Sunday, February 28, 2010

Deuss Ex Machina # 289 - Because Our Lie Breathes Differently

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_289_--_Because Our Lie Breathes Differently

22 Şubat 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Balmorhea – Constellations (Western Vinyl)
>1<-Dakota Suite-Things We Lost Along The Way (Karaoke Kalk)
>2<-Dakota Suite-Very Early One Morning On Old (Karaoke Kalk)
>3<-Balmorhea-Winter Circle (Western Vinyl)
>4<-Balmorhea-Night Squall (Western Vinyl)
>5<-Under Byen-Protokol (A:larm Music)
>6<-Under Byen-Kapitel 1 (A:larm Music)
>7<-Syntaks-Twentytwohundred (Ghostly International)
>8<-Syntaks-Buio Omega (Ghostly International)
>9<-Mr. Projectile-Leaving Burning Man (Semisexual)
>10<-Mr. Projectile-The Sacrifice (Semisexual)
>11<-Raskolnikov's Dream-Uriel (Self Released)
>12<-Raskolnikov's Dream-Horse (Self Released)
>13<-My Brightest Diamond-Of Fear and Wonder (Asthmatic Kitty Records)
>14<-My Brightest Diamond-To Pluto’s Moon (Asthmatic Kitty Records)
>15<-Ellen Allien & Apparat-Do Not Break (Joe And Will Ask? Unofficial Remix) (Bootleg)

Because Our Lie Breathes Differently (289) – Kayıp Otobanda Bir Çığlık Yankılanmaktadır. Duymamazlıktan Gelinemeyecek Kadar Yüksek Perdeden. İçeriğimiz Dönüşmeye Devam Ederken Bir Yandan Unuttuğumuz Hakikatlerin Geri Dönüş Sinyalleridir Sessizliği Darma Duman Eden. Pusun Kasvetli Kapsayışında Daha Bir Sert Gürleyen. Yokolmanıza Ne Kaldı Ki Daha Yalanlara Tutunmaya Devam Ediyorsunuz Diye İşitilen. [İsimsizlerin Yazıtları-XCV]

>>>>>Bildirgeç
“Bir insan, kilitli olmayan ama içeri doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa odada hapistir.” Ludwig Wittgenstein

Yanılgıların giderek esas resimden uzaklaştırdığı, doğrunun paramparça edilmiş cam kırıklarının ışıltılı yansısında hayal meyal görünürlüğünü sürdürdüğü, kimin neden sorumlu olduğunun anlamlandırılması yerine daha çok kopartılan boran fırtınalarının şiddetinde, başkalaşmaya yüz tutmuş olan değişimlerin gerçekleştiriliyormuş olduğuna şartsız sebat etmemizin dillendirildiği yıkıcı bir güncelliği yaşıyoruz. Yaşadığımızı saydığımız şeylerin birer iyileştirme olmadığını aksine daha da fazla karmaşıklaştırılan yapıların içerisinde tıkılı kalmamızın ve alıkonuluyor oluşlarımızın gerçekliğine kapıyı sonuna kadar aralık tutulduğunu belirtmeliyiz. Karaşınlaştırılmış iklim dahilinde aslında konuşulması lazım olanlara bir türlü sırayı getiremiyoruz. Sadede bir türlü ulaşamıyoruz. Varsa yoksa gürültü ve patırtı içerisinde heba edilmekte olan lafazanlıklar, payımıza teker teker eşit parçalarda dağıtılmaktadır. Sözlerin ortak bir çabayla ayrışımı değil bütünleştirmeyi seslendirmesine zemin bıraktırılmadığı bir ortamda sus payı olarak önümüze getirilenlerle avunmamız son kertede talep edilmektedir. Yıllardır konuşulmaz olarak adledilmiş olanların nihayet tartışılıp, düzenlenebilir kılınmasından bu kadar çabuk bir biçimde feragat edilmesi ise düşündürücüdür. Mağlubiyetlerimiz her birimizin hanesine yazılmaya devam ederken niye bu dar alana mecbur bırakıldığımız sonucununa zihinlerimizi yormamız lazım gelmektedir. Nasıl bu kadar ivedi bir biçimde heder olmaya gönüllü olunabildiği, neresinden tutulursa bir yanı eksik yamalı bohça görüntüsünün özenle korunmaya çalışıldığını anlamlandırabilmek gereklidir. Neden işitilmesi öncelikli olanları değil de en alakasız olanlarının gündemi kapsamasına seyirci kalınarak müsammaha gösterildiğini düşünmemiz gereklidir. Bir yerinden doğruya ulaşabilmek için harekete geçmemizin bu kadar önemli bir biçimde karşımıza çıkmasının idrakını bilerek nereye kadar kafamızı kuma gömmeye devam edeceğiz?

Dünün yaşatılanlarının doğru dürüst hesabını sormaya tenezzül etmeksizin, günün şartlarındaki eksikliklerimizi nasıl düz ayağa çıkartabileceğiz? Kendiliğinden birşeylerin değişiklikleri beraberinde getirmeyeceği afakli bir şekilde canlılığını korumakta, elini taşın altına koymayanların sessizlikleri korkutucu bir ivmeyle yeniden tertip edilip düzenlenirken, özden birşeyler katmanın zamanı daha henüz gelmemiş midir? Sözleri işitmekten, konuşmaktan, dile getirilenlerin peşlerine düşmekten, her durumda başkaca şeylere sığınıp esastan uzaklaşmaların önümüzde duran büyük engelleri aşmamızı mümkün kılmayacağıysa bilinmelidir. Sizden yana olanlar, sırf bize yakın duranlar, ötekisine sempati duyanlar, birininin sözünden çıkmayarak, diğerinin boyuna sırtına yeni yükler bindirmekten kendini alıkoymayanların dünyasında anlamamız gerekenlerin önemli bir kısmı, Ludwig Wittgenstein’in tümcesinde karşımıza çıkmaktadır. Bilinçli bir biçimde köşemizde sıkışıp kaldığımız rutinler yeni olağan hallerimiz olarak tanımlandırılmaya ısrarlı davranıldıkça bellek unutmaya mahkum edildikçe daha uzunca bir süre kapının ne yöne doğru açılabileceği idrakına ulaşamayacağız. Sorunları üstüste istiflemekten gayrı hangisinden başlamamız gerektiğini çoktan yadısyor olmamız gibi birbirini tetikleyen bir tablo karşımıza çıkmaktadır. Görünenlerin anlaşılmaz bir şekilde yabancılaştırılmasına uğraş verilmesi, izanın sınırlarının daraltılması neticesinde bugün artık pek çok konuda sıkıntılı bir süreci yaşamaktayız. Ne başladığımız noktadan uzaklaşabilmişsiz, ne de en başında heveslendiğimiz gibi gerçekten bir şeyleri değiştirebilmeyi başarmışız. Makus kaderimiz olarak kendimizi inandırmaya devam ettiğimiz yanlışlıklar ile hala hemhal olmamız ise apayrı bir yazının konusu olarak irdelenmesi gereken bir durum olarak canlılığını korumaktadır. Dünden tecrübe ettiklerimizi, bugün düzenleme gereği ve yeniden yapılandırma isteği duymadıkça hakikatli bir biçimde, yarınların da hiçbirimizi muasırlığa götürmeyeceği mutlak bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.

Ayrışmaya devam ettikçe, birbirimizi tehdit unsuru olarak algılamayı istisnasız sürdürdükçe, kinlere teslim olmanın hatalarına aymadıkça, her taşın altında yine aşina olduklarımızın karşımıza çıkabileceği düşüncesi üzerinde argümanlarımızı geliştirme kolaycılığına kaptırdıkça kendimizi yukarıdaki önerme bir hakikat olarak varlığını korumayı sürdürecektir. Elbirliğiyle o müstesna kapının hangi yöne açılır olduğunu daha uzunca bir süre tartışmaya devam edeceğimiz ise yalın bir gerçektir. Katıcıllaşmaya başlayan söylemlerin kendisinin dozunun günden güne şiddet unsuru taşıması bir yana artık alenen yol üzerinde uyarıların temsilcisi haline devşirilmiş sopaların, tıpkı hata yaptığımızda öğretmenimizin cezalandırmasındaki gibi hınçla sallanmaya devam ettirildiğinin farkına varabilmek söz konusudur. Göstere göstere hizaya çekilmek, sıraya sokulamak istenen sadece düşüncelerimiz değildir, yapılması beklenen öncüllerin yapmaya teşebbüs ettikleri hamleleri daha en başında def etme çabasıdır. Balyoz Darbe Planı çerçevesinde karşımıza çıkan dehşetengiz görünümün üzerine gitmek isteyen kararlılığın askeri vesayetin 12 Eylül 1980 tarihinden başlayarak bu ülkenin üzerine kurduğu hükümranlığa karşı söyleyecek sözü yok mudur? Cesurca netekim paşanın ve şürekasının yapmaya tenezzül ettiklerinin, kendi halkına reva gördüklerinin karşısında, kendisinden hesap sorulmasının vakti gelmemiş midir? ‘Utanılası’ günlerin bu ülkeyi getirip taşıdığı noktanın üzerine durmadan tazelenmiş ölü toprağı atarak, korkularımızın müsebbiplerinden olan isimlerin teker teker adalet önüne çıkartılamamalarının ardılında yatan sebepler 30 sene sonra hala nelerdir? Belleksizliğimize yenik düştüğümüzden planlarda kalmış olandan hakikatlisi yaşamış bir halkın ahvali olarak bizlerin söyleyecek sözlerini kimse işitmeyecek midir?

Yıllarca memleketin korkularla yaşamasına, en ufak bir adım atılma girişiminde bile gölgelerini çekinmeden siyaset sahnesine taşımaktan çekinmemişlerin varlığında, konuşulması gerekli olan hesap sorulabilirlik mekanizması ne zaman işleyecektir? Evrim Alataş’ın Taraf gazetesinde yayınlanan yazısı dahilinde değindiği gibi; “Mademki bir hesaplaşmaya girdik, elimizi ve evimizi temizliyoruz, öyleyse hakikisinden başlayalım derim. Hakikisinden başlayalım ki sürdürücüleri, darbe yapıldığı zaman bu ülkede kimin başına neler gelebiliyor görsünler. Yolu kapatalım, duvarlar örelim, çimentolayalım araları. Geçiş olmasın. Geçmeye kalkışanın üstüne duvar yıkılsın.” diyebilme cesaretini gösterilmesini beklemek hâla mı hayaldir? Uzak bir ihtimal midir? Deyim yerindeyse göstere göstere karanlığa teslim edilen Hrant Dink, Rahip Santoro ve Malatya Zirve Yayınevi cinayetlerinin bir planın farklı unsurları olarak sunumlandırıldığı Kafes Eylem Planı çerçevesinde ucundan kıyısından da olsa bilinenler adaleti aramak isteyenler için önemli bir eşiği teşkil etmemekte midir? Nasıl bir ülkede yaşamaktayız ki bir avuçtan daha az kalmış olan azınlıklara karşı uygulanması düşünülen daha nice eylemin varlığına karşı sesimiz daha gür çıkmamaktadır? Hangi kin ve nefret tohumunun zerresi ve hangi iktidar hırsı böylesi bir eylem planının kayıtlara geçilmesinin fecaatini gözlerden uzakta, fırsat bulunabilseydi gerçekçil kılacaktır? Olguların derdest ediciliğinde adaletin eninde sonunda da olsa tesis edilebilirliği sözkonusu bile olmayacak olmasının ve yıllardır kayıplarının karşısında hayatta dimdik durmaya devam etmekte sabreden, acılarında kardeş olmuş bir avuç ailenin meclis kapısına taşıyabildikleri haklı taleplerinin nihayet evrak numaraları verilerek bir kenarda tozlanmaya terk edilmesinin üzerinden mi çözüme kavuşturulacaktır? Büyükçe sözcükler sarf edilerek toplumsal belleksizliğimizin asli mezarlığında yeni yerlerinin tesis edilmesi midir bizleri bekleyen? Yine yeniden uygunluğu adil bir biçimde tescil edilen. Duymadık, işitmedik diyebilme lüksümüz bu kadar belirgin bir biçimde görünür olanın karşısında mümkünatlar dahilinde midir? Karar hepimizindir.

O kapının ardında hangi çözümün doğru olduğunu tahayyül ederken bir yandan da unutmaya devam ettiğimiz daha çok fazla örneği paylaşabilmek mümkündür? 11 yıldır devam eden bir davada adı zanlı olarak anılmaya devam ettirilen, Pınar Selek’in başına getirilenler bu adalet tecellisinde maalesef daha çok yolumuzun olduğunu bir kere daha kara bir biçimde hatırlatmaktadır. Yıllar yılları kovalarken tek başına yaşama tutunmaya çalışan, şiddete meyyali bile bulunmayan bir insanın üzerine biçimlendirilip, yaftalara dökülmeye, hükme bağlanmaya çalışılan katliam sanıklığı muammasının iç yakıcılığı sizleri etkisi altına almamakta mıdır? Yabancılaşarak, işitmekten çekindiğimiz hallerin bizleri bulmayacağı ne kadar yalansa en az onun kadar da Pınar Selek’e ithaf edilmiş olan suçlamaların garabetliği o kadar açıktır. Batman’da katıldığı gösteride polise taş attığı iddiasıyla tutuklanan ve ilk duruşmasında yedi yıl dokuz aylık cezaya mahkum ettirilen Berivan’ın başına gelmiş olanları da bu bağlamda irdelemek olasıdır. Suçsuzluğunun bilincinde olan 15 yaşındaki bir genç kızın İnsan Hakları Derneği Elazığ Şube Başkanı Nafiz Koç’a gönderdiği mektuptan kısa bir alıntı yapalım: "Burası o kadar zor ki size ne kadar anlatsam da anlatamam ki. Hep burada kalacağıma çok korkuyorum. Dışarıda arkadaşlarımla koşup oynamak istiyorum. Burada her kapı açıldığında ya mektup bekliyorum ya da buradan çıkmayı bekliyorum. Ben hayatım boyunca ailemden hiç uzak yaşamadım. Bunun için burada çok korkuyorum. Ailemi çok özlüyorum. Hiç bir suçum olmadığı halde bana bu kadar ceza vermelerini anlamıyorum. Polisleri anlamıyorum ne istediler benden. Ben ne yaptım onlara? Ben okuyacaktım okula gidecektim. Polisler niye yüzümü kapatıp resim çektiler? Niye bana şiddet ettiler? Bacaklarım hala morluklar içinde. Kimse vücudumda ki morlukları görmesin diye ilaç sürdüler. Beni yakaladıklarında çok dövdüler. Bana niye böyle davrandılar anlamıyorum. Ben daha 15 yaşındayım ben burayı hak etmedim. Hiç kimse burayı hak etmiyor.”

Duymaktan hala mı imtina ediyorsunuz? Yoksa bu hizaya çekilmelerin onların başına reva gelmesinin uygun olduğunu mu tahayyül ediyorsunuz? 75 günden bu yana seslerini işttirmeye çalışan, mücadelelerinde emeğin gerçek karşılığının nasıl tahsis edilebileceği üzerine yılmadan anlatarak durumlarını, ayakta durmaya çalışan Tekel işçilerinin durumunu da bu bağlamda bir kere daha hatırlatabiliriz. Yoksunlaştırmanın, mağdur etmenin, hakkını talep etmektense “ölümü görüp sıtmaya razı olmalarının” beklendiği işçilerin karşılarına çıkartılan 4C’nin düşük ücretli, güvenceden yoksun bir istihdam yaratımının başrol oyunculuğu teklifine karşın gösterdikleri tavırdır kapının ardılına bakabilmek için aradığımız anahtar. Sendikal bürokrasinin ne yardan ne serden vazgemem tutumuna karşı, elbirliğiyle nasıl bir politik görüşü olursa olsun! insanların emek çatısının altında bir araya gelebileceğini ve hakkını sonuna kadar arayabileceğini hatırlatması açısından önemli bir odaktır. Neo liberalizmin çarklarını çevirenlerin kazanmaktan gayrısını düşünmediği, tıpkı bir özel sektör kurumu gibi bu ülkenin de yönetilebileceğine kanaat getirmiş olanların hiddetlerinin yanında hala umut ateşinin harının yükseltilebildiğini Ankara’da gözlemleyebilmek mümkündür. Uzaklaşıldığı varsayılan resim aslında yanıbaşımızda durmaya, görmek isteyenler için yeteri kadar çok detay ile beraber anlamlandırılmayı beklemektedir. Notumuzun finalinde Bianet internet sitesinde Fikret Ercan tarafından kaleme alınmış olan Bu Bir Temizlik Harekatı, Ortalık Toz Duman başlıklı makaleyi sonsöz kabilinden tamamlayıcı bir okuma olarak ilintiliyoruz:Son dönem yaşanan değişimleri anlamamız açısından en önemli açıklamalardan biri Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan'dan geldi: "Ortalığı temizlerken biraz toz duman kalkar, her temizlikte böyle, toz-duman olabiliyor. Şimdi önemli olan bu değişimin hangi yöne doğru olduğu."
Evet, bir temizlik yapılıyor ve bu temizlikte epey toz duman oluyor. Hikâyenin gerisinde belki de Kemal Derviş'in "Biz sahayı temizleyeceğiz, siz gol atacaksınız" sözü var.
Şimdi yaşanan süreci anlamak açısından kim sahayı düzenliyor, kimler gol atacak sorusunun sorulması gerekiyor. Her şeyden önce sahayı düzenleme konusunda Kemal Derviş'in temel çatısını kurduğu, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında iyice yerleşik hale gelen saha düzenlemelerinin temel referansı, ısrarla işaret edilen makro ve mikro reformların gerçekleştirilmesi idi.
Bu reformların temel referans noktası, doğrudan çalışan-ücretlilerin üzerinde denetim kurmak olmakla birlikte; sermayenin hareket yeteneğini gerek ülke sınırları ama çok daha önemlisi ulus-ötesinde artıracak değişikliklerin yapılması gerekiyordu.
İşte tam da bu gereklilik, yaşanan krizin doğrudan devletin temel bileşenleri üzerinden açığa çıkmasına neden oldu. Yani bir birleşik krizden, sistemik bir krizden -ama sistemin değişimi değil- sistemin kapitalist mantık üzerinden yeniden güçlendirilerek biçimlendirildiği süreçten geçiyoruz.
Bir ara belirleme yapacak olursam uluslararası, ulusal ve yerel sermaye alanlarına birlikte bakmak lazım. 2001 krizi, Türkiye'nin dünya ekonomisine entegrasyonunun kriziydi. 2008'deki kriz ise Türkiye'deki sermayenin güçlenip bölgede egemen olmanın gereklerini yerine getirmesinin yollarını da açan bir kriz oldu/oluyor. Bu kriz aydınları, orduyu ve yargıyı birbirine kattı çünkü ortalığı kendileri için temizlemek istiyorlar.

AKP birkaç alanı eşzamanlı düzenliyor

Burada bu işi inanılmaz bir gözü karalıkla götüren AKP iktidarı ile karşılaşıyoruz. AKP birilerinin gol atabilmesi için birkaç alanı eş zamanlı düzenliyor. Düzenlemelerin ne olacağına da aslında IX Kalkınma Plan'nda, sermaye ve sermayenin organik aydınlarının dillerinden düşürmedikleri Orta Vadeli Plan'da ve 2010 Hükümet planında detaylı bir şekilde işaret edilmiş durumda.
Bu düzenlemeler bir yandan ücret-emek kesimi üzerinden yeni sermaye adına düzenlemeleri içeriyor; diğer yandan AKP iktidarının doğal ortam, doğal kaynaklar, su-orman gibi ortak kullanım alanlarının sermaye birikim sürecine çekilmesini hızlandırdığını da görüyoruz.
6. Krize Karşı Teşvik Programı'na bakıldığında ne demek istediğim açıkça görülecek. İkinci düzenleme alanı, sermayenin yeni ihtiyaçları ile çeşitli nedenlerle örtüşmeyen devletin iç mimarisindeki dönüşüm üzerinden gerçekleşiyor. Demokrasi ve katılım adı altında ordu, yargı ve yüksek öğretim kurumlarının üzerine gidiliyor.
Bu bir yandan AKP'nin meşruluğunu güçlendirirken, diğer yandan bu kurum/yapılara ilişkin her çeşit yeni düzenleme doğrudan sermayenin sosyal evreninin temel belirlemelerinin daha da etkin işlemesine neden oluyor.
AKP'nin hükümet olarak hareket ettiği ve düzenlemelere yöneldiği diğer bir alan ise Türkiye'nin dış dünya ile ilişkilerinde özellikle Ortadoğu ve diğer bölgelerde etkinliğini arttırmak.
DEİK ve benzeri yapılar ile başbakanlık ve hatta Cumhurbaşkanı'nın tüm gezileri, devletin bir şirket gibi iş adamlarının talepleri doğrultusunda hareket etmesine yol açmıştır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün işaret ettiği, "Açılım politikaları gerçekleşirse bölgede güçlü ülke oluruz" ifadesi tam da bu anlamda önem kazanıyor.
Açılım politikalarını da bu minvalde okumak gerekiyor. Siyasi iktidar ve sermaye gücü, politik manevralarla yerel sermayenin, Türk ve Kürt sermayelerinin ortak hareket edebileceği temiz bir alan yaratmak istiyor. Bu alanda ordu da söz sahibi olmak istiyor ve bu nedenle ortalık toz duman.

AKP gücünü nereden alıyor?

Yani sahayı eş zamanlı olarak siyasi iktidar (AKP iktidarı) düzenliyor. Ama burada sorulması gereken temel soru, "AKP gücünü nereden alıyor?". AKP iktidarı gücünü, oligarşik bir hal alan ama kendi içinde çelişkiler yaşayan sermayeden, hâlâ birikim ve benzeri fayda bekleyen kesimlerden, daha da önemlisi kültürel bilinçdışını harekete geçirdiği kesimlerden alıyor.
AKP'nin, gücünün önemli bir kısmını, farklılaşan sermayelerden aldığını söyleyebiliriz. AKP bir yandan Türkiye'nin uzun zamandır büyük sermayesi olan sermaye kesimlerinin belirli bir kesiminin desteğini arkasına almakla kalmadı, son zamanlarda hızla yükselen yeni sermaye gruplarının da desteğini aldı. Ve Sanayi Bakanlığı dolayında ihracata yönelecek küçük orta boy işletmelerden de destek alıyor hâlâ.
Yukarıda işaret ettiğimiz, doğal kaynakların (su havzaları-ormanlar vs) ve özelleştirme ya da kamu ihalelerinin açtığı yeni sermaye değerlendirme alanları, gerek erken gerekse geç sermaye birikimi yapan aile/şirketlerinin desteğini canlı tutuyor. Yani bu kesimler arasında çatışmalar sürerken emekçi kesimleri, kadınları ve çevreyi tahrip edecek goller de atılıyor.
Kısaca ama önemli olduğu için ısrarla tekrar edilmesi gereken şey: Siyasi iktidar öncekinden farklı olarak hem önceden birikim yapan büyük sermaye grubunun hem de yeni gelişen sermaye grubunun gücünü arkasına alarak farklılaşmayı gerçekleştirmek istiyor.

CHP ve MHP'den "umut programı" beklemek

Bu bileşik kriz ya da belki daha doğru bir ifade ile yapı-içi dönüşüm, kuşkusuz sadece çalışan - ücretli kesimleri değil; kadınları, yaşam ortamını -çevreyi- ve daha da önemlisi sermayelerin bir kısmını; devlet içinde değişime ayak uyduramayan, uydurmayan ordu, yargı ve yükseköğretim kurumlarına çarpıyor, tahrip ediyor ve ortalığın toz-dumana karışmasına neden oluyor.
Yani inanılmaz bir negatif enerji açığa çıkıyor. Bu negatif enerjinin inanılmaz bir boyutu tüm bu kapitalist işleyişe el veren Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) gibi partilerden "umut programı" beklemek; sorunu ulusalcı-kalkınmacı milliyetçi çıkışlarda aramak ya da katılım-demokrasi adı altında sermayenin hızla gelişeceği ortamı besleyen neo-liberal söylem üzerinden tepkilerin dile getirilmesi.
Var olan enerjinin, dönüştürücü siyasetin yeniden kurulacağı enerjilerin bu tarz devlet-piyasa ikilemi içinde yok edilmesini anlamak mümkün değil.

Önümüzdeki süreçte neler olacak?

Bu soru özellikle emekçi, ücretli kesimler için, kadınlar için, ülkenin ucuz emek-gücüne dönüştürülecek Kürtler için ne sır ne de belirsizlik içeriyor. 2010 Hükümet Programı, Orta Vadeli Programa bakın göreceksiniz. Sorun tabi potansiyel gücü olan ordu-siyasi iktidar, yargı-siyasi iktidar arası çatışmaların nereye evrileceği sorusudur.

Hareket harekete geçtiğinde

Sahayı hazırlayanlar ve golü atacak olanları sıraladıktan sonra tabi ki bu bütünsel açıklamada eksik olan bu sürecin olumsuzluklarını yaşayan ücretli, çalışanlar, köylüler, öğrenciler, kadınlar, yaşam ortamı doğal çevreyi kaybedenler ne yapacak? TEKEL işçilerinin eylemliliği bunun geldiği noktayı gösteriyor. Yine TEKEL işçilerine toplumsal olarak verilen destek de önemli bir aşamaya gelindiğini de gösteriyor.
Ama TEKEL işçilerinin yaşadığı sürece karşı sol, komünist yapıların son dakikada omuz vermeleri bir başka şeyi de gösteriyor. Hâlâ örgütlü yapılar, hareketi harekete geçirme noktasında değiller, hareket harekete geçtiğinde omuz verme aşamasındalar.

Muhalif aydınlar pro-aktif davranmalı

TEKEL işçilerinin mücadelesi özellikle ücretlileri temsil eden sendikalar açısından önemli sonuçlar yarattı/yaratacak gibi. TEKEL işçileri, sendikaların köşeye sıkışan ve varkalma mücadelesi veren ücretli-çalışanların taleplerinin genellikle önünde değil arkasında olduğunu, sendikal mücadelenin bir anlamda sendikacıların ayakta kalma mücadelesi olduğunu bizlere gösterdi.
Aynı şekilde sendikaların hiç değilse şimdiki hali ile devam edemeyeceğini de gösterdi. Ama buda hızla sönümlenebilir. Gerçekçi olmak gerek, büyük düş kırıklıkları yaratacak umut pompalaması bazen daha karamsar sonuçlara yol açabilir.
Burada bir dördüncü kesim muhalif-sosyalist komünist aydınlar var ki, bu kesimlerin temel işlevi olay anında olay yerinde olmak değil. Olay anında olay yerinde olup destek vermek inanılmaz önemli ama esas işlevlerini yerine getirmediklerinde o kadar da önemli değil bence.
Aydın muhalif aydına düşen görev, gelişmeleri önceden gösterebilmek. Türkiye'de yukarıda sıraladığım raporlara şöyle bir göz atıldığında kamu personeli rejimi ve emek üzerinde ne gibi değişiklikler gerçekleşeceği çok ama çok önceden belliydi. Bizler bunları pro-aktif davranarak bu değişikliklerden etkilenecek kesimlere aktaramıyoruz. Bunun için hızla muhalif, pro-aktif çalışma ortamlarının kurulması gerekiyor. Sermaye aydınları bunu zaten oldukça iyi yaparken, muhalif olanlar bu konuda yeteri kadar emek harcamıyor.

Uzun erimli bir dile ihtiyaç var

Sonuç olarak yaşanan yapı-içi dönüşümü anlamak için her şeyin yerli yerine konup analiz edilmesi gerekiyor. Kolaycı ve problemli ulusalcı, milliyetçi reaksiyonlarla katılım ve demokrasi adı altında liberal sol düşünceler eleştirilerek; bu topraklardaki toplumsal pratiğin değişkenleri üzerinden Marksist kavramlarla gerçekliği analiz edecek, uzun erimli bir dile ihtiyaç var.

Bu analizin politik dili ise yukarıda işaret ettiğim gibi sadece üretim ve işçiler üzerinden bir örgütlenmeyi gerektiriyor. Ancak bunun da ötesinde, kadınların, emekçi kadınların, Kürt kadınların; çevre tahribatı üzerinden başlayan toplumsal örgütlenmelerin eş zamanlı olarak kendi alanlarında mücadele verirken ortak mücadele platformları oluşturmaları gerekiyor.

Hayat hayallerin büyüsünün bozulduğunu anladığımızdan bu yana griliği, kasveti içimize işler kılmaya devam eden bir kurguyu çağrıştırmaktadır. Salt gerçeklikler üzerinde bina edilmiş olan katıcıllığın artık müsammahasız bir biçimde yargılayıcı bakışımların, değer verilmekten çok paha biçilmeye odaklanılıp sabitleştirilen görüşlerin ortaklığında giderek daha yavanlaşan, tektipleşmeye doğru ilerlediğimizi ifade edebilmemiz mümkündür. Sıkıntıların belirli aralıklarla yokladığı eski zamanların uzağında artık her an yeni bir hüsrana kavuşmanın telaşesinde buluyoruz benliğimizi. Bu defa hiç değilse ötekileri kadar yıpratıcı olmasın diye zihnimizden geçirsek bile bir süre sonra bir öncekinden daha da ağır şartları yaşamakta olduğumuz gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Hissettiğimiz ortak paydanın, izan ve aklın tutulması değil sadece, hemen herşeyin belirli bir çıkarın etrafında şekillendirildiği, özgünlüğü koruma çabasında çoğu zaman yalnız kalma zorunluluğunu fark edilir bir biçimde üstümüze yapışıp kalmasını görünür kılan kırılma anlarıdır bu heyhula içerisinde olup biten. Daha adil, daha yalın bir hayatın tesis edilebilir olmasını unuttuğumuzdan bu yana bir yanımız modernleşmeye devam ederken, öte tarafımız durmaksızın kirlenmeye, daha derinlerimizde saklı duran ümitleri topeykün tüketmeye başladığımızı afişe etmekte, net bir görüş açısında belleğimize kaydetmektedir. Evet birşeyler artık eskisi gibi değil, hiç olmadığı kadar çıplak ve netken bile şüphelere düşmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Ya anlatılan gerçek değilse ya da sahteliğinin gözümüzü boyayarak bir süre daha bizim alıkoyulmamıza bir vesile teşkil ediyorsa diyerek uzayıp giden bir labirentte durmaksızın sorular birbiri peşisıra yankılanmaya devam etmektedir. Peki nerede hata yapmaktayız? Neden bu kadar sorgulamaktan aciz bir şekilde, sesi kısılmış bir biçimde, sinmiş hallerimizle amaçsızlığın kollarında dört dönmeye devam ediyoruz. Ekran karşısında gördüklerimizle vaktimizi öldürmekten gayrısına bir çabalanma içerisinde olacak mıyız? Bir unutma düzeninin ardında saklanmaya, kendimizden kaçmaya nereye kadar devam edeceğiz? Kurgu masal değil yaşadığımız zamanda bir hakikatin ayrıştırılmış herhangi bir parçasıdır. Figüran olan bizler sıramız geldiğinde görünürlüğümüzü arttırıp kendimizi ferahlattığımız sahnelerin haricinde akışın uzun yıllardır devam ettiği çetrefilliğin belgeleyicisi bir yapımdır hayat. Suskunlukların soruları engellediği, konuşmaktansa anlık, önceden tertip edilmiş bir örnek tepkilerle fikirlerimizi ifadelendirmek zorunda hissettiğimiz bir mücadele alanıdır şu içinde nefes almaya çalıştığımız. Dönüştüğümüz her an yılmak nedir bilmeden olayların ardılına bakabildiğimiz vakit daha düzgün bir hayata kavuşacağımız kesindir. Taraftar olmadan, kini, nefreti yüceltmeden birbirimize karşı olan sorumluluklarımızı bir kez daha hatırlayarak bu eşiği katetmek mümkündür. Hayallerimizin bir bedelinin olduğunu bildiğimizden bu yana süregiden griliğin ötesinde durmakta olan renkleri yaşantılarımıza dahil edebilmemiz için gerek duyduğumuz sadece cesarettir. Yaldızlarla ambalajlanmış görünürde iyi içeriği çoktan ham hale gelmiş rutini tekrar etmekten ötesini düşünmeyen kalıplaşmış güzergahların ilerisinin de olduğunu bilerek, anlayarak sadece kendimizin beklentilerine göre bir dünyanın şekillenmediğini, hemen herkesin esas olarak eşit olduğunu yadırgamadan kabullendiğimiz vakit hayallerimizi de geri kazanacağız. Deuss Ex Machina’nın geçtiğimiz Pazartesi akşamı canlı olarak sizlerle paylaştığımız 289. bölümü dahilinde tüm bu kısa notları pekiştirebilecek, müzikal yansıları kurgulamaya gayret ettik. Duyduklarımızın alelade müzikal yapılar olmadıklarını, tam aksine duymakta olduğumuz her sesin eksikliğini hissettiğimiz her unsuru tekrar canlandırabilecek bir aracı olduğuna inancımızı koruyarak, seyrüseferimizi sürdürdük. John Berger’in Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar yazınında resimle değindiğini sesle yeniden kotarabilmek ise en büyük gailemiz olmayı sürdürmektedir. “Bugün resim yapmak, yaygın bir ihtiyaca cevap veren bir direniş eylemidir ve umutlanmayı teşvik edebilir.” Sığ argümanların allanıp pullanıp baştacı edildiği günümüzde farkındalılığı arttırabilecek bir önermedir, Berger’in kastettiği açık ve yalın bir biçimde sınırsızlığın belirginleştirilmesidir. Michael Muller ve Rob Lowe ikilsi tarafından 2006 yılında Austin, Texas’da temelleri atılan Balmorhea (okunuşu Bal-moor-ay) topluluğunun müzik şeceresini bu bağlamda nitelikli dipnotlar ihtiva eden bir yapı olarak tanımlandırabilmek mümkündür. Müzikal yapıların etrafında biriktirilen hayata dair seslerin yankısını ve karşılıklarını dinleyicinin teker teker canlandırabileceği önermelerle birleştirmekte mahir Balmorhea grubunu dördüncü uzunçalarları Constellations’ın rehberliğinde sizlerle paylaşıyoruz.Saplanıp kaldığımız cümleler, bir kenarı çoktan sararmaya yüz tutmuş resimler, yazısı belki okunmaz hale yavaş yavaş gelmiş olsa da hala önem arz etmekte olan metinler vardır, hayatlarımızın belirli evrelerinde, tedrisatından geçip gittiğimizi sanıp yolumuza devam ettiğimiz. Muğlak bir sis perdesinin arkasında çoktan geride bıraktığımızı varsaydığımız şeylerin aslında hiçbir yere gitmemiş olduğunu çözümleyebilmemiz ise ancak rastlantılarla mümkün olur. Bir kare resmin, bir kısa metnin etrafından dolana dolan yeniden o eşikte buluruz kendimizi. Dünya üzerinde geçirmiş olduğumuz günlerin herkes tarafından anımsanmayacak kişisel duraklarında, sıkışıp kaldığımız aralıklarda nefes almamızı kolaycıl kılan birer etmen haline dönüşür zamanla karşılaştıklarımızın hemen tümü. Fazlaca mekanikleşerek duyguların, tepkimelerin aynı tornadan çıkmışcasına tek bir doğrultuda yaygınlaştığı güncelliğimiz içerisinde eskinin tortusu en çok ihtiyaç duyduğumuz hakikati ve candanlığı barındıran bir yansıyı zihinlerimizde tekrar canlandırır. Bu çoğu zaman kolay olmayan ama bir şekilde yenilenmiş, gelişmiş olduğumuzu her defasında varsaydığımız insanlığın katettiği yolu makul cümlelerle anlayabilmemizi sağlayan bir aralıktır. Bir sandığın içerisinde bohçaların arasında saklı duran bir nağmedir belki bu pür dikkat kalmamızı sağlayan ya da simsiyah bir plağın damarlarına zerk edilmiş olan tınıların birdenbire ortalığa yayılan melodilerinde, kâh çalıştırmak için bayağı uğraş vermeniz gereken eski usül 8mm film makinesinde saklı duran hazinelere kadar çeşitlendirilebilir örnekler bu buluşmalara vesile teşkil eder. Yürek burkan yalnızlıklarımızdan, içinden bir türlü, akil adımlamaları gerçekleştiremediğimiz için zor durumda kaldığımız, çözümsüz olduğunu varsaydığımız sorunlarımıza, sözcüklerin kıymetini bilerek yaşamamızın gerekliliğine zihin yorduğumuz vuslat anlarına kadar derinleştirilebilecek bir karşılaşma bizleri beklemektedir. Kesinliklerin katıcıllıklarını korumak adına seslerinin daha çok çıktığı zamanda oluşan girift kakafoninin içerisinden bile duyumsanabilecek sesler vardır. Yürekten kulak verildiğinde, beklentilerinizi karşılıksız bıraktırmayacak, cümlelerinizi canlandırabilecek müzikal yapılandırmalardır bunlar. Çoğaltımlar için sadece birkaç notanın duyulmasının bile yeterli gelebileceği bir kurgu bütünü varlığını ispat edecektir. Yeterince ihtimam gösterildiğinde.Bir yaz kampında, Michael Muller ile Rob Lowe’un saha kayıtlarının üzerine iliştirdikleri deneysel kurgulamaları paylaştıkları dinletinin ardından temellendirdikleri Balmorhea’yı bu değerlendirmeyi haklı çıkartacak önermeler ortaya çıkartabilen bir proje olduğunu ilk elden iletebiliriz. Katmanlarının yavaş yavaş birbirlerine iliştirilip yükseltildiği, naif olduğu kadar da tedirgin edici bir kurgunun müziklerini kapsadığını ilave edebiliriz. Çok uzun bir zamandır üzerinde düşünemediğimiz kadar içselleştirilebilecek detaylar ihtiva eden, hayatı sorgulatan bir bütünlük Balmorhea’nın müziği için yapılacak ‘müzikal tür’ tanımlandırmalarından önce gelecek yegane çıkarsamadır. İşittiğimiz belirli bir müzikal disiplin içerisinde tarif etmekten ziyade hissettirdiği duygularla anlamlandırılabilecek bir muhteviyattan mürekkeptir. Ses erimi basitliğini korumaya devam ederken bir yandan da pusun içerisinde kendiliğinden görünmez kıldığımız ümit tanelerini yeniden hatırlamak mümkün olacaktır. Vurguların, fısıltıların ve sair enstrümantal yorumun kademe kademe kulaklarımıza taşıdığı aslında hayatlarımızdır. Bahsini açmaktan ısrarla kaçındığımız yanılgılarımızın etrafında sıkıca tutunmaya devamlılık gösterip bir yandan da nasıl düz yola çıkacağız diye dert yananlarımızın ağıtları duyurulmaktadır. Menfii yorumlara gereksinim duyulmayacak kadar kartlarını açık bir biçimde oyuna dahil eden, modern müzik sahnesinde isimlerini duyurmalarına imkan sağlayan debut kayıt olan Balmorhea’ya kulak kabarttığımızda bizi bu notlar karşılamaktadır. Rowe ve Müller ikilisi klasik müziğin enstrümantal yapısına akustik gitarlarla yapılandırdıkları müdahalelerle beraber varedilmiş seslerin hem sağlamasını gerçekleştirmektedir. Hem de duyumsanmış olan tınıların tümünden de yeni sesli cümleler kurmaya çabalamaktadır. Alışılageldik yapılandırmalardan uzakta durarak somut olanın peşinde bir seyrüsefere dinleyiciler çıkartılır. Kaydın henüz başlangıcında yer alan Atessa bu vurgunun hakkaniyetli bir karşılığı olarak piyano kesidinin iyice saydamlaştırılıp, puslu bir havanın yankılandığı melodramatik bir kesit haline dönüşümü kulaklara ulaşır. Gerçekçi bir düş müziği olması da cabasıdır. Sabırla örgülenmiş olan notaların ortasında duyulan yağmur çiseltisi kırılganlık anlarımızı işitebilmemizi sağlayan bir ikrardır. Sorunların hemen başında, gördüğümüz ilk dönemeçte ayrışmaya tenezzül edişlerimizi, kendimizden olabildiğince uzak tutmaya çalışmamızı mercek altına alan, elektro akustik Baleen Morning, gitarın tek başına parçanın omurgasını oluşturduğu güneyli folk tınılarının deneysel akrabası Dream Of Thaw gibi kurgulamalar ile yarım yamalak duran resimleri birleştirmek için bir şansımız daha olduğu belirginleştirilir. Albümün taşıyıcısı olmayı başaran minimalist kuşakta türetilmiş sinematografik bir yansı olarak kısaltabileceğimiz In The Rowans parçası, kısıtlı imkanlarla yapılandırılmış kayıtlarda dahi iğneleyici yakarışın canlandırılabileceğini hatırlatan bir kurguyu içerir. Son derece etkileyici bir biçimde piyano ile daktilo sesinin birbirlerine karıştırıldığı bir kırılma anı tahsis edilir. Neredeyse aynı sessizlik üzerinden hareket eden ama o sessizliği başkalaşmanın sadece bir yan unsuru olarak ele almayı, tarafsız bir gözlemle hayatı betimleyen En Route, tuşlarına basılan piyanodan dökülen her bir notanın yağmur gibi detayında binlerce farklı şeyi saklayan bir doğa olayını simgeleştirmekte olan If You Only Knew The Rain ve banjonun deneysel ambient nüvesinde başkaca bir ses yüzeyini arşınladığı And I Can Hear The Soft Rustling Of My Blood (As If Snow Were Sliding Down The Mountains) parçasıyla albümün finaline ulaşırız. Yıkıntıları altında kaldığımız acılarımızın hemen ardından yeniden hayata tutunma çabasını yansıtan, ehil bir güzelleme olan We Will Rebuild With Smooth Stones döngülerle birbirlerine ilintilenmiş, toplamda dönüştürülebilir seslerin belirli başlı hikayeler kadar anlamlandırılabilir olduğunu kanıtlayan bir kayıtla neredeyse mükemmel bir biçimde kaydın kısmi sonunu oluşturur. Ancak, Balmorhea için herşey yeni başlamaktadır.Western Vinyl etiketinden yayınlanan ikinci uzunçalar River Arms, debut albümün mükemmeli az ama öz enstrümantasyon ile oluşturulmasının üzerine yeni sözcüklerin bina edilmesini sağlayan bir kurgu bütünü olarak dinleyicilerle buluşturulur. Birbirlerinden ayrıştırılmadan dinlenildiğinde kayıt boyunca devam eden bir süreklilik hasıl olur. En başından sonuna kadar sürükleyiciliği ne fazla detaylandırarak ne de fazla basitleştirerek bütünleştirmeleri henüz ikinci albümleri olan bir ekip için müzikal kaşifliğin devamlılığını berraklaştıran önemli tını hüzmelerini kulaklara taşır. Saydamlaştırılmış Texas folk’unu, klasik müziğin çeşitli detaylarını, post-rock’ın giderek farklı algı kapılarını açmaya imkan sağlayan derinlikli yönlerini, ambient müziğinin huşu içerisinde zihinsel bir rahatlamayı beraberinde getirdiği anları, saha kayıtlarıyla anın içerisinde devinimine devam etmekte olan ve zamanın bir parçası haline dönüşen vurgulamalardan mülhem bir kurgu River Arms’in çatısını oluşturur. Herşeyden önce sahici bir durum kaydıdır. İmgeler haline dönüştürülmüş, kayıt altına alınmış hemen her ses anlık kırılmaları, mahzunlaşan ve giderek yalnızlaşan modern insan portrelerini, çetrefilli kakafonik yansılarda kendi seslerini bile duymaktan uzakta durmak zorunda hissedenleri anlamlandırmamızı mümkün kılan, gözleri nemlendiren bir kayıt timsali haline dönüşür. Aslında bu kadar basittir, illa ki göndermelerle boğulmak zorunda bıraktırılmış olan konsept kayıtlardan uzakta, her dinleyicinin kendi içsel serüvenini oluşturabilmesi için yeterli gelebilecek vokallerden arındırılmış yorumlamalar kulağa çalınır. Mümkün olanın özü işitmek olduğu, yargılarımızı çok önceden tartarak, biçerek, ayarlayarak değil anın getirmiş olduğu zorluk karşısında muhakkak bir çıkış yolu olduğunu hatırdan çıkartmadan dinlenilmesi gerekli olan incelikli bir methiyedir River Arms. Biteviye huzursuzlukların çoğaldığı bir güncellikte neredeyse bir albüm bedeli karşılığında hayata dair daha önce bilmediğimiz yeni kelimeleri sıralayabilmemizi sağlayan bir derinliği keşfetmemizi mümkün kılar. Bir yaşamsal kesidin etrafında şekillendirilmiş olan gitar dokunuşlarının tamalayıcısı olarak sahne alan keman deneyselliğin son derece nahif bir biçimde de müziğe eklemlendirilebileceğini belgeleyen San Solomon parçasıyla albüm açılır. Modern klasik minimalist müziğinin tını havzasından esintiler barındıran, vurgun yediğimiz anlardaki sahici yalnızlığı hisssedilir bir biçimde anlaşılır kılan, kurgunun merkezinde yer edinmiş piyano tuşlarına dokunulduğu her an yeni yaralarımızın etkisini, acısını belirginleştiren Lament gibi dört başı mahmur bir güzelleme ile müzikal seyrüsefer albümün derinliklerine doğru devam eder. Bir parçanın duyumsatabilecekleri söz konusu olduğunda kelimelerin gerçekten bu kadar kifayetsiz kalabileceğinden bir haber olduğumuz The Winter parçası gibi müstesna betimlemeler River Arms’ın sözsüzlüğünün ardında yatan nedenleri de anlaşılır kılan bir yeterliliği tanımlandırır. İlk albümde de yer edinmiş olan Baleen Morning’i Philip Glass vari minimal müzik duayeni olan bir üreticinin hassasiyetleri duyumsatan örneklerinden ilham edinilmiş izlenimini uyandıran ağıtsal yapısıyla bambaşka bir kimlikle karşımıza çıkar. Elektro gitar’ın ses yüzeylerinde farklı nüansları, katmanları dinleyiciye sunduğu post-rock’ın ambient müziğinde hisli yorumlarından birisini tanımlandırmasına ev sahipliği yapan, deneyselliğin yanısıra şaşırtıcı derecede dinleyiciyi etkisi altına alan karaşın sesler profili Process gibi yeni müzikal yönlerin çekinilmeden paylaşıldığı hakikat tasvirini de bulabilmek River Arms’da mümkündür. Portland, Oregon cenahından daha çok duymaya alışkın olduğumuz drone/folk birleşiminin akustik yansısı olarak tanıtılabilecek Wind And Sea ile kaydın son parçası olan, bir anlamda da en başa dönüşü simgeleyen San Salomon (Reprise)’a ulaşırız. Saha kaydındaki seslerden tamamen arındırılmış bu düzenleme aynı zamanda kısa süre içerisinde Balmorhea’nın katetmiş olduğu yolu anlaşılır kılan bir önerme bütününü tanımlandırır. İstisnasız bir biçimde zaman mevhumu elden akıp giderken, hayat sahnesinde kaybetmekten bir türlü dayağa doğru dürüst kalkamadığımız sillelere karşı bir elin yardımı gibi içten ve incelikli bir ses denizi kulaklarımzda yer edinir.Kalıplaşmış tepkimelerden anında vazgeçmemizi sağlayacak yetkinlikte bir ekip Balmorhea. Donatıp dinleyicilerle paylaştıkları her bir ses evreninde makulleri yeniden şekillendiren, düşünmeye sevk eden unsurları ön plana çıkartmaya emek harcayan ve bir modellemeyi değil kendi cümlelerimizi kurmamızı salık veren bir öncüllük gerçekleştirmektedir. Prototip olarak tasarlanmış hemen herşeyin içerisindeki makineleşmiş ruha karşı bir duruşu sergilmekten kaçınmayan, sesleri dönüştürdükçe bambaşka diyarlar üzerinde gezinebilmemizi kolaylaştıran bir aracılığı vazife edindiklerini belirtmekten kaçınmamalıyız. 2009 tarihli, All Is Wild, All Is Silent acılardan arınabilmek için gerektiğinde taşın altına bizahati elimizi koymamız gerektiğini kanıtlayan bir melodramatik bütünlük olarak dinleyicilerin beğenilerine sunulur. Yaşanılan anın kıymetini bilerek her yeni dönemeçte karşımıza çıkan zorluklara karşı daha fazla dirençli olmamızı kıssadan hisse olarak paylaşmakta olan bir sunumlandırmayı All Is Wild, All Is Silent kaydının genelinde duyumsayabilmek sözkonusu olacaktır. Giderek katmanları arttırılan ses yüzeyleri aynı zamanda da hayatın birer yansımasını barındırmaktadır. Ne eksik ne fazla kelimelere gerek duyulmadan anlamlandırılabilecek bütünlük daha henüz albümün en başında yer edinen Settler parçasıyla beraber bu eşikten içeri sızmamızı kolaylaştırır. Sessizliğin içerisinde yankılandığında can yakıcı bir hale bürünen Settler folk müziğini post-rock içerisine taşımayı başaran ara nağmeleri ve final kısmında vuku bulan alkışlarla beraber daha kuvvetli nağmelerin bizleri beklediğini müjdeleyen bir girişi gerçekleştirir. Minimalist ses eriminin yaylılar ile düzenlenmesinden yola çıkılarak oluşturulmuş kısa süresine karşın etkisi altından uzunca bir süre çıkılamaycak kadar hüzünbaz titreşim seremonisi March 4 1831 gibi ara kesitler, hem geçmiş kayıtlara birer göndermeyi canlandırır. Müzikal yeterliliği başka yerlerde aramamız yerine gönülden kopup gelen bu ezber bozan yorumun gücüne odaklanmayı işaret eder. Aktarmaya gayret ettiğimiz notlarla kotarılmış şairane havanın yansıtıldığı, ani patlamalarla beraber ustalıkla birleştirilmiş bir resmin eksik parçalarını bulmamızı kolaylaştıran, post-rock müziğin tam anlamıyla karşılığı, usta işi Harm And Boon gibi elektro gitarın kuvvetlendirilmiş yapısına şahitlik yapılabilecek bir sunumlandırma gerçekleştirilir. Enstrümantal müziğin nitelikleriyle beraber toptan bir şarkı içerisinde tasvir edilmesini idrak edebileceğiniz Remembrance gibi güzide bir önermeyi de All Is Wild, All Is Silent albümünde dinlemek mümkündür. Ağırdan ağıra ilerleyen gitar nağmeleri, bir görünüp bir kaybolan vokal kesitlerinin katkılarıyla beraber sinematografik aynalama olan albümün de hüznü ayaklar altına almadan duyumsatma görevini layığıyla yerine getirmiş yalın kurgusu olmayı başaran bir yapıt haline dönüşür Remembrance. All Is Wild, All Is Silent’ın gizli cevherlerinden birisi olarak değerlendirebileceğimiz, en başından bu yana değinmeye çalıştığımız hakikatin büyük sözcükler edilmeden de anlamlandırılabileceğini hatırlatan, muazzam bir piyano resitali Truth parçasıyla finale ulaşırız. November 1 1832 grubun referans aldığı Arvo Pärt ibi modern klasiğin ruhani tasvircileri ile benzeş hatların peşinde yeni hikayeler anlatıldığının kanıtını oluşturan bir yapılandırmayla son bulur.Modern zamanlarda şefaatli bir yankı bazen en olmadık açılımları beraberinde getirir. Koşmaktan tam da yorgun düştüğümüz, bi’nefes kaldığımız anlarda, kabuğumuza çekilip kaldığımız hezimet anlarında, bitmek tükenmek nedir bilmeyen didişmelerin bir anlamının olmadığını fark ettiğimiz gecenin karanlığında çıkagelen sesler aramakta olduğumuz cevapları ihtiva eden imdat çığlığını tanımlandırır. Balmorhea’nın dört senelik mazisi içerisinde en karanlık yankılarla en hüzünbaz anları birbirlerine iliştirdiği Constellations albümünü yorumlamak istediğimizde en doğru başlangıcı anlamlandırmak istediğimiz o an karşılayacaktır. Seslerin diğer üç kayıttan farklı olarak daha fazla aslına sadık kalınıp düzenlendiği, iliştirilen katmanların artık post-rock ile kapı komşuluğu yapmakta olan elektro akustik ses dehlizlerini yokladığı bir kompozisyon karşımıza çıkartılır. Bir sextet halini alan ekibin ısrarcıl bir biçimde aramakta olduğu en doğru sesin, en hakikatli kelimelerin karşılığına denk düşürülmesini ise Constellations kaydının muhteiyatını tanımlandırmaya yeterli gelebilecek bir ayrınıtı olarak iletmeli, vurgulamalıyız. Gizemli bir sis perdesinin ardından teyyakuza geçmiş olan piyano kesidinin günyüzü bulduğu, minimalist klasik müzik dolaylarında yapılandırılmış To The Order Of The Night parçasıyla beraber dinlencelik başlar. Müzikal çözümlemenin, Balmorhea külliyatını dönüştürmesinden hareketle ortaya çıkartılabileceği önermeler arasında başa oynayabilecek yetkinliğiyle Bowspirit parçası vurucu detaylarıyla sert tonlarda kurgulanmış bir zamane kurgu masalını canlandırır. Bir yanı hayallere açık duran ama öte yanında daimi olarak karanlığın ellerini görebilmemize imkan sağlayacak bir biçimde birleştirilmiş atonal/arkaik enstrümantal geçişlerle hissiyat vurgusunu ön plana çıkartan bir kurgulama ortaya çıkartılır. Richter, Jóhannsson, Broderick, Chauveau gibi minimalist klasik / ambient kurguları icra eden sanatçıların kompozisyonlarıyla bağlar barındıran, ismiyle müsemma bir şekilde iklimin sert yanını hisssedebilmemizi sağlayan Winter Circle ve albüm ile isimdaş Constellations parçası yalın bir sesler bileşkesinde deneyselliği mercek altına alan enstrümanların hayaletler gibi sahneyi kapsadığı kurgulamalar ile beraber oldukça muktedir bir çağrışımı beraberinde getirir. Albümün doruk noktaları arasında anabileceğimiz, Deuss Ex Machina içerisinde de paylaştığımız Night Squall gibi muteber tını birleşimleri Balmorhea’nın ilerlediği yeni kulvarın elektro akustik çoğaltımlarla paralel olacağını ifade edebiliriz. Ki bu da deneysel seslere kulak aşinalığı bulunan dinleyiciler için oldukça kıymetli çağrıları beraberinde getireceğini ifade etmeliyiz. Post-rock ses erimini layığıyla hak eden, On The Weight Of Night güzellemesiyle beraber nihai finale ulaşırız. Her detayda başkalaşmaya yüz tutmuş olan insanlığı ve birlikte yoğrulamaya devam ettiğimiz hatalarımızı görünür kılan, hüzünbaz Kuzey müziklerinden çok da ayrı konumlandırılmayacak melodramatik Palestrina parçasıyla Constellations evreni sona erer. Balmorhea’nın müziği devinimini sürdürürken bir yandan da sorgulamaktan kaçındığımız herşeyi bir hatta toparlayarak kulaklarımıza sunmaya devam ediyor. Alternatif ses erimleri arasında kendilerine sağlam bir yer edinmenin haklı kıvancının yansıması olan Constellations albümü, nitelik peşinde koşan ama dinlediği seslerde seçkin davranmaya itinayla devam eden enstrümantal müzik meraklılarını, son kertede memnun kılacak önermeler barındırmayı sürdürüyor. Kulak kabartın.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Bu Bir Temizlik Harekatı, Ortalık Toz Duman – Fikret ERCAN – Bianet
Cesaretli İşçidir, İktidar Zincirsiz! – Süreyyya EVREN – Birgün
Ne Ağasınız, Ne Paşa! – Umur TALU – Habertürk
20 Şubat, Bir "Mutabakat" Gösterisi – Yavuz YILDIRIM – Birikim
Peki, Tonton Evren Ne Olacak – Evrim ALATAŞ – Taraf
Rüya, Kabus, Rüya – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2
Berivan'ın Çığlığını Duyun! – Karaumut – A Forum
Sahtekarlık ve Çürüme – Merdan YANARDAĞ – Sol.org.tr
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Ergenekon Tuğlasından Gomidas Vardapet Heykeli – Onur CAYMAZ – Birgün
Çok Az Kaldı – Ferdan ERGUT – Radikal 2
Tarık Ali’den “Yanlış Yönlenen Öfke”ye Dair – Le Monde / Counterpunch – Gerçeğin Günlüğü
Ajans #4 – íí – 13Melek
Röportaj: Giovanni Scognamillo - Kendi Dünyasından Kaçmadan... – Öğünç İNAN – Futuristika
Ayna Tekniği – Seviyesiz İnsan – Seviyesiz Siyaset
Tayfabandista – Tolga SELÇUK – Meçhul Öğrenci Anıtı
Grup Rocks & Ses Rolls 01 – Grup Ses – Etrafta
Havaalan – Kristensenn – Kristensenn
DNA Means Does Not Accept – Dolphinished Monkey Business – Alter[ed]native
Alexy Kentall - Urufixx – Hiçliğin Nehrine Akan Yüzlerce Şişe
90′lar Electronica Güzellemesi – Murat ABBAS – Mabbas.net

Balmorhea Official
Balmorhea At Myspace
Balmorhea At Western Vinyl
Balmorhea At Muxtape
Balmorhea – Take Away Show – Remembrance By Valerie TOUMAYAN On Vimeo
Balmorhea Interview At The Silent Ballet
Balmorhea Albüm Eleştirileri – Dream Endless – Limbo Pillow
Balmorhea Albüm Eleştirileri – íí – 13Melek
Balmorhea Daytrotter Kayıtları (Türkçe) – íí – 13Melek
Balmorhea – Constellations Albüm Eleştirisi – Fire – Beneath The Ground
Dakota Suite Official
Dakota Suite At Myspace
Dakota Suite – The End Of Trying Album Review – Alan BROWN – PopMatters
Under Byen Official
Under Byen At Myspace
Under Byen Alter Tabt Video On Stereogum
Syntaks At Myspace
Syntaks At Ghostly International
Synatks – Ylajali Album Review On Big Shot
Mr. Projectile / Semisexual Records
Mr. Projectile At Last.FM
Mr. Projectile At Soundcloud
Raskolnikov's Dream Official
Raskolnikov's Dream At Myspace
Raskolnikov's Dream – Uriel Album Review – Brendan KRAFT – The Silent Ballet
My Brightest Diamond Official
My Brightest Diamond At Myspace
My Brightest Diamond At Asthmatic Kitty Records
Ellen Allien & Apparat / Orchestra Of Bubbles
Joe And Will Ask? Official
Joe And Will Ask? At Myspace
Joe And Will Ask? Informative At TheMusic.FM

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan-Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Signs Of Human 4 – Zachstern Zachstern Flickr Page
Symmetry – Timboss81 Timboss81 Flickr Page
Numbers # 2 By Andrea Vismara Andrea Vismara Flickr Page

Balmorhea Photos Courtesy From Below Listed Web Sites:
Western Vinyl Press Section Balmorhea’s Official Flickr Page

>>>>>Poemé
Bir Düş – Edgar Allen POE

Görüntüleri arasında karanlık gecenin
Yitirilmiş sevincin düşünü kurdum.
Ama kalbimi kırarak beni uyandırdı
Görüntüsü yaşamın ve ışığın.

Ah! Düş olmayan bir şey var mıdır gündüzleyin
Gözlerinde geçmişten gelen bir ışıkla
Çevresine bakan kişi için?

O kutlu düş-o kutlu düş,
Bütün dünya kınarken
Tarlı bir ışık gibi neşelendirdi beni
Yalnız bir ruha yol gösteren.

Ne olmuş geceleyin ve fırtınada
Titriyorsa yükseklerdeki ışık?
Daha berrak bir sey var mıdır
Gündüz parlayan yıldızından, gerçeğin!

Kaynakça: Antoloji.com

No comments: