Sunday, September 11, 2011

Deuss Ex Machina # 366 - taobh dorcha an rialtais

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_366_--_taobh dorcha an rialtais

05 Eylül 2011 Pazartesi gecesi ''canlı'' yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Mordant Music-Ridyll (Excerpt) (Mordant Music)
>2<-Mordant Music-Another Uncompleted Dome (Mordant Music)
>3<-Shackleton-Handle (Mordant Music)
>4<-Shackleton-Western Graveyard (Mordant Music)
>5<-Miles-Flawed (Modern Love)
>6<-Miles-Lustre (Modern Love)
>7<-Nguzunguzu-Wake Sleep (Total Freedom Winter Park Homicide Edition) (Fade To Mind)
>8<-Nguzunguzu-Wake Sleep (Fade To Mind)
>9<-Sven Kacirek-Kayamba Tuc Tuc (Lawrence Edit) (Pingipung)
>10<-Sven Kacirek & Sebastian Winkler-Paperflowers (Rework) (Pingipung)
>11<-Ayshay-WARN-U (Tri Angle)
>12<-Ayshay-WARN-U (Nguzunguzu Remix) (Tri Angle)

taobh dorcha an rialtais
(366)

Tekrarlamaktan sakınılmayan, tekrar ediledurulurken bir yandan rutini besleyecek ne kadar ötekileştirici unsur, öğe varsa ondan tıkabasa beslenip semirtilen, bir gün bitip de çıkışlarda son yazısını görebileceğimize bile nihayetinde, şüpheyle yaklaşmaktan kendimizi alıkoyamadığımız danışıklı dövüşlerin, bizde yalan yok da her yer yalancı maskelilerle dolu dolu dolu ondan düzünü, doğrusunu kelimelere dökemiyoruz bir türlüsü bahsinin açıldığı, dahası hiç kapanmadığı bir eşiğin içerisindeyiz. İçinde debelenip duruyoruz. Kimin neye faydasının dokunabileceğini ya da daha fazla zarar verdiğini kestirmeksizin, ayrıştığımız kesirler içerisinde yine yeni yeniden toplu bir biçimde ayrışıyor, bölünüyor, cepheleşiyoruz. Cepheleşme tohumlarının nasıl da ufak ufak nefret söyleminin kırıntıları üzerinden şekillendirildiğini, biteviye çabalanımların sözün kıymetini heder edip, boş boşu boşu boşuna tekerleme kıvamlı zincirleme bir reaksiyonun içerisinde deneyimlenmesine tanıklık ediyoruz.

Kimi sağından kimi solundan bütün bu yamuklukların güncesinde neresini daha fazla bükersem orasında çokça kendime yeni envai çeşit rant elde edebilirim, bu konumumu koruyabilirimlere sığıntılanan, iliştirilen bir pejmürdelik hasıl olmakta. Oldurulmakla bitmeyen perdelerden, gına gelmeye hiç doyulmayan bayat argümanlarda, yenilmişliğin tavanına ulaşılmış olsa da minderin göbeğine geri dönmekten çekinilmeyen pehlivanlıklarla engellenmeye, görünmez kılınmaya çalışılan bir evre bütünü. Geri kalan gitti gitmesine uzaya da biz hala buralarda onu, bunu ve şunu tartışabilmekten uzakta; kendiliğinden cereyan eden bir nem kapma hadisesinde daha fazla gırtlak gırtlağa giriyoruz. Gidişatın ne kadar fenalıklar barındırdığı ortada olsa da bir türlü kurtulamadığımız yaz rehavetinin kapsamı altında, uyanmaktan çekinmekte, mızmızlanmakta olanlar gibi döne dolaşa bata çıka, ite kaka ama mütemadiyen sabit kalıp tahakkümlerin karşısında yalnız bırakılıyoruz. Yalnızlaştırılıyoruz.

Klasiklerin arasında çoktandır yerini almış olan siz ilerleyin biz sizi takip de ederiz, fikriyatınızı da paylaşırız güdümünü daha ilk adımdan hemen sonra kimsesizliğin, gaz vericilerin kenara çekildiğinde ortaya çıkarttığı resmin ortası ve yamaçlarında düşüncelere dalıyoruz. Sonu hep bilindik hüzünbazlıklar olsa da taşın altına elini koyabilmek adına çabalanmaya bu kadar teşne olup, yakınlara kadar girişilebilmiş 'hareket' etmeye ramak kalmışken yine helvayı karmayı başaramıyoruz. Karılacak helvanın malzemesine hep bir eksik hep bir gedik. Atılacak malzemelerin temininden çok birbirlerimize nasıl giydirmemiz gerektiği konusunda kafa yordurulurken öte yandan muktedirin atı üsküdar boylarını arşınlamayı bir kere daha başarır. Güvenli limanlar haline dönüşen muhafaza edildikçe tabu haline dönüşümünün yolları sağlamca yapılandırılan bu anlaşılmazlık evresinin karşıtlığında esasın adı başkaca konuluyor. Esasın esamesi okunmaz kıldırılıyor.

Her deneyimleme ve çabalanımın pattadanak yanıbaşında bitiveren muktedirliğin biz sizin yerinize kararlarımız konusunda mutabık kaldık, neticesi pardon reçetesi bu acı ilaçlardır diye yutturmaya doyamadığı haplar pardon kararlar elbirliğiyle sonu hızlandırıyor. Vakit aşıp gidiyor elden avuçtan, vakit kayıp gidiyor azbuz değil basbayağı bildiğiniz istim koyvermiş bir biçimde heder ediliyor. Muazzez eşlikçiliğin, müesses nizam içerisinde dünden hazrola geçmeyi zihinlerine koyanların beklentilerini boşa çıkartmadan bildiklerinin en doğrusu olduğu konusunda mutabakata varılması taleplerini işitip duruyoruz. Hep bir adım geride hep bir adım geride, sıramızı bozmadan olur da fikrimizi soran olur diyerek beklerken adıyla sanıyla meczupluğu başka başka evrelerdeki dönüşüm adı altında sallanan sopalara yoldaşlık ediyoruz. Ettiriliyoruz.

Kolay lokma değil zamanın şartlarında ayakta durabilmek mirim denilerek sen de biraz buralardan nemalanmayı, iç etmeyi öğrensen diye verilen akıllara gark oluyoruz. Gak guk edilip durmaktan çekinilmeyenlerin nasıl da statüko bekçiliği, pavlovun köpekliği olduğunu hatrımızdan çıkartabilmemiz beklentisi karşısında pess! diyoruz da başkaca bir şey demeye dilimiz varmıyor. Mütemadiyen dolaşıp durulan sığ sularda, eften püften mizansenlerle kanıtlanmaya, kanırtılarak birr daha taviz verilmesi beklentilenen direnç odaklarının, bir yeter artık nidasının bile isteye çok görüldüğü nasıl tersinde durursun bu yandaşlık bu da yarenlik geliyor musun, katılıyor musun bu katarın son vagonuna bak gidiyor ilk ödemeler, uçuyor tenkisat, geliyor kötek bezeyişlerinin usturuplu cümlelerle duyumsatıldığı devreye sürükleniyoruz. Sürüklene sürüklene bir hal olduruluyoruz. Ne de olsa dillendirdikleri gibi buraları hep gülistanlık, buralarda olan biten her şey saraylara layık bir üstün yaşam vaat ediyordu. Sorunsuz, çetrefilsiz, hicap duyulmayacak bir ileri demokrasi vaat ediyordu, yerseniz. Hala yiyebilirseniz.

Daha ilk hamlede kazın ayağının öyle, vaatlerin de böyle olmadığını dahası kandırıkçılığın bir sonunun olduğunu yalancı mumlarının yatsıya kadar dayanamadığını idrak ediyoruz. Açılımların tak kapanımlara denk düşürüldüğünü, her muhalefet edenin bir pundu bulunduğunda satın alınabilecek bir vicdan barındırdığı yanılgısının ne kadar da işlevsiz ve abes ve utanılası bir çıkarsama olduğunu ikrar ediyoruz. Her bir karede, her bir yapım aşamasında her şeyiyle ilgilenilen verilecek mesajların bile çok önceden kestirilerek aynılaştırıldığı, ötekiler için deyimlerin hiç gocunulmayan fecaat sınırlarını zorladığı,zorlatıldığı cümleciklerle günün sonuna ulaşıyoruz. Mevsimler dönerken şekilcilikten kurtulamayan konuşmaktansa hır gür çıkartmayı daha mahir bir işmiş gibi adlandırıp yola koyulanların sergiledikleri şeylerin tümünde yaldızların çabucak döküldüğünü artık biliyoruz. Atfedilen tutturulup da bi'şekil yola çıkılan dönemeçlerin ötesinde berisinde saklı tutulan izansızlıkların kaynakçalığını sürdürmekte hiç gocunmayanların varlıklarının görünür kılındığını fark ediyoruz.

Farkındayız bir şeyleri çok iyiye taşıyabilmek eğrisinden kurtarabilmek, bu kadar da olmaz ki artık yuh dediğimiz yalanların sonuna varabilmek tekrar etmekte fayda vardır mücadele ederek, muhalifliği ayrıştırmaktan çok birleştirmeye gayret ederek sağlanabileceğinin çıkarsamasına ulaşıyoruz bir kere daha. Kesilip biçilenlerin gündelikliğin sınırlarını zorlayan sorunlara karşı mutlak bir çözümü değil bir oyalamayı sağladığının ve bunun da apolitik bir yarını temellendirmek adına istikrarla sürdürülen bir trajedi olduğu konusunun altını çizmeliyiz. Kalın kalın kırmızı çizgileri olanların da kafasına dank edebilsin diye. Her söylem yığınında onlar şunlardan, bunlardan yana, fenafillahlıklar dizini oluşturmak için yeni etiketler oluşturma, yeni yaftalar yapıştırma gayretkeşliğinde olanlara hazan mevsiminin çok yakında durduğunu bizahati kumdan kafalarını kaldırdıklarında görebileceklerini anlandırabilmeye gayret ediyoruz.

Bunca ikircikliğin ayan beyanlığında, belleğe dahil edilmiş, eklentilenmiş nice olay örgüsünü bağrında barındıran, soluk alıp veren yaşayan, idrak edip büyüyen persona için tüm bu kaotizm yüklü tablonun kıyısında hangisinden ne kadar yara alıp hangisinden ne kadar olgunlaştığını anlayabilmemize zemin teşkil eden bir mevsimdir güz. Serin tutan gecenin koynunda her bulduğu fırsatta düşünceler arasında seyrüsefere çıkarken, içinde bulunduğumuz koşulları hem kıyaslayabilmeye, hem de sorulayabilmeye ev sahipliği yapan bir mevsimdir güz. Yaşayanın o âna kadar biriktirdikleriyle, karşı karşıya kaldıklarıyla, her bir açmaz ve daraltımın kenarında yeni rotalar çizebilmesinin yollarını arşınlatır. En başından bu yana savlamaya gayret ettiğimiz birbirlerine tahakküm kuran küçük tefek zümrelerin muktedircilik oyunundansa bir oyunbozanlık, gerçekten işlevsel bir cin fikirlilik için düşünme eşiğini bünyesinde barındırıyor.

Sorumluların, sorumluluklarını yerine getirmek bir yana durmadan sırayı savmayı, başından uzakta tutmayı yeğlediği, kaytarmaya mütemadiyen devam ettiğini afişe edendir, iş bu mevsim güz. Yazın salınmışlığını, salaşlığını güze taşıma heveskarlığının bir yansımasıdır sorumluluk sahiplerinin yapmaya çalıştıkları. Ne de olsa çaba, bir şeyleri değiştirebilme için uğraşmak kimilerince don kişotluk, kimilerince de deveye hendek atlatmakla eşdeğerdir. Bu atalet, bu garabetliğin sürdürülebilirliği esastır. Aslolan budur. Sözümona bilgeliği edinip paylaşma, öğrenip aktarma üzerine donanımlı olduklarını varsaydıklarımız, boşa doluya laf yetiştirip ne yapıp edip görünerek, allem edip kallem edip ifratla tefritin sınırlarını voltalayanları gösterendir güz. O volta attıkları eşiklerde dahiliyenin sorunlarını değil, hariciyenin kuşbakışı idrak edilmiş problemlerine zihin yorarlar. İkili davranıp bir sathın hakkını hukuğunu koruyup kollarken, haklar özgürlükler diye söylenip yazar çizerken onlara gösterdiği müsammahanın onda birini buralardan esirgemekte bir maruz görmezler.

Adam ayırır, fikir tartar, yargılar, eşitlikçi görünüp ayrıştırıclığın nadide olan örneklerini sergilemeye aralıksızca devam ederler. Velhasılı güz rüzgarında bir kenara toplaşan yapraklar gibi geçip geçici, süpürülüp unutulacak, düşüncenin zerre miskal hareketlenmesine, çeşitlenmesine müsade etmeyen öngörülerini ifşaa eder, yansıtırlar. Bu dizgenin mümtaz, yalçın, ar(n)dıç, yozdilli, mağdeni cevheri boll / vijjdan sahibi(*) ama her şekil  muktedir dostu (ne de olsa cukka cukka) muhalif düşmanı köşekadıları, laf taşıyıcıları. Uzlaşı kültürü diyerek içeriği boşaltmak adına ellerinden gelenleri vakti sekmeksizin yapan! pek çok hataya göz yuman, bizahati empati kurması gerekirken ötekileştirme fırsatını kaçırmadan uygulayanları bu teşebbüslerin kofluğunu ufak bir meltemle anlaşılır kılabilmeye haizdir güz. Birleşim, çeşitli konularda ortak aklın paydaşımlarını sorgulamak, geliştirmek yerine kör kör parmağım gözüne dayatımı, çıkarsamaları önemeseyerek yükselten muktedirlik değiş uzlaşıyı, şu halimizi bile bir süre sonra arayacak şekle dönüştürmektedir güncelliği.

Muktedirlik masumiyet karinesi alaşağı ederken, hakkın hukuğun içeriğini boşaltırken aldığı tavır, eklenmeye aday gayretkeş olduğu modern medeniyetler seviyesindeki hiçbir ülkede olmayan, hayata dönüş operasyonları gibi içeriği mullakta bırakılmayacak bir devlet cellatlığını yenileyebilmek için düğmeye basmaya çabaladığı / yoklama çekildiğini anlamlandırandır güz. Hatırlatan. 31 yıllık boynumuza asılmış ilmiğin sorumlu mümesilleri olan üniformalı vesayetin tahakküm ve sindirmelerinin sivil faşizm içerisinde, üniformadan sivilleşerek yeniden tanımlandırılmasına, enn yeni korkular olarak hayata dahil edilmesine dair önemli bir hamledir. Çokça düşünülesi, anaakım medyanın yer bile vermeye tenezzül etmediği hakiki konulardan birisidir. Bu kadar kopkoyu bağnazlıkların arasında seslerinin bir türlü işitilemeyeceğine kani olunan, mutlak ötekilerin soluk alışverişlerini canlandıran çiseltilerle dopdoludur güz. Vahşete vahşet ekleme konusu açıldığında elini korkak alıştırmayanların biçimli veya biçimsiz giyindirmelerinin, köşeye kıstırmalarının, iş işten geçtikten sonra devlet olaylara hakimdir bütün bunlar münferittir, münferit idelocik piyonların eseridir şarlamalarının kıyısında olan biten tüm linçlerin vuku bulduğu eylül ayının yaralarını yine yeniden hatra düşürendir güz.

O açılmış yaraların tedavisinin değil, iltihaplanması için dört elle, dört yandan çalışıldığını (bugün bile) fark ettirendir. Akıldan hiç çıkmamacasına, kimin nereye konumlandırıldığını tek üstünün kim olduğunu tescilleyen, muştulayan gerisini teferruat olarak adlandırmaktan gocunmayanların bembeyaz lekesiz pikesiz ülkülerini faş edendir. Emeğinin karşılığı için didinenlerden, haklarının tanzim edilmeyip, önemsenmeyip bir üstüne horlananların, yerini yurdunu, toprağını zehirleyecek olan heslere karşı ses çıkartıp, direnerek doğasını, yaşam alanlarını savunanlara, savaşın değil barışın adını yükseltmeye çabalayanlara vd. karşısına dikiliveren aşılmazlıkların mümesilleri, daimi onaylayıcıları ve yardakçılarını gösterendir. Her yıkım çabasının altında saklı duran bir şeyler öğrenirler tezi veyahutta çıkarsamasının, hafazanallah oyunlarını bozabilecek kıvama gelmiş düşünselliğin temellerinin atılmasından bu kadar korkulan bir zeminde muktedirliği sorgulayabilmeyi mümkün kılandır güz.

Hayat akışında tüm bu gelgitlere, karaşınlığa dayarak oyunlarını bozmaya çabalayanlar için daha ne kadar taviz kopartabilirizciliğin karşısında, belleksizleştirilip unutuşlara terk edilmeden bu kadar fenalığı! aşmak için hala çaba sarf edileceğini, edilmesi gerekliliğini okuyabilmek mümkündür. Gerçekten görmesini bilene, bu cepheleşmelerin karşısında saflarını belirlemiş olanların zihinlerinde, yap-bozun parçalarını birleştirebilenlerin açık seçik görebilecekleri yalnıkta... Olan bitene mesafe koyup, her şekilde muteber bir oyunun şark kurnazlığı olarak muştulayanların ötesindeki seçenekleri henüz zihinlerinden silmemiş olanları idrak edebilecekleri üzerine.... Şimdi ve burada!

>>>>>Bildirgeç
Doğamayan Her Şey Ölmek İster - Aslı ERDOĞAN*

Yaşar Kemal, 20. yüzyılı en iyi anlatan roman olarak, I. Dünya Savaşının dehşetini, bir Alman askerinin hikayesi üzerinden aktaran “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”u seçmiş. (Sanırım ben, ilk yarısı devrimler, topyekun savaşlar, toplama kampları çağı olan yüzyılı temsilen Malraux’nun “İnsanlık Durumu”nu seçerdim.) Yüzyılın ikinci yarısında, Avrupa’nın kendi sınırları içinde uygulamaya koyduğu uzlaşma projesinde, belki bu savaş romanının genç ve çaresiz ölüsünün herkesçe sahiplenilmesinin de payı vardır. Bütün ikiyüzlülüklerine, çelişkilerine, ötekileştirme ve ötekinin kanından beslenme alışkanlığına karşın, Avrupa uzlaşma sanatını öğrendiyse, bunu ödediği ağır bedeller kadar suçlarıyla da yüzleşmesine, Aydınlanma da dahil, kendini biçimlendiren her şeyi sorgulamasına borçlu. (Yüzyıl sonu Türkiyesinde, savaş karşıtı bu roman halkı askerlikten soğutmaktan yargılanabilirdi. Komünist Malraux işkence tezgahlarından geçirilir, Sartre devletin ulvi çıkarları adına silah çeken bir delikanlı tarafından sokak ortasında kurşunlanabilirdi.)
Basının yıllardır yinelediği söylem, ‘öteki’nin ölümünün ‘bizim’ ölümümüz kadar trajik olduğunu kavramaktan hala ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor. Hepimizin insan olduğu gerçeğini, bu yalın ve çıplak gerçeği… Kendimiz için istediğimiz hakların aynısını başkaları için de isteyebilmede ne denli isteksiz, kendi suçlarımızla yüzleşmek yerine, hedef tahtasına bir başkasını oturtmakta ne denli aceleci olduğumuzu… Yüzleşmenin suçlamaktan, barışmanın savaşmaktan, yaratmanın ve yaşatmanın yok etmekten çok daha zor olduğunu nasıl bir dil anlatabilir bunca savaş narası, linç çağrısı, ‘asarız, keseriz, bir girdi mi perişan ederiz’ tehdidi arasında? Daha kaç ölüm gerekiyor bize, yaşadığımız trajedinin, şu ya da bu biçimde hem mağduru, hem sorumlusu olduğumuzu anlayabilmek için? Toplu mezarlarla ağırlaşmış bir toprakta yaşadığımızın ayırdına ne zaman varacağız?

Çözümün eşiğindeydi
Neredeyse 30 yıldır süregiden savaşın sebebinin, devletin Kürtlere karşı uyguladığı politikalar olduğu gerçeği pek çok değişik ağızca dillendirilmiş, barışa doğru ilk adımın, siyaset kanallarını tıkayarak değil, sonuna dek açarak atılabileceği gerçeği hemen her kesimce kabul görmüşken... Belki şiddet çarkının nasıl döndüğünü anlamamıza sayılar yardım edebilir: 2011 ilk altı ay, Doğu ve Güneydoğu, PKK’nın eylemsizlik döneminde süren operasyonlarda askeri kayıplar: 12 ölü, 43 yaralı. PKK: 49 ölü, 3 yaralı. Faili meçhul ve yargısız infazlar: 11 ölü. Mayın patlaması: 5 ölü. Gözaltılar: 4015. Tutuklamalar: 1145. Cezaevlerinde hak ihlalleri: 476. Bildirilen işkence vakası: 1010. 335 toplumsal müdahalede 762 yaralı. Açılan 85 toplu mezarda bulunan ceset sayısı 1330.
Kimin nasıl sabote ettiğini araştırdığımız barışma sürecinin istatistikleri… Kürt sorunu çözümün eşiğindeydi, uzlaşmaya ramak kalmıştı da, siyasi iklim bir anda mı altüst oldu? Siyasi iklimi belirleyen koşulları, son üç yılın “kapatım” süreçlerini, siyaset kanallarının tıkanışını sorgulamakta yarar olabilir. KCK davası adı altında iki bin siyasetçinin tutuklanması ve hala tutuklu bulunması, Şubat’ta başlayan, sayıları bini bulan gözaltı ve tutuklama furyaları, seçim öncesi sertleşen söylevler ve gözdağları, bir oldubittiyle gasp edilen oylar, tutuklu vekillerin salıverilmeyişi, yürürlüğe konduğu yıl, mahpus sayısını 55 binden 70 bine çıkaran TMK, şu anki sayı 125 bin… Sanırım şiddet çarkının giderek hızlandırıldığını, bu çarkı durdurmanın döndürmekten çok daha zor olduğunu görmek için siyaset bilimci olmak gerekmiyor.

Devlet işkencesi
“Devleti dokunulmaz, sorgulanmaz, kutsal kabul eden anlayış, tekeline aldığı şiddeti her tür denetim ve sınırlamadan muaf tutar. Böylece iktidar sahibi olmayanların haklarının sistematik biçimde çiğnendiği bir şiddet ortamı oluşur.’’ Sözgelimi, devletin sistematik olarak işkence yaptığı, üstelik şiddetini meşru kılan ve sınırlayan yasalarını çiğneyerek işkence yaptığı bir toplum nasıl yapılar, ilişki biçimleri üretir? İşkence bir insanlık suçudur, kim kime, hangi gerekçeyle yaparsa yapsın. Ama işkencenin durması çağrısının öncelikle kime yöneltilmesi gerekir ki, bir etkisi, karşılığı, anlamı olsun? Sözgelimi bir ülkenin cezaevlerinde operasyonlar düzenleniyor, mahpuslar yangın bombaları ve benzine bulanmış battaniyelerle diri diri yakılıyorken, siyasi görüşlerini, yöntemlerini, kendilerine ve başkalarına uyguladıkları şiddeti kolayca eleştirebildiğimiz mahpusları eleştirmek ve ötesine geçmemek, onlara uygulanan şiddeti meşrulaştırmaz mı? Meşrulaştırmadı mı? İki sayı daha. 14 yıl, 17 bin. İlki ana medyada kendine yer bulamayan, yüzlerce benzerini okuduğumuz bir haberden… Güneydoğuda bir gösteriye katılmaya biçilen ceza: Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına propaganda yapmak, mukavemet etmek, suç işlemek: 14 yıl. Cezaevinden sağ ve sağlam çıkmayı başarsa da, bu insan hayatına ne olacağı sorusu, kimsenin umursamadığı bir soru. Onun için tek temennimiz, bir daha tehdit unsuru oluşturmaması ve ucuz işgücüne katılması. 17 bin ise tahmini faili meçhul sayısı. Bu cinayetlerden kim, ne kadar ceza aldı, bilmiyorum. Kaldı ki, 90’ların yöntemlerinin gündeme getirildiği günlerde, bu sorunun bir anlamı kaldığını sanmıyorum.
Uzlaşma adına gerçek bir adım atmak istiyorsak, toplu mezarlarla ağırlaşmış bir toprakta yaşadığımız gerçeğiyle yüzleşmemiz gerekiyor. Milyonlarca insanın çok ağır zulümlere maruz bırakıldığı, ruhları ve bedenleri kadar, adalet duygularının da onulmazca yaralandığı gerçeğiyle de… Yüzleşmek, üstlenmekten öte bir şeydir. Kurbanların gözlerinin içine bakıp “Sizce adalet nedir?” diye sormaktır.

İfade özgürlüğü
Her köşeyi saran savaş dili. Buyuran, suçlayan, tepeden bakan, iktidara toz kondurmamayı ‘cesaret’ diye adlandıran... Ülkemizde ifade özgürlüğünün mükemmel olduğunu savunan yazılar da okudum, “Kürtlerin mazlum olduğu” teranesinden bıktığını dillendirenler de… Asıl ürkütücü olansa ötekileştiren, nesneleştiren, bir sorun ya da tehdit olarak algılamanın ötesine geçemeyen dilin yaygınlığı ve derinliği, hepimize sirayet etmişliği… Öznesi ‘Kürtler’ olan yüzlerce cümle, yargı, genelleme. Çeşit çeşit ikiyüzlülük. (Norveçliler intikam değil, demokrasi isteyebilir ama biz... Filistinli vekiller elbet serbest kalmalı ama bizimkiler... Şiddetin kolayca bütün Kürtlere fatura edilmesi, ama BDP’nin Kürtlerden, onun temsil ettiği Kürtlerin Kürt sorundan soyutlanması gibi.) Yazıyı bir anlama, anlamlandırma çabası olmaktan çıkaran, eril bir iktidar alanına dönüştüren şablonlar sultası. Tespitler, alaylar, aşağılamalar... Horgörü, kışkırtma, haddini bildirme zanaati. Özdeşleştiği iktidarın gücüyle esrik, terör estiren bir dil. Külyutmazlık, cesaret yaftalarını kapmış gövde gösterileri, onaylanmış yollardan dışa vurulan zalimlik, devasa bir kurban ayini. İnsanı sözcüklerinden, sözcükleri gerçekliklerinden koparan bir dil.
Bu dilin suskunluğunda on binlerce ölüm, faili meçhul, gömülü yatıyor. Bu dilin naraları, bugün, şu an atılan çığlıkları bastırıyor. Bu dilin şablonları duvarlar örüyor görünürle görünmezin sınırlarında, demir parmaklıklarla perçinliyor, ardında bıraktıkları sessizce görünmeze karışsın diye… Dövenle dövülene eşit mesafede durmayı nesnellik sayan bu dilin kör noktalarında birileri ölümüne coplanıyor, gazlanıyor. Şiddet karşıtlığını tekeline almış bu dil, bir gösteriye katılmaya biçilen 14 yıllık cezayı şiddetten saymıyor. Bu dilin belleği çoktan silmiş panzerlere bağlanıp sürüklenenleri, dışkı yedirilenleri… Geçti artık bunlar, diye buyuruyor, trajedileri zaman aşımına uğratıyor. Oysa kayıplar sanki daha dün kayboldular, sonsuza dek kayboldular. Bu dil, güvenli bir mesafede durmuş, kendini yakanları soğukkanlı bir küçümsemeyle çözümlüyor. “Kutsal” veya “leş” diye sınıflandırıyor ölüleri bu dil, üst üste yığıyor.
Faşizm tek bir sözcükle başlar, söylenen ya da susulan… (Neredeyse bütün bir gece tereddüt etmiştim bu cümleyi kurmadan önce.) Bir hafta geçmeden Aynur susturuldu ve yeterince kaale almadığımız “Zeytinburnu geceleri” yaşandı. Bugün geldiğimiz yer… “Barış öldü!” manşetiyle çıkıyor gazeteler. Doğamayan her şey ölmek ister.
Son söz: “Barışın sesi olmak istiyorum” diyerek kendini yakan çocuklar adına bir kez daha alıntılıyorum. “Eğer seni bu yeryüzü unutursa, de ki sessiz duran toprağa: Ben akıyorum. Hızla akan suya da: Ben varım.’’


* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bu kadar nefessiz bırakışı karşısında hala akil olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural v kıstaslarla belirlenmiş zümreler için bir armağan olmadığına hala inanmak istiyoruz. Sözün bu kısmında değerlendirmeye çalıştığımız, devrik cümlelerimizle ifşaa etmeye gayret ettiğimiz eğriliklerin paralelindeki bir sorunu, neredeyse ayrışmazlık payesiyle onurlandırılmış olan bir sorun üzerine Aslı Erdoğan'ın 4 Eylül tarihli Radikal 2'de yayınlanmış olan "Doğamayan Her Şey Ölmek İster" başlıklı makalesini yazarın ve kurumun anlayışlarına sığınarak sizlerle paylaşıyoruz....

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #361 (01.08.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #362 (08.08.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #364 (22.08.2011)
Özgürlük İstiyoruz!
Özgürlük ve Demokrasi Adayları Seçim Beyannamesi - Sol Defter
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Barış Hemen Şimdi! - Ragıp ZARAKOLU - Evrensel
Doğamayan Her Şey Ölmek İster - Aslı ERDOĞAN - Radikal 2
Bir Hayat Daha Olmalı! - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan
BDP’ye Yüklenme Kolaycılığı - Nuray MERT - Milliyet
Esas Olan Düşünsel ve İradi Kararlılıktır... - Delil KARAKOÇAN - Özgür Gündem
Sınıf Farkına, Kürt Sorununa ve Bilimum Problemin Çözümüne Karşı Vicdan - Siempre - Yola Koyulmanın Vaktidir
MSF:Özgürlük Kazanacak - Emek Dünyası
‘Barış İçin Hesap Ver Arda!’ - Nazım ALPMAN - Birgün
Ekrandaki Katiller - Nazım KAYALAR - Atılım
Cinayetleri Anlatan Eski Korucu Ölüm Tehdidi Alıyor - ANF
Yorumsuz - Aslı ERDOĞAN - Jiyan
AKP Meramını Daha Nasıl Anlatsın? - Muzaffer AYATA - Özgür Gündem
Adana'da BDP'lilere 'KCK Operasyonu' - Sol.org.tr
Dışarıda Yalan, İçeride Talan - Aktüel Gündem - Sendika.org
Tayyip Erdoğan’ın Mısır Ziyaretinin Sebebi Ne? - Sol Defter
'12 Eylül AKP İle Sürüyor' - Etkin Haber Ajansı
12 Eylül Treni - Bülent USTA - Birgün
Dünyanın En İyi Korunan Darağacı - Kronik Muhalif
Kirlenmenin Siyasete Yansıyan Yüzü - Şeyhmus DİKEN - Birgün Pazar
Kürdistan İkinci Filistin Mi? - Guillaume PERRIER - Le Monde / Radikal.com.tr
Kaybedenler Kaybedecek! - Evrensel
Bugün Yine Cumartesi - Serhat KORKMAZ - JiyanSavaşın Cezaevlerine Yansıması: Tecrit Ağırlaştırılıyor - Etkin Haber Ajansı
Halkların Kardeşliği Kadar Taş Düşsün - Pınar ÖĞÜNÇ - Radikal.com.tr
Emrah Gezer Davasında Karar: Kürtçe Şarkı Tahrik Etmiş! - Marksist.org
Hangi Ara İnsanlığı Unuttuk? - Mehveş EVİN - Milliyet Cadde
Gerze'de ve Tortum'da Neler Oluyor? - Nihal KEMALOĞLU - Akşam
Devletin Dönüşümünü Gerze'den Okumak - Mustafa EBERLİKÖSE - Sendika.org
Karadeniz’den ‘Ortak Mücadele’ Çağrısı - Evrensel
Gerze Halkının İsyanı İsyanımızdır - Atılım
Halka Değil, Termikçi Anadolu Grubu’na Barikat Kurun! - Sol Defter
AK Partili Çelik'ten 'Mezhep' Açıklaması - Hürriyet
Füze Kalkanları Hangi Mezhebin Eseri? - Ayhan BİLGEN - Evrensel
İddianame "İddialara" Dayanıyor - Ayça SÖYLEMEZ & Ekin KARACA - Bianet
Sanıklar Çok Şey Biliyor İtiraf Başlarsa Sistem Çöker - Star
Sekiz Yıllık Hukuki Garabet - Necati ABAY - Radikal 2
Tabii, Herkes ‘Kendi İşine’ Bakacak - Ferhat KENTEL - Marksist.org
12 Eylül: Türkçe Konuş ya da Sus - Nuri FIRAT - Özgür Gündem
Rifat N. BALİ: “Gayrimüslimler Şehit Olamaz” - Miraç Zeynep ÖZKARTAL - Milliyet Pazar
"Rum Taşı" Mozaikte Önemliyse... - Gülfem KARATAŞ - Bianet
Bu Memleket Bizim: Bir 6-7 Eylül Hikayesi - Vartan ESTUKYAN - Jiyan
Türk Ol, Türk Yaşa, Türk Öl - Maşide Evrim DURMUŞ - Ertesi
6-7 Eylül Tanıkları Anlatıyor: Karşıt Görüş - Suna ANDREYADIS - Hüseyin KALAYCI - Aleksan DADYAN - Dikran KARAGÖZYAN - Habertürk
6-7 Eylül Olayları: Azınlıkları Tasfiye Hareketi - Cem KESKİN - Marksist Tutum / Nor Zartonk
Yalnız Geçmişte Değil, Bugün de Sürüyor! - Mustafa SÜTLAŞ - BiaMag
Başka Kahramanların Türkiyesi - Ayşe KADIOĞLU - Radikal 2
Batı’da Asabî Ruh Halleri - Korkut BORATAV - Sol.org.tr
Israel-Palestine: A Third Way - Edward D. SAID - Le Monde Diplomatique
Şiddet Sınavından Sınıfta Kaldım - Roni MARGULIES - Marksist.org
Daimi Savaş - Tarık ALİ - Counterpunch / Evrensel
Arundhati ROY: “Hepimizi Susturmaları Zor Olacak. İmkânsız.” - New Internationalist / Jiyan
Boyun Eğriyse Kelime Dik Durmaz! - Umur TALU - Habertürk
Ha ‘Beyaz Zehir’, Ha ‘Beyaz Köşe Yazısı’ - Veysi SARISÖZEN - Özgür Gündem
Vicdansız Domatesler - Ad1güzel - Ad1güzel Blog
Bir Tunus Valisinin Zincirleme Trafik Kazası - Dağhan IRAK - Birgün Pazar
19. Yüzyıl Koşulları Dayatılıyor: Birleşmek Şart - Meryem YILDIRIM - Diha / Sol Defter
verem - Cüneyt UZUNLAR - açık koyu
Söz Biter Geriye Hüzün Kalır - Savaş Şener - Ertesi


Mordant Music Official
Mordant Music At Myspace
Bizarre And Beautiful: Mordant Music - Jonny MUGWUMP - The Quietus
Mordant Music – Picking O’er The Bones Review By James via The Sonic Minefield
Shackleton Artist Page via Resident Advisor
Shackleton Interview By Mateusz MONDALSKI via Line Out
Shackleton / Skull Disco Üzerine - dR.Warp - Deuss Ex Machina
Miles Official Stream via Modern Love Soundcloud Page
Miles Whittaker Of Demdike Stare To Release New Solo EP - Patric FALLON - XLR8R
Miles - Facets EP Review By Manuel ABREU via The Silver Tongue
Nguzunguzu Official
Nguzunguzu At Myspace 
Nguzunguzu: Podcast #205 via XLR8R
Sven Kacirek Official
Sven Kacirek - The Kenya Reworks Informative via Pingipung
Sven Kacirek - The Kenya Sessions Album Critic By Trimtab via Tiny Mix Tapes
Ayshay Official
Ayshay Artist Page via Soundcloud
Ayshay Muslim Trance Mix For DisMagazine
Children Of War: Kuwait By Fatima Al QADIRI & Khalid Al GHARABALLI via Bidoun

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Shepard Fairey By annar_50
annar_50's Flickr Page

>>>>>Poemé
İnce Bir Sızıyla Uyanıyorum - Ender SARIYATI

Gidelim.
bizi çağıran gündüze
dağları, denizleri,
ve bir heybeyi ceket yaparak,
Gidelim.

O anamdı, ip eğirmesini bilirdi.
bir merakı yenemeyerek, sinemalarda
geçen güz öldü.
sırtında,
Pirinçlerin ve pancarların suladığı bir kol

Neler düşündürdü bunca yıl
bir ezikliği alıp içimden
neler düşündürdü
Kılıfından çıkan bir geceyi susturan
ferman.

artık büyüdüm.
işte geçiyorum,
tütün mağazalarının açtığı devirden
elimde iş bulma ilanları
Üzümcüler,
Yemişçiler.
Fabrikatörlerden dev bir soluğu yırtarak
geçiyorum.
yıllarca penceremi örten o büyük karları.

işte geçiyorum,
yüreğimdeki korkuyu yırtarak
elimde ahlat ve ardıçlardan bir silah
yüksek bir tepeden doyarak
elimde sigaram,
Bir gün keyifle çekeceğim,

ölümün çizdiği gül resimlerinden
gövdem.
Bunca yılın çakısıyla vurduğu
Göz yaşlarımdan bir ırmağı,
akıtarak avuçlarıma
ağladığımı, ama niçin
kimse sormadı...
sevincim defnedilmesi güç bir ölü

işte geçiyorum
korkuyu bir ter yaparak avuçlarıma
dağları ve denizleri
göğü dolduran sesimle
varım.

yüreğimde ince bir sızı
ölüm sancılı anam
Sevinçten bir tülbentle sarıyor yaramı
     VARIM......

Kaynakça

No comments: