Sunday, March 07, 2010

Deuss Ex Machina # 290 - So The Last Shall Be First

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_290_--_So The Last Shall Be First And The First Last For Many Be Called But Few Chosen

01 Mart 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Jaga Jazzist – One-Armed Bandit (Ninja Tune)
>1<-Triola-Schildergasse (Kompakt)
>2<-Chihei Hatakeyama-Voices II (Own Records)
>3<-Chihei Hatakeyama-Slight Trail (Own Records)
>4<-Field Rotation-Schlafwandler (Fluid Audio)
>5<-Field Rotation-Lichtermeer (Fluid Audio)
>6<-Ólafur Arnalds-...og lengra (Erased Tapes Records)
>7<-Ólafur Arnalds-Brotsjór (Erased Tapes Records)
>8<-Massive Attack-Paradise Circus (Feat. Hope Sandoval) (The Vinyl Factory)
>9<-Massive Attack-Girl I Love You (Feat. Horace Andy) (She Is Danger Remix) (The Vinyl Factory)
>10<-Jaga Jazzist-Bananfleur Overalt (Ninja Tune)
>11<-Jaga Jazzist-Prognissekongen (Ninja Tune)
>12<-Hayvanlar Alemi-Innefable Dresscode (CD-R / Bağımsız Yayın)
>13<-Hayvanlar Alemi-Med Cezir (CD-R / Bağımsız Yayın)
>14<-On Your Horizon-Something We've Been Chasing Around (Valles Marineris Records)

So The Last Shall Be First And The First Last For Many Be Called But Few Chosen (290) – Suratımızın Tam Ortasına Yediğimiz Sillenin, Hizaya Çekilmek İçin Aldığımız Tenkitlerin Sonu Gelmeyecek. Sonu Bilmeden Yürütüldüğümüz Girdapların En Başında Gördüklerimiz Bir Tekrardan İbaret Değildir. Orada Gördüğümüz Kefenin Bir O Yanına, Bir Bu Yanına Atılmaktan Heba Olan Vicdanlarımızdan Arta Kalanlardır. Kaldığını Varsaydıklarımızdır. [Hakiki Ayrışımlar: Pire İçin Dünyayı Yaktıranlar El Yazınından, Sayfa 1-6]

>>>>>Bildirgeç
“Artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz. İstemek, yapabilmek ve bilmek eylemleri terk edilmedi ama bir başkasına devredilerek genel olarak ilga edildiler.” Jean Baudrillard

Bir girizgaha, kelimelerimizin toparlayıcısı olup bahsini açtıklarımızı anlamlandırabilir kılacak, yazıyla sunmaya gayret gösterdiklerimizi hal yola koyacak bir tanımlandırmaya ivedilikle ihtiyaç duyuyoruz. İçeriği kapsayanın ne kadar da kolay bir biçimde ayrıştırılabildiğinden dem vurabilmek için değil, hemen herşeyin artık hizasından çıkartılarak başkaca yönlere çekilmesinden duyduğumuz kederi tamamlayabilecek bir tanımdır aramakta olduğumuz. Makulün çoktan unutulup kılıçların bileylendiği zamanımızda izanın nasıl yeniden tahsis edilebileceğine olan meraklanmamız da bizi bu arayışın derin kuyusunda ilerletmektedir. Kolaylıkla üzerinin örtülmesinden artık gına getirilmiş olan sorunlarda bile tarafların belirginleştirilmesine dair çabalanımın, sözün kıymetinin nihayetinde layıkı vecihiyle yerine getirildiğini düşündüğümüz anlarda dahi bitmek tükenmek bilmeyen kinlenmelerin, öfke kusmaların karşısında hiç değilse arafta kalanlarımızı, söyleyecek daha çok sözü olmasına karşın neresinden başlaması gerektiğine bir türlü karar veremeyenlerimiz için yol gösterecek olan tanımlandırmadır hiç yoktan heba etmeye, sanki çok varmış gibi tüketmeye devam ettiğimiz vaktimizin önemli bir kısmında aramayı sürdürdüğümüz. Kolayca sorunları görmezden gelerek, keyfimizin daim olduğu sanrısına sıkı sıkıya tutunarak âma kalmaların hiç bir şeyi değiştirmeyeceği afaki bir biçimde ortada olan güncellikte kaybedeceğimiz kadarını çoktan yitirdiğimizi anlamlandırılmasına eşlik edecek olandır. Kendiliğinden olmayan ama ne hikmetse günler günleri kovalarken daha da karmaşıklaşan açmazların artık enikonu yükselerek oluşturduğu setin bir duvar haline dönüşümündeki hüzündür burada idrak ettirmeye gayret ettiğimiz. İçinden bir türlü çıkma yolunu keşfedemediğimiz için, yanmakta olduğumuz ateşin hepimizi kapsayabileceğini an olsun aklımızdan çıkartamadığımız için düşünmeye sevk ettiren bir bütünlüktür bu satırlarda işittirmeye çaba sarf ettiğimiz.

Başkalaşımların modern yaşamlarımızı dönüştürdüğü eşik, düşüp kaldığımız, bitap düştüğümüz bu maratonda tutunacak bir el olarak da belirginleştirilebilir ya da umulmadık anda yolun ötesini, geleceğimizi fark etmemizi mütedeyyin defalar tecrübe etmeye gerek olmaksızın ilerleyebilmenin kısa yollarını sunan kısımlarında çözümlenebilir. Mümkün olanın ne gibi kıstaslarla sağlanabildiğinden ise nelere ulaşmamızı sağlayabileceğinden dem vurdurabilirlik bu arayışı daha da manidar kılan bir eşiğe taşır düşüncelerimizi. Kendimiz olmayı bırakıp başkalarının bizim için söz söyleyebilme yetkisini kendilerinde bulduklarından bu yana süregiden, karmaşıklaştırılan yapıların nihayetinde hakkaniyetli bir sağduyu ile yeniden halklara teslim edilebileceğinin karşılığına denk gelen tanımlandırmadır iş bu noktada yılmadan peşinde koşturduğumuz. Ne olduğuna dair en ufak bir bilgi kırıntısı edinebilirsek gerisinin gelebileceğine dair olan inancımızdır belki bizi bu koşuşturmaca içinde hala bu kadar heveskâr kılan. Bir tanımlandırmanın aranabilirliğinin, sorunların kaynağına inebilmek, sorunun esasında ne olduğunu idrak edebilmek için bir zemin teşkil edebileceğidir heyhulaların sarıp sarmaladığı yerküremizde, memleketimizde olan biteni hissedilir kılacak. Başkalarının yönlendirmeleri ve telakkileriyle değil bilakis içimizden geçenlerin bizleri buluşturduğu bir düzlemin yakalanmasında tanımlamaların varlığını unuttuğumuz hakikatlerle bütünleşmemiz için vesile olduğu sonucuna ulaşırız. Ne ki bugüne kadar tüm yitirdiklerimizi, teferruat olarak değerlendirilmişleri, göstergelerde bir rakkam olarak adledilmişleri, çarkın en derinine itilip bir başına bıraktırılmış herkesi buluşturabilecek olguyu bulabilmek bu kadar gelişmişliğe rağmen hala çok zor, hala ulaşılmazsa durup düşünmemiz lazım gelmektedir. Nerelerde hatalarımızdan ayrılmamak için bizleri bu kadar sığ hale dönüştüren öfkeleri biriktirmişiz?

Hangi şartlar altında bu kadar kasvetin ve karanlığın yüceltimine sessiz kalmayı, işitip anlamazdan gelmeyi insanlığımızın onuruyla bağdaştırmayı uygun bulmuşuz. Reva görülenlerin bizim başımıza gelip gelmeyeceği tam bir muamma iken, dönüp rutinimize olabildiğince herşeyi sürdürmeyi, akışın devamlılığını ve sahneyi kimselere kaptırmamayı başarmışız. Zorluklar insanı eğitir, zorunluluk ise tam tersine aşılmaz duvarların örülmesine, sabitliklere dümeni kırdırır. Bilinmezliğin, fazla üzerine düşünüp taşınmadan kararları uygulamaya geçmelerin sonunda bizleri taşıdığı alan fasit daireden bir başkası değildir. Sözü nihai sonunu işitmeden hemen yargılara kendini fazlasıyla kaptırmaların başka çıkarsaması bu kapsamın daha farklısına ulaştırmayacaktır. Sorunları çözerek ilerlemenin sürekliliğini sağlamadan aynı noktaların üstünde tüm benliğimizle sabit kalabilmek için inatçılığımıza ilave olarak, tartışmalara, sorgulamalara girmeden, farkındalılık sağlayabilecek değerlendirme şanslarımızı ise en sonuna kadar tüketmeye başladığımızı ilaveten belirtmeliyiz. Zorunluluklar olarak önümüze sunulmuş seçenekler bu hali iyice derinleştirip, izole edilen vicdanları, kulağın işitmediği çağrıları, yerle yeksan edilmiş olan hakikatleri hala terazinin bir kefesi ile ötekisi arasında hangisi daha ağırdır tartışmalarına terk edildiği güncellikte, bulabileceğimiz tanımın en azından bu kirlenmişlikten arınabilmemiz için bir yolu ortaya çıkartmasını beklemek en kuvvetli arzumuz olduğunu ifade etmeliyiz.

-Ancak ne zaman ahlâki alandaki önemli hakikatlere, kendimize bakmaya yönelsek, yargılar yine ters yüz oluveriyor ve yeniden neredeyse evrenselleştirilmiş kalıbın içine düşüyoruz: Komiserler onurlandırılıyor, muhalifler alçaklıklarından dolayı azarlanıyor. Bunu kanıtlamak da yine çok kolaydır. Kendi sorumluluğumuz azaldıkça, artan beceriyle uyguladığımız ilkeler yalnızca bildik sözlerdir. Sözü karaltılarla dolu bu dünyada takip edilesi birkaç düşünürden birisi olan, muhalif yazar Avram Noam Chomsky’nin “Yalanlar ve Gerçekler” kitabından yapmış olduğumuz alıntıda değindikleriyle iliştirip detaylandırabilmek mümkündür. Bilindik sözcüklerin ötesinde ne kadar arşınlayabilirsek, daimi olarak parantezler açıp içerisinde değerlendirmeye girişmekten artık vazgeçebilirsek, sorunların daha makul çözüm yollarını bulabilmemiz mümkündür. Fikirlerin çeşitlendirilmesi görünür olan büyük resmin ana hatlarını hakkaniyetle çözebilmemizi, yapmış olduğumuz hataları idrak edebilmemizi de sağlayacaktır. Tektipleştirilerek doğru olarak sınıflandırılmışların aslında neleri kapsayarak şekillendirildiğini veya üzerinin örttüğünü tanımlandırabilmemiz pekâla. Genellendirmelerin nasıl kolaylıkla yeni değerlerimiz olarak yapılandırılmaya çalışıldığını gözlemleyebilmek çeşitli örneklerle söz konusudur. Elimizdekiler arasında en iyisi bunlardır diyerek nice hatanın hayatlarımıza bir şekilde dahil edildiğini, sorgulmaya kalkan olursa diyerek daha en başından uyarılarla donatıldığı güncelliğin içerisinde ötekisine de kulak vermemizin elzemliği ortaya çıkacaktır.

Ötekileştirilip suskunluğa teslim ettirilmekten bir adım dahi atmaktan çekinen, yaftalardan çekindikleri için sözcüklerini yanyana getirmekten kaçınanlar, her sesini duyurmak istediklerinde üç dakikalık haber sürelerine bile sığdırılamayan gerçekliklerin duyurulması ancak imece usül, taşın altındaki ellerin çoğaltılmasıyla sağlanabilecektir. Sakarya Caddesi üzerinde yetmiş sekiz günlük süre boyunca, toplumsal dayanışmanın, çalışanın haklarının 4-C boyunduruğuna teslim edilemeyeceğini, vicdan taşıyanların siyasi görüşü ne olursa olsun o çadırlarda haklarını aramak için bir araya gelebileceğini, seslerini işittirebileceğini kanıtlayan Tekel emekçilerinin mücadeleriyle söze başlayabiliriz. Arada sırada hatırlanagelen işçi sınıfının mücadelesinde alışkın olunan sözcüklerin yerine daha diri, kölelik düzenine karşın sonuna kadar mücadele edebilmenin dirayetini, vicdanı olanın anlayabileceği bir hakkaniyetle ilmik ilmik örmeyi başaran insanların hikayesidir hayatlarımıza bir şekilde katılmış olan. Bilindik sözler değildir artık duyumsatılmış olan, emeğin karşılığının kuralların toptan değiştirilerek başkalaştırılmasına tıpkı diğer özelleştirilen kurumlarda olduğu gibi gözardı edilip unutulmasına karşı mücadele dilinin varlığını ortaya çıkartmıştır. 1 Mart itibariyle Tariş İplik Fabrikası’nda işlerine son verilen 600 işçinin kıdem ve ihbar tazminatlarını alabilmek için verdikleri mücadeleyi de bu kıssaya ekleyebiliriz. Ya da Sabah-ATV çalışanlarının sekiz aylık bir aranın ardından tekrardan başlattıkları, ana akım medyanın görmezden geldiği haklarının tesisi için yılmadan sürdürdükleri grev kararlarının devamlılığından da bahis açabiliriz. Görüntülerin üçer-beşer saniye içerisinde yok olup gittiği bir aralık değildir tamamı gerçekliklerin önümüze çıkarttıklarıdır. Unutulacak detaylar olarak sınırlandırılmadan itinayla kulak verilesi yurdumuzun halleridir.

Bir yerlerde unutturulmaya devam edilen, öldürülüşünün üzerinden otuzyedi yıl geçmiş olmasına karşı hala bir tehdit unsuru olarak ele alınmaya devam edilen İbrahim Kaypakkaya hakkında BDP Tunceli milletvekili Şerafettin Halis tarafından verilen soru önergesinin başına gelenleri de eklemleyebiliriz. Çelişkilerin birbirlerini zincirleme bir biçimde etkinleştirdiği, aslında neler olduğunu öğrenebilmek için daha ne kadar süre geçmesi gerektiği konusunda hala net bir yanıtın alınmadığı nicelerinin yanında Şerafettin Halis’in Birgün gazetesine yansıyan demeci de aslında çok şey söylemektedir gördüklerini tarafsız bir biçimde anlamlandırmak isteyenler için: “Bu rahatsızlık aynı zamanda devrime ve sosyalizm duyulan rahatsızlığın da tezahürüdür. Bizim değerlendirmemiz gelinen bu noktada çok doğaldı. Dünyanın sosyalizme, devrime bakışı dolayısıyla bizim önergede yaptığımız değerlendirmeden çok da rahatsızlık duyulmaması gerekiyordu. Ergenekon, Balyoz, derin operasyonların tartışıldığı bu günlerde, 37 yıl önce yapılmış bir işkenceyi kabul etmemek gibi bir anlayış, farklı bir paradoksu barındırıyor içinde.” Artık boşlukta kendi kendilerine yankılanan cümlelerden, üzerine ölü toprağı serpilen konulardan daha çoğuna ulaşabilmek için elimizde yaygın ana akım medyadan daha fazlasını becerebilen bir kaynakça var. Jean Baudrillard’ın belirginleştirdiği ılga edilmişliği aşabilmek için hepimizin şapkasını önüne alarak düşünmesi gereken sorumluluklar dizi dizi karşımıza çıkmakta. Karar yaşayan bizlerin, karar fikri takibe mecbur olduğumuzu aklında bir türlü çıkartmayanların, karar hepimizin. Bu doğaçlama notun finali olarak yazar-eğitmen Nur Beier’in Radikal Gazetesi Tartışı-yorum köşesinde yayınlanmış olan detaylı makalesini sizlerle paylaşıyoruz:Yıl 2010. Hrant Dink, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Kafes, Balyoz, Ergenekon derken, geçtiğimiz Ocak ayını yakın tarihli kayıpların ayıplarını anarak kapattık. Ya diğerleri, eski ve yeni? Onlar da kendilerini unutturmuyorlar. En umulmadık yerde karşımıza tekrar ve tekrar çıkıveriyorlar. Bu, İtalyan ressam Fausto Zonaro’nun 1891- 1920 dönemi İstanbul anılarını okurken olabiliyor. Okuduklarınız size hiç de yabancı gelmiyor. Başka bir yerlerde de okumuştunuz aynı durumları, ama nasıl? Bu 8. sınıflar için bir tarih dersi kitabı olabilir.(1) Veya bazı durumları belki siz daha yakın bir tarihte yaşadınız veya izlediniz. Korku verici ve korkunç anılardaki bu devamlılık nasıl mümkün olabiliyor? (2) Bazı zihniyetler ve tutkunluklarla nasıl dünden bugüne sarkabiliyorlar? İster istemez düşünmeye başlıyorsunuz.

1891 yılında İstanbul’a gelen Zonaro, 1896 yılında II. Abdülhamid tarafından Saray Ressamı olarak görevlendirilir. 20 yıl bu görevde kalan ressam, hem Yıldız Sarayındaki atölyesinde eserler verir, hem Pera´daki okulunda öğrenciler yetiştirir. Akaretler´deki evini açık müze haline getirir, eserlerini burada halka açar. Akaretlerdeki 50 no.lu bu evin girişinde hala sanatçının adını taşıyan bir plaket bile bulunmamakta bugün. Ama tabii bu başka bir konu! veya acaba öyle mi? Bunu yazının sonunda okuyucunun takdirine bırakıyorum.
Zonaro’nun kitabındaki tespitler sadece sanat ve sanat çalışmaları ile ilgili değil; zamanın İstanbul’unda yaşanan olaylar, şehrin insanları, ilişkileri, zihniyetleri, alışkanlıkları, düzen, kurallar, velhasıl güzellikler kadar çirkinliklerle de ilgili. Ülke insanı için ilgi çekici ve merak uyandırıcı olduğu kadar, ülkeye yabancı olanlar için değerli belgeler olabilen zamana ait giysiler, renkler ve çizgilerden oluşan hızlı izlenimlerin yanı sıra; anlatılan olaylar kitabı ilginç kılıyor. Ancak asıl ilginç olan, olayların Zonaro´nun duygu süzgecinden geçtiği şekli ile nasıl gözlemlendikleri ki, burada gözlemcinin duygusal arkaplanı yabancı. Hiç şüphesiz kaba kuvvet, şiddet ve vahşet üretme potansiyelinin de körüklediği Ergenekon, Balyoz, Kafes ve daha birçok eş projeleri bu toplumda o günkü özür ve niyetlerle hala bugün üretebilmenin ardında da galiba bu duygusal yabancılık yatıyor. Bu duygu insana yöneliktir. Vicdanın sesine kulak verir.

Yıl 1896. Zonaro Yıldız Sarayında kendine ayrılan atölyesinde İstanbul şehri fonu önünde çiçek açmış oya ağaçlarının son rötuşlarını yapmakla meşguldür. İkişer ikişer, sonra dörder dörder, derken altışar gruplar halinde Yıldız Porselen Fabrikanın bütün çalışanlarının, ardından bahçıvanların ve diğer işçilerin korunun patikalarından çıkışa doğru telaşla önünden geçtiklerini farkeder. Gerçekten ciddi birşeyler olduğunu anlar. O da çıkar. Pera ve Galata’da ihtilal patlak vermiştir. “İhtilalciler, Osmanlı Bankasını işgal etmişler, durmadan geciktirilen ıslahat için bir söz verilmediği takdirde binayı, ellerinde tuttukları yüz görevliyle beraber havaya uçurmakla tehdit ediyorlardı.”
Birşeyler anlayabilmek için Tophane’ye doğru gider. Meydana yaklaştığı sırada, kana bulanmış kalın sopalarıyla, karanlık bakışlı ve yan gözle ona bakan katliamcılara rastlar. İleride, meydanın Pera’ya çıkılan köşesini döndüğünde de ilk ölüleri görür.
“Korkunçtu. Başları kan içinde biçimsiz bir yığına dönmüş, orada burada yatan cesetler, çevrelerinde bağırıp çağıran ve tehditler savurarak dönen çılgın bir kalabalık. İnsanın acımasız yanını görmekten rengim atmış; titreyerek yürüyüşümü sürdürdüm. Terörün estiği o üç günde ne de çok suçsuz insan katledilmişti!... Korku verici ve korkunç anlar. ”
Pera’nın yukarılarına da o anda, tehlike haberi ulaşmıştır. Dükkanlar acele kapanır, arabalar, atların karınları yere değercesine hızla Nişantaşı’na doğru sürülür. Zonaro, korku içinde, elleri tabancalı, gözleri fal taşı gibi açılmış zaptiyelerle çılgına dönmüş kalabalık arasında, tam karşı yöne doğru yürüyerek Taksim’e gelir, evine varır.
“Bankanın etrafındaki dar sokaklarda, birçok fakir Ermeninin tek sığınağı olan meyhanelerde ne kadarı öldürülmüştü? Kim bilir? Cesetlerle dolu kaç araba gitti kim bilir gece Feriköy’e, kocaman çukurların açıldığı mezarlığa. Ermenilerle tıka basa dolu olan cezaevlerinden hiç kimsenin canlı çıkmadığı, o ilk iki günün korkunç gecelerinde öldürülüp mezarlığa getirildikleri söyleniyordu. Ayrıca cesetlerle dolu çukurların önünde ölülerin dualarını okuyan Ermeni bir papazın da gelen bir katil sürüsüne yakalanıp başı yarıldıktan sonra aynı çukura atıldığı söyleniyordu...Olanlar, gerçekten üzüntü verici ve korkutucuydu.”
Herkes evine kapanmış beklemektedir. Zonaro da dışarı adım atmaya cesaret edemez ve Yıldız’a ancak bir hafta sonra gidebilir.
İstanbul’da bunlar olurken İngiliz Donanması Çanakkale Boğazı’nı geçmiştir. Ama İstanbul’a girmez. “Söylendiğine göre, eğer İstanbul’a girmeye kalkışılsaydı, payitahtta yaşayan Hıristiyanların katliamdan kurtulma şansı olmayacaktı. Hıristiyanların evlerinin kapılarında kırmızıyla boyanmış özel bir işaret konulmuştu. Ben de, herkesin bu olaylardan bahsettiği ve olacaklar hakkında pek de hayırlı yorumlar yapmadığı bugünlerde, kendi evimin kapısının sağında bu işareti farketmiştim.’’

Yıl 2005. Türkiye savaşta değil, düşman donanmaları Çanakkale Boğazında beklemiyor, padişahlık yok, halifelik yok, ‘’hurafet’’ yok, irtica yok, ihtilal yok, Gayrımüslim derseniz o da hemen hemen hiç kalmamış, ama Zonaro’nun yaşadığı tecrübeler, hissettiği korkular yaşatılıyor hala. Hatırlayalım: Dışarıdan Kınalıada’ya gelen kişiler adanın gayrımüslim sakinlerinin kapılarını çalmakta, ev sakinleri yeter biraz da biz faydalanalım gibi saldırgan sözlerle taciz edilmekte. ’Ya öl ya terket’’, ‘’tekrar denize döküleceksiniz’’ gibi tehdit sloganlarıyla sokaklarda plajlarda da sürüyor tacizler, gayrımüslim yurttaşların işlettiği işyerlerine yönelik olarak da, olaylarda yaralananlar bile bulunmakta. Ama ada sakinleri, korkularından ses çıkaramamakta, evlerine kapanmayı tercih etmekteler, Zonaro’nun 1896’da yaptığı gibi. Ne değişmiş? Belki aktörler, o kadar. Aradan 110 yıl geçmiş, kılıf değişmiş olabilir, ama ya zihniyetler? Bu nasırlaşma nasıl mümkün olalabiliyor?

Yıl 2010. Elimde bir başka kitap. 2009-2010 ders yılında Türkiye’deki tüm ortaöğretim okullarında 8. sınıf öğrencilerine okutulan tarih kitabı. 7. ünitede, Türkiye’ye yönelik tehditler işleniyor (irticai faaliyetler ve misyonerlik faaliyetleri olduğunu öğreniyoruz). Bu başlık altında, Zonaro’nun anlattığı Pera ve Galata’daki ihtilal ve Osmanlı Bankası saldırısı hakkında kısa bir not iliştirilmiş: “Bir takım Ermeni komitaları kurdukları çetelerle Osmanlı Devleti’ne karşı silahlı faaliyetlere giriştiler. Bunlar arasında; 1896 yılında Osmanlı Bankası’na yapılan saldırı dikkat çekicidir.” Osmanlı Bankasına saldıranların Ermeni komitacılar olduğu mu ima edilmekte, şiddet ve vahşet mi kınanmakta? Yoksa şiddeti gerekçelendirme mi ima edilen satır aralarında? Zira kıssadan hisse ile durumun günümüze bağlandırma tarzı, kitaptaki ifadelerde düşündürücü: “Bozgunculuk yapacak insanlara hoşgörüyle davranmak, değer vermek, eğitim işareti değil, belki bir milletin mutluluğuna, şerefine, namusuna göz dikmiş insanlara göz yummadır ki hiçbir zaman, hiçbir şey buna izin veremez. Hiç kimse buna izin vermek hakkına sahip değildir ve siz de olmamalısınız.”
Rahip Santoro cinayetini, Malatya’da yayınevinde 3 “misyoneri” hedef alan katliamı ve nicelerini mümkün kılan zihinsel altyapının filizlerinin daha ilkokul sıralarında, sözkonusu ders kitabındakiler cinsinden pedagojik ve ideolojik yönlendirmelerle atıldığını söylemek burada isabetsiz mi olur?
Koç müzesine bomba koyup çocukları öldüreceğiz, yüzbinlerce insanı tutuklayacağız, camileri patlatacağız, sokaklarda şiddete şiddetle cevap vereceğiz şeklinde bugünün Türkiye’sinde taktik denemeleri yapan bir ordunun zihinsel alt yapısının böyle bir tarih tarih ve ’ahlak’ dersinden etkilenmediğini iddia etmek burada isabetsiz olmaz mı?

Evet, ordunun sürekliliği değişmeye direnerek gerçekleşiyor ve aslında sürekli kendisini tekrarlayan, yani yerinde sayan ve hayat değiştiği için de kendiliğinden gerileyen bir yapıdan söz etmiş oluyoruz.
Evet, bu durumda ordunun yarın ne yapmak isteyeceğini anlamak gayet kolay olabilir. Burada tarihe bakmak yeterli olabilir.
Evet, sanki geçmişle ilgili öğrendiğimiz her bilgi gelecekle ilgili tasavvurların belirtisi. Dün yaptıklarımıza bakmamız yeterli.
Evet, bu vahşet merakı “bozuk bir gen” gibi kuşaktan kuşağa aktarılıyor gibi bir tablo var önümüzde. Ama bu sadece ordunun içindekilere özel bir tutkunluk mu? Ergenekon gibi dallı budaklı bir vahşet projesi dışardakiler arasında nasıl bir ortak payda bulabiliyor öyleyse?
Hatırlayalım: Türk ordusunda 500,000 civarında asker var. Türkiye’deki ortaöğretim öğrencisi sayısı ise 16 milyon civarında. Bu kitap 8. Sınıftan geçen tüm öğrencilerin elinden geçiyor. Okunuyor, ezberleniyor. Rakamlar gösteriyor ki pratikte, bu öğrencilerin sadece ufak bir kısmı meslek olarak TSK’yı seçecek demek. Ama hepsi çocukluklar hep birlikte eş ruhlu tarih kitaplarını paylaşmış, belli eş paydalarda zihniyetler üretilmiş. Şiddet, “kır, yık, kurtar” tutkunluğunun bir eğitimsel söylem olmadığını söyleyebilir miyiz?
Yıllar geçiyor, ordular değişiyor ama eski “takıntılar” ve “ hastalıklar” devam ediyorsa neden? Bu tabloda sadece “hastalığı iyice ilerlemiş” ordumuzu hatırlarken, eğitim sistemimizi unutursak, tespitlerimizde ve gayretlerimizde hep yanılırız. Kendimizi korku verici ve korkunç anlara ilelebet tutsak ederiz. Ama bunun farkına bile varamayız.

(1) “Fausto Zonaro’nun Hatıraları ve Eserleri Abdülhamid’in Hükümdarlığında 20 Yıl”. YKY: 2008.
(2) “Atatürk’ten Sonra Türkiye: İkinci Dünya Savaşı ve Sonrası”, 7. Ünite.Görüntülerin sürekliliğinde, birini çözemeden diğerine geçmek zorunda bırakıldığımız bir düzeyde çok daha yıpratıcı hale dönüştürülen güncelliği yaşamaktayız. Eğilip bükülen anlamların, merkezinden ayrı noktalara çekilen düşüncelerin, esasın değil tiradların sahneye konulduğu yapılandırma içerisinde ne yana gidersek gidelim bir türlü bu karmaşıklıktan yakamızı kurtaramadığımız gerçeğine ulaşmaktayız. Anlamak için dinlemenin gerekliliğini unuttuğumuzdan bu yana geliştirilmeye devam ettirilen görüntü içerisinde hap kadar kıvamına indirgenmiş olan, seyret-unut alt okumasına yol verilen gerçekliklerin düzeltimemesi artık eskisinden de çok yalpalamamıza neden olmaktadır. Ne idrak ettiğimizi kendimize göre uygun bulduklarımızı dile getirebiliyoruz, ne de yaftalamaların karşılıklı olarak havada uçuştuğu düşünsel alanda farklı olanın sesini işitebiliyoruz. Kâti doğrunun olmadığı ahir zamanımızda onay alınmadan düşüncelerin belirginleştirilemediği, tersi için teşebbüs edildiği takdirde birilerinin tarafında olduğunuz gerçeğiyle yüz yüze bıraktırılmaktan daha fenası var mıdır? Kolaylıkla ayrıştırmaların söze getirilip dillendirilmeye çalışılanın bir münazaradan çok kavgaya dönüştürüldüğü görüntü karşı karşıya kaldığımızdır. Fikrin kendisine tahammül gösteremezken, daha derinlerine, ipin ucunu kaçırdığımız gerçekliklerle yolumuzu ne zaman bütünleştireceğiz. Şimdi ve burada olabildiğince karmaşıklaştırılmış döngü içerisinde gereksinim duyulanın, yargılara düşmeden karşımızdakini dinlemekten geçtiğini ifade etmeliyiz. Çabucak parlamaların, sözü kasıtlı kesmelerin, dinlemeden anlamsız bir kin güdüsüyle karşıt yaratmanın bizleri nihai bir çözümlemeye vardırmayacağı kesindir. Kırılganlaştırılmış fikirlerden yeni yollar oluşturabilmek için daha çok çaba göstermemiz gerektiği ise muhakkaktır. Kaçınıp, sırt çevirip, anlamazdan gelip, çekimser kalıp herhangi bir şeyin düzenlenmeyeceği ise açıktır. Eğrelti halde duran beklentilerin üzerine serpiştirilen ölü toprağından silkinmedikçe, izandan bu kadar bahsetmişken hala aynı dar alanlarda sıkışıp kaldığımızı fark etmedikçe ne kadar ilermiş olursak olalım ulaşacağımız eşik bir önceki seviyeden daha makulu olmayacaktır. Yanılgılar dahilinde kendimizi avutmaktan başkası değildir o evreler içinde karşılaşacağımız. Nihayetinde çözüm olarak adledilmiş olanlar da dahil olmak üzere epeyce konuda duyumsamak bir yana canhıraş bir şekilde kulaklarımızı tıkalı tutmayı sürdürüyor olmamız da bu görüntüyü daha manidar kılmaktadır.

Ses bu döngü içerisinde olması gerekenleri, tasavvur edilmeye çalışılanları yapılandırmamıza vesile teşkil eden olgulardandır. Kati olmayan, yenileştirilebilen, sadece sabitliklerle terbiye edilmiş birbirinin aynı manzumelerden farklısına ulaşmak için bile değerli kılınabilecek bir bütünlük kulaklarımıza ulaştırılır her defasında. İşttiklerimizin bir ses ya da müzik olması bu çağrışımı daha değersiz kılmayacaktır. Kulağımızda yer edinen tonlamalar asıl hayatta karşılaşmakta olduğumuz zorlayıcı durumlar karşısında yeni alanlar açabilmemiz için zihni geliştiren bir kollektif dağarcığı oluşturmaktadır. Deuss Ex Machina’nın en başından bu yana sizlerle oluşturmaya çabaladığı bu bakışımın türlü farklı yönlerine dair detayları aktarmaktır. Mümkün olanı ne kadar ivedi bir biçimde oluşturabilirsek sorunlarımızı aşabilmek için yolun temellerini atabileceğiz. Geçtiğimiz Pazartesi akşamı canlı olarak yayınlanan Deuss Ex Machina’da bu tümcelerden hareketle kotarılmış olan bir saatlik dinlenceliği sizlerle paylaştık. Elimizdeki kısıtlı imkanlara karşın, hayattan yemeye devam ettiğimiz ağır darbelere karşın, vicdansızlığın yeni vicdanlar olarak değerlendirilmesi için aceleciliğe karşın, söz söylemektense tantana yapmanın reva görülmesine karşın, beyaz ile siyahın birbirlerinin zıt kutupları olduğu iddiasına karşın çözümlemelerimizi müziklerle birleştirerek sizlere sunduk. İddiaların üzerini daha fazla karmaşıklaştırmaktansa müziğin sunageldiklerinde yeni cümleleri berrak bir görünüm içerisinde değerlendirebilmeyi amaçladığımızı da eklemeliyiz. Amatör bir müzik seçkisi içerisinden profesyonel darlatımların yansılarını kapsayanlara dair yeni okumalara girişebilmek elbirliğiyle blog, radyo programı takipçisi olan sizlerin katkılarıyla sürdürebilmek ise son kertede en büyük isteğimizdir. Çizginin öte tarafında olan bitenler bir şekilde devinimini sürdürürken, kapımızı yoklamayı sürdürürken on altı yıldır devam etmekte oldukları müessir ses işçilikleriyle deneysel caz müziği sözkonusu olduğunda adları anılası kollektiflerden birisi olmayı başaran Jaga Jazzist’i beşinci uzunçalarları; One-Armed Bandit’e dair notlarımızla beraber Makina’da haftanın albüm önerisi olarak paylaşıyoruz.Müziğin deneysellikle buluşturulduğu odaklar o ana kadar tüketilmekte olan ses erimlerinin gelişimine dair yetkin önermelerden türetilerek oluşturulan birer ses evrenidir. Belirli süreler içinde icra edilmesi beklenen radyo dostu şarkılara, tüketildikten sonra hafızalardan silinenlerin yanında deneysel müzikler varlığını uzunca bir dönem sürdürebilen, yetkin katmanlarında dinleyicilerin beklentilerini karşılayan detaylar barındıran yapımlardır. İçerik genişledikçe kapsama dahil edilen sesler çoğaltıldıkça muhtelif müzikal disiplinlerin, birbirlerine yakın durduklarına dair çıkarsamaları mümkün kılan kurgulamalar ortaya çıkartılır. Kimi zaman gürültü kavisleri bu kurguyu taşırken, kimi zaman da elektronik bağlaçlar ile bütünleştirilmiş enstrümantal yapılandırmalar deneysel müzikler dahlinde kulaklarımıza ulaştırılır. Yorumlanan seslenişler katmanlarla sarıp sarmalandıkça dinlediğimiz müzik alelade olmaktan çıkarak, güncelliğin sınırlarında tam karşılıklarını bulabileceğiniz cümlelere dönüştürülür. Zor olarak anılagelen dinlenceliğin bu öte tarafında kulak aşinalığı sağlandıkça yıllardır süregiden birbirinin aynısı müzikler dışında da yetkin yansıların oluşturulabilirliği anlamlandırılabilecektir. Salt bir kurgusal olmaktan öte varedildikçe, geliştirildikçe ana akım sınırlarını da zorlamaya başlayan, estetize edilmiş kurgulamalar deneysel müziklerle bizlere ulaştırılır. Susumu Yokota’nın techno’yu mikronlarına ayırarak yeniden birleştirdiği minimalist elektronik yüzeylerde, geçmişten gelen tüm biriktirmeleri farklı bir okumayla modernize edip yeni önermelere girişen Koby Israelite gibi müzisyenlerin işlerinde, gürültü sahnesinde vurgulamalarıyla teker teker fark etmekten imtina ettiklerimizi hatırlara getirmeyi başaran Tim Hecker gibi nevi şahsına münhasır üreticilerde ya da düşük yoğunluklu folk ritmlerinde başkalaşmış hikayeler takdim etmekye hali hazırda devam eden Midlake gibi toplulukların ileri sürdükleri önermelerinde söylemek istediklerimizi belirgin kılacak yapılandırmalar tamlamlanabilir. Yarıda kalmış cümlelerden ise gerçekten işlevsellik barındıran birer hikaye karşımıza çıkatılır. Oslo’nun dışındaki küçük bir kent olan Tonsberg’de 1994 yılında Lars Horntveth tarafından temellendirilen ve yıllar geçtikçe kollektif bir yapılandırma haline evrilen Jaga Jazzist projesi de tam da dile getirmeye çalıştığımız deneyselliği caz ile elektronik – rock nağmeleri arasında farklı köprülemeler ile gerçekleştirmeyi başaran bir bütünü dinleyicilerle paylaştırır. Netameli döngülerin üzerine bina edilmiş olan hemen her katmanda seslerin değişkenliğini muğlaklıkta bıraktırmayacak kadar incelikli işçiliklerle beraber takdim edildiği bir yapı ortaya çıkartılır. Dönüştürülen sesler caz müziğinin geleneksel yapısı ile güncel seslerin birbirlerine aynalanması olduğundan da bahis açabiliriz. İskandinav caz müziğinin ana öğelerinden birisi olan deneyselliği geliştirebilmek için çaba sarf edenlerin hikayesidir burada kısıtlı olarak sizlerle sunacak olduğumuz. Elektronik bileşenler ile akustik enstrümanların bütünleştirildiği her yapımda alternatif bir teatral karenin canlandırılabileceği, derinlerinde saklı duran hüzünlü kesişimlerin fark edilebileceği küçük detaylar barındıran sesler Jaga Jazzist kollektifinin müzikal seyrüseferini anlamlandırabilmek için ilk elden söylenmesi gereken tümce olacaktır. Yapısı belirgin olan caz müziğinin standartları üzerinde yapılan her değişiklik deneysel müziğin alameti farikası olan çizginin dışında neler cereyan etmektedir sorularına yanıt vermektedir. Lars Horntveth’in The Milk Factory’ye verdiği röportajda değindiği üzere neredeyse hayatının yarısını verdiği on altı senelik süre içerisinde daha iyi müzik oluşturmak için çabalamalarından dem vurur. Düz ayak içeriğine dahil olunan seslerden ise kendi ayakları üzerinde durarak, değişikenler ihtiva eden modellemeler Jaga Jazzist kollektifi dahilinde dinleme imkanı yakaladığımız hemen tüm kayıtların başat öznesi olduğunu ifadelendirmeliyiz.1996 yılında, Thug Records etiketinden yayınlanan yerel kayıt Jævla Jazzist Grete Stitz, Jaga Jazzist külliyatının temellerini daha sağlıklı bir biçimde irdeleyebilmemizi mümkün kılacak önermeleri sunar. Soul’dan rap’e, çingene müziklerinden caz standartlarına, elektronik tınılardan akustik vurgulamalara kadar birbirilerinden farklı disiplinlerden mürekkep bir “mixtape” sunum ortaya çıkartılır. Elektronik tını patlayışlarının hemen ardına iliştirilmiş olan melodik caz doğaçlamasının rap vokallerle tümlendiği The Millenium Falcon, ses öbekleri içerisinde bir görünüp bir kaybolan enstrümanların varlıklarıyla caz modellemesinin sınırlarını geliştirmeye gayret eden Serafin, elektronik pasajların Nine Inch Nails ayarında endüstriyel seslerle hemhal ettirildiği kaydın en nevi şahsına münhasır önermesi olarak anılması gereken, 28 dakikalık doğaçlama kayıt Out Of Reach (Or Switched Off) müziğin yanında sözcüklerin de ilave edildiği gayrı resmi bir tanışıklığı gerçekleştirir. Smalltown Supersound ile Jaga Jazzist’in yollarının kesişmesinin ardından yayınlanmış olan debut albüm A Livingroom Hush ayakları sağlamca yere basan önermeleriyle giderek daha geniş bir perspektiften müzikal damıtın dinleyicilere ulaştırıldığı bir yapılandırma olmayı başarır. Enstrümantal çeşitlilik artarken bir yandan da elektronik seslerin caz serbestlemesi içerisinde farklı çıkarsamaları beraberinde getirdiği bir kurgulama ortaya çıkartılır. Her parçanın anı ölümsüzleştiren birer polaroid fotoğraf gibi çerçevenin içerisindeki anlara hapsedilmiş tüm detayları görebilmemizi sağlayan çeşniler A Livingroom Hush kaydının daimi öznesi olarak yerini alır. Jørgen Træen’in ellerinden çıkan akıllı dans müziği kesitlerinin üzerinde ilerleyen ritmik caz kurgusuna ev sahipliği yapan Animal Chin ile albüm başlar. Titreşimlerin karaltılı yankılarla post-rock ile ambient arasında bir noktayı belirginleştirdiği, dramatize edilmiş bir hayat akışının radyo sinyallerinden gelen sinyallerle resmedildiği, şapkamızı önümüze alıp düşündüğümüz zamanların fonu olarak adledebileceğimiz yetkin enstrümantal çoğaltım Cinematic ile birbirlerinden farklı müzikal tını kümeleri arasında iyi ayarlanmış bir kompozisyon ortaya çıkartılır. Nefesli enstrümanların kapsadığı buğulu atmosferiyle, iki farklı katmanda gelişimini sürdüren bir yanı caz standartları üzerinde öte yanı deneysel çoğaltımlarda seslerin izinin sürüldüğü Airbone, yalnızlığımızın nihai karar anlarında kendi başımıza bir yol çizmeye çalışmamızı, dermanımızın ne kadar azaldığını fark ettiğimiz yılgın halleri sesle anlamlandıran Low Battery gibi tümleşik yapı içerisinde sürekliliği sağlanmaya devam edilen bir çözümlemenin de paylaşıldığından dem vurabilmek mümkün olacaktır. Bir ucu deneysellik ile bağlar barındıran ama nihayetinde dinlenildikçe kişisel detayların da bulunabildiği tınılar A Livingroom Hush albümünde kulaklarda yer edinir. Elektronik sinyallerin artan hızlılığında tüm ekibin topyekün katkıda bulunduğu bir seremoni Midget gibi sürprizleri de işitebilirsiniz. Albümün kapanışında yer alan, latin vurmalıların, elektronik dans müziği tonlarıyla birleştirildiği yüksek ritmli dans ettirir yapım Lithuania önermesiyle Jaga Jazzist’in disiplinler arasında dolaşımının ilgi çekici kurgulamalarından birisi olarak debut albümü tamamlanır. Aşina olunan ses yelpazesinin ötesini merak edenler için oldukça deneysel ama bir o kadar da birkaç dinleyişin ardından başucu kaydına dönüşebilecek bir bütünlük ihtiva eder A Livingroom Hush.Modellemelerin ve kısıtlı tanımlandırmaların geçersizliğini hatırlatan, 2003 tarihli The Stix uzunçaları Jaga Jazzist müziğinin belirgin bir şekilde taşlarının yerli yerine oturtulduğu bir çalışma olarak modern elektronik müziğin önermeleriyle daima ilerisini sunmuş olan Ninja Tune etiketinden dinleyicilerin beğenilerine sunulur. Jørgen Træen’in prodüktörlüğünde gerçekleştirilen çalışma caz köklenleriyle değiştirilip dönüştürülebilir tüm seslerin birbirilerine uygun bir biçimde lehimlendiği kurgular geçidine ev sahipliği yapar. Füzyon cazın kuzeyli yorumunu ihtiva ettiğini de ilave etmeliyiz. Hemen pek çok müzikal yapılandırmada olduğu üzere sessizliğin içerisinde yankılanan çığlıklardan, giderek karanlığa gömülmekte olan insanlığımızın hallerine, duymaktansa işitmemek üzerine kurmaya çaba sarf ettiğimiz modern yaşantımıza dair çıkarsamalara imkan sağlayan bir müzikal çatı kaydın on parçasında bizlere eşlik edecektir. Tınılar evrildikçe, üflemeli enstrümanların elektronik seslerle hemhal olduğu anlarda insan makine ilişkisine dair önermelerin dinleyene yansıtıldığını ise özellikle belirtmeliyiz. Yıllar öncesinden bugünün deneyselliğini temellendiren krautrock müziğinden, günümüzün gürültü kavislerine kadar nihayetinde sorularla zihinleri meşgul eden, anlamak için çaba sarf edilmesi gerekli olan kompozisyonlar The Stix uzunçalarında epey derin bir yol haritasını karşımıza çıkartmaktadır. Ritmik yapılandırmanın elektronika tandanslı döngülerle tertip edilerek oluşturduğu bütünlüğün Jørgen Munkeby’nin glockenspiel ve vibraphone ile donattığı pasajlarla kademe kademe gelişen giriş parçası Kitty Wu ile albüm açılır. Aphex Twin’in nevi şahsına münhasır akıllı dans müziği çıkarsamalarının Martin Hornthveth’in kurgusunda yeniden tanımlandırıldığı, enstrümantal kuşaklarıyla doludizgin Day caz vurgusuyla başlı başına albümün sacayaklarından birisi olmayı başarır. Kesitlerin oldukça yetkin bir biçimde ağıdı çağrıştırdığı, her seferinde farklı bir tonlamanın dinleyene ulaştığı derin katmanları dahilinden giderek genişleyen bir müzikal metafor Suomi Finland, kolay dinlenebilirliğin bir kademe ötesini arşınlamaya artık başladığımızı belirginleştiren, caz standartları arasında matematiksel olarak iliştirilmiş elektronik tonlamaların günyüzü bulduğu Aerial Bright Dark Round parçası gibi çıkışlar alternatif seslerle buluşmak isteyenler için yetkin bir dinlenceliği sağlayacaktır. Caz müziğinde farklı yaklaşımları merak edenler içinse biçilmiş kaftan olduğunu ısrarla belirtmeliyiz. Yaylıların parçanın eksenini oluşturduğu, gerilim ivmesinin arttırıldığı hissedebileceğiniz küçük tefek detaylarla süslenmiş I Could Have Killed Him In The Sauna güzellemesi, aksak ritm döngüsü içerisinde caz serbestlemesi; Doppelganger ile finale ulaşırız. Albümle aynı ismi taşıyan The Stix neredeyse milimetrik bir yapı içerisinde birbiri peşisıra düzenlenmiş enstrümantal çeşitlilikle türler arasında sessiz sedasız geçişlere imkan sağlayan bir kompozsiyonu tanımlandırır. Deneysellik olgusunun farklı bir pencereden tanımına çabalanılan The Stix albümünün tamamı bu doğrultuda şekillendirilmiş arayışların yetkin önermeleri arasında anılabilecek bir çeşitliliği ihtiva eder. Zaten The Wire gibi modern müziğin saygın mecrası tarafından da 2003 yılının önemli kayıtları listenmelerinin nedenlerinden birisi de bu kadar cesurca varedilmiş seslerden yeni hikayeler yaratabilmelerinden geçtiğini tekrardan hatırlatmalıyız. 2005’de Ninja Tune şirketinden Jaga adıyla yayınladıkları What We Must bu harmanlamanın rock müziği sınırlarında bütünlendiği yetkin yapılandırmalar olarak adı anılması gereken kayıtlardan bir diğerini oluşturacaktır. Mike Oldfield’dan M83’ye uzanan enstrümantal müzik çeşitliliği dahilinde alternatif güzergahların tanımlandırılabilirliğie dair ilgiyle dinlenesi bir kurgu bütünü olduğunu söylemeliyiz.Jaga Jazzist’in, beş yıllık uzun molanın ardından Ninja Tune etiketinden yayınlanmış olan One-Armed Bandit’a dair notlarımızı sizlerle paylaşalım. Lars Horntveth (Tenor Saksofon, Bas Klarnet, Gitar ve Keyboard), Martin Horntveth (Davul), Line Horntveth (Tuba ve Perküsyon), Mathias Eick (Trompet, Kontrbas, Keyboard ve Vibraphone), Marcus Forsgren (Gitar ve Efektler), Even Ormestad (Bas Gitar, Keyboard), Erik Johannessen (Trombon ve Perküsyon), Andreas Mjøs (Vibraphone, Gitar, Davul ve tüm elektronik aksamlar) ve Øystein Moen (Keyboard)’dan oluşan kadrosuyla tamamlanan uzunçalar hem grubun yıllardır üzerinde durduğu deneyselliğin izlerini daha belirgin kılan çıkarsamaları hem de özellikle albümün şarkılarının yazım aşamasında ilham edindiğini bizzat Lars Hornthveth’in sıklıkla belirttiği efsanevi müzisyenlerden, afrobeat’in yaratıcısı Fela Anikulapo Kuti’nin kayıtlarından esinler barındıran tonlamaların yakalandığı eklektik kolajlamalar ortaya çıkartılır. Caz müziğinin farklı tür ve disiplinlerle olan birleşimlerine dair tecrübe edilebilecek yeni tınıların varlığının sunumlandırılmaya çalışıldığı bir deneysellik kulaklara ulaşır. Enstrümanların mahir ellerde nasıl birbirlerinin tamamlayan, farklı tınlayan seslerden nasıl bir ortak müzikal ezginin türetilebileceğine dair üst sınıf bir çalışma olduğunu en başından iletmeliyiz, One-Armed Bandit uzunçalarının. Coşkun nağmelerle dinleyicinin karşılandığı seremoninin resmedildiği One-Armed Bandit parçasıyla albüm açılır. 80’li yılların new wave melodik yapısı ile Fela Kuti’nin doğaçlamalarla donattığı benzersiz müzikal sunumlandırmasının bütünleştirildiği şarkı Jaga Jazzist kollektifinin ulaşmak için çalıştığı müziğin geliştirilmesi tanımının örnekleri arasında anılası bir örnek olacaktır. Nakledilmeye çalışılanın salt müziklerin birbirleriyle iliştirilerek yeni olarak tanımlandırılması olmadığını, aksine geçmişin tınılarında saklı duran izlerin üstünde kademe kademe yapılandırılan çözümlemelere zihnin yorulduğu, funk müziğiyle minimalist döngülerin birbirleriyle aynalandığı, içeriksel dönüştürmenin hakkaniyetle gerçekleştirilen karşılığı olarak anabileceğimiz Bananfluer Overalt parçası gibi derinlikli, süresi dahilinde çokça şeyi dinleyene paylaşıma açmakta olan parçalar kulaklarımıza ulaşır. Krautrock gibi modern müziğin ses kurgusunda yeni yolların açılmasını sağlamış bir disiplinin, 2010 yılı içerisinde yankısını tanımlandırabileceğimiz, 220 V/Spektral parçası Jaga Jazzist çatısı altında gerçekleştirilen ses seyyahlığının belgeleyiciliğini kulağa taşımaktadır. Caz müziğinin yapısından cesur adımlamaların atılabileceğini örnekleyen, inişli çıkışlı melodik tarafiğinin, hayatın ta kendisinde yaşamaya devam ettiğimiz ikilmelere göndermelerin yer yer hissedilebileceği bir çalışma haline dönüştürülmüş önermesi Prognissekongen, uzun yıllar boyunca Jaga Jazzist müziğine aşina olmuş dinleyicileri etkileyebilecek progressive rock pasajlarıyla albümün kayda değer parçaları arasında anılmayı hak etmektedir. Jaga Jazzist orkestrasının, müzikal yapısının uyumluluğunu, katmanlarla birbirileri üzerine özenle bina edilmiş enstrümanların çeşitliliğini fark edebileceğiniz Music! Dance! Drama! varyetesiyle finale ulaşırız. Touch Of Evil, bütün albümün geniş bir özeti kabilinden değerlendirilebilecek, metalik gitar ritmlerinin sentezlendiği elektronik tonlar ile beraber hüzünbaz bir finali gerçekleştirir. Jaga Jazzist, bünyesinde barındırdığı yetkin müzisyenlerle sınırlandırmaları aşmakta olan bir müziğin mihmandarlığını gerçekleştirmektedir. Kulak kabartıldıkça dinleyiciyi kendi rotasında farklı tecrübelere yönlendiren, deneyselliğin korkutucu bir form olmadığını aksine fark edemediğimiz detayları keşfedebilmek için bir aracı olduğunu idrak edebilmemizi sağlayan detaylar ihtiva eden bir yapılandırma, Jaga Jazzist’in hamurunda biçimlendirilmektedir. Ön yargıların boğuculuğundan, gri renklerin hakimiyetinden kurtulmak isteyenler için ise uzunca bir süre yeterli gelebilecek bir bütünlük One-Armed Bandit. Takdimimizdir.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Korku Verici Ve Korkunç Anlar – Nur BEİER – Radikal / Tartışı-Yorum
"Tuh Sana" / Yarabbi Şükür! – Fikret İLKİZ – Bianet
Bitmedi – Kemal ULUSALER – Birgün
Kimin Teri Gül Kokuyor? – Ece TEMELKURAN – Habertürk
Tekel'den Tariş'e Direniş Devam Ediyor! – Alınteri
İbrahim Kaypakkaya İle İlgili Soru Önergesi Dahi Sakıncalı – Birgün
Desturlu Demokrasi – Akın OLGUN – Birgün Pazar
Bozkırın Ortasında, Çavdarlar Arasında – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2 – Kronik Muhalif
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
1915 Ve Amerika’yı Sürekli Keşfetmek – Markar ESAYAN – Taraf
En Değerli Tazminat Özür – Tony HALPIN – The Times (Türkçesi) Radikal
Ermeni Gençler: Konuşmadıkça Bu Sınavı Veremeyeceğiz – Bawer ÇAKIR – Bianet
Fisk: Birileri Sonunda Vahşeti Hatırladı – Robert FISK – The Independent (Türkçesi) Gerçeğin Günlüğü
8 Mart'a Girerken: Diri Diri Gömülen Medine Ya Da Medeniyet – Derviş Aydın AKKOÇ – Birikim
Meeeh – Seviyesiz İnsan – Seviyesiz Siyaset
Jenin Jenin By Mohammed Bakri – Abdel Halim El Hachimi – Tales From Bradistan
Charlemagne Palestine – A Man Who Plays The Whole Building – Alfred HICKLING – The Guardian / Music
Golden Retriver – Golden Retriver Album Review – Dave MILLER – Foxy Digitalis
Dubstep Aldım Yer Misin? – İlker Ozan UZUN – Muhteviyat

Jaga Jazzist Official
Jaga Jazzist At Myspace
Jaga Jazzist At Facebook
Jaga Jazzist At Ninja Tune
Jaga Jazzist A Family Affair – Interview By Themilkman – The Milk Factory
Jaga Jazzist - 220 V / Spektral Live At Bylarm On Official Youtube Page
Jaga Jazzist One-Armed Bandit Album Review – John KELMAN – All About Jazz
Jaga Jazzist Eighteen Armed Bandit – Still Life – Earfuzz
Triola Official
Triola aka The Modernist Official
Triola At Kompakt
Chihei Hatakeyama Official
Chihei Hatakeyama At Myspace
Chihei Hatakeyama Ghostly Garden Album Review – Monochrom
Field Rotation Official
Field Rotation At Myspace
Field Rotation Licht Und Schatten Album Review At Morpehus Music
Ólafur Arnalds At Myspace
Ólafur Arnalds At Twitter
Ólafur Arnalds Dyad 1909 Albüm Değerlendirmesi – Dream Endless – Limbo Pillow
Massive Attack Official
Massive Attack - Girl I Love You (Feat. Horace Andy) (She Is Danger Remix) On Rcrd.Lbl
Massive Attack Live At KCRW On Morning Becomes Eclectic (24.02.2010)
Hayvanlar Alemi Myspace Sayfası
Hayvanlar Alemi – Deniz – Deniz’in Kulağı
Hayvanlar Alemi 666 Kaydı – Progressive ve Psychedelic
On Your Horizon Myspace Sayfası
On Your Horizon Last.FM Sayfası
On Your Horizon John F. Kennedy Has Never Forgotten Laika Video

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Hadal d'Angelo Musco (53ème Biennale de Venise) – Dalbera Dalbera’ Flickr Page
Ready Position, Plate 2 – Thomas Hawk Thomas Hawk’ Flickr Page
Memories Of The Journey – Rubex Rubex (Ruben Bonadonna)’ Flickr Page

Jaga Jazzist Photos Courtesy From Below Listed Web Site:
Smalltown Supersound Press Resource Photos By Robin Ottersen
Big Chill Website

>>>>>Poemé
Baba Bana Bağırma – Akgün AKOVA

yol ıslanmasın diye
şemsiye açanlara...

baba bana bağırma
bülbülleri kaçırdın ormanlarımdan
kulaklarımın kapılarını havalara uçurdun
kapılar baba kapılar pencereleri alıp gittiler
tenorlar kaçtı ses tellerinden
çevreye saçıldı yavru diktatörler
seni ne sopranolar istedi de vermedik baba

baba bana bağırma
bayrak direklerine konan kartalları anlat uzun uzadıya
nasıl da göremediler avcıları
o keskin gözleriyle vah hah ha
şans yıldızlara özgü bir yalan baba
yıldızlara tükürüp tükürüp onları gezegen yaptınız
savaşan halklar taktınız dünyanın boynuna
yalanları yazdım defterime hiç unutmadım
radyasyonu radyo istasyonu sanan Bakanları
çiğleri, Meclis tavanını çiğ köftelerle çiğneyen
doğum sonrası acılarını cüce ülkeler doğuran kadınların

hiç unutmadım
sakallarını yüzlerinde
yüzlerini sakallarında unutan adamları
ve ısırgan tarlalarındaki parçalarını
Uğur Mumcu'yu biz yapan bombanın

hiç unutmadım
uzak yakın tüm tuzakları baba
yolun ezdiği oyuncak bir kamyonsun sen
bir gam ağacısın
kar yüküne dayanamayıp kırılan
ilkbaharı gerzeklere ödünç verdin
geri getirmediler
güneşin başına gelenleri
biz ilkbaharsız nasıl anlarız baba

baba bana bağırma
bir kulağımdan giriyor sözlerin
öbür kulağımı tıkıyor
Buenos Aires'te olsaydım diyorum içimden
Eva'nın peronunda
karanlıktan kuşlar çalan bir tren
bir bıçak kaçağı
tangonun bacaklarını havaya kaldırdığı kentte
ama iyi ki buradayım, burada hiçbir şeyi unutmadan
burada
bilginin bilgisizlikten daha çok acı verdiği yerde
burada, tam karşında
hapisanelerde hintyağı gibi bir şeydi zaman
hastanelerde pıhtılaşmış kan gemisi gibi yol alırdı saatler
karılarının namuslarını dillerinde saklayan
adamlar vardı bir taraflarda
televizyon kanallarında yitirilen çocuklar
gökyüzüne düşmemek için denize yapışan balıklar
ve depolara indirilen Lenin heykelleri vardı Sovyet Rusya'da
kafandaki duvarları
niye cebine koymuyorsun sen baba

baba bana bağırma
farkında değilsin
arkasını ezilenlerin yaladığı bir posta puludur dünya
bir karadelik yutana kadar uzayda bizi
asansör boşluğuna itilen bir kedisin sen
söylemenin tam sırası
ülkeyi bu duruma senin oy verdiğin partiler getirdi baba
ama ben buradayım, burada hiçbir şeyi unutmadan
bir yaşamlık kaygı duruşundayım yakın tarihimiz için

baba bana bağırma
bacağından vurulursa bir şiir
nereye kadar gidebilir
bana bağırma baba
kendine bağır
yoksa her şey bitebilir

Kaynakça: Akgün Akova Kişisel Sitesi

No comments: