Sunday, March 18, 2012

Deuss Ex Machina # 392 - an unexciting truth may be eclipsed by a thrilling lie

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_392_--_an unexciting truth may be eclipsed by a thrilling lie

12 Mart 2012 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Geskia!-Lampland (Dynamophone Records)
>2<-Geskia!-Nerori (Dynamophone Records)
>3<-Ryan Teague-Cascades (Village Green)
>4<-Ryan Teague-Shadow Play (Village Green)
>5<-Reigns-Over Tone Gulley (Monotreme Records)
>6<-Reigns-Plainsong (Monotreme Records)
>7<-Kammerflimmer Kollektief-A Different Carmic Thermal (Staubgold)
>8<-Kammerflimmer Kollektief-Coricidin Boogie (Staubgold)
>9<-Boy Friend-The Lair (Hell, Yes!)
>10<-Boy Friend-Bad Dreams (Hell, Yes!)
>11<-Blouse-They Always Fly Away (Captured Tracks)
>12<-Blouse-Ghost Dream (Captured Tracks)
>13<-Cengâver-Desu Noto (Music For Non-Musicians)
>14<-I'mpty-Never Be A Good Man (Music For Non-Musicians)

an unexciting truth may be eclipsed by a thrilling lie - aldous huxley
                                          (392)

Düşündükçe vardır insan, düşlerine sahip çıktıkça, söze sese ve hayata karışabildikçe, mümkünatsız olarak resmedilenlere, dayatılanlara karşı varlığını muhafaza ededildikçe karşı durdukça vardır insan her dem anıldığı üzere, alıntılandığı şekliyle, olması gereken haliyle beraber bir bütünlük içerisinde. Durmaksızın aynı teranelerin, bir örnek pejmürdeliklerin atfedişlerin, vehametlerin can alıcı keşiflermiş gibi cilalanmış tüm önermeleriyle kapsamı altına almaya gayret ettiği cümleten cinnet vatan haleti ruhiyesinin yanında belki de hala buralarda olunabilmesini, kalınabilmesinin teminatı olan düşünselliktir değinmek istediğimiz. Her söz her alıntı, ilintilenen her kelam muğlak doğruların mutlak olarak nakledilmeye gayretkeş olunduğu, gösterim süresi dahilinde hep aynı söyleme sahip çıkılan ötekileştirme aygıtının, propaganda aracına ev sahipliği yapan kitlesel iletişim araçlarından yansıyanların  hemen tümünden nakledilenlerin, paylaşılanların bizahati düşünselliğe ket vurmak, korkuyu yükseltmek ve makus kader, bir alınyazısı gibi gösterilme çabasından yola çıkılarak kotarmaya gayret ettiği nefret söyleminin en mazbutundan en saklanamazına kadar bir silsile halinde sunumlandırılması karşısında insana kalan tek saha olan düşünsellik.

Düşündükçe bir şeyler söz konusu edildiğinde nasıl da aniden rengini değiştirdiği, havayı tersine çevirdiği, günü ve gündemi alt üst ettiği bu kadar açık ve seçikken hala erkin tahakkümü altında bir ulaşılmaz olarak resmedilmeye gayretkeş olunan düşünsellik. Korkular küçüklüğümüzden bu yana türlü çeşit unsurlarla, yönlendirmelerle hayatlarımızı şekillendirdi, hayatlarımıza dahil edildi. Önce hııım cız elleme yanarsınlar!, hemen akabinden dediğimi yapmazsan hah işte şuradaki öcüler ham yaparlar, konuştuğuma riayet etmezsen kötü amcalara, ablalalara teslim ederimler, okula başlandığında öğretmeninden, hademesine herkesten çekinilmesi gerekliymişçe bu vurgunun altını doldurmak istercesine sahibine itaat göster yoksa fena yaparımlar ve daha niceleriyle bir yandan suskunlaştırmayı normal, hayata koyulmayı anormal bir yetenekmiş, bir çabaymış gibi nüksediş ve aksettirişlerle donatılan bir seyrüseferimiz hasıl oldu, olduruldu. Düşünmektense, deneyip yanılarak ama kendi kararlarıyla ayakta kalmaktansa, yol almaktansa illa billa korkularına teslim olacak, korktulduğu şeyleri sorgulamadan çekinmeden yoluna devam etmesini değil tam tersine iyice köşeye sıkışmasını tavsiye eden bir gündeliklik bugünlere ulaşmamızı sağladı.

Her dem başkaca fikriyatın, söz erimlerinin insanım diyeni ne kadar geliştirebileceği üzerine analizler, yorumlar vesair terennümler ortaya çıkarken, yayınlanırken müesses nizam içerisinde tek kol aralığında hizada durmanın elzemliğinden dem vuruldu. Her hizaya çekiliş bir noksanlığı, bir eksiği daha bilinir kılsa da, ucundan kıyısından bazı şeylere ayılsa da, anlaşılsa da nasıl olsa bu da geçicidir diyerek yola devam etme seçeneği bu ileri demokrasi güncesinin, her anından yansımakta olan baskıcılığın nasıl bir rotada, süzgeçten geçirilerek hayata monte edildiğini anlamandıracaktır. Görmek bir yana, anlamak diğer yana kafasını kuma gömmeyi bile isteye yapmak nasıl bir algının en doğal sınırları olarak değerlendirilebilir ki? Nasıl bir algılatma biçemidir ki sustukça daha da suskunlaşmanın bu ender görülen hiddet, felaket ve fecaat diliyle oluşturulan vurdulu kırdılı güncellikte yaralanmayı en az hasarla atlatmaya yol vereceğinden bahis açılabilir ki, ileri sürülebilir ki nasıl? İçişleri bakanının demeçlerinde yer edinen hakaretamizliğin, her fırsatta dile getirdiği şoven yaklaşımların bir örnekleşmiş, taş kalıp yeknesak makam nefreti hicaz vurgularına sahip çıkan sıfat olarak sosyal bilimci ünvanını taşıyan akamediyadan isimlerden, bir münferit iki münferit ama mütemadiyen münferit bir çıkarsama olarak sokaklardan ellerinde sopalarla insan avlamaya çıkmış insanlığını çoktan askıya asmış karakterlere kadar, ne var canım onlar da kutlamasınlar cık cık cık diye böbürlenmelerin her dem üstünlük kurabilmek için hazır fırsat bu fırsat devreye girdiği bu cenahta gün yüzü nerededir, gün yüzü neresindedir bu kadar ağır kasvetin içerisinde?

Ağırlaştırılmış gıybetlerin katarında durmaksızın eklentilenen her yeni dönemeç muasır medeniyetler eşiğinde bir seviye atlayabilmemizi değil tam tersine o sathın daha da uzağına çakılı kalmamızı resmeder. Bugün x'e yarın y'ye ertesi gün de z'ye demediğini, yapmadığını koymayanlar, düşünselliğini, ifadelendirip ses vermesini müdanasız, mübalağasız engelleyenlerin yarın sesleri kısıldığında kendilerinin yanlarında duracak kimselerin bırakılmamasıdır sorunun tam karşılığı. Düşünselik sathını iğfal ederken korkuyu her dem diri tutarken mütemadiyen aynı sözlerle kansızlar, vatan hainleri, yakıp yıkanlar, vandallar, terer yardakçıları vesaire uzayıp giden bir zincirleme yaftalama çabasının ta kendisi korkunç değil midir, hala değil midir nedir, nicedir? İki arada bir derede korkuyu yüceltme gayretkeşliği her edim ve karşılaşmada yine yeni yeniden muhafaza edilmeye çalışılan aynı otorkatik, aynı didaktik, aynı kasvetli hiddetin birbirine benzeyen söyleminin hangimize ne faydası dokunacaktır. İkrar edilip durulan bu nefreti yüceltmenin hangi birimiz için çok daha anlamlı, manidar bir geleceğin yolunu tanımlandırabileceği söz konusu edilebilir. Quo Vadis?....

Bilindik sözcükler, işitildik kelamların yanında filizlenmeye devam eden, gösterimi süren bu faşizan algının normalleştirilmesi süreci daha çok su kaldırır denilerek nereye kadar içimizde, yaşadığımız bu sahanlığın dört yanını zapturapt altında tutacaktır. Sorgulamaksızın, her durumda herşeye eyvallah çeke çeke, sineye çekmeyi matah bir şey saya saya, bunu bellete bellete bundan nemalana nemalana, gösterilmesi gerekli olanı her durumda aman haaa başımıza bir şey gelmesin diye özenle bezenle saklaya saklaya, ayağımızın dibine kadar gelmiş olan nefretin başımıza açacaklarını mevzû bahis etmektense daimi bir biçimde bütünü savsaklaya savsaklaya gözün önüne çıkan resim daha nereye kadar saklanacaktır. Saklı tutulacaktır. Örselemeye devam eden bu nefret eriminin karşımıza çıkarttığı kırılmanın müsebbiplerinden hesap sorulması için daha ne için beklemedeyiz, neyi beklemeliyiz!... Şekil değiştirilirken, demokrasi dediğimizin içeriği tamamen örselenip bambaşka bir şeye dönüştürülürken, bu bağın meyvesi falan olmadığımız her bulunmuş olan fırsat çatısı altında, ama sözle, ama sopayla, ama gazla, ama hiddetle varlığını korumayı sürdürürken düşünmek, Rachel Corrie gibi; zulüm bizdense, ben bizden değilim diyebilmek bir gerekliliktir, ta kendisi bütün bu meram sahanlığının ezcümlesidir.

Zamanın geçer akçeleri arasında motif motif örgülenen, bağ bağ dökümlenen, iliştirildiği yüzeyin olguları ters yüz etmesinin yanında neredeyse içinden çıkılmaz bir kör labirent haline evirip çeviren, muştulanan, sıfatlanan sufle edilen her demecin ötesinde berisinde raks ettirilen nefret söyleminin ta kendisi günün itinayla bütünleştiğimiz karamsar havasının bir tamamlayıcısı olmayı başarır, başarandır. Elbirliğiyle kah üstünkörü kah her şeyi bilirim olaylara hakimim bakış açısıyla beraber, hiddetin dozunun hiç azalmadığı, korunun ateşinin bir an olsun soğumadığı bir vehamet vesikasının ve tepkimesinin tam karşılığıdır. Karşılığına oturtulandır. Bir fazla kurcalamayın elinizde patlayacak saatli bombadır, bir adı doğru düzgün konulamayan, ifade, söz söyleyebilme hürriyetinin esas muhataplarına her nasılsa bir türlü denk gelmeyen anlayışlı olma haline karşılık olarak iliştirilen bir edimdir. Bir yarınlar için daha fazla ümitsiz kalmanın müsebbibi haline indirgetilendir, bir olağan rutinlerimizin ayrışmaz bir parçası halinde sineye çekilmesi farz kılınandır. Hasılı kelam noksansız bir şekilde güncellikte, işte bu mabatta varlığını muhafaza ettirendir.

Ulaştığımız işte bu medeniyet seviyesinde bazen olmasından, oldurulmasından ciddi ciddi hicap duyulasıdır kimilerince sığınılacak bir liman olarak resmedilse de biçiminin getirdikleriyle beraber daha büyük felaketlerin yolunu hazırlayandır. Kesintisiz bir biçimden diğerine dönüştürülürken, nakledilirken belki de en az zarar gören, en çok üzerine titrenilen nefretin kendisiyle yüzleşme şansı hep bir sonraya ertelenebildiği için gün bugündür söyleminin, çabasının karşılığını bir türlü bulamadığı teşebbüsün, hamle edebilmenin, hep bir taşa tökezletildiği, sendeletildiği, setlerin tanımlandırıldığı, sahneyi donattığı, zaman aşımlarına denk düşürdüğü, adaleti kaf dağının ardına sakladığı, yürütmenin yargıyla tek kale maça çıkabilme rahatlığına nail ettirdiği, her durumda olumsuz olanın değil de müsammaha gösterilmiş olanın kendisine uygun bulunan müşkülpesent, pejmürde bir buyur ediciliğin konukseverliğin sahnelenebildiği bir sahanlıktır. Nefret kendinden gayrı olan her bir ötekisine karşı bir koz olarak kullanılmaya devam edildiği müddetçe, bir baskı unsuru olarak önemsendikçe sadece bir sahanlık olmaktan da öteye ulaşabilen, değiştiği, geliştiği, söz konusu edildiğinde mangalda kül bırakılmayan devletlu aygıtının ayrışmaz bir parçası olacaktır.

Devletlunun kullanmaktan gocunmadığı, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan günlerde!, beton millet sakarya'nın harcını daha ızdıraplı kılabilmek için kullanacağı bir araç olacaktır. Yüzde yüz doğal karıştırıcı. Niteliksel ayrıştırmaların, üstünlük sağlayabilmek adına olur olmaz tevatürlerin zincirleme bir deneyimlemeye, gerçekliğe doğru evrilmesi sürecinde nefret istisnasız vurgulamalarıyla, yapılıp edilegelenleriyle, olmasına müsammaha gösterilen fecaatleriyle, bitmek tükenmek bilmez, anlayışsız olma halinin devamlılığıyla, inat ve sırarla hep bir boyunduruk altında tutma edimiyle beraber iş bu karıştırıcının varlığını muhafaza edebilmesini sağlamaktadır. Muhafaza ettirilen değer yargıları, öncelik ve duyarlılıklar diye kısadan kestirilip aydın havasına bağlantılanan şeylerin birer trajikomik şakadan mürekkep olmadığı tam tersine kıyam, kırım, tehcir ve tahakkümlerle oluşturulan yaşanılmaz bir korku ülkesi yaratabilmenin sacayaklarından birisi olduğunun altı kalınca çizilmelidir. Burası belirgindir. Sorun varlığını, dava dünyalığını, hak ve adalet arayışı konumlandırmasını, mütemadiyen tahrifatlarla, hile hurdayla dönüştürülmeye devam edilirken erk-muktedir-iktidarca münferit olarak adledilemeyecek tek şey nefret söyleminin kendisidir.

Ama kapalı tümceler, betimlemeler, ama baş vezir gibi avaz avaz birilerine mesaj verme, emirlerine riayet etme göstergesi olarak canhıraş, bağrış çağrışlarla beraber oluşturulan, kotarılan, denkleştirilen nefret-i hicaz makamından vurgulamalar, hedef göstermeler, hadlerini bildirme çabaları bu sahanlığın havasını griden, kapakaraya bir o yana bir bu yana sallayıp durmaktadır. Ortaya çıkan esas resim pek görmeyi kabul etmeseler de hicap duyulası bir vesikadır. Ortaya çıkan resim ızdırabın ambalajın, makamının, vurgusunun değiştirilip yeniden sunumlandırılmasıdır. Öteki belirleyebilme seçeneklerinin her dem bolluğunu göz önünde bulundurduğumuzda içimizdeki hain arama çalışmalarının, ifşaatlarının gerekirse had bildirmelerin eski tas eski hamam aynen sürdürülegeldiğini pekiştirmektedir. Ortaya çıkan resim dün otuz beş canını diri diri yakabilme, otuz dört insanı neredeyse göstere göstere katletme, on dört insanı üç kuruş tasarruf adına diri diri toprağa gömme, pundu bulundu mu dakika sekmeksizin linç olgusunu depremzede işçilerin üzerinde uygulayabilme, vd. ile topyekün bir şiddet halinin, devletlu eliyle kotarılan nefret söyleminin, dokuz sütuna at kafadan hedef göster sonra sıyrıl manşetlemelerle anaakım basın mecrasının biat etmişlerince yapılan edilen işbirlikleriyle daha korkunç olanı, daha mülayim gösterme sebatkarlığı ve şevkiyle beraber karamsarlığı daimi kılan bir sonuca ulaşırız. Karanlığı olağan olarak resmetmeye tüm benlikleriyle olur verenlerin yüzleşme, açılım, toplumsal birlik ve bütünlük bahislerinin birer masaldan ibaret, esas kıyımı gözlerden ırak tutabilmek adına vazgeçilmez bir perdeleme unsuru olarak ele aldıklarını okuyabilmek de mümkündür.

Mümkünatsızlığı, bu kadarı da fazla artık denilen her şeyin ne kadar ivedi bir biçimde normalleştirilme süreci içerisine eklentilendiği gözucuyla takip edildiğinde sanırız demek istediklerimiz, hasbıhal etmeye gayretkeş olduklarımız çok daha net aynalanacak, anlaşılacaktır. Münzevi bir bakışımın, oldu da bitti maşallah bakışımının, daraltım diretim ve tahakkümden ötesine müsammaha göstermediği, göstermeyeceği hasılı kelam ortada. Boyunduruk, tahrifat ve yıkım birbirlerinin hep peşisıra takip eden bir üçlemedir. Her üç olgunun harcını daha sert kılan ise eklentilenen nefret ediminin zıvanadan çıkmış, dillendirilmeye başlamış olan küçük tefek terennüm beyanat ve vecizlerin itinalı bir biçimde harca dahil edilmesidir. Hemen hemen her şeyi yasaklayarak, üzerlerini örtebilmek için kılıflar uydurarak, sindirmek için ama kapalı ama açık tehditleri dillendirerek, korkuları diri tutarak, kindarlığın gayet de normal bir refleks olduğu vurgusuna sahip çıkarak, aynı bağın meyvesiyiz şusuyuz busuyuz ama işte, münferitlerin gazabına geldiğinizde böylesi bir durumla karşılaştığınızda yanınızda değiliz, olmayacak elimizi değil copumuzu, gazımızı, kurşunlarımızı bulacaksınız.

Elimiz kapalı, gözümüz kör, vicdanımız taş, suretlerimiz kayıptır yollu sonuçtur bu kara parçasında hayatı zehir zemberek kılmakta olan. Hayatı zemheri ayazlarında ulu orta dımdızlak bir başına terk edilmişken, bunca yaralanmaya korunaksız terk edilmişken, soluk aldığımız her saniye insana sorgulamak düşer. İnsani olanı bunca heder ettikten sonra geriye ne kalır ki. İpleri birilerinin elinde nereye çekilirse oraya giden kimliksiz personalar haline dönüşümün hızlılığı arttırılmışken. Havası, suyu toprağı, bunca zehirlenmiş, zehir akıtılmışken zehirden medet umulmasından vazgeçilmemişken, zehirlendiğimizin ayırdına varılamamışken şimdi düşünme vaktidir. Düşünme aralığıdır bunca ağır felaketin hayatlarımıza pattadanak ediverdiklerinin sonucunda belirsiz bir süre boyunca karanlığın daimliği tesis edilmişken kaabustan uyanmanın vaktidir. Tutturabildiğini yandaş, yoldaş, terörist, işbirlikçi, hain bir dolu sıfatla anar hale gelmenin, ilintileme gayretinin nefretinin varlığını muhafaza edeceği afakidir. Bu bilincin getireceği demokrasi bırakınız ilerisi gerisini tesis edildiği varsayımlanan tüm olumlu edimleri pare pare çiğneyeceği ve geçersiz kılacağı ortadadır. a4 pencereden yansıyan hayat akışının teferruatlarından arındırılmış özeti budur, sonucu budur. Bu ağır perdeleme çabasında bile görünen köy için kılavuzu bekleyeduranlara önemle duyurulur...   

>>>>>Bildirgeç
Var Olmayan Kuyular - Bülent USTA*

Yıllar evvel “Kitap-lık” dergisinde “Hepimizi Öldürecekler” adında bir öyküm yayımlanmıştı. Bugün de “Hepimizi Tutuklayacaklar” adlı bir roman yazasım var. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tahliyesi, her ne kadar sevindirici bir gelişme olsa da, düşünceleri yüzünden tutuklananlarla cezaevleri öyle bir doluluk oranına ulaştı ki, vaziyet askeri darbe günlerini aratmıyor neredeyse.

Artık Ahmet Şık dışarı çıktığına göre, biz şimdi kendi tutuklanma sürecimizi konuşabiliriz rahatlıkla. Çünkü hepimizin tutuklanması an meselesi, hatta tutuklanmadan bile tutuklanmış olma ihtimalimiz yüksek. Nasıl mı?

Öncelikle, ister devleti tutkulu bir biçimde savunun, ister onu kıyasıya eleştirin, devletin sizi umursamayacağını anlamanız gerek. Vatandaşlar, devlete hizmet ederlerse ruhlarıyla, isyan ederlerse canlarıyla vatandaş olmanın bedelini fazlasıyla öderler. Hatta hizmet edenler, savaşlarda ya da çalışma hayatında olduğu gibi, bazen ruhlarıyla birlikte canlarını da feda ederler ama yine de devletin onları umursadığını görmeyiz. Uludere Katliamı’nda olduğu gibi en fazla tazminat vermeye çalışırlar ya da çocuğunuz savaşta ölünce, bir maaş bağlanır ve unutulur gider. Gazi olayları ya da Sivas Katliamı’yla ilgili davaların zaman aşımına uğratılması, devletin vatandaşlarını ne kadar umursadığının en canlı kanıtları aslında.

Geçen Pazar, Esenyurt’ta 12 inşaat işçisi, kaldıkları çadırlarda yanarak can verdiler. Gazeteler, televizyonlar onların yangın yüzünden öldüğünü söyledi, ama işçilerin can güvenliğini sağlamanın maaliyeti, canlarından daha değerli olduğu için, gerçekte kâr etmek isteyen şirketler yüzünden öldürülmüşlerdi. Tersanelerde ya da madenlerde de yüzlerce işçi, göz göre göre benzer cinayetlere kurban edildi bugüne kadar? Devlete ya da çalıştıkları şirketlere hizmet eden bu işçilerin ölümü, siyasi değil adli bir mesele olarak kayda alınarak umursamazlığa terk edildiği sürece, işçi ölümlerinin de arkası kesilmeyecek...

Beni düşündüren, devletin umursamadığı halkın ne zaman ve nasıl kendi kendisini umursayacak noktaya geleceği? Yargı Derneği eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin’in Express dergisindeki yazısında itham ettiği gibi, bu umursamazlığın nedeni olarak, entelijansiyamızın politik hakikat arayışından vazgeçip özgüvenden yoksun bir ruh hali içinde egemen siyasetin oyuncağı haline gelmesinin de bir payı var mıdır? Bu sorunun çeşitli şekillerde sorulduğuna tanık oluyoruz bugünlerde.

Eskiden entelektüellerin halkı daha çok umursadığını, ürettikleri çalışmalardan ve toplumsal hareketler içindeki konumlanışlarından biliyoruz. Ama sanırım, halk onları yeterince umursamadığı için, 80 darbesinden sonra artan bir ivmeyle entelektüellerin bir kısmı köşesine çekildi, bir kısmı da, halktan çok devleti umursayan bir ruh haline bürünerek kendi kendine ihanet etme pahasına devletin ya da şirketlerin akıl hocalığına soyundu. Elbette Büşra Hoca gibi entelektüeller, bu sürece dahil olmadılar ama, onlar da akademilerden ve medyadan teker teker temizleniyorlar.

Halktan ve kendilerinden umudunu kesen entelektüellerin karşısında iki seçenek vardı: Ya askeri, ya da sivil darbe. Ordunun karşısında hükümeti destekleyen entelektüellerin yaşadığı zafer sarhoşluğu, egemen siyasete dahil olmalarını kolaylaştırdı ve entelijansiyamızın yaşadığı kriz de iyice derinleşmiş oldu. Hükümet üyelerinden bile daha hararetli bir biçimde uygulanan politikaları savunacak kadar ya da muhalif entelektüellere karşı medyada linç ayinleri gerçekleştirecek kadar, entelijansiyanın bu denli zıvanadan çıktığına tanık olunmamıştır herhalde. Zaten asıl şaşkınlık yaratan da bu hınç... Onların hıncını besleyen şey de, kendi kendilerine ihanet ederek iktidarların tutsağı haline getiren kendilik nefreti aslında. Arno Gruen, “Normalliğin Deliliği” kitabında, kendilik nefretinin insanı nasıl artan bir iktidar hırsıyla deliliğe doğru yönelttiğini tahlil etmişti.

Roberto Bolano’nun Pegasus Yayınları’ndan çıkan “2666” adlı romanını okuyorum bu aralar. Bolano, romanın bir yerinde Meksika’daki gölgesini kaybeden entelektüellerden bahsediyor. Devletin onları umursamaz görünüp sessizce gözetlediğinden ve işe yaramaz bu yazarlar ordusunu nasıl kullandığından bahsederken şöyle yazmış: “Onları şeytan çıkarmakta kullanır, ulusun havasını değiştirir veya en azından değiştirmeye çalışır. Kimsenin var olup olmadığına kesin olarak emin olamadığı kuyuya taş atar.”

Etrafımız, var olup olmadığından emin olamadığımız kuyularla çevrilmiş durumda. Taş atacak çok kuyu ve taş atmaya hevesli çok fazla kişi var. Gündem yoğunluğu ve hızını bu kuyulara atılan taşlara borçluyuz bir bakıma. “Var olmayan kuyular”ın, içine taş atanların gölgelerini boğup yutma özelliği yüzünden, entelektüellerimizin gölgeleri de hızla kayboluyor. Tutuklu olmak için cezaevine girmenize gerek yok. Üstelik Ahmet Şık örneğinde olduğu gibi, bir gün cezaevinden çıkma durumunuz da olabilir. Ama gölgelerin toplanıp atıldığı iktidar kuyularından bir daha çıkılabildiği görülmemiştir.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Kelam sıklıkla dile getirilenlerin kuru kuruya tekrarından ibaret değildir, hemen hiç de öyle olmamıştır. Bülent USTA'nın imzasıyla Birgün Gazetesi'nde yayınlanmış olan "Var Olmayan Kuyular" başlıklı makale hem değinmeye çalıştıklarımızı pekiştiren, hem de derinlemesine kurgusuyla gündelik koşuşturmaca içerisinde vakıf olmadıklarımıza dair yetkin cümleleriyle önemli bir okuma parçasını oluşturuyor. Bülent USTA'nın ve Birgün Gazetesi'nin anlayışlarına binaen sayfalarımıza iliştiriyoruz...

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #389 (20.02.2012)
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Tutuklu Gazete - Sendika.org
Kişilerin Gözaltında Kayıptan Korunmalarıyla İlgili Uluslararası Sözleşme - İnsan Hakları Derneği
'Müge Vicdanımızdır, Tanıyoruz, Tanığıyız!' - Emek Dünyası
Var Olmayan Kuyular - Bülent USTA - Birgün
Kürt Gitti, Sorun Bitti: Nüremberg'den Emet'e Emekçi, Yurttaş ve Irkçı - Ali TOPUZ - Radikal
Sivas Katliamı Davasında Zamanaşımı Kararı Toplumun Vicdanında Nasıl Bir Gedik Açmıştır? - Mithat SANCAR - Açık Radyo
"Ama"lı İnsanlık Suçu Olur Mu? - Işıl CİNMEN - Bianet
'Kindar Gençlik'ten Katliam Savunması - Sendika.org
Yakan, Yakılan… - Medya Gül ORHAN - Jiyan
İnsanlık Suçunda Zaman Aşımı Olmaz! - İhsan ÇARALAN - Evrensel
Erdoğan: DHKP-C, TİKKO, Hizbullah Da Zamanaşımı Aldı - Bianet
Yalan ve AKP - Tunç TOKER - Nüve
Tek Tip İnsan Yetiştirmek - Oya BAYDAR - T24
Ankara'daki Firavunlara Sesleniyorum - Mahmut ALINAK - Rojeva Kurdistanê
Cejna Newroz Piroz Be! - İshak KARAKAŞ - Özgür Gündem
DEMİRTAŞ: Seçmeli Dersi Kabul Etmeyeceğiz - Jiyan
Bir De Adaleti Deneseniz! - Umur TALU - Habertürk
Rakel DİNK: Bir Gün Hepimiz Adalet Yerini Buldu Diyebilecek Miyiz - Agos
AİHM - Dink Kararı Uyarınca Yapılması Gerekenler - Nor Zartonk
'Cinayette Başka Biri Daha Var' - Akşam
19 Ocakta Beraber Yürüyebilecek Miyiz - Orhan MİROĞLU - Düzce Yerel Haber - Taraf
Ermeni Davaları Uludere ve UCM - Orhan Kemal CENGİZ - Radikal
AİHM: Türkiye Son 52 Yılın İhlal Şampiyonu - Jiyan
Eren Özel Cinayeti Aydınlanıyor - ANF
Yeni Tip İktidar Yumuşakçaları - Ezgi KÖKSAL - Emek Dünyası
İktidardan Kurtulmak - Cüneyt UZUNLAR - Açık Koyu
Dindar Nesil Gerçekte Kimin Hayali ve Neyin Garantisi? - Kılıçsız - Nüve
Uğur, Ceylan, Roboskî û Pozanti - Kamer SÖYLEMEZ - Yeni Özgür Politika
Şıracı... Uğur... Newroz... - Mustafa YALÇINER - Özgür Gündem
Oyunbozan Bir Oyun - Welat AY - Radikal 2
Zulüm Bizdense Ben Değilim - Ayhan BİLGEN - Evrensel
9 İlde 135 Gözaltı - Ywni Özgür Politika
“Onur Davası”nı Hamzaoğlu Kazandı - Sol Defter
N.Ç. Davasında Da Zaman Aşımı Riski!
90'lı Yıllarda Kürt Göçü - A. Murat EREN - BiaMag
Erdoğan’a Hoşgörü Ödülü Mü? - Can DÜNDAR - Milliyet
AKP’nin Kürt Kördüğümü - Ragıp DURAN - Tiroj - Köxüz
Dersim 38 ve Hukuk! - Barış YILDIRIM - Radikal 2
Yoktan Varedilen Vatan - Ferhat KENTEL - Düzce Yerel Haber - Taraf
T.C’avüz - Reşîd BALLIKAYA - Rojeva Kurdistanê
Her Katil Cinayet İşlediği Yere Geri Döner! - Kenan KAPLAN - Jiyan
Roboski Mektupları - Bianet
Dokunan Da Dokunmayan Da Yanıyor - Yücel SARPDERE - Evrensel
FINKEL: ‘Şık’ın Gülen Cemaatini Eleştirme Hakkını Savunmalıydık’ - Gökhan TAN - Marko Paşa - Habervesaire
'Normalleşme' - 'Arınma' - Ergin YILDIZOĞLU - Sendika.org
Diğer Tutuklu Gazetecileri Hatırlayan Var Mı? - M. Serdar KORUCU - Demokrat Haber
80'ine Merdiven Dayamış İki Sürgün Gazeteciden Mektup Var!.. - T24
Dersim'den Adalı'ya Kırmızı Kart - Etkin Haber Ajansı
Başkalarının Savaşında Ölmek! - Sarphan UZUNOĞLU - Jiyan
Putin’e Satılmış Sanatçılar - Boris KAGARLITSKY - Moscow Times / Gerçeğin Günlüğü
Yalanın Mumu Söndü Ortalık Aydınlandı! - Birleşik Metal-İş - Sol Defter


Geskia! Artist Page via Facebook
Geskia! Informative via Dynamophone Records
Geskia! Introducing... By Will WLIZLO via Reviler
Ryan Teague Official
Ryan Teague - Field Drawings Album Critic By David SHEPPARD via BBC Music
Ryan Teague Exclusive via Fluid Radio
Reigns Official
Reigns Artist Page via Myspace
Reigns - The Widow Blades Album Critic By Peter WOODBURN via Redefine
Kammerflimmer Kollektief Official
Kammerflimmer Kollektief - Teufelskamin Album Critic By Jack CHUTER via ATTN:Magazine
Kammerflimmer Kollektief Informative via Staubgold
Boy Friend Official
Boy Friend Informative via Hell, Yes!
Boy Friend - Egyptian Wrinkle By Duncan COOPER via Fader
Blouse Official  
Blouse Informative via Captured Tracks
Blouse - Blouse Album Critic Lindsay ZOLADZ via Pitchfork
I'mpty Resmi Twitter Sayfası
Cengâver - Desu Noto By Killuminakoyiyim
Music For Non-Musicians Facebook Sayfası

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromosMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Sinmiş Korku By UtopyAda // UtopyAda's Flickr Page

>>>>>Poemé
Çadır Kuşağı - Salim JABRAN

İstersem gülümserim,
kolay ne var bundan.
Ama karanlığı kalacak gözlerimde
mezar çiçeklerinin,
bir yaşlı selvinin karanlığı kalacak,
alt üst olmuş yurdumun köylerinde,
acı sessizlikle kuşatılmış yurdumun köylerinde,
yıkıntılar arasında güçbelâ ayakta duran
bir yaşlı selvinin.

Hangi halkı parçalamıştır tarih,
parçaladığı kadar benim halkımı?
Halkım benim oldu toprağımdan,
saçıldı dört bir yana halkım benim.
Daldı yurdum uykuya
iççekişleri arasında ufkun.
Bense burdayım,
gözlerim kapkara, zifir gibi,
çadırların karanlığını taşır gözlerim.
Çocuk dudakları değil bu dudaklar artık,
analarını çağıran dudaklar değil,
döndüler kuru bir ekmeğe,
çağırmazlar hiç kimseyi.

Siz orda barıştan dem vurun hâlâ,
ben burda durayım köksüz.
Ben burda boşluğa asılmış bir tavan.
Çadırlarda büyüyen bir kuşağım ben,
ben, çadırlarda çoğalan.
Bir daha kulak verin,
bir daha dinleyin beni:
Büyüyen ve çoğalan bir kuşağım
ben kara çadırlarda.
Kalsın sizin ekmeğiniz sofranızda.
Uyuyayım ben burda aç ve susuz.

Ama tarih dört açsın gözünü
bizim çadır kuşağına.

Türkçesi: A. KADİR - Afşar TİMUÇİN
Kaynakça: Şiir

No comments: