Sunday, September 26, 2010

Deuss Ex Machina # 317 - I Have Moved Into The Shadow

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_317_--_I Have Moved Into The Shadow

20 Eylül 2010 Pazartesi gecesi "canlı" gerçekleştirilmiş programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Derdiyoklar-Nem Kaldı (Türküola)
>2<-Rifat Öncel & Dün Bugün Yarın Orkestrası-İşte Geldim Gidiyorum (Sayan Plak)
>3<-Rifat Öncel & Kurtalan Ekspres-Dosta Bizden Selam Olsun (Sayan Plak)
>4<-Zartong-Prosopoée (Dom)
>5<-Zartong-Dzamone (Part 1 & 2) (Dom)
>6<-AutorYno-Kelev (Tzadik)
>7<-AutorYno-Highway To Stertziv (Tzadik)
>8<-Omar Khorshid-Solenzara (Sublime Frequencies)
>9<-Omar Khorshid-Raqset El Fada (Sublime Frequencies)
>10<-Ünlü-O Ve Z Hikayesi 2 (Polygram)
>11<-Ünlü-Zaman (Polygram)
>12<-Cem Karaca & Kardaşlar-Üryan Geldim (Yavuz Plak)

I Have Moved Into The Shadow (317)
Resmin ortaya çıkarttığı bütüne bakmaktan ne zamandır uzağız? Eğriliği bir yana artık derdest edilmiş haleti ruhiyeler tümlemesine doğru seyyahlığımızın son rotasında merkezde açılmış yaralarımızın ne kadar farkındayız? Kendimizi sınırlandırdığımız çevrenin ötesinde kopup duran fırtınaların, herkesin birbiri üzerinde kurmaya çalıştığı baskıların, baskın hallerin farkında mıyız? Olan bitenler kelimenin tüm anlam ve alt okumalarıyla bir felaketi çağrıştırırken daha ne kadar yabanıl kalmaya devam edeceğiz? Kulak vermediğimiz, işitmekten imtina ettiğimiz, yaftalamaların kolaycılığına terk-i diyar ettiğimiz yerleşkelerimizin, yerleşik düzenlerimizin esamesinin ömrünün düzayak bir çılgınlığa baktığı günlere doğru meyil ediyoruz. Ne onu ne bunu yerlerinden etmeyi, ne onun ne bunun fikrinin üzerini tek bir kerede çizmeyi başaramayan muhaliflik nasıl da bu kadar çabuk bir biçimde öncül problemleri görmezden gelebilip ayrışmaya devam ediyor? Herkes birbirinden ağır sözcüklerle ait olduğu kısmın haklılığından dem vuruyor. Dem vurmak bir yana davul zurnayla aidiyetine sahipliliğini duyurmaya taraf olduğunu belirginleştirmeye çalışıyor. Korkutucu olan artık uzaklaşıyoruz, uzlaşmaktan, konuşmaktan, konuştuğumuzu manidar kılmaktan çekiniyoruz. Meram ortak olsa da yer yerinden oynamadan kılını kıpırdatmaktan çekinenlerimiz varolmaya devam ettiği müddetçe aşılmazlıklarımıza her dakikada bir yenisini eklemeye devam edeceğiz. Sürdürdüğümüz inat kaçarımız olmayan sonumuzu da hızlandırıyor. Kinlerin ve ayrıştırmaların tümünü yük olarak taşımaktan yorgun düşmeyen bünyelerimiz artık bu raddeden sonra bir dur diyebilecek kıvama ulaşacak mı? Yeteri kadar canımıza tâk ettiğini, birilerinin ırkçılık ekmeğine daha fazla yağ sürüldüğünü ne zaman gerçekten anlamlandıracağız? Birisini anlamak için cankulağıyla takip ettiğimiz sözcükleri öteki olanlarla kuramamış olmamız bizlerin suçu değil midir? Bağlantılarımızı fişinden ayırarak, sınırlandırılmış yargılarımıza daha fazla sahip çıkmak bugün olduğumuz yüz karası halimizi daha evhen kılmıyor maalesef. Biçimlendirmeleri, öngörüleri, anlamın tüm yönlerini doğru dürüst okumadan salık verilmiş olan "saldırın" komutlarının direktiflerine itimat etmek sadece bu bataklığı daha derin kılıyor. Kesif koku adına demokrasi denilegenin hala bu ülkede o kadar zor ve o kadar da gözükaralıkla sahiplenebildiğini gösteriyor. Muktedirlik taslayana, maskesini bir türlü indirmeyenlerin dünyasında varedilmiş doğrularımızı yükseltemediğimiz müddetçe daha da sert sınavlar bizi bekler, durur görünmekte. Tahlillerin ve analizlerin bolluğu değil bugüne kadar yaşadığımız deneyimler, adını zikretmekten çekinmeyeceğimiz baskılar, yıldırmalar ve linç havasının üzerinden ortaya çıkan parçalanmışlık hissinin onarılmasıdır şu anın sorumluluğu. Öyle ya da böyle birbirimizi bu çarkın içerisinde bir o yana bir bu yana tasnif etmekten, ayrışmaktan, sonunu düşünen kahraman olamazlar zulmüne el verenlerimiz olduğu müddetçe de muasır medeniyet denilegelenin koskoca bir hayalden ibret olarak tozlu defterlerin arasında unutmaya terk edeceğiz. Ya hep beraber ya hiç birimiz bu üstünkörülük dolgulu, deforme edilmeye doyulmayan, manidar çıkarsamaların hemencecik altından sopa sallamayı kesmediğimiz müddetçe bu çok daha açıktır. En can yakıcı biçimde hiç beklenmeyecek kadar hakikatlisinden... [Derman arar olmaktan ne zaman uzaklaşıp, birbirimiz üzerinde baskı kurmaya meyyal olduk? fotokopi meteor yığıntısından alıntılama]


>>>>>Bildirgeç
Siz Hiç Kürt Oldunuz Mu? - Mahmut ALINAK *

Ben yedi yaşında ilkokula başladığım günlerde Kürt oldum. Babam, “Yarın okula başlayacaksın.”dediğinde akşamüzeriydi ve bahardan beri çobanlığını yaptığım dört kuzumu daha yeni ağıla koymuştum.

Sabah güz güneşi köyümüzü ipeksi ışıkları ile donatıp tatlı bir serinlikle okşarken, elimde saman sarısı bir defter, ucu bıçakla sivriltilmiş bir kurşun kalem ve bacağımda rengi solmuş yamalı keten bir pantolonla okulun yolunu tuttum. Bir tavşan sinikliğiyle gittiğim okulu ürpertici bir ölüm soğukluğu sarmıştı. Hepsi benden kıdemli olan ablalar, ağabeyler ve akranım olan çocuklar tedirgin bir sessizlikle bahçede ders zilinin çalmasını bekliyorlardı. Dilber ablam üçüncü sınıf öğrencisiydi, yanına sokulup konuşmak istedim, gözleri korkuyla büyüyerek ağzımı eliyle sımsıkı kapattı. Ben paniklemiş bir halde ondan kurtulmaya çalışırken kulağıma fısıldayarak, “Okulda Kurmanci konuşmak yasak.”dedi. Sözlerim boğazımda düğümlenip kaldı. Zil çalınca sınıfa girdik, boyum kısa olduğu için Dilber ablam beni öndeki sıralardan birine oturttu. İçeride sinek uçsa duyulurdu. Nefesimizi tutarak heykel kımıltısızlığıyla öğretmenin gelmesini bekledik. Bir iki dakika sonra öğretmen geldi. Herkes ayağa kalkınca ben de kalktım. Öğretmen duvarda asılı olan siyah yazı tahtasının önünde durup yüksek sesle bir şey söyledi. Sınıf da hep bir ağızdan bağırarak ona cevap verdi. Öğretmenin, “Günaydın.”dediğini, sınıfın da, “Günaydın.”diye ona karşılık verdiğini sonradan öğrenecektim.

Öğretmen tek kelimesini bilmediğim bir dilde sınıfa bir şeyler söylerken, sıraların arasında gezinen delici bakışları bir an gelip beni buldu. Üstüme dikili o çeliksi bakışların ağırlığı altında kalbim fırtınaya yakalanan sararmış bir sonbahar yaprağı gibi titredi. Konuşması bitince yanıma geldi, üstüme eğilerek defterime sağlı sollu bazı yatay çizgiler çizdi ve el işaretiyle benden aynı şeyleri yapmamı istedi.

Öğle arası eve dönerken Dilber abla, “Okula başladığına göre artık evde ve sokakta Kurmanci konuşma, sadece Tırki konuş.” dedi. Ama ben Kurmanci (Kürtçe) nedir, Tırki (Türkçe) nedir bilmiyordum ki. Evde öğrendiğim, fakat ne olduğunu da bilmediğim bir dille konuşuyordum. Nedenini sorduğumda, “Öğretmen Kurmancı konuşmayı yasakladı.”dedi. Çocuk aklım allak bullak oldu. Artık Türkçe konuşacağıma göre, peki şimdiye kadar konuştuğum o dil neydi? Adını bile bilmediğim o dilde ne vardı ki öğretmenimiz yasaklamıştı? Dilber ablamın dediği dili bilmiyordum ki konuşayım! Onun evde neden hep kısık bir sesle konuştuğunu, dışarıda ise neden hep bir mezar taşı kadar suskun kaldığını ancak şimdi anlayabiliyordum. Eve gidince şaşkın ve çaresizdim, annemle nasıl konuşacağımı bilmiyordum. Fısıltıyla konuştuğumda bile bakışlarım korkuyla okulun olduğu tarafa uzanıyordu.

Kabuslarla boğuştuğum birkaç gün sonra bir sabah yataktan kalktığımda hafızamdaki bütün sözcükler silinmişti. Kaç yıldır konuştuğum kendi dilimi unutmuştum, Türkçe ise tek kelime bilmiyordum. Bu haftalarca böyle sürdü, dilimin tutulması kimsenin umurunda olmadı. Aile büyükleri halime gülüp geçerken, öğretmen de Türkçe konuşmam için sık sık dayak atıyordu.

Aylardan herhalde Şubat’tı. Derse daha yeni girmiştik. Öğretmen beni tahtaya kaldırıp bir kitaptan okuduğu bir cümleyi yazmamı istedi. Anlamadığım o cümleyi nasıl yazacağımı bilmeden tebeşir tutan elim donup kaldı. Kafamın içi boşalmıştı sanki, hissettiğim tek şey kulaklarımdaki dizginsiz çınlamalardı. Yazı tahtasının önünde korkudan kaskatı bir şekilde dururken, öğretmenin yanaklarıma peş peşe indirdiği hiddetli tokatlarla sendeleyip arkamdaki tahtaya çaptım. Yüzümü kaplayan ateşin kızgın alevleri dalgalar halinde ayak parmaklarıma doğru yayılırken, öğretmen hıncını alamayıp elinden hiç eksik etmediği çubukla rasgele bana vurmaya başladı. Feryatlarım sınıfın duvarlarında acı acı yankılanırken benden ellerimi açmamı istedi. Tir tir titreyerek bir elimi açtım. Çubuk hınçla elime inince iliklerime kadar işleyen keskin bir ağrıyla iki büklüm olup ateş gibi yanan elimi koltuğumun altına soktum. Öğretmen öfkeyle kükreyerek öteki elimi açmamı istedi. Dayağın dehşetinden dilim damağıma yapışmış bir halde, nefes nefese soluyarak kalp çarpıntıları arasında öbür elimi uzattım. Çubuk tepemde ıslık çalarak kızgın bir şiş gibi bu elimi de dağladı. Sonra ötekini ve böyle sürüp gitti. Küçücük ellerim onca darbeye nasıl dayandı hala inanamıyorum. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen korkunç birkaç dakika sonra ellerim kor gibi yanarak iki yanıma düştüğünde, parmaklarımın ucundan tahta döşemeye yağmur tanecikleri gibi kan damlıyordu.

O gün talihsiz günümüzdü. Öğretmen öğleden sonra kuzenim Rahime’ye Atatürk’ün duvardaki resmini gösterip kim olduğunu sordu. Rahime oturduğu yerden, “Atatürk.” diye cevap verdi. Gel gör ki Atatürk’ün adını ayağa kalkmadan söylediği için, hatırladıkça hala içimizi titreten korkunç bir dayak yedi. Kollarında, omuzlarında, sırtında ve bacaklarında şaklayan çubuk darbeleri altında yürek parçalayan çığlıklarla cıyak cıyak bağırırken, bir taraftan da Kürtçe öğretmene ve Allah’a yalvarıyordu. Kürtçe konuşması öğretmeni büsbütün çileden çıkarmıştı. Vurdukça vuruyordu. Bütün sınıf dehşet içinde bu ürkünç manzarayı seyrederken, Rahime kapıldığı korku ve çelimsiz bedenini dağlayan darbelerin acısıyla altına kaçırdı. Tahta döşemeye boşalan sidik yerde derecikler halinde akarken, zavallı çocuk bir yanardağın ağzından içeri yuvarlanmış gibi acı acı uluyordu.

Akşam okuldan çıkıp eve giderken son sınıf öğrencilerinden komşumuz Yusuf abi yolda kendi kendisi ile konuşur gibi, “Biz Türk değiliz ki, Kürt’üz.” dedi. Kürt mü? O da ne demekti? Kafamda bu soruyla soluğu annemin yanında aldım. Annem ahırda Kürtçe ninniler eşliğinde inek sağıyordu. Şişmiş moraran ellerimi arkama saklayarak kısık bir sesle, “Anne biz kimiz?” diye sordum. Annem bir şey anlamadan boş gözlerle bana baktı. “Anne ben kimim, biz neyiz?” diye sorumu tekrarladım. Annem ineğin memelerini çekiştirmeye devam ederek, “Biz Kürt’üz?” dedi. “Peki ya öğretmen, o nedir?” Annem, “O Türk’tür, ama hepimiz aynıyız.” dedi beni başından savarcasına.

Annemi ahırda bırakıp dışarı çıkarken, körpe aklım cevapsız soruların anaforunda debelenip duruyordu. Annemin dediği gibi hepimiz aynıysak, peki öğretmen dilimizi konuşmayı neden yasaklamıştı? Öğretmenin kafamıza vura vura öğrettiği dille konuşacaksam, şimdiye kadar konuştuğum o dil neydi peki? Kim icat etmişti o dili? Babam o dili konuştuğumda beni dövmemişti. Peki, öğretmen neden dövüyordu?

Ertesi gün okula gitmedim, kaçtım. Bir hafta kadar samanlıkta saklandım. Gün boyu o buz gibi soğuk samanlıkta saman yığınının içinde titreyerek okulun dağılmasını bekliyordum. Bu kaçak halim öğretmenin babama gönderdiği bir yazıyla ortaya çıktı. Babam kulağımdan tuttuğu gibi beni alıp okula götürdü. O gün de öğretmenden temiz bir dayak yedim.

Böyle dayak yiye yiye sene sonunu getirdik. Hiç unutmam, Haziran ayının yağmurlu bir gününde karnelerimizin verilmesine bir iki gün kala öğretmen beni tahtaya kaldırdı, dayak zoruyla artık çat pat Türkçe öğrenmiştim.

Öğretmenimizin dilimize uyguladığı bu alçaltıcı yasak sene sonunda birçok öğrencide davranış bozukluklarına yol açtı. Bazıları Türklüğe özenip kendilerinden ve dillerinden utanmaya başladılar. Köyün büyükleri her gün ikindi vakti Kürtçe yayın yapan Revan (Ermenistan) radyosunun önüne tüneyip Karapeté Xaço, Aramé Dikran, Meryem Xan gibi sanatçılardan Kürtçe türküler dinlerken, gençler onlara fiyaka yaparcasına sokakta bağıra çağıra Türkçe konuşuyorlardı. Bazılarımız da köyün arkasındaki bayırlarda kuzu otlatırken, radyodan öğrendiğimiz Türkçe türküler söylüyorduk. Böylece büyüklerimize karşı kendimizce üstünlük taslıyorduk. Dilber ablam zedelenmiş bir ruh haliyle Türkçe tek kelime bilmeyen annemle bir yıl kadar hep Türkçe konuşmaya çalıştı. Babam muhtar olduğu için memurlar yaz başlarında yanlarına eşlerini ve çocuklarını alıp bizim eve kuzu yemeye gelirlerdi. Memurların başları açık, kısa etekli eşleri, entarileri topuklarına kadar inen başı bağlı kadınlarımızın giyimlerine ve konuşmalarına kahkahalarla gülüp dalga geçerlerdi. Dilber abla da onları taklit ederek onlar gibi giyinmeye, yürümeye ve konuşmaya çalışırdı. Biz çocuklar, temiz giyimli, parlak, tombul yanaklı o memur çocuklarına çok özenirdik.

İlkokulu kış aylarının zemheri soğuklarında bile her sabah okulun önünde yırtık pırtık keten elbiselerimiz içinde tir tir titreyip, “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…”andını tekrarlayarak bitirdiğimde, çarpım tablosunu hala ezberleyememiştim. Ancak on beş yaşında, ortaokul son sınıfta iken ezberleyebildim. Sonraları bunun nedenini çok düşündüm, meğer “kere” sözcüğünün anlamını bilmiyormuşum. Bu sözcüğün yerine Kürtçe “çar”, Türkçe ise “defa” sözcüğü kullanılsaydı herhalde ilkokulda ezberleyebilecektim.

Lisede Türk arkadaşlar, “Kıro!” diye seslenirlerdi bize. Bu aşağılayıcı söz ruhumuzu örselerdi, ama korkumuzdan bir şey söyleyemezdik. Kırık Türkçe’ mizle dalga geçtiklerinde ise başımızı bir suçlu gibi utançla öne eğerdik.

Üniversitede bindiğimiz otobüslerde arkadaşlarla kendi aramızda Kürtçe konuşurken, hem utandığımız, hem de çekindiğimiz için kulaktan kulağa fısıldayarak konuşurduk.

İlkokulda öğretmenimizin Kürtçe’ye uyguladığı yasak 12 Eylül darbesi zamanında kanunla resmileştirildi. Ağır işkenceler gördüğüm Erzurum Askeri Cezaevi’den serbest bırakılıp eve dönünce, beni görmeye gelen annem ve ablalarım kapının arkasında biri bizi dinliyormuş gibi benimle seslerini kısarak konuştular. Sebebini sorduğumda, “Kenan Evren Kürtçe’ yi yasaklamış.” dediler ürkekçe. Hem ilkokul öğretmenimizin, hem de 12 Eylül cuntacılarının Kürtçe’ ye vurdukları pranganın tarihi geçmişini ancak sonraları bazı kitaplarda 1925 tarihli Şark Islahat Planı’nı okuyunca öğrenebildim.

Kürtçe yasağı beynimize öyle korku salmıştı ki, Türk arkadaşların yanında Kürtçe konuşmaya çekinirdik. 1987’de milletvekili seçildiğimde beni destekleyen bir Türk arkadaşa, “Acaba Meclis’teki odamda Kürtçe konuşursam Türk seçmenlerden tepki alır mıyım?” diye sorma ihtiyacı hissedişim ruh halimizi anlatmaya yeter sanırım.

Bozuk Türkçe’mizle alay edilmesi daha çocukluğumda bilinçaltımı yaraladı. Bu yara elli yıl geçtiği halde kapanmadı. Topluluk önünde Türkçe konuşurken hata yaparım diye hala tedirgin olurum. Yıllarca avukatlık yaptım, mahkemelerde konuşurken hep aynı huzursuzluğu hissettim. Milletvekilliğinde de bu mengeneden kurtulamadım. Nasıl bir şeyse Kürtçe düşünüp Türkçe konuşuyorum; cümleleri kafamın içinde Türkçe’ ye çevirirken sözcükler doğru yerde mi diye hep denetlerim. Bu da kürsüde beni duraksatır, bacaklarımın titremesine neden olur. Bir gün Meclis’te konuşma yaparken, o dönemin milletvekillerinden Eyüp Âşık’ın adı geçti konuşmamın içinde. Milletvekilleri yüzlerinde müstehzi bir gülümsemeyle, “âşık, âşık…” diye aşağıdan laf başladılar. Şaşkınlıkla onlara bakarken, “Ben de aynı şeyi söylüyorum” dedim. Eyüp Âşık adını tekrar etmiştim ki, aşağıda alaycı kahkahalar patladı. Konuşmamı telaş içinde bitirip aşağı indiğimde şaşkınlığım hala üzerimdeydi. Bana neden güldüklerini anlayamamıştım. Sonra düşününce, “âşık” sözcüğündeki a’ yı uzatmadan vurguladığımı fark ettim ve kendi halime güldüm.

Türkçe’de böyle sorunlar yaşarken, peki Kürtçe ile aram çok mu hoş? Ne hazin şey ki, Kürtçe’ yi de gönül rahatlığıyla konuşamıyorum. Bilincim gibi dilim de sakatlandı. O şiddetli asimilasyon altında yıllar yılı Türkçe konuşmak için didinirken, Kürtçe’ den epey uzaklaştım. Kürtçe’yi ancak sınırlı sözcüklerle konuşabiliyorum. Şimdi çarmıhta gibiyim; ne kafama sopalarla vurularak öğretilen Türkçe’ yi, ne de ana dilim Kürtçe’ yi doğru dürüst konuşabiliyorum. Benim bu yaşadıklarımı milyonlarca Kürt çocuğu yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.

Peki siz? Siz hiç Kürt oldunuz mu? Değil bir ömür, sadece bir hafta Kürt olsaydınız acaba ne hissederdiniz?

* Mahmut ALINAK'ın kaleme aldığı kamuoyuna açık mektup 24 Eylül 2010 tarihli Birgün gazetesinde yayınlanmıştır. Yazarın ve gazetenin anlayışlarına sığınarak, önemli bir okuma parçası olarak sizlerle paylaşıyoruz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Siz Hiç Kürt Oldunuz Mu? - Mahmut ALINAK - Birgün
Siz Hiç Kürt Oldunuz Mu? - Ekşi Sözlük Başlığı Altında Değerlendirmeler
Dilde 'Mihrak' Aramak - Akın OLGUN - Birgün Pazar
Pira Siso - Mehmet Şafi EKİNCİ - Jiyan
Mayın Çözüm Olamaz! - Mete ÇUBUKÇU - Radikal 2
Linç Kültürü Ayakta - Radikal
Irkçılık ve Ruh Sağlığı - I - Eleştirel Medya Günlüğü
'Uyurken Bile Hazıroldayım' - Mehveş EVİN - Milliyet
'Birlik Ve Beraberliğe En Çok İhtiyaç Duyduğumuz Şu Günlerde…' - Ali Ergin DEMİRHAN - Sendika.org
Yeni Demokrasi Manzaraları - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
Kin Ve Düşmanlığa Sevk Budur - Serkan OCAK - Radikal
Göç Çocuklarının Durumu Kentli Akranlarından İki Kat Kötü - Zorunlu Göç Raporu 2010 - Bianet
"Hakkari Olayının Failleri 'İyi Çocuklar'; Sorumluları Bulun" - Berivan TAPAN - Bianet
Tophane’de Bir Fil Dolaşıyor - Nuray SANCAR - Evrensel
Dr. Tolga İSLAM: “Bu Saldırı Mahalleli İçin Mağlubiyetle Sonuçlandı!” - Kürşad OĞUZ - Habertürk
Tophane’ye Hücum! - Sarper DURMUŞ - Ben Sana
Ahtamar Ve Kendi Kendinden Kovulmak - Markar ESAYAN - Taraf
Edward Said Olmak - İbrahim VARLI - Birgün
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
Barbarlık Eğilimleri ve Sosyalizm Umutları - James PETRAS - BiaMag
Ahlaksızlığın Da Yalancılığın Da Riyakarlığın Da Bir Sınırı Olmalı - Tuncay AKGÜN - LeMan
Her Durumda Yola Devam - Neşe YAŞIN - Birgün
Uyuklayan İktidar - Cüneyt UZUNLAR - Açık Koyu
Utanabilmek Yaralı Onurun Tamiratıdır - Zihni - Sezi-Yorum
Rober KOPTAŞ: "Bu Sözler Yeni Ogünleri Yaratır" - Evrim KEPENEK - Evrensel
Üzüntünü Yiyeyim, Sana Bişey Olmasın - Ümit KIVANÇ - Taraf
Hrant: Hepimize Dokunan O Gizemli Adam - Tûba ÇANDAR / Kaya GENÇ - Radikal Kitap
'35 Milyon Penis, 35 Milyon Vajina, Tek Bir Kafa' - Extramücadele Röportajı - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal Cumartesi
Ducktails & Dolphins Live - Mersenne - Undomondo


Derdiyoklar Resmi Site
Saykodelik-Folk Derdiyoklar’dan Sorulur! - Özgür - Bizibozmaz.com
Derdiyoklar - Kaan EREN - L'Auriga
Anapop Vol 1: Derdiyoklar - Mersenne - Undomondo.com
Disco Folk'un Kralları Derdiyoklar - Murat MERİÇ - Radikal Cumartesi
Rifat Öncel Başlığı - Ekşi Sözlük
Psych Turkish Funk Pt.2 - Kabus Kerim - Mixcloud
Rifat Öncel - Pop Leblebi - Odeon Müzik
Zartong Informative On Hashishpunk
Zartong / Zartong Album & Details - Mutant Sounds
AutorYno At Myspace
AutorYno At Tzadik
Omar Khorshid
Omar Khorshid At Myspace
Omar Khorshid At Sublime Frequencies
Omar Khorshid - Guitar El Chark: Guitar Of The Orient Album Review - Joe TANGARI - Pitchfork
Ünlü Myspace Sayfası
Ünlü Rüya Video Klibi - Youtube
Cem Karaca İçin Hazırlanan Resmi Site
Cem Karaca Vikipedi Sayfası
Cem Karaca Anatolianrock.com

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Untitled By Mats_60
Mats_60' Flickr Page

>>>>>Poemé
Erken Türkü - Mübera PASİÇ

Buradayım. Sabah tutuşmuş yanıyor
Şaşkınlık otlarında
temiz bir yerde
sessiz bir sesten alınmışım.

Gene buradayım :
Ama yalnızca benim
bir parçam
kuşlara yol gösteriyor.

Otların Tanrıyla
barıştığı sabah
seni bulamayacağım.
Kişisizlikten gelen bu çağrı
bir döngü etrafında
dağıldığına
iyi bir işarettir.

Saçlarımın yükünü indiriyorum.
Dönence yürekleri ıslatıyor
Ses herkesin olsun.
Ama benim gizli bir parçam
kendine yön arıyor.

Kaynakça: Şiir.gen.tr

No comments: