Sunday, June 27, 2010

Deuss Ex Machina # 305 - Go Raibh Ansin, An Bhfuil Sé Seo Anois

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_305_--_Go Raibh Ansin, An Bhfuil Sé Seo Anois

21 Haziran 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Peter Broderick-Part 3 (Schedios Records)
>2<-Maps & Diagrams-Kopangyang (Fluid Audio)
>3<-Maps & Diagrams-Fragments Of A Former Moon (Fluid Audio)
>4<-Hammock-How Can I Make You Remember Me? (Hammock Music)
>5<-Hammock-In The Nothing Of A Night (Hammock Music)
>6<-Sirayet-No Home To Die (Music For Non-Musicians)
>7<-Sirayet-Ruin That I Built (Feat. Ağaçkakan) (Music For Non-Musicians)
>8<-Baths-Maximalist (Anticon)
>9<-Baths-Plea (Anticon)
>10<-Actress-Lost (Honest Jon's Records)
>11<-Actress-Purrple Spzlash (Honest Jon's Records)
>12<-Mt. Sims-Grave (Punch Records)

Go Raibh Ansin, An Bhfuil Sé Seo Anois (305) – Zorlama Seçeneksizliklerde Boş Şıklar Arasında Gezinmek Mecburiyetinde Bıraktırılıyoruz. Mecburi İstikametlerimiz Her Seferinde Yeniden Şekillendirilip Burası Gidilmesi Gereken Yoldur Uyarılarına Maruz Bıraktırılıyoruz. Yarınımız Keskin, Kesif, Kinle Ve Nefretle Şekillendirilmiş Bir Düzleme Doğru Yönlendirilirken Bir Çatı Altında Kardeşçe Yaşamı Tahsis Edebilmek Daha Ne Kadar Zorlaştırılacaktır? Anlayışlı Olabilmek, İlla Onun, Bunun, Şunun Adamı Olmadan, Yamaçlarında Dolaşmadan, Öfkeye Teslim Olmadan, Celallenmeden, Günahsız Olanın İlk Taşı Atmasını Bekleyip Durmaktan Gayrısına Artık Zahmet Olmazsa Teşebbüs Ederek Yapılandırılmayacak İse Nasıl Olacaktır? Sınırlandırılan, Yoksunlaştırıldıkça En Altta Kalanların Canlar Olduğundan, Canların Öldüğünden Bir Haber Kalarak Bütün Olanları Basitçe Birer İstatistik Olarak Resmedilmesinden Kurtulmak İçin Daha Nice Dipsiz Kuyularda Yeni Çığlıkların Kopması Lazım Gelmektedir? İzahata İhtiyaç Duyduğumuzda Zorunlu İstikametlerdeki Her Bir Önyargı Şıkkına Bağımlı Bıraktırıldıkça, Yeter Artık, Edi Bese Demeyi Sürdürmedikçe, Barış Dilini Konuşuyorum Diyerek Silahların Namlusundan Çıkacak Kurşunlara Bel Bağlayanları Ayırt Etmeyip Yolumuza Güllük Gülistanlık Sağırlığımızla Devam Ettiğimiz Müddetçe Bu Tufanın, Yaz Sıcağında Güzün, Yaprak Dökümünün Sonu Gelmeyecektir. Akil Olanın Ne Demek Olduğunu Bilenlerin Dünyasında Daha Da Kaybedecek Vaktimiz Yoktur. Yarın, Öbürgün, Çok Sonra, Gelecekte Bu En Kolay Telaffuz Edilen Sözcüğün Yanına Yaklaşamıyor Olacaksak Batsın Bu Dünya! (Şerrin De Bir Sonu Olacaktır? Eksenlerden Eksen Beğenen Dünyada Barışı Yükseltmenin Meşakkatli Yolu Broşürü - Ütopyalar Yaşanılası Geleceğimizdir)

>>>>>Bildirgeç
29 Temmuz'dan 19 Haziran'a: Elçiye Zeval Oldu, Açılım Zelil Oldu! Umutlar Zayi Oldu, Hayatlar Ziyan Oldu! - Murat UTKUCU*

Aslında çok da olağanüstü bir olay değildi. Tatil günü olması dışında her şey sıradandı işte… Cumartesiyi pazara bağlayan gece, şehirlerde yoksullar, evlerine kapanmış, çekirdek çıtlayıp televizyon kanallarını karıştırıyor, hali vakti yerinde olanlar, eğlence mekânlarından kalkmak üzere hesap istiyorlardı ki ülkenin en uzak coğrafyasında ölüm, aniden bastıran bir yağmur gibi karanlık dağlara iniverdi. Binlerce mermi, kuyruklu yıldız olup mevziden mevziye akıverdi. Daha ilk ateşte, sekiz asker yere düşmüştü bile. Gün doğarken, cephenin iki hattında yirmi iki hayat sönüp gitti. Bu yirmi iki insanın kaderinde yirmi ikisini görmeden ölmek vardı. Aslında bu çok da olağanüstü bir olay sayılmazdı.

Sayılmazdı çünkü; “29 No.lu Kürt Ayaklanmasının”nın resmen başladığı 15 Ağustos 1984 Cuma gününden o geceye kadar aynı sebeple en az kırk bin insan, can vermişti. Bazen, Kuzey Irak Harekatı’nda olduğu gibi, elliye yakın PKK’lının çarpılmış cesetleri, üst üste teşhir ediliyor; bazen, yirmiyi aşkın askerin tabutu, sıra sıra musalla taşına diziliyordu. Ve her defasında, geçmişte “ölü ele geçirilirken” artık “etkisiz hale getirilen” gerillaların –yoksa terörist mi?- anababaları, acılarını, duvarlara haykırırken, oğulları “şehit düşen” asker yakınları, çığlık çığlığa, kamera kadrajından evlerimize giriyorlardı. İzleyenlerin ciğeri dağlanıyor ama bir gün sonra her şey unutulup gidiyordu. Herkes, bu acıları hep aynı ana babalar yaşıyormuş gibi sanmaya başladı önce. Sonra bu acılara alışıldı. Tabii hiçbir şey kendini tekrarlamayacağı gibi, sağaltılmamış yaranın kangrene dönüşmesi gibi, Kürt Meselesi de zaman içinde kangrene dönüştü. Alıştığımızı sandıkça, zehirlendik. Görünürde hiç sorun yoktu. Herkes anayasa karşısında eşit ve aynı oranda Türk’tü. Türkçesini de aksanıyla konuşur, dilerse istediği okulda Türkçe eğitimini alabilirdi. Belki iş ve aş sorunu vardı ya, dünyanın neresinde yoktu ki bu sorun. O halde, ortada mesele yoktu

Sonra açılım geldi. 29 Temmuz 2009 Çarşamba günü ilk kez devlet, resmen Kürde, Kürt dedi. “Bu meseleyi çözeceğiz.” dedi. “Analar ağlamasın.” dedi. “Silahlar susacak. Dağdakiler inecek, ovalar güzelleşecek!” dedi. “Her şey daha güzel olacak!” dedi. “Barış!” dedi Hükümet. “Umut!” dedi. Üstelik bunları söylerken elinin altında ne bir dosya vardı? Ne de program. Yaptıkları yapacaklarının garantisi de değildi. Ama umut bu! Laftan anlar mı? Aldı başını çıktı dağlara… Ama bu kez asilik için değil. Barış için. Hem de siyasi ve adil bir barış için. Nasıl heyecanlandık o gün, nasıl mutlu olduk: Özgürlük şerbeti içmiş gibi. Üç ay geçti geçmedi, 19 Ekim 2009 pazartesi günü dağdan bir grup “terörist” çıktı geldi. Ne yakalanmışlardı ne de teslim olmuşlardı. Barışı tesis için Hükümetle konuşup görüşmüşler sonra sınırın ötesinden girivermişlerdi ülkeye. Elçi sıfatıyla gelmişlerdi. O yüzden kimse ilişmedi kendilerine. Ne yargıçlar ne de kolluk… Kürtler sevindiler. Çok sevindiler. Ve yedi ay sonra, açılımın TRT Şeş’ten sonra en somut adımı olarak Habur Kapısından giriş yapanlar, bu kez mahpushane kapısından içeri girdiler. Zaten PKK, haziranın ilk günü namluya mermi süreceğini açıklamış ve hemen ardından tetiğe basmıştı. On dokuz gün sonra, bu kez bir cumartesi gecesi, mermiler kuyruklu yıldız olup saplanıverdi bedenlere.

Aslında çok da olağanüstü bir şey değildi bu. Hepsi hepsi yirmi altı yıllık ölümüne bir hikâye… Ama yok! Bu kez bir şeyler farklı sanki. Bu kez canımız çok daha yanıyor. O karanlık dağlarda sadece gençler değil umudumuz da delik deşik olmuş yatıyor çünkü. Sadece Habur’dan girenler değil heyecanımız da kelepçelenip hapse atılmış volta atıyor şimdi. Peki ama bu hale nasıl gelindi? 29 Temmuz’dan 19 Haziran’a, bu 11 ayda neler oldu?

1. Elçiye Zeval Oldu:
Habur’dan ülkeye giriş yapanlar, ihtimal “her şeyi göze alarak” gelmişlerdi ama onlar bile, “göze alınan şeyin” bu kadar kısa sürede gerçekleşeceğine inanmadılar herhalde. Hükümet’le PKK arasındaki görüşmeler neticesinde, iyi niyet temsilcisi olarak Türkiye’ye gelen PKK’lılar; sekiz ay içinde, elçi statüsünden esir statüsüne terfi ettiler. Bu “terfi”, aslında Kürt açılımının, nasıl bir fay hattı üzerine inşa edildiğini de gösteriyordu. Suçlama bildik ve anlamsızdı: Örgüt propagandası ve üyeliği. İyi de sekiz ay önce, bu insanlar örgüt üyesi değil miydi? Ve tam da bu nedenle gelmeleri istenmemiş miydi? Anlaşılan bir şeyler değişmiş, sekiz ay sonra fay hattı kırılmış, açılım kırığın içine yuvarlanmıştı. Ama “Elçi Vakası”nda sadece siyaset değil ahlak da yere düştü. Yetmişli yılların Kara Murat filmlerini hatırlayan var mı? Hani Osmanlı Elçisi, Zalim Voyvoda Vlad’ın huzuruna çıkar. Padişahın fermanını sunar. Voyvoda’nın amacı hadise çıkarmak, Osmanlı’ya haddini bildirmektir oysa. Allem eder kallem eder nihayet huzurunda kavuğunu çıkarmadığı için ibreti alem için paşa ve maiyetini topluca kazığa oturtur. Filmi izleyen çoluk çocuk, katili yuhalarken büyüklerimiz ayıplayarak söylenir.” Olur mu canım. Elçiye zeval olur mu?” Elbette olmaz! O çocuk yaşımızla bilirdik ki yedi iklimin hüküm sürdüğü yedi kıtada elçiye dokunmak ayıptır, “Günahı Kebir”dir. Çünkü canları size emanettir. Dokunamazsınız. Çok öfkelenirseniz “Persona Non Grata” dersiniz, olur biter. O halde soralım: Elçiye zeval olursa ne olur? İnsanlık rüsva olur. Ama önce açılım zelil olur. Belki de tam tersi. Açılım zelil olduğu için Elçiye zeval oldu.

2. Açılım Zelil Oldu
Türkiye’nin gelmiş geçmiş en reformist partisi olarak ortaya çıkan, küresel kapitalizme eklenirken kendisi de küresel bir aktör olma rolüne soyunan Ak Parti Hükümeti, Kürt meselesini çözmek için yola çıktığında, karşıtları dahil herkes, “Acaba?” demişti. “Acaba bu kez olacak mı?” Olmadı. Ak Parti; büyük, güzel ve cesur bir işe kalkıştı. Sonra anlaşıldı ki bu cesaretin kaynağı,”ne yapılacağını” bilmemekmiş meğer. Bu belirsizlik, vakit geçtikçe parti içindeki milliyetçi çizginin hakimiyeti ile sonuçlandı , Cemil Çiçek’in milli devlet projesi, galebe çaldı. Sonuçta Kürt açılımı, Kürt kelimesinden utana sıkıla yürütülen, bu nedenle önce açılımdaki Kürt sıfatının sonra TRT’deki Şeş’in tasfiyesi ile devam eden, belagatin eyleme üstün geldiği bir yenilenme hareketine dönüştü. Kürtlere bu rejimde, göstermelik de olsa,yer açmak nasyonalistler için iç savaş sebebiydi. Ama yetmiyordu işte. Farklı görüşler dahil Kürt siyasetinin hedefleri, eskiye göre çok daha somut görünüyordu

AKP, doksan yıllık “inkârcı siyasetin” tozunu alıp üzerine cila atarsa, Kürtlerin tevekkül edebileceğini sandı. TRT Şeş iyi niyet göstergesi değil miydi? Hükümet, Kanal Şeş’i gösterip kendisine güvenilsin istiyordu. Hâlbuki Türkiye Kürtlerinin tarihi, tutulmamış sözler, yitirilmiş güvenler ve aldanışlar tarihiydi. 1921 yılında, savaş meclisinde, kimlikleriyle temsil edilen bir halkın 1925 yılında nasıl buharlaştığı sosyal hafızaya acıyla nakşolmuştu bir kere. Nihayetinde Kürt siyaseti, tarihsel hafızasını “elçiler” vakası ile bir kez daha sınanmış oldu.

Aslında Ak Parti’nin planı gayet basitti: Ulus devletin sacayağına mümkün olduğunca dokunmadan, işin özüne inmeden, yasa ve kurumları mümkün olduğunca zorlamadan Kürtleri ve Kürtçeyi legal alanda utangaçça tanımak ve böylece Kürt meselesini tedricen çözmekti. Planın en kritik noktası ise sürecin, sadece Hükümet yanlısı Kürtlerle yürütülmek istenmesiydi. Otuz yıldır şiddet üzerinden siyaset üreten savaşın asli unsurları, muhatap alınmayacaktı. Sorun da buradaydı zaten: Dağlardakiler dışında, şehirlerde de örgütlenip halk desteği almış bir siyasi parti devre dışı bırakılıyor, yerine Ak Parti’nin Kürt oyları ikame ediliyordu. Bu plana göre, masanın iki tarafında da Ak Parti oturacak, Hükümet ve Kürtler, aynı siyasi parti tarafından temsil edilecekti. Halbuki diğer tarafta otuz yıl sonunda, sadece tabanını değil, kendisine antipati duyan Kürtleri de siyasileştirmeyi başaran bir yapı vardı.İç halkada PKK’nın militan sempatizan kitlesi, dış halkada ise partiye mesafeli olmakla birlikte parti tezlerini destekleyen daha geniş bir kitle.

Ak Parti, otuz yıllık savaşı, en azından asli muhatabını, yok hükmünde kabul edince bu süreçte üretilmiş onca projeyi de görmezden geldi. Gönülsüzce yürütülen Kürtçe televizyon ve Kürt Dili Edebiyatı açılımları, başlangıç için bile yetersizdi. Oysa, Kürt siyasetinin somut talepleri vardı ve bu talepler, kanlı savaşın asgari barış programıydı. Türkiye Kürtleri, artık “de facto” değil, “de jure” Kürt olmak istiyorlardı: Resmen, yasalar nezdinde Kürt; hasbelkader Kürt değil. Daimi Kürt; konjonktürel Kürt değil. Devletin muhatap aldığı Kürt; devlet Kürdü değil. Bunun asgari programı da şuydu: 1. Anayasa’ da, başta 66. Maddenin revizyonu olmak üzere Kürtlerin –ve diğer halkların- Türk olma hallerine son verilerek Türkiyelilik ekseninde yeni bir tanımın üretilmesi. 2. Anadilde eğitim hakkı. 3. Etno-kültürel üretimin teşviki 4. Yerel yönetimlere yetki göçü: Özerkleştirme. 5. Siyasi Genel Af.

Bu beş maddelik, liste siyasi devrim programı aslında. Otuz yıllık savaşın barış anlaşması. Anlaşma hayata geçmediği için savaş yarın da sürecek gibi görünüyor. Üstelik bu kanlı savaşın gerçek anlamda bir iç savaş ve bölünmeye yol açma ihtimali, hiç de az değil. Milliyetçi ideolojilerin kendini mazlum ötekini zalim gören körlüğü, savaşın her iki tarafında marazi duygular üretiyor. Maraz ise şiddetin bahanesi oluyor.

Son tahlilde, Ak Parti Hükümeti, açılım sürecini iki siyasi kararla heder etti: 1. Muhatapsız barış. 2. Fiili Kimlik. Her ikisiyle de Kürt maçını götürebileceğini sandı. Bir yandan, mağdurun temsilcisi olduğunu iddia ederek otuz yıllık temsilciyi KCK operasyonları ile legal siyasetten silmeye kalktı. Öte yandan mağduriyete son verecek en temel siyasi hakları bile sahiplenmedi. Son gelinen noktada şiddet yeniden hayat karartan bir siyasi metot olarak yükselirken umutlar zayi oldu gitti. En azından açılımın ilk devresinde barış kaybetti savaş kazandı.

3.Umutlar Zayi Oldu
Ak Parti, belki iyi niyetle çıktığı yolda, hayal kırıklığı yaratmakla kalmadı, saldırıların yoğunlaştığı son bir aylık süreçte milliyetçi bir dil inşa etmeye başladı. Başbakan; “hangi güçler adına taşeronluk yaptığı aziz milletimizce yakından bilinen terör örgütü yok edilinceye kadar mücadelemiz devam edecektir” diyordu. Seksenlerin ortalarından bu yana duymaya alıştığımız sözlerdeki tek yenilik, artık örgütün dış mihrakların oyununa gelmek yerine “fason” çalışan taşerona dönüşmüş olması. Böylece Kürt meselesi, dış mihrakların “kaşıdığı” sorun olmaktan bile uzaklaşarak tamamen kurmaca, çizgi roman tadında bir mesele haline geliyor. Tam da bu noktada açılıma da gerek kalmıyor aslında: Mesele çıkaranlar zaten bir tür ticaret erbabı.

Orgeneral Edip Başer ise: “Açılım yaparsanız, terör örgütü, aralık kapıyı ardına kadar dayamak için daha fazla teröre başvurur.” diyor. General, en azından bir mesele olduğunu kabul ediyor ama çözmek gibi bir derdi yok. Sözlerindeyse çelişki var: Açılımdan önce örgütün varlığını hesaba katmıyor, üstelik İRA gibi, siyasal şiddete başvuran bir teşkilatın “İrlanda Açılımı” ile silah bıraktığını da unutuyor. Belfast barışını görmüyor. Çünkü general, şiddetin nedeni olarak demokrasiyi görüyor. Diyarbakır Cezaevi’ndeki vahşetin PKK’nın güçlenmesindeki etkisini de es geçiyor. 12 Eylül Cuntası, Kürtçeyi resmen yasakladığında ülke demokrasiden kırılmıyordu “ne tekim!” General, her zaman ki gibi çok konuşuyor. Ama hiç konuşmasa daha iyi olacaklar da var: Gazeteci Mehmet Faraç gibi. “Açılım safsatası” diye söze başlayıp uzun uzun anlatıyor Faraç. Sözlerini daha etkili kılmak için “Ana dili Kürtçe olan bir ailenin çocuğuyum” mealinde bir söz söylüyor. Ben Kürdüm demek istiyor Faraç: “Bana inanmak zorundasınız. Çünkü ben Kürdüm!” Ama kimliğini bile açıkça söylemekten sakınıyor. Israrla “Türk halkı” diyor Faraç. Ama kastettiği ana dili Türkçe olanlar değil sadece! Kürtleri de aynı paranteze alıyor. Herkes “Ne mutlu Türk”se ortada meselenin de kalmayacağını unutuyor.

PKK, “13 aylık ateşkes sürecine” son verdiği 1 Haziran günü, göreli çatışmasız ortam da sona erdi. Örgüt, o günden sonra, hemen her gün, kanlı eylemlere imza attı. ”Barış ve diyalog zeminin Ak Parti tarafından sabote edildiğini” iddia eden PKK, silahlı mücadeleye dönüşün kendileri için bir tür “zorunlu hal” olduğuna kamuoyunu ikna etmeye çalışıyordu. Ama bu “zorunluluğun” ülkedeki milliyetçi dalgayı nasıl kabarttığı, üç haftadır Türkiye’nin dört bir yanından kalkan cenazelerin, mevcut kutuplaşmayı nasıl zirveye taşıdığını da anlaşılan pek umursamıyordu. Türkiye’nin parçalanması ya da çıkabilecek iç savaşta kazanan tarafın olmayacağını bilmek için kâhin olmak gerekmiyor.

Türk Meselesini Çözmeden….
Ancak iç savaşa giden yolun kesilmesi için sadece ateşkes ve müzakere yeterli değil. Artık Kürt Meselesini çözmek için aynı anda Türk Meselesini de çözmek gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümeti, bir barış projesine imza atsa dahi, karşısına doksan yılda yaratılmış Türk Meselesi çıkacak gibi görünüyor. Ulus-devlet ideolojisi, belki Kürtleri asimile edemedi ama bu ideoloji ile biçimlenmiş bir ulus-kitle yaratmayı başardı: Bu kitle, Türkiye’de yaşayan herkesin “ya Türk ya da Türklerin kölesi” olması gerektiğine canı gönülden inanıyor. “Ne mutlu Türküm Diyene!” sözünün kendini Türk hissetmeyenler için de bir “şeref” olduğunu düşünüyor. Bırakın anadilde eğitim hakkını, bir Kürdün, sokakta, minibüste Kürtçe konuşmasından bile rahatsız oluyor. Kürtlerin her şey olabildiğini söylerken, bir tek Kürt olamadıklarını görmezden geliyor, olmasına da itiraz ediyor. Kürtlerin Kürt olarak parlamentoda temsilini istemiyor. Ahmet Türk gibi yaşlı ve ılımlı bir Kürt siyasetçinin dövülmesini hak olarak görüyor. Kürtlerle aynı sokakta, aynı apartmanda yaşamak istemiyor. Velev ki dostları arasında bir Kürt varsa onu da zaten Kürt kabul etmiyor. Kürtlerin ilkel, akıldışı, şiddete eğilimli, kadınları aşağılayan, dindar, sözüne güvenilmez, çirkin gelenekleri olan, doğuştan kötü, yeteneksiz (devlet bile kuramayan) ve lisansız Ortadoğulu bir halk olduğunu düşünüyor. Bu listeye, Kürtlerin çocuklarına karşı ilgisizliği, kötü niyetle -ülkeyi ele geçirmek için- çocuk yaptıkları, hatta yavruladıkları (Mine Kırıkkanat) algısını da ekleyelim. Kısaca, bu ulus-kitle, Kürtlerin ırkçı, küstah, kavgacı, şımarık ve anlayışsız, kendisinin hümanist, mütevazı, mülayim, barışçı ve Avrupalı olduğuna inanıyor. Ve bütün bu özelliklerin kültürel-genetik yapıdan kaynaklandığını düşünüyor.

Cumhuriyet projesiyle yaratılan, ancak Kürt Meselesinin siyasallaşmasına paralel olarak sivil-reaksiyoner bir muhalefet odağına dönüşen, devletçi kapitalizmle sembolik anti emperyalizm karışımı, ırkçı-milliyetçi bir dille kendini ifade eden bir kitleden söz ediyoruz. Üstelik bu kitle, Cehape-Mehape ittifakının fiilen siyasi tabanı durumunda. Ak Parti’ye karşı bu ittifakı destekliyorlar. Kitle laik tabana dayanmakla birlikte muhafazakâr İslami kesimden de destek alabiliyor. Tanrı dağı kadar Türk olmak çoğu zaman Hira dağı kadar Müslüman olmanın önüne geçebiliyor.

Türk Meselesi, Türkiye Cumhuriyetinin bütünlüğü için ciddi bir tehdit olarak ortada duruyor. Kılıçdaroğlu, son açıklamasında kanın kanla yıkanmayacağını belirtirken sözü edilen kitleyle arasına sanki mesafe koymak istiyordu. Mehape ise her zamanki çizgisinde. “Kurt”, dumanlı havayı seviyor: Olağanüstü Hal ve idam istiyor.

4. Hayatlar ziyan oldu.
Kırk bir. Son üç haftada can veren ve hemen hepsi otuz yaşın altında insan. Her iki “taraf”tan kırk bir genç toprağa düştü. Oysa, Açılım siyaseti, Anadolu semalarına umut serpmişti. Kan, bir daha akmayacak, kalıcı barış gelecekti bu topraklara. Ölmek bu kadar kolay olmamalı. Savaş da… Bir an önce silahlı çatışmanın bitirilmesi için bir şey yapılmalı. Ne dağları ne de karakolları bombalamak meseleyi çözmüyor. Somut, uygulanabilir ve ayrımsız bir ateşkese ihtiyaç var. Bu ateşkes için de samimi bir siyaset ve ince bir diplomasiye… Kalıcı barış, bütün aktörlerin içinde yer aldığı bir oydaşma ile sağlanacaksa eğer, en azından çoğunluğu siyaseten tatmin edecek stratejik bir çözüm paketine ihtiyaç bulunuyor. Ama ilk elde, gençleri ziyan eden, nefreti körükleyen anlamsız çatışma ortamının son bulması için hayatta kalma hakkını müzakere etmek gerekiyor.

* Murat UTKUCU'nun Makalesi 26 Haziran 2010 tarihli Birgün Gazetesi Forum Sayfalarında Yayınlanmış, Yazarın Hoşgörüsüne Sığınılarak Deuss Ex Machina'ya Alıntılanmıştır.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
29 Temmuz'dan 19 Haziran'a* - Murat UTKUCU - Birgün / Forum
"Savaşın Kazananı Hiç Olmaz; Barış Borcunuzdur!" Sırrı Süreyya ÖNDER Röportajı - Berivan TAPAN - BiaMag
Barıştan Söz Edecek Cesareti Göstermeliyiz - Ayşegül DEVECİOĞLU - Bianet
Çocukları Koruma Kılavuzu - Karin KARAKAŞLI - Kronik Muhalif
Daha Kaç CAN? - Meryem KORAY - Birgün
Süleyman Varmış Süleyman Yokmuş - Umur TALU - Habertürk
Yalın Bir Mektup - Aslı ERDOĞAN - Radikal
Testi Tokuşturmak! - L. Doğan TILIÇ - Birgün
"Kürt Sorunu'na Çözüm, Türkiye İçin de Çözüm Olmalı" - Ertuğrul KÜRKÇÜ - Bianet
Diyarbakır'ı Yıkmak Gerek - Yavuz SEMERCİ - Habertürk
Düşen Bir Ülkede - Uğur KUTAY - Birgün
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
Kılıçdaroğlu: Fakir, Ümit Değil Pasta Yiyecek Mi? - Metin MÜNİR - Milliyet
Batı Gazeteciliği Hükümetlerin Ve Silahların Dilinin Esiri - Robert FISK - The Independent / Radikal Yorum
Aktif Taşeronun Krizi - Ali Ergin DEMİRHAN - Sendika.org
A Blocked Opening - Yorum - The Economist
Kirveme Mektuplar: Masal Meselesi - Mıgırdiç MARGOSYAN - Evrensel
Hain İnternet Ve Türk Sağının Kaymayan Ekseni - Ümit KIVANÇ - Taraf
İnternet’te Sansüre Karşı Ortak Platform Deklarasyonu - Sansürsüz İnternet

Peter Broderick At Myspace
Peter Broderick At Wikipedia
Peter Broderick İncelemesi - Yiğit A.- 13Melek
Peter Broderick - Three Film Score Intakes - Josh ATKIN - Fluid Radio
Maps And Diagrams At Last.FM
Maps And Diagrams / Cactus Island Recordings
Maps And Diagrams / Cubiculo Informative On De:Bug Podcast
Maps And Diagrams - White Finger Mix On Fluid Radio
Hammock Official
Hammock At Myspace
Hammock At Twitter
Hammock - Chasing After Shadows...Living With The Ghosts Album Review - Joe TANGARI - Pitchfork
Sirayet Myspace Sayfası
Sirayet ReverbNation Sayfası
Sirayet Empty Houses For Missings Albümü
Music For Non-Musicians At Myspace
Baths At Anticon
Baths At Myspace
Baths - Hall (Asura Remix) Premiere On RCRD.LBL
Baths - Cerulean Album Review - Brett UDDENBERG - Urb.com
Actress At Myspace
Actress At Last.FM
Actress DJ Page On Resident Advisor
Actress - Splazsh Informative On Honest Jon's Records
Mt. Sims At Myspace
Mt. Sims At Punch Records
Mt. Sims Grave Video On Youtube

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Peace - Michellevallese
Michellevallese' Flickr Page

>>>>>Poemé
Barış Nedir Sevgilim? - Akgün AKOVA

barış nedir sevgilim
biliyor musun
bir köprü müdür üstüne gölgeler düşünce
çöken
halka açılamadan batan bir şirket
iki savaş arasında verilen çay molası mıdır barış
yoksa
hurdacıya söylediği son sözler mi
bisikleti vurulan bir çocuğun
söyle sevgilim
Einstein'ın Roosevelt'e yazdığı mektup mudur barış
Lozan'dan gelen telefon mu Mustafa Kemal'e
çöplerini bilimin süpürdüğü bir sokak mıdır
barış yoksa

söyle sevgilim
de ki
tünediği balkon uçuruma düşen yavru bir kuştur barış
saatçiyi hapse attıkları için kurulamayan bir meydan saati
ayağımızdaki paslı çiviyi bacağımızı keserek
çıkaran bir melek
de ki
aptalların türküsü
oyuna getirilenlerin ülküsüdür barış
dişleri sökülmüş Asya kaplanıdır kapitalizmin
sirkinde

de ki sevgilim
içine bayat pil konmuş el feneridir barış
fosforlu izleridir bayrakların üzerinde gezen salyangozların
barış düşsel beyaz buluttur bir kaleye çarpıp dağılan
kör bir toplumun tehdit dolu yazılarla kirlettiği bir
defterdir
barış
kendinde bulamayıp başkalarında aradığıdır insanın
barış
halkının üzerine devrilen bir devlettir zor
dönemeçlerde
açılmadığı için posta kutusunda ölen bir mektuptur
barış
patlayıp seyircileri öldüren bir futbol topudur son dakikada

bunların hiçbiri
hiçbiri değilse barış
söyle sevgilim
savaşın düş kurduğu yerlerde
hangi yüzsüzün uydurduğu bi' sözcüktür
şu dillerden düşmeyen barış

Kaynakça: Antoloji.com

No comments: