Sunday, December 26, 2010

Deuss Ex Machina # 330 - That Sleeping River Has Seen The Bombs That Just Sank Into Its Phlegmatic Walls

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_330_--_That Sleeping River Has Seen The Bombs That Just Sank Into Its Phlegmatic Walls

20 Aralık 2010 Pazartesi gecesi "canlı" olarak yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Forest Swords-The Light (Olde English Spelling Bee / No Pain In Pop)
>2<-Forest Swords-Glory Gongs (Olde English Spelling Bee / No Pain In Pop)
>3<-Ra Cailum-September (Wonder Beat Tapes)
>4<-Ra Cailum-Waterfalls (Wonder Beat Tapes)
>5<-Keep Shelly In Athens-Don't Be Afraid (Forest Family Records)
>6<-Keep Shelly In Athens-Cremonia Memories (Forest Family Records)
>7<-Invite∆yupi-Wings/Silence (Guerilla Records)
>8<-Invite∆yupi-Scamp Girl (Guerilla Records)
>9<-Darkstar-Deadness (Hyperdub)
>10<-Darkstar-When It's Gone (Hyperdub)
>11<-Lukid-Makes (Werk Discs)
>12<-Lukid-Spiller (Werk Discs)
>13<-Gold Panda-Peaky Caps (Ghostly International)
>14<-Gold Panda-You (Dam Mantle Remix) (Ghostly International)
>15<-AFX-Custodian Discount (Warp Records)

That Sleeping River Has Seen The Bombs That Just Sank Into Its Phlegmatic Walls
(330)
Sessizliğin sınırlarında işitilmez olarak adledilip sınıflandırılanlar yeniden canlandırılmaya, görünür kılınmaya ve mümkün mertebe atfedilmiş olan şeylerin, çoktan üzerine ölü toprağı gezdirilmiş bilindiklerin yeniden hatim edildiği, ikrar edilenlerin her birimizi ilgilendiren konular olduklarını duyumsayabildiğımiz vicdan mesellerinin birbiri ardına görünür kılınmasına şahitlik ediyoruz..Görünenlerin içerisinde imdinin boş laflarla havanda haybeye su dövmekten başkasına hizmet etmeyen, söz tâ meclisten içeri birfiil kendin pişir kendin hazmet muğlaklığına / ayrıştırıcılığına teslim edilmiş, aynı klişelere teslim olunmuş sahnelemelerin vakit kaybından, illa ki öteki yaratmanın kindarlığına koşulsuz teslimiyetten gayrısına yol açmadığının afaki olduğunu fark ettirmektedir. Bir yerinden başlamak gerektiğini düşünmekten bile kendilerini alıkoyanlar kutsalları olarak savladıkları, her cümlelerinde kullanmaktan kaçınmadıkları milli birlik ve beraberlik kıstaslarına sımsıkıya bağlı, bağımlı kalarak tolere edilmesi gerekli olan şeyleri bile üstü kapalı birer tehditvari yaklaşım olarak sınıflandırmaya doymak nedir bilmemekte olduklarını zihinlerimize işlemektedirler. Tehdit unsuru olarak atfedilmişlerin bırakınız adlarının anılmasını, herhangi bir mecrada sunumlandırılmasından, seslendirilmesinden bile duyulan rahatsızlıklar henüz taslak aşamasında olan önermelerin bile paldır küldür ortadan kaldırılması gerektiğini işaretleyen, hedef haline dönüştüren bir 'karaşınlığı' ortaya koymaktadır. Çözüm önermesini işitmektense, çözüm olarak sunulagelmişleri duyumsamaktansa varolanı daha da kötümser kılacak ara eşikleri arşınlamanın, hala o dar patikalarda kendi sesini bile duyumsayamadan ilerleme , yol bulma çalışmalarının bizi nereye götüreceğini kestirebilmek için pek de müneccim olmak gerekmemektedir. Belirlenmiş sınırların çoktan kırmızıya çalındığı, o kırmızılığın her iki anlamıyla da bir tehdit unsuru olarak ele alınmaya, yaşatılmaya mümkün mertebe devam edildiği zamanımızda esasen sorunların çözümünü yine dayatarak, yüne suskun puskun muktedirin sağladıklarından, her durumda birbirlerine irrite olup sataşanların bile söz konusu bilinenlerin bilindik şüpheliler olarak sınıflandırılan, tek bir çatı altına ötelenmeye gayret edilen bütün isimsizler olduğunda nasıl da hemencecik birbirlerinin aşlarına katkıda bulunmaya hevesli olduklarını fark ettikten sonra daha ne bekliyorsunuz diyerek zihnimizden geçirmekteyiz. Daha nereye kadar ötelemeye devam edilecek bu kadar hızlı bir şekilde yaşamakta devam ettiğimiz hayatlarımızı prangalar ve tehditler altında tutmakta ki ısrarcılığınız. Kolaylarına geldiği için bir kısım münferitin rahatlarını bozarak her defasında seslerini duyurabilmek, kendilerini zannedildikleri hallerdeki zararlılardan bir an önce ayrıştırmaya çalışarak çoğu zaman muktedirin çizdiği sahanın ötesine yaşananları duyumsatmaya gayret ettikleri süreçlerde nereye kadar kulaklarınızı tıkalı tumaya, gözlerinizi ama kılmaya inatlşamayı katık ederek devam edeceksiniz. Alenen görünen köylerin kılavuza gereksinim duymadığını bir kere daha hatırlatmakta fayda var. Ortalıklarda fol çok, yumurta bol iken meydanı boş bıraktırmayacak olan muktedirin hücumları arsızlığı şirazesinden çıkmış had bildirmelerini gözönünde bulundurulduğunda artık tolere edilemeyecek seviyelere ulaştığına delalet ediyor. Makul bulunan sineye çekip susmaksa muktedirden dökülen follar, falsolarla açık verdiklerinden yeni cümleler kurmak, bu arsız çemberlenmeyi, çevrelenmeyi ve izoleliği aşmaya elbette yardımcı olacaktır. Defalarca yinelenmesine karşı bu ülkenin zenginliği olarak tornada şekillendirilmiş kalıp cümlelerle, sahip çıkılan ötekisinin dilinin makul bir şekilde muktedirin sınırlandırmasının ötesinde yaşanılır kılınması çabasına karşıt olarak türetilen teori ve fenomenlerin aklın alabileceğinden de ötesini işaret ettiğini ilk elden iletebiliriz. Fenomenlerle, gerçekliği birbirinden ayrıştırmadan benim izin verdiğim alanın içerisinde 'bilinmedik bir dilin' dolaşımına tabii ki izin vermeyeceğim garabetliği önümüzde heybetinin öfkeyle beslenerek karıldığı handikaplardan birincisini oluşturmaktadır. Tanımlandırılarak belirli bir teori haline dönüştürülmeye çaba sarf edilen kamusal alanın dahilinde o ana dilin adının zikredilmesi, konuşulmasını, öğrenilmesini ve böylelikle sınırlandırılarak, izole edilerek, tahribat ve tahakkümlerle sonuçsuz bırakılarak resmileştirilerek bir örnekleştirilmiş o dilin varlığını kamusal alanın sınırları dahilinde dört bir yanında duyumsayabilme çabasında daha doğal ne olabilir. Yoksa o da mı "idolojik" ve "provakatif" eylemler dizininde yer alanlardandır. Adı bir türlü yazılamayanlar, ismen de olsa senede bir gün bile bahsi açılmayanlar için çözüm önerisi olabildiğince tüm işleri yokuşa sürmek midir? Evlâ olan bu mudur bu kadar kolay mıdır? Peki ya 300 haftadır oturma eylemi gerçekleştirerek kiminde coplanarak, çoğu zamanlar ötekisinin yardımcıları olarak körlükle, aymazlıklarla yaftalayanlarca "vatan haini" olarak tanımlandırılmaya çaba sarf edenlerce "resmi hedef" olarak atanmaya gayret ettirilen, bırakınız karanlığın çözümlenmesini, üzerlerini toz kaplamış olan kayıp dosyalarının tek bir tanesinde bile anlamlı bir sonuca ulaşılmadığı Cumartesi Anneleri'nin varlıklarını, seslerini de mi işitmezden gelmeye devam edeceklerdir? Neyi anlattıklarını niye bu kadar dertleri olduğunu tam olarak çözemiyorum diyebilen muktedirin karşısında ömrü hayatımız boyunca bir insanın başına gelebilecek olan kötü şeyle, yok oluşla, bir insanın izini kaybederek yaşamak zorunda bıraktırılan onlarca insanın vicdanlarına karşı hala bir hesabımız yok mudur? Bunca yıldır bir arpa boyu yolu ilerlememek için nedenlerimiz nelerdir ve hangi ulu neden ile neden bir insanı topyekün kayıp olarak tasnif etmeye sevk ettirebileceğinin mantıklı bir yanıtı mevcut mudur? Sözün kıssası sadece bu iki örnekte olduğu gibi bu kadar insan eliyle kotarılmış fecaat, felaket varken birilerin ağzılarında çikletmeye doyamadıkları Marduk felaketinin esamesi mi okunur. Okunmalıdır, sakilleştikçe giderek vurdumduymazlığa teslim oldukça ha bugün sonumuz gelmiş ha yarın sonumuz gelecekmiş ne fark eder? Ne ne ne ne ne ne ne...
>>>>>Bildirgeç
Neredesiniz? - Yıldırım TÜRKER*

Daha birkaç yıl önce zor durumdaki Arjantin’e bakıp gururla, “Biz Arjantin olmayız!” diye haykırıyordu ya muktedirlerimiz. Haklı çıktılar. Arjantin olamadık.
Plaza de Mayo analarının gülen yüzlerini gördük ilk olarak, daha geçen gün. Evlatlarını, yakınlarını kayıp edenlerden hesap sormalarının yolu açıldı çünkü.
Bizim Başbakanımız ise ‘Cumartesi Anneleri’ için, “Ne iş yaptıklarını bilmiyorum, Cumartesi Anneleri birileri tarafından kullanılıyor” deyivermişti. O acılı insanları kendisine muhatap kabul etmedi. Bununla da kalmayıp onları neredeyse zanlı ilan etti.
Başbakan’a cevabını veren Ramazan Amca olmuştu. Ramazan Doğan, geçen ağustos ayında yüreği iflas edip ölene dek her cumartesi Galatasaray Meydanı’ndaydı. 95 yılında henüz 13 yaşındayken askerler tarafından Mardin’deki evinden alınıp götürülen, bir daha da izine rastlanmayan Seyhan Doğan’ın babasıydı. Cumartesi insanlarının Ramazan Amcası ölümünden bir ay önce meydandan Başbakan’a seslenmişti:
“Doğan 9 yaşındaki kardeşi Hazni ile birlikte gözaltına alındı. Olayın hemen ardından eşim Asiye Doğan, Dargeçit’teki Tabur’a giderek ‘çocuklarım nerede?’ diye sordu. ‘Merak etme, gelirler’ diye cevap verdiler. Eşim ertesi gün tekrar Tabur’a gitti bu sefer ‘senin çocuklarını bıraktık, eve gittiler, bir daha gelme’ dediler. Birkaç gün sonra 9 yaşındaki oğlum Hazni’yi serbest bıraktılar. Hazni bütün olanları bize anlattı. Çocuklara işkence yapmışlar, filistin askısına asmışlar... Ama Seyhan’dan bir daha haber alamadık. Annesi her gün Seyhan’ı soruyor, dilekçeler veriyordu. Aramaktan vazgeçmeyince onu da gözaltına aldılar 11 gün kendisinden haber alamadık. Gözaltındayken ağır işkence gördü ve sağlığı bozuldu. Seyhan diye diye öldü. Eskiden Galatasaray’a o gelirdi. Şimdi onun yerine ben geliyorum.
Bizim bilgimiz dışında nüfus kütüğümüze Seyhan’ın öldüğünü yazmışlar. Başbakan bizi suçlayacağına bu kaydı düşenleri araştırsın. Benim oğlum daha çocuktu, onu benim kucağımdan alıp götürdüler. Başbakan ne yaptığımı bilmiyorsa söyleyeyim; ben oğlumun kemiklerini arıyorum...”

300. oturma eylemi
Dün, Cumartesi Anneleri 300. kez Galatasaray Meydanı’ndaydı. 300. kez insanlara ulaşmaya çalıştılar. Okudular:
“300 haftadır gözaltında kaybedilen yakınlarımızın akıbetlerinin açıklanmasını, faillerinin yargılanmasını istiyoruz.
300 haftadır devleti yönetenlerse, bizi görmemekte, duymamakta ısrar ediyor.
300 haftadır bizleri suçlamak dışında bir şey yapmıyorlar.
300 haftadır ‘evlatlarımıza, eşlerimize, kardeşlerimize, anne ve babalarımıza ne oldu?’ sorumuzu yanıtsız bırakıyorlar.
300 haftadır bize kulak tıkayıp failleri koruyorlar.
Yakınlarımızı gözaltında kaybedenler, onların hayatlarını korumakla yükümlü olan devletin güvenlik güçleriydi.
Yakınlarımızı kaybedenler, devletin en üst makamlarınca teşvik ve destek gördüler, cezadan muaf tutuldular.
Devletin tüm organları, kaybedilen yakınlarımızın ve başlarına gelenlerin toplumsal bellekten silinmesi konusunda tam bir mutabakat sağlamış durumdalar.”

Kısa tarihçe
27 Mayıs 1995 Cumartesi günü ilk olarak Galatasaray Meydanı’nda toplanmışlardı. Sayıları 30’u aşmıyordu. Sonra her cumartesi günü saat 12’de meydanda toplanıp oturma eylemi gerçekleştirdiler. Sayıları arttıkça arttı.
98 yılının ağustos ayından başlayarak düzenli olarak polis saldırılarına uğradılar. Coplarla, biber gazlarıyla hırpalandılar. Gözaltına alınıp dayak yediler. 13 Mart 1999 günü her hafta tekrarlanan oturma eylemlerine ara verdiklerini açıkladılar.
Ancak 10 yıl sonra, 31 Ocak 2009’da oturma eylemleri yeniden başladı.
Cumartesi insanları olmasa kayıpları; gözaltına alındığı bilinen, görülen ama yetkililerce reddedilen; nefretle parçalanmış bedenleri kim bilir hangi ırmak yatağına, hangi ormana, hangi çukura atılıvermiş olanları bize hatırlatacak kimse kalmayacak. Ellerinde oğullarının- kızlarının çoğunluk yoksul bir fotoğrafçı dükkânında çektirilmiş soluk vesikalıklarından büyütülmüş suretleriyle, binlerce yıl yaşlanmış analar, babalar, kardeşler, evlatlar oturuyor Galatasaray Meydanı’nda. Onlar, belki hâlâ rüyalarında, kayıp evlatlarının bir akşam vakti hiçbir şey olmamış gibi kapıyı çalıverdiğini görüyor. Sevdiğinin ölümünün yasını bile tutmasına izin verilmemiş, kimseden hesap soramayacağını bilerek hayatta kalanlar.
Öte yanda, bir yakını kaybolmadığı için şükrederken her geçen gün kaybettikleri artan insanların toplumu.

* Kısa meramımızın tamamlayıcısı olarak; Radikal Gazetesi'nin 26 Aralık tarihli nüshasında Yıldırım TÜRKER imzasıyla yayınlanmış olan "Neredesiniz?" adlı makaleyi, yazarın ve gazetenin anlayışlarına sığınarak sizlerle paylaşıyoruz...

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Özgürlük İstiyoruz!
Savaşma Konuş! - 500binradikal.com
Neredesiniz? - Yıldırım TÜRKER - Radikal
Anneler 300. Haftada Yine Yakınlarını Sordu Devlet Yine Sustu - Berivan TAPAN - Bianet
Anaların "Can Yolunur Canından" - Dursun Ege GÖÇMEN - BiaMag
Canan KAFTANCIOĞLU: "Katilleri Koruyan Bir Sistemin Utancıyla Yaşamak İstemiyoruz" - Burçin BELGE - Bianet
Sizin Anneniz “Cumartesi” Değil Mi? - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan
Onlar Hâlâ Bekliyor - Okay GÖNENSİN - Vatan
Siz Hiç Çocuğunuzu Kaybettiniz Mi? - Balçiçek İLTER - Habertürk
Analarımızı Öldürmek İstiyorlar - Alınteri.net
Genelkurmay'a Suç Duyurusu: Dur Diyelim Tabii Ama Düşünelim De…. - Ayşegül DEVECİOĞLU - Bianet
Kardeşliğimizin Harcı: Unutmamak İçin Tekrarla! - Emre DAŞAR - Kronik Muhalif
"Özerklik Önerisi Demokrasiye Suikast Değil, Katılımcı Demokrasi" - Bianet
Diyarbakır'da Ne Tartıştık? Ya Da Türkiye Bölünüyor Mu? - Ali BAYRAMOĞLU - Yeni Şafak
Haluk Gerger: Türkiye Çözümsüzlük Girdabında Çırpınıyor - Atılım
Dil Yarası - Akın OLGUN - Birgün
Kürtçe Bir 'Anadil' Değildir - Necmiye ALPAY - Radikal 2
Masal Dil Kürtçe, "Büyük Ülke" Türkiye, Yahut TRT 6 - Ahmet ALIŞ - Birikim
Kürt ‘Kürdüm’ Demez, Dersek Biz Deriz - Ümit KIVANÇ - Taraf / Jiyan
Türkiye’nin Türk-Kürt Sorunu - Oya BAYDAR - T24
Lütuf - Etyen MAHÇUPYAN - Zaman
Gülten KIŞANAK: 'Bizim 'Resmi Dil'le Bir Sorunumuz Yok' - Ntvmsnbc
Numan KURTULMUŞ: 'İnsanlar Kendi Dillerini Konuşursa Türkiye Bölünmez' - Cumhuriyet
EMEP: İki Dilli Yaşam Neden Olmasın - Evrensel
Bu Kafayla Özerklik De Böler, Anadil De! - Ayhan BİLGEN - Köxüz
'Kürtler Sussun' Partiler Birleşti - Oral ÇALIŞLAR - Radikal
Nereye Elinizi Atsanız Elinizde Kalıyor… - Erdal YILDIRIM - Jiyan
Sivilleşme Ve Demokrasi - Maya ARAKON - Kronik Muhalif
Yeter Yetmez - Özgür MUMCU - Radikal
Türkiye'de İşkence Yoktur: Lancet'e Mektuplar... - Şahika YÜKSEL - BiaMag
12 Eylül Yargılanacak Mı? - Hüsnü ÖNDÜL - Atılım
Ökkeş Şendiller’in Yumurtası - Mahmut BOYNUDELİK - Yeşil Gazete
Maraş: Adaletin Uğramadığı Kent - Kronik Muhalif
Sessiz Ölüm... - Sadık KAN - Birgün Forum
Sol Liberalizm Ve Diğerleri... - Uraz AYDIN - Mahmut EŞİTMEZ - Foti BENLİSOY - Yurtsuz
“Demokratik Özerklik: Alternatif Bir Sol Proje” - Zeynep Gambetti - Birgün / Sol Defter
Utancı Beklerken...- Tuğçe ÖZSOY - Başka Haber
Giden Geri Gelmez - Mesut ODMAN - Sol.org.tr
Sipariş Hattı - Umur TALU - Habertürk
'Hepimiz Ermeni'yiz', 'Yüzbinler' Ve Utanma Duygusu... - Ayşe GÜNAYSU - Köxüz
Asgari Ücretlinin Bir Günü - Osman Nuri ORHAN - Sendika.org
Asgari Değil İnsanca Yaşam İçin Mücadelede Bulunuyoruz - Başak TURAN - Birgün
DİSK: Gerçek İşsizlik 17,3 - Etkin Haber Ajansı
Grev Güncesi - İkinci Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
Kot İşçileri Ankara’da Hak Arayışında - Emek Dünyası / Jiyan
Torba Yasada Ne Var Ne Yok? - Sol.org.tr
"Haklarımızı Torbalatmayacağız!" - Alınteri.net
AKP’li Vekil De Torba Yasaya İsyan Etti - Vural NASUHBEYOĞLU - Evrensel
Sayılar Ve Hayatlar - Bilge SEÇKİN - Birgün
AFX / Aphex Twin Returns With New Album - In The Mix
Tricks Or Treats: Aphex Twin - Come To Daddy - Adam KIVEL - Consequence Of Sound

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – misak[nospam]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Detail From "Men At Work III By Abdulnasser Gharem" - dR Warp
Edge Of Arabia Official Site

>>>>>Poemé
Manşet - Murathan MUNGAN
Hayatıma manşet istiyorum.
Birkaç manşete ihtiyacım var, günler tekdüze
Karton filmlerden yapılma bütün serüvenlerin
içinden geçtiğimiz karanlık tünel bizim olmayan gündelik
Büyük bir köy artık bana tanınan, dünya!
ölüm tek ticaretin
Biz söyleriz başkalarına kalır kelimeler
sanal gerçeklikler için vurguna inmiş manşet
Gözlerimize attıkları bandın sakladığı karanlık
kimsenin ofsetinde kazınmıyor yalan sarmal grafik
kendine çevriniyor
Biz söyleriz başkalarına kalır kelimeler
Rekabetten başka yapacak bir şey bırakmıyorlar bize
Şerefin, haysiyetin, adaletin ve ümidin
eski moda öyküsüne bir biletim var, alıp cezalı bir biletle
değiştiriyorlar. Sesim hiçbir metinde tanınmayacak böyle
giderse.
Aşık olmak istiyorum.
Kendileri koyuyorlar kuralları. Naklen yayınlamak
istiyorlar bütün duygularımı. Güzel pişmanlıklar yaşamak
istiyorum, bırakmıyorlar, sterilize ediyorlar hemen yaşadığım
her anı. Hilesiz kuşlar bile kartpostallarda tuzağa düşürülüyor,
Tebrik ediliyor; poz verdiriliyor kanatlarına.
Pozdan putlar yaratılıyor her yanda, afişlerde, ekranlarda,
vitrinlerde, sokak pozlara tapmaya zorlanıyor insanlar.
Zorlandıklarını hiç anlamıyorlar.
Her yerde bela var. Olmayacak yerlerde üşüyorum.
Çarşaflarımı denetliyorlar ben yokken. Pencereme konan kuşları
takibe alıyorlar. Tek kişilik bir içbükey zaman bile
bırakmıyorlar bana.
Çıkmasam odam gömleğim oluyor. Çıkmasam sokaklar tundra.
Aynaya bile şebekemi gösteriyorum.
Bakın kimseyi dövmek istemiyorum. Aktör de olmak
istemiyorum. Vücuduma ve ruhuma muhtacım. Rahat
bırakmıyorlar. Yerimi bilmeliyim gitmeden önce. İzmarit olmak
istemiyorum. Gençken ve yeniyken bir şeyler denemeliyim. Önce
bir manşet bulmalıyım kendime, her şeye bir manşetten
başlamalıyım.

O zamanları anlatmak istiyorum.
Zamanı öğrenmeye çalışırken yitirdiğimiz zamanları.
Ölümden anlayan bir yanımız vardı gene de
Sesimiz açılırdı. Uyurken korkardık. Sıçrardık uyku
arasında ya da birinin elini tutardık
Gecenin koyu kibrinde gölgelense de erden masumiyetimiz
gelip geçerdik her şeyin yanı başından
derinleşmekti en büyük tehlike
Bağışlanırdık. Gençtik. Gençlik kaba cephane.

hiçbir şeyin içimize fazla işlemesine izin vermezdik
kahkahayla baş etmeye çalışırdık gözümüzle göremediğimiz
her şeyle, ölesiye korkardık
kendi içimizden tanımadığımız biri çıkacak diye günün
birinde

anonim bakış için rehin verdiğiniz gözler
önünde
geçip giden yazıp duran söyleyip eyleyen
ben değilim
duru suyun arı mantığın dingin optiğin
önünde
görülmek görünmek gözükmek isterim
çok mu zor çok mu olanaksız bilmek isterim
karşı durduğum şeyler vardır hayatta
manifestoya varmadan daha kısa mesafelerde
çözgüsü atkıya daha kolay dolanabilecek bir dolu yol
derin çözümsüzlükte
adı konmamış gizli bir sözleşme saklı madde
imha ve imla

ne çöllerde yiten geç dönemin mecnunları
ne teneke kutularda biriktirdiğim madeni paralar
en büyük günahımı işlemedim daha
elementlerin minimal kullanımı
daha yolun başındayım, yakında

şimdiki zaman yalnızca çarşı
pop ve popcorn zulmün bütün ayları
iki bin yıllık kadim şehirlerde işkenceciler emniyet
müdürü, katiller vali, Bağdat naklen bombalanıyor tarih ekrana
çıkıyor, şifreli çantalarda taşınıyor parçalanmış haritalar, zulme
çalışıyor devletin ve sermayenin bütün kanalları, polisler
gazeteci, sarı kartlı muhbirler, satılık şeref koltukları,
eski bir alınlık: Geçmişi anlamayan onu bir daha yaşamak
zorundadır
hem ortadoğudayız hem viyana kapılarında
kuşe bir gravürde dağılıyor kimlikler değerler özsu; katil
hep başkası çıkıyor kara piyasada kapalı iktisat
her yıl geriye çalışıyor infilaka kadar körlük
infilaka kadar kötülük
herkes birbirine düşman olursa sistem mümkün oluyor ve
buna, hayat işte, deniyor
şairler biliyor sonuna geliyoruz büyük duvara
herkes bir manşet bulmalı parçalandığı fragmanlara
bugünlerden bir gün çıkacaksak eğer, çıkılacaksa,
gömdüğümüz şeyler olmalı bugünlere, bir gün başka gözler
bugünleri yeniden okuduğunda bizi görsünler diye, birkaç
manşetlik kaba cephane
ne yalnızca siper ne barikatta verdiğimiz ölüler
şiir gizimizi herkesin gözleri önünde kaçırır geleceğe
kolay kirlenmeyecek mecralar deltalara vurur akıntısı
çıkarız çıkmalıyız acemi şiirler büyür başkalarının okuduğu
olduğu yerde
bizi de oldurur derin teorisiyle
tekin olmayan şiirlerin kotuma altına aldığı yarınlar
saklar kendi çocuklarını da
eski ve kara bir şarkı yineler kendini başkalarının
kaderlerinde:
"kendini ele verdiğin yerde
başkasına ihanet etmiş olursun
yapma n'olursun!
bizi almazken bizim kurduğumuz şehirler
biz söyleriz başkalarına kalır kelimeler
varsın olsun sen gene de
yapma n'olursun!"

yarım bırakılmış bir fragman gibi,
parçalanmışlığın sunduğu acemilikler gibi
mükemmel olmaktan özellikle kaçınmış şiirler gibi
söylenebilecek binlerce sözden yalnızca birkaçı gibi
kirletilmiş kayıtsızlığın her vahşeti mümkün kıldığı bir
dünyada
hayatımızın başına çekin kendi manşetinizi

1991-1994 Ludwigshafen-İstanbul
Kaynakça: Şiir.gen.tr

No comments: