Monday, September 08, 2014

Deuss Ex Machina # 514 - incomprehension

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_514_--_incomprehension

01 Eylül 2014 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. Machinefabriek - Cymbal I (Backwards)
2. Machinefabriek - Snare (Backwards)
3. Dalhous - Lovers Of The Highlands (Blackest Ever Black)
4. Dalhous - Transference (Blackest Ever Black)
5. Phaeleh - Four (Undertow)
6. Phaeleh - Five (Undertow)
7. Suicideyear - Hope Building A (Software Records)
8. Suicideyear - U S (Software Records)
9. Krampfhaft - Veluwe (Rwina Records)
10. Krampfhaft - Immensely Small (Rwina Records)
11. Laurent Garnier - Revenge Of The Lol Cat (Baron Rétif & Concepcion Perez Remix) (Musique Large)
12. Laurent Garnier - The Rise & Fall Of The Donkey Dog (Musique Large)

incomprehension
(514)

Anormal Bir Ülkede; Hakikat!

Büyük sanat yapıtlarının ve felsefi kurguların anlaşılmaz kalmasının nedeni, insan deneyiminin merkezinden çok uzak olmaları değildir —tam tersi geçerlidir bunun. Bu kavrayışsızlık da fazla büyük bir kavrayışla açıklanabilir: Kişi evrensel haksızlıkla kendi suçortaklığını anlamaya yanaştığında kavurucu bir utanç duyacaktır. İnsanlar da, buna katlanmaktansa, görünüşünün düzgünlüğüyle kendi özlerini sakatlayan ve bunu da alay eder gibi yapan şeye bağlanmaktadır.”  Theodor Adorno - Minima Moralia (1951)

Adıyla, sanıyla anılıp durulan dile getirilen her veçhede kendini belirginleştiren görünür kılan, soluk aldığımız her an daimi olarak eşlikçimiz haline dönüşen bir meselenin ta kendisidir, bir meselenin temelidir hakkaniyet. Sınırlar enikonu sağdan ve soldan baskı altına alınarak sıkış tıkış daraltılmışken yaşaya durduğumuz menzilde nelerin bizleri beklediğini daha nelerin başa geleceğinin yansıtıcısıdır o hakkaniyet. Sorgular mütemadiyen ötelenirken bahisler bir heyula kıvamında çıkışları kapatırken resmen yağma devam ederken yol nereyedir sorusunun yanıtını barındıran bir tanımdır hakkaniyet. Erkânı devletlûnun kendi sınırlarında, düz mantıkla kotara geldiği, yaparız olur, yazarız biter, söyleriz işlem tamamdır diskurunun oluşturduğu bir döngü tam karşılığıyla tahakkümü ele verir. Hakkaniyet bu hoyratlığın güncesinde esasen her nereye doğru hamle edildiğini göstermektedir.

Aynalananlar, bir özen saklı tutulmaya çalışılan devlet aklının hiçbir bahaneye sığınmaksızın artık alenen halkın üzerindeki en yetkin mefhum haline dönüşümüdür. Umut kapıdan kovulmaya, söz hiçbir surette işitilmemeye, akıl ve fikir akçeyle ölçülüp biçilmeye hep onunla bağlı, bağlantılı tanımlanmaya devam edildiği ülkede sadece ve sadece yüklendiklerimizdir hakkaniyet. Yük edindiklerimiz için her birisinin altında, kimlerin imzalarının olduğunu bildirendir hakkaniyet. Bir denk getirildiğinde, bir sefer yapıldığında bir sefer uygun görüldüğünde gerisinin nasıl da çorap söküğü gibi geldiğini, devletin ne olduğunu özetleyendir hakkaniyet. Yük olarak sırtlanmak zorunda kaldıklarımız acıların ta kendisi, beis görmeden bunu bize pay eden de ortadadır, takdirinizedir. Yaşamı bunca kestirmeden zorluğa aşılmazlığa, kapkaranlığa teslim etmek onların fıtratındadır çünkü. Öyle yazılmıştır her durum her fenalık her güncellik sırasında ve sonrasında.

Ülkemiz gibi hızlıca unutmaların ikliminde hatırlayabilmenin nasıl derin bir ağrı olduğunu cismanileştirendir hakkaniyet. Her şey için bir ama fakat velev ki vb tanım bulunurken yıkımların gerçekliğine rağmen asla tek bir sözün bile eylenmeyecek olmasını gösterendir hakkaniyet. Kesinlikler ile nihai olarak bildirilenler, dile pelesenk edilmiş ezberlerden mürekkep olan tanımlar bu uzamdaki gerçekliğin yıkımını teyit etmektedir. Hakikat bu sınırda kısaca geçiştirilecek bir mesele, hep bu somut had bildirimleri yüzünden eksik gedik yollanmaktadır. Ulaştırılan menzil bomboş bir ‘beton’ zemindir işte. Ne ki derdin kendisi bize hatırlatmaya devam etmektedir. Ne ki onca örtbas gayretine rağmen söz ortadadır. Hayır, o iktidarın tapuladığı değil muktedirlerin sahip çıktığı değil kendiliğinden bir anda çıka gelen sözcüklerdir bahsettiğimiz.

Bunca hamlenin hep günü birlik kazanımlar o çok büyük getiriler, ihtimal dâhilindeki gelecekler tahayyülüne sıkıştırıldığı, kazancın getirimin ta kendisi olduğu bir yerden bildirmeye devam etmektedir. Mavralar okunurken gerçekliğin, her ne olduğunu bildirendir o sözcükler, o seslenişler. Duyumsadığımız ve görebildiğimiz yegâne şey laf kalabalığı edilirken büyük söz ve nutuklar atılırken sıradan olanın sessizleştirilmesidir. Sıradan olana lafın sözün bırakılmamasıdır. Bütün yerle yeksan edilirken neredeyse hiçbir şey sorulmadan tek bir yanıt beklenmeden bu boşluklar devlet aklı ve normlarıyla birlikte açık bir biçimde tarumar edilmektedir. Hakkaniyet üzerinde mutabık kalınanlardan ibaret değildir. Bir dolu tehdidin, bir sürü engellemenin handiyse her gün özenle ve inatla, tekrar edilenin büyük atfedişlerin kıyısında bizatihi sıradanın göremediklerindedir aynı zamanda.

Bir türlü görmenin mümkün edilmediklerindedir. Sınırlar, perdeler, dokunursan yanar diye bildirilenler bir de bu ve benzeri algıyı daraltmak içindir. Yoksunluğu paylaşmaya devam ederken o yoksullaşmanın artmasının yanında enikonu ilaveten hiçleştirilirken farkına vardırılmamasıdır, büyük gailenin tözü. Büyük beylik sözlere hacet olmadan derindeki yıkımın her nerelere ulaştığı nasıl da usul usul hayatımızı kapsadığı düşünüldüğünde o son kertede halimizin perişanlığıdır görülmeyen. Hakikate ulaşmış, o sınırın belirginleştiği bunca kepazeliğin aralıksız süre durduğu bir yerde başımıza geleceklerin fark edilmemesidir mesele. Müşterekler, ortak uzam bahisleri daha en başında yolun henüz başındayken, her gün, hayatı dilerken uçurumdan aşağı yollanmaktadır. Umudun mahvı ‘reel politiğin’ menzilini meşgul eden bir şey değildir pekiyi ya sıradan olan için.

Gündelik halin heyulasında cefayı hep çekenler için hangi anlama dönüşmektedir tüm bu yıkımlar hiç düşündünüz mü? Mahvedilen, günü birlik çıkarımlar, basit okumalar, beklentiler değildir demokrasi bahsinin kötürümlüğüdür. Bir yerlerde yapılanların, hepimizi baskısı altına alan kararların en altındaki dipnotların, küçük küçük yazılardaki acı reçetelerin, gündeliğin sınırlarından boca edilen tahakküm hamlelerinin sözüm ona ileri olduğumuz bu demokrasi bahsinde nereye ilerlediğimizi ispatlamaktadır. Görünen köye kılavuza hacet yoktur artık bu mahvedişler retoriğinin menzilinde. Her şey hem hesaplı hem kitaplı milimi milimine delip de geçmeye odaklı bir hazanın temellendirildiği uzamı bu yeni’yi göstere gelmektedir. Yenilenen adet olunmuş, bilinmiş, aklın bir köşesinde yer etmiş o kodlarla beraber toplumu nihayetinde ayırmak bahsinde yol almaktan kaçınmayan bunun için çabalayan bir mekanizmadır.

Her şey tarumar edilirken linçe, ranta ve istikbal adına hemen her türlü fenalığa yol verilmesi umudun mahvını da gösterir. Hakkaniyetten uzak tutmak, tüm göstergeleri birbirinden uzakta tutarak, daha büyük yıkımları önemseyerek “fenalığın” dünyasında yol alarak ve anmaya çalıştığımız her fenalığı muhafaza ederek söz konusu edilir. Yaşadığımız yer bir cehennem suretinden çok bizatihi kendisi olma yolunda güncellenirken, herkese ve hepimize sirayet eden bu sinme hali üzerimizdeyken hal ve gidişat hepten yıkımı göstermekteyken umudun mahvı yakındadır. Bir davada görülendir o yok ediş gailesi.  Ethem Sarısülük’ün davasında katil Şahbaz için verilen mütalaalardan dökülen yok etme halinin kanıksatılmaya çalışılmasındadır o mahvediş. Haksız tahrik diye bir meselin temellendirildiği, bununla can çalmanın bedelinin ise; yedi yıl gibi bir süreyle sabitlendiği bir kayıtsızlıktır o umudu yerle bir eden.

Hiçbir surette geri gelmeyecek bir can için o ve ardında bıraktıkları için bunlardan daha büyük devlet terörü olabilir miydi ki umut mahvolmasın artık. Sarısülük ailesine açılan kamu davasının endamı süresi bahisleri bile bu çadır tiyatrosunda katili “tatile” yollayan sistemdeki karşılaşılanlar kadar sarsmamıştır aklı, normu ve normali. Hasan Ferit Gedik’in davasındaki kepazelikler silsilesidir, Berkin Elvan’ın belki hiçbir zaman ifşa edilmeyecek katledilişi, katillerin düzeninde adaletin aslında her neye dönüştüğünü göstere gelmektedir. 1996 yılında Diyarbakır Cezaevi’ndeki elim, Hayata Dönüş Operasyonu düzeltelim kırımına dair Yargıtay’ın kararındaki gibi bazen her şey aleniyettedir. Katliamda rol alan kamu görevlileri için kasıt yoktur diye hükmünü ilan eder “sistemin” oyun kurucuları. Yargı için de ötekisi vardır bu aleniyette satır satır belirli olan onlara karşı özel bir savaşım vardır yekten.

Zaruretten! kullanılan güç, zulüm ve kırım nedense sorgulanmaz idi bu seferinde de bu bahislerde de yine aynısı olur. Daimi olan hizada tutmaktır ve hudut bildirmek zamanaşımlarına gerek kalmadan bu hışımla artık anılır, yaşanır ve tecrübe edilir oldu. Hayat mı o nasıl bir badiredir neye delalettir sözü bir kez daha umursanmayan edilir. Hakikatin yalın bir biçimde olanın karşılığını, kastedilenlerin ardılını gösterecek soruları yanıtlayacak çabanın kaçımız farkında olacak, kaçımız bilecek bunlardır işte muamma. Yaşamı rezilliklerin düzenli birlikteliğine evirerek dönüştüren bir yerde, her şeyin bu kadar “-kör kör parmağım gözüne” halindeki yıkımların refakatinde hakikat neye denir? Görünene dair halen kılavuz istenirken, hiç kimselerin fark etmediği çöküntü enikonu kalıcılaştırılırken insan nedir? Örnekler değildir hakikatteki eksiltmeler, adaletsizlikler hınç ve öfkeyle kotarılan hemen her öğe erk - muktedir tarafından rehin edilmişken söze nereden başlamak gerekir.

Muktedirin istediği şeylerin adını sanını saklamadan dile getirdiği tek tipleştirmenin, teklikten mülhem bir ülke bahsinin aslında neye dönüştüğünü gösteren bir kırım düşer ajanslara. DİHA'nın haberine göre ‘3 Eylül akşamı Antalya'nın Kaş ilçesinde bir otelde çalışan Mahir Çetin (20) ve Vedat Çetin adlı gençler, 20-30 kişilik bir grubun saldırısına uğradı. Saldırı sonucu ağın yaralanan Mahir Çetin, hastaneye kaldırıldı ancak kurtarılamadı.’ Ana dilini konuşmak isteyen bir Kürdün canının bunca aleni, bunca kolay çalınabildiği bir ülkede altı yedi Eylül’lerin bittiğini, nihayetlendiğini söylemek mümkün müdür? Yaşamak bunca pamuk ipliğine nasıl taşına gelmiştir ki Kürd olmak, Kürtçe konuşmak katledilmek için, linçle hınçla, dayakla öldürülmek normalleştirilip görülmez, asla ve kat’a işitilmez. Duyulmayacak ve önemsenmeyecek bir meseleye indirgenen bir çocuğun! Evet bir çocuğun daha canının çalınmasıdır.

Had bildiren neofaşistlerin dillerinden dökülenler en sonunda barış güncesindeyken bir cana daha mal olmuştur. Bir can daha barışmayı en çok isteyen halktan birisini çalmıştır, hem göstere göstere hem de haber edilmese bilinmeyecek bir ufukta. Anadil yaşamın anahtarıdır. Başlangıç noktasıdır hemen her şeyin. Cana kast edenler için de geçerli olandır, çünkü onlar bilmese de kendi sınırlarıdır aynı zamanda. Pekiyi de nasıl bunca kolayca reva görülebilir bir katlediş, nasıl hüküm verilir. Kimlerdir bu isimsiz yirmi ya da otuz kişi? Bir kentin ortasında bir cana salt kimliği yüzünden öldürme çabasına düşer nasıl bir ruh halidir karşı karşıya olduğumuz. Dımdızlak ortalarda kala kaldığımız zamanlardan az ötede değiliz artık. Bugün her şeyin sınırlarının erkin, hiddetine göre yönlendirildiği bir yerde ölümün dili tekrar konuşmaya başlarsa ne olacak en çok bunun idrakinde olanlardanız, biliyor ve korkuyoruz yine kendi kendimize.

Kendi kendimize dertlerimizin sıradanlığından utanarak yaşamaya çalışıyoruz, bunca gerçek kıyamet varken bu sathı mahalde. İstanbul’un ortasındaki “Torun tower”ın inşaatında da bu kahredici, her şeyi fıtrata, fatihaya illa ki dinsel olan şeye bağlama gayretinde şehitlik gibi bahislerin de zikredildiği bir işçi kırımı gerçekleştirilmişken yazmak ne kadar da fenadır. Asansörün zemine çakılması nedeniyle, Tahir Kara, Hıdır Genç, İsmail Sarıtaş, Bilal Bal, Cengiz Tatoğlu, Murat Usta, Menderes Meşe, Vahdet Biçer, Ferdi Kara, Cengiz Bilgi artık aramızda değildir. On işçinin hayatına mal olmuştur kapitalist ruhun, paraya tapan dünyanın en boktan siluetini oluşturma heveskârlığının sonuçlarından birisi yine kırım olmuştur. Gökdelenler insanların bedenleri üzerinden yükseliyor. Sinsi falan değil aleni bir biyopolitik mekanizma iken olan yine garibana olmuştur.

Üç kuruş yevmiye karşılığındaki emekleri için milyon dolarlarla satılan rezidanslara kurban edilmektir yazgıları! Katillerse her yerde ellerini kollarını sallayarak, izin verenleriyle devletlûsundan çalıp çırptıkça beyefendilik makamında kıdem arttırmalarıyla nam salmaktadır. Eğitim alsalar da kurallara riayet etmezler acizliğinin temsilcileridir, kendilerine toz kondurmayan, hatalarının bedelinin insanların canı olduğunun bilincinden özellikle uzak kalarak kurtulabileceklerini sananlardır işte karşı karşıya kaldığımız. Ne ki canlar kaybedilmiştir, sistem çarkları dönmeye devam ederken hayatlar hiç önemli değildir mühim olan ucube yapımın devamlılığıdır. Hakikatte hiçbir yitirilene sonrası ne olmuştur bahsine geçilmeden ilerlenip gidilecektir bu cehennemi güncellikten. Ya sonrası, ya sonrası neler olacaktır bunun yanıtlarını Soma Maden Cinayetindeki istatistik olmaktan bir adım öteye taşınmayan insanlardan biliyoruz.
Yas güncelleniyor sadece, öfke kabarıyor az da olsa bir süreliğine, gerisi sistemin arzusuna göre şekillendiriliyor. Protesto etmek suç, kimler bu işi bunca körlükle İstanbul’un ortasında daha önce de bir cana mal olmuş olan mimli alan dâhilinde inşa etmesine müsaade ediyor bunlar yanıtsız bunlar toptan gereksiz bildiriliyor. Bu ülkenin gerçekliği İnşaat Ya Resulallah diye bildirilirken, durmak yok yola devam! denilirken o bahsin ardı yıkım oluyor, zulüm oluyor. Haybeye değil, laf olsun diye değil işte azar azar bu menzilde yok etmeler hep böyle güncelleniyor. On insanın öldürüldüğü Torun tower projesine Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü kamu yararı var gerekçesiyle 24 saat çalışma izni vermesini başka türlü okuyabilmek bu bahiste pek mümkün görünmüyor. Yok eden azap çoğaltan daima katleden, sürekli husumetten medet uman bir ülke hayaldi artık gerçek oldu bugün ve şu anda.

Cinayetler kanıksanabilir birer mesel haline indirgeniyor. Detayın peşine düşmek bu zamanda mühim değil midir? O ölen senin, benim bir suretim. Hani koşa koşa işe yetişmek zorunluluğu olan bir mecbur daha hayattan el etek çektiriliyor. Hayatı gasp ediliyor göstere göstere. Umut mu onu az ötede birbirimize düşerek yeterince çabukça unutarak biz birbirimizden esirgiyoruz artık. Anlattıkça azaldığımız bir menzilde tüm o gayri kabullerin ortaklaşmaya dair çabalarını işitmeden bir hayat sürdürülebilir midir? Bunun adı hayat olabilir mi? Değişim ve dönüşümü fenaya dair bir ivme kazandırıcı olarak değerlendiren bir yönetişim uhdesine haiz olan ülkede hakikate varabilmek, kalıpların, sınırlandırmaların ötesine ulaşmak için didinerek, hakikat için söze karışarak mümkün olacaktır. Rehin edilen değil özden çoğalacak seslenişlerle beraberce.

Hakkaniyet, tümden görünür kılınan bir örnekleştirilmiş kalıplaştırılmış, her şeyin fasaryadan bilindiği bir uzamda tam da hududun dibinden bildirendir. Birleştirildiğinde birbirinden apayrı duran parçalar “kelamı” noksansız bir denkliğe ulaştıracaktır. Bugün konuşa geldiğimiz adını ana geldiğimiz eksikliklerimiz, eksikliğimiz üzerinden neler eylenmeye devam ediliyor bunu görebilmek için bir yansıtıcıdır hakikat. Töz yok edilirken, izler her şeyi belirginleştirecektir. Kalan izler yol gösterecektir bunca gümbürtüden sonra gidilecek yol için, bulunacak menzil için, hayat için. Kalmışsa bir çıkış umudu bunca had bildiriminden, zulümden, al aşağı ver yukarı kibirli faşistlikten, modernliği ancak yeni tabutluklar icra etmek olarak algılayan bir ülkede kalmışsa herhangi bir şey. Onun için hakikatin peşindeyiz. onun için hakikate varmak için sözcük denkleştiriyoruz. Duyar mısınız, umursar mısınız, anlar mısınız? Türkiye yeni bir “normal” üretmeye çabalıyor diye bahse tutuşanlar varken, cidden düşünür müsünüz, yol her nereye? Bu normalden bahis bunca anormallikken arz-i halimizdir cidden yol nereye!

>>>>>Bildirgeç
Öykümüz Şiddetli Bir Fırtınanın Macerasıdır… - Ali Murat İRAT - Birgün

Başbakan Davutoğlu bunca yıldır susmaktan bıkmış olacak ki her konu hakkında konuşmaya başladı. Uzun zaman susmak zorunda kalanların yakalandığı bir hastalıktır bu. Uzun suskunluklardan sonra konuşursunuz ama konuştuğunuzdan ne siz bir şey anlarsız ne de ötekiler. Konuşmalarınızda anlam bütünlüğü yoktur. Bu nedenle de önemli anahtar kelimeler belirleyerek cümleler kurarsınız. Ama yine de Türkiye siyasetinde konuşurken saçmalama riskiniz varsa işiniz zor değil. Her cümleye şu kelimelerden bir kaçını övücü sözlerle serpiştirirseniz ne dediğinizin zaten önemi kalmaz: Devlet, din, iman, ahlak, Türk, Müslüman vesaire. Davutoğlu da şimdilik bunları yapıyor. Ama en azından o şanslı. Birkaç kelam edebileceği bir pozisyon buldu da konuşarak rahatlama şansını yakaladı. AKP’nin diğer zatları için bu söz konusu bile değil. Koca koca adamlar devlet yönetiyor ama kendi sözlerini bile yönetemiyor. Hep başkasının ağzına, başkasının aklına bakıyorlar. Çoğu yaşını başını almış. Buna rağmen kendi sözleri olamamış hiç. Ne acı.

Davutoğlu işte bu konuşmalarından birinde buyurmuş ki “İnternetten bilgi sahibi olunmaz, bilgi sahibi olunsa bile ahlak sahibi olunmaz”. İşte tam dediğim gibi. Amacınız ne olursa olsun araya o sihirli kelimelerden sıkıştırırsanız söylediğiniz kutsallık kazanır.

Bu devleti yönetenlerin zaten iki türlü cümle kurma şekli var. Ya sarf ettikleri cümle daha bitmeden kendisiyle çelişiyor ya da cümle zaten kurulamıyor. Burada birincisi geçerli. “İnternetten bilgi sahibi olunmaz” şeklindeki kesin saptamanın arkasından gelen “olunsa bile” ifadesi zaten cümlenin devinimini bitirmiş. Daha sonraki “bilgi sahibi olunsa da ahlak sahibi olunmaz” yargısı ise insanları derinden sarsacak nitelikte! E Mevlana’nın dediği gibi “Dil, tencere kapağına benzer, kıpırdadı da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlarsın”. Burada da asıl yemeğin ne olduğunu anlıyoruz ama bütün hayatını 100 kelimeyle idame ettirebilen Yüce Türk Milleti’nin önemli bir kısmının bu ayrıntıyı kaçırdığını düşünüyorum. Amaç belliyse de, ben yine de ahlak meselesine takıldım. Oradan devam edelim.

Dedim ya bu ahlak meselesi dünyanın en naif, en güzel ve bir o kadar da en sahtekâr meselesidir. Örneğin içinde ahlak, din, iman kelimelerinden birisinin geçtiği bir cümleyle hükümetler kurabilir, darbeler yapabilir, insanları öldürebilir, kadınları linç edebilir ve hatta sıkı faşist bir düzen kurabilirsiniz. Bahsettiğiniz ahlakın içeriği ne olursa olsun, nasıl bir kurallar dizisinden bahsedilirse bahsedilsin söze “ahlak”la başladığınızda söylediklerinizin hepsi dikkatle dinlenir ve hatta size hak bile verilir. Örneğin bir kadını 43 yerinden bıçaklayan aşağılık bir varlığı Yüce Türk Milleti adına serbest bırakırken bu kararı “kadının ahlaksızlığı” üzerinden inşa edebilirsiniz. Çünkü içinde din, iman, ahlak varsa Yüce Türk Milleti bu kararı kabul edip, 100 kelimelik aklına ve o yüce gönlüne bastıracak kadar benimseyecektir.

Ama bazen de ahlaklı gibi görünen ahlaksız, ahlaksız gibi görünen ahlaklı olabilir kuşkusuz. Örneğin eski bakan Egemen Bağış şu Türkiye İslamcılarının uydurduğu Kutlu Doğum Haftasında, Londra Hilton’da, alkolsüz en pahalı içeceğin 5 pound olduğu minibar’dan 43 poundluk içki içip bakara suresiyle “makara” yaparken çoğu kişiye göre ahlaksız davranmıştır. Oysa burada o, aksine, içinden geldiği gibi davranmıştır. Ahlaksızlıksa partilerine zeval gelmesin diye inançlarını ayaklar altına alıp bu duruma karşı körleşenlerdedir. İşte ahlaksızlık odur. Ve böyle bir ahlaksızlık tam da Davutoğlu’nun dediği gibi internetten falan öğrenilebilecek cinsten değildir.

Yani ahlak kelimesini cümle içerisinde kullanarak kotaramayacağınız şeyler var bu dünyada. Eğer onu cümlelere sığdırmadan yaşayan birilerinin hayatına bakılsaydı, içini kendi çıkarlarına göre doldurdukları bu kelimeyi de öyle her yerde kullanamazlardı. Oysa bazı öyküler vardı ki insanı okurken bile kendinden utandıracak cinstendi: “Bu öykünün kahramanı şerefli bir evladıdır çölün; zorluk ve fakirliğin yetmediği, gökyüzünün bile merhamet gözyaşlarını üzerine yolladığı şerefli bir evladıdır çölün. Öyle şerefli bir evladıdır ki çölün, asırlar boyu güneşin altında bulunduğu halde kıyılarında susuzluğunu geçiştirebilmek için, denize boyun eğmemiştir. Öykümüz, kuş uçmaz kervan geçmez bu çölde yaşayan kabilenin tam ortasında patlak veren şiddetli bir fırtınanın macerasıdır.” Ali Şeriati Ebuzer’i anlatıyor burada. İşte bu, sizin unuttuğunuz Ebuzer’in öyküsüdür. Ey ahlakçılar. Hatırladınız mı Ebuzer’i? Birilerine din ve ahlak pazarlarken kendi köklerinizin bu tutkulu fırtınalarını gömmeye çalıştığınızı görmeyecek kadar salak değiliz. Bu nedenle biz ağzımızı ahlakla değil tutkuyla açıyoruz. Bu nedenle sizin korkak hikâyenizle bizim hikâyemiz hiç benzeşmiyor. Bu nedenle bizim hikâyemiz Ebuzer’in hikâyesidir. İnancı uğruna ölüme giden Ali İsmail’in, Ethem’in, Abdocan’ın hikâyesidir. Sizin hikayeniz ise binlerce korumasına rağmen peruk ve takma bıyıkla bir korkak gibi yaşamaya çoktan mahkûm edildi.

Sizse, yani her seferinde ahlaktan bahsedenler, Ebuzer’in tutkusunu kaybettiğiniz gün zaten dininizi de kaybetmiştiniz.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla... yazabildiğimiz kadarıyla. Yetmediğimiz yerlerde yeni kelimelere, yeni sözcüklere yelken açanları derdi birleştirenleri okumaya bu sayfada misafir etmeye çalışıyoruz. Derdimiz bir sathın içinde, kıyısında olan bitenlerden gözümüzün gördüklerinden ibaret hiç değil. Ali Murat İrat'ın kaleme aldığı Öykümüz Şiddetli Bir Fırtınanın Macerasıdır… makalesinde değindiği gibi bir dolu bahis var üzerinde kelam etmemiz gereken. Sözümüzün eksik kaldığı yerden yola çıkabilmek, onları bilmek ve anlamak için metinleri sayfamıza ilişitiriyrouz. Sözsüzlüğün inatla tavsiye olunduğu menzilde yol arıyoruz, derman arıyoruz. Ali Murat İrat'ın ve Birgün Gazetesi'nin anlayışlarına binaen..

..Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Jiyan! - Hayat! - կյանք!
“Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor” - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
Dönüşüm - Gentrification Belgeseli - Yönetmen Hakan TOSUN - Youtube
Soma'da Hayatını Kaybeden İşçilerin Anısına... - Soma'nın İşçileri
Soma'da Sekiz Saat - Devrim TABAN, Zeynep ORAL - Vimeo
Çocuğa Karşı Ayırımcılık Raporu - Gündem Çocuk Derneği
Sesli Meram / Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz - Podcasts
Türkiye’de Tepkisel Siyaset ve Foucault’nun Sarkacı - Samim AKGÖNÜL - VivaHiba
Yüzleşilemeyen İki Günden, "6 - 7 Eylül 1955 Planlanmış Kıyımı"ndan 210 Fotoğraf - Hakan AKÇURA - Geçip De Kalanlar
'Ya Bedros'un Karısı, Ya Kıbrıs'ın Yarısı!' - Serdar KORUCU - Radikal
6-7 Eylül’ü Unutmayacağız! - Basın Açıklaması - Nor Zartonk
6-7 Eylül "Olayları" ve Bir Asimilasyon Hikayesi - Mehmet Atilla GÜLER - Radikal Blog
6-7 Eylül’ün ‘Huzur’lu Şahitleri - Buket DAVULCU - Aksiyon
6-7 Eylül 1955'i Unutma... Σεπτεμβριανά - Karga Mecmua
"6-7 Eylül'de Bir Komşumuz Korudu, Diğeri İhbar Etti" - Nilay VARDAR - BiaMag
Rumları Böyle Kaçırdılar - Sümeyra TANSEL - Taraf
September 6, 1955: Krystallnacht In Constantinople - Speros VRYONIS JR. - Orthodox Today
Kabuk Bağlamayan Yara - Nayat KARAKÖSE - Bianet
Eylül'ün Altısı Yedisi... - Misak TUNÇBOYACI - Sesli Meram
Bir Facianın Yıldönümünden Dersler - Can DÜNDAR - Cumhuriyet
'Pis Kürtler' Deyip Döverek Öldürdüler - Hür Bakış
‘Kimse Merak Etmesin, Kalıcı Değiliz’ - Emre Can DAĞLIOĞLU - Agos
Torun'un İnşaatı Erken Bitsin Diye 24 Saat Çalışma İzni Verilmiş! - Fevzi ÖZLÜER - Evrensel
Torunlar’da Cinayet “Geliyorum” Dedi - Gelecek Gazetesi
Türkiye'nin İşçileri - Al Jazeera Türk Dergisi - Al Jazeera Türk
Al Hayat - أربيل - سامان نوح  - الحياة - أسابيع المأساة الأيزيدية:طريق النجاة من المذبحة يشقّها حزب العمال الكردستاني
IŞİD, Halep'in Kalbine İlerliyor - Vahakn KEŞİŞYAN - Agos
IŞİD, "Tedbirli" Misafirlikte - Tunca ÖĞRETEN - Taraf
54 Örgütten IŞİD’e Karşı Ortak Çağrı - Bianet
In Raqqa, ISIS Builds A Government - Mariam KAROUNY - Reuters - Daily Star
The Plight Of Iraq’s Yazidis In Ninewa Province Interview With Christine Van Den Toorn - Musings On Iraq
Süryaniler 86 Yıl Sonra İlk Ders Zilini Çalacak - Halime AKTÜRK - İMC
Hands Off My Child, Turks Tell Government - Tülay ÇETİNGÜLEÇ - Al Monitor
Gezi'de Kör Eden Gaz Fişeği Soruşturmasında “Zamanaşımı” Skandalı - Kemal GÖKTAŞ - KG Blog
'Ali İsmail'e İçi Yanmayan Var Mı?' Sorusuna Yanıt - Cumhuriyet
Hasan Ferit Gedik Davasında Baro Temsilcisine Polis Dayağı - T24
Halkın Adaleti, Sarayların Adaleti... - Osman OĞUZ - Fraksiyon
Ethem’i Sahiplenmek Mücadeleyi Büyütmekten Geçer! - Cem AKBALIK - Harfvolver
Haberiniz Olsun Kardeşim Ethem'in Hayatına 7 Yıl Ceza Verildi - Güneş KARA - Radikal Blog
Duvar - Gökçer TAHİNCİOĞLU - Milliyet
Yabancılar Giremez - Al Jazeera Türk Belgesel - Al Jazeera Türk
Afgan Tacik Dosyasında Bir Skandal Daha: Tüm Tanıklar Kayboldu! - İsmail SAYMAZ - Radikal
Dersim Alevism, A Cross-Bred Identity - Erwan KERIVEL - Repair Future
Nalbandyan'ın Gelişi, Demirtaş'ın Alkışı - Yetvart DANZİKYAN - Agos
Ermenistan Gerçeği, Türkiye'de Mitler Üzerinden Haberleştiriliyor - Suncem KOÇER - Evrensel
‘Yeni Türkiye’ ve ‘1920 Ruhu’ - Levent KÖKER - Zaman
"Osmanlılık"tan "Türkiyelilik"e - M. Şükrü HANİOĞLU - Sabah
Yakılacak Odunları Cilalamak… - Markar ESAYAN - Serbestiyet
Maalesef… - Hakan TUNÇ - Jiyan
The End Of History? - Noam CHOMSKY - In These Times
Ben Sana Gazeteci Olamazsın Demedim Ki, Adam Olamazsın Dedim - Özgür DENİZ - Özgür'ün Denizi
Journalism In The Age Of New Media - Sarphan UZUNOĞLU - Beacon Reader
İş Odaklı Gazeteciliğe Karşı İşçi Odaklı ‘Taraflı’ Gazetecilik Yapmak - Defne ÖZONUR - Birgün Pazar
Tıkla Beni Radikal! - Radikal Blog Yazarları - Radikal Blog
20 Maddede Nefret Söylemi - Hatice BAKANLAR - BiaMag
Küçük Yağmacının Otomobil Sevdası - Yusuf ATILGAN - Murat Gülsoy Blog
Hayal Et! - Hayri TUNÇ - Kaos Çocuk Parkı
Jean Genet’ten “Giacometti’nin Atölyesi”: “Sanat Ölüler İçindir” - Emek EREZ - Edebiyat Haber
26A Kolektifi’nden Fanzin Sergisi - Gazete Kadıköy
120 Parça ile Ulus Baker Körotonomedya Yazıları - Ahparig Haber
1 Mayıs Mahallesi; Kondulardan Geliyor Umut - Hayri TUNÇ - Jiyan
Venezüella’da Komün Deneyimi ve Alternatif Medya Üzerine - Mustafa ÖZDEMİR - Sendika.org
Hizbullah ve Hamas Kurtuluş Teolojisinin Yeni Bir Versiyonu Mu? - Paola SALWAN - İştirakî
Tarih Derslerinden Öğrenemeyeceğiniz 10 Etkileyici Kadın Devrimci - Çeviri: Bilge GÜLER - Fraksiyon
The Politics Of Exit - Wolfgang STREECK - New Left Review
Türkiye’de Madenciliğin Açık Veritabanı Projesi Tamamlandı #madencilikaçıkveritabanı - Dağ Medya
'Estetize Edilen Şiddetin Şiddetli Estetiği' - Evren Barış YAVUZ - PolitikART
Boşlukta Yüzenler Ya Da Alis Harikalar Diyarında - Süreyya KARACABEY - Fraksiyon

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo’dan iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel: Silence
Ozan Köse - AFP

>>>>>Poemé
Aşk'a ve Umuda Bir Mezartaşı - Fikret DEMİRAĞ

Seviyorsun. Neye göre? Ölçün ve nedenin ne?
Neden O'nu değil de beni? Paylaşmak mı talan mı;
herkes bir başkasında 'kendini' mi seviyor biraz?
Sorular ve kuşkular arasında geçip gidiyor Hayat.

"Seni kendime istiyorum! Seni kendime ayırdım!"
Aşk'ın ve sevişmenin bu mu -yoksa- anlamı?
Sonunda her şeyin gelip dayandığı
hormonal bir salgı mı? Ve geçip gidiyor Hayat.

Birer soru işareti olarak yaşadık ve gidiyoruz
kendimiz, birbirimiz ve birçok şey için;
yazısız bir taş istiyorum, sen de isteyebilirsin
bütün acılarımız, yağmalanmalarımız için.

Kesinlikle bir ozan'ım ben. Kesinlikle bir AŞK'sın;
kimler için, hangi zamanlar için olursa olsun-
Sen önsözünü yazarken, sonsözümü yazıyorum ben;
-Hayat nasılsa 'aramızı' dolduracak!-

Kaynak

No comments: