Sunday, December 28, 2014

Deuss Ex Machina # 530 - mørke hender på kroppen

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_530_--_mørke hender på kroppen

22 Aralık 2014 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>sesli meram muhteviyatı<<<<<
1. Psychic Frequencies - I Can't Remember (Test Tube)
2. Psychic Frequencies - After It Fell (Test Tube)
3. Lawrence - Blue Mountain (Mule Musiq)
4. Lawrence - Nowhere Is A Place (Mule Musiq)
5. Tujiko Noriko - Land Next To Me (Editions Mego)
6. Tujiko Noriko - Under The White Sheets (Editions Mego)
7. Tonikom - Under The Mirrored Surface (Hymen Records)
8. Tonikom - Dark Hand (Hymen Records)
9. Objekt - One Fell Swoop (Pan)
10. Objekt - Ratchet (Pan)
11. Aphex Twin - Syro u473t8+e (Piezoluminescence Mix) (Warp Records)
12. Aphex Twin - Papat4 (Pineal Mix) (Warp Records)

mørke hender på kroppen
(530)

Çukur Meseli

“İki yol var insanlık için: Kendi kendini imha veya gerçekten insanlaşmak. İnsanlık tek merkeze yönelen bir tür, öteki türler gibi dağılıcı değil. Bu biricik düşünen türün sonu, çözülüş olamaz. Mekân ve zamanı aşacak insan. Bu kanatlanış, birleşmenin, birlikte düşünmenin eseri olacak. – Cemil Meriç – Umrandan Uygarlığa

Suskunluğun tiradı yineleniyor bu her anında başka bir tahakkümün yapılandırıldığı menzilde erkin her hamlesi çok daha derin kırılmaları beraberinde getiriyor. Bir figürden artık mitleşen devletin nesnelliği; azabı hepimize takdim ediyor. Tek ve belki de en iyi yapabildiği şey olan gözetimin sınırlarını, susturabilmek adına yeni hamleler ile geliştiriyor. Denetim altına alınan halkı için adım atacak, nefes alacak saha bile bırakılmıyor. Körlük cismanileştirilirken, bunlar daha başlangıç çıkışları yineleniyor aralıksız. Her gün bir biçimde anılan paylaşılan karanlığın daha da derinlerimize nüfus ettiği bir ülkeye dair detaylar oluyor. Yoksunlaştırma suskunlukla çıka geliyor. Suskunluk kâfi bulunmadığında hedeflemenin öteki adının yeni bir tanımlama ile fişlemeler bahsi gerçek kılınıyor.

Yıkım her yerdeyken üzerine çok daha beterlerini yaratmak, yenilemek için eldeki fırsatlar erkçe değerlendiriliyor. Yakalanan her fırsat derin bir kırılmayı türetebilmek adına önemseniyor. Kes, kopyala yapıştır, dön başa yine yeniden anlatılan, kalıcı kılınmaya ısrarcı olunan şey yıkımı herkese nasip etmektir. Taarruzlarla, tüm bu şekillendirme gayreti devam olunmaktadır. Kalıcı yıkım adına türetilenlerim tümü, birer çıkarsamayı aşarak gerçek kılınıyor. Sözün önemi uzun bir zamandır bir kenara terki diyar edilirken nobran bakış, durmaksızın baskı ve sonsuz hiddet güncelleniyor. Çıkar erkânın tek gözettiği, yağma sadece umursadığı ve akçe tek ilgilendiği oluyor bu güncellikte. Bütün birbiri içerisinde dönüşümüne devam ederken kalıcı olana varabilmek, suskunluğu herkesin nasibi, kısmeti ilan edebilmekle birleşen bir tahayyül gerçek kılınıyor.

Biyopolitik kurgunun teoriden gerçekliğe ulaşmasını bir istikamette anılanın, artık pratikte bu ülkenin her gününe sığdırılanı olarak değerlendirdiğimiz vakit her şey daha bir berraklaşıyor. Bütün kartlar artık açık oynanıyor. Kısmetimiz bahsinden talihiniz vurgusuna, alın yazısı terennümüne varana kadar bütünlüklü olan yegâne şey; bedene kurulmak istenen tahakküm oluyor. Bedenler üzerine girişilen hamleler, daha sokakta adımlar iken şekillendirilmeye başlıyor. Ev, okul ve askeri disiplin, hemen ardından çıka gelen günlük hayat ritüelleri arasında sıkıştırılan ara bağlaçlar, iki arada bir derede, yinelene gelen gözetimi ve denetimi yekten anlaşılır kılacak hamleler ile bu gerçek kılınıyor. Deney sahası bir ülkenin boşa olmadığı, yok yere anılmadığı artık kesinkes belirginleşiyor.

Bedene karşı erkin dilinden hiç düşmeyen müdahale etme bahisleri, heveskârlığın birleşimiyle beraber bambaşka olmayan artık kesinkes içinde yaşaya durduğumuz bu kesintisiz, karanlık bina olunur. Bedenler üzerine kurulmak istenen tahakkümün evreleri aşıldıkça, yeni rotalar belirlendikçe dün andıklarımızın bugün birer ikişer hayatlarımızın gölge gibi takipçisi olduğu meydana çıkacaktır. Erk, kendini baba figüründen, gözeten, denetleyen bir gardiyan formuna çoktan evirirken anlatılan masalın hakikate varan tek unsurunun bunca kolay değişimin bir anda olmadığıdır. Her gün bir aşama, her gün yeni bir hamle gün aşırı kotarılan, değerlendirilip bir an evvel hayata aktarılan, rutinin merkezine konumlandırılan hamleler bu masaldan arta kalanın ezcümle gerçeğini oluşturur bu yeni ülkede.

Yeni bir ülkeyi oluşturma derdinin değil, eskiden edinilmiş olan gözetleyip çokça denetlemenin aynı zamanda saniyesi saniyesine vurdulu, kırdılı, hırı bol, şiddeti gani ülkesidir mesel edinilen. Şiddetin topyekûn kanıksanabilir addedilmesi için çabaların birleşimidir yeni! Mahlaslar, vurgulamalar, beraberinde türetilenler, basit olan şeylerin giderek daha fazla hiçbir zaman tükenmeyecek bir iştahla yıkılması ve yok edilmesi adına yinelene gelir ol yeni ülkede. Menzil geliştirilirken, yapılan hamleler güncellenirken iktidarın hayata karşı doğrudan taarruz ve eylemleri ve sonsuz müdahale gayretkeşliği meydana çıkmaktadır. Yeni ülke diye anılanın bir tabela bahsinden ötesi olmadığı kanıksanmış olan ezberlerle yol almaya devam eden bunu hiçbir surette gizlemeyen bir aklın meydan okumasıdır karşı karşıya olduğumuz.
Sessizlik tam ve mutlak bir biat için yinele gelmekteyken meydan okumanın boyutu da görünmektedir açık, seçik olarak. Kesintisizleştirilen erkin delirtici hamlelerinin bedene önce sözle daha sonra kin ve hiddetle beraber şekillendirdiği eylemselliğinin sonuçlarını özetlemektedir. Belirgin olanın toptan bir tarumar etmek olduğu, kendisi gibi görmediği herkesi tefe koymak olduğu anlaşılır kılınmaktadır behemehal. Bir düzenin nasıl kesintisiz bir biçimde yok etmeler ile donatıldığını örnekleyendir Yenilenmiş Türkiye. Bir buyurganlık dize geleceksiniz eninde sonunda elimize düşeceksiniz öyle ya da böyle biat edecek, iyice sessizleşeceksiniz, erkânın yol haritası olarak kalıcılaştırılandır.

Bedene karşı kurulan tahakküm aklı yerle yeksan eden dönüştürme gayreti bitimsiz bir suç savunmasının göstergesi hak ihlalleri, istekli linçler kesintisiz tehditler bu yol haritasının nasıl doksan bir yıldır değişmediğini göstere gelmektedir. Sessizleştirmek, tekil ve yekpare olana varabilmek için her şey denenmektedir o bahiste. Günün satır aralarından çıkıp gelenler, çokça dillendirilmiş olsa da işittirilmeye devam olunanlar, hakaretler iş bu düzlemin söylemini anlatır. Bina olunan söylem tastamam eksiltmelerin gayretkeşliğidir. Karşılığını ya da bir benzerini ancak sıradan bir faşizm içerisinde yaşayarak anlayabileceğimiz örneklemeler ile tehditler birbirine kavuşturulur. Her şey kırmızıçizgiler olarak anılan bu sınırların ortasında giderek daha çok derdest edilmeye çalışılır. Akıl ve fikir, nadasa terk edilmesi gerekli olanlara en birinci örnekler olarak sunulur.

Bedene karşı gerçekleştirilen her tahakküm eylemi bunların az yanında yöresinde şekillendirilen ahkâmlar ve daha sonrasına dair çekimser olmayan beteri ve fenanın yolunu arşınlayan hamleler bu güncelliğin içerisinde yinelenir durulur. Tamamında yukarıda örneklemeye gayret ettiğimiz suskunluğu sağlayabilmek için eldeki hiçbir imkan ve sair olasılık kaçırılmaz. Değerli bulunan hemen her hamle bu bağlamda yeni ülkenin gamında, yapımında oluşturulan hamurunda etkileşimi sağlar. Biyopolitik tahakküm etme, yoksunluklar ve daha büyük noksanlıklar ile bir türlü tamamlanmayacak biçimlendirmeleri ortaya çıkartır iş bu sahanlıkta. Nereye kadarı yoktur artık sonsuza kadar sürecek, iktidarın yeter artık bahsinde kendi kendine varacağı onamaya kadar sürecek bir suç-fail-intikam düzeneği hayata geçirilir o ya da bu biçimde.

Nihai olarak bahsedilen kalıcı bir yıkımdır oysa. Daha dün gibi hatırlatılanı bugün en beterine çevirebilmenin yolları arşınlanır ol mevzide. Kendiliğinden değildir hesabı, kitabı çok ince ayarlanmış bir hiddet sarmalına rehineliktir vaaz olunan. Sonuna kadar çabalar ile şekillendirilen menzili içinde yaşanırken boğuntuya koyma gayretidir söz konusu olan her bir hamle yaşamı. Tereddütsüz biçimlendirme, bir noktadan sonra her şeyin birbiri içerisinden bağlantı kurularak, karmakarışık bir kördüğümü beraberinde getirir. Cumhurun reisi olmaktan öteye çok zamandır geçmiş olanın; dilinden dökülenler bu benzetme halinin, birbirine sıklıkla eş anlamlı hale gelen söz söylerken hayatı eksiltme gayretinin doruk noktalarından birisini bir an olsun çekinmeden yinelemektedir. Her şey kritik edilirken, daha en başından darbeci ya da ona yakın olan herhangi bir müdahale olarak değerlendirildiği yerde erkin lügatinin ezberlerle şekillendirildiğini meydana çıkartan meydan okumalardır karşılaştığımız.

Darbecinin ekürisi bu seferinde ihanettir. Vatana ihanet olarak değerlendirilen ise doğum kontrolünü bir biçimde bu ülkede kör topal anlatılmasına karşı vurulan sektedir. Doğum kontrol yönteminin en hafif olan tabirle bir cehennemde yaşarken, dünyanın şartları giderek daha zora koşulurken, liberal tavrın en bedbin önermelerini modernizm olarak sunan yenisinde halen sorun teşkil ettirilmesi gayretidir mesele. Kadın bedenine karşı söylenmedik söz, işittirilmedik hakaret konulmazken böylesi bilinirken bir kez daha tecrübe ile sabit olan sabık aklın tahayyülü ile yeniden biçimin yeniden yok etmenin yolları arşınlanır erk eliyle. Bakabileceğinden ağır yükün altına girilmesi mubah olarak diğeri ise vatana ihanet olarak değerlendirilir. Kontrol mekanizmasının denetim makamının nasıl bir tavırla şekillendirildiği nasıl eril bir yaklaşımla şekillendirildiği ortadadır bir kez daha.

Akla gelenler, dilden dökülenler kadının yaşam içerisindeki konumunun nasıl da geri planda kalması gerektiğidir. Evinde oturup, kurallara, erine riayet eden ve imkânlar kadar değil hemen hiç arasız çocuk doğurmaya hazır, nazır olduğunun kodlaması gerçekleştirilir. Ne ki gerçekler ol başın söylediği gibi bir vatana ihanet çabası değildir. Ne ki ol bahiste makamın mevkiinin imkânları doğrultusunda tepeden indirgemeci, müşterek olan sıradanın hayatlarında esemesi okunmayacak şanslarla hayatta karşılaşmayacak olan insanların yaşam için çabalarına karşı bir efelenmedir bu söylem ve beraberinde türetilenler. Muktedir kendi yansısından diline yerleştirdiği kodlarla beraber bu uygundur – bu uygun değildir seçenekleri dışındakileri toptan devre dışına itmektedir. Muktedir olan zat, gücü doğrultusunda her şeye müdahale edebileceği ihtimalini yinelemektedir bir kez daha umarsızca.

Derdest ettiği, kıydığı, yerdiği, yok saydığı, eksilttiği yetmez bir de ahkâmlarla birlikte yeni düşmanlıkların, biçimlendirmelerin sularında yol almaktadır. Biyopolitik dönüşüm muhafazakârlar için değil, herkes için yeni kırılmaları bu menzilden içeriye buyur ettirendir. Erdoğan’ın sözcükleri, incelikle dizilmiş görünen konuşma rutinindeki cümleler bu tavrın bir yansısıdır. Kendi dilinden çıkanlar, yönlendirme gayretinde hiç gizli saklısı olmadan kurduğu cümleler ile bu ülkenin yeni bir kurucu baba figürünü temsil etmektedir kendi kendisine. Devlet dediğinin meşrebi her günü bir biçimde zapt etmekten öte, tarumar etmekten ayrı gayrı değilken bunun altında imzası olmaktan kaçınmayan bir önderliği taçlandırmaktır maksat. Biçimlendirilen söz, kurulan cümle, anlamını bulan meram dâhilinden dökülenler anlaşıldıkça Recep Tayyip Erdoğan’ın tahayyülünün biyopolitik mekanizma adına yıkım olduğu, kuralların yeniden tanımlandırılması olduğu meydana çıkmaktadır.

Makine gibi bir rutine ulaşmış olan personalardır varılmak istenen yenideki ülke yurttaşı. Söz konusu olanı kestirmeden bir yok etme rutini içerisinde biteviye bir müdahale alanın dâhilinde tek tip norm ile hareket eden, kurallara riayet ederken kendi benliğini, tözünü kaybetmeye mahkûm bir algı ve dünya kotarılmasıdır mesel edilen. Erdoğan’ın kadına yönelik ne ilk ne de sonuncu olan bu tehditkâr söyleminin ertesinde çıka gelenler de bu menzilde varılması temenni edilenin halini, yönünü göstere gelmektedir. İstanbul Sözleşmesi olarak anılan devletlere yaptırım gücü ihtiva eden bir platformda devletin sözünden çıkmayan kurumlar haricindeki hiçbir kadın örgütünün yer almaması sağlanır. Devletlerin takip edilebilmesi, şiddete, kırımlara ve tıpkı örnekteki gibi meydan okumalara karşı hakların savunulabilmesi için gereksinim duyulanları bu memlekette her şey tamammış gibi bir kenara itmektir bir kez daha.

Tahakküm etme sonsuz bir devinimin bir başka suretini çıkarta gelir. Bir söz edilirken, bir hamle ile hışımla ülkenin dönüşümüne en üst makamdan müdahale gerçek kılınırken esasın esemesi okunmamaktadır. Esas kırım bugün bu ülkededir. Kadına karşı kurulan tahakkümün, tüm ezber olunanın devamlılığıysa çocuklara geleceğimiz olanlara karşı yinelene gelenlerle şekillendirilmektedir. Hiç es kaza değil, bilinçle birlikte kotarılmaktadır. Hesabın, kitabın zora koşturma, daha kötüsüne alıştırma, kanıksatma olarak değerlendirildiği yerde tahakküm sınırlarını yıkarak her gün hıncı, yeniden hayata dâhil etmektedir. Dilin, anlamın, meramın kökü kazınırken bedenler türlü çeşit oyunla, tezgâh ile ve kanun görünümlü olan gasp edişlerle birlikte bu “dahli” doğrudan hamleleri güncellemektedir.

Güncellik bahsinde asırlardır sürdürüle gelen o dayatmalar yeni makul normatif olarak takdim edilir yine, yeni ve yeniden. Bir vesile, bir görüş ya da şüphe menfi anılanın bunca kolaylıkla zikredilmesini mümkün kılar. Gördüğümüz ve fark ettiğimiz topyekûn bir derdest ediştir, tüm makul olanların kısıtlandırıldığı daim bir biçimde müşterekin tarumar edildiği bir güncelliktir. Yaratılan, ulaşılan menzil bu tehditlerin en üst perdeden seslendirildiği bir sahadır. Kahrın ta kendisini belirginleştiren çocuklara zulmedilirken, kıyılırken bile vazgeçilmeyen bir an olsun hatırdan çıkartılmayan bir necidir, kimdir sorgusu dönüştürülür bir bit yeniği gibi. Hiddet, kin ve linçle hayat artık yaşanılmaz kılınırken bunca hoyratça bir dahası, bir de ilavesi söz konusu edilir iki arada bir derede. Soyunun şeceresine düşülür itinayla, bir daha.

Tahakkümün aman vermezliğini taçlandırmak adına, bu gibi çıkarsamalarla akılları esas meseleden uzaklaştırmak için her şey denenir. Her yol bu bilinçli taarruzun durdurulmaması içindir. Makul şüphenin bir tanım olarak, bir teori olarak dillendirilmesini müteakiben önce hak önce kanun ile düzenleme gerçekleştirilmesine lüzum bile duyulmadan linçler bina olunur. Her hamle, oradan çıka gelen her çaba bu çukurun sıradan bir gününce bir dolu kırımı sığdırır. “Çukur” derinleştirilmektedir behemehal alınan tedbirlerle birlikte. Yaşam hakkı toptan yok sayılırken bir yandan da ‘nefes’ almanın önü alınmaya gayret olunur. Çürütülmeye devam edilen hayatlarımız kokuşmaya terk edilmektedir. Kokunun örtbas edilmesi ise mümkün değildir.

Her tehdit dolaylı değil en direkt olarak bunu sağlayabilmek için yinelenir. Yaşadığımız yerin bir düzlem, toprak ya da sınır ya da ülkeden ziyade çukur hali böyle tescillenir. Çukur böylesine derin kazılmaktadır. Yenileme ve düzenleme öylesine peyderpey gerçekleştirilir ki o kraterin derinlerine ta en dibinde doğru yollandığımızı unuturuz. Tekerrür eden tarih değildir sadece çok daha önce yaşatılanların bir sürekliliğe kavuşturulmasıdır. Bedene kurulacak tahakküm yarınları yok etmek üzerinden hiç aralıksız çalışmaktadır bu çukur içerisinde, bu çukur menzilinde. Başından sonuna kadar her cümle ve her eylem ve her vazolunan ve hep gerçek kural ve kaide diye icat olunan bu sınırın çukurunun kalıcılığını sağlama alır. Sağlaması yapılan muktedirin bedene karşı taarruzunun güncelliğidir.

Dün yapılanlar, bugün tekrarlananlar, yarın yapılması için “vaat” edilenlerdir. Kesinleştirilen, cerahati ayrıştırılmaz kılan bir karanlık döngüdür. Her eylem ve her edimden sonra çıka gelen sarmal, gümbürtü sırasında bütün bunların nasıl itinalı bir biçimde tekrardan yinelendiğini göstere gelmektedir. Peyderpey zulüm kadından çocuğa ya da yaşlıya pay edilip durulurken bir makûs kader değildir tekerrür ettirilen. Yaşamın ana hatlarının nasıl itinayla ve özenle tahrif edildiğinin suretleridir. On altı yaşındaki M.E.A’nın bir sözü paylaştığı için önce okulunda göz altına alınması alelacele mahkemeye çıkartılması ve iki gün mahpus edilmesidir yaşamın ana hatlarını kopartma gayreti. Şeklen bir yaşam standardının dayatılmasıdır. Sözüne sahip çıkmak bir yerlere meramını anlatmanın önüne setler kurulduğunun davullu zurnalı ilanı M.E.A’nın iki günlük tutsaklığı sırasında zikrolunur.

Devlet nazarında kadın ya da kız, erkek veya genç, yaşlı ayrımı bir süre sonra geçersizdir. Kendisine benzeştiremediği, onay almadığı rızasını gasp etmediği herkes rehinesidir, yok edilesi olduğu bildirilendir. Bu korkunun gösteri haline dönüştürüldüğü bir menzildir bir çocuğun başına getirilen. Bir de bu kadar sürede halen hiçbir surette anlaşılmayan Kürd çocuklarının gerçekliği vardır. Yaşlarını erken alarak hayatta yer edinmeye çalışan küçük yetişkinler ki onlardan halen haberdar olanların sayısı bile bir elin parmaklarından az biraz fazlasıdır bu cehennemi güncellikte. Her şey olur bildirilirken hakkın ve hukukun gaspı söz konusu edilirken M.E.A örneğini bir adım daha ileriye taşıyan bir mesel Kürdistan illerinden Cizir’de gerçekleştirilen kırımın provasıdır.

6 ve 7 Eylül 1954’de ülkenin Hıristiyan ve Musevi nüfusunu temizleyebilmek için tezgâhlanan, provokatörlüğün adım adım takipçisi olan manşetler ile Kürdün hakkından gelmeyi amaç edinenlerin pespayeliği dökülür. Ekranlardan görünen, manşetlerden duyurulan bir ülkede yaşam hakkının ne kadar ağır bir hal ve yola sokulduğunun örneklemidir. Dindarların evlerini ateşe verdiler başlığının gerisi anlam ya da bağlamı değil suçu teşvik edendir. Ne Cizir’de yaşatılanlardan kimse haberdardır, ne de kim ne olup bitiyor bunun farkındadır. Hiddetin sarmalını daha genişletebilmek zapturaptı her yerde mümkün kılabilmenin yolu o tekerrürden ziyade tehdidi yinelemektir. Devletin özünün, sözünün neye dönüştüğü meydandadır bir kez daha. Kurabildikleri cümlelerle insanların daha dün gibi yaşadıkları korkuları bir kez daha önlerine servis eder muktedir. Bu kez destekçi olan kesimlerin de ön ayak olmaları da vardır.

Cizir’deki kalkışma, bir barış süreci içerisindeyken kör topal nasıl her şeyin bıçak sırtında yönetildiğini, ilerlediğini de anlatmaktadır. Hiçbir ilave söze gerek bıraktırmayacak bir biçimde. 65 yaşındaki Abdullah Deniz’in, 19 yaşındaki Yasin Özer’in ve henüz on beşindeki Barış Dalmış’ın katledilmeleridir meselin özetten çıkan kısmı. Özet geçilemeyecek olan insana verilen değerin, devletten aşağıda tutulduğunun kanıtıdır bir kez daha. Yıllar yılları kovalarken, Roboski Katliamı üçüncü yılına ulaşmışken, her şeyde her konuda yarım yamalak bırakılan adaletsizliğin sahnelenmesidir Cizir’de gerçekleştirilen. Kini ve nefreti yücelten, tıpkı Ankara’da lacivert takım elbiseliler gibi, Cizir’de de, Roboski’de de, Amed’de de, Konya’da da ister kamuflaj, ister kolluk kuvveti kılığının ardından çıka gelendir özetlenen. Yaşam hakkına taarruz kesintisizdir.

Yaşam hakkından gelinmesi gereken belki de en öncelikli sorundur erkânın anlayışına göre. Başkalarının acılarından ‘sevinç’ devşirenlerin ülkesi haline böyle dönüştürülmekteyiz işte. Birisinin yaşadığını, ötekisine reva görenlerin hiç amasız, fakatsız söze karışabildiği bir menzildeyiz haddizatında. Çukur derinlere kazılırken iş bu menzil artık bataklık haline dönüştürülürken her şey sütlimandır diye bildirilen bir ahvalin yaşayanlarıyız. Kırılmalar artık anlık ve yaralar sonsuz bir döngüde bir nişane hepimizin tamı tamına yük edindiğimiz. Sütliman diye bildirilenlerin kıyısında çürümek ise kalıcılaştırılandır en kestirmeden, kıssadan. Yaşayabilmek bariz bir biçimde öteye beriye değil hepimize eşit ve aynı şartlarda yıkımlar vaat eden, bunu önceleyen bir akıla karşı kim olduğumuzu, nerede ve hangi biçimlerde bu hayata tutunmaya çalıştığımızı yineleyebilmektir.

Unutmadan, yaraları ve acıları hafife almadan üstünden atlamadan paylaşabilmektir. Daha büyük, daha derin çok daha ağır sınanışlara karşı hazırlıklı olabilmek için çukurun hikâyesini daha çok anlatabilmeliyiz bu menzilde. Yok olmamak için yokluğumuzu kanıksamamak için katledilmemek için, sessizliğe alışmamak için yapabileceğimiz şeylerin başındakidir anlatmak. Anlatabiliyor muyuz çukurun her neresi olduğunu. Fark edebiliyor musunuz çukur neresi? Büyük modern ve muasır diye laf söz edilenin, ülke diye bildirilenin her ne hale dönüştürüldüğünü, doksan bir yıl sonra artık bir biçimde anlayabiliyor musunuz? Devran, çabuk geçmeyecek yaraları yineleme çabasındayken bir ihtimal anlıyor musunuz, paylaşıyor musunuz denemezsek yok olacağımızı şimdilerde fark edebiliyor musunuz? Sözü birleştiremezsek, sonsuz çukurumuzun dibinde mahvolacağız kesin olan budur.


>>>>>Bildirgeç
Utanç - Kaçakkova - Mutlak Töz

Utanmayı bilmediğimiz söylenemez, ama utancı tanımıyoruz! Tıpkı haktan söz etmeyi bilmemize rağmen, adaleti tanımıyor oluşumuz gibi. Tanımamak, burada, çifte anlamda kimliğimizle, kim olduğumuza dair bilincimizle derinden ilişkili bir soruna karşılık geliyor. “Uludere soruşturması”nı tamamlayan (07.01.2014) askeri savcılığın “koğuşturmaya yer olmadığı”nı bildirdiği takipsizlik kararı, siyasi iradenin ardından askeri merciin de kendini “kusursuz” ilan etmesiyle tamamlanmış oluyor: Devletin ve milletin kusursuz bölünmez bütünlüğü.

Bu “kusursuzluk beyanı”nın münferit bir hukuki sorun olarak düşünülebilmesi olanaksız. Tarihsel olaylara bakıldığında, kimliğin kuruluşuna içkin, bir “inkar politikası” olarak süreklilik gösteren bir siyasal-toplumsal yapıyla karşılaşırız. Bu noktada adaletin tanınmayışını, hukuki düzlemde “adil olamama” durumunun ötesinde anlamak zorunluluğu doğar. Utanç’ı tanımayışımıza yönelme zorunluluğu da yine burada ortaya çıkıyor. Çünkü, utanç, bir mahcubiyet duygusu olmaktan öte, benliğin ötekiyle ilişkisinin, aynı zamanda da öteki üzerinden kendisiyle ilişkisinin -kimliğin kuruluşunun- karşılık geldiği bir politik sorunla ilişkilidir. Bu nedenle, en yakın ve can yakıcı örneği Roboski katliamı olan bir tarih kapsamında, adaletsizlikle utançsızlığın nasıl ve neden bir kimliğin bileşenleri haline sokulduğunu sorgulamaya yönelmek zorundayızdır.

Etik bir sorun olarak utanç, “ar duygusu”ndan başka olmakla kalmaz, “suçluluk duygusu”yla, genel bir “vicdan rahatsızlığı”yla, hatta “hayatta kalmanın utancı”yla bile karıştırılmaması gereken bir boyut içerir. Tam olarak aslında bir utanmazlık değildir söz konusu olan. Ahlaki genel geçer kaidelere uymak ya da uymamak bahsi değildir. ( Agamben, Tanık ve Arşiv’de “Utanç ya da Özneye Dair” tartışmasıyla utanç sorununu derinleştirerek tartışmaya açıyor. Ancak, burada işaret etmek istediğim yönler açısından, bu tartışmanın tümüyle içinden çıkabilmek olanaklı değil. Bu değerlendirme, zor kavranılır bir mesele olarak utancın yapısını Auschwitz üzerinden açıklamasını yapmaya çalışırken, insane varlığın yapısına ilişkin bir kavrayışa ulaşmaya, “Auschwitz-sonrası”nda özneliği ve bilinci yeniden düşünmeye yöneliyor. Bu nedenle, Agamben’in yürüttüğü tartışmayı –’utancın paradoksu’ dediği, özneleşme ile özneliğin yok-edilişinin, tebaalık ile egemenliğin mutlak bir aradalığı olarak utanç- paranteze alacağım, ilgilileri için bir kaynak olarak kitabı hatırlatmış olayım istedim geçerken.)

Vicdan, adalet ve suçluluk kavramlarının içerikleri olağan gündelik politik dilde neredeyse tümüyle boşalmış durumdadır. Bu terimleri duyduğumuzda sinir bozucu bir ikiyüzlülüğün söz konusu olduğunu hissederiz. Aynı şekilde, yas tutma gibi utanç da apolitik bir eğilimin veyahut ahlakçı söylemin girdisi olabilir; özellikle de kötülüğün sıradanlığı halinde “ahlaki erdemler” toplumsal bir sorunun perdeleyicisi işlevi görürler. Ama burada apolitik olan politik olanın bizzat kendisidir artık. Söylemsel olarak olması gereken salt bir perdeleme işleviyle olan‘ın genel geçerliliğini ahlakileştiriyordur yalnızca.

Bu durum, çokca bilindiği gibi, politik mücadele denilen şeyin, olan ile olması gereken arasında cereyan eden kavramların tanımlanması anlamına geldiğini gösterir. Tanımlama aynı zamanda yeniden tanımlamadır; mevcut politik dilin sınırlarının ötelenebilmesi ya da aralanabilmesi arayışıdır.

“Yas tutma” için Sofokles’in Antigone’nunun tavrını hatırlayabiliriz. Yası tutulamaz olanın yasını tutmak adalet talebini politik sorunun kalbine yerleştirir. Bu yanıyla hikayeyi sadece doğal hukuk ile pozitif hukuk arasındaki bir çatışma sorunu olarak okuyamayacağımız açıktır. Dahası, politik olanın anlamını, yaşamın ve ölümün değerini belirleyen egemenliğin tahakküm alanından çıkaracak şekilde yeniden politize edilmektedir anlatıda. Hikaye için Sofokles’in oyununu okumak iyi olacaktır ama ben Henry Bachau’nun romanlaştırdığı Antigone’u da önermek isterim. Aklıma ayrıca,  dünyayı neyin kurtarabileceği sorusuna “utanç” cevabını vermiş olan Bergman’ın Utanç (Skammen,1968) filmi geliyor. Mekanı ve zamanı belli olmayan bir yerde ve neredeyse yok denecek kadar az savaş sahnesinin gösterildiği filmde savaş üzerinden insan doğasına dair bahse açılanlar,  politika ve etik hakkında düşünmemiz için dikkat çekici veriler sunmaktadır.

Roboski Katliamı, toplumsal kimliğimizi, özneler olarak içine yerleştirildiğimiz kültürel ve siyasal yapıyı, onu karşılığı olan devlet mekanizmasını, tam da “milli irade”yi gerçek anlamda sorgulamaya açabileceğimiz bir utanç vakasıdır. Bu utanç tekil bir örnek olmadığı gibi, etik bir problematiğe bağlıdır ve politik açıdan da  T.C. olarak kodlanan kimliğin tarihsel kuruluşuna aittir. Ermeni Soykırımı’ndan Hrant Dink’in katline bir hat çektiğimizde, bunun Auschwizt’ten Guantanomo’ya cisimleşen modern devlet ve siyaset dünyasıyla akraba olduğunu öne sürebiliriz. Fakat, burada, şimdi asıl önemli olan bütün bu kıyıcı pratiklerde belirdiği haliyle “özgül suç”un -bizim için- ne olduğudur. Bu noktada karşılaşılacak ilk ve asli sorun, suça karşı gösterilen tavırdır; yani,  “inkarcılık” dediğimiz şeyin, bir devlet politikası olduğu kadar, toplumsal kimliğimizin yapısını oluşturuyor olmasıdır.

Hukuk, burada, suçun gerçek anlamda tespitini olanaksızlaştırarak adaletsizliği siyasal bir yapı olarak kurumsallaştırırken, bunun toplumsal alandaki karşılığı da utancı tanımayan bir benlik yapısının kollektif hale dönüştürülmesi oluyor. Her biri kendi başına bir felaket sayılabilecek olayları siyasal olarak hiç tınmadan atlatabilen, dahası bu atlatmayı marifete dönüştürebilen, başka bir toplumsallık bulmak kolay değil. Ama, böyle olması da, açık ki sebepsiz de değil.

Utanç’ın, etik ile kesişerek politik bir sorun halinde ortaya çıkışı, tam bu noktadadır. Çünkü, eğer Levinas’ın söylediği gibi utanç, “kişinin kendisini kendisinden gizlemek için kendisinden kaçmasının tamamen imkansız olması, benliğin kendisine tahammül edilemez görünmesi“ ise, bütün bu kıyıcı uygulamaların tarihsel olarak nasıl hal yoluna konulmuş olduğunu ve hala bunun süregidebildiğini buradan olarak düşünmeye başlamak zorunludur. “Utancın açığa çıkardığı şey kendisini keşfeden Varlıktır” Levinas’a göre (aktaran, aynı kitapta, Agamben) Böylesi bir keşif engellendiğinde ya da saptırıldığında da ortaya bir kendilik çıkıyor yine. Sorun da, bu kendiliğin, ahlaki bir varlık olduğu halde etik-dışıllığıdır. Bir inkar politikasının siyasal üretimi olan kollektif iradenin kendi kendisiyle özdeşliği ve özgüveni bu açıdan tam da sorunun kendisini oluşturuyor.

İstisnalarımız ve mücadele edenlerimiz var, ancak bir genellik içinde böyle bir entelektüel alana sahip değiliz. Ve bu da, bir sorun olarak ifade etmeye çalıştığım utancı tanımamayan kimliğin semptomlarından biridir aslında. Biz de sorun  olan şey batı’da utanç ile bağlantılı konuşulabilecek şeylerden başka bir açıdan “özgüllük” içeriyor, o da toplumsal bilinçle dolayısıyla kendiliğimizle entelektüel hesaplaşma çabalarının -az yada çok olmasından öte- suçun ve suçluluğun devletin ve siyasal alnaın kuruluşuna içkin bir “inkar” zeminine saplanıp kalıyor olmasıdır. Levinas’ın tamamen imkansız dediği şey böylece mümkün olabilmiş ve hepimizi içine alan kimliğin siyasal kuruluşu bir inkar biçimi olarak utancı iptal eden bir benlik ya da kendilik olarak tarihselleşebilmiştir. İçinde sıkışılan şey utanç değil utançsızlık olmuştur bu nedenle.

Kimliğin kuruluşundaki inkarcılığı kaydetmek, bu noktada ortaya çıkan utançsızlığı politik bir sorun haline getirebilmek tam da bu nedenle zorunludur. Bu rahatsızlığı toplumsal olarak hiç duymamış gibiyizdir; çünkü, rahatsızlık suçluluğa dair kökensel bir kavrayışı ve bu da bir sorumluluğu gerektirir. “Vicdan rahatsızlığı” denilen şey bir söylem olarak bu noktada, kendi başına anlamlı değildir, eğer ilahi bir referansa bağlamak yerine vicdan’ın psikanalitik açıklamasını göz ardı etmeyeceksek. Sorun empati yoksuznluğu falan da değildir hiç, aksine etik’in koşulu olarak düşünülen sorumluluğun daha baştan kendi suçunu inkar üzerinden iptal edilmesidir. Böyle alındığında, Roboski katliamının vicdani rahatsızlık getirmemiş olmasını, benlik veyahut kimlik sorununun siyasal bir devamı olarak temellendirebiliriz.

Levinasçı etik düşünce sorumluluktan kaçmamın olanaksız olduğunu, sorumluğumu devredemeyeceğimi söyler, ama bu gerçekten kaçamayacağım ya da devredemeyeceğim anlamına gelmez. Sorumluluktan kaçışımın etik-dışılıkla sonuçlanan bir bedeli, bir tahribatı ve benim kendi kendimle özdeşliğimin çürümesi anlamına gelen sonucu olacağı anlamına gelir. Dehşetin ve onun kaynağındaki kötülüğün politik olarak normalleşmesi anlamına gelir bu da. Sorumluluktan kaçamayışım aslında suçu inkar edemeyişim anlamına gelir, ki bu da “vicdan azabı ve utanmada kendini ele verir” (sf. 153, Sonsuza Tanıklık içinde, “Öz ve Çıkarsızlık” metni) esas olarak. Suçların inkarı ve sorumluluğun reddiyle kemikleşen suçsuzluk bilinci, kendi kendine yönelik masumiyet algısı, Roboski’deki gibi katliam örneklerinde utancı tanımamanın bir karşılığı olarak “görevini layıkıyla yerine getirmiş” olmanın, yargı sürecinde “kusursuzluğun” ilanına dönüşüyor.

Böyle alınırsa, Roboski katliamının sahip olduğumuz devlet geleneği ve toplumsal duyarlılığımız irkiltici bir halde görünürleşir. Siyasal iktidarın 34 insanın vahşice katledilmesiyle deşifre olması değil yalnızca, bizzat toplumsal varlığımızla ilgili utanç sorunun görünür olması nedeniyle de çok boyutllu anlamlara sahiptir. Adaleti neyin olanaksızlaştırdığını değil yalnızca, bu olanaksızlığın nasıl normal bir şeymiş gibi işleyebilir hale gelişini de sorgulayabileceğimiz bir kırılma söz konusudur burada. devletin savaş uçakları tarafından paramparça edilen bedenlerin ve bu olaya gösterilen resmi ve gayri resmi tepkilerin açık ettiği şey “yaşamın ve ölümün haysiyeti”nin tam da utancı tanımamak nedeniyle çoktan imha edildiğidir. hangi hayatın yaşanmaya değmez olduğunu hangi ölümün yası tutulamayacağı üzerinden belirleyen söylemin salt devlet retoriği olmadığını da bu dehşet sahnesinde ve kusursuzluk beyanında  görebiliriz. Ancak daha dehşet verici olan, bir toplumsal bilinç biçimi olarak utancı tanımayışın  varlığımızı belirliyor oluşudur.

Katledilenler “kaçakçılar”dı ve dahası, istikbalin olduğu göklerden bakılınca “teröristler”den ayrıştılamıyorlardı. Başkasının acısına bakamamaktan mükellef bir duyarsızlık değil artık burada söz konusu olan, bir utançsızlık biçimine büründüğü ölçüde başkalarının hayatını ve ölümünü anlamlı olmaktan çıkaran, bu hayatlara kastetmiş olmanın suçunu da böylece bertaraf eden bir zihniyet dünyasının dehşetinden söz ediyoruzdur artık. Sadece –Benjamin’in çoktan söylemiş olduğu gibi- “istisnanın kural olduğu bir durum içinde” yaşamıyoruzdur, ne olursa olsun kendinden hoşnutsuzluğa asla dönüşmeyen bir mekanizma ile bu durumu içselleştirmiş bir bilinç olarak sürdürüyoruzdur da.

Ingmar Bergman’ın dünyanın gidişatının nasıl düzeltilebileceği sorusuna verdiği “utanç” yanıtına buradan dönebiliriz: Kişisel olduğu kadar toplumsal bir sorun olarak da utanç; ve, tam da bu nedenle politik bir sorun olarak utanç. Utanç filminde Bergman, ilk elden modern dünyada “kötülük”ten kaçamayacağımızı, “utanç”tan da aslında kurtulamayacağımızı gösterir. Bastırabilir ve inkarcılıkla utancın gerçek anlamını boğabilir ya da saptırabiliriz; kimliğimizin kendi kendisiyle özdeşliğini de bu bastırma sayesinde edinebiliriz, ancak bu bedeli ağır olan bir sonuçtur. Hatta, doğru ifadeyle sorunun kendisi budur. Bergman’ın bir başka imasını bu noktada dikkate alabiliriz; film bize, bir anlamda kıyıcılığın temelini oluşturan şeyin kendi saldırgan eğilimlerimiz olduğunu hatırlatır. Mevcut siyasal mekanizmalar ve kimliğimizin süreklilik yapıları bu işler kolaylaştırmakta ve sorun olan şeyi sorun olmaktan çıkarabilmektedir. Soluduğumuz havanın günbegün tahammül edilmez oluşu ve buna rağmen her şeyin sekteye uğramaksızın sürüp gidiyor oluşu tam da bu nedenle utancı tanımamakla ilgili olabilir.

Bu yüzden, sosyal medyada “Uludere haktır” sözünün dolaşımının başbakan Erdoğan’ın “askerimiz layıkıyla görevini yapmıştır” deyişiyle ve her ikisinin, hukuki sürecin sonunda askeri mahkemenin “kusursuzluk” kararıyla ilk elde anlayabilieceğimizden daha derin bağları olduğunu söylemek gerek. Utancı tanımamanın, mevcut kimliğin kuruluşuna içkin  travmanın bastırılmasıyla, daha da ötesinde suçluluğun inkarıyla içiçe geçmiş oluşunun altını yeniden cizebiliriz böylece. Geçmişi inkar ve geleceği ipotek edilmiş –edilen ve eden- özneler olarak, tam da bu yüzden mutlak bir şimdiye hapsedilmiş olduğumuzun altını da. Benjamin, “anımsama ile uyanışın diyalektik yapısından” söz eder Pasajlar’da.  Rüyayı ve anımsamayı bir anlamda ipuçları gibi filmine yerletirmiş olan Bergman’ın Utanc filmiyle birlikte anlayabiliriz. Film Jan’ın (Max von Sydow) rüyası ile başlar Eva’nın (Liv Ullmann) rüyası ile sonlanır; savaşın bu iki rüyanın parantezinde sahnelenmesi, en az zamansız ve mekansız bir düzlemde vuku bulması kadar ilginç bir boyut taşır.

Eva, rüyasını  “…sonra yüksek bir duvarın yanına geldim, üstü güllerle kaplanmıştı. Ve sonra bir uçak geldi ve bütün gülleri ateşe verdi. Çok güzel olduğu için o kadar da korkunç değildi. Sudaki yansımalarını seyrettim. Ve güllerin nasıl yandığını gördüm. Ve kollarımda küçük bir kız vardı. Kızımızdı. Bana sıkıca sarıldı ve yanağıma değen dudaklarını hissettim. Ve tüm bu zaman boyunca birinin söylemiş olduğu bir şeyi hatırlamam gerektiğini biliyordum… ama unutmuştum” diye anlatır.

Roboski’de insanlar “insansız hava araçları” denilen savaş makineleriyle katledildi. Medyanın ve resmi siyasal söylemin bu olayın sonrasındaki tavrı katliamdaki sorumluluğunu ve suçluluğu gösterir yalnızca. Yüzlerini göremediğimiz paramparça olmuş bedenler battaniyerle sarılmış halde taşındı. Siyasal iradenin ve medyanın ve en sonunda askeri mahkemenin sergilediği “yüzsüzlük” ise münferit olmaktan çoktan çıkmış bir durumun tezahürüdür. Kurbanların cellatlarının adıyla birlikte yaşamaya mecbur edildiği Mustafa Muğlalı olayında olduğu gibi. Tuhaf bir maskedir burada kullanılan yüzsüzlük. Kimliğin kendi kendisiyle özdeşliğini garanti eden bir inkarcılık üzerinden devleti toplumsalla sürekli iç içe geçirerek süreklileştiren bir kollektifleşme halidir. Kendisini kendisinden gizlemeye de gerek duymaz utancı tanımadığı ölcüde.

Suç yoksa sorumluluk da yoktur, elbette; utancın olmadı yerde ise sorumluluktan söz edemeyiz. Döngü açık olsa gerek; sorumluluğun reddi anlamına gelen utançsızlığın burada basit bir şekilde suçluluğun inkarı ile neden sınırlı kalamayacağını da çıkarsayabiliriz.  Çürütücü bir döngüdür bu; suçu inkar etme girişimi bir utançsızlık haline sokulduğunda, kıyıcı bir siyasal alan süreklileştirilmiş olur.

Bergman’dan hareketle sorabiliriz: Hatırlamamız gereken ama unuttuğumuz bir şey var mı rüyalarımızda yankısını duyabileceğimiz?

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bireyi neredeyse dakika sekmeksizin nefessiz bırakışı karşısında hala "akil" olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural ve kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınabilmesi. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle, koşar adım kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor günahıyla sevabıyla ve yazabildiğimiz kadarıyla. Anlatmak bir mesele. Tek bir cümle kimi zaman kafi gelmeyendir yaşananı anlatmaya. Eksik kaldığımız yeri tamamlayabilmek için el aldığımız, kelimelerine karıştığımız yazıları sayfamıza ekliyoruz. Kaçakkova'nın kaleme aldığı, Utanç makalesi de bu minvalde bir devamlılık, bahis tamamlayıcı. Çukurumuzun derine kazıldığını bildiğimiz yerde utançlarımızı fark edersek belki bir şeyler değişebilir, kim bilir? Kaçakkova'nın anlayışına binaen metni okumanız temennisiyle.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Sesli Meram / Deuss Ex Machina Kayıt Bloku.. Geçtiğimiz Günlerden Ses ve Söz - Podcasts
Gezi Parkı Eylemleri: Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor - Uluslararası Af Örgütü
Gördüm - Bir Gezi Parkı Direnişi Belgesel Filmi - Documentary Film - R H - Vimeo
Soma'da Hayatını Kaybeden İşçilerin Anısına... - Soma'nın İşçileri
Soma'da Sekiz Saat - Devrim TABAN, Zeynep ORAL - Vimeo
İHD: 2014’te 49 Çocuk Cezaevinde, 64'ü Gözaltında İşkenceye Uğradı - Bianet
Kobane Direnişi İle Dayanışma Kapsamında Yapılan Eylem ve Etkinliklere Müdahale Sonucunda Meydana Gelen Hak İhlalleri Raporu - İHD
2014'ün Hali 2015'e Ne Diyor? - Tuğçe ERÇETİN - Bianet
Güvenlik Paketi ve Bir Yönetim Biçimi Olarak Güvenlikleştirme – Ahmet GİRE - Başlangıç
Çatışmasızlık Süreci, Kobanê ve “İç” Güvenlik Yasası Üzerine 7 Soru 7 Cevap - Harun ERCAN - ZAN Enstitüsü
Türkçe Felsefe Değil Belki Ama Türkçeyle Faşizm Yapıldı Elbet… - Kemal BOZKURT - Harfvolver
Kayıp Sevda, Kayıp Dosya, Kayıp Saat - Gökçer TAHİNCİOĞLU - Milliyet
9 Soruda Roboski Katliamı - Frederike GEERDINK - Diken
Roboski Her Dem Xemgine - Hayri TUNÇ - Jiyan
Üç Yıl Sonra Roboski’de Dostoyevski - Pınar ÖĞÜNÇ - Cumhuriyet
Devletin Kirli Yüzü: Katliamlar! - Deniz FIRAT - ANF
Paran Yoksa Devlet Vergisini Canla Alır. Almaz Mı? - Kemal BOZKURT - Harfvolver
Bir Elinde Barış, Bir Elinde Savaş… - Umur TALU - Habertürk
Kadıköy’de Roboski Anmasına Polis Saldırısı - Ajansa Kurdi
Uludere’de Acılar Hâlâ Taze - Abdülkadir KONUKSEVER - Al Jazeera
#Cizre'de Hüda-Par Saldırısı Sonrası Gelişen Planlı Provakasyonlar - Hayri TUNÇ - Direnişteyiz
2012: ‘Türkçe’yle Felsefe Yapılmaz’ Demek Irkçılık; 2014: Türkçe’yle Felsefe Yapılmaz - Diken
Berkin Elvan - 'Polisi Kaçırıyorlar' - Evrensel
Dilini Tut - Amberin ZAMAN - Taraf
Tahliye Edilen M.E.A'dan İlk Açıklama: Baskılara Boyun Eğmeyeceğiz - Cumhuriyet
16 Yaşındaki Liseliyi Tutuklayan Hâkimden Gazeteciye: Sen Beni Nasıl Ararsın! - T24
Çocuklara “Gezi”ye Katılmaktan Hapis Cezası - Ayça SÖYLEMEZ - Bianet
Gülistan Adlı Çocuk - Neşe YAŞIN - Yeni Düzen
Müslim: Kürtler, Bölgesel Faktörden Bölgesel Oyuncuya Dönüştü - Sputnik
Kobane: 'Our Children Never Come Back' - Mat NASHED - Al Jazeera
Demirtaş: Neo-Osmanlı'nın Rengi Değiliz - Osman OĞUZ - Kadraja Girmeyen
Demirtaş: Şengal Sadece Kürdistan Değil, Kürdistan’ın Kalbidir! - İlke Haber
Devlet, Kobanêlilere Yangın Tüpü ve Elektriği Çok Gördü - Evrensel
Bu Da Oldu: Fişleme Yaşı 8’e Düştü! - Ferit ASLAN - Taraf
Sakarya Platformu: Başörtüsü Yasağı Bitti Ama...  - Elif İNCE - Bianet
Kadınlar İçin Yıl Sonu Değerlendirmeleri - Gülsüm KAV - Emekçi Hareket Partisi
President Erdogan At Couple's Wedding: 'Birth Control Is Treason To Growth Of Turkey' - Lamiat SABIN - The Independent
Ölen Olmadığı Halde Cinayetten Tutuklanan Zabıta 2,5 Ay Sonra Serbest - İsmail SAYMAZ - Radikal
Polis, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nı Bastı - soL
İkinci Gezi: Hayalgücü İktidara! - Ekin BALTAŞ - Fraksiyon
Yargı Dargeçit’teki JİTEM Vahşetini 19 Yıl Sonra Gördü - Yasin KOBULAN - Engin EREN - Evrensel
Dersim Katliamı İçin İlk Kazma Vuruluyor - Milliyet
#19Aralık: “Utanıyorum, Katliamı Gördüm.” - Gezite
Hakikat Komisyonlarını Bütün Türkiye İçin Kuralım - Orhan Kemal CENGİZ - Bugün
Kürtlerin Ermeni Sorunu - İrfan AKTAN - Zete
Erivan’ın Yeni Yıl Telaşı ve Hasan Cemal'in Ziyareti - Aykan SEVER - BiaMag
Türkiye - Azerbaycan Kardeşliği Bir Palavra Mı? - Kıvanç GİRİTLİ - Metrosfer
Karabağ’ın İki Yardım Meleği - Aline OZINIAN - Agos
Ermeni Mezarlığının Bakımını Köylüler Yapıyor - Muhammed Nuri ERDOĞAN - Hürriyet
İncil Dağıtımına Polis Müdahalesi - Agos
Young Jews Look To Leave Turkey - Sibel HÜRTAŞ - Al Monitor
Kesiklerle Dolu Bir Yol Hikâyesi: The Cut - Ayça ÖRER - Zaman
Etyen Mahçupyan ve “Affedersiniz Ermeni” Apolojizmi - Harun YILMAZ - Militan
Hanehalkı İşgücü İstatistikleri, Eylül 2014 - TÜİK
'Ocaktan Çıkmama' Eylemi Yapılan Madende 320 İşçi İşten Atıldı - Yarın Haber
Taşerona Karşı Mücadele İçin Bir Model ve Öneri - Erdem YÖRÜK - T24
Alt Sınıf Düşmanlığının Politik Sosu Olarak "Gidin AKP'ye Dilenin" - Fırat KONUŞLU - İştirakî
İmar Hakkı Transferi: Kentsel Mekanın #Finansallaştırılması – Ümit AKÇAY - Başlangıç
Ulrike, Paramaz ve Tribündeki Biz - Volkan DAĞYELİ - Fraksiyon
Dêrweşê Evdî Bu Dağdan Geçti - Botan GULAN - ANF
Suruç ve Kobaneliler Raporu Yayınlandı - Siyasi Haber
Graeber: ‘Kapitalizmden Daha Kötüsü De Gelebilir’ - Pınar ÖĞÜNÇ - Evrensel
Hacıyatmazlar Dünyasında Düşen Olmak Kader Değil Seçim! - Emine UÇAK - Hür Bakış
Justice For…This Is What Police Brutality Looked Like In 2014 -  Christina COLEMAN - Global Grind
Israeli Army Aims To Become More Welcoming For Transgender Recruits - Haaretz
Politics, Protest, Peace: Preparing For Elections In Burkina Faso - Boris SOME - Insight On Conflict
İspiyoncular, Muhbirler, Köstebekler, Bir de Derinlerden İfşa Edenler - Evren BALTA - Birikim
Direnişin @ Hali - İnteraktivist
Felsefe Yapmanın Engelleri - Murat BELGE - Taraf
Orhan Pamuk’a Küçük Ama Önemli Bir İtirazım Var - Levent GÜLTEKİN - İnternet Haber
Gün Zileli: Mevsimler - N. Gün UZUN - Gün Zileli.com


Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo’dan iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
DinamoPromo InquiriesMakina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Resim

>>>>>Poemé
Yoksulların Ölümü - Charles BAUDELAIRE

Ölüm, avutan da -ne çare ki- yaşatan da;
Hayatın sonu; yine de tek ümit, tek güven;
Bizi bir iksir gibi kavrayan, sarhoş eden;
Karda kışta, boralar, tipiler arasında.

Akşamlara kadar didinmek gücünü veren;
Parıldayan tek ışık, kapkaranlık dünyada;
Dört kitabın yazdığı o koskocaman handa
Mümkün artık doyup, dinlenip uyuyabilmen.

Sihirli parmaklarla, üstüne titreyerek,
Uykuların en güzelini getiren melek;
Yoksulun, çıplağın yatağını yapan eller.

Tılsımlı ambar; tanrıların şerefi, şanı;
Yoksulun dağarcığı ve en eski vatanı;
Bilinmedik göklere açılan tâk-ı zafer.

Çeviri : Orhan Veli KANIK

Kaynak

No comments: