Sunday, April 10, 2011

Deuss Ex Machina # 345 - Það Er Engin Dkömm Í Dauðanum

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_345_--_Það Er Engin Dkömm Í Dauðanum

04 Nisan 2010 Pazartesi gecesi "canlı" olarak yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Shackleton-Fireworks (Honest Jon's Records)
>2<-Shackleton-Deadman (The Bug Crackle Remix) (Honest Jon's Records)
>3<-Amon Tobin-Hokkaido (Lorn Remix) (Ninja Tune)
>4<-Amon Tobin-The Lighthouse (King Cannibal Remix) (Ninja Tune)
>5<-Kryptic Minds-No More No Less (Black Box)
>6<-Kryptic Minds-Can't Sleep (Feat. Alys Be) (Black Box)
>7<-Clubroot-X Marks The Spot (Self Released / MP3)
>8<-Clubroot-Bevel (Self Released / MP3)
>9<-Eleven Tigers-There Will Be Time (Soul Motive)
>10<-Eleven Tigers-Stableface (Soul Motive)
>11<-DJ Madd-I Know It's You (Boka Digital)
>12<-DJ Madd-Detroit Skank (Boka Digital)

Það Er Engin Dkömm Í Dauðanum
(345)

Suskunluğun biganeliğinde o kadar kendiliğinden menkul bir biçimde hayatımızı kapsar hale dönüşür ki atalet, gelecek beklentilerinin unufak edildiği bir eşiği arşınladığımızı bile fark edemeyiz. Neler tek çırpıda olup biterken, nelerin hemencecik ortalıktan alelacele çekildiğinin, üzerine ölü toprağı serpildiğinin farkındalılığını rafa kaldırırız. Neresindeyiz hayatın, nasıl bu hallere düşüverdiğimiz konusunda tereddütü bir kenara koymuş olsak bile üzerine düşünemiyor oluşumuz bile yeterince düşündürücü iken üstelik. Alelade cereyan edenin, hakim tahakkümün, edilgenliği yakaladığında daha da saldırganlaşan cenahların sağ sol dinlemeden giydirmelerinin ortasında gelecek dediğimiz şeyin sınırlarına odaklanmak bile başlı başına meşakkat gerektiriyor dediğinizi buralardan işitir gibiyiz. Yoksunlaştıkça söylemlerden, işit/emedikçe ehil hakkaniyetler bütünlüğünü, arsızca uzağımızda tutmaya devam ettikçe tüm bu hengamenin ortasında bile direnenlerin seslerini layığıyla gelecek dediğimize odaklanamayacağız. Varsa yoksa günün getirdiklerinde, nefessiz kalışlarımız ile sağlamlaştırılan gri tonlarla yüklü sis üzerimize çökecek. Çöküyor. Öyle bir sis bulutudur ki öncülünde ardılında neler varsa hepsine üstünlük sağlayarak kelimelerin üzerlerini kırmızı kalem ile beraber çizen, düşündüklerimizden kendimizi bile alıkoymamız olasılığını gerçeklik haline dönüştüren bir 'araf'tır. Ne ilerisi ne gerisidir. Ya da ne geçmiş ne gelecektir. Arada sıkışıp kalınan zaman nesnelliğinin ortasında bir soluksuzluk halinin tüm o istikrar söylemlerinin arasında nasıl da kaypakça bir zemini oluşturduğunu fark ettirendir, dikkatle bakmasını bilenler için. Aynalamak için zorunlulukların, şifreli soru çözme yöntemlerinin, cin fikirlerin gerekli olmadığı cinsten üstelik. Yüzleşemedikçe, anlam vehmetmedikçe, sorgulamadıkça daha derinlerimize işleyen bir virüsün kendisidir. Geleceği bir kenara koyarak, hangi adımları nereye atabileceğimiz muallakta kalmaya devam ederken kararsız kazımlıktır elbette bu rahlede düşündürücülüğünü koruyan. Bir de idrak edilenin, veya ettirilenin ötesinde tersine giden, tersi istikamette hareket ettirilen o kadar çok dinamik var ki, hangi birisini durdurma çabasına girelim en sade vatandaşlar olarak sorusu zincirin bir diğer tamamlayıcısını oluşturur. O anlık değil ömürlük kasvet yığıntılamasının taa içinde, tam merkezinde. Topyekün açmazların hallice bir zamandır derinleştirildiği çözüm için eşelemeye meyyal olunan her sorun karşısında amma velakinlerine sahip çıkanların muktedirliğinde dertlerimiz bir değildir ki hangi birisine yanalım. Birinin ucundan tutup peşine düşedururken pat diye öbür taraftan beklenmedik ani bir çıkışın daha meydana geldiği, korunaklı duvarların delik deşik olduğu bir görü. Koyverilip bir kenara terk edildiği sanılırken aslında hep orada varlığını sürdüren, capcanlı tutulan 301 kodlu mesnetsiz kutsal maddenin hortlatılmasına değme mizansenlere taş çıkartabilecek figüratif becerilerin sergilendiği sözümona adil olunuyor işte, adalet sağlanıyor böyle diyerek nefret söylemini kemikleştirip, cismanileştiren yansımalarına zincirleme yeni paraflar eklenmesine mi yanalım. Konuşurken, yazarken "kırk katır mı kırk satır mı" dayatmasından ötesini sunamayanları, günaşırı ortalık yerde kindarlığın bayraktarlığına soyunanları cesaretlendirmesinin acıtılığından mı dem vuralım. İnsan kimliğinin hiç bir kimlikten daha üstün olmadığı, asla da olmayacağı bir dünyanın düşü hala mı ütopyadır. Ütopyaların dizelerinde saklı duran hevestir. En zincirlerinden boşanırcasına zangır zangır, allamenin ayağa kalkmasına karşın ellerini kollarını ne yapalım o kadar ihbar, muhbir bildirdi ama biz üzeri çoktan çizilmiş pardon gözden kaçırılmış bir canın ölümünü engelleyemedik iş midir ki bunun hesabını sormanız diyen karanlıktakilerin ellerini ovuşturmalarına mı kederlenelim. Salt birliktelik söylemine, birlikte yaşama özlemine bu kadar canı gönülden destek çıkan nicedir az yetişen bir insanın varlığının önemsenmediğinin, devlet için bir tehdit teşkil edebildiğinin aymazlıklarından mı yol çizelim. Hangi noktasında hangi ehil isimlerin görmedim, duymadım, bilmiyorumlarla günlerini geçirdiklerini sonra da yastıklarına başlarını rahatça koyabildiklerinin hesaplarının bir türlü sorulamadığına mı dehşete düşmüş bir biçimde bir kere daha yâd edelim. Yoksa yaş haddinden küçültüle küçültüle mahallenin saf delikanlısına tekabül ettirilenin ezber belletildiği gibi, bu işlerin sessiz ve saman altından su yürütücüleri olan manşetçi, yaftacı, kindar adlarına basın demeye bin şahit gerekli maşaların çokluğuna mı öfkelenelim. Yapıp ederken, atıp tutup kendilerinden belki daha çok bu toprağın kokusunu içinde taşıyanların, bağlılıkları ve aşinalıklarını ve tutkuklarını hiçbir andın, belirlenmişin ölçemeyeceği insanların hoyratça heba edilmesinden mi dem vuralım. Hiçbirimiz günahsız değilsiz nasılsa! Sivilleşmenin temel getirilerinden birisini herkesi aynı çatı altında birbirilerine denk tutan düşünce özgürlüğünün, televizyonların üzerine örtülen krilent dantelalar kadar değerli kılınmadığı bir ülkeye mi, bu hoyratlığın başka safhalarda, zamanlardaki devamlılığına mı ahlanıp vahlanalım. Beyazcam yazınsal, işitsel ve görsel olarak belletilmiş olanın ötesini anlamamız için bir araçken bir zamanlar, ahir zamanın sorgusuz sualsiz itaat zikredilen, emrivakilere getirilen bir güncellik ile beraberce bütün bu kırılmalar daha net bir biçimde anlaşılır kılınmaktadır. Yinelemekte fayda var işittiğini kural kaide, gönül paye koyamadan anlamak isteyen azınlıkta kalanlarımız için. Suçsuzluk karinesinin, paramparça edildiği gümbürtüde tahrif edilenlerle söylem birliği edilmişçesine ötekisinden hınç almayı mümkünatlar dahiline sokan bu iklimdir içimizi ürperten. Basın özgürlüğünü aleni bir biçimde ayakların altına alıveren. Yıllanmış olsa da hayata dönüş operasyonunun başlangıç noktasına tufan diyerek oluşturulacak gazabın zamanında devletlunun katlarında yakınlandığını, onaylandığını bir fiil işitir kılan. Caizler arasından yeni ehveni şerri oluşturmak için önce muhaliflerin kökünün devir ne olursa olsun devam ettirildiğinin belgeleyicilerinin o kadar çokluğuna, her hafta şu hemencecik aşağıda bulunan ağ listesinden okuma parçaları arasında şekillenen derinliğin dibinin, yeterlerin gelmemesinden mi bahisler açalım. Dememiz odur ki, yargıların havadaki oksijenden üstün tutulduğu, hemen herkes için bir 'ihtamın' bulunduğu el altında tutulduğu, vakti gelesiye kadar saman altında saklandığı bir diyarda düzlüğe çıkmak, fikri tahakkümlerin önünü beraberce ivedilikle alabilmekten geçmektedir. Can kulağıyla işittiğine başka diyarda roman adledilenin bizde hakikat olduğunun ve bunun şakasının hiç olmadığının altını çizerek rotamızı yeniden geleceğe kırabiliriz. Yoksa başlayamadan yeni güne eklentilendiğimiz, yüklüklerimiz haline dönüştürülen, şu kıssacık cümleleri oluşturmaya teşebbüs ettiğimiz, fark ettirmek istediklerimizin sağlamlaştırdığı efkarımız hepimizi nefessiz kılacak. Beklenen felaketlerden daha kötüsü bir sonu işaret edecektir. Önümüze serecektir. Çarpıklaşan, kondulaştırılan, yerleyeksan edilen ondan sonrasında da hala demokrasi olarak tanımlanmaya gayret edilen ucubenin hiçbirimize faydası dokunmayacaktır!!!

>>>>>Bildirgeç
Zaman Acının İlacı Değil Demidir - Devrim BÜYÜKACAROĞLU*

Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda BDP’lilerin kurduğu çadırın yanından geçerken, etraftaki vatandaşların, halay çeken Kürtleri, küfürlerle bezeli büyük bir öfkeyle nasıl izlediklerini anlatırken kendi öfkesini de gizleyemiyordu; Jaklin Çelik. Fotoğraflarını çekmek ve iki lafın belini kırmak için buluşmuştuk. “Devletin diliyle konuştukları için nasıl rahat ve pervasızlar” diyordu, “Halay çeken insanlara bile tahammülleri yok…”

Jaklin Çelik’in yeni kitabı Öfkenin Şenliği, 1915’ten sonra yaşamış üç kuşak kadının, bir tarih olan 1915’i, içlerinde nasıl yaşattıklarını, kendilerini ve dünyayı nereye ve nasıl koyduklarını sorguluyor. Tarih anlatmadan, tarihin insanda nasıl kanlı canlı yaşadığını; 1915’in yarattığı travmanın, kuşaktan kuşağa kendisini nasıl devrettiğini anlamamızı sağlıyor. Çelik, Ermeni kimliğini romanına malzeme etmeden, ölenin ölmüşlüğünü bir kenara bırakıp öldürenin vicdanına sızmayı başarıyor. Romanın Ermeni karakterleri; Mari ve Şake, Ramela’nın iki kızı. Şake, Ayşe adıyla yeniden vaftiz edilen bir dönme. Şake ve Ayşe aynı bedende birbiriyle mücadele içinde yaşayan iki karakter yani. Şake’nin çocuğu olmazken Mari ise kendinden olmayana, ona bir çocuk doğurarak tabi oluyor. Mari dönmüyor ama kendini öldürüyor, Şake ise Ayşe’nin bedeninde ölüyor. Doğuran, doğuramayan iki kız kardeş, ancak anneleri Ramela’nın rüyalarında buluşuyor. 1915’ten sonra doğan kuşağı temsil eden Mari ve Şake için yaşamak ‘Ölümden beter’…

İstanbul’a, yıllardır uğramadığı sokağına ve evine eski bir hayaleti gömmeye dönen isimsiz roman kahramanımızın ise cebinde; Harput’ta annesinden ve kardeşlerinden koparılmış küçük bir Ermeni çocuğun, sahibine ve toprağına dönmek isteyen, bir tutam saçı var. Geçmişinden ve tarihinden miras kalan evi şimdi sıçanlar yuva edinmiş…

Jaklin Çelik, üç kuşak kadının hikayesini iç içe ilerleyen bir ağıt, yükselen bir çığlık gibi anlatıyor. Romanın esas kahramanı diyebileceğimiz sıçanların çığlıkları da bu üç kadının çığlığına karışıyor.

Resmi siyaset, ezberi dayatsa da, hakikatin unutulmasını sağlayamıyor. Hakikat, Allah’a şükür, siyasetten daha güçlü. Ölen de öldüren de hiçbir şeyi unutmuyor ama herkes unutmuş gibi davranabiliyor pekala. Bakırköy Özgürlük Meydanı’ndaki öfkeli izleyiciler de Kürtlerin, hakikati unutarak hareket etmiyor oluşlarına öfkeliler aslında… Yoksa ne bu şiddet ne bu celal, öyle değil mi!

Çok trajik zamanlarla ilgili “kahramanın” olmadığı bir hikaye var elimizde. “Abartılı” bir acı tarifi yok... Acıyı taşımak, hatta “pazarlamak” isteyen değil ama ondan gerçekten kurtulmak isteyen insanların hikayesi var karşımızda... Bir gelecekten bahsedebilmek için acıdan kurtulmak mı lazım?

Abartılı bir acı tarifinin olmadığına katılıyorum ama o trajik zamanların kahramanının olmadığına katılmıyorum. Çünkü aslında o trajik zamanın kendisi de bir kahraman. Her şeyin üzerinde şekillendiği, ölümlerin gerçekleştiği ve bunun sonucunda kendini başka başka şekillerde var eden ve türlü şekillerde yorumlanmaya açık yaşayan bir organizma. Durum böyle olunca acıdan kurtulmak da pek mümkün olmuyor. Burada asıl acı, bireylerle günümüze taşınıyormuş gibi gözüken ama aslında bir karakter haline gelen o “trajik zamanın” her an kendini hissettiren varlığı. Şake, dünü deneyimleyen karakterlerden sadece biri. O aynı zamanda ırk ve din değiştiren, eski dini ve ırkı içinde bir iç ses haline gelen, yeni kimliğiyle beraber adı Ayşe olan bir dönme. Onda değişmeyen tek kimlik kadınlığı.

‘Dünü deneyimleyen’ derken?

Dün gerçekleşen acıdan bahsediyorum. Oysa o, Ayşe olarak acıyı zamana devretti. Acıyı, iç ve dış ses olarak tanımladığımızda hangisi önce susar ve birer acı olarak tarif ettiğimizde onları, hangisi önce diner? Elbette Şake. Ayşe hem kendisi hem de acısı zamana devredendir. Bu yüzden onun acıdan kurtulması pek mümkün değil. Burada kurtulmak kelimesi de uygun mu bilemiyorum. Çünkü bir süre sonra bu durumdan kurtulamayacağını anlayıp elindeki acıyla ne yapacağını bilemeyen karakterlere bürünüyor. Bu ne yapacağını bilememe hali karşıdakine, kendine ilişkin sorular sorduruyor, acının kaynağına ilişkin. Burada bahsedilen, bir acının görünür olmasından ziyade paylaşılan bir şey haline gelmiş olması. Aynı tür insanlar arasında zamanın zemin olduğu empati üzerinden bir paylaşım.

‘Bize miras kalan şey ölülerin acılı ruhlarıydı ve onlardan kaçış yoktu. Bu yüzden zaman eskimiyordu’… ‘Tıpkı ağa yakalanmış bir balık gibi zamana yakalanmak’…. Zaman her şeyin ilacı değil miydi? Oysa zaman, sizin hikayenizde şifa edici hiçbir rol oynamayan bir kavram…

Zaman her şeyin ilacı derken insanı fiziken ve ruhen ikiye ayırmak gerekiyor. Fiziki bir iyileşmenin tanımı olabilir. Ama her türlü ruhi çekişmenin iyileşmesi için geçerli bir tanım değil elbette. Özellikle gerçekleşen katliamları, uzun süreli savaşları düşünecek olursak… Kaldı ki mekanlar var, sürekli hatırlatmada bulunan. Önceki soruda anlatmaya çalıştığım acılı bir kahramanın olmadığı acılı zamanların varlığıydı. Bu sadece geçmiş zaman değil, gelecekte de kendini var etmeyi vaadeden bir zaman. Kaldı ki romanda; zaman da bir karakter, toprak da, tanrı da. Ama zamana ille de bir atıfta bulunmak gerekirse zaman bu anlatı içerisinde olsa olsa acının demidir.

Toprak, onu tutanın eline bulaşan kanlı bir parça

‘Toprak denen şey insanın içinde vatanlaşıyor?’ diyor, ‘Zihni ve yüreği vatansızlaştırmak’tan bahsediyor romandaki karakter…

Tüm savaşlara baktığımızda bir şeyi elde etmek üzerine gerçekleşiyor hepsi. Bu alışverişin çok temel öğelerinden biri toprak. Savaşlar sürekli üzerine insan kanı dökülmüş toprakların sınırlarını değiştiriyor. Döken, döktüğü için o toprak parçasını vatanlaştırıyor, dökülenin ise elinde kininden gayrı vatanlaştıracağı bir yer yok. O halde vatan denilen şey toprakla insan ilişkisinden doğan sorunlu bir çocuk. Hiçbir zaman temizlenmeyen, onu tutanın eline bulaşan kanlı bir parça. Burada bir toprak parçası üzerinde huzurlu yaşamak için belki de bu tür tariflerden kaçınmak gerekir. Romandaki karakter bunu çözümlemiş kendi içinde. Bunun çözümsüz bir durum olduğunun farkına vardığı için vatansızlaşmak istiyor. Onun için lazım gelen aidiyet oldukça zararlı. Vatanlaştırdığı kini, geçmiş zamanın ona yüklediği mirasla gittiği yerlerde ondan somut toprak arayışına girmesini isteyecek. Bunun farkında olduğu için iki yolun da önünü kesmeye çalışıyor.

Kazanan da kaybeden de bellek

‘Bellekle hummalı bir savaşa girmek’ten bahsediyor karakteriniz. Bu savaşın kazanan veya kaybedeni olur mu?

Karakter kendi belleğiyle bir savaşa giriyor. Kendi geçmişi üzerinden girilmiş bir savaş bu. Burada ne kaybeden ne de kazanan taraf var. Ama böyle bakacak olursak yani ille de taraflara ayıracak olursak kaybeden de kazanan da belleğin kendisi...

Sıradanlaşmış, gündelik bir şiddet var üç kuşak kadının hikayesinde, şiddet nasıl bir evrim geçiriyor zaman geçtikçe?

Romanın hikayesi ırklar üzerinden şekilleniyorsa da onlar uzun bir zaman dilimini kapsayan bir hikayenin anlatımını kolaylaştıran birer araç. Çünkü asıl anlatmak istediğim, üzerine vurgu yapmak istediğim şey; insanların birbirlerine uyguladıkları şiddet. Toprak için, ırkı için, milliyeti, inancı için... Bütün bunların içinde şekillendiği topyekün kimliği için. Ve bu yapılan şeyin gündelik yaşam içerisinde rutin bir hal alarak etkisini kısa bir süre sonra kaybetmesi. Bir yanda çılgınca gelişen bir dünya, ama değişmeyen öldürme içgüdüsü. O zaman bütün bu gelişmeler niye? Birbirimizi daha iyi öldürebilmek için mi?

Her şey doğasına çok uygun bir şekilde vahşi

‘Öteki’ kavramı giderek ötelemeyi meşrulaştıran bir mecra izliyor gibi geliyor bana. Ne dersiniz?

Sizinle hemfikirim bu konuda. “Öteki” diye tanımlanan her şey meşru bir iteleme. Ve bir kez itelendiğinde bir daha kurtuluşu olamıyor. Kurtarmaya çalıştıkça -varsayalım ki böyle bir girişimde bulunuyoruz- bir başka gölgenin altına itmiş oluyoruz diğerini.

‘Ecelleri komşularından geliyordu...’ diyorsunuz. Şimdilerde nasıl bir noktada görüyorsunuz konu komşunun bir arada yaşama hallerini? ‘Ateşkes mayalanmaya bırakılmış hamur gibi’ mi gerçekten ve hâlâ bu kadar kırılgan mı?

Dünyanın hiçbir yerinde konu komşular hemhal bir şekilde yaşamıyor. Böyle bir beklenti toplumlar için bir ütopya. Gerçekçi bakıyorum, dolayısıyla komşudan gelen eceli bu bağlamda normalleştiriyorum. Haklı gördüğüm için değil, böyle bir huzurlu yaşam beklentim olmadığı için. Burada kırılganlık naif bir tanım. Oysa her şey doğasına çok uygun bir şekilde vahşi. Her şey kaba yalanlarla örülüyor. Bu yüzden her türden ateşkes mayalanmaya bırakılmış hamur gibi. Fos bir kabartı.

Romandaki sıçanlar da bu vahşeti temsil ediyor...

Metinde kol gezen vahşet sıçanların varlığıyla çıplaklaşıyor. Fazlasıyla görünür olan bir tarihi görünmezleştirirken sıçanların iğrenilecek halini göstererek “çıplak vahşetin” siyaset karşısındaki zaferini su yüzeyine çıkarmaya çalıştım. Böylelikle diğer karakterler de ayrıcalıklarını yitirdiler ve örtülerinden soyunarak sıçanlarla eşitlenmiş oldular. Nihayet artık güçleri birbirlerine denkti.

Erkek liderler devrilince kadınlara ne oldu?

‘Kadınlar erkeklerin başarısızlıklarına kurban verilmeleri’ ne demek?

Tarihin erkek iktidarların eliyle şekillendiğini kim yalanlayabilir? Bu yüzden kahramanlıklar yükleyerek yapıyoruz tüm tarih okumalarımızı. Çünkü bu okumaları yapan sesler de erkek, yanılıyor muyum? İçinde bulunduğumuz dönem de gelecekte böyle okunacak. Diktatörlerin tek tek yıkılışına tanıklık ediyoruz şu dönem. Şimdiki zamanda bunu yapıyoruz, lanetliyoruz. Yarın tarihin nasıl bir okuma yapacağı muamma. Erkek liderler devrilirken kadınlara ne olduğu sorusunun yanıtıdır benim vermeye çalıştığım. Kadınların elinden bir tarih yazımı daha farklı olurdu demiyorum. Sadece cinsler arasında bir çizgi çekip o çok başarılı tarihler üzerinden adaleti sorguluyorum. Tabii ortada bir başarı varsa...

Karakterlerimi tarihin kuru gürültüsünden kaçırdım

‘Öfkenin Şenliği’ diğer kitaplarında olduğu gibi yine insan hikayesi ,fakat bu defa insanın iç dünyası da bir hayli devrede. Bu kitap için başka çare yoktu galiba…

İç dünyasız bir karakter düşünmek pek mümkün olmasa gerek. En azından kendi yazdıklarım adına söylüyorum bunu. Daha önce yazdıklarım da sıradan insanların iç dünyalarını yansıtıyordu. Ama bu kez bir roman kurgusu içerisinde karakterlerimin iç dünyaları kendilerini fazlaca irdelettiler. Burada bir tarih söz konusu ve tarihin kuru, abartılı anlatımından uzak durmaya çalıştım. Aksi halde bireyin içinde bulunduğu durumu sorgulamam zorlaşacaktı. Olayın vuku bulduğu anda, anı yaşayan insanların zaman aracılığıyla sonraki kuşaklara devrettikleri bir travmayı anlamaya çalıştım. Bunu yaparken de dediğim gibi tarihin kuru gürültüsünden kaçırarak, bir köşeye çektim tüm karakterlerimi.

Jaklin ÇELİK Kimdir?

Jaklin Çelik, 1968’de Diyarbakır’da doğdu. Küçük yaşta, ailesiyle birlikte İstanbul Kumkapı’ya yerleşti. Gedikpaşa’daki Surp Mesropyan Ermeni İlkokulunda ve Çemberlitaş Kız Lisesinin orta kısmında okudu. Öküz, Varlık, Fesat, Haliç Edebiyat adlı dergilerde öykü ve röportajları yer aldı. Bir yıl Agos’ta basın-yayın sayfası editörlüğünü yaptı. “Keman Çalan Balıklar” adlı köşesinde yazılarını yayınladı. 1999 yılında Varlık Yayınlarınca düzenlenen Yaşar Nabi Nayır Öykü Yarışması’nda ilk dörde girerek “dikkate değer” seçildi. 2000 yılında ilk kitabı Kum Saatinde Kumkapı Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı; bu kitap daha sonra İngilizceye çevrildi. Aras Yayıncılık tarafından yayınlanan bir kitabı daha Yılanın Yolu 2003 yılında basıldı. 2005’te Çitlenbik Yayınlarından çıkan kitabı Kaçak Yolcu’da gezilerini kaleme aldı. Çelik’in öykülerinden bir seçki de Lis Yayınları tarafından 2007’de Kürtçe’ye çevrilerek Jyanê Lı Îstasyonê Dest Pê Kır (İstas-yonda Başladı Hayat) adıyla yayınlandı. Son kitabı Öfkenin Şenliği İletişim Yayınları’ndan çıktı.

* Meram kısmının kapsamı altında denkleştirmeye, anlaşılır kılmaya gayret ettiklerimizin tamamlayıcısı olarak Evrensel Gazetesi'nin 10 Nisan 2011 tarihli nüshasında, Pazar Sayfalarında yayınlanmış olan Sayın Devrim BÜYÜKACAROĞLU imzalı Jaklin ÇELİK röportajını bir tamamlayıcı unsur olarak; yazarın ve kurumun anlaşıylarına sığınarak sayfamızda paylaşıyoruz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #344 (28.03.2011)
Özgürlük İstiyoruz!
Savaşma Konuş! - 500binradikal.com
Bloguma Dokunma!
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Friendfeed.com/ozgurbasin
Zaman Acının İlacı Değil Demidir - Devrim BÜYÜKACAROĞLU - Evrensel Pazar
Psikolojik İç Savaş - Çınar OSKAY - Radikal Pazar
Kaos - Özge MUMCU - T24
Rakel Dink: Ali Topu Agop'a Atamadı - Nilay VARDAR - Bianet
"Yalan Rapor Hazırlamakta Türkiye’den Ustası Yok" - Birgün
'O.S.'yi Azmettirmeye Devam Ediyorlar' - Elif KALAYCIOĞLU - BBC Türkçe
O.S.: Suçlu Ben Değilim, Manşetler - Bianet
O.S.'nin Mektubu - Nihal Bengisu KARACA - Habertürk
Kardeşleşmeyi Büyütelim - Alınteri.net
Bu KHK Çok Tehlikeli, Çok… - Aziz ÇELİK - Sol Defter
Hakkaniyetin Şifreleşmesi - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
İmtihanın Cenabeti - Emre DURSUN - Kronik Muhalif
Formüller, Şifreler ve Yıkılmak İstenen Hayaller - Deniz CANAN - Sendika.org
Hayatının İlk Işıklarında Günü Karardı - ETHA
Cumartesi Anneleri, Üskül’ü Ciddiyete Davet Etti - Evrensel
Kürtler ve Sivil İtaatsizlik - Derviş Aydın AKKOÇ - Birikim
Sivil İtaatsizlik 'Sınavı' - Süreyyya EVREN - Birgün Pazar
İshak Alaton: Barış İçin Öcalan'a Ev Hapsi Getirilebilir - Bianet
Sıfır Tabu - Can DÜNDAR - Milliyet
Tufan Medyası - Umur TALU - Habertürk
Diriler Ringte Ölüler Morgda - Atılım
Cezaevi Katliamları ve Devletin Tufanı - Akın OLGUN - Birgün Pazar
Hakikate Dönüş - Yıldırım TÜRKER - Radikal Pazar
Hayata Dönemeyenlerin Filmi: Simurg - Esra KOÇAK - Jiyan
Son Sayım Morgda - ANF
'Hayata Dönüş'ün Kararı Açlık Grevlerinden Önce Verildi' - BBC Türkçe
İnsanlık Suçundan Sanık... - Aydın ENGİN - T24
'İntikam' ve Barış - Filiz KOÇALİ - Özgür Gündem
Laf - Cüneyt UZUNLAR - Açık Koyu
Emniyet İçindeki Cemaat Emniyetli! - Onurkan AVCI - Birgün Pazar
Ergenekon’un Sol Kanadı Veli Gezmiş: “Üçüncü dalga Ergenekon benim, dördüncü Ergenekon Doğan Tarkan” - Jiyan
Yiyorlar Mı Birbirlerini? - Melih PEKDEMİR - Birgün
Kara Propagandayı Kim Yapıyor? - Özgür MUMCU - Radikal
"Basın Özgürlüğü İsteniyorsa Önce TMK Kaldırılmalı" - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Merhaba Özgür Gündem.Merhaba Anılar - Tayfun İŞÇİ - Köxüz
Tu Bi Xér Hatî - Gülvin KUTBAY - Kronik Muhalif
Gerçek Demokrasi İçin! - Sennur SEZER - Evrensel Pazar
Yasaklar ve Cezalar Ülkesi - A. Hicri İZGÖREN - Özgür Gündem
Şeffaf Olmayan Yargı - Okay GÖNENSİN - Vatan
"Sıradanlaştırma Çabası Faşizmi Meşrulaştırır" - Erhan BİLGİN - BiaMag
'Terörle Mücadele'de Kolektif Sorumluluk - Dilek KURBAN - Radikal
Eski Gazeteci Yeni Milletvekili Al Birini... - Ragıp DURAN - Apoletli Medya
Öfff!!! - Eleştirel Günlük - Eleştirel Medya Günlüğü
Gazeteci Evrim Alataş Mezarı Başında Anıldı - ANF
Kışanak: Kürtler Anayasa Yapım Sürecine Dâhil Edilmeli - ANF
Anayasal Çözüm - Derya SAZAK - Milliyet
TÜSİAD Raporu ve Sermaye Demokrasisi - A.Cihan SOYLU - Evrensel
Darağacı Özlemiyle Anayasa Hazırlamak - Oya BAYDAR - T24
Sonsuz Vaatler Demokrasisi - Bülent USTA - Birgün
Kürtler Ne Yapmalıdır? - Ece TEMELKURAN - Habertürk
Türkiye'de Ermeni Olmak - Atılım
Kemal Yalçın: Ermenilerden Özür Diliyorum - ETHA
Êş-Epîlog: Bir Dilin Sancısı - Bekir AVCI - Jiyan
İyimserlik, Eleştiri ve CHP - Ayşegül KARS - Birikim
Doğanın Düşmanı: Kapitalizm - Balkan YÜCEL - Kronik Muhalif
Bu İnsanlar Nereye Yürüyor? - Mehveş EVİN - Milliyet Cadde
THY'de Kıyım Hazırlığı - Alınteri.net
Samsun İşçisi Türkel’e Seslendi: Direnişi Kıranın Kafasını Kırarız! - Sol Defter
Grev Güncesi - İkinci Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri
Metalde Grev Bayrağı Dalgalanıyor - İrfan KAYGISIZ - Atılım
Three Paths For Indebted Democracies - Raghuram RAJAN - Al Jazeera
Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık - TİKB Yurtdışı Komitesi - Alınteri.net
Zulüm Bilimle Örtülemez - Ertuğrul KÜRKÇÜ - Özgür Gündem
"Türkiye, Mısır'a 12 Eylül Darbesiyle Model Oluşturdu" - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Silahlanıyoruz... - Halil SAVDA - Köxüz
Orada Bir İç Savaş Var Uzakta; Gitmesek De Görmesek De... - Gökşen ŞAHİN - Açık Radyo
Ömer Madra: İnsan Oldukça, Her Konumuz Savaş ve Barıştan İbaret - Gündem ELÇİ - Kronik Muhalif
WikiLeaks: Great Power Rivalry At The UN - Nikolas KOZLOFF - Al Jazeera
ABD Devleti Krizden Son Anda Döndü - BBC Türkçe


Shackleton At Honest Jon's Records
Shackleton Artist Page via Last.FM
Saying 'Woah!' To The Sceptred Art: Shackleton Interviewed By Angus FINLAYSON - The Quietus
Amon Tobin Official
Amon Tobin Informative via Ninja Tune
Amon Tobin - Chaos Theory Remixed Album Review via Future Sequence
Kryptic Minds At Myspace
Kryptic Minds Informative via ESP Agency
Kryptic Minds - Urufixx - Son Yudum
Clubroot At Facebook
Clubroot - S/T Debut Review - Cosmo LEE - Pitchfork
Clubroot - Time Flies Compilation Official Download
Eleven Tigers Official
Eleven Tigers At Bandcamp
Eleven Tigers - Clouds Are Mountains via Cynics Unlimited
DJ Madd At Myspace
DJ Madd Bass Music Mix 20 via Bass Music
DJ Madd Informatives via Boka Official Site

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
What Is Death? By Andreas LEONIDOU
Andreas LEONIDOU's Flickr Page


>>>>>Poemé
Baba Bana Bağırma - Akgün AKOVA

yol ıslanmasın diye
şemsiye açanlara...

baba bana bağırma
bülbülleri kaçırdın ormanlarımdan
kulaklarımın kapılarını havalara uçurdun
kapılar baba kapılar pencereleri alıp gittiler
tenorlar kaçtı ses tellerinden
çevreye saçıldı yavru diktatörler
seni ne sopranolar istedi de vermedik baba

baba bana bağırma
bayrak direklerine konan kartalları anlat uzun uzadıya
nasıl da göremediler avcıları
o keskin gözleriyle vah hah ha
şans yıldızlara özgü bir yalan baba
yıldızlara tükürüp tükürüp onları gezegen yaptınız
savaşan halklar taktınız dünyanın boynuna
yalanları yazdım defterime hiç unutmadım
radyasyonu radyo istasyonu sanan Bakanları
çiğleri, Meclis tavanını çiğ köftelerle çiğneyen
doğum sonrası acılarını cüce ülkeler doğuran kadınların

hiç unutmadım
sakallarını yüzlerinde
yüzlerini sakallarında unutan adamları
ve ısırgan tarlalarındaki parçalarını
Uğur Mumcu'yu biz yapan bombanın

hiç unutmadım
uzak yakın tüm tuzakları baba
yolun ezdiği oyuncak bir kamyonsun sen
bir gam ağacısın
kar yüküne dayanamayıp kırılan
ilkbaharı gerzeklere ödünç verdin
geri getirmediler
güneşin başına gelenleri
biz ilkbaharsız nasıl anlarız baba

baba bana bağırma
bir kulağımdan giriyor sözlerin
öbür kulağımı tıkıyor
Buenos Aires'te olsaydım diyorum içimden
Eva'nın peronunda
karanlıktan kuşlar çalan bir tren
bir bıçak kaçağı
tangonun bacaklarını havaya kaldırdığı kentte
ama iyi ki buradayım, burada hiçbir şeyi unutmadan
burada
bilginin bilgisizlikten daha çok acı verdiği yerde
burada, tam karşında
hapisanelerde hintyağı gibi bir şeydi zaman
hastanelerde pıhtılaşmış kan gemisi gibi yol alırdı saatler
karılarının namuslarını dillerinde saklayan
adamlar vardı bir taraflarda
televizyon kanallarında yitirilen çocuklar
gökyüzüne düşmemek için denize yapışan balıklar
ve depolara indirilen Lenin heykelleri vardı Sovyet Rusya'da
kafandaki duvarları
niye cebine koymuyorsun sen baba

baba bana bağırma
farkında değilsin
arkasını ezilenlerin yaladığı bir posta puludur dünya
bir karadelik yutana kadar uzayda bizi
asansör boşluğuna itilen bir kedisin sen
söylemenin tam sırası
ülkeyi bu duruma senin oy verdiğin partiler getirdi baba
ama ben buradayım, burada hiçbir şeyi unutmadan
bir yaşamlık kaygı duruşundayım yakın tarihimiz için

baba bana bağırma
bacağından vurulursa bir şiir
nereye kadar gidebilir
bana bağırma baba
kendine bağır
yoksa her şey bitebilir

Kaynakça: Akgün AKOVA Resmi Sitesi

No comments: