bu eşyaları, kaybettiklerimizden kalan ve anı değeri taşıyan eşyalarımızla karıştırmamak gerek. Ölen annemizden kalan yüzüğü hiçbir sıkıntı hissetmeden taşıyabiliriz üzerimizde. Bağlantı nesneleri ise genellikle ne gözümüzün önünde durmasına ne de ortadan kaybolmasına dayanamadığımız, kaybımıza dair yaşadığımız öfke ve kederi üzerinde taşıyan nesnelerdir. İşte kaybettiklerimizin hatırası için düzenlediğimiz törenlerin, çözülmeyen, çözülemeyen yaslarımızla birer bağlantı nesnesine dönüşmesine izin vermememiz gerek. Eğer anma törenleri ölümün dondurulduğu anlar olarak kalırsa anlamsızlaşacak ve giderek sadece şekilsel kısmı aktarılan toplantılar haline gelecektir. Tıpkı İstiklal Marşı’nı “o-be”, “nimmilletimin” diye öğrenen çocuklar gibi. Hatta belki de hala öyle söyleyen yetişkinler… Amaç hayata aktarılamadıkça yıldönümleri, sadece acılı insanların bir araya gelip dertlerini tazeledikleri, birbirlerinin varlığından teselli bulup bir sonraki buluşmaya kadar yaralarının üzerini örttükleri buluşmalardan ibaret kalacaktır. Ne yitirdiklerimiz ne de geleceğimiz bunu hak etmiyor.

Katillerin kahraman gibi karşılandığı “Birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde” ülkesinin, sonsuzca yineleyen karşılıklı ayna yansımaları gibi devletin içinde devlet, yargının içinde yargı yanılsamaları ile gerçeklik algıları çarpıtılan, her yeni güne yeni kayıplarla başlayan, tutamadığı her yasın utancını beyninin ve yüreğinin derinliklerine gizlemek zorunda bırakılan biz vatandaşları, belleksizliğe ve eylemsizliğe tutsak ediliyoruz. Toplumsal belleğimizin aldığı her darbede, anılarımızı iliştirebileceğimiz çerçevelerimiz de dağılıyor. Böylesine bir dağılmışlığa bulanmış insanların yaslarını çözmeleri ve hayata katılmaları nasıl beklenebilir? Tüm bunların gerçekleşmesinde yöneten kesime elbette çok iş düşüyor ve ne yazıktır ki böyle bir ortamda bunu bilmek insanı daha da umutsuzluğa itiyor. Bize düşense belki de ilk önce bu umutsuzlukla baş etmek. Annesinin kaybının ardından yaşadığı ağır yas dönemini ve umutsuzluğun içinden çıkışını A Book About My Mother’ da anlatan Toby Talbot, hayata yeniden dönüşünü şöyle döker kelimelere: “…Dünyaya parça parça yeniden giriyorum. Yeni bir dönem. Yeni bir beden, yeni bir ses. Kuşlar uçarak, ağaçlar büyüyerek, köpekler kalktıklarında koltukta sıcak bir yer bırakarak beni avutuyorlar…” Bize ait olmayan utançların ağına düşmeden ama sessiz kalıp, görmezden gelip, unutmuş gibi yaşamanın çorak utancına da bürünmeden; çocuklarımıza sadece acılı öfkemizi değil, dostlarımızın bizim için ısıttıkları koltukları ve bir daha hiç uçamama pahasına da olsa sokaklarımızda bizimle dolaşmayı seçen güvercinlerin cesaretini de aktararak başlayabiliriz umut etmeye. Başlamalıyız…Şiddet görünür olduğu kadar belirsiz bir sis perdesinin ardına saklanarak adına hayat dediğimiz bu çatı dahilinde kötücül yüzünü ısrarla göstermektedir. İzansızlığın olağana teslimi, normalleştirilmesi çabası karşısında elimizdeki imkanları sonuna kadar kullanarak esas olanın, bize lazım gelenin sağduyu olduğunu idrak ettirmemiz gerekmektedir. İş bu noktada. Öyle bir zirveye ulaşmış durumdayız ki, ensesi kalın büyüklerimizin sundukları haber bültenlerinde, paylaştıkları veciz sözlerinde!, attıkları hemen her manşette, hıncı aleladesinden, en can yakıcısına kadar pek çok detayla özümseyebilmemiz sağlanmaktadır. Göze göz söylem, eylemlerinin yanında hiç değilse insan bir parça da olsa artık olması gerektiği kadarıyla, bir çıkar peşinde koşulmadan anlamanın, barışın dilinin tahsis edilebilmesinin yollarını arayaduran insanlara verilen değerlerin toptan olarak aidiyetlerinden, görüşlerinden dolayı peşinen yaftalanmış hallerde değil yapabildikleri, ulaşmak için mücadele ettikleri doğrulara daha fazla kulak kabartarak verilmesi gerekliliğini karşımıza çıkartmaktadır. Her dönemeçte birbirinden açıkçası pek farklı olmayan güruhların yıllardır yapmaya devam ettiklerinin karşısında nasıl bir yol takip edebiliriz. Bıkmadık mı hemen herkesi belirli bir kefede değerlendirmekten, acımasızca hedef haline dönüştürmekten, bütün bunları yaparken kendilerince öznel olarak adlettikleri aynı mutlak doğrulara habis bir tutkuyla beraber sımsıkı bağlı kalmalarındaki inatlara sahip çıkılmasından? Birbirlerine karşı demedikleri lafıgüzafı işttirmedikleri hakareti bıraktırmadan yine de bu toprakların bütünlüğünü amaç edindiklerini nasıl koca yalanlarıyla, oluşturdukları şiddet iklimiyle beraber inanmamız beklentisinde devam edebilirler? Nasıl bu kadar zamanda bir arpa boyu yol alamıyor olmamıza rağmen birşeyleri başarıyor olduğumuz yanılgısına devam edebiliriz? Biz, siz, öteki olarak ayrıştırılmaya, listelerde boy göstermeye, adları anılanların belirli bir bağlam etrafında yeni öteki olarak sınıflandırılmasındaki itina karşısında bizler neler yapabiliriz? Daha fazla konuşabilmeliyiz? Boşa kaybedecek vaktimizin çoktan tüketildiğini idrak ederek, hezeyanlarla, çelişkilerle yolumuzu düze çıkartamayacağımızı en önemlisi de birbirimize karşı asgari sorumluluklarımızı yerine getirmeyeceğimizin bilinir kılınmasına uğraş vermeliyiz. Sessizliğin kapsamı altında susarak, görmezden gelmeye devam ederek bütün bu yıpratıcı hallerin dışına çıkamayacağız. Keskinliğiyle sivriltilen uçların birgün hepimize zarar vereceğinin bilinirliği üzerinden şekillendirmeye çalıştığımız Deuss Ex Machina’nın geçtiğimiz Pazartesi akşamı canlı olarak yayınlanan bölümünde bütün bu kapsamsallıktan hareketle sözler sarf etmeye gayret ettik. Her daim aynı yerlere oynamaktansa farklı yönlerde olup bitene kulak kabartmak konusunda ısrarcıl olmaya, mümkün mertebe kakafoni içerisinde işitilmez kılınanlara dair söyleyeceklerimiz Makina’nın çehresini de geliştirmeye devam ediyor. Anlamlandırmak istediğimiz hayatın kendisinde ne kadar da acemi kalmaya devam ettiğimizdir. Geliştirmek yerine birşeyleri, kendimizi sağlama aldıktan sonrası için en ufak bir yardım çabasına zihin yormadığımızın idrak ettirilesi suretlerini müzikle pekiştirerek sunumlandırmaya gayret ettik. Müzik ilk günden bu yana Deuss Ex Machina’nın hakikatlere ulaşmak için bir araç olarak görmeye çalıştığı, sözün tamamlayıcılığını mümkün kılan bir olgu olarak yerini korumaya devam etmektedir. Devamlılığını da sağlayabileceğimiz müddetçe de bu istikametten sapma olmaksızın yeni eklentiler ve geliştirmelerle beraber söze söz katmaya devam edeceğimiz gerçeğidir. Kısa seyrüsefer içinde öğrenebildiğimiz yegane şey olan konuşabilirliğin ne kadar gerekli ve uygun an bulunduğunda nasıl bütün yekparelikleri bertaraf ettiğini gözlemleyebileceğimiz bir birikimi edinmek bu satırların sahibi olan bizlerin en büyük kazanımı olacaktır. Enstrümantal yetkinliğiyle beraber kendi özgün ses kolajının peşinde ilerleyen bir prodüktör olma çabasındaki Aaron Martin’i, Under The Spire etiketinden John McCaffrey aka Part Timer ile ortaklaşa gerçekleştirdiği Grass Rewound kaydının öncüllüğünde sizlere sunuyoruz. İlintilemek, detaylandırmak istediğimiz söz / müzik ikilisinde epeyce yol almamızı sağlayabilecek kadar çetrefilsiz yalın bir üreticinin sizlerle buluşması temennisiyle.Yaşadıklarımız tarumar edilmiş anın içerisinde aldığımız yaralar berelerle beraber, istikarlı bir biçimde kendine yeni yönler bulan bir muhtevityatı içerir. Öğrenmeye çaba sarf edildikçe doğruları, yapma gayretine düştükçe istediklerimizi nasıl duvarlara çarpa çarpa ilerliyorsak gün gelir devran döner daha olumlusuna ulaşmak bu zehirlerin körlemesine akıtıldığı dünyada mümkün olacaktır. Mühim olan ise biriktirilmiş inancı diri tutabilmek, mühim olan sese ses katabilmek, mühim olan hayattan aldıklarımızı sadece kendimize yontmadan daha makulun ne olduğu konusunda çabalayabilmek, mühim olan insansı kaygılarımızın hepimiz için geçerli olduğu idrakına ulaşabilmektir. Müzik bu bağlamda, dirayetimizin kırıldığı, acılarla yüz yüze kaldığımız, neredeyse tek başımıza bıraktırıldığımız kırılma anlarında bizi bu hayatta tutunmaya devam ettireni sağlayan bileşkedir. Sesin dahilinde sunulagelenlerin aslında düz bir arka fon oluşturmasının ve eğlendirici öğeler içermesinin yanında farkında olmadan ektiklerimizi biçtiğimiz, kulağımıza ulaşanların arasında tahayyül etmeye gayret ettiğimiz açmazlarımızı okumaya imkan sağlayan bir yetkinlik saklıdır. Dinlendikçe müzik, ait olunan yaşamlarımızın kıyısında nelere maruz kalmaya devam ettiğimizi de, nasıl birbirimize karşı anlayışsızlığımızı sürdürmeye olabildiği kadarıyla inat ettiğimizi yaşadığımız körlükleri hatırlatan bir öğedir. Kulak kabartmasını bilenler orada nakledilmek istenenlere dair en teferruatsız yanıtları bulabilir. Ne bir ambalajlamadır bu ne de pus içerisinde bizleri bekleyen sorun yumaklarının can sıkıcılığı ve çokluğunun nefes almayı imkansız bırakan konumlandırması. Hemen herşey için yol gösterici olarak da değerlendirebiliriz müziği. Işıksız kaldığımızda, en gereksinim duyduğumuz anlarda yanımızda kimseyi bulamadığımızda, türlü çeşit karaşınlıkta müzik varedilmiş dar alanların dışını keşfedebilmeyi mümkün kılar. 30 yaşındaki Aaron Martin’in müziğini de ilk elden bu verilerin ışığında yol gösterici birer kaynakça olarak sunmak pekala mümkündür. Çoğunlukla bölük pörçük parçalarda kalan anılarımızı tazelememize imkan sağlayacak kadar yetkin ses öğeleriyle şekillendirilmiş yönü ve girizgahının bu anlatım ile ifade verilemeyecek biçimde derinleşebildiği bir müziğin mihmandarıdır Martin. 11 yaşında gitar ile tanışmasından bu yana sürekli olarak kendini geliştirmenin yolunu farklı olan sesleri türetebilmek üzerinde ilerletmekte olan, müzikal seyyahlığını hayatın ta kendisinden başlayarak çeşitli kademelerde edindikleriyle yeniden yeniden kurabilen bir prodüktör karakteri karşımıza çıkartmaktadır. Ailesinin Amerika’nın içlerinde sürekli seyyahlığının, Aaron Martin’in müziğinin yaşadığı yerlerden sesler barındıran bir kurgulama biçemini karşımıza çıkarttığını da ilave etmeliyiz. Bir ucu folk sınırlarını irdelerken, prodüksiyonların diğer kısmında drone hüzmelerini duyumsayabilmek mümkündür. Bir yandan sessiz sakince ilerleyen bir kurgulama hasıl olurken öte yanda kullanmakta giderek mahirleştiği çello’nun tek başına nasıl da kudretli bir müzik aleti olduğu konusunda önermelerini yüksek perdelerden seslerle beraber ilintileme gayretine kulak kabartılır. Foxy Digitalis adlı alternatif ses kaynakçasında Brad Rose’a verdiği röportajda değindiği üzere başta kendisi için ürettiği seslerin bir süre sonra başkalarının da ilgisini çekebilmesinden hareketle devamlılığını getirmiş, hayata dair notlar imlemeye, geride bırakmaya çaba eyleyen bir portre karşımıza çıkar. Avusturalya’lı alternatif sesler odağı Preservation etiketinden 2006 yılında yayınlanan debut çalışması Almond ile seyrüseferinin ilk örneklerine kulak kabartma imkanını yakalarız.Çello’nun yanısıra banjo’dan, piyano ve glockenspiel’e kadar pek çok enstrümanın bizahati Aaron Martin tarafından çalındığı, herhangi bir bilgisayar desteği olmadan kotarılan bir kayıt olur Almond. Ses yüzeylerinin minimalist yaklaşımlara yakındurduğunu ilk olarak söylemeliyiz. Basitliğin sınırları daraltmadığı aksine pek de farkına varılmayan sesleri dinleyene buluşturabileceğine dair yetkin kurgu ve biçimler ihtiva eden bir yapı kulağımıza ulaşır. Albümün hemen başında yer alan Karl Rove bir ağıt havasında sükünetli, sakince bir girişi gerçekleştirir. Saha kayıtlarından edinilmiş gündelik seslerle akordeyon’un sekteye uğratılmadan atonal yapılandırmasına evsahipliği yapan Canopy hem yaşanılan anı, hem de geçmişte bırakılmış olanı tekrardan zihnin süzgeçinden geçirmeye imkan sağlayan bütünlüğü ile beraber albümdeki deneysel izleğin öncülü olur. Chihei Hatakeyama, aAirial, Montag vd gibi elektronik ses sentezlerinde elektro akustik kurgulamalarla haşır neşir olan üreticilerle benzer paydada yol alan Kentucky, ismin çağrıştırdıklarından farklı bir ses kurgusu ortaya çıkartır. Bare Hands gibi kısa süresine karşın melankolik yansılar sunan örnekler kaydın devamlılığını sağlayan bir zaman metaforu etrafında biçimlendirilmiş geçmişi duyumsatan örneklemeye çatılık yapar. Çello’nun parçanın yapısını oluşturduğu kompoziyonun etrafına iliştirilen çocuk oyuncaklarından alınma ses kesitlerinin duyulduğu, bir çemberin içerisinde sürekli olarak aynı yere geri döndüğümüz intibasını uyandıran gerçekliğin karşısında düşlerin önemini açıklayıcı bir biçimde işleyen The Ducks Are Just Sleeping ve hemen hemen aynı odağın banjo ile tertip edilmiş halinde daha düşük bir tempo ile kurgulandığı The Bike Police gibi nevi şahsına münhasır vurgulamaların dinlenebileceği bir ilk kayıt gerçekleştirir Aaron Martin. Le Bateau-Mouche albümün finalinde tüm bu mizansenleri birbirlerine bağlayan drone hüzmelerinin ses kabarcıklarıyla sağlandığı, çello’nun klasik müzik dışında da çokça işlevsellikler sunabilen bir enstrüman olduğunu kanıtlayan parçayla finale ulaşırız. Bu girizgah kaydını takip eden ve bir başka takipçisi olmaktan kıvanç duyduğumuz zor beğenilere hitap eden müziklere imzasını yaptığı kayıtlarla kulakların pasını silen Rutger Zuydervelt ya da Machinefabriek ile ortaklaşa yayınlamış olduğu Cello Recycling cd-r’ı sanatçının müziğinin yapısı hakkında da tertemiz bir bakışım ortaya çıkartacaktır. Zuydervelt’in bir sanat etkinliği için yeniden dönüştürülebilir başlığı altında Aaron Martin’den edindiği çello kayıtlarını yeniden kendi drone eşiğinde düzenlediği parça ile çalışma açılır. 12 dakikaya yaklaşan süresi dahilinde bu içinde çıkamadığımız iklimin sertliği gibi yekpare ama nefes açıcı aralıklar barındıran bir bütünsellik dinleyiciye sunulur. Büyük paydanın Machinefabriek mahlasıyla müzik yapan Zuydervelt’in karakteristik drone kakafonisinin çarpıcılığı da söz konusudur. Aaron Martin’in 3, 5 ve 6 numaralarıyla adlandırılmış çello kesitleri o uzun versiyonda duyamadığımız halleri, yaşamın kendisinde gördüğümüz çat diye yüzümüze kapatılan kapıları, birbirilerini anlamak dışında pek de birşey yapmalarına gerek olmayan insanların nasıl daha fazla kendilerine sorunlar edindikleri, güncelliğin hızında çok fazla şeyi gözden çıkarttığımızı hatırlatan birer kartpostal oluşturulur. Şimdili zamanın insanına gönderilmiş hiç değilse bu seferlik bir mola hakkını kullanın, külahınızı önünüze alın biraz düşünün der gibi inceden bir ironi beslemesiyle beraber. Her kısa yapı aynı zamanda Aaron Martin’in önceki kaydında sathın içeriğinde eritilip farklılaştırılmış olanı sade bir biçimde sunumlandırıldığında da etkisini yitirmediğini kanıtlayan birer önermedir.2008’de Preservation etiketiyle yayınlanan River Water albümü bu istikametin takipçisi olan, seslerin dünyasında farklı rotalar keşfetmek isteyenlerin imdadına yetişen bir diğer yetkin önerme olarak dinleyicilere sunulur. Hemen hemen tüm enstrümanlar ve onlarla beraber yaklaşık 33 adet alet-edevat ile kurgulanmış olan çalışma herşeyden önce deneysel müziğin ruhu nasıl okunabilmeli sorusunu net biçimde yanıta kavuşturan bir çalışmadır. Aaron Martin’in ses yüzeyleri kasvetin gündelik dilde yer edinmiş hallerine karşı verilebilecek en hakikatli yanıtları ihtiva eden önerileri sunumlandırır. Bileşen oldukça sade tutulmasına, muhteviyata eklenen seslerle minimal bir ses kompozisyonu yakalanmaya özellikle dikkat edilmesine karşın bir bütün olarak soru sorduran bir kurgulama kulağımızdadır. Her ton ve detayla beraber cümleler birer ikişer zihinde belirginleşmeye, anın getirdiklerinde nasıl kendimizi konumlandırmamız gerektiğine dair kısa hikayeleri keşfedebileceğiniz yapılar River Water albümünü kısa yoldan bir başucu kaydı haline dönüştürür. Neredeyse sessizlik sınırlarında başlayan Alison katedilen mesafe boyunca (dinlenilen süre) inişleri çıkışlarıyla bir ses enstalasyonundan yorum kazandırılarak hüzünlü bir melodrama dönüşümü simgeleşetiren bir giriş gerçekleştirilir. Jozef Van Wissem’in dikkatle dinlendiğinde vurgun yedirtebilen etkileyici kolajlarının, parçalarının paralelinde ilerleyen Sisters ağıdımsı havanın duyumsanabileceği bir örneği teşkil eder. Daha önce adını andığımız kayıtlardan farklı olarak deneysel avantgarde cazın deneyimlendiği gürültü kavislerinde glockenspiel ile sahnenin bambaşka bir yörüngeye itinayla çevrildiği Moon Jellies, albümün doruk noktalarından birisi olan endüstriyel ses sinyalleri ile çello’nun buluşturuldukları bembeyaz bir atmosferin müziği Tire Swing gibi yetkin önermeler kaydı kişiselleştirilebilir olmasının yansıra bir deneysel kurgular arası geçişkenlik sağlayan denemeler toplamından mürekkep olduğu sonucuna götürür bizleri. Vokal kesitleriyle beraber durağan tonun ötesine geçmeyi mümkün kılan kilise orgunun kompozisyon içinde yerini aldığı Trees Are Smoke parçasıyla bu tahliller dizgisi, ses damıtımı nihayetlenir. Aaron Martin’i ilk olarak hangi kayıttan takip edilmeli sorusuna yanıtı yeterince iyi bir biçimde veren, River Water geleneksel elektro-akustik’le çağdaşı deneysel müzik formunun birleştirilebilirliğinden hayata bakar. Bakşımımızı derleyip toparlayabilmemize vesile olur. Avusturalya’lı sanatçı John McCaffrey aka Part Timer’le (remiks düzenlemelerini hazırlar) mobeer etiketi için Seed Collection adında ambient tonları ile damıtılmış folk müziği icrasını gerçekleştiren Aaron Martin’in ortaya koyduğu ses yelpazesinin genişçe bir açıdan çözümlemesini barındıran, yine sınırlı sayıda basılmış örnekler arasında temininin elzem olduğunu düşündüğümüz bir kurgu toplamı ortaya çıkartılır. Özellikle Nureyev parçasına ve bunun Part Timer düzenlemesine kulak vermenizi öneririz. 200 adetlik toplam baskı adetleriyle Under The Spire etiketinden yayınlanmış Grass Wounds ve hemen akabinde Part Timer’in yeniden düzenlemeleriyle oluşturulan Grass Rewound kayıtlaryla ilgili notlarımıza geçelim. Kompozisyonların daha sadeleştirilmiş ve neredeyse kristal berraklığa kavuşturulduğu hiçbir sesin diğerinden baskın çıkmadığı dönemeçlerle tanımlandırılabilecek, katman katman ilerleyen bir enstalasyonu Grass Wounds’un biçimsel yapısını belirginleştiren bir tümce olacaktır. Bu mücadele, bu koşturmaca ve bu hayhuy içinde unutmaya başladığımız, kendimizi kandırmaya devam ettiğimiz şeylerin nasıl yanı başımızda kalmaya devam ettiğini, sadece görmek istemediğimiz, yeterince konsantre olamadığımız için farkına varamadığımız zincirleme hataların açmaya başladığı yaraların büyüklüğünü zihne işleyen bir kurgumasal kulaklara ulaşır. Nasıl olmasın ki? Dönemeçler ve parçalar birbirleri içerisinde o kadar milimetrik resimler karşımıza çıkartmakta ki anın tüm kaçırdığımız öğelerini fark edebilmek mümkün olacaktır. Çello’nun damardan drone blues ağıdına dönüştüğü Terrace, neo klasik müzik içerisinde değerlendirilebilir Climbing Into Water, üzerimize serpilmiş ölü toprağının yadsınamaz acı ve sair unsurları fark edemiyor oluşumuza dair başlı başına ağır roman olan Gravel Scar ve post rock’ın çello gibi karakteristik bir enstrüman ile değişik bir yorumla kulağa sunulduğu örneklem Breath Of Embers ile Aaron Martin’in dünyasından başka eşiklerin kapılarına ulaşırız. Part Timer’in yapmış olduğu düzenlemeler de bu istikamet üzerindeki kapıların ardılında nelerin bizleri beklediğine dair yetkin ses buluşturmalarına evshipliği yapar. Mikro tonlu ambient titreşimleriyle başlayıp drone blues havasının giderek bir free-folk haline dönüşümünü simgeleştiren Terrace (Grand View) ile kısaçalar açılır. Sisli havanın parçanın en az orjinali kadar tesirini sürdürdüğü Climbing Into Water (Drowned), dört dakika içerisinde bir yaşamı en başından sonuna kadar nasıl anlatabiliriz sorusunun yanıtı olarak epeyce uzun bir süre dinlenildikten sonra benliğinizde resmen yer edinen Gravel Scar (Dried Blood) gibi nükteli, sert tonlu ambient vurgular kaydı tekrarlara düşülmeden iyi bir müzik akışı sağlanabileceğini kanıtlayan bir yapı oluşturur. Breath Of Embers (Asthmatic), Deuss Ex Machina programında yer verdiğimiz, 22 dakikalık kurgunun en üst noktası olduğunu rahatlıkla iletebileceğimiz ruhun derininde birikmiş tüm yaraların görünür kılındığı, çok az yapım için kullanabileceğimiz zamanının ilerisinde bir türetim Breath Of Embers (Asthmatic) ile kaydın sonuna ulaşılır. Öte yandan tek tek yapıların içeriği üzerinde uzunca emek vermiş olan Part Timer’ın da Breath Of Embers (Asthmatic)’ı yarattığı yeni elbise bir zamanların trip-hop müziklerinde aşina olduğumuz sorgulanabilirliği yeter ki cesaretiniz biraz olsunun altını kalınca çizen bir önerme olduğunu da ekleyerek son parça olan Grass Wounds (Epilogue)’a ulaşırız. Akustik enstrümanların oluşturduğu drone ses bütünlüğü tadımlık değil, uzunca bir süre dinlenmesi gerekli olan bu emsal kaydın yeniden play tuşuyla buluşmasına yardımcı olan bir sondur. Her dinlenildiğinde başkaca anlamlar yüklenebilecek, her seferinde sorulan sorulara dair net yanıtlar bulabilmenize yardımcı olan bileşenler sunan Aaron Martin’in bulabileceğiniz bütün diğer çalışmalarıyla beraber itinayla dinlemenizi, yüreğinizin gerçek sesini duyumsamanızı salık veririz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Unutuşun Dikenli Yatağı – Serap ERDOĞAN – Kronik Muhalif
Barış Akdi İmzası – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2
Vicdanlı ve Adil Bir Ülke İçin – Mithat SANCAR – Taraf
Uğursuz Gün, Uğursuz İşler – Nuray MERT – Radikal
Mumcu Dink’in Mezarı Başında... Dink’in Ölüsü 3 Yaşında – Umur TALU – Habertürk
Tekel İşçileri ve Hrant – Ece TEMELKURAN – Milliyet
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Biz Ermeni Öldürürüz! – Gülcan Ç. – Serbest Yazarlar
19 Ocak’ta Ne Gördüm? – Cüneyt UZUNLAR – Açık Koyu
İz Bırakanlar – Dink ve Mumcu : İki Ortak Yazgı – Sinan KAZAK – Kronik Muhalif
Köpekler Çölleri Aşar Da Gelir – Alp – Stalker
Ajans #1 – íí – 13Melek
Bir İktidar Tekniği Olarak Linç – Mutlu ARSLAN – Birgün Pazar
... – Proscenium Arch
Bir İhtimal Daha Var. O Da Balyoz Mu Dersin? – Seviyesiz İnsan – Seviyesiz Siyaset
Müzik = İlaç – Tolga – Çöpkuşağı
Keiji Haino & Yoshida Tatsuya – Uhrfasudhasdd Albüm Tanıtımı – Urufixx – Undomondo


Aaron Martin At Myspace
Aaron Martin At Last.FM
Aaron Martin At Virb
Aaron Martin At Preservation Records
Aaron Martin Interview – Brad ROSE – Foxy Digitalis
Aaron Martin Special At Fluid Radio On Mixcloud
Aaron Martin Live At Dwars 22 May 2009 On Dwars Blog
Aaron Martin / Part Timer – Grass Rewound At Boomkat
Part Timer At Myspace
Under The Spire Recordings Official
Lena Chamamyan Official
Lena Chamamyan At Myspace
Lena Chamamyan At Incognito
Isabel Bayrakdarian Official
Isabel Bayrakdarian At Nonesuch
Soprano Keeps Songs Of Armenian Heritage In Her Heart – John KAPPES – Cleveland.com
AKN Ensemble Armenian Official
Kronos Quartet Official
Kronos Quartet At Myspace
Kronos Quartet At Nonesuch
Birol Topaloğlu Resmi Sitesi
Lazca’dan Başka Bir Dil Yok Gibiydi – Arzu Haksun GÜVENİLİR – Radikal

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – makina10.45[nospam]gmail[dot]com – Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Blind Justice – Mathiole
Mathiole’s Flickr Page

Görsel 2 ve 3 Radikal Gazetesi
Aaron Martin Photos Courtesy From Below Listed Web Site:
Aaron Martin’s Myspace Page

>>>>>Poemé
Güvercin Kasapları – Tahsin SARAÇ

Yel ulur kar tozdurur bir kış
Yazı yabanda şu sıra içimiz.
Oysa sevmelerin ustasıyız biz
Bir de alçaklıklarla kavganın.
Alıcıkuş kesiliriz ve de ense kökünde
Göğsümüzdeki o sıcak güvercini
Kara dirgen elleriyle
Boğmaya kalkışanların.

Neden, güvencin kasapları, barışımıza kan bularsınız
Öyle kötüsünüz ki
İki gözden dört ölüm bakarsınız.

Tabanca gibidir tabanca
Sevgilenmemiz de vuruşmamız da
Ya yürek dalında patlar
Ya da bir alın çatında.
Ne ki çok kez dalaşmaktansa
Acıdan yükünü tam almış
Güçlü bir katır gibi
Vururuz yalnızlık yokuşumuza.

Neden yolunuz bu denli ıramış güzellikten
Öyle bataklıksınız ki
Bir çiçek düşü bile geçmemiş içinizden.

No comments: