Sunday, March 21, 2010

Deuss Ex Machina # 292 - Exploded Seed More Of A Gorgeous Faint Brain

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_292_--_Exploded Seed More Of A Gorgeous Faint Brain

15 Mart 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Loscil – Endless Falls (Kranky)
>1<-Offthesky-Frozen Fountain (Home Normal)
>2<-Loscil-The Making Of Grief Point (Feat. Daniel Bejar) (Kranky)
>3<-Loscil-Dub For Cascadia (Kranky)
>4<-aAirial-Seul À Seul (Breathe Compilations)
>5<-aAirial-Le Rythme Des Jours (Breathe Compilations)
>6<-Sleep In-Mother Russia (Self Released)
>7<-Sleep In-Mountain Climbers (Self Released)
>8<-Pryzma-Ufology (Med School)
>9<-Joe Syntax-Expectra (Med School)
>10<-Trisector-Frozen Funk (Large Amount Of Soul)
>11<-Fanu-Amok (Large Amount Of Soul)

Exploded Seed More Of A Gorgeous Faint Brain (292) – Daracık Bir Çizginin Bir O Yanında Bir Bu Yanında Koşar Adım İlerlemeye Gayret Ediyoruz. Ne Ötekisine Sus Diyebiliyoruz Ne Buradakine. Herkes Kendi Sığındığı Eşiğinde İlla Ki Haklı Olduğunu İspatlamaya Heveskar Bir Biçimde Çabalamakta. Ortalığa Dağılmış Olan Fikir Tomurcukları Ayaklar Altında Hınç İle Ezilmeye Devam Ederken Sulhu Ne Zaman Yakalayacağız! [Niyet Edilen Başlangıçlar Bir Kerecik Olsun Anlamaktan, Yüreğini Açmaktan Geçer Kitabesinden C-1]

>>>>>Bildirgeç
Korku, en beşeri duygudur. Benim iktidarlara başkaldırışımı görenlerden kimi beni korkusuz insan sandılar. Oysa ben korkarım. Ne var ki, bende, başkalarına yararlı olacaksa, doğru bildiğimi, inandığımı söylemek, açıklamak duygusu, korku duygusuna her zaman üstün gelmiştir. Korkarım, yine söylerim. Korkmuyorum diyenler, ya başkalarına yalan söylüyorlar, ya kendilerine yalan söyleyip kendilerini kandırıyorlar ya da bilmeyerek insan olmadıklarını söylüyorlar.” (Mum Hala, 6 Şubat 1970) Aziz NESİN

Sorunların çözümlenebilmesi için yol yordam bilirliğin üstüne ne kadar uzun zaman önceden ölü toprağını serpmişiz, nasıl bu kadar katmanların altında bırakıp esamesinin okunmayacağı günlere ulaşarak adına modernleşme diyebilmişiz giderek çetrefilleşen güncelliğimizin bizahati çehresinde, kaspamı dahilinde. Bildiğimizi var saydıklarımızı kendimizden bile inatla saklar hale dönüştükten sonra korkularımızın filizlenmesi dışında hangi çabalara girişebilmişiz. Hangi evrede nelerin bizleri beklediğinden nasıl bu kadar emin olabilmişiz? Ayrışmışız, ayrılmaktan gocunmamış hezeyanları topeykün korkuların kucağına terk etmişiz. Düzeltebilmek bir yana her şeyi derinleştirerek nasıl da içinden çıkılmaz adletmişiz tüm olan bitenleri. Makul ve mantıklı çözümlemeleri ne kadar zamandır unutmayı tercih ettiğimiz karşımıza çıkmaktadır beraberimizde büyümekte olan korkuların çokluğu karşısında. Asgarisini tesis edemeden, azamiyi istemek, talep etmek imkanı bulduk mu daha fazlası için müsammaha göstermek mi bizleri daha ilerici kılacaktır. Yokuş aşağı koşaradım ilerlemeyi sürdürdükçe, ötekileştirmekten çekinmediklerimizden pek bir farkımız, son tahlilde kalmayacaktır. Sözün kendisine kıymeti bir türlü biçemezken bir yandan da yeni eşiklerde yaratılmaya çalışılan korkulardan korkular beğenip hayatımızın daha da karamsar kılınmaya çalışılması bizim buralarda dikkat çekmeye, üzerine ilaveler gerçekleştirmek üzere teşebbüs ettiğimiz unsurlardır. Her durumda yaratılan atmosferin kolaya kaçılıp, aslında olan bitenleri konuşmaktansa olabildiğince vakit kaybı olduğunu idrak ettirebilme gayretkeşliğidir. Makus kederimizin harcı bir hınçla karılmaya devam edilirken her yeni gediğin, hiç yoktan yere oluşturulan her yeni düzenlemenin şartları olduğundan kötü bir noktaya çektiğini anlamlandırmak için müneccim olmaya gerek olmadığını düşünmekteyiz. Nasıl kolayca dile getirip temennilerimizi bir üçüncü yolun varlığını tesis etmeye gayret ediyorsak aynı hassasiyeti üzerimizde yapılandırılmaya çalışılan korkulara karşı da neden yapmadığımızı anlamlandırmak en büyük gailemizdir. Kolaya kaçmadan yüzleşebilmenin, hataların müstesnalığını bir kenarda tutarak, yanlışın yanlış olduğunu söyleyebilme gerekliliğine zihinlerimizi yormalıyız.

Hayat sahnesinin dört bir tarafını kaplayan korkularımızın, bizim ufak bir adım da olsa ileriyi adımlamamız için tertip edilmiş olan bir engelleme olduğunu da hatırlatmak isteriz. Uzlaşmaktan kaçındıkça, sesi işitmedikçe her durumda olguların altını üstünü birbirine karıştırmayı sürdürdükçe, fakatlara gebe kalmaya devam edildiği sürece soluğunu ensemizde hissetmeye devam edeceğimiz korkularımızın insan eliyle türetilmiş olmasıdır burada düşündürücü olan. Yaraların kanırtılmasının müsebbibi olarak atfedebileceğimiz dayatmalardır her defasında dipsiz kuyunun derinlerine iyice çekilmemizi kolaylaştıran. Anlamazlıktan gelerek, birinin durumunu diğerinden üstün tutarak, birisi iyi diğeri yerin dibine batasıca diyip kötülemeyi sürdürerek bu sağaltımın iyice içinden çıkılmaz bir hale dönüştürüldüğünü en başından söyleyebiliriz. İçimizden geldiği gibi değil başkalarınca doğru olduğu sabitlenmiş yankılara, yargılara sahip çıkmaya devam ettiğimiz müddetçe de aşılamayacak olan sadece korkularımızın iğneleyiciliği ve huzursuzluğun daimliği olacaktır. En zorundan başlama mecburiyetine kaptırılıp gittikçe en basit sorunlarda bile tökezlemeye başlamamız kaçınılmaz hazin sonu beraberinde getirmektedir. Artık yargılarımızı belirli kriterlere göre şekillendirerek o direktife göre tavır alarak ve bu durumun karşımıza çıkartabileceklerini iyice düşünüp taşınarak hayatı idame ettirmeye çalışmamız belirginleştirilmektedir. Hatalar düzeneğinin birbirleriyle zincirleme biçimde korku tünellerine bağlantılandığından bahis dahi açamadan yarıda kaldığımız yolumuza devam etmemiz beklenmektedir. Nereye gideceğimizi hiç düşünüp taşınmadan aynı kısır döngü içerisinde olduğumuz yerde mıh gibi çakılı kaldığımız sonucuna ulaşabiliriz.

Korkularımızla beraber yol kat etmekten nefessiz kaldığımızı idrak edemeden her yeni dönemeçte üzerine eklediğimiz ilavelerle, anlamaktan uzakta kalmayı sürdürüp, yaftalara sıkı sıkıya tutunmaktan kaçınmadığımız müddetçe daha iyisine ulaşabilmemiz de an itibariyle uzak bir ihtimaldir. Ümit bizleri doğru olana sevk etmesi için bir eşik yaratacaktır bir ihtimal ancak nereye kadar bu basık kasvet ve korku tünellerinde doğru olan yolu bulabileceğimiz hala büyük bir muammadır. Sabit kalmayı sürdürdükçe aynı odaklarda, keskinliklere zemin sağlandıkça, uğraşıp durdukça körlüğümüzün daimliği için nasıl düze çıkacağız ve nasıl birbirimizi korkulardan arınmış bir biçimde anlayabilmeyi başarabileceğimiz çıkarsamadır burada düşünülmesi gereken. Yarısında bıraktırılmış cümleleri, eksik gedik tamamlanmış sözcükleri kafiye dizisi olması için değil sadece gerçekleri işitebileceğimiz ifadeleri belirginleştirebilmek hala mı zordadır, hala mı yüce dağların ardındadır? Yıllar yılları takip ederken ulaşabildiğimiz noktanın iyimserliğini sizlerin takdirlerine bırakıyoruz. Çetefilleştirilip içinden çıkamadığımız korkularımızla koca bir ömrü tüketmekten gayrısı için kararlılıkla olguları irdeleyebilmek, işitilmezi işitebilmek, görünen köyün kılavuz istemezliğine riayet etmek için çabalanmaktır gereksinim duyduğumuz şehven değil, hakikatle korkularımızdan ayrışabilmemiz ve artık nefes alabilmemizi sağlayabilecek olgunluğu yakalayabilmektir lazımgelen önceliğimiz.

Bitmek tükenmek nedir bilmeyen bir kapsayışla dört bir yanımızı sarmaya devam eden korkuların hiç olmadığımız kadar köşeye sıkışmamıza vesile teşkil eden hallerini gündemin satır aralarında çözmek mümkündür. Nasıl da o korkuların ardılına saklanmamız salık verilerek gerçekliklerden uzak kalabileceğimizin vavelyası karşımıza çıkacaktır. Hemen her durumda yaftalamaların önünün artık alınmaz bir biçimde çoğaltıldığı, kimin hangi bahsi açtığını değil nasıl daha fazla gürültü koparttığının haber olduğu güncelliğin sınırlarında uzlaşının mumla aranır olduğunu fark etmek söz konusudur. Uzlaşmak bir yana gösterilen her bir tepkimenin artık sınırlarını iyice kavradığımız ve tektipleşmelerin, farklı seslerin duyurulmasının önünün alınmasının tüm temellerinin atıldığı, insanı korkuların kollarında giderek daha sinik yaşamak zorunda bıraktırmış olan 12 Eylül darbesinin müsebbibi olmuş isimlerin yargılanabilrliklerinin bile tartışma konusundan nihayetinde bir hakikate dönüştürülebilirliğindeki aşılmazlıklardan bahis açabilmek mümkündür. Hala engebeli bir alanda ve hala ısrarla bu yargılamaların mümkünatsızlığı konusunda ortaya atılan demeçlerin bu ülkenin hak ettiklerinden olmadığının bilinmesinden başlayabilmek mümkündür.

Öte yandan insanların bariz bir biçimde hedef haline dönüştürüldüğü, gençliklerinin heba edildiği, saman altından suları akıtırken bambaşka şeylerle halkın oyalandığı bir zamandan günümüze hala muhalifliğin zor zanaat olduğunu anlamlandırabilmek de mümkündür. Ankara’da 4-C’nin boyunduruğu altına alınmaktansa onurlu bir mücadele yolunu tercih etmiş, kendi haklarının tanzimini sadece bağlı bulundukları kurum için değil bütün emekçiler için kararlılıkla sergilemiş Tekel eylemcilerine oturma eylemiyle desteklerini esirgemediklerinden dolayı, İstanbul Çekmeköy Mehmetçik Lisesi’nde eğitimlerini sürdüren 24 öğrenciye uygulanan okuma haklarının engellenmesi de başlı başına 12 Eylül’ün devamlılıklarından birisi değil midir? Her durumda suskunluğa teslim kalarak, ses çıkartmayarak, bilinçleriyle yanlış buldukları şeyler için duyarlılıklarını göstermek isteyen öğrencilere tasdikname midir en sonunda reva görülecek olan. Demokrasinin çok seslilik olduğunun idraki bu kadar mı ufkun öte yanındadır. Hala mı bazı şeyleri kapsamamaktadır?

Umur Talu’nun Habertürk gazetesinde yayınlanmış olan Demokrasi Böyle Bir Şey Mi! makalesinden alıntılayalım: “İnsanlar özgürlüğü, farklı olabilmeyi, cesareti, bir başkasıyla dayanışmayı, hak bilmeyi, hak savunmayı, her manada uyuşmamayı gençken öğrenmeyecek, yaşamayacak da; bir gün başbakan olmayı mı bekleyecek! Herhangi bir otoriter, despot, had bildiren, tehdit eden, can yakan sistem veya odaktan özünde ne farkı var böyle bir demokrasi iddiasının!” Veyahutta her fırsatta ayağımıza gelen açılım fırsatlarını değerlendirmek dışında her ne varsa uygulamaya geçtiğimiz, yapılan her bir hamlenin ardından bir türlü tükenmek bilmeyen acılarımızla baş başa kalmaktan gayrı bir seçeneğin bıraktırılmadığı ermeni açılımının geldiği son noktadan da söz edebiliriz. Bir türlü normalleşmenin yolunu konuşmaktan geçtiğine, barışın dilinin kimselerin dayatmalarıyla değil insanların birbirlerini gerçekten hissederek, duyarak oluşturulabilirliğine kani olduğumuz bir konuda bile olur olmadık zamanlarda karşımıza çıkmaya başlayan ve hemen tüm ilerlemeleri olduğu gibi sıfırlayan soykırım yasa tasarıları, buna mukabil Başbakan tarafından salt rakkam olarak zikredilen birer insan olduklarından dem vurulmayan ama çaresiz kaldıkları için en son olarak düşman bellendikleri bir toprakta emeklerinin peşinde koşmaya çabalayan Ermenistan vatandaşlarını sınır dışı ederiz vurgusunun altında yatanlar nelerdir?

Nasıl bizler bu güdümlü kindarlıklarımızla derin ağrılarımızdan kurtulmayı başarabileceğiz? Kendimize gem vurmaktan alıkoyamadığımız bir türlü diğeri olamadığımız için sesimizin işitilmediğinden dem vurduğumuz hallerimiz, aynlığımız, bu kadar korku çemberinin içerisinde bir o yana bir bu yana daha ne kadar savrulmaya güncel politika malzemesi olarak harcanmaya devam edecektir. Hiç mi tükenmeyecektir, acıların üzerinden sözcükler kurmak, aba altından sopa sallamak, hizaya gelmiyorlarsa modern tehcirlere zemin sağlamak sonuçta tek çıkış yolumuz mudur? Ötekisi için hukuk geçerli değil midir? Etnik tabiiyetleri nedeniyle, kanunen yasal olmayan çalışma haklarını ellerinden almak başka bir şey iken sadece oralı, öte yakamızdan, düşmandan geldikleri için bir koz olarak adledilmeleri, öne sürülmeleri en baştan insan haklarına aykırı değil midir? Yazılarını takip etmeye çalıştığımız Radikal gazetesi köşe yazarlarından Erdal Güven’in sözcüklerine sığınalım: “Türkiye’nin ‘soykırım’ın ötesinde, ‘soykırım’ döngüsünün dışında bir Ermeni politikası geliştirmesi gerekiyor. Protokoller tam da bunu sağlıyordu işte. Gelgelelim yürütülemediği, Türkiye kendi kendine çelme taktığı, imza sonrası süreç iyi yönetilemediği için gelindi bu noktaya. Onca emek şu an itibarıyla boşa gitmiş durumda. AKP hükümeti, kendi tutarsızlığı ve iç-dış etkenler nedeniyle adım atamıyor. Bir de üstüne ‘soykırım’ kararları geldi. İyi de, hadi normalleştiremiyoruz diyelim, anormalleştirmek zorunda mıyız? Tehcirin yarasını ikinci bir tehcirle mi saracağız? İyi de çoğu 1998’deki depremden sonra, keyfinden değil, mecburiyetten Türkiye’ye gelip yerleşmiş, ekmek parası kazanmaktan başka derdi olmayan bu insanların günahı ne?”

Sözün kıssası daha kat edilmesi gereken yol ve evreler bir şekilde geleceğimizi de belirginleştirecektir. Korkularımıza saplı kalarak doğruların kıyısına ulaşamayacağımız kesin olandır. Yanılgılarımızı, yargılarımızı, yaftaları ve bütün bunları kapsayan korkularımız üzerine gidebilmek hepimizin elini bu taşın altına koyması gerekmektedir. Bu kısa notumuzun tamamlayıcısı olarak akademisyen, gazeteci Ahmet İnsel’in Radikal 2’de yayınlanmış olan Milli Onur Meselemiz başlıklı makalesini önemli bir okuma parçası olarak sizlerin dikkatine sunuyoruz.ABD’de Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili bir tasarının kabul edilmesine karşı neler yapılacağını anlatan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “TBMM’de temsil edilen muhalefet partileri ile de gerekirse temas kurarız. Bu bizim için bir milli onur meselesi” dedi. Ardından Başbakan Erdoğan, “Türkiye bu tür konularda hassastır. Onuru ile oynatmaz” diye tamamladı. Madem öyle, gelin şu milli onur meselesini ve hassasiyetlerimizin neye dayandığını bir konuşalım.
Onur, insanın kendine karşı duyduğu saygıyı ifade eder. Şerefli, kıvanç duyulan işler yapmaya dayanır. Eski kelimelerle ifade edersek, yerine göre şereftir, yerine göre haysiyet. Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel bir değerdir aynı zamanda. Bu nedenle günümüzde itibarın karşılığı olarak da kanımca yanlış biçimde kullanılıyor.
İtibar bütünüyle dışadönük bir haldir. Onursuz işler yaparak itibarlı bir konuma gelinebilir. Başkasının kitabını kelimesi kelimesine çalarak profesör, hatta YÖK başkanı olabilirsiniz. Arkanızdan methiyeler yağar. Ama siz kendi içinizde bu itibarın onursuz bir işe dayandığını bilir, bunun ezikliğini ömür boyu yaşarsınız. Başkalarını ezerek ezikliğinizi bastırmaya çalışırsınız. Aynı zamanda güce karşı da biat edersiniz. İtibarlı olmak her zaman onurlu olmak demek değildir. Onurunu yitirmiş insanlar, genellikle şirretleşir.

Başkalarının düşündükleri
Buna karşılık, insanın kendine karşı duyduğu bir hisle, ona karşı başkalarının gösterdiği saygı her zaman örtüşmez. Siz, kendi değerleriniz çerçevesinde şeref duyacağınız bir iş başarmış veya bir tutum almışsınızdır. Buna karşılık etrafınızdakiler, yaptığınız bu işi ondan kıvanç duyulacak bir hareket olarak tanımlamayabilirler. Hiçbir şekilde başkasının sırtından bu dünyanın nimetlerinden yararlanmamayı tercih eden bir kişi, içinde bulunduğu yoksulluğu onurlu bir hayat tarzı olarak görebilir. Zenginliği bir şeref ve haysiyet simgesi olarak görenler bunu benzer biçimde değerlendirmeyeceklerdir. Yoksul bir yaşamı seçmiş kişinin yaptığı işten, seçtiği yaşam tarzından kendi gözünde duyduğu kıvanç, insanın düşünen ve hisseden bir özgür varlık olarak taşıdığı değere denk düşüyorsa, başkalarının onu onurlu olarak görüp görmemesi önemli değildir. Ama bunun için onur duyulan işin insanın insan olarak değerine uygun olması gerekir.
Elbette başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğüne hiç önem vermeyebiliriz. Bunun onurlu olup olmamakla ilgisi dolaylıdır. Böyle bir önemsememeyi insani bir değeri sahiplenerek yapabiliriz ya da bu değerleri fütursuzca çiğneyerek. Onurlu olmak veya olmamak bizim elimizdedir. Yanlış yapmak onursuzluk değildir. Her ne kadar atasözlerimiz arasında, “inkâr yiğidin kalesidir” öğüdü yer alsa da, yapılan yanlışı gizlemek veya inkâr etmek dünyada genellikle onurlu bir davranış olarak görülmez.
ABD’de Ermeni soykırımının resmen tanınmasıyla ilgili, 1975’ten beri gündeme gelen dördüncü veya beşinci girişim bu. Bundan öncekileri, tehdit, şantaj, para ve menfaat dağıtma yollarıyla milletçe savuşturduk. Onurumuzu kurtardık. Bu son girişimin de, adı geçen komitede kabul edilmiş olmasına rağmen, komitenin kapısını aşıp aşmayacağına bağlı olacak milli onurumuz. Bugün ve geçmişte hangi onurlu işi yapmış olarak milli onurumuzu kurtarmış olacağız?
Davutoğlu bunun yanıtını dolaylı olarak veriyor. “1915’te yaşananları en iyi o dönemi yaşayan halkların bileceğini” belirtip “Ermeniler için 1915’in tehcir dönemi olabileceğini, ancak Türkler için de 1915’in aynı zamanda bir Çanakkale olduğunu” söylüyor. Bundan iki farklı sonuç çıkıyor.
1915’te Türkler Çanakkale’de varlık yokluk mücadelesi verirken, Ermenileri de birileri tehcire maruz bıraktı, demek midir bu? Bundan dolayı mı 1915 deyince Türkler farklı nedenlerle kıvanç duyarlar, Ermeniler ise büyük bir yas? Aksi takdirde Çanakkale şimdi nereden çıktı diye insan kendine soruyor. Peki, bu Ermeniler kendi kendilerine mi tehcir oldular ya da işgal güçleri mi onları tehcir etti? Ermenileri Merihliler mi başka bir dünyaya ışınladı, İttihat ve Terakki hükümetinin yöneticileri mi? Yoksa 1915’te Ermeniler Çin’de, Türkler Maçin’de yaşıyordu da 1915’te diğer halkın ne yaşadığını bilmediler, duymadılar mı? Bu ve benzeri başka soruları meşrebinize göre, emperyalist güçlerin menfur oyunları, kader, savaşta herkes büyük acılar çekti türünden yanıtlarla savuşturduğunuzu zannedersiniz.
Ya da bu karşılaştırmayı amaçlı okursanız, ondan Türkler Ermenileri Çanakkale nedeniyle tehcir ettiler sonucuna da varabilirsiniz. Tehcirin sadece tehcir olmadığını anlamak için yalnızca Talat Paşa’nın itinayla tuttuğu çeteleyi okumak yeterli. Ahmet Davutoğlu’nun, yaptığı Çanakkale ve tehcir karşılaştırmasının soykırım iddialarının bütün bir millete şamil kılınmasının kapısını araladığının farkında bile olduğunu zannetmiyorum.
Osmanlı Ermenilerini Türkler tehcir etmedi. İttihat ve Terakki yönetimi bu kararı aldı ve bütün bir insan topluluğunu, dinsel, dilsel ve ırki nitelikleri itibarıyla, suçlu suçsuz, kadın erkek, çocuk ve yaşlı ayırmadan cezalandırdı.
İttihatçılar bunu devleti kurtarmak saikiyle yapmış olabilirler. Türk milletini korumak ve yaşatmak amacıyla bu vahim kararı hayata geçirmiş olabilirler. Tehciri yönetenlerin, uygulayanların bir kısmı ırkçı-dinsel bir nefretle, diğer bir bölümü dünyevi bir müsadere hırsıyla bunu şevkle yapmış olabilir. Ama ne olursa olsun, bunu yapanların insanlığa karşı bir suç ve ağır cezalık bir iş yaptıklarını reddetmek onurlu bir davranış olarak değerlendirilebilir mi? Milli onurun savunulması, insanlığa karşı işlenmiş bir suçun inkârına dayanıyorsa, savunulanın adına onur denebilir mi?

Savuşturmak
1915’te yapılanların soykırım olarak tanımlanıp tanımlanmayacağını tartışabiliriz. 1915’te Osmanlı Ermenilerine karşı işlenmiş, son derece ağır suçların 1923’e kadar yayılmasını eleştirebiliriz. Ama bütün bunları, 1915’te Osmanlı Ermenilerinin insanlığa karşı işlenmiş çok ağır bir suçun kurbanları olduğunu açık biçimde kabul ettikten sonra yapabiliriz. Aksi takdirde Çanakkale haklı olarak milli onurumuz iken, Ermeni tehcirinin dünya vicdanında lanetlenmesini savuşturmak da bu milli onurun bir parçası haline gelir. Başkalarını bir kenara bırakalım. Kendimizin şeref duyacağı, haysiyetli bir iş yapmış olur muyuz?
“Soykırım iddiasını reddediyoruz çünkü atalarımız soykırım yapmış olamazlar” diye haykırıyor Başbakan. Türk milletinin ortak atası yoksa İttihatçılar mı? Ya da bir milleti toplu tehcire maruz bırakanların İttihatçılar değil, Türk milleti olduğuna önce biz mi gizli gizli inanıyoruz ve bu nedenle milletin uluslararası itibarını korumak için paralanıyoruz?
Ahmet Altan geçen hafta Taraf’ta şu soruyu soruyordu: “Bu korkunç suçu niçin saklamaya uğraşıyoruz, neden o katilleri savunmaya, suçlarını gizlemeye çabalıyoruz, neden gerçekler ortaya çıkmasın diye aşağılanmayı da göze alarak kıvranıp duruyoruz?” Evet, neden 1915’te Osmanlı Ermenilerine karşı işlenmiş organize cinayetlerin, eziyetlerin mahkum edilmesini, lanetlenmesini atalarımıza karşı yapılmış bir hakaret olarak kabul ediyoruz? Neden böyle bir inkârı bu milletin hassasiyetlerinin bir parçası olarak tanımlıyoruz?
O zaman neden böyle bir onuru ve hassasiyeti korumak için çırpınan ve gayet mümtaz şahsiyetlerden oluşan Talat Paşa Komitesini AKP baştacı etmiyor? 8 Mart günü bu komitenin danışma kuruluna başkanlık yapan Rauf Denktaş, toplantının sonunda “Asıl başkanımız Doğu Perinçek’e selam gönderiyorum” dedi. Böyle bir milli onur ve hassasiyetin yılmaz savunucusu neden hâlâ hapiste tutuluyor?
Yoksa bu onurun, bu hassasiyetin arkasında son derece elle tutulur bir neden mi var? Soykırım iddialarıyla mücadele etmezsek arkasından toprak tazminat talebi gelir diye mi korkuyoruz? 6 Mart tarihli Zaman gazetesinde yer alan haberde, diplomatik çevrelerin, “ABD’nin tanımasını, Ermenilerin tazminat ve toprak talepleri izleyebilir” uyarısında bulundukları aktarıldı. Bu ilk kez dile getirilmiyor.
Biz millet olarak, toprak ve tazminat taleplerini engellemek için mi bu milli onur savaşını veriyoruz? Milli onurumuz toprak ve parayla mı ilgili? Ayrıca kim toprak ve tazminat talep ediyor? Talep edilmese bile, bizim kendiliğimizden el konulan mal ve mülkleri, kaybolan hayatları en azından simgesel olarak tazmin etmemiz mi onurlu bir davranıştır, yoksa bu büyük yağma ve müsadereyi inkâr etmek için dünya ile savaşmak mı? Kısacası, 1915’te Osmanlı Ermenilerine yapılanları onurlu bir davranış olarak görüp görmediğimizi önce etraflı biçimde bir konuşalım. Ondan sonra milli onurumuzu nerede ve nasıl savunacağımıza sıra gelir.Tedirgin edici olan haleti ruhiye değildir o duruma ulaşmamıza neden olan sakilliğin bünyemizdeki kuvettinin çoğalmış olmasıdır. Tepksizilik dozunun hallice artması, birbirinin tekrarı olan münazara görünümlü tartışmaların uzağında belleği hala tazeleyememiş olmaktır bu durumun müsebbibi olarak anılabilecek. Çizginin merkezinden nasıl çarçabuk bir biçimde uzaklaştığımızı gitmek için çırpındığımız ama bir türlü yoluna giremediğimiz hedeflerimizin uzaklarında dolaşmayı sürdürüyor olduğumuz gerçeğiyle karşılaşırız. Sert düşüşler, ani değişimler iklimin kendisine yapılmış olan müdahaleler değil bütün benliğimizi resmen kontrol dışı kalmasına vesile olan açmazlardır hissiyat dengemizi alt üst eden. Yorgunluğun üzerimizde daimi bir yakınlık kurmasına müsade eden. Öyle ya da böyle bir şekilde doğruların peşinde koşmak için çablanmamız sırasında yorgunluğumuzu da hissederiz. Ne yaparsak, nasıl edersek, hangi sapaklardan dönersek bir hal yoluna koyabilme şansımız bulunduğuna dikkat kesildiğimiz aslında bizden önce gitmiş olan, açılmamış eşikleri aramak konusunda çablanmışların yaşadıkları hezimetleri fark edebilmek mümkündür. Mümkündür yük olmaktan daha fazlasına dönüşmüş olan sorumluluklarımızın büyüklüğü karşısında hala kısıtlı bir kitlenin kendi havanlarında su dövmeye devam ettiklerini, hemen her durumu güllük gülistanlık olarak görmeye devam edişlerinin yılgınlığa kapıyı aralattığından dem vurabiliriz. Mahirlik yaşanan her tecrübenin hüzünbaz ya da mesudelik bir biçimde hamurumuzu karmayı sürdürdüğüdür. Dönüşmekten kaçındıkça, her durumda sahte maskelerin ardından saklanmaya, kendimizi olmadık hallerle iliştirmeye, izole etmeyi sürdürdüğümüz müddetçe yanılgıların tedirgin ediciliğinden uzak durabilmek mümkün olmayacaktır. Hele ki herkesin kendi meşrebince, dili döndüğünce edinmiş olduğu fikriyatı bambaşka noktalarda bütünleştirerek, sağaltımları onlarca farklı yöne dağıtıldığı günümüzde esas resmin okumaları için elimizi daha çabuk tutmamız gerekmektedir. Korkmaktan gına getirdiğimiz fakat kimsenin ucunun kendilerine dokunmadığı müddetçe ilişmediği konuların etrafında düşünmelerin karşılaşmamızı sağladığı tedirgin edicilik düşündürücü bir biçimde dört bir yanımızı kapsamaya devam etmektedir. Kapsamı arttırılan karaşınlığın çoğaltılmış halleridir. Ters istikamette ziyan ettiğimiz vaktin topyekün yıkıntıları altında kaldığımızın acı ama gerçekliğidir. Makus kederimiz acıda birlikteliklerde bile daimi tedirginliği sürüklemeye çalışmaktadır. Yansız ve tarafsız bir biçimde olan bitene iliştiğimizde, görmekten kaçınmadığımız hallerde, işitmekten uzak durmadığımız anlarda gözümüzün önünde canlanan tasvirler bu tedirginliği anlamayı mümkünatlar dahiline eklentiler. İçimizde bir burukluk ama kat etmemiz gereken o kadar uzun bir yol var ki bu daha nesi diyerek devam etmemizin en büyük kazanımımız olacağının bilinciyle beraber. Deuss Ex Machina’nın geçtiğimiz Pazartesi akşamı canlı olarak yayınlanan 292. bölümü dahilinde işitmekten kaçınmadığımız gerçekliklerimizi sorgulamaya, bu puslu gündemin sağanağı altında görülmesi gerekenleri aramaya devam ettiğimiz bir kurguyu oluşturmaya gayret ettik. Müziğin kapsadıkları, iliştirmeye devam ettiğimiz hayatın kendisinde yaşamak zorunda olduğumuz hallerin bir devamı olmayı sürdürmektedir. İş ki aynı sözlere sığınarak kulak kabartmalarımızı sekteye uğratmayalım. Dinlediklerimiz terdirgin ediciliği aşabilmemiz için tıpkı diğer sanatsal üretimlerde olduğu gibi farkındalılık sağlayan bir unsurun temsilcisidir. Fark etmeden geçip gittiğimiz aslında hepimizi çok yakından ilgilendiren konular hakkında biriktirmelerimizi sağlayabilmek için bir yol oluşturucudur. Friedrich Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” yapıtında bahsettiği gibi; “Her bilgi, tedirgin bir vicdanın dibinde yeşermiştir şimdiye dek! Parçalayın, ey gören kişiler parçalayın eski levhaları!” Altına imzasını atmış olduğu minimalist ortam müziği kayıtlarıyla dizin boyunca belirginleştirmeye çalıştığımız okumaların paralelinde icrai sanat eyleyen Scott Morgan aka Loscil’i beşinci uzunçaları Endless Falls’un başatlığında, kısa notlarımızla beraber sizlerin beğenisine sunuyoruz.Müziğin hissettirdikleri yaşama bir fon oluşturmasının yanında sorgulamaları beraberinde getirmek olan bütünleştirme olduğunu kâfi defalar tekrar ettiğimiz bir kıssayı ihtiva eder. Niteliğine göre çeşitlendirilebilecek ve biz dinleyicilerin işitir oldukları her ses evreninde farklı olanı anlamak için bir eşik atlatıcı olduğundan da dem vurabiliriz. Yorumlardaki farklılaşmalar görmekte olduğumuz resmin aynı noktalarına sabit kalmaktan bizleri alıkoyacak olan detayları önümüze getiren önerme dizilerini karşımıza çıkartır. Formüle edilmiş müziğin sadece notaların birbirlerine bağlantılanıp belirli sürelerde hayatımızı kapsayıp unutulan bir şey olmadığına dikkat çekmek istediğimiz tüm önermeleri bu sayfa aracılığıyla sizlerle paylaşmaktayız. Muhteviyatında her ne olursa olsun ortaya çıkan ses dizilimleri aslında bilmek, hissetmek ve anlamak için ihtiyaç duyduklarımızı sağlama alan bir yerde unutmaya başladıklarımızı belleğimizin dipsiz kuyularından tekrar hatıratın ön sıralarına taşıyan bir işlevselliği barındırır. Özellikle modern elektronik müziğin devamlılığı olarak rahatlıkla anabileceğimiz bir disiplin olan ambient müziğinin çeşitlendirmeleri biraz da bu üstünkörü geçmeye alışık olduğumuz hallerimizde yaşadığımız sorunlara farklı bir bakış açısını yakalayabilmemize vesile olan birer aracı görevini üstlenmektedir. Yaşanılan ortamın içeriğini kapsayan, kutsayan kimi zaman da huzursuzluğun nedenlerini ortaya çıkartan gürültülerle bezeli bir biçimde ambient müziği ânın getirdiklerine karşı cephanesi, kelimeleri tükenmiş hallerimizde yardımcılık görevini layıkıyla yerine getiren bir disiplin olmayı başarır. Bu disiplinin tanımlandırılmasına vesile olan Music For Airports albümünün üreticisi Brian Eno’nun sözleriyle "Ambient müzik, herhangi birini özellikle ön plana çıkarmadan dinleme dikkatinin çeşitli seviyelerine hitap edebilmelidir: ilginç olduğu kadar gözardı edilebilir de olmalıdır." önermesine bağlı kalan yüzeylerin resmi geçidinden mürekkeptir. Ses yönlendirilip, değişitirilerek farklı biçemlerde yeniden kotarılarak, bina edilen yapılar dahilinde teferruatları manidar kılan kurgulamaları kulaklarımıza ulaştırır. Detaylarda saklı duranlar aslında gündelik koşuşturmacamız içerisinde işittiklerimiz de olabilir. Herhangi bir yerde kaydedilmiş olan anlık bir doğa seslenişinden de ortaya çıkartılabilir. Ses labartouvarından uğraşıp didinerek de ortaya çıkartılabilir, bir tuşun ucuna basılı tutarak rastlantısal olarak da tanımlandırılabilir. İş ki anlatmak istediklerinizi, anlamak için çırpındıklarınızı karşılayan sesle buluşuncaya kadar sürecek bir devinim hasıl olur. Tektipleştirilmiş bakışımlardan olabildiğince uzak durmayı sağlayan ambient uzun sayılabilecek bir süredir modern elektronik müzik disiplini içerisinde tüm farklılıkları içeriği dahiline eklemleyebilmiş önermelere çatılık görevini üstlenen bir alt tür olarak varlığını korumaya devam etmektedir. Scott Morgan aka Loscil’in 1999 yılından bu yana oluşturduğu müzikal sunuş ve kayıt silsilesi dahilinde de bu geçişkenliklere olabildiğince saydamlaştırılmış bir bakışıma ev sahibi olan kolajlamalar ortaya çıkartır. Belirsiz bir biçimde kulağımıza çalınan döngülerin en minimalist kuşaklarda derlenmesinden bir anda yükselişe geçen ve biraz önce dinlemekte olduğumuz ses eriminin nasıl bu kadar az katmanla şenlendirilebileceğine dair önermeler ihtiva eden bir müzikal kurgunun üreticisidir. Detaylar üzerinden şekillendirilebilen, tanım kazandırılabilen derinlikli bir müzik seyyahlığının hikayesidir birazdan okuyacaklarınız. Bilgisayarda müzik üretim programları arasında yer alan Csound’daki loop (döngü) ve oscillate (salınım, aynı zamanda program içerisinde müziğin yapısında değişikliklere imkan sağlayan filtrelerden) kelimelerinin birleşiminden Loscil ismiyle elektronik müziğe duhul etmesinden bu yana toplamda beş uzunçalara imzasını atacaktır Scott Morgan. Birbirleriyle bağlar bulunduran önermeler sentetik seslerle organik akustiğin bir yapı altında toplanmasını mümkün kılacak öznellikte kayıtları oluşturacaktır. Sonuçta dinlenilen itinayla kulak verildiğinde çağrışım olarak Brian Eno’dan Cluster’a, Henry Mancini’den Gavin Bryars’a Terry Riley’den Drexciya’ya kadar uzanan kompozitör ve ses birleştiricilerinin yolunda ilerleyen kayıtlar olarak ele alabilmek söz konusu olabilecektir. Simon Fraser Üniversitesi’nde elektro-akustik müzik icrası, kompozisyonu üzerine eğitimini almasını takiben 1999’da yayınlanan A New Demonstration Of Thermodynamic Tendencies çalışmasıyla müzikal kronolojisinin başlangıcına ulaşırız. Bağımsız bir yayın olarak tamamen kendi imkanlarıyla yayınladığı çalışmanın ses örneklemeleri üzerinden oluşturulan, termodinamik yasasına dair göndermelerin de yer aldığı debut çalışması Triple Point 2001 yılında Chicago’lu deneysel müzik yayıncısı olan Kranky etiketiyle dinleyicilere sunulur.Ambient müziğin deneysellikle taltif edildiği, oluşturulan yapılandırmaların birbirlerinden ayrı konumlandırılmasına gereksinim duyulmayacak kadar yekpare bir bütünlük ihtiva edecektir Triple Point. “Sadness In The Sky” adındaki fizik kitabından ilham edinilerek oluşturulan ve katmanları arasındaki ses aynalamalarıyla değişkenliklerin minimize edildiği bir estetik yapılandırma ortaya çıkartılacaktır Scott Morgan tarafından. Ton dengesi dahilinde birbirlerine ilintilenmiş olan techno tabanlı ses kuşaklarının rehberliğiyle minimalist bir girizgahı tanımlandıran Hydrogen parçasıyla Triple Point albümü açılır. Özellikle parçanın tam ortasından itibaren devamlılığı sağlayan zil sesini Drexciya’nın ütopik tasvirlerine yakınduran bir bileşen olarak değerlendirebilmek olasıdır. Temeli sıfır noktasından alınmış bir döngü üzerine bina edilen doğaçlama çıkışlarla oluşturulan dub techno Ampere, peşisıra sahneyi kapsayan daha karaltılı gürültü tasvirlerinin duyumsanabileceği Clicks & Cuts gibi bir dönemin deneysel elektronik müziğinin referans noktasını oluşturan Mille Plateaux derlemelerinin paralelinden bir kurgu olan Pressure parçasıyla Triple Points’in önermeleri arasında ilerlemeye devam ederiz. Yankılanan her bir çağrının ister durağan ister hareketli olsun bir şekilde dinleyicinin zihninde soruları canlandırmasına örnek teşkil edebilecek, elektro akustik ses kesidinin techno ile hemhal olduğu Discrete Entropy gibi nitelikli yorumlar da bu kapsayış dahilindeki yerini alır. Sesin inişli çıkışlı hallerini duyumsayabileceğiniz, dönüştürülen elektronik aksamın ses çatısı altında ortaya çıkartılan bileşkeye kulak kabartabileceğiniz albümün doruk noktalarından birisini oluşturan karaltılarla bezeli Enthalpy, denyselliğin kademe kademe arttırıldığı sessizliğin içerisinde yankılanan, boşlukta dalgalanmaya devam eden, sürükleyici Conductivity parçasıyla albümün nihai sonuna ulaşırız. Ambient müziğinin Brian Eno’nun önermesinde atfedildiği gibi duyumsanmasıyla bambaşka eşikleri açmaya vesile teşkil ettiğini örnekleyen, diğer yandan da orada varlığını izahate yormaya çalıştığımız bir görünüp bir kaybolan ses rezonanslarının nitelikli görünümleri paydaladığı gerçek kesit haline dönüştüğü Absolute parçasıyla Triple Point albümü tamamlanır. Loscil’in müziğini daha geniş bir şekilde çözümleyebilmemizi sağlayan vurgulamaların ön plana çıkartıldığı, detaylarıyla olduğu kadar geliştirilen seslenişlerin daha hissiyatlı bir uzama evrilmesini 2002 tarihli Submers albümü ile paylaşabilmek mümkündür. Metaforlar kullanmaktan kaçınmayan Loscil’in denizaltılar üzerinden oluşturduğu sesli bağdaştırmalara ev sahipliği yapan, kimi zaman techno’ya ulaşan kimi zaman da drone bezeyişlerle bütünleştirilebilen bir seyyahlık ortaya çıkartılır. Denizin yankısını ses ile duyumsatmanın farklı tecrübelerinde dolaştırmaktadır Scott Morgan dinleyiciyi. Dillere sakız olan eklektik kurgunun henüz dönem içerisinde laçkalaştırılmamış örnekleri arasında dahil edilebilecek mizansenler kulaklarımıza çalınır. Yapılandırmalar birleştirildiğinde ortaya çıkan insan-makine karşılaştırmalarının esaslı bir yorumu olduğu ise şüphe taşımaz bir gerçeklik olduğunun altını çizmeliyiz. Her türlü gelişime karşın giderek doğal olanı tüketerek, hemen pek çok şeyi azami bir biçimde elbirliğiyle sıfırlandırmaya olan teşneliğimize dair göndermelerin bulunduğu bir yorumlama Submers uzunçaları dahilinde kulaklarımıza ulaşır. Kaydın başlangıcında yer alan durağan temposu ile minimalist ses yüzeylerini arşınlayan Argonaut 1, Wolfgang Voigt’un GAS projesinde dinlemiş olduğumuz önermelerle aynı güzergahta ilerleyen bir kolajlamayı tanımlandırır. Techno’nun endüstriyel tını hüzmelerinde yeniden canlandırılması olarak belirginleştirebileceğimiz bir müzikal akış Gymnote, ambient müziğinin çehresine dahil edilebilecek yetkin önermelerden birisi olmayı da başarır. Dub techno içerisinde derdest edilmiş mekanik titreşimlerin canlandırıldığı sinematografik bir yansı olmayı başaran Mute gibi hüzünbaz dönüştürmeler de ha keza Submers’in öncüllüğünü ortaya çıkartan önermeler arasındaki yerini alır. Titreşimlerin başlangıç noktasından sonuna kadar geçirdiği süreler dahilinde ortaya çıkartılan her yeni im aslında bir türlü rayına girmeyen sorunların iyice görünür kılınmasını sağlayan birer aracı haline dönüştürülür Morgan’ın ellerinde. Denizaltılar üzerinden yapılan göndermelerde baskın bir biçimde derinlerimize işlemiş olan acıları ve o acılarla beraber yaşamak zorunda olduklarımızı hatırlara getiren, somut resimler ortaya çıkartır. Ne eksik ne fazla. Herşeyin kısa yollarla bağlantılandığı, özetlerin yer edindiği güncellik içerisinde Nautilus gibi dijital dokunuşlarla tefrişatının gerçekleştirildiği saydamlaşıtılmış bir techno yorumu duyumsamak sözkonusudur. İliştirdiği seslerle hasbıhal olmayı sürdürdükçe Loscil’in anlamlandırmaya çalıştıklarının ötesini işitebilmek için edebi metinlerin arasında uzun soluklu bir turu da beraberinde getirecektir. Yazılı olan materyallere verilen iletiler kadar sesle alt yapısı tanımlanan ambient müziğin de kendine has diyalektiğini anlamlandırabilmek için Triton iyi bir başlangıcı temsil edecektir. Suyla temas edilmektedir amma velakin giderek daha karaltılı sahneler karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar da korumaya çabalanıyor görünsek de aslında izlerini çoktan kaybetmeye başladığımız hakikatlerin birer birer yok edildiğini manidar bir biçimde tanımlandıran, etkileyici bir ses yerleştirmesi ortaya çıkarır Morgan. Saydamlaştırıldıkça tam da albümün genelinde sunumlandırılmış olan hüznü teferruatsız bir şekilde irdeleme imkanına sahip olunabilecek, drone kesitlerin içerisinde enstrümantal döngülerle yeni bir bakışın tanımlandırıldığı Kursk parçası, neredeyse sabah akşam ekranlarda tekrar ettirilen parçanın melodisinde hüznü hissettiğini zannedenlerin bir kerecik de bu parçaya kulak vermelerini özellikle salık vereceğimiz kurgumasal ile Submers albümü nihayetlenir. Çoğaltımlar geniş bir bakış açısıyla muktedir olanın dayattıkları karşısında unutulmaya yüz tutmuş olanları hatırlayabilmek için, çello benzeri drone ses kesitleri arasında itinayla kulak kabarttığımızda lazımgelenleri duyumsayabileceğimiz önermeler dizinini ortaya çıkartır. Fazlaca teferruatla boğuntuya getirilmeden neredeyse olduğu gibi safiyane bir düzenleyişle dinleyicilere aktarılan sinematik kesitler gerçek birer hayat tecrübesinin okuması olarak da değerlendirilebilecek bir sonucu hissedilir kılar.

Bu enstrümantal çoğaltımların bir sonraki evresinde Scott Morgan’ın da bir dönem baterist olarak kadrosunda yer aldığı Destroyer ekibinden Jason Zumpano’nun (org), Nyla Raney’in (çello) ve Tim Loewn’in (gitar)’ın konukluklarında kaydedilmiş olan First Narrows uzunçaları yer alacaktır. Ufak tefek dokunuşlarla oluşturulan elektronik ses erimlerinin canlı olarak seslendirilme çabası kaydın tüm meramını ortaya çıkartacaktır. Bilgisayarda tanımlanımlandırılanın yetkinliğine paralel olarak, Scott Morgan’ın trio ile kaydettiği doğaçlama kayıtlar üzerinden şekillendirilen First Narrows kaydı dahilinde dile getirmeye çalıştığımız hakkaniyeti sonuna kadar tecrübe edebileceğiniz detaylarla bezeli ses erimleri kulaklarımıza ulaştırılır. Daha öncesinde yayınlanmış olan kayıtlarda baskın bir biçimde ön plana çıkartılmış olan techno ve dub etkileşimlerinin akustik ile bütünlendiğinde nasıl da etkisini arttırdığının sesli teyitleri First Narrows’un kapsamı altından dinleyicilere iletilir. Ses tasarımcılığının hakkaniyetli çözümlemelerinden birisi olduğunu en azından kısacık da olsa iletelim First Narrows’un ve Loscil’in beşinci uzunçaları olarak Kranky etiketiyle yayınlanan Endless Falls ile ilgili notlarımızı paylaşalım. Gerçeklik nasıl bir müzikal tasvirin içerisinde yankılanmalıdır? Her duyumsanan bizim fark etmekten imtina ettiklerimizi kulaklarımıza sundukça nasıl bir yol ayrımına ulaşmış oluruz? Tüm hatalarımızı bir anda görür müyüz ya da fark etmiş olsak bile bir süre sonra artık eskisi kadar kuvvetli olmadığımız için, ucu da bize dokunmadığından önemsemeyip yolumuza devam mı ederiz? Nicesinde derinleştirmeye çalıştığımız ve hemen hemen hepsinin ortak paydası olarak sorumluluklarımızı hatırlatan, işledikleri müzikal yapılandırmalar dahilinde muhteviyatı kuru kuruya takip etmekten başkasına müsammaha göstermeyen ama kendilerini illa bilgeçlikle takdim etmeye meyilli olan üretimlerin yanında Loscil’in Endless Falls’u itinalı bir dinlencelikle, ambient müzik sınırlarından güncelliğin tortusuna dair çıkarsamaları mümkün kılan, bir o kadar da değerli ses erimleriyle kulaklarımızın pasını almayı başaran bir bütünlük olmayı başarır. Üretilen müziğin katmanlarını azalttığımızda aslında genellendirmelere karşı bir duruşu sergilemeye çalışan, çıktığı yolculukta dinleyicileri için farklı temas noktalarını seslerle sunmaya gayret eden, nasıl görmekte olduğumuz herhangi bir figür üzerinde çeşitli yorumlamalara girişebiliyorsak, işittiğimiz seslerle de kelimelerimizi kendimizin belirleyeceği bir okumaya girişmemize vesile teşkil eden yapılandırma Endless Falls’u kısa yolda anlamlandırabilecektir. Evinin arka bahçesinde kaydettiği yağmur sesleri ile “polaroid” bir anın çerçevesiyle başlayan, Kim Koch ve Robert Sparks’ın kemanla kattıkları isli, yoğun melodramatik kesit üzerinden şekillendirilen mikro tonal ambient Endless Falls parçasıyla albüm açılır. Bir önceki parça içerisinde duyumsadığımız yağmur çiseltilerinin deneysel elektronik titreşimler haline Scott Morgan tarafından dönüştürüldüğü yapılandırma dahilinde endüstriyellik ile bütünleştirildiği ve Jason Zumpano’nun piyanosuyla kattığı elektro-akustik mizansenin etkiyi daha da kuvvetlendirdiği, ağıt Estuarine gibi keskin tonlarla belirginleştirilmemiş kurgulamalar ortaya çıkartılır. Pop Ambient nüvesi içerisinde kapsamı derinleştirilebilecek ses tasvirlerine girişilen bir yanıyla da Echospace Detroit, Bvdub, Deadbeat gibi dub techno’nun farkındalılık sağlayıcı yönleri üzerinde mahir kayıtlar gerçekleştiren üretiiclerin paralelinden bir ses erimini oldukça dingin bir potada bütünleştiren Dub For Cascadia gibi gayet nitelikli önermelere kulak kabartabilmek de mümkün olacaktır. Birbirlerinin yansısı olmayı başaran melodik kesitlerin nasıl mahir bir biçimde başkaca anlamlara kapıyı aralık tutabildiğini belirginleştiren tonal yapılandırması dahilinde kaydın en başından bu yana iliştirmeye çalıştığımız gerçeklik halini simgeleştiren, derinlikli bir o kadar da tılsımlı vurgulamalara ev sahipliği yapmakta olan Fern And Robin başlangıç noktasından sonuna kadar geçen süre içerisinde aynı melodikanın nasıl farklılaştırılabileceğini ufak dokunuşlarla şekillendiren bir kurgu olmayı başarır. Anın durağanlaştırılmış, pes ettiğimiz, düşünmekten hareket etmeye bir türlü fırsat bulamadığımız, kararsızlığımızı anlamlandıran, az ama öz ses bileşeniyle albümün farkındalılık sağlayan bir diğer temas noktası oluşturan Lake Orchard ile Endless Falls’un son parçasına ulaşırız. Endless Falls albümünün en derinlikli ve feylezofik parçası titrini layığıyla elinde bulunduran Destroyer grubunun kurucusu David Bejar’ın söz diziliminde modern yaşamları mercek altına aldığı, kasveti aşabilmek için itinayla kulak kabartılması gerekli olan The Making Of Grief Point parçasıyla kayıt nihayetlenir. Scott Morgan, Loscil karakteri altında türettiği seslerle ambient disiplinin modern yaşamdaki karşılıklarına dair çözümleyici tahlillerini gerçekleştirmeye devam ediyor. Mütemadiyen düş kırıklıklarına uğrayan, attığı her adımda yine hata mı yapıyorum acaba sorusunu bünyesinde taşımaya devam eden persona için elinin altında bulunması gerekli olan yol haritalarını dinleyicilere ulaştırıyor. Ahmet Arif’in Unutamadığım şiirinde yer edinen sözcükler ile Loscil’e dair notumuzu tamamlayalım:
"To be or not to be" değil.
"Cogito ergo sum" hiç değil...
Asıl iş, anlamak kaçınılmaz'ı,
Durdurulmaz çığı
Sonsuz akımı.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Milli Onur Meselemiz – Ahmet İNSEL – Radikal 2
İnsaniyet Namına – Yasemin ÇONGAR – Taraf
Cihan Pehlivanı - Özgür MUMCU – Birgün
Kapı Açmaktan Kapı Önüne Koymaya – Erdal GÜVEN – Radikal
Arıtman – Erdoğan İşbirliği – Ufuk URAS – Turnusol
Demokrasi Böyle Bir Şey Mi! – Umur TALU – Habertürk
Mehmetçik Lisesi Eylemdeydi – Eğitim Emekçileri Derneği – Alınteri
Serbest Hezeyanlar Ya Da ‘Çocuklar İçin Faşizm’ – Sırrı Süreyya ÖNDER – Birgün
12 Eylül’cülere Yargı Yolu Açılıyor – Habercem.com
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
İstanbul: Avrupa Muhalefet Başkenti – Kıvanç ELİAÇIK – Birgün Forum
Türkiye'ye "Nükleer" Saldırısı – Özgür GÜRBÜZ – Bianet
Kayıp Kentin İzinde - Emre SARIKUŞ – Birgün Pazar
Hatırlamayı Unutmak – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2
Geçen Hafta Bugün’ün Notu – Cüneyt UZUNLAR – Açık Koyu
Rachel Corrie’yi Hatırlayın – Bill WHARTON – Gerçeğin Günlüğü
Top Yuvarlak, Siyaset De... – Ragıp DURAN – Apoletli Medya
Ermeni Sorunu - Uçan Balık – Uçan Balık 2
1915’in Yarattığı Yarılma – Enver GÜLŞEN – Derin Düşünce
Tek Kelime Söylemeyin Kelimeler! – Aglea – Ztopya
Tayyi Mekan – Kristensenn – Kristensenn
Trouble In The Message Centre – Dolphinished Monkey Business – Alter[ed]native

Loscil Official
Loscil At Myspace
Loscil At Twitter
Loscil Coverage At Kranky
Loscil Coverage At Ghostly International
The Science And Headiness Of Music: An Interview With Loscil – Dave SEGAL – Line Out / The Stranger
Loscil Endless Falls Album Review – Nick NEYLAND – Drowned In Sound
Loscil Live At Mutek June 6, 2004 – MutekLive035 – Mutek
Loscil Motoc Video On Youtube
Offthesky Official
Offthesky At Myspace
Offthesky Hiding Nature Album Informative On Home Normal
aAirial At Myspace
aAirial Incoercible Album Coverage On Breathe Compilations
aAirial Incoercible Album Review On Chroniques Électroniques
Sleep In At Myspace
Sleep In At Facebook
Sleep In Blackwidow Album Review – Ray FINLAYSON – OneThirty BPM
Pryzma At Myspace
Pryzma At Soundcloud
Joe Syntax At Myspace
Joe Syntax At Soundcloud
New Blood Coverage On Med School Music
Trisector At Myspace
Trisector At Last.FM
Fanu Official
Fanu At Myspace
Finnish Drum & Bass And Dubstep Compilation Coverage On Large Amount Of Soul

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Coven - Troutfactory Troutfactory / Trane DeVore’s Flickr Page
İsimsiz – Kaçakkova Kaçakkova’ Flickr Page
Tosc_ago09_148 – Alessandro Gaziano Alessandro Gaziano’s Flickr Page

Loscil Photos Courtesy From Below Listed Web Sites:
Loscil Live At Mutek 2004 / Last.FM Artist Page
Loscil By Mark Mushet
Loscil Endless Falls Album Artwork

>>>>>Poemé
Öyle Günler Gördüm Ki – Sabahattin ALİ

Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp
Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu,
Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp,
Hayaller alev alev beynimi yakar oldu.
Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp
Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu.

Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı,
Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı.

Öyle günler gördüm ki, duvarlar gelir dile,
Gözümde canlanırdı eşkiya masalları.
Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle
Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri
Kafada çelik gibi fikirler dursa bile
Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri:

Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.

Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar
Ben yanına varınca dudağını kıvırdı.
Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar
Sırtımı sıvazladı, bana öğüt savurdu.
Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar
En alçak tekmelerle beni yere devirdi.

Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.

Öyle günler gördüm ki, tabanca sakağımda
Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı
Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda
Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı
Tabancanın namlusu ısındı yanağımda,
Parmağım istemedi tetiğini çekmeyi

Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı
Bir şeyler fakat beni yaşamağa bağlardı.

Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur,
Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur
Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam:
Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur

Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider,
Gözyaşları içinde seneler yürür gider.

Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman,
Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman
Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi.

Sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
Ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi.

Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi:
Garip başımın derdi bir yürek taşıyorum.
Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı:
İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.
Görünce gülme sakın çırpınıp aktığımı:
Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum.

Sen benim sevgilimsin, sevsen de, sevmesen de,
Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende.

No comments: