Sunday, February 03, 2013

Deuss Ex Machina # 435 - dække vinduet og væggen


Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_435_--_dække vinduet og væggen

28 Ocak 2013 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
xa. Grouper - STS (Kranky)
xb. Grouper - Being Her Shadow (Kranky)
zx. Robin Guthrie & Harold Budd - How Distant Your Heart (Darla Records)
zc. Robin Guthrie & Harold Budd - Seven Thousand Sunny Years (Darla Records)
nh. Autistici - Edge Over Millstone View (Hibernate)
nj. Autistici - Mam Tor Soarers' Workshop (Hibernate)
xo. Banabila & Machinefabriek - Dead Air (Self Released)
xx. Banabila & Machinefabriek - Slow Wave II (Self Released)
wi. Ethernet - Monarch (Kranky)
qi. Ethernet - Dodecahedron (Kranky)

dække vinduet og væggen
(435)

cümlelerin kullanım miadının giderek dolmaya başladığı, ne söylemeye çalışırsak çalışalım, çetefilli olanların üzerinde zerrece düşünmeye tenezzül dahil edilmediği, her şeyin bir biçimde oldu bittiye denk getirildiği zaman mevhumunda korunaksızlığın böylesi görünür kılındığı bir yerde varsıllığımızı, varolmamızı, düşündüğümüzü yineleyip ikrar etmenin ötesinde eğlensin çocuklar gibi kadük bir yaklaşımın sahiplenildiği günler sahanlığındayız. her anlamlandırmaya çalışılan müştemilatın ortak sorunu olsa da kah yeri değil, kah şimdi bir bu eksikti, kah yine geldiler veyahutta hiç eksik olmadılar ki benzersiz fasitdairesinde durmaksızın bir biçimde sayıklanan, koruma kalkanlarının devreye alındığı bir ülke profili karşımıza çıkartılmaktadır. o profilin içerisinde yetmiş üç millet yaşıyor olsa da yetmiş üç farklı sesleniş söz konusuyken bile varsa yoksa tekçe bir anlayışın, tekil düşüncenin sorgulamalardan mutlak azade bir aradalığı savunulur söylenir hep böyledir. dile getirilir ve ete kemiğe büründürülür. dedik ya uzun cümlelerin devri nispeten kapanmıştır diye burada yazdıklarımız da dahil olmak üzere bizahati o mesenetsizce yaklaşılan, tereddütle buluşulan cümleler bütün bu sahmanlığın görünmeyenlerinden, anlaşılmayanlardandır her nedense..

her nedense bilinmesi farz olanları belirli bir sınır / çizgi / yönetem içerisinde-dahilinde değinerek, örnekleyerek anlaşılır kılmaya namzet olmak halen çok uzak bir ihtimaldir. bizahati bölücülüktür, kırmızı çizgilerin aşılmasıdır her durum ve şart altında. olağanlaştırılan, münferit olarak değer kazandırılmış ne de olsa uğraşıp didineni belirli ayrıkotları olarak savlanan, addedilen insanlığın esas problemleri üzerinde biz küçük insanların tasavvurlarının düşüncelerinin, yönlendirme gayretlerinin pek bir alıcısı yoktur. olmamalıdır da değil mi entelijansiyam, entelijansiyam muktedirin dümen suyunda ilerleyenim, közde muhalifim. en gözde seslenişlerin, en örneklik teşkil edecek vurgulamaların suya sabuna dokunmayan, herhangi bir sınırın ötesini arşınlamayıp, bırakın derdini, sorgusunda ne dediğinin bile anlaşılamadığı muğlaklıklar dizilimi değil midir?

muğlak bıraktırılarak, muallakta konularak "has" sorunların üzerinden atlayarak, atarlanarak sorun dediğimizin içini, biçimini bozguna uğratarak, yer yer telef etmeye namzet hamlelerde korunaksız bırakarak idame ettirmektir hayatın ta kendisi bu güzide sahanlıkta, yerde ve yurtta. oysa bilinç kazanıldıkça, bellek öğrendikçe dün duyumsadıklarınızın manipüle edilip yamultulmuş yüzeylerinin tam da dibinde, hemencecik yanı başında nelerin ve hangi kıyametlerin koptuğunu gördükten sonra aksi mümkün değilken sessizliğe mutlak riayet göstermek / biat etmek de neyin nesidir? nasıl sorgulanasıdır. nasıl manalandırılasıdır. uzun uzadıya ne yerimiz ne de süreğenliğin söz konusu edilebildiği zamansızlığımızdan bir dert, bin keder şeklinde takıladuranların, hayatlarını öyle ya da böyle ucu bana dokunmuyorlar-ler işte ile geçiştirip, avutanların dünyasında kör kuyuyu bizahati tanımlandıran, cismanileştiren bir denklik karşımıza çıkamaktadır. ses etmeyişler belirli bir nüfusa ulaştığında, kabul gördüğünde doğal olarak sizin değinileriniz de marjinal çıkarsamalar, boşa doluya gaz kümesinden sprint almış celallenmeler olarak atfedilecektir. oysa kazın ayağı hiç öyle olmasa da tereddüt ve endişeleriniz erk için yine içimizdeki mihraklar maşalar şakımaya başladılar diye karşılanır. karşılığının ancak öyle bulur buldurulur.

bildiğimizi sandığımız şeylerden ne kadar da azına vakıf olduğumuz yüzümüze gözümüze binlerce keredir çalınsa da hala kızıl can yıldız'ın sosyal medya'da dolaşan seslenişindeki gibi televizyon, radyo veya gazete'den mürekkep anaakım medyanın; ipleri devletlunun elinde tutulan vizörlerinden yansıyabilen her ne varsa doğrudur, ötesi ise mutlaka bir hinlik ihitva ediyordur bahsinde olup biten ışığın gözümüzü almasıdır. karanlıklarda kala kala kara kara günceyi daha da siyahlarla donattıkça alıştırıldığımız o menzilin içerisinde yol aramaya çalışırken pat diye yakılıveren flaşlar!, şok şok şoklar hepimizin köküne dökülmek için kibrit suyunun çoktan kaynatıldığını, düşünmek ne kelime, gamsız, arsız ve bir tabii ki de vicdansız tıynetsiz bünyeler olarak adı yerin dibine batasıca modern zamanların personaları olarak yenikonuşlara böyle yandan yandan değil basbayağı ileri seviyeden alışık, kanıksamışlar olarak hayata devam etmemiz beklentilenir. resmedilir. bundan gayrısını düşünmek bir, yazmaya gayret etmek, seslenişler geliştirmek iki, bütün bunların üzerine bir de sokağa çıkıp ses yükseltmek de zaten üç sakıncalıyı tamama erdirir.

devletu alinin nezdinde, bakışımında konuştukça, söze karıştıkça, merama dönüştürdükçe edimi, olguyu ve tüm bunlara yol veren karşılaşmaları bir tabii ki de suskunluktan ötesi suçtur. suçluluğun kendisidir. alışlılageldik söylenişler, her dem tazelendikçe durmadan bir daha ısıtılıp ısıtılıp sunulan söylenceliğin yegane kapsamının bu ülkede sorun var mıdır, yok mudur bahsinde bile ikiye ayrıştığını göz önünde bulundurduğunuzda sanırız ne demeye getirdiğimiz daha net anlaşılacaktır. bir yerinden başlanacaksa yaşamın bunca tahrifatından sonra yeni bir güne o da ancak ve kat'a muktedir zihniyetinden ayrışarak her dediğini emme basma tulumba misali onaylamadan önce bir kerecik daha düşünerek söz konusu edilebileceğinin altını çizmek olasıdır, gereklidir diye düşünüyoruz. bizim bu kısıtlı alandan duyurmaya çalıştıklarımızın hepitopu bir kaç satır içinde değindiklerimizin yanında gerçeklik olarak tanımlandırılanın merkezinde, mabad ve çatısı altında kürt sorunu yoktur, ermeniler gerekeni almışlardır, afedersiniz rumların hadleri hudutları bildirilecektir, ne yani bir de alevi sorunu mu vardırlar gibi daha detaylıca işlenebilecek nice konu dizininin, hasılı kelam sorunun ta kendisi varlığını koruduğundan, mumyalandığından dem vurmak gereklidir.

farklılaşmak başkalarının direktiflerini, seslenişlerini sorgulamadan itaat etmek değildir. sorgulandıkça hataların, her ne varsa doğrusu yanlışı ile ortaya çıkmasıdır. çıkartılmasıdır. durup baktığımızda sadece otuz üç yıldır varlığını koruyan, itinayla kaşınılıp durulan, beslenen terörle mücadele başlığı altında kürt milletine neler edildiğinden bahis açılmalıdır. dilini unutturmaktan, insanlığını kaybettirmeye kadar uzanan bir secerenin her güne ama her güne tıpkı diğerlerine yapıldığı gibi ari ırktan olmayanlara rastatıldığı muamelelerin aralık, soluk almaksızın sergilendiği bir cenahta nelerin döndüğünün artık altını üstünü, amasını, fakatını geçerek söylemek farzdır. gerektir. soykırım haddizatında 'bin sekiz yüz doksan dört-altı' arasında adana merkezi ve civarından başlayarak bir ülkenin neredeyse tamamında alenen ismiyle cismiyle bir tek ermeni kalmayana kadar sürdürülmesine çabalanılan buna didinilen bir ülkede halen gereklidir bu hatırlatmalar sadece o başa bela olmuş bunca senedir bitirilemeyen, kökleri kurutulamayan o ermenilerin değil aynı zamanda doğu asurilerinin (süryaniliğin bir başka kolunun) tüm üyelerinin ortadan kaldırılması ve/veya tehcir edilmesi, pontus'un adının izinin komple silinmesi, rum dediğiniz zaman, akan suların önüne bile setler çekilerek denize döküldüler bahsinden hareket edilen hakaretin nihayetlenişi bahsinde geçerliliğini koruduğu masallara kol kanat gerilen, inanılan bir zamanların tekrar edilmesinden dem vurulmalıdır. budur!.

birbirimizi hançerleyen, birbirimizi sırtından bıçaklayan, kör kuyularda birbirimizi gırtlaklayan halklardan gayrısının, mevzuu veya bahsinin neredeyse açılmadığı bir ülke dört tarafımız düşmandan azade olduğunu görebilmek bir ütopya mıdır? hala çok uzak bir ihtimal midir? hayat dediğimizi enikonu böylesine daralatan, yaşatmayan bir menzil haline dönüştürerek, baskıyı azami seviyede tutarak bütün sorunun kaynağını suçu kürtlerden başlayarak öteye beriye atarak, satarak, yığarak aşılabilecek bir yüzleşmeden dem vurulabilir mi? hem zaten samatya'da korkuyu yeniden v yeniden devreye sokan o bilinmez karanlık kendini yeniden sahnelenirken bir aradalığın, ortak yaşamın özür dilemelerden, ellerdeki kanların temizlenmesi için; af dilemelerden çok daha anlamlısı bugün yaşanılıp, geçilmekte olan güncellikte bir tantanayla dönüştürülmeye devam edilen barış arayışının izini sürerken yalpalamadan, kör değinilere itibar etmeden mümkün olacak mıdır? düşünüp taşınmak ne vakit mümkün olacaktır? artık sıklıkla kullandığımız bu değiniler etrafında yılmadan şekillendirmeye didindiğimiz bir masalın farklı okuması, gönül ferahlatmak, sıra savmak için gerçekleştirilen eylem toparlaması değildir. hemen hiç değildir.

dün öteye, bugün beriye ve yarın hepimize denk getirilecek tıynetsizlik karşısında laf kalabalığını geçtik bir olmak ne zaman gerçeklik haline dönüşecektir? kim hatırlıyor ki onları diye unutturulmaya çalışılanların etrafında, yöresinde, az ötesinde güncelliğin sınırlarında hepimizin sınavları zorunluluktan değil, yaşadığımız dünyanın salak saçma muhabbetlerden azade bir meramlarla buluşma, tartışma ve nihayetinde çözümleme evrelerini akla düşürecektir? bir ihtimal!. akış kendi rutininin getirdikleri, taşıdıkları ile devinimine devam ederken buyurganlığın, diktelerin, tahakküm silsilesinin önce yüzeyden ardından derinlere nüfuz eden, işlenen bir süreklilik merhalesine tam ve kusursuz bir biçimde denkleştirildiğini görebilmek söz konusudur. zaman mevhumu bunca ilerletilirken alelacele, canhıraş telaşe, koşturmacayla yıllar yılıdır sirayet eden, sinmiş olan suskunlaştırma dönemeçlerinin nasıl her yeni güne istifini bozmadan buyur edildiğini meydana çıkartmaktadır. sunulanları özümseyecek, tahlil edecek değiştirip dönüştürecek olan kitlelere, teşebbüslerin yekününe reva görülenlerin tekdüzeliğin bu en sevimsiz hallerinde kotarılan tavırlardan mürekkep kılındığı yinelenesidir.

sustukça, başa neler getirildiği böylesine ağır ve acı tecrübelerle sabitken, en azından akıl denilenlerin erebildiği onu göstermekteyken haddizatında karşılaşmaların, ucundan kıyısından denk getirilenlerden bir araya çıkan resmin sundukları, ipucu olmaktan öte bir hakikati tanımlandırmaktadır. yol nereye sorgusunun gerekliliğini ispatlayan bir aralık, araf cismanileşmektedir. aklın erdiğine, yanlış olanın tüm keskinliğine, tek doğruculuğun, tek sesin nelere zemin sağladığı göz önünde bulundurulduğunda bu sorgu daha da elzem bir evreye taşınmaktadır. elzemliliği tescillenmektedir. kolaya kaçılarak ben onu demedim, aslında şunu kastettim kavislerinin o saikte ben milleti oyalayıp vakit kazanıyorum sizler bildiğinizi okumaya devam edin seslenişidir. o seslenişlerde enikonu yeknesaklaşan bir veya hepsi benzeş tornadan biçimlendirilmiş aşılmazlık, kırmızı çizgi vurgusu, had ve hudutları, öte ve beriye saçıldığı, aşıldığı bir büyük millet olarak böylesi problemlerimizin artık kalmadığı seslendirilmesi gayretkeşliğinde hangi birisinde ne ara başlayasınız.

hangi birisini bir diğerinden üstün, öncelikli görüp bir diğerini unutasanız bu kaybedilen, zayii ilan edilen edimler mezarlığındaki varlıklarını, çokluklarını göz önünde bulundurduğumuzda. yergi, sövgü, hiddet ile biat ettirmelerin tedrisatından geçirilmek ile durmaksızın sınananlar bu koşullu, önyargılı, sonucu her dem birileri için kimin ne olduğunun anlaşılmasının turnusolu olarak algılanan / değer bulan bu ülke menzilinde kopartılan yapay fırtınaların değil, görünüp anlaşılmayan avazların, çağrıların, ağıtların peşisıra iz sürmeliyiz. sürümcemesiz bir hakikate erişilecekse belki de böylesi sıradan görünen tepkimelerin derinlerine bakabilmeliyiz. günübirlik seslenişlerin, söylemlerin, nutukların havanda su dövmelerin alelaceleciliği unutun bütün bunları, nasıl olsa yarın daha fenalarını takdim edeceğiz, kafanıza indireceğiz tahakkümünün yanıbaşında insana kastın ne gibi hile ve hurdalar ile kervana, yola konulduğunu fark edebilmek söz konusu olacaktır. böylelikle temenni düzeyindeki ikrarlar ah o eski komşuluklar, ne de güzel mozaiğimiz vardılar her köşede ayrı bir muhabbet bir muhabbetler vardılarla uzayıp giden, geliştirilip durulan bir hatırata ahlanıp vahlanmaktansa günün dahilinde yeniden o bütünü kotarabilmeyi, aynı kalıplara bağlanmadan özgür / özgün bireyler olabilmenin yolları arşınlanabilecektir bir ihtimal!.

yalanların hükümranlığında, yedi yirmi dört büyük biraderin yerli sürümünün gözetiminde dönüştürülmeye devam edilen hayatın nasıl bir sonuca doğru hepimizi taşıdığı anlaşılabilir nihayetinde, bir ihtimal. geçmişi toptan, hepten hakir görüp bir yandan inkar etmenin, onu tu kaka bunu zararlı neşriyat, şunu menfii olarak değerlendirmenin hiçbir neticeye taşımadığı anlaşılabilir bir ihtimal. yordamsızlığın kalıcılaştırılmasında olan bitenin hep bu halka sade ve sadece halka ödetildiği bütün bedeller de anlaşılabilir, anlamlandırılabilir bir ihtimal. düzeyler, katmanlar birbirleri içerisinde karmaşıklaştırılırken, edimler enikonu manasızlıklarla donatılırken düzenlenirken, kapsayıcı olanların önü toptan kesilirken hala bir heves iki kalas söylemlerle günü eyledikleri, kurtardıklarını varsayanların aslen herhangi bir fenalıktan daha beterini de başımıza denk getirdiği anlamlandırılabilir nihayetinde bir ihtimal. çözümlemeler nihai olana dair bir bağıntı, kestirip atma değildir bizim algımızda. bizlerin mizacında. duyumsatılıp, eylenenlerin tarihin tekerrür ettiği bu sahanlıkta olan bitenlerin dün ne idiyse bugün de o menzilden düşünmeyi mümkünatsız eşiklere taşımaya gayretinin bir sağlaması olarak değer bulduğunu yinelemeliyiz.

suskunlaştırma müdanasızca süreklileştirilirken bu her dem tanıdık yöntemlerle, hem de yeni çıkışlarla anaakım haberleri, haber vermeyen gazeteler, bütün eylemi tıklanmaya, beğeni ya da yergiye bağlayan onama anlamındaki paylaşımlarla hükmünün doğruluğuna kani olunduğunu düşündüren sanal ağ hamlelerinde yeniden dönüştürülür. erkin gayesi bilinenin, bildirilenin fazla sorgulanmadan üstünden ilerlenilmesi, ezberden balık hafızalılığımızla birarada yaşamın devamlılığı sürdürülebilirliğidir haddizatında. akılda tutulacaklar çoğaltıldıkça, dağ gibi kalıtlaştırıldıkça makul bulunanın unutmak olduğunu naklen yeniden tebliğ edilecektir. her ucu bana dokunmuyor nasılolsa diye kesilip, koyverilip bir başına konulanlar / meseller o kadar gerçekçil bir vesika oluşturur ki bunu da unutanlar, unutmaya hazır ve nazır olanlar için insanlığın paydos vaktinin geldiğini söylemek mübalağa olmaz sanırız!.. davutpaşa'sından, ostim'ine, gaziantep'ine işçi kıyımlarından, bakırköy'ünden, tekirdağ ve pozantı, şakran cezaevlerinde tutsak edilenlere eylenen bilinci çoktandır aşan tahakkümlere, meslek erbabının her nasıl oluyorsa oluyor, her ne hikmetse illa billa teröristlik ile beraber anılabilmesindeki kolaycılığın, her kesime rast getirilmesi yahutta samatya'da yıllar yılıdır azaldıkça kendi kabuğuna çekilen insanlara münferit, bir şekilde hırsızlık örüntüsü ile aşırtılmaya çabalanılan hiddetin / şiddetin nelere yol açtığını ve gösterdiğini düşündüğümüzde paydos mu / mücadele mi sorgusu elzemdir.

köşeye kıstırılan aklın derin analizden bağsız bağımsız bir biçimde suskunluğa terfisi bütün bu satırlardan nitelik olarak daha öncelikli bir şeyi haberdar eder. kaçamadığımız öz yıkımı. hepimizin erk elinden, çabasıyla ve bile isteye altında kalakalacağımız bir yıkım. duyurulanlar ile görünenler birbirlerinden ayrıştıkça, ayrı gerçeklikleri gösterdikçe mübalağa / ironi / taşlama yerini trajedinin rolünü kestiği sahnesine zemini terk eder. bu altında kalakalmaya ramak kalan, sahte modernizm görüntüsünde göz kamaştırıcı ilizyonun altında 1894'lerden, 1915'lere, 1918'lerden, 1922, 1934, 1938, 1955, 1960, 1970, 1980'lere aralıksız / soluksuz uzanan bir kırımın, suskun kılmaların biat edin, kurallara riayet efendinize itaat edin ötesi fena / beter olacaktır savlayışının sağlaması günyüzü bulmaktadır. günyüzü buldurulan bu topraklarda ötekisi diye diye içimizden ayrıştırılacak, sürülecek, darp edilecek birilerinin sürekli plarak devlet-u ali tarafından bulunacağının garanti edilmesi / ilan edilmesidir. durup sadece tarihlere odaklandığnızda, sadece insan hikayelerine kulak verdiğimizde sadece hakikatleri tanımlandıran resimlere, belgelere göz attığımızda, yahutta bunların hepsi zor geliyorsa insana odaklandığımızda gerçek / çıplak dolambaçsız ortaya çıkacaktır.

resmi dille alenen tahrifatın boyunduruğuna, düzeni ve dakika şaşmazlığına karşı bizahati kendi etkin adını koyduğu ayinesi iştir kişinin sözünü tescil edercesine katledebildiğini bunları yapmaktan çekinmediği bir düzenin vesikası ortaya çıkacaktır. bana kalkıp da kürtleri bombalıyor derseniz sözüne giderini yapıp, şalterlerim atar diyebilen başvezirden, yenikonuşun en önemli alt disiplini boşkonuşun tüm diğer mihmandarlarınca söylenen / eylenenlerde görünmektedir bu v diğer tüm ibretlik vesikalar. erebiliyor musunuz? binlerce defa yinelense de, bir o kadar yazılsa da, değiştirlemeyecek kurallardan birisi olarak bu kubbenin altında yaşayanların her kim olduğunun, ötekilerininse her ne olduğunun mahmut esat bozkurt'un "öz türk olmayanların bu yurtta tek bir hakları vardır, o da köle olmak, hizmetçi olmaktır" çıkarsamasının halen dillendirilebilmesidir. kardeşlikten önce arkadaşlığın bile "türk" ile mümkünatlarını aklımıza getirmememiz gerekliliğini duyumsatandır yıllar öncesinden, halen kimilerince sahip çıkılan. birgül ayman güler'inden, idris naim şahin'ine sırrı sakık'ından, oktay vural'ına sürekli olarak aktörler değilse de sürekli tekrarlanırken bütün o had bildirmeler / hizaya geçin / haddinizi bilin komutlarına karşı yazmak, söylemek, konuşmak, ses etmek farzdır!.. yaşayan ayrısız gayrısız tüm halkların  arkadaşlığının, kardeşliğinin, birbirlerinin derdine merhem olmasının belirli kurallarla, inatla görmezden gelinip üzerine ölü toprağı serpilmesine artık gerek duyulmadan, kimliklerden azade, insan olmanın öncelikli vurgusuna sahip çıkılması ve anlaşılmasından geçtiğinin duyumsatılabilmesi için... çığlığımızı duyar mısınız...  

>>>>>Bildirgeç
Özür Dilemek: "Bildiğiniz Gibi Değil" - Ayda ERBAL - Azad Alik

Türkiye’nin şimdiye kadar kendi odalarında kendi aralarında konuşup siyaset yapanları bir araya gelip birbirleri hakkında bunca yıldır biriktirip durdukları husumeti ortaya döktükçe kamusal alandaki “özür”ler de çoğaldı. Bir önceki cümlede özür kelimesinin tırnak içinde kullanmamın nedeni, şimdiye kadar, Türkiye’li aydınların Ermeniler’den dilediği “özür”, Başbakan Erdoğan’ın Dersimliler’den dilediği “özür”ü ve BDP Milletvekili Sırrı Sakık’ın bugünkü ve daha önceki “özür”leri dahil kamusal alandaki özürlerin hiçbirinin literatürde geçen özür kriterlerine uymaması. Hatta diyebiliriz ki son yıllarda kamusal alanda özürlerin neredeyse hepsinin ortak noktası, üzerine bir kez daha özür dilenmesi gereken metinler olmaları.

Türkiye’li aydınların Ermeniler’den “özür”ünün, özür gereken bir mesele olduğu konusunda kamuyu eğitmekle birlikte, kişilerarası basit özür standartlarına bile uymaması ve pek çok başka siyasal ve felsefi sorunun yanısıra neden özür dilenen tarafa karşı peşin bir şiddet içerdiğini şu kitaptaki Mea Culpas, Negotiations, Apologias adlı bölümde uzun uzun yazdım. Burada tekrar o konuya girmeyeceğim. Başbakan Erdoğan’ın Dersim özrünün niye özür olmadığına ilişkin Bilgin Ayata ve Serra Hakyemez yakında yayımlanacak bir yazı yazdılar.*** Ancak genel kural olarak içinde “eğer” sözü geçen herhangi bir önermenin başka bir metinsel analize tabii tutulmadan özür sayılamayacağını söylememiz gerekiyor. Literatüre “if apologies” “şartlı özürler” diye geçmiş bu tür, özür dilenirken yapılmaması gerekenler konusu başlığı altında epeyce geniş yer tutuyor. Özür meselesinin Türkiye’den daha ciddiye alındığı yerlerde genelde bu çeşit özürler özürden zaten sayılmadığı gibi, özür dilenen tarafa yeniden özür isteme hakkı da veriyor. Tarafların özürden memnun olmadığı zaman yaptıklarına ilişkin son zamanlardaki en ilginç örneklerden biri Apple ve Samsung arasında İngiltere mahkemelerinin de karıştığı “özür” olayı. Cep telefonu piyasasını yakından takip edenlerin hatırlayacağı gibi, mahkeme Apple’ın Samsung’dan dilediği özrü yetersiz bulmuş ve bu nedenle Apple’ın Samsung’un dava giderlerini de karşılamasına karar vermişti (bkz burası).

Her ne kadar Türkiye’de kamuoyuna yansımış özürlerin pek çoğu standart altı da olsa, yine de standartaltılıklarına rağmen kamuoyunu eğittiklerini söylememiz gerekiyor. Bu özürlerin yetersizliklerinin bir nedeni özür dileyenlerin metinlerinin standartaltı olmasıysa, diğer bir nedeni de Türkiye’nin medyasında bu standartaltılığa heyecanla meşruiyet veren gazeteciler. Türkiye’de de bir gün anaakım köşe yazarlarının pek çoğu akla hayale gelebilecek her siyasi konuda görüş bildirmekten vazgeçip işlerini ve varsa ilgi alanlarını ciddiye aldıklarında kamuoyunun da tepkisi normalleşecektir. Fakat bu konudaki tek eksiklik gazetecilerden de gelmiyor. Örneğin DurDe gibi bir insan hakları kuruluşu bile özürler konusunda hiç çalışmamış oldukları ayan beyan belli demeçler vererek ya da verilen demeçlere hiç mesafeli durmadan twit atabiliyorlar (bkz bugünkü DurDe twiti).

Sırrı Sakık’ın geçenlerde Ermenilerden dilediği “özür”ü hakkında ayrıca yazılması gerekiyor. Ancak Sırrı Sakık’ın dünkü sözlerine dair bugünkü özrünün niye özür olamadığının metin analizine geçmeden önce, özür literatüründe genel olarak kabul görmüş asgari gerekliliklerin ne olduğuna bakalım.


NASIL BİR ÖZÜR?

Siyasi özürlerin ne içermesi gerektiği başlıbaşına bir tartışma olmakla beraber, muvaffak bir özrün bu literatürde de kabul görmüş 4 bileşeni var. (Nick Smith gibi felsefecilerse bir özrün kategorik olarak özür olarak kabul edilmesi için bundan çok daha fazlasını sağlaması gerektiği görüşündeler)

-           Özür dilenecek kabahatin ne olduğunun açıkça ifadesi

-           Utanma, tevazu ve içtenlik ifadesi

-           Kabahati tekrarlamamaya ilişkin niyet ifadesi

-           Kabahattan dolayı oluşmuş maddi manevi zararı tamir /onarma

Yukarıdaki kriterlerden özellikle birincisine göre kabahati olan öznenin kabahatin hem ne olduğunu açıkça ifade etmesi hem de kabahati işlemiş taraf olarak sorumluluğu üzerine alması ve bütün bunları edilgen dil kalıplarına kaçmadan yapması gerekiyor. Bu kriterlerden içtenliğe ilişkin olan içinse şunu söylemeliyiz. Bir özrün içtenlikle ifade edilmiş olması o özrü otomatik olarak muvaffak özür yapmaya yeterli olamayabiliyor. İnsanlar içtenlikle de başarısız özür dileyebiliyorlar. Örneğin Türkiye aydınlarının “Ermenilerden özür kampanyası” özür değildir derken metni imzalamış otuzbin üzerinde Türkiye vatandaşının içtenliğine ve kendilerince bir şeyler yapmaya çalıştıklarına ilişkin niyetin iyiliği değil sorgulanan. Üçüncü kriterse özrün bir yap-boz-yap-boz sarmalına girmemesi için önemli. Gerek özel gerekse kamusal alandaki özürlerin geleceğe ilişkin bağlayıcılığı olması gerektiği düşünülüyor. Zira özür dilemenin bir ağırlığı, bağlayıcılığı ve iki taraf için de sağaltıcılığı olması gerekiyor. Bütün bunların yanısıra özellikle kamusal alanda dilenen özrün mağduru bir kere daha mağdur etmemesi gerekiyor. Örneğin bu metnin yazarı olan ben, okuyucusu olan size karşı bir kabahat işlediysem ve siz bu kabahata ilişkin benim özrümü kabul etmeye henüz hazır değilseniz (ki mağdurların hem böyle bir hakları, hem de özrü kabul etmediklerinde düşmanlaştırılmayacaklarını bilmeye hakları var), ben de bunu bildiğim halde sizden kamusal alanda özür dilemeye kalkıyorsam, burada mağduru daha da mağdur etmeye ilişkin agresif bir yatırım olduğu düşünülüyor. Özellikle kamusal alandaki özürlerde mağdurun kimden nasıl bir özür beklediği ya da özür bekleyip beklemediği gibi meselelerin ciddiye alınması, hatta geniş müzakereci bir tutumla mağdur tarafın beklenti ve isteklerinin öğrenilmesi gerekiyor.

Özellikle savaş suçları, etnik temizlik, soykırım gibi tarihsel suçlara dair durumlarda mağdurun haklarına ilişkin oldukça enteresan bir makale yine aynı kitapta Andrea Erkenbrecher tarafından kaleme alınmıştı. Erkenbrecher bu makalesinde Nazilerin bir günde yerle bir ettikleri Fransız köyü Oradour Sur Glane mağdurlarından az sayıda hayatta kalanların sayısız sivil toplum ve siyasi özür denemelerine rağmen özrü kabul etmediğinin bir tarihini yazarken aynı zamanda mağdurların barışmama hakkının da olduğunu düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Yine parallel bir bağlamda 90’larda Oglala Sioux kabilesinin Amerikan Yedinci Süvari Alayı’nın Güney Dakota’da Wounded Knee bölgesindeki 1890 yılındaki katliamına dair özrü kabul etmemesi geliyor akla.[1]

Kamuoyundaki özürlerin sayısının artmasının genelde hem tek tek bireylerin, hem kurumların, hem de siyasi aktörlerin sorumluluklarını kendilerine hatırlatmaları ve hesap verebilirliğin sadece kağıt üzerinde değil toplumda yaşayan bir norm olarak da yerleşmeye başladığının da bir göstergesi. Dolayısıyla dilenen özrün muvaffakiyetinden bağımsız bu çeşit bir normatif fonksiyonu var. Keza aynı şekilde özür dilenmesi gereken durumlarda dilenmemiş ve hatta daha da ileri gidilerek mağdur olanı daha da mağdur etmiş tutumlar da bir negatif öğrenmeye neden oluyor. Örneğin Metis Yayınları editörü Semih Sökmen’in Hamza Aktan’ın Rojin Akın ve Funda Danışman’ın “Bildiğiniz Gibi Değil” kitabına ilişkin intihal iddialarında sorumluluk alıp Aktan’ın argümanını fikir hırsızlıkları çerçevesinde ciddiye almak yerine kendisinin kurumsal gücüne de dayanarak Aktan’ın hem karakterine hem de ne yapması gerektiğine dair ders vermeye devam ettiği durumda olduğu gibi.[2] Bütün iktidarını çeşitli siyasi ve entelektüel mülahazalar yanısıra, başkalarının fikir haklarının pazar değerini belirlemek üzerinden kurmuş bir yayınevinin intihal konusunda verdiği tepkinin hem kendisi hem de kolayca hasıraltı edilmiş olması Türkiye’nin entelektüel iklimine dair çok şey söylüyor. Misal bu evsahibini bastırmaya çalışmış yiğit-hırsızlık durumunu Ağustos ayında Fareed Zakaria’nın bir süre CNN network’ünden çekilmesine de neden olacak durumla karşılaştıralım –ki o durumda da Zakaria’nın özrü muvaffak bir özrün birinci kriterine uymuyordu aslında.

SIRRI SAKIK’IN “ÖZÜR”Ü

Gelelim Sırrı Sakık’ın özrü kabahatini aratmayacak kadar sorunlu özür metnine. Ancak ondan önce Sırrı Sakık’ın çarpıtıldığını iddia ettiği sözlerine sonra da özür metninin içeriğine bakalım.

    İZZET ÇETİN (Kocaeli) – Ulus kavramını bilmiyorsun! İşinize gelmiyor değil mi ulus kavramı?

    SIRRI SAKIK (Devamla) – Bakın, bugünün katliamı… Sözüm ona, AK PARTİ’den biri de çıkıp buna cevap veriyor. Efendim, sizi eleştiriyor… Ama kaş yaparken göz çıkarıyorsunuz. Sizde de bu diğer halklara karşı düşmanlık nedir Allah aşkına? Bu ülke sadece siz Sünnilerin, Türklerin, bilmem kimlerin babasının çiftliği midir? Burada Ermeniler de yaşıyor, Yahudiler de yaşıyor, Rumlar da yaşıyor ve diğer halkalara da saygılı olun. Yani, onların söylemleri ne kadar ırkçıysa sizin bu davranışınız da bir o kadar ırkçıdır ve size açıkça söylüyorum: Gidin, Çanakkale’ye bakın, Çanakkale’de sadece sizin atalarınız gidip orada savaşmadı. Sonradan bu ülkeyi kendisine vatan edenler, Kafkaslar’dan, Boşnaklar’dan gelenler, siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz, haddinizi bileceksiniz.[3]

Gazetelerin ve sosyal medya aktivistlerinin pek çoğunun Sırrı Sakık’ın metnini hiç sorunşallaştırmadan eylemi tarif etmeye yönelik “Sırrı Sakık Özür Diledi” şeklindeki haberlerinin nedeni olan Sakık metni ise şöyle.[4]

“Dün genel kurulda yapmış olduğum konuşma ne yazık ki farklı yansıtıldı ve farklı noktalara çekildi. Biz her türlü ırkçılığa, ayrımcılığa, asimilasyona, baskıya ve zulme maruz kalmış bir halkın temsilcileri olarak asla ırkçı-milliyetçi bir tutum içerisinde olmadık, olmayız. Türkiye’deki bütün farklı etnik kimlikler başımız gözümüz üzerinedir. Bizim sorunumuz halklarla değil, tekçiliği dayatan, farklılıkları yok sayan sistemledir. Kesinlikle söylediklerimde her hangi bir kasıt yoktur. Benim vicdanım bütün kimliklere notrdur. Bu topraklarda yaşayan 75 milyon, en az benim kadar bu toprakların sahibidir. Sözlerimin maksadını aştığını düşünerek incinen her kim var ise özür dilerim.

Oldukça sorunlu olan bu metni bileşenlerine ayırarak nelerin sorunlu olduğuna bakalım.

1-        Dün genel kurulda yapmış olduğum konuşma ne yazık ki farklı yansıtıldı ve farklı noktalara çekildi.

Sakık ne yazık ki birinci cümlesiyle söylediği sözlerin sorumluluğunu almak yerine, kabahati sözü aktaranlara atıyor. Haber siteleri acaba sözleri çarpıttı mı diye baktığımızda Meclis tutanaklarının haber sitelerinin çerçevesini desteklediği görülüyor. Dolayısıyla burada hiçbir çarpıtma yok.

2-        Biz her türlü ırkçılığa, ayrımcılığa, asimilasyona, baskıya ve zulme maruz kalmış bir halkın temsilcileri olarak asla ırkçı-milliyetçi bir tutum içerisinde olmadık, olmayız. Türkiye’deki bütün farklı etnik kimlikler başımız gözümüz üzerinedir.

Sakık burada kendisinin mağdur bir halktan gelmesini yani mağdur deneyimini özselleştirip, mağdurlar ırkçılık, ayrımcılık sözkonusu olduğunda kimseyi mağdur etmez diyor. Ancak bunun hem Türkiye özelinde hem de dünya genelinde sayısız örnekleri mevcut. Abdullah Öcalan’ın düşüncesinde Yahudiler ve İsrail meselesine bakmak ilginç olurdu. Ancak henüz yazılmamış bir külliyat yerine yazılmış bir şeye bakmak isteyenler Rıfat Bali’nin Türkiye’nin mağdurları gerek mütedeyyin gerekse Ermeni gazetecilerin yazılarındaki anti-semitik öğeleri incelediği şu yazısına bakabilirler. Dünyadan örnekler içinse Mahmoud Mamdani’nin Rwanda Soykırımını anlattığı “When Victims Become Killers” (Mağdurlar Cani Haline Geldiğinde) adlı eserine bakılabilir.

Dolayısıyla burada Sırrı Sakık’tan beklediğimiz mağdurluğa ilişkin bir öze atıfta bulunması yerine sözlerinin siyasi sorumluluğunu alması, zira mağdurları diğerlerinden ayıran o çeşit bir meleksi öz olmadığı gibi, bu çeşit bir öz savunmanın kendisi özcü, ayrımcı bir tutuma işaret ediyor.

3-        Bizim sorunumuz halklarla değil, tekçiliği dayatan, farklılıkları yok sayan sistemledir. Kesinlikle söylediklerimde her hangi bir kasıt yoktur. Benim vicdanım bütün kimliklere notrdur. Bu topraklarda yaşayan 75 milyon, en az benim kadar bu toprakların sahibidir.

Sakık burada üçüncü kez topu taca atarak bu sefer de kendisinin Birgül Ayman Güler ve destekçilerine karşı haklı konumunu haksız hale getiriyor. Türkiye’deki siyasi sistemin muhalefeti de dahil kabaca tekçiliği dayatan, farklılıkları yok sayan bir sistem olduğu konusunda Sakık’la hemfikirim. Liberal muhalefetin çok az bir kısmı hariç, tek çeşit Kürt (BDP-PKK hattına biat eden ve mümkünse AKP’li olmayan), bir çeşit Türkiye Ermenisi (Agos ve çevresi) ve bir çeşit Yahudi (mümkünse İsrail’i yerden yere vuran) görmek istiyor. Bu seçilmiş ötekiler genelde çoğunluğun kendisini iyi hissettiren azınlıklarından mürekkep –ki bunun tarihsel ve siyasal nedenlerini daha uzun tartışmak ve bu seçmeci tutum içinde olanların siyaseten ne yaptığına ilişkin Türkçe’ye bu konuda yeni terimler kazandırmak lazım, örneğin İngilizce’deki tokenism gibi. Ancak Sakık konuşmasında bu ayrıştırmayı yapamıyor ve doğrudan yerlilik / sonradan gelmelik üzerinden bir hiyerarşi kurup o noktadan eleştiriyor. Geçen hafta öne çıkmış CHP milletvekillerinin söylemleri eşit vatandaşlık ilkesine ne kadar aykırı ve kabul edilemezse Sakık’ın söyledikleri de o kadar aykırı ve kabul edilemez. Taner Akçam ve Ümit Kurt’un son kitapları Kanunların Ruhu’nda gerek Osmanlı gerek Cumhuriyet yasalarıyla vatandaşlık dışında bırakılmış Ermenilerin de hakkının tartışıldığı bir ortamda, tartışmanın bir yandan varolan vatandaşlık çerçevesinin iyileştirilmesine, bir yandan da o çerçevenin genişletilmesine ilişkin bir eksene evrilmesi gerekiyor – ki eski diplomatlardan Volkan Vural’ın da bu yönde söyledikleri de var (Bkz şurası).

Sakık’ın sözlerinde kasıt olmadığını hatta söylediklerine gerçekten üzüldüğünü de kabul edebiliriz ama o durumda da sözlerin kasıtlı olmasından bağımsız bir kabahat var. Özrün özür olabilmesi için kabahatin olduğu biçimiyle sahiplenilmesi gerekiyor.

4- Sözlerimin maksadını aştığını düşünerek incinen her kim var ise özür dilerim.

Bu cümle başarısız özürler altında defalarca tekrarlanmış, özür literatürü taramışlar için çok bilindik bir cümle aslında. Sakık sanki sorunlu olan kendi cümlelerinin içeriği değil de bu cümlelerin maksadını aştığını düşünerek incinenlermiş gibi yapıp topu son bir kez daha taca atıyor. Halbuki sorun karşıdakilerin duyarlılığı ya da kolay incinirliği değil, sorun Sakık’ın Perşembe akşamki genel kurul konuşmasının içeriğinde, dolayısıyla sorumluluk Sakık’ta. “Her kim var ise” cümlesi ise mağdurun kim olduğunu belirsizleştiriyor –ki hem bu durumda hem Birgül Ayman Güler’in, hem de önce Hasip Kaplan sonra Altan Tan’ın konuşmalarına maruz kalmış vatandaşlar olarak hepimiz mağduruz, sadece Kürtler, Kafkaslardan gelenler ya da Boşnaklar değil. [5]

Son olarak bu yazıdan da anlaşılacağı üzere özür dileme eyleminin kendisi kadar hem özrün dilenme biçiminin (örneğin kamusal kabahatların her zaman kamusal özürler gerektirmesi gibi), hem de dilenenin özür kriterlerine uyup uymadığının da gazeteciler bu konuda hepimiz adına kesin karara varmadan kamusal alanda tartışılması gerekiyor.  “Özür diliyorum” kelimesi sadece performatif bir eylem bildiriyor, ancak eylemin hem özür kriterlerine göre hem de mağdurların kendisi tarafından özür olarak kabul edilip edilmeyeceği ise bambaşka bir tartışma. Umuyoruz bu yazı kamusal alanda sadece eyleme değil aynı zamanda içeriğe ilişkin böyle bir tartışmaya katkıda bulunabilmiştir.

* Yazıya eleştirileriyle ivedilikle katkıda bulunmuş olan Burcu Gürsel, Gökhan Erdoğan ve Ayşe Özdemir’e teşekkür ediyorum.

**Ayda Erbal, New York Üniversitesi, Siyaset Bölümü https://twitter.com/aydalabre

*** Ayata ve Hakyemez’in yazısını basılmadan önce okumuş olmama rağmen, Ayata zaman farkı nedeniyle resmi referansı, bu yazı Azad Alik’te  yayımlandıktan sonra gönderebildiği için bu referansı yazı basıldıktan sonra ekleyebiliyoruz: Bilgin Ayata, Serra Hakyemez (2013): “The AKP’s Engagement with Turkey’s Past Crimes: An Analysis of PM Erdoğan’s “Dersim Apology”,” Dialectical Anthropology, Spring 2013.

[1] http://www.history.com/topics/wounded-knee

[2] Metis bu tartışma sırasında kitabın ikinci yazarı Funda Danışman’ın Hamza Aktan’dan özel alanda dilediği özür hiç yokmuş gibi yaparken, Funda Danışman’ın kamusal alandaki kabahatine ilişkin kamusal alanda özür dilememiş olması da ayrıca sorunluydu.

[3] Yukarıdaki alıntıyı TBMM’nin sayfasından aldıysam da http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/Tutanak_B_SD.birlesim_baslangic?P4=21884&P5=H&PAGE1=1&PAGE2=64  Sakık’ın sözlerinden Perşembe gecesi Emre Keskin’in twitleri sayesinde haberdar oldum, kendisine teşekkür ediyorum.

[4] Gerçi Sırrı Sakık’ın özrünün özür olduğu konusunda peşin hüküm verenler sadece aktivistler değil aynı zamanda BDP’li siyasetçilerdi. Örneğin BDP’li Ferhat Tunç şu twiti attı https://twitter.com/ferhatttunc/status/297442180644081664

[5] Ayman Güler, Kaplan ve Tan ile ilgili yazımı hafta başında Armenian Weekly sayfalarında okuyabilirsiniz.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla. Muktedirin ve efradının ortalama bir düşünsellikten itinayla kaçınılmasını handiyse zorunlu kıldığı bir zamanda yazılar önemliliğini bir kere daha kanıtlıyor. Özür eyleminin etraflı, detaylı bir yorumlamasını Sırrık SAKIK'ın son açıklamaları etrafından şekillendiren dönüştüren önemli bir meram Ayda ERBAL'ın elinden Azad Alik sitesi üzerinden paylaşıldı. Metin dahilinde kurgulamaların ve beraberinde yaşananların sorumlulukları nasıl hatırlatması gerektiğinden, bir çok yerde yanılgıya düşülen önyargılara kadar hepimiz için dikkatle okunası metin Sayın Ayda ERBAL ve Azad Alik sitelerinin anlayışlarına binaen sayfamıza, meramımızın bir tamamlayıcısı olarak iliştiriyoruz.

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Belgesel: Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim - Ümit KIVANÇ
Uludere'yi Unutma! - Emrah DÖNMEZ - Youtube
Ekim Aralık 2012 Çocuk Hakları İzleme Raporu - Göç Vakfı
"Süper Bir Aile" Olarak "Türk Ulusu" - Kemal GÖKTAŞ - Birikim
Özür Dilemek "Bildiğiniz Gibi Değil" - Ayda ERBAL - Azad Alik
Milletler, Milliyetler ve Milliyetçilikler: Yok Aslında Birbirimizden Farkımız - Stefo BENLİSOY - Antikapitalist Eylem
Yaşasın Sağlıklı Faşizm - Kadir CANGIZBAY - Birgün
Kışanak'a Göre Güler'in Sözleri "CHP'nin Roboskisi" - Kemal GÖKTAŞ - KG' Blog
Ulus, Millet, Vesaire Notları - Metin YEĞİN - Mühim Hadiseler Enstitüsü
Irkçılığın Çatırdayan Çadırı! - Ayşe BATUMLU - Özgür Gündem
“Ulus-Devleti Aşmak” - İsmail BEŞİKÇİ - Aşağıdan
Sol Faşistler! - Sungur SAVRAN - Birgün Pazar
Irkçı Zihniyetin Tezahürü ve Kaynakları - Mithat SANCAR - Açık Radyo
Samatya'dan 2015'e Uzanan Yol... - Yetvart DANZİKYAN - Radikal
Göç, Sürgün, Ölüm Vız Geldi... Samatya’da Umut Hep Yeniden Doğdu - Rober KOPTAŞ - Agos
Bulgular Hırsız Diyor Ama - Aris NALCI - Radikal 2
Հայերի ու քրդերի խնդիրները՝ կիզակետում - Rober KOPTAŞ - Civilnet
‘Kürtler Özür Dilemek İçin Artık Hazırlar’ - Uygar GÜLTEKİN - Agos
‘Atatürk Devrine Dönemeyiz’ - Vahap COŞKUN - Ötekilerin Postası
Demirbaş: Barışı Ancak Halklar Getirir - Ender İMREK - Evrensel
Türk ve Kürt İlişkilerinde Silaha Devam Mı? - Muzaffer AYATA - Rojev Kürdistan
Türkiye Burjuvazisinin Hedefleri ve Olasılıklar Üzerine - Seyfi ADALI - Sol Defter
Evet, Türkler ve Kürtler Eşit Değil - Ender İMREK - Evrensel
AKP Seçimlere ÇAK Parti Olarak Girsin - Ahmet NESİN - Ülkede Haber
Tanık Olma Sorumluluğu - Ayşe AKDENİZ - Agos ŞapGir
Roboski, Temel Hak ve Özgürlükler İlkesi'nin Neresinde? - Zerya BEKIRİ - Hür Bakış
Roboski Yemini; Direniş Kazanacak! - Burcu DEMİRBAŞ - Haber Fabrikası
Türkali: Yenemediler; Devletin Barıştan Başka Çaresi Yok - Sol Alternatif
Safin Dizai: 'Sürece Destek Vermeye Hazırız' - Hamza AKTAN - İMC
Kışanak: Sınır Kapılarına Dayanırız - ANF
“Rojava'ya Destek Viranşehir'den Yükselecek“ - Ötekilerin Postası
Üç Yiğit Kadın - Fuat KAV - Amed News
MİT Elemanı Murat Şahin: Ömer Bizim Birimden - ANF
Madımak Davası Yeniden Başlamalı - Gökhan YILMAZ - Politika Dergisi
Utanç Davasında Tüm Sanıklar Serbest - soL
Pozantı’da Yaşadıklarımın İntikamı İçin Gerilladayım - ANF
İstanbul'da 2'si Çocuk 7 Kişi Tutuklandı - İMC
Barlak'ı Öldüren Polisin Avukatı: Müvekkilim Görevini Yapmıştır - Hür Bakış
Avukatlarımız Tutuklanırken - Ömür Çağdaş ERSOY - Kollektifler.net
"Aramalar Hukuksuz ve Onur Kırıcı" - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
İnsan Uyumsuz Varlıktır - Erdoğan ÖZMEN - Birikim
Roman Öğrenciler Fişleniyor Mu? - Birgün
‘Alevilere Yönelik Saldırılar Rutinleşti’ - Evrensel
How Citizen Aigbedion Was Mobbed, ‘Murdered’ in Turkey - Charles KUMOLU - Vanguard
Ölmek Kısa Yaşamak Uzun - Kemal BOZKURT - KB' Blog
“Neyse” - Barış YILDIRIM - Haber Fabrikası
AKP'nin Yarattığı Kocaman Bir İşçi Mezarlığıdır! - Muhalefet
Gaziantep'te Galvaniz Fabrikasında Patlama: 8 Ölü - T24
O Ford Dediğiniz Öyle Değil, Lordum! - Ali Duran TOPUZ - Utay
Davutpaşa'yı Unutmadık Unutturmayacağız - Antikapitalist Eylem
Yapısal Kriz: Orta Vadede Öngörülemeyen Olgular - Immanuel WALLERSTEIN - Ötekilerin Postası
Paranoyadan Sessizliğin Kötülüğüne: Tepenin Ardı'nda Paranoya ve Kötülük Üzerine - Ekrem Buğra BÜTE - Birikim
TMMOB Mücadelesi ile AKP'ye Geri Adım Attırdı! - Muhalefet
UPS’den Sonra Yurtiçi Kargo’da Direniş! - İşçi Mücadele Derneği
SGK: Çalışan Azaldı, TÜİK: Arttı… - Mustafa SÖNMEZ - MS' Blog
Geleceğimiz Orta Sınıfların Elinde(ymiş)..  - E. Ahmet TONAK - Sol Defter
Asistanlar YÖK Önünde Direnerek Kazandı... - Muhalefet
YÖK'ten Taleplerine Cevap Bekliyorlar - İMC
Rejim Dönüşümünü Sınıfsal Zemin Üzerine Yerleştirerek Analiz Etmeliyiz - Deniz YILDIRIM - DY' Blog
Köylüler İsyanda: Mezarımızı Bile Bize Satacaklar! - Muhalefet
"Kapitalizm Gölgesinden Faydalanamadığı Ağacı Keser". Köylerimizin Kapanmaması İçin Destek Olur Musunuz? - Geleceğin Köyleri Hareketi
Kadın Sorunundan ‘Rahatsız Erkekler’e - Hidayet Şefkatli TUKSAL - Düzce Yerel Haber
DİKASUM’dan Çarpıcı Kadın Raporu - Diyarbakır Belediyesi Resmi Sayfası
‘Akademik Kürtçe’ - Zana FARQÎNÎ - Özgür Gündem
Zazaca Uzmanları Beni De Kandırdı (!) - Muhammed KAYRAN - Siirt'ten Öte
Şinasi ve Akün Halkındır Platformu Sahnelerin Satışına Karşı Eylem Yapacak - soL
Türkiye İşçi Romanları: Bir Derleme ve Değerlendirme - Diyar SARAÇOĞLU - Haber Fabrikası
Büyükelçilik Saldırısı ve Radikal Sol Strateji - Sarphan UZUNOĞLU - Aşağıdan
DHKP-C Saldırının Sorumluluğunu Üstlendi - BBC Türkçe
Cheering Then Cursing: Israel And Turkey's Volatile Relations Should Be Priority - Louis FISHMAN - Ha'Aretz
Suriye'de Kim Öldü! ve Gördüm Ki Bütün Ölümler Çocuklara Kalmış... - İşçi Mücadele Derneği
Selefilerden Aleviler İçin Ölüm Fetvası! - Dersim News
Ararat'da Batan Gemiler - Erdem ÖZGÜL - Gelawej
Tehcirden Arda Kalanlar; Azınlık Malları: Bir Dışlama Hikayesi - Serap DEMİR - Haber Fabrikası
Enver Paşa’dan ‘Pamuk Eller Cebe!’ - Ararat ŞEKERYAN - Agos - Derkenar
TÜİK’ten Yanıt: Altın mı, Ne Altını? - Mustafa SÖNMEZ - Cumhuriyet
Tekirdağ F Tipinde Hak İhlalleri - Erdoğan ZAMUR - Amed News
Kliktivizm (Oturduğun Yerden Dünya'yı Değiştirebilir Misin?) - Ümit MİNEL - Politika Dergisi
Press-Ganging The Turkish Media - Andrew FINKEL - NY Times
Paket Kar Etmiyor, TCK/TMK Değişmeli - Emel GÜLCAN - Bianet
Türkiye Basın Özgürlüğü İndeksi’nde 154. Sıraya Geriledi - RSF Raporu - Scribd
Terörist Dediği Gazeteciden Başbakan'a Açık Mektup - Hatice DUMAN - Turnusol
Cumhuriyet’te ve NTV’de İşten Çıkarmalar Başladı - Sendika.org
Gerekiyorsa Kalemlerinizi Kırın! - Bildirge - Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi
Azerbaijan: Examining The Economic Sources Of Ismayilli Discontent - Eurasianet
Mali: Emperyalist Müdahalecilik ve Teröre Karşı Savaş - Umud K.DALGIÇ - Antikapitalist Eylem
Marx'ın Başlangıcı - Alphan TELEK - Politika Dergisi
Alıntılardan Kurtulma Çabası - Rahmi ÖĞDÜL - Birgün
Zararlı ve Sakıncalı Kitaplarla Mücadele - Emin NERGÜZ - Samandağ Kent Günlüğü
Dönüşen Oyuncu - Cüneyt UZUNLAR - Açık Koyu
Defter Dergisi Arşivi - Kollektif - Wordpress Blog

Grouper Official
Through The Looking Glass: An Interview With Grouper - Rory GIBB via The Quietus
Grouper - The Man Who Died In His Boat Üzerine - Yiğit A. - 13Melek
Robin Guthrie Official
Harold Budd Official
Robin Guthrie & Harold Budd - After The Night Falls / Before The Day Breaks Official Informative via Darla
Autistici Official
Autistici - Beneath Peaks Review By Fluid Radio via The Ground
Autistici - Beneath Peaks Album Informative via Hibernaete
Banabila Official
Banabila & Machinefabriek Official Informative via Machinefabriek Website
Banabila & Machinefabriek - S/T Album Review By Nathan THOMAS via Fluid Radio
Ethernet Official Artist Page via Facebook
Ethernet - Opus 2 Album Informative via Kranky
Ethernet - Opus 2 Album Critic By Nick NEYLAND via Pitchfork

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Wake Up! By Cashen via Flickr

>>>>>Poemé
Tufandan Sonra - Arthur RIMBAUD

Tufan düşüncesi durulur durulmaz,

Evliya otlarıyla kımıl kımıl çançiçekleri arasında bir tav­şan durdu, örümcek ağlarının arasından ebemkuşağına ya­kardı.

Ey! saklanan kıymetli taşlar, - çoktandır bakıp duran çiçekler.

Büyük, pis sokağa kasap dükkanları kuruluverdi; gravür­lerdeki gibi o kat kat denize doğru kayıklar çekildi.

Mavi - Sakal'ın evinde, - mezbahalarda,- pencerelerini güneşin sararttığı cambazhanelerde, kan boşandı. Kan, süt ak­tı durdu bütün.

Yuvalarını kurdu kunduzlar. Kahvelerde «kahveler» tüttü durdu.

Camlarından hâlâ su sızan koca evin yaslı çocukları o eş­siz resimlere baktılar.


***

Bir kapı çarptı, - köy alanında, çocuk gürül gürül sağa­nağın altında, fırıldakları, her yandaki çan kulelerinin rüzgâr gülleriyle dolu kollarını döndürdü durdu.

Bayan Alplere bir piyano yerleştirdi. Kilisenin o yüz binlerce mihrabında, ayin yapıldı, ilâhiler okundu.

Kervanlar yola düzüldüler. Buzlar ve kutup gecesinin kaos'unda Splendide Hôtel'i kuruldu.

Kekik çöllerinde uluyan çakılları, - meyve bahçelerinde homurdanan tahta pabuçlu kır tanrıçalarını daha ilk o zaman işitti Ay. Sonra, tomurcuk yüklü, mor, o ulu ormanda Eucha­ds, ilkyazın geldiğini söyledi bana.

-Sağırlar, durgun sular, - Köprünün, ormanların üstle­rinden akıp gidiyor köpük; - Kumaşlar, organlar, - şimşekler, gök gürültüleri, - yükselin, akın; - Sular ve acılar, yük­selin, daha bir artırın Tufanları..

Onların dağılıp gittiğinden beri, - siz ey gömülen eşsiz taşlar, açılmış çiçekler! - dayanılır gibi değil bu! - ve o kra­liçe, saksıda ateş yakan Büyücü kadın, bilmediğimiz o nice şeyi hiç bir zaman bize tutup anlatayım demeyecek.

çeviri: İlhan BERK
kaynakça: gunfrfd blog

No comments: