Sunday, April 14, 2013

Deuss Ex Machina # 445 - valel ajal vales kohas


Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_445_--_valel ajal vales kohas

08 Nisan 2013 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
za. The Green Kingdom - Night Clatter (SEM Label)
zb. The Green Kingdom - Ban She (SEM Label)
zc. Actress - Voodoo Posse Chronic Illusion (Werk Discs)
zd. Actress - Floating In Ecstasy (Werk Discs)
ya. Stiver ve Gantz - Ninty (Tektosag)
yb. Ethnique Punch - Tiran (Tektosag)
da. Commodo vs. Lurka  - Capisce? (Black Box)
db. Commodo vs. Lurka - Glue Sniff Riddim (Black Box)
dc. Genetix - Sequence (Biscuit Factory Records)
dd. Genetix - Skyliner (Biscuit Factory Records)
fa. Lx One - On My Own (Wheel & Deal Records)
fx. Lx One - Losing Control (Wheel & Deal Records)

valel ajal vales kohas
(445)

"tüm ölü nesillerin geleneği, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker." (marx)

soluk alıp vermenin bile zora koşturulduğu, handiyse seçeneklerin a'dan - z'ye durmadan değişitirildiği ve dönüştürüldüğü bir zaman diliminde hemen hiç bir şey için çabalanmanın gereksiz olduğunun bir iki daha fazla tavsiye olunduğu, şirinlik muskalarında sözüm ona akıl fikir ihsan olunurken, bir elden yardımcı; durmaksızın yeni ketler ne olabilir sorgularının, çabalarının yinelendiği yenilendiği bir ortama doğru ilerliyoruz. güncellik bambaşka rotaları ve çabaları gösterip dururken ne gerek var cancağazım virüsünün yagınlaştırılmasıyla beraber yan yana yürüdüklerimizin bizden mi onlardan mı olduğu şüphesini zihinlerimizde alelade yer edinirken buluyoruz. apansızın, birdenbire. dedik ya soluk alıp vermek bile çoktan seçenekleri zorlaştırılmış bir merhale hallerde. durmaksızın sınanmak için bir mesele. yer gök, akıl fikir! yol boyu akillerden donanmış, çevrelenmiş çokça bilginler gibi davranmayı uygun bulanların seslenişleriyle donatılırken bir yanın, hemen az ötesinin nasıl istemezükçülük, elleştirmeyiz, kurcalatmayız ve böldürmeyizcilikler ile hemhal edildiğinin yansısını gösterip duran alelade öyle kendiliğinden salt bi'masal platosu olmayıp basbayağı her günü karanlığa teslim edilirken, kara kara simaların, karanlık vicdanlıların yollarına tahsis olunurken iş bu hayat nerede başlar sorusu düşüveriyor aklın bir köşesine.

hala işgalinin pek de mümkün olmadığını sandığımız kendimize kaldığını sandığımız o dört başı mahmur bir alanda durmadan düşünmeye çabalanıyoruz anlamadan dinlemeden, işitip de el vermeden, taşın altına elini koymadan böylesi hızlıca, paldır küldür yol nereye evriliyor sorgusunda buluveriyoruz kendimizi. birdenbire değil basbayağı gün geceye kavuşurken günden arta kalanları gece tartışmaya devam ederken. merhaleleler, eşikler, ilerlemeler söz konusu edilirken yıllar yılları kovalamış, çoktan tozun toprağın içerisine terk etmiş olsa da bazı şeyleri nasıl halen geçer akçe olduğunu bildiğimiz yalancı dolmaların bir kere daha iştahla servis edilmesinden, yenilmesinden duyduğumuz kaygılardır belki bir ihtimal bizleri bunca şüpheye sorguya geri götüren. modern zamanlar, adına iliştirilmiş olanların kelime oyunlarının yanında, sadece geçmişi tekerleme gibi tekrar edip duran bir süreç haline dönüşmesinedir belki bu endişeler dizilimi. endişeli olma halleri. diyoruz ya nefes alabilmek bile az ya da çok sınanarak mümkün oluyor. yahut müsammaha edililyor, gösteriliyor. illa billa bir şeylere erebilmek için kazara denk getirilmesi, ucun delip de geçmesi mi şart koşulmaktadır.

nasıl bir yerde yaşamaktayız ki halen muktedirin sözcülüğünü, gözcülüğünü dakika rötarsız, vakitlice halen katara ekleyeduranların oluşturduğu bu giriftleşen haleti ruhiyeyi sorgulamak zor gelmektedir. içinde kalakaldığımız güncelliğin içerisinde metaforlar, yansıtıcı olmasını temenni ettiğimiz sözcükler, sıfatlar ve daha fazlası sadece olan biteni anlamlandırabilmek için bir başlangıç noktasını teşkil edecektir. başlangıç noktasından az ötede kalan bizler için, arafta bıraktırılan zaruri düşünselliğin, sorgulamaların ne kadar da ivedilikle çözümlenmesi gereken şeyler olduğunu dimağa düşürecek, kesiştirecek şeyleredir bütün gaye. gel gelelim şimdinin güncesinde telaffuz edilmesinden başka, vitrin süsü yapılmasından gayrı, vicdan adını ve payesini taşıyan erimi genişçe kullanabilmek, sündürmek adına kullanılan barış sözcüğünün, barışmak eyleminin ne hallerde konulduğundan yola çıkabiliriz pekala. ikircikli hallerin, sorgulamaların mütedeyyin, değişmezlik şerbetiyle takdis edildiği kolaçan edildiği bu yerde, bu menzilde aklın kenarında takılı kalanların, yer edinenlerin sorgusuna erebilmek ne zaman mümkün olacaktır? zamansal tespitlerin ve sorguların birbirleriyle ilişik olduğu bu güncellik dahilinde sıklıkla soruyu yinelemekteyiz farkındayız.

her defasında körleşmeyeceğiz, yılmayacağız, teslim olmayacağız ve unutmayacağız diye yola çıkılan eylemlerin, tavırları ve daha fazlasında zaman kavramının ne kadar çabuk tüketildiği meydana çıkıyor ki, hangi ara bütün bu tecrübeleri geçtik, hangi ara eledik, aştık diye sorgular buluyoruz kendimizi. hallerimizi. bütün sorgulanası, inceden başlayarak en zor olanına kadar değerlendirilesi, dile dökülesi ve paylaşılası olan şeylerin hepitopu bir yirmi dört saate sıkıştırılması, yüz kırk karakter veya yüz görümlülüğü kitabında "like" edilip unutuş tarlasına terk edilesi bir meşgaleye dönüştürdük buradan başlayabiliriz pekala. muktedir / erk'in isteyedurduğu, beklentilediği tam da düşünsel bir ferahlık yanılgısı içerisinde, o duygu dahilinden yine yeni yeniden kendi bildiğini okumaya devam etmesiyken, bu hemen hiç karavanaya gitmemiş bir tespitken halen gım gım, gak guk biraz fazla ayıp olmuyor mudur? nedir nicedir? yazgılarımız olarak değerlendirilen sunulup da bir kenarda aniden ortadan kaybedilen tanıklıkların, dönemeçlerin vesair deneyselliklerin denekliğimizin gerçekleştirildiği bu yerde o kafamızda kurduğumuz, temenni ettiğimiz 'barış' başta olmak üzere edimi tam ve eksiksiz bir biçimde karşılamayacağı meydandayken üstelik düşünmek ne ara hasıl olacaktır?

akil komisyonlar, yöneten tarafından tercih edilen sözcüler, sözcüklerini iliştirirken bir yandan vurrr de vuralım, öl de ölelim güruhları, vatanın kandan ibaret olduğunu, akıtılması gereken kanı pekmez sananların dört yanda canhıraş uğraşlarını sergilemeye, tek bildikleri olan ölümü kutsamalarına müsade edilen bir yerde önem arz eden şeylere uyanmak ne vakittir hangi zaman söz konusu edilebilecektir?. kardeşlik vurgusunda dini ön plana çıkartıp oradan beslenip, semirerek ortaya çıkartılan söylemlerin, sallanmaktan geri kalınmayan tespit taneciklerinin kardeşler birbirlerini vurmaz, vursa da acıtmaz bahsini doksanların kontra günlerini hafızaya yeniden tanımlandıran hizbullah-polis işbirliği içerisinde dört gün boyunca dicle üniversitesi'nde an be an görüp yaşamışken üstelik. illa ki orada bulunmamızın zaruri olmadığını yaşadığımız şehirlerin üniversitelerinde de sergilenmeye çalışılan sembolik! eylemlerde de görebilmek mümkünken üstelik yaşadığımız güncenin cehenneme dönüştürülmesine tanıklıktan gayrısına zor zahmet tenezzül edilebilecek midir? bir yerinden başlanacaksa bu hayat anlamlandırılmaya onun, bunun, ötekinin, berikinin değil hepimizin bulunup yol almaya çalıştığı geminin dümenini, kontrolünü kaybetmeden olabileceğini fark etmek için filozofluk diploması mıdır şart koşulan!.

baskıların olmadık yerlerden pıtırak gibi filizlendirildiği hele bir gelsinler, hele bir denesinler yollu sözümona gazete kisvesiyle faşist propagandanın şimdilerinde en yaldızlı örneklerini icra-i sanat eyleyen gözcü! gibilerinin beklentiledikleri, belledikleri yegane şeyin barış olarak anılanın değil de daha fazla acı ve keder olduğuna uyanmak için ne lazım gelmekteidir? kalk borusuna kaç vardır, kaç sınama? ümidin lime lime edilmesinin artık bir müsamere gibi süreklileştirildiği, bugün de buradan yiyiniz! kardeşlerim diye buyurulduğumuz güncelliğin sofrasında; elfo ana'nın azabını anlamak zor ve meşakkatli midir? adlarını çoktan unttuğumuz ama bir yerlerde karşılaşınca hatırlıyorum yani diye belleğimizden ufak tefek bir sinyalin çıktığı! içeride tutsak edilen özgür basın emekçileri gibi görmediklerimiz, aymadıklarımız ve uyanamadıklarımız esas resmi bir utanç vesikası kılmaktayken bütün bütün anlayabilmek bu gri günü nasıl söz konusu edilmelidir. hangi çabalarla. bir zamanlar tee 1908'lerde bir heves kotarılan sultaya, muktedirliğe karşı temellendirilen özgürlük mücadelesinin hemen ardından bu yurdu nasıl sade ve sadece bir tek ırktan ibaret bir mermere çevirmeye teşne bir projeye dönüştürülmesine vesile edildiğini tecrübe etmişken, zamansal aralıkları korunsa da 'x' olmayanın yaşam hakkına durmadan bir kastın sürekli olarak koz kabilinden deneyimlenmesine tanık yazılmışken halen bir şeyleri anlamak bu kadar zor mudur? zorda mıdır?

temizlik bahsinin, bahar diye bir arınma olmadığı yinelenesiyken tıpkıbasım, yeknesak makamda nefreti hicaz vurgu ve eylemlerin yeniden canlandırılması gayreti, yazınsalı, ekrandan paylaşılan haberi ve dizi diye kandırılmaya devam ettiğimiz kurmacalıktan artık giderek çıkan sistemin şablon öğretenleri, akla yerleştirenleri makamında, kısacası hayatın hemen her yüzünde tekrarlanan bir söylem haline dönüştürülürken soluk almanın yanında, o zor kısımlara da artık kafa yorabilmenin vakti henüz gelemiş midir? nicedir egemen siyasetin, hesaplaşmalar, yüzleşmeler ile bağlı bulunduğuna kani olmamız beklentilenen bu iktidar / analı-danalı muhalefetin / düzenin bildiğini okumaktan gayrısına tenezzül etmediği ortadayken, belliyken ayabilmek ne zamandır ciddi ciddi sual edilesidir. yazdıklarımızı karmaşık bir düzende bir sesleniş olarak değerlendirenlerin, bulmaca kıvamında bulanların hiç değilse sadece bu tek sorumuza bir yanıtları olacak mıdır? gerçeğin önüne sis perdesi çekilmesi tevazusuz bir biçimde artık saklanmaya ihtiyaç duyulmaksızın bir şeyler dönüştürülürken ucubeye başladığından farklısına mücadele edebilmenin, söze sahip çıkmanın vakti gelecek mi? düşüneduralım.  geniş bir perspektifin, çok katmanlı seslenişlerin, duyulması lazım gelenleri vakti zamanında paylaşmanın halen ütopik bir mesel olarak değerlendirildiği, ele alındığı, güne dahil edildiği bir yerde anlamların kitabi karşılıklarından ziyade hayattaki karşılıklarına ulaşmak meşakkatli bir tecrübe haline dönüşmektedir.

birbirimizin ağzından çıkan kelamlarda yaralarımıza iyi gelecek merhemleri değil, canlarımızı daha fazla yakacak, bezdirecek şeyleri ön planda tutulması / gayretinde kotarılanlar anlamın / anlamlandırmaların giderek dikenleri her yanımıza batan bir sarmalle yanyana olduğumuzu belirgin kılan bir neticeye dönüşmektedir. kati yargılar, değişmez tereddütler, aşılmasına müsade edilmeyen kırmızı çizgiler, dokundurulmayan modern zaman kutsalları ve daha pek çok ara bağıntı-edim ile beraber ideyi anlamı ve bütün bunları kapsayan anlayışın toprağına rahmet okutulmaktadır. gün dahilinde ucu ancak dokunduktan, bir yeri enikonu deştikten sonra verilen tepkimeler, giderek diğerine-ötekine karşı teyakkuz halinde geliştirilen şefaatsiz arsızlıkların çokluğudur burada işaretlemek istediğimiz. tartışmaların boyutlarının sığlaştırılmasınadır sözümüz. aklın alabildiğinden de fenasına tenezzül edilmesine elde tuzluk koşulması gayretine göndermeyedir çıkarsamamız. niteliğin değil niceliğin önde tutulduğu kampanyaların gün be gün yinelenmesi anlamlandırma, anlama / empati çatısı, tavrının ne hallere konulduğunu ifşaa edecektir. gözle görünen köy kılavuz istememektedir. topeykün ahvalin algısına ket vurucu, engelleyici olarak düzenlenen düşünselliğin giderek daha fazla köşeye kıstırılmasının çabalanımlarını görebilmek de söz konusudur.

bir aradayız, yanyana daha birbirimizin dertlerine, seslenişlerine, meramlarına erebilmek için korunaklı devlet aklını aşmamız gerektiğine ayabilmekten kaçınıyoruz. ne tespitimiz tespit, ne sözümüz söz olarak değerli bulunuyor. varsa yoksa en uç noktalardan laf sokma gayretkeşliği, varsa yoksa ne denildiğinin anlaşılmadığı goygoyculuğun en nadide yeni sürümleri. içiniz de mi sıkılmıyor. bile bile lades demekten diye sormak lazımgelendir. birbirimizin sözünden şüphe duymayacak hale ulaşmamıza müsammaha gösterilmeyen kırmızı çizgiler dünyasında ikame ediyoruz. dört yanımız kutsal, kutsal diye atfedilmişlerle donatıldığından bir adım atmanın bile, kelamın k'sine varma çabasının dokunan yanacaktır düzeyine sıkıştırılmış halleriyle hemhal olmaktayız. dertler bir değildir, tekil değildir kabul ama her önüne çıkan gelen sese veya söze ulaşan ya da dönüştürülen, avazla duytumsatılanın illa bir ayrıştırıcı / yıkıcı olmayacağına ayabilmek nasıl söz konusu edilmeli, fark edilmelidir? belirginleştirilmiş olan bölüneceğiz paranoyasının, her sözün bir uğursuzluk temellendiricisi olmayacağına varabilmek, düşünselliği ön plana çıkartabilmek çok mu uzak ihtimallerdendir. halen. şimdi!.bunca heyhulada çoğunlukla derdest edilenler, sözü önemsenmeyenler ne yana konulası nasıl önemsiz adledilesidir.

iş bu yazı teşebbüsünde, meram tortusunda birbirine yakınlaştırmaya çalıştıklarımız hep gözardı edilen, bile isteye unutuşlara yollanan, nadiren sözü edilen, hatırlatıldığı varsayıldığında bile kerhen söze dökülenler dışında pek de yeni bir şeyler söylenmeyen, bahisler açılmayan bu karanlığa karşı anlama çabasının elzemliliğine dair çıkarsamalardır. böyledir. anlamak zorunluluk diye özetlenenleri, şimdi konumuz bunlar değil diye ötelenenleri, biz biliyoruz kimin ne olduğunun tespit taneciklerinin, kendini enikonu hissettiren faşizan tavırların yoğunluğuna, tavizsiz yüklenişine karşı bir ayakta kalma çabasının bizahati kendisidir. sorgulanması gerekli olanların ivedilikliğini akla getiren bir eylemin kendisidir. duraksandıkça bile isteye yere kapaklanılan türlü kulplar takılan bu yerde insan denilegelen nedir sorgusunda ilerleyebilmenin araç gereçlerindendir anlama gayreti. tek yönden bakar olduğumuz (bize ne gösteriliyorsa tamah ettirildiğimiz) görselliğin ya da gösterilenlerin detaylarına vakıf olmak ötesi bu sahadadır. bugünün şartlandırılmış, elma şekeri gibi takdim edilen janjanlı paketlerle takdim edilen zararsızlaştırıcı / önleyici hamlelerin yanında bizahati sorgulamaların gerekliliğini hatırlatacak bir çabalanım toplamasıdır anlamak. yol böylesine kör topal bir heyhula ile girifleştirilmişken lazım gelendir.

aklın sadece seçilmişlerden edinilecek bir kazanım olduğuna dair bir tespitin süreğenleştirildiği bir yerde birbirimizin sözlerine ihtiyacımızın illa aracılara gerek olmadan bir köprü kurabileceğini düşündürecek olandır anlama gayreti. ortaya çıkan imgeler düzleminde yeknesaklaştırılıp ekranlar aracılığıyla layığınız budur diye sunumlandırılan şeylerin nasıl hedefler gözetilip kotarıldığını anlamlandıracak bir odağın merkezidir anlama çabası. yaşadığımız yerde daha önce tecrübe edilenlerde kendini gösteregelmiş olan anlayışsızlığın mütemadiyen zaman akmaya devam ederken tarihin tekerrür etmesi kıssasından hareketle dönüp dolaşılıp, ısıtılıp ısıtılıp ha'bire yinelendiği bu yerde bir daha asla önemli, değerlendirilesi, sıklıkla hatırlanası bir menzili oluşturmaktadır haddizatında. anlam döngü ve çabası dahilinde duyumsatmaya çabaladığımız, belirginleştirmeye teşne olduğumuz biraz da bu kıssalar diyarından yansıyanlardır. mükerrer bir akışta mütemadiyen rast getirilenlere dair tespitler de bunun ispatını gerçekleştirecektir. yok bir daha asla denilirken, nasıl şekilsiz şemalsiz hadsiz hudutsuz bir biçimde ne kadar negatif tanım varsa onu kullanıma dahil ettiren, mümkün kılan vakıalardır bu bağlamda fark edilmesini , değerlendirilmesini kastettiğimiz.

yüzyıl başında özgürlük için çalınan bir parmak balın sonra nasıl baldıran zehirine evrildiğinden yola çıkılabilir pekala. hiçbir şart ve koşullandırma, kıyasın kabul görmeyeceği ya da rıza göstermeyeceği kıyamların sonunun bir türlü getirilmemesinden anlamlandırılabilecektir bütün bu sarmalde yaymaya çablandığımız anlama gayretinin aslen neleri ortaya dökme çabası olduğunun ifşasını teyidini gerçekleştirecektir. böyledir. bir ihtimal. yer ve zaman değişirken aynı münferit / duyarlılık sahiplerinin elinden çıkan tepkimeler olarak atfedilen linç kültürünün içselleştirilebilecek, kolayca sindirilecek bir tavır olmadığı bizahati kendisine benzetemediğine hayatı da yeri de yurdu da cehenneme evirme pratiği olduğunu anlamlandırabilecektir bir ihtimal. ev, kapı, baca işaretlemelerin, kimlikleri o, bu, şu diye fişlemek konusunda yeni tecrübelerin ortaya konulduğu, üniversite kapısından öğrencisi zor girerken elinde satır, sopa, haydar(!) allah ne verdiyse onunla bostana dalan faşist / gerici yığınların ortamı terörize etmelerinin aslen neyi görmememiz için yapıldığını idrak edebilecektir bir ihtimal.

rantsal bölüşümün sulukule'den başlayan hamlesinin, tarlabaşı'nı iç etmesinden sonra istiklal caddesi'nde bulunan emek sineması'nın da yerini aldığı serkildoryan kompleksini de hacamat edip, sonunda alışveriş merkezi olarak dönüştürülme gayreti ve tahrip etmelerin yolunun nasıl şekillendirildiğini anlamlandıracaktır bir ihtimal.ortalık yerdeki kocaman bir süreç hengamesinde işinize, gücünüze bakın biz barışı tesis edelim diyen muktedirin rotaları, hameleri birbiri arkasına gelirken, filizlendirilirken roboski gibi açıktaki yaraların, ceylan önkol gibi nice çocuğun ne için katlediklerinin sorgusunun mamafii ötelendiği, unutturulduğunu az da olsa belirginleştirecektir bu anlama gayreti, çabası, nasıl adlandırırsanız öylesi. süreç güncesinin aba altından sallanan sopaları saklayıp kamufle etmeye bir mevzii olarak dönüştürülmesi, o hale itiş kakış alelacele yönlendirilmesi düşündürülmeyenleri de anlamlı bir biçimde hatra düşürecektir bir ihtimal. birbirimizi anlayalım diye yola çıktık. yok hiç hacet diye bir ses çıkartıldı. asırlık, bin yıllık, sürekli tarih bildiren bir aralıktaki kardeşlikten dem vuruldu. bahisler açıldı. daha arkadaş olamadık ki daha bir ötesine varalım diye söze karıştı, avaza dönüştü bunu işitenler. bütün bu menzilde bunca kısaca değindiklerimiz, endişelerimiz, tahayyüllerimiz çoktan kör karanlıkça zapt edilmeden karar anına, anlama gayretine, anlatma çabasına ulaşmaya hazır mıyız.. var mıyız!... orada mıyız!...
 
>>>>>Bildirgeç
Emek Sineması’nda İzol’ü İzlemek - Onur GÜNAY - Özgür Gündem*

7 Nisan 2013 günü tarihi Emek Sineması’nın yıkımının durdurulmasını isteyen sinemacı ve sinemaseverler polisin tazyikli su ve biber gazlı saldırısına maruz kaldı. Birçok sinemacının yetiştiği, Beyoğlu’nun kültürel mirasının bir sembol ismi olan Emek Sineması’nın yıkımının durdurulması için büyük bir eylem düzenlendi. Katılımcılar Beyoğlu’nun bir açıkhava-alışveriş merkezine çevrilmeye çalışılmasına, kentsel dönüşüm adı altındaki rant ekonomisine karşı çıktılar. Yaklaşık bir buçuk saatin sonunda, ellerinde sadece dövizleri olan ve şiddetin hiçbir formunu kullanmayan kitleyi, çelik yelekler, gaz maskeleri, su ve gaz araçlarıyla karşılayan polis ortalığı savaş alanına çevirdi.

Bu yazının konusu ne kentsel dönüşüm projeleri ne de polisin artık alıştığımız şiddeti ve barbarlığı. Bunlar her ne kadar Türkiye’deki toplumsal dönüşümün seyrini takip edebileceğimiz çok önemli alanlar olsa da benim burada anlatmak istediğim şey vatandaş-devlet bütünleşmesi, devletin vatandaşın içinde cisim bulması ya da bir başka deyişle faşizmin gündelikleşmesi, sıradanlaşması.

Eylem sırasındaki en ilginç ve pek üstünde durulmayan konulardan birisi, son derece barışçıl bir protesto gerçekleştiren eylemcilerin yanlarından geçen ve pazar günlerini İstiklal Caddesinde geçirecek olan “sıradan vatandaşın” ve caddedeki esnafın verdiği tepkilerdi. Eylem gerçekleştiği sırada caddede yürüyecek yer kalmadığını düşünen kimi vatandaşlar protestoculara küfürler sallayarak ya da onlara bilinçli bir şekilde çarparak, dirsek atarak yolun kısmen kapatılmasından duydukları rahatsızlıkları ifade ediyordu. Ancak yoldan geçen vatandaşlardan yenilen dirseklere polis gazının, tazyikli suyun ve gözaltıların eşlik etmesi uzun sürmedi. Sonrasında gaz yiyen eylemcilere su satmayan esnaf, kapılarını kapatan dükkanlar sayesinde göstericiler cezalandırılmış, vatandaş-devlet-sermaye bütünlüğü sağlanmış, incinen vatandaş hassasiyeti onarılmıştı.

Peki bu vatandaş hassasiyeti nedir, neden bu kadar devletlidir? Neden hep ezilenlerin, mücadele edenlerin karşısındadır? Artık bu kadar sıradanlaşmış bu tahammülsüzlüğün ve zalimliğin kaynağı nedir? Bu sorunun cevabını da aynı günün Emek Sinemasındaki polis müdahalesi kadar patırtı koparmamış ve bu kadar konuşulmayacağı da kesin olan ikinci haberinde arayalım.

Diyarbakır’da polis ve valilik kaynaklarında intihar ettiği iddia edilen Murat İzol’ün ölü bedeni 7 Nisan’da Dicle Nehri üstündeki Ongözlü Köprü’de bulundu. Olayın duyulması üzerine, 12 gündür haber alınmayan 19 yaşındaki lise öğrencisi Murat İzol’un yakınları ve arkadaşları da bölgeye geldi. Ölü beden Murat’a aitti. İzol’ün cenazesini gören yakınları ve arkadaşları hastahane önünde sinir krizi geçirerek polis ile tartıştı. Polis İzol’ün arkadaş ve yakınlarına gaz bombası ve coplarla saldırdı. Emniyet’te Murat İzol’un Dicle Nehri’nde olmadığına dair resmi tutanak hazırlandı. Avukatın, Diyarbakır Baro Başkanı’nın ve Murat’ın ailesi ile arkadaşlarının verdiği ifadelere göre polis önceden mimlediği ve tehdit ettiği İzol’ün nehirde aranmasını da engellemeye çalışmıştı. Anlaşılan o ki, birilerinin Murat’la kapanmamış hesapları vardı. Küçük faşizmler tam da bu hesapların üzerine inşa ediliyordu.

Murat İzol’ün katli Türkiye’de son otuz yıllık kanlı iç savaşın bir parçası. Kürtlerin hakikatinde ne bir istisna ne de bir parantez. Murat, “faili meçhullerle” yani bölgedeki ismiyle devlet eliyle öldürülenlerden sadece bir tanesi. Öldürülmesi, son otuz yılın ve de Türkiye Cumhuriyet tarihi boyunca süregelen katliamların bir devamı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Murat’ın geçen haftaki kayboluş haberi ancak birkaç haber sitesine girebildi. “Olay” değeri taşımadı. Ölü bedenin bulunması ve ailesinin darp edilmesiyse birkaç muhalif yayın organı dışında neredeyse hiç tepki bulmadı. Murat’ın ölümü beklenendi, sıradan olandı, kanıksanandı. Basın sustu, vatandaş sustu. Öldürülen binlercesi gibi çok muhtemel ki Murat’ın davası da sümen altı edilecek, Murat’ın ölümündeki sorumlular belki terfi edecek ve vicdansızlaştırılmış (ama hassaslaştırılmış) bu ülke susmaya, görmezden gelmeye ve hatta onaylamaya devam edecek.

Emek Sineması eylemi ve yaşanan polis şiddeti ise basında çok büyük bir karşılık buldu, manşetler atıldı, eylemcilerin su ve gaz yemiş fotoğrafları sosyal medyada defalarca paylaşıldı. Sinemacılara ve yazarlara yönelik şiddet kınandı. Türkiye, sinemacılarını döven ilk ülke olarak tarihe geçti, kınandı. İnsanlar şaşırdı. Barışçıl bir protesto için bu kadarına değer miydi? Bunca zalimlik niyeydi?

Niyetim Diyarbakır’da yaşananlar ile İstanbul’da olanlar arasında bir zıtlık kurmak değil, tam tersine bu iki olay arasındaki süreklilikleri ve bağları göstermek. Murat İzol 28 Mart günü bundan 2006 Diyarbakır Mart olaylarının protestosuna katılmıştı ve anlaşılan 7 yıl önce kenti savaş alanına çevirip “kadın-çocuk demeden” kıyım yapanlar için değişen birşey yoktu. 2006’daki gibi Diyarbakır’da yaşananların haber değeri, kıymeti harbiyesi yoktu. Bu ülkenin “öteki ülkesi”nde uygulanan şiddet, öteki ülkenin insanlarının hafızasına ve bedenlerine kazınsa da Türkiye toplumunda pek kayda değer bulunmadı. Ancak, sömürge her ne kadar ülkenin büyük şehirlerden uzakta sanılsa da, sömürgedeki ötekine uygulanan şiddet bu mekanlar için de kurucudur. “Ora”daki zulüm, “bura”daki sosyal ilişkileri değiştirir ve dönüştürür, toplumsal baskıyı ve de sıradanlaşan zulmü kurar ve besler. Uzak sanılan ölümler, gözden ırak tutulan zalimlikler döner, yanı başımızdaki gündelik hayatı kurar. Emek Sineması için yapılan eyleme duydukları öfkeyi dirsekleriyle, bedenleriyle ve küfürleriyle ifade edenlerin hassasiyetleri yıllardır süren iç savaşın şiddetiyle, toplu kıyımlarla, katliamlarla, “öteki ülke” ile kurulan sömürge ilişkilleriyle, savaşın sonuçlarının görünmez kılınması ve şiddetin meşrulaştırılmasıyla beslendi.

Bu ülkede otuz yıldır süren iç savaş sadece ölüm üretmedi, öldürenleri de, zulme karşı susanları da insanlıktan çıkardı. Kürt bölgesinde uygulanan sömürgecilik ve olağanüstü hal koşulları Kürtler için ölümü, Türkler içinse adaletsizlik, hukuksuzluk, şiddet ve toplumsal eşitsizlikleri normalleştirdi. Devletin şiddetinden pek de nasibini almamış ayrıcalıklı kesimler kendilerini devlet zannetmeye, sosyal medyada isimlerinin başına TC koymaya başladılar. Beyoğlundaki hassas ve öfkeli vatandaşlar polis müdahale edene kadar, eylemcileri dirsekleyerek, eylemcilere küfür ederek tepkilerini koydular. Gazdan etkilenen eylemcilere su satmadılar, dükkanlarını kapılarını kapatıp eylemcileri korumayı reddettiler. Şimdi biz, Beyoğlu’nda barışcıl bir eylemin böyle bir şiddetle cevap bulmasını, sinemacıların “bile” tartaklanmasını şaşkınlıkla izliyoruz. Oysa Yaşar Kemal’in dediği gibi, zulüm tarlasında zulüm bitiyor. Murat İzol’ün ölümünün haber değeri bile taşıyamamasını nasıl açıklayacağız yoksa?

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla... Özgür Gündem'in Forum sayfalarında yayınlanan Emek Sineması'nda İzol'ü İzlemek başlıklı makale denkleştirmek istediklerimizi tamamlayacak bir meram olarak önemli bir okuma parçasını oluşturuyor. Bir şeyleri fark edebilmek adına... Onur GÜNAY ve Özgür Gündem Gazetesi'nin anlayışlarına sığınarak metni iliştiriyoruz...

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Belgesel: Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim - Ümit KIVANÇ
Yakın Tarih / Taçlanmış Gazetecilik: Metin GÖKTEPE - Biyografim.net
Gerze Halk Direniş Korosu - Özilhan'a İnat Biz Yeşili Severük - Youtube
RED! Filmi - Bağımsız Sinema Merkezi
Campaign Ad via Guardian - Freedom For Abdullah Öcalan
Emek Sineması’nda İzol’ü İzlemek - Onur GÜNAY - Özgür Gündem
Barış (Sűreci) - Eleştirel Abi - Eleştirel Medya Günlüğü
"Ermeni'den Akil İnsan Olur Mu?" - Hektor VARTANYAN - Radikal_Blog
Barış Ortamı Neden Oluşamıyor? - İsmail BEŞİKÇİ - Aşağıdan
Türkiye’de Barış Mümkün Mü? - Nazan ÜSTÜNDAĞ - PolitikART
“Alaturka” ve “Alakurda” Çözümler…- Melih PEKDEMİR - Muhalefet.org
Benden Terörist Olmaz! - Ayça SÖYLEMEZ - Birgün Pazar
Yüksekovalı Bakkal Mehmet'i 30 Kalaşnikof Kurşunuyla Kim Öldürdü? - İsmail SAYMAZ - Radikal.com.tr
Bu Bir Mücadele Sürecidir - Yeni Özgür Politika
Kışanak: Barış'ı Anayasal Güvenceye Kavuşturalım - Özgür Gündem
Karayılan: Biz Barış Konusunda Samimiyiz - Murat KUSEYRİ - Evrensel
KCK'den DÜ Açıklaması: Kimse Yanlış Hesap Yapmamalı! - ANF
Hizbullah ve Polis Saldırdı! Dicle Direndi - Muhalefet.org
Öğrenciler Yaralılar İçin Hastaneye de Giremiyor; Rektörlük Sessiz - Beyza KURAL - Bianet
Dicle Üniversitesi: PKK-Hizbullah Çatışması Yayılır Mı? - Engin ESEN - BBC Türkçe
Yüzü Maskeli Gericiler Saldırdı, Beyazıt Ayağa Kalktı - Kolektifler.net
'Ey Türk Kardeşlerim!' - Cumhuriyet.com.tr
Bin Yıllık Kardeşlikten Neden Barış Doğmaz? - Cemal TUNÇDEMİR - T24
İmralı Süreci ve AKP’nin Yeni Stratejisi: ZoZo’lara Karşı LoLo’lar Mı? - İrfan AKTAN - Bir + Bir
Colemerg Halk İnisiyatifi: Askeri Hareketlilik Sürece Zarar Verecek Düzeyde - ANF
Evrim Alataş: Kafanızdaki Değil, Karşınızdaki Kürdü Dinleyin - Baki GÜL - ANF
Barışı İnşa Etmek - Metin YEĞİN - Mühim Hadiseler Enstitüsü
Bedelsiz Barış - Ertuğrul MAVİOĞLU - Birgün
Süreç ve Sol - Gökhan NAZLI - Sendika.org
Barış Süreci ve Sosyalistler - Adnan BOSTANCIOĞLU - Birgün
Söz Sende Programı - Ertuğrul Kürkçü - Halkların Demokratik Kongresi Basın
Hayırlı Cuma Mı? Kanlı Pazar Mı? - Berxwedan YARUK - Radikal_Blog
DİSK: Ya Savaşı İzleyeceğiz, ya da Barıştan Yana Olacağız - Ali Barış KURT - ANF
KESK Davası: Tüm Tutuklulara Tahliye - Sendika.org
Massenprozeß In Ankara - Nick BRAUNS - JungeWelt.de
Gazi M. Kemal Bidoncu Muydu? - Baskın ORAN - Agos
Irkçı CHP'li Yine Konuştu: Türk Ulusunu Silmeye Kitlenmişler! - Marksist.org
Beştaş: Yaşananlar Endişe Verici - Yüksekova Haber
Roboskili Ailelerden Korucu Alımlarına Tepki - ANF
301 Kere 301 Suçu İşliyoruz! - Bildirge - Nor Zartonk
Evet, Belli Ki Ermeniyiz.. - Yetvart DANZİKYAN - Radikal.com.tr
Asıl Suç Unsuru 301. Madde'nin Kendisi - Rober KOPTAŞ - Agos
4. Yargı Paketi - Anadolu Ajansı Metni - Kaynakça: Yetvart DANZİKYAN
Fareler Mahkumların Kulağını Kemirdi - Internet Haber
Cezaevlerindeki Baskılar Normalleşmemelidir - Hüseyin ALİ - Özgür Gündem
Raci Tetik: Kanunun Verdiği Yetkileri Kullandım - Birgün
'Rektör Danışmanı Öğrenciye Kafa Attı' İddiası - soL
Türkiye’de Şeriatı Beklerken: Muhafazakarlaşmadan Şerileşmeye Teo-Demokratik Geçiş - Hakan GÜNEŞ - Sendika.org
Adana'da Alevilere Bildiri: Esad'ı Desteklediğiniz İçin Başınızı Keseceğiz - Radikal.com.tr
Uğur Mumcu'nun Afişleri Toplatıldı - Endişeli.org
Ümit Kaftancıoğlu - 1935 - 11 Nisan 1980 - Toplumsal Bellek Platformu
"Bir Ermeni De Artık Kaymakam Olabilmeli" - Nilay VARDAR - Bianet
Hafızamın Köklerini Buldum - Ayça ÖRER - Radikal.com.tr
Bir Mahalleden Tek Hamlede Silinmek - Kalfayan Yetimhanesi Binası - İstanbul Ermeni Vakıfları Beyannemesi
Odatv'den Seksist ve Irkçı 24 Nisan Haberi! - Turnusol
Süryaniler'den Akil İnsanlar Sitemi - Süryaniler.com
Makbul Olmayan Evlatlar Mezarlığı: T.C. - Zeynep AKKUŞ - Hebûn LGBT
Transız, Buradayız, Alışın! - Haluk KALAFAT - Radikal Kitap
BDP Zorunlu Askerliğin Kaldırılması İçin Meclis Araştırması İstedi - Savaş Karşıtları
Şırnak'ta Şüpheli Asker Ölümü! - Evrensel
1+8, Sınırlar ve Dil - Mert İLKUTLUĞ - Resimaltı.com
HDK, İşçi ve Emekçinin Yanındadır - Bildirge - Nor Zartonk
Aktif İş Gücü Piyasası Politikaları - Dr. Recep KAPAR - Sosyal Koruma
Bakan Tonya’lıları Tehdit Etti: Hiç Bir Yatırıma İmza Atmam! - Muhalefet.org
Prof. Volkan: Gelecekte İslam Bağı Hayal; Kürtler Kürt, Türkler Türk Şef Alacak - Hazal ÖZVARIŞ - T24
Vatandaşlık Maddesi - Yard. Doç. Olgun AKBULUT - Ana[l]iz - TESEV
The Curse Of Ataturk - Andrew FINKEL - International Herald Tribune
Hassas Güzel Celal - Cengiz ALĞAN - Marksist.org
Davutoğlu, Ermenilere ve Radikal'e Hakaret Eden Azeri Diplomat Hakkında Ne Yapacak? - T24
Bölgesel ‘Güç’ Değil, Bölgesel ‘Balon’…- Mustafa SÖNMEZ - MS' Blog
Turkey Peace Talks Positive; Press Freedom Still In Peril - Özgür ÖĞRET - CPJ
Turkey Gives Politics A Chance - Kemal KİRİŞÇİ - Brookings
Çok Dilli Bir Yeniden Kuruluş: TC’yi Savunarak Değil AŞ’ye Direnerek - Umar KARATEPE - Sendika.org
Uğur Yücel: Bu Çağ Savaşlar ve Yıkımlar Çağı - Ceyda AŞAR - Başka Haber
Hologram Çağı - Ece TEMELKURAN - Birgün
Varşova Gettosu Ayaklanması: Bir Cesaret Öyküsü - Sara YANAROCAK - Şalom
Suriye'de El Muhaberat’a 'Savaş Suçlaması' - Robert FISK - BBC Türkçe
Thatcher'ı Taşeron İşçileri Mi Öldürdü? - Sarphan UZUNOĞLU - Akşam.com.tr
Thatcher Modeli, Türkiye ve Alt Kültür - Barış YARSEL - Mühim Hadiseler
The Death Of A Class Warrior – Margaret Thatcher (1925-2013) - Tom MILLS - New Left Project
Margaret Thatcher - Morrisey - True To You
Margaret Thatcher - A Friend Of Pinochet Who Hated Our Class - Steve HAMMILL via Socialist Worker
Thatcher: A Wound Reopens - Benedict THORN via Critical Legal Thinking
İnsan Kaç Kere Çürür - Kemal BOZKURT - Radikal_Blog
Nations: The Long History and Deep Roots Of Political Ethnicity and Nationalism - Azar GAT via CUP
19-23 Nisan'da İstanbul'da: Marksizm 2013 (Bahar) - Marksist.org
Aciz Olmama Mecburiyeti - Emrah GÖKER - İstifhanem
Umberto Eco: Aşk Hikâyesi Yazamam - Meltem YILMAZ - Cumhuriyet.com.tr
Pınar Selek Yeni Kitabını Tanıttı - Avrupa Postası
Emek Sineması’nın ‘Öteki’ Tarihi - Ayşe GÜNAYSU - Özgür Gündem
Mekânların Ruhu ve Emek Sineması Meselesi  - Enver GÜLŞEN - EG' Blog
Langlois Olayı ve Emek Sineması - Hakkı BAŞGÜNEY - soL
Emek Sineması ve Terörizm Üzerine - Ezel AKAY - Viral Mecmua
Turkey Emek Cinema Protesters Released After Clash - BBC News
Bir Alman Requiemi, İki B’nin Bitimi - Ali Murat HAMARAT - Yazıhane
İşte 'Offshore Leaks'teki Türkler... - Nedim ŞENER - Posta.com.tr
Together By Richard Sennett Review - Corinne JONES via The Guardian
When The Earth Moved - Nicholas LEMANN - The New Yorker
Baharın Müjdecisi Kuşlar! - Eko-toplaşma - Genç Çevre Girişimi

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Biennale Venetië, Italië By Bas Boerman' Flickr Page

>>>>>Poemé
maviye mekân - metin fındıkçı

yolumu kırıp dar odalar içinde kaldım
ipek yolunu serdin sıcak kavrulmuş tenin kaldı

bu kadar güzel durduğun denize baktıkça
kaldı kirpiklerim sırtında yaşanmış günlerin

hangi mavinin avlusunda soluksuz söyle
göster beni bıraktığın bu duvarları ören çakıl taşlarını
talanı görmeden içini okşayan kumları şimdi söyle

şaşıyorum şaşırıyorum
bir göçebe gibi biriktirdiğim koyuna
öylece dolaşıyorum denize dağıtmadan
tenine şaşıyorum

güz denizinin sürüklediği kırık hançeri
hiçbir maviye mekân olmadı biliyorum
bunu da biliyorum...

kaynakça: şiir.gen.tr

No comments: