Sunday, August 24, 2014

Deuss Ex Machina # 512 - spoznan za krivega po vseh

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_512_--_spoznan za krivega po vseh

18 Ağustos 2014 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. John Zorn - Whispers Of Heavenly Death (Tzadik)
2. John Zorn - Sea Drift (Tzadik)
3. Jerry Granelli & Jamie Saft - Tail Of The Tiger (Veal Records)
4. Jerry Granelli & Jamie Saft - First Thought Best Thought (Veal Records)
5. Franz Kirmann - Glider (Denovali Records)
6. Franz Kirmann - Excelsior (Denovali Records)
7. Eno & Hyde - Mother Of A Dog (Warp Records)
8. Eno & Hyde - Celebration (Warp Records)
9. Carbo Flex - Amme Dot (Central Processing Unit)
10. Carbo Flex - Morjod (Central Processing Unit)

spoznan za krivega po vseh
(512)
Yaşam Cümle Kurma Cüretinde Saklıdır

Kısadan kestirilmiş, yolu düze çıkabilmek için çatılmış, birbirlerine lehimlenirken anlamın peşinde koşmayı göstere gelen cümlelerle beraber yol alırız. Her cümle ile aslında görünenin her neye tekabül ettiğini idrak edebilmeye, ona vakıf olmaya gayret ederiz. Modernlik bahsinde giderek azalırken kelimeler ve kelimelerin gücünden ve sınırından kaçış başlamışken geriye ne kalmışsa onu bildirebilmek için cümlelere sığınırız. Her kurulan cümle bir hayat okumasıdır bu vuslat değilse bile karşılananın, zarftan ayrılmış tebliği demektir şimdimizde. Kurulan, denk getirilen, nihayetlenerek noktalanan cümlelerde bir yol ararız. Yoldan geriye tek bir izin bırakılmadığı bu yerde, toz dumana karışmışken hem neredeyiz hem de nereye doğru gidiyoruz bunu anlamaya çalışırız. Biteviye çaresizlik içerisinde ümidi aramaya gayret ederiz. Cümleler bunun için vardır.

Daha fazla yıkmak yok etmek bahsine onay vermek ve bir gözün kapalıyken kapatılmışken diğerini de kapatmamak için ol mevki de bir çabadır düşleyiştir. Kendi kendini tekrar eden akıl unutulanları hatırlayabilmek için vesiledir her cümlede. Saklı duranlar, hatırlananlarda birer hakikate ulaştırır, düşünce ile beraber. Her cümle unutulanı bildirendir hatıra düştükçe. Halen yaşıyorken dile getirilmesi gerekenleri duyurandır cümleler. Bildirirken her ne halde olduğumuzu asla yadsımadan göstere gelen bir makamdır o cümleler. Topyekûn yok oluşun bağında ilerletilirken duyumsanması gerektiği kadar anlaşılması ivedi olanlar için de yol göstericidir. Bahislerin birer anlatıcı olma halinin, aktarmanın bir adım ötesinde gerçekliği tasvir etmek adına vardır cümleler. Bunun için yola düşülür, bunun için bir şeyler denk getirilir. Bunun için çaba süreklileştirilir ya da denk getirilir harfler.

Görebildikçe, büyük resimdeki o derin boşlukları, keskin ayrışımları aşamasak da şimdi, sorgulamaya başlangıç için bir yoldur kurulan her cümle. Her şeyin hemen her anlamda genellendirildiği, eleştirel tasvirin yoğunluklu, sert ve salt, had bildirmek adına yerilmeye devam olunduğu bir yerden nereye varamayacağımız ortaya çıkmaktadır. Muktedirin yaygın nefret söylemi bir başkası için kullanılabilir değerlendirilebilir bir şey olarak pay edilmektedir halen haddizatında. Sözü naçar kılan, çoraklaştıran, anlamaktan uzak durarak, inadım inatlarla had ve hudut bildiren bir form ortaya çıkartılır. Oluşturulan yapım düpedüz şiddetin asli, değişmez bir makam olarak bellenmesini gösterendir. Cümleleri yarım yamalak koyarken yapılan edilen biraz da fark edilemezlik için çabalanmaktır. Anlam beyhude bir emeğe evrilirken, sorgulayabilme hak ve hukuktan azade bildirilirken çıplak olanın göze batmaya devam edenin sorgulanmaması beklentilenmektedir.

Hemen her günümüz başka sınavlarla donatılmışken bütün olanların tamamlayıcısı olanı bu kırmızıçizgi belirtecinde görebilmek mümkündür. Öylesine bir heyula değil tastamam hesaplı kitaplı, ölçülüp biçilmiş ardı, arkası gözetilmiş, sonrası şekillendirilmiş bir kırmızıçizgiler bildirimidir asıl olup biten. Dert gırtlağı çoktan aşmışken lafının kelamının edilmemesi tavsiye olunmaktadır işte bu yeni ülkede. Sürüncemeye bırakılan uzlaşı, müşterek ve çokluk yerini; tahakküm, tekillik ve tektipleştirmeye, dayatmaya terk etmektedir adım adım durmaksızın. Mekanizma olarak devletin öğütücü çarkları çalışmaktadır hepimizi içine mahkum ederek hepimizi bu sisteme alıştırmak gayretiyle beraber birlikte. Dönüşüm her evrede daha bir sert, her eylemde daha bir hışımla eylenmektedir. İcat olunan kırmızıçizgiler yeni aşılmazlar olarak nakledilmektedir biteviye.

Dertler daima peyderpey güncellenirken zulüm zembereğinden boşalırcasına bu her dilde, her renkte avazın, sözün sahiplerine, cümle kurmaya gayret eden halka karşı, ona rağmen yeniden biçimlendirilmektedir. Üstenci dil, korkuları kanıksanabilir bir meseleden bildirmektedir. Cümlenin kendisini, sualin nesnesini beklentisini bu korku ikliminde topyekûn ketumlaştırılıp, çoraklaştırmaktır amaç. Kanıksatılmaya gayretli olunan, bunun bir adım ötesine geçerek reel politiğin hamlelerinde yok olmaya yüz tutan, beklentilenen şeyse sorgudur. Sıradanın lafının derdinin, meramının ipoteklenebilmesidir. Yüce ve ulu olan mekanizma, güçlü ve dirayetli ve sorgulanamaz bildirilen yönetenler, hiçbir düzenlemeye tabii görülmeyen eksikliğin yapımcısı olan herkesler, bu ipotek etmeyi kalıcılaştırarak sonsuz bir azaba dönüştürmektedir.

Sonsuzlaştırılmaya çabalanılan deneyimin, yok edilebilirliği konusudur. Hemen her şey bu sağaltımın üzerinden yükseltilmektedir biteviye. Dertlerin varlığının önemsenmeyecek küçük tefek detaylar olarak aksettirilmesi bu yıkımların güncellenmesini sağlamaktadır. Yaşadığımız ülkenin gerçekliği kimi zaman bir heykele düzenlenen operasyonda, kimi zaman makamların her neye dönüştüğünü gösteren uygulamaların bütününde kimi zaman da hep bilindik klişelerin üzerinden şekillendirilebilen taarruzlarda eylenen dehşetengizliktedir. Bu ülkenin gerçekliği, doğrunun göstere göstere, bile isteye lağvedilmesidir. Artık kesintisiz bir biçimde düşmanlık bahsinin bir meseleden çıkartılıp hayatın ortasında temel edilmesidir. Herkes birbirinden nefret edip birbirlerine sövmeye devam ederken sistem tıkır tıkır işine devam etsin beklentisidir ortalığa serili veren çıplak gerçek.

Sözün bir biçimde naçarlaştırılması, tektipleştirilen algının hiçbir surette değişmeyeceğinin bildirildiği yapı hayata kast etmektedir oysa. Burada, orada, her yerde her şekilde sonuç budur. Düşmanlıklar için sürüncemesiz hamleler gerçekleştirilirken, ne olacak bahsi devreye hiç alınmadan, üzerinden atlanarak geçilen bir tavra dönüştürülür. Açmazlar birer yara, her yara ölümcül bir hazanı beraberinde getirirken, bir adım sonrası o bahsin gerçekliğiyken her şeyin olağan ve rutininde olduğundan dem vurulabilmesidir haddizatında, problem. Bir bilmece, karmakarışık bir teori, bir edebi yapım değil hayatın yalın gerçekliğinde, 'devletin' öncelikleri tüm cümleleri üçer beşer tarumar etmektedir boyuna ve biteviye. Yeni Türkiye şablonu budur kısadan oralardan devşirilmektedir. Böylesine aralıksız hizalama, düzenleme yahut da kararname ile konumlandırılandır yeni Türkiye.

Bir duygusal bağ gibi gösterilip, anılıp durulan faşizm üzerinden hiddetin, şiddetin ve nefretin refakatinde enikonu dönüştürülendir. Yeni Türkiye, tüm eskinin, hemen tüm eksikliklerini muhteviyatında barındırandır. Mahzum Korkmaz'ın Êgit'in heykeline saldırdığı gibi, olağan, kendi akışında olan biten her şeye karşı taarruz halini koruyandır. Fiberglas bir heykel diye sayıklayan dünün eli sopalı devlet adamının içişleri bakanı olduğu bir ülkedir sıfır empati. Sıfır anlama çabası. Her kesimin, bir diğerine sözünü eğrelti değil, laf olsun diye değil basbayağı böbürlenerek bu vatan bizim şayiası ile yönlendirmesinin, derdi değil, sorunu anlamayı değil sorunu yok ederek çözmeyi amaç edinendir bu yeni ülke. İstimlâk edilmeye çalışılan, dün yüzleşiliyor bahsinde dile getirilenlerin paralelinde, bizatihi yolunda yine halka ait olana, halka karşı her şeyin faturalandırılması çabasıdır.

Barış mı o da neyin nesidir ki diye bir sual eksik kalmıştır son bir haftada. Kırımı, yok etmeyi ehven saymaya devam edendir çünkü bu ülkenin yeni kimliği, yegâne kıymetlisi temelleri o makamda atılarak yükselmektedir. Bir yapımdan, bir imgeler toplamından bütünleşik tahayyüllerden azade yekpareliğin beton grisinin tastamam karşılığıdır Yeni Türkiye. Daha fazla ürkütüp daha çok yıpratarak, mütemadiyen korkularıyla baş başa konulan halklara vaat edilendir Yeni Türkiye. Kesintisiz hıncın her neye dönüştüğü, nasıl bir keskinliğe ulaştığı bunca ortalıklarda eylenirken, yapılıp edilirken sıfır sorunun ülkesi diye bahsedilendir işte bu Yeni Türkiye. Dönemeçlerin, demokrasi için bu giderek kadükleştirilen hak, hukuk, adalet ve eşitlik bahislerinin, meselelerinin hiçleştirilmesi adına kotarıldığı bir karanlık çağın restorasyonudur tanık olduğumuz.

Bireye özgün, sahte bir demokrasi tahayyülünde "biyopolitika"nın hemen her edimi karşılaşılan ve yaşanılandır bu yeni ülke içerisinde. Heykellere saldırırken Kürd'e akıl verilendir. Ya heykel ya barış diye sıkıştırılmaya çabalanılmasıdır. Onca şiddeti bizatihi icra edenin sorgulanması bir yana, atlanıp aşılıp yola devam seçeneğinin şuursuzluğu bir yanda durmaktadır oysa. İcraat ve önermeler hep birbirleri peşinde avaz avaz yinelenirken şatafatın tam da dibinde hiçbir şeyin olmadığı, her şeyin tam tersine koşturulduğunu cismanileştiren vurgular karşılık bulmakta; hemen her gün. Totaliterliğin dehşeti güncellenmeye bu karanlık döngü dâhilinde aralıksız yeniden mahvımız için şekillendirilmeye devam etmektedir bu yeni ülke bahsinde.

Sıfır sorunun temsilcisi olan başbakanlığa oynarken, hassasiyet diye dilinden dökülemeyen teröristlerin o çetenin varlığı İstanbul'un orta yerinde kendini gösterir bir gün. İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde çete bayrağı açılıp gösteri eylenir. Sonrası yine muammalarda kalan bir gösteridir her dem olduğu gibi aynı tornadan. Neden sorusunun yanıtı verilemez, oysa kırk dokuz insan rehinedir, yurdun bir ucunda Ezidiler, Şebbaklar, Süryaniler, göç ederek hayatta kalıp nefes alma çabasında yollardadır. Sınırların içi hayat mücadelesindedir, dışı gibi hep aynı hep. Cümleler, yarıda ve yarım bir türlü tamamlanamaz kılınarak, insanları birbirlerine bağlayan her edimin özellikle demokrasi nam yapımın ileri olan suretine bizatihi ayak bağı olarak bellendiği bir ülkenin imalatı, son hız güncellenmektedir.

Kurulan ve kurumsallaşan kök salan derdin anlaşılmaz bildirilmesidir. Her şeyin sütliman olduğu vurgusunda behemehal onu çürütenin, tüm etmenlerin bir aradalığının umursanmadan tek bir itirazın dahi kaile alınmadığı bir yerin varlığıdır halen yapım aşamasında olan Siyaseten doğruculuğun bunca elem ve kederi onlarla beraber gadri yüklene geldiği bir yerden halen bedeller ve diyetler talep edilebilmektedir. Halen özetin özeti ise sıfır sorundur ülke tanımındadır. Cümlelerinin kelamlarının boşluklarında yarının tahayyülü daha büyük azaplarla şekillendirilmektedir. Bugün yaşamak bir cümledeki dile getirilenlerden, önemli görülüp hayati olarak duyurulmaya çalışılanların tastamam gölgelendiği her şeyin gerçek değildir bu kadarı da düzeyinde karşılandığı bir serencama dönüşüyor. Ne ki otuz iki kısım tekmili birden gerçeklikte hayatlarımız ortada bunun tam tersini teyit etmektedir.

Cümle anlayabilmek için bu lebalep heyula dolu ülkeyi, azap çukurunu ve bu coğrafyayı elimizde kalan tek sığınacağımız liman. Yok, etmek için her şeyin kurban edilebildiği bu tüketim dünyasında sığınabildiğimiz son liman belki de bir ihtimal değil kesin varlığımız. Bugün sorgulanmadan yükümüz haline dönüştürülen, acının karşısında belki tutunulacak dalımız ve tek şansımızdır cümleler. Hiçbir surette görünür kılınmayan, nedendir bilinmez hiçbir zaman anlaşılmayan bu mesellerin ardındaki, o gerçekliğe vakıf olmanın anahtarıdır kurulacak tek bir cümle. Yalnızız bu âlemde ve devranda şimdi. Sözümüz yarına varabilmek için, bizi sorgulayabilmek için, çıkabilmek için bu gayya kuyusundan bir umut, bin umut birlikte ve bir arada. Bir daha asla diyebilmenin bir yâd edişten ötesi olabilmesi için hakikatin adını koyabilmek için başka bir mihman kalmamıştır çünkü. başka bir teşebbüs.. hal ve mecal.. Arzihalimizdir.

>>>>>Bildirgeç
İnsanın Kısa Tarihi; Var Olmanın Dayanılmaz Trajikomikliği - Ekin BALTAŞ - Jiyan

ABD’de Micheal Brown adında 18 yaşında Siyah ve silahsız bir genç polis tarafından vurularak öldürüldü.

Lice’de Mahsum Korkmaz heykelinin yıkılmasını engellemeye çalışan kitleye polisin saldırması sonucu Mehdi Taşkın öldü.
Gazze’de ölü sayısı saldırının ilk gününden bu yana 2 bin 96’ya ulaştı ve görülüyor ki, daha da artacak.

Irk, din, dil, soy sop, mezhep… Bazı kelimeleri 10 kere art arda söyleyince anlamsızlaşır ya, bu kelimeler de öyle.

Dünyaya uzaydan bakma imkânımız olsaydı, kocaman evrenin içindeki ‘soluk mavi nokta’ ne kadar ufak görünürdü gözümüze.
Ya da milyonlarca yıl öncesinde bir mamuta ‘ırk’ deseydik örneğin, ya da bir mağara adamına ‘peygamber’, gülerlerdi belki. Anlayamaz ve saçmaladığımızı düşünürlerdi.

Dünya tarihinde geriye doğru gittiğimizde 250.000 yıl önce bize fazlasıyla benzeyen ilk insanlar var.

6 milyon yıl geriye gittiğimizde insanlara pek benzemeyen atasal türler mevcut.

60 milyon yıl öncesinde artık primatlara dair bir iz bulunamıyor.

280 milyon yıl önce dünya üzerinde memeli hayvan, 460 milyon yıl önce karada yaşayan bir hayvan izine, 650 milyon yıl önce ise denizlerde yaşayan bir canlı türüne rastlanmıyor.

6 milyon yılı ilk insanların ortaya çıktığı 250 bin yıllık tarihimize oranladığımızda sonuç; 1/24.

Yani koca bir günün yalnızca son 1 saatinde varız biz. Yalnızca 1 saat içinde birbirini yok etmek için binlerce sebep, var olmayan binlerce ayrım yaratan, çökmesi mecburi bir sistem yaratıp bu 1 saatin içinde bir saniyeye bile denk düşmeyen hayatlarımızı çalışarak, hem de kendi karnımızı doyurmadan, yalnızca aynı saniyenin içine denk geldiğimiz zengin sınıfın cebini doldurmak için çalışarak geçiriyoruz.

Her şeye tepeden bakmak gerekiyor bazen. Tepeden bakınca her şey çok daha net görünüyor. Küçük hayatlarımızın dışına çıkmak gerekiyor. Bize sunulan, yaşamaya mecbur bırakıldığımız bu kocaman insanlık tarihinin içinde bir saniyeye bile denk düşmeyen yaşamları anlamak da sanıyorum bu deli saçması sistemi yıkmanın ilk ve en önemli koşulu.

250 bin yıllık tarihi ele aldığımızda burjuva sınıfının elinde bulunan eğitim sistemi tarafından bize öğretilenler ne kadar doğru peki?
Öncelikle; hayır, insan doğuştan mülkiyetçi değil tabii ki güzel kardeşim. Zira tarihe baktığımızda, 250 bin yıl önceki ilk insan avladığı bir geyik bacağını eline aldığı anda kafasında bir ampul yanmıyor ve “HEY, BU PARÇA BENİM!” diye bağırmıyor. Tam tersine özel mülkiyetin tarihi, uygarlığın gelişmesiyle birlikte başlıyor. Aşağı yukarı 3-4 bin yıl önce.

Yani biz de ilk 246 bin yıl boyunca kardeş kardeş yaşayıp gidiyoruz. Avcılık ve toplayıcılıkla hayatımızı sürdürüyoruz, avlanan ve toplanan her şey içinde bulunduğumuz topluluğun kolektif ürünü kabul ediliyor. Birlikte çalışıyor, birlikte tüketiyoruz.

Peki, ortalama bir kronolojiyle bu rezil günlere nasıl geldik? İnsanlar ormanlarda gezip dolaşırken, avlanıp yerken, oradan oraya göç ederken 7-10 bin yıl önce bir tarım devrimi gerçekleşti, yani toprağa bağlanmanın ilk adımı. Dolayısıyla insanlığın önüne, tarım ile birlikte çıkan şey, göçebelikten yerleşik hayata geçme olanağı. Yerleşik hayat ne demek? Dirlik düzen, efendime söyleyeyim, nüfus artışı ve zurnanın zırt dediği yer; artı ürün. Toplumsal artı ürünün, bu üretimin belirleyenlerinin elinde toplanmasıyla yavaş yavaş özel mülkiyet dediğimiz belanın doğduğu söylenebilir. Eh bize de buradan, binlerce yıl öncesinde o artı ürüne el koyan kesime selam söylemek düşer.

Artı ürünün ortaya çıkması ve üretim biçiminin gelişmesiyle birlikte süreç içinde ortaya çıkan özel mülkiyet, zamanla bu mülkiyeti korumaya, sahip olanın güvenliğini sağlamaya yönelik yönetim biçimlerini gerektirdi tabii. Şehrin etrafını surla çevreleyen güvenlik örgütlenmesi, kadının erkek tarafından egemenlik haline alınmasının aracı olarak düzenlenen tek eşli aile masalı, savaş esirlerinin köleleştirilmesi ve işgücü olarak kullanılması, asker sınıfı, mal sahiplerine has soyluluk unvanı, mülke el koyanların dokunulmazlığını onaylayan kutsal halenin örülmesi, din adamları ve yöneticilerin karşılıklı çıkar birliği…

Burada din mevzuu hayli önemli. İnsanın var olduğu ilk zamandan beri zekâsı diğer türlere göre gelişkin bir hayvan olmasından kaynaklı olarak akıl sağlığını korumaya ötekilerden daha çok ihtiyacı var tabii. İnsan bu, durur mu, sürekli soru soruyor, sürekli cevap arıyor. Yani, gök gürültüsüne dair hiçbir fikri olmayan insanların gök gürültüsü duyduğunda tanrıların kızdığını düşünmesinden doğal bir şey olamaz. Olamaz da, dinin devletlerin baskı unsuru haline gelmesi de, sömürülen sınıfın ortaya çıkışıyla aynı döneme denk geliyor, ne ilginç tesadüf!

Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçişle ilgili okuduğum bir yazıda şöyle diyordu; “daha inandırıcı olanlar doğal seçilimle bugüne ulaştı”. Evet tabii, anlamsızca sinirlenip şimşek çaktıran bir tanrıya ve yağmur yağdıran kanka-tanrıya kıyasla, tapınakları, kuralları, ödülleri ve cezaları olan tek bir tanrı, daha organize ve güven verici bir otoriteydi. Kuralları daha sert, Tanrısı daha korkutucu, ölüm sonrası ise bu kurallara uyanlar topluluğu için çok daha lütufkârdı. Sonrasından bahsetmeme lüzum yok; devletin eline geçmiş bir cennet, cehennem, kâfir, gayri-birşeyler ve tonlarca yalan…

Tüm bir insanlık tarihi boyunca art arda gelen olaylar silsilesi aslında böyle şematize edilince ne kadar basit ve aynı zamanda ne kadar trajik…

Yıllardır komünistlerin anlatmaya çalıştığı şeyi, tarih açıkça söylüyor; devlet ve din işbirliği yalnızca özel mülkiyeti korumak için vardır. Ama bazen bir şeyi saklamak için onu apaçık göstermekten daha iyi bir yöntem yoktur. Bugün semt duvarlarında yazan “Bütün devletler katildir”in büyük büyük annesidir işte özel mülkiyeti korumak için yoktan var edilen devlet… ‘Edeb müddet’ ilkesiyle kutsanan bir tarihin başlangıcı olan devlet… Sonrası bildiğimiz hikâye… Kader birliği yapmış vatandaşlar, savaşlarda yazılan kahramanlık destanları, dökülen kanlarla kurulmuş “milli egemenlik”ler falan filan… Yani kocaman bir uydurmaca.
Zamanın ilerlemesiyle birlikte ortaya çıkan bütün sınıflı yönetim biçimleri zorbalığı peşine takmıştı elbet. Şu meşhur artı ürün (ve tabii artı değer), Asyatik toplumlarda despotik devlet, köleci toplumlarda köle sahipleri, feodal toplumlarda feodal beyler ve meşum sonumuz olan kapitalist toplumda burjuvazi tarafından gasp edildi.

Rönesans ve Reformla ortalama bir aydınlanma yaşayan Avrupa kıtasında, özgürlük, bireycilik gibi havada dolaşan kavramlar mevcutken, bir yandan Carl Linnaeus adlı sivri zekalı bir ‘bilimci’ arkadaşımız insanları sınıflandırmakla meşgul. Irklara ayırıyor, hangimiz daha üstün, hangimiz daha zeki, kim daha güçlü ki kim ölmeli? Sonrası Siyahlar, Beyazlar, Yahudiler, Naziler ve sayılamayacak kadar çok farklılık.

18.yüzyılda feodal sistemdeki soylu kesimin ayrıcalıklarından yararlanamayan burjuva sınıfı (tüccarlar) çareyi katı sınıf ayrımını bahane edip üretenlerle el ele vererek (siz de bir gün zengin olabilirsiniz sloganıyla) feodaliteyi ortadan kaldırmakta buldu. Sonra hızla gelişen bir burjuva sınıfı, sanayi devrimiyle oluşan işçi sınıfı, serbest piyasa ekonomisinin yarattığı rekabet ortamı, yani kapitalizm.

Kapitalizm sonrasının kısa bir özetini yapmak, şematize etsek bile mümkün mü bilemiyorum ama bu yazının ilk satırından bu satıra kadar burjuva sınıfının çıkarına kullanılabilecek tüm kavramları oyuncağı eden, devleti, dini, dili, ırkı bir sınıfı korumaya tahsis eden, sistemin içinde belirli zaman aralıklarıyla biriken öfkeyi dizginlemek için safsatalardan ibaret onlarca disiplin icat eden bir sistem işte. Soykırım mı eksik bu tarihte, katliam mı, sömürü mü? Savaş, açlık, salgın hastalık, yoksulluk, adaletsizlik… Hepsi mevcut. Dünyanın yavaşça yok oluşunu izliyoruz. Var olma hakkını kendinden ibaret sayan emperyalist sistem, her şeyi, insanları, hayvanları, ağaçları, gölleri, denizleri, dağları yok ediyor.

Peki, bugün interneti açıp vasat bir senaryoya sahip distopik öğeler taşıyan herhangi bir Amerikan dizisini açtığınızda bunların hangisi yok? Zamanın ilerleyişinin felaket getireceği üzerine yazılmış senaryoları izlerken farkına varamadığımız bir nokta mevcut; BİR FELAKETİN İÇİNDE YAŞIYORUZ. Sen de, ben de, evet ortalama 10 bin kazanıp rahatına bakan amcaoğlun da o felaketin içinde yaşıyor.

Şansımız olsaydı ve 3 bin yıl öncesinde yaşayan bir insana, bugünü gösterseydik; soğuktan korunmak için değil zengin gösteriyor diye avlanıp kürk yapılan hayvanları, buzlar eridiği için evlerinden sürülen kutupayılarını ve doğanın kurtuluşunu sistemde değil bizde arayan aldatmaca kurumları, federe devletleri, üniter devletleri, Siyahi diye öldürülen genci, altındaki petrol için bombalanan kentleri, aç insanları, yiyebileceğinden fazlasına sahip olanları, çalışırken kolunu makinaya kaptıranları ve hiç çalışmadan kazananları…. Tıpkı o diziler gibi izler miydi, güler miydi, “mümkün değil” mi derdi? Kim bilir.

Bu yazıyı dünyayı biraz daha anlayabilmek adına yazdım. Kendim için. Umutsuzluğa kapıldığımda her şeye dışarıdan bakabilmek için.

“Şimdiye dek filozoflar dünyayı anlamaya çalıştılar, oysa mesele dünyayı değiştirebilmektir” diyor Marx.

Evet sonuç niyetine; biraz olsun anlayabildiysek bazı şeyleri, insanlık tarihini şöyle bir gözden geçirdiğimizde, devrimi bir hayal olarak gören, ütopyadan ibaret sayan ve dünyanın da, insanın da içine eden bu sisteme kendini ve bu gezegendeki her canlının geleceğini mahkûm eden herkese soruyorum;

24 saatlik bir günün son 1 saatinde var olup bunca saçmalığı icat etmeyi başarmış bir türün hepsini elinin tersiyle yıkması kaç dakikasını alabilir ki?

Cevap sizin.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla... yazabildiğimiz kadarıyla. Yetmediğimiz yerlerde yeni kelimelere, yeni sözcüklere yelken açanları derdi birleştirenleri okumaya bu sayfada misafir etmeye çalışıyoruz. Derdimiz bir sathın içinde, kıyısında olan bitenlerden gözümüzün gördüklerinden ibaret hiç değil. Laf olsun diye değil bu dünyanın nasıl bir gayya kuyusuna dönüştürüldüğünü, kimin eliyle olduğuna dair önemli bir metin var Ekin Baltaş'ın elinden.
İnsanın Kısa Tarihi; Var Olmanın Dayanılmaz Trajikomikliği, sorgulamaya çalıştığımızın tamamlayıcısı bir metin. Bütün şekillendirmelerden azade bu yeni ülkede konuşmamız gerekenler özetleniyor yazar tarafında. Jiyan.org'un ve Ekin Baltaş'ın anlayışlarına binaen metni alıntılıyoruz.

..Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Jiyan! - Hayat! - կյանք!
“Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor” - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
Dönüşüm - Gentrification Belgeseli - Yönetmen Hakan TOSUN - Youtube
Soma'da Hayatını Kaybeden İşçilerin Anısına... - Soma'nın İşçileri
Soma'da Sekiz Saat - Devrim TABAN, Zeynep ORAL - Vimeo
Çocuğa Karşı Ayırımcılık Raporu - Gündem Çocuk Derneği
Sesli Meram / Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz - Podcasts
Dünyanın Yalnızları - Yusuf NAZIM - T24
Boşluktayken; Arkhe! – Kalk Artık… - Misak TUNÇBOYACI - Sesli Meram
Irkçılık Öldürür - Ayça SÖYLEMEZ - Toplumsol
Çocuklar Öldürülürken Susutuk, Susuyoruz - Semra PELEK - SP' Blog
İbrahim Aras'ı Dert Etmek - Kıvanç KOÇAK - Birikim
Bir Heykel Kaç Can Eder? - Güneş KARA - Radikal Blog
Peki Ya Katliamcıların Heykelleri? - Serdar KORUCU - Marksist.org
#Şengal - Sincar Dağları'ndan Kaçış, Peki Ya Sonra? - Donatella ROVERA - Uluslararası Af Örgütü Türkiye
#Şengal - Gazeteci Kızıler Şengal Dağında Yaşananları Anlattı - ANF
Roboski’de Kürt Ezidilerin Dramı - Ferhat ENCÜ - FE' Blog
Yeni Türkiye - Cemalettin N. TAŞCI - Politik-a-politik
Yeni Türkiye: Vasatlığın Egemenliği - Mustafa EMİN - Hanzalan
Siyasetten Kaçış - Erkan DOĞAN - Onur DOĞULU - Başlangıç
Göz Göre Göre - Çetin YILMAZ - Jiyan
Kalemi Kanla Kırılan Bir Gazeteci: James Foley - Güneş KARA - Radikal.Blog
Artan Nefret Söyleminde 17 Gazete - Elif AKGÜL - Bianet
Kürkçü: Mersin'de Sinsi Bir Irkçılık Var - Cumhuriyet
Yeryüzünün Ezelî ve Ebedî Salgını: İnsan - Melike KOÇAK - BiaMag
In Photos: Meet Iraq's Minorities Displaced Again By The Islamic State - John BECK - Vice News
Bitimsiz Kuşatmalar Tarihi Şengal ve Êzîdîler - Seyitxan BARAN - PolitikART
Ayakkabıyla Kirletilmeyen Ovayı Işid Pisletmesin - Vahap IŞIK - Jiyan
Iraq Crisis: 'How I Survived Islamic State Massacre' - BBC News
Aa... Türkmen De Yok, Kamp Hazırlığı Da - Ceyda KARAN - Cumhuriyet
Viyan Daxil: Kirvelerimiz İhanet Etti! -  Ersin ÇAKSU - Önder ELALDI - Özgür Gündem
Meet The PKK 'Terrorists' Battling The Islamic State On The Frontlines Of Iraq - John BECK - Vice News
Cemil Bayık İle Söyleşi -Tam Metin - Ruşen ÇAKIR - RÇ' Blog
Isis Fighters Surround Syrian Airbase In Rapid Drive To Recapture Lost Territory - Martin CHULOV - The Guardian
No: 274, 21 August 2014, Press Release Regarding The Allegations In The Media Today - TurkeyMFA
İslam Devleti’ni (IŞİD) Durdurabilecek Güçler - Kevin OVENDEN - Alternatif Siyaset
IŞİD ve Herkes - Mesut YEĞEN - MY' Blog
Ortadoğu’ya Giriş Sözlüğü - Gülsin HARMAN - Milliyet
Saudi Arabia: Surge In Executions - Human Rights Watch
Iran: Nouvelles Exécutions D’Homosexuels - InfoLGBT
İslamcılık Tartışmaları - Yüksel TAŞKIN - Taraf
Early Writings Reveal The Real Davutoğlu - Behlül ÖZKAN - Al Monitor
26 PKK'lının Mezarı Açıldı - Radikal
Komünistlerden Demirtaş'a Açık Mektup - HTKP Merkez Komite - İleri Haber
‘Cumhurbaşkanlığı Sistemi’: İktidar, Muhalefet ve Kürtler - Nuray MERT - Diken
Çözüm Sürecinin Kırılgan Noktaları - Fehmi IŞIK - Evrensel
Devlet Olmanın Hakkını Verin Arkadaş! - Hayko BAĞDAT - Taraf - Düzce Yerel Haber
Bu Feryat Yüz Yıldır Duyulmayı Bekliyor - Ümit KURT - Alev ER - Agos
New Document On Armenian Genocide Discovered In Paris Library - Armenpress
1915'in Medyada Adı Çok Ama Yok Da - Elif AKGÜL - Bianet
Armenian Genocide Resource Collection - Facing History And Ourselves
‘Herkesin Anası’ Meryem Ana ve Oğlu Armenak’ın Hikâyesi - Uygar GÜLTEKİN - Agos
Sol İçi Bir Yüzleşme; Levon Ekmekçiyan İdamı - Hayri TUNÇ - Jiyan
Prominent Jewish Couple Murdered In Istanbul - Ha'Aretz
#Soma'ya Bir Örtü Daha - Emre DÖKER - Cumhuriyet
#Soma - Üç Ay Sonra - Yeşim NUMAN - Muhalif Gazete
Letter From Gezi Park To Ferguson - Kanat ATKAYA - HDN
FHKC ABD’deki Siyah Mücadelesini Selâmlar: İmparatorluk İçeriden Çökecek - İştirakî
Ferguson’da Bir Dehşet Gecesi - Rosa CLEMENTE - Birgün
Ferguson: Over One Week In - Juan CONATZ - Libcom
Ferguson Protester Calls Out Jesse Jackson: 'We Don't Want You Here' - Breitbart
Patronların ve Devletin Korkulu Rüyası : Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti - Anarşist Faaliyet
Amerika’da İki Göçmen Anarşist: Sacco ve Vanzetti - Emek EREZ - EE' Blog
Erik Olin Wright Derlemesi, Sınıf Analizine Yaklaşımlar - Emrah GÖKER - İstifhanem
The Legacy Of Jean-Paul Sartre - Joseph MASSAD - Al-Ahram Weekly
George Orwell Reviews Mein Kampf (1940) - Jonathan CROW - Open Culture
This Is Where Your Childhood Memories Went - Ferris JABR - Nautilus
Zaman Yine Yalan Zaman'ı! - Mustafa DOĞAN - ANF
MNG Arhavi’yi Terk Ediyor - Seçil TÜRKKAN - Birgün

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo’dan iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Escher

>>>>>Poemé
İyilik ve Kötülük - Halil CİBRAN

Ve şehrin yaşlılarından biri, 'Bize iyilik ve kötülükten bahset.' dedi.

Ve o cevap verdi:

'Yalnızca içinizdeki iyilikten bahsedebilirim, kötülükten değil.
Çünkü kötülük, kendi açlık ve susuzluğu içinde
azap çeken iyilikten başka ne olabilir ki?

Gerçekten de iyilik, acıktığında en karanlık mağaralarda bile
yiyecek arar ve susadığında kirli, durgun sulardan bile içer.

Siz, kendinizle bir olduğunuzda iyisiniz; bununla birlikte,
kendinizle bir olmadığınızda, kötü değilsiniz.

Çünkü parçalanmış bir aile eşkiyaların ini değildir;
sadece parçalanmış bir ailedir.

Ve dümensiz bir gemi, tehlikeli adalar arasında
amaçsızca dolaşır durur, ama dibe batmaz.

Siz, kendinizden bir şeyler vermeye çabaladığınızda iyisiniz;
Kendiniz için bir kazanç sağlamaya çalıştığınızda ise,
kötü değilsiniz.

Çünkü, bir şey kazanmak için uğraştığınızda, toprağa tutunan
ve onun göğsünde beslenen bir kök gibisiniz.

Doğaldır ki, meyve köke 'Benim gibi, olgun, dolgun ve bol bol veren ol..' demez.
Çünkü, almak nasıl kök için bir ihtiyaçsa,
meyve için de vermek bir gereksinimdir.

Konuşurken tamamen uyanıksanız, iyisiniz.
Ama, diliniz anlamsızca kekelerken uyukluyorsanız,
kötü değilsiniz;
Ve sürçen bir konuşma bile, zayıf bir dili güçlendirebilir.

Amacınıza doğru sağlam ve cesur adımlarla ilerlediğinizde iyisiniz;
Fakat oraya topallıyarak gittiğinizde de, kötü değilsiniz.
Çünkü topallayanlarınız bile geri gitmez.

Fakat güçlü ve hızlı olanlarınız, incelik gösterin
ve topal birinin yanında asla topalllamayın.

Siz, sayısız konuda iyisiniz ve
iyi olmadığınızda ise, kötü değilsiniz.
Sadece oyalanıyor ve tembellik ediyorsunuz.

Ne yazık ki, geyikler kaplumbağalara çevikliği öğretemiyor.

İyiliğinizin, üstün beninize duyduğunuz özlemde saklı
ve bu özlem herbirinizde mevcut.

Ancak bazılarınızda bu özlem, yamaçların gizemini
ve ormanın ezgilerini taşıyarak, büyük bir güçle
denize doğru akan bir sel gibidir.

Ve diğerlerinde ise, dönemeçlerle ve kavislerle yolunu kaybeden,
kıyıya ulaşmadan önce oyalanıp duran durgun bir ırmağa benzer.

Yine de özlemi fazla olanın, az olana 'Neden bu kadar yavaşsın,
neden duraklıyorsun? ' demesine izin vermeyin.

Çünkü gerçekten iyi olan, ne çıplak birine, `Neden elbisen yok? '
diye sorar, ne de evsiz olana 'Evine ne oldu? ' der.'

Ermiş - 1923

Kaynak

No comments: