Friday, August 29, 2008

Deuss Ex Machina # 223 - Un Nuovo Senso Dell'udienza

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_223_--_Un Nuovo Senso Dell'udienza

25 Ağustos 2008 Pazartesi gecesi “canlı” olarak gerçekleştirilmiş programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Sian Alice Group-59:59 (The Social Registry)
>1<-James Blackshaw-Gate Of Ivory (Tompkins Square)
>2<-James Blackshaw-Infinite Circle (Tompkins Square)
>3<-The Boats-The Boats Can’t Save You Now (Flaü)
>4<-The Boats-The Melody Mosquito (Flaü)
>5<-Ilya E. Monosov-Tricycle (Language Of Stone)
>6<-Ilya E. Monosov-I’ll Live My Life Without Pain (Language Of Stone)
>7<-2sleepy-The Fog (ЯОК Music)
>8<-2sleepy-Turn Back (ЯОК Music)
>9<-Sian Alice Group-Days Of Grace III (The Social Registry)
>10<-Sian Alice Group-Kirilov (The Social Registry)
>11<-Anathema-Angelica (Kscope Music)
>12<-Anathema-Unchained (Tales Of The Unexpected) (Kscope Music)

Un Nuovo Senso Dell'udienza Bölüm (223) – Kulaklara Yansıyan Seslerin Sıhhatli Açılımları Muğlaklığı Yerle Yeksan Etti. Somutlaşan Görüngüler, Yanılsama Sıfır nm.

>>>>>Bildirgeç
Oyunun sonuna gelinmişti. Tüm birbirleriyle kesişen, çatışan, çözümsüzlük vaaz eden yapısıyla enikonu posası çıkartılmış basitliğiyle, ön yargı kalıplarından mülhem, sonuç olarak da klişelerle betimlenen bir oyunun sonuna gelmiş, gelinmişti. Sahneye zuhur eden her oyuncunun da tereddütlerinden de beslenerek mühimleştirilmiş bir oyun idi geride bırakılan, yazılanlardan giderek bağımsız bir iç hesaplaşmanın kurguya dahil edilmiş olması ise oyunun bu kadar çok tutturan. Derdest edilen hayatların geçidinde aman! iyi ki bu hallere düşmedik sesinin de yankı yankı yankılanmasıydı son kertede olağanlığın sınırlarını zorlayan. İlgiyi oyunun üzerinde hala ilk günkü gibi sıcak tutan. Biteviye tekrarlara sevk eden. Evet, ismi üzerinde oyun, temsil, gösteri olsa da hayatın gerçekliği asla peşlerini bırakmayacaktı. Oyuncular da neticede insandı, temsil ettikleri karakterlerin birer birer canlanmış örneklerinde kendi içselleştirdikleri problemlerin de çözüm yollarını analiz ediyorlardı. Takılı kaldıkları maskelerinin ardında gerçek yüzler aslına rücu ediyor, birer birer klişelerden örnekler çoğaltılıyordu. Yüzlerde somut bir ifade, sokakta her an karşılaştığımız ötekinin tasvirini gerçekleştiriliyordu. Korkularla sarıp sarmalanmış olan beşeriye yönelik mesajlar aks ettiriliyordu. Finalde ise tüm bu beklentilerden tamamıyla arınmış bir oyuncu kalmıştı sahnede, ne öncesi ne sonrası meçhulde bırakılan. Karanlık ve kasvetin egemenliğinde sonsuz geceye intikal eden bir bireyin ağlayışıyla yüklü mutsuzluğu yansımıştı. Seyre kendini kaptırıveren modern beşeriler bir vah, bin tüh sesleri ile hem acımasızlığın sonuçlarını, hem de edinilen onca tecrübeye karşın ısrarla insanların takındığı maskelerin ceberrutluğuna uzanan seyrüseferi takip ediyorlardı, tek bir nefes alış verişine dahil tenezzül etmeden. Birkaç değişkenin yerini dahi oynattığınızda dikkatinizi cezbedecek hatalardan dem vurmak, tepkiyi ortaya koymak bile bu kadar zorlayıcı mıydı? Yüzlerde dehşet ifadesi, belirsiz bir sonuçlardan sonuç beğen seremonisi.

Mutlu sona bir türlü kavuşturulamayan dertlerimizin de yansıtıcısı haline dönüşegelen bir bağlaca odaklanmak istiyoruz. Tıpkı “oyun” içerisinde de kendine yer bulan, ve her seferinde başka başka maskeler ile desteklemeye çabaladığımız iletkene. Hatalarımızın üzerini biraz daha örtbas edebilmek, halının altına süpürdüklerimizin de bir süre daha fark edilememesini sağlayabilmek için çabamıza eklemlediğimize. Değişkenlik ve ahir zamanın hızla dönen çarkları bu problemleri aşabilmemizi kolaylıyormuş gibi görünse de aslında yerinde saymaya devam ettiğimizin belgesini imleyen “yüzümüz”den dem vuruyoruz. Mizacımızı da tamamlayan, yaşadıklarımızın “heyhûla” içerisinde dikkatle bakıldığında fark edilebilmesini sağlayan, güngörmüşlüğümüzü veya tersini, yaşanmış anıların tortusuyla son şeklini kazandırdığımız yüzümüze. Fark edemediğimiz ise oyun artık sınırları belirlenmiş bir sahanın dahilinde değil, tüm yaşayışımızı kaplayan hayat güncesinin hemen tamamında kendi devamlılığını sağlayan bir kurgu haline dönüşmüş olması gerçeği. Kesif bir tonlamadan ilerleyen, kendini zorla tekrara düşüren klişeler artık çok bariz bir biçimde hayat standartlarımızı da belirliyor. İçimize işlediği kadardan yüzümüze de yansıyan çekimserlik, tevekkülden çok evhamlanma, dinlemekten çoktan vazgeçip iğneleyici yargılamalara kucak açılması da bu minvalde irdelenebilecek diğer alt okumaları bütünlemekte hiç şüphesiz. Artık olmayan vakitlerimizi harcama çağında bulunuyor olmamız da bu düşüncenin geniş bir perspektiften irdelenebilmesini olası kılan diğer bir etmen. Yüzleşmekten çekindiklerimiz için daima acil durum koduyla el altında tutulan maskelerimizden birisini kullanıma hazır ve nâzır olmamız da o kadar düşündürücü. Hazır kalıplarla aynı tepkimeleri veren yüzlere dönüşüyoruz birer, ikişer. Yarım yamalak, sansürlerle boğdurulmaya çalışılan internet’den edinebildildiklerimizle de bu değişkenliği devamlılığında sanallığa taşıyoruz. Fiberkoptik kablolar vasıtasıyla.

Alman feylezof Ludwig Wittgenstein’ın “Yüz bedenin ruhudur” sözünü bir kere daha hatırlatmakta fayda var. Her bir açılımın kıyısından ucundan beslenerek kendi form ve formülünü ortaya çıkartmaya çalışan modern beşerinin, çıkmaz yollara girmeye meyil ettiği her yol ayrımında hatrında tutması gereken bir cümle. Basit kurgusuna nazaran anlamamız için, bazı şeylerin o kadar da fevkaladenin fevkinde olmadığını idrak edip gerçeklikte düştüğümüz hatalardan dönebilmemiz için dolu dolu bir cümle. Çelişkiler yumağı haline dönüştürdüğümüz, izah edilebilir bir geçerlilik kazanamamış olsa da mutsuzluğa teslim olmuş bedenlerimizin kara kutusunu oluşturan yüzümüze karşı hiç değilse biraz insaflı olmamız temenni ediliyor olabilir mi? Yoksa şu reklamlarda çıkan ve her seferinde biraz daha sentetik hale dönüşen şuh kahkahaların arasında çağlayan umutsuzluk çığlıklarının kapımızı çalması mı gerekiyor? birdenbire paldır küldür. Tepki verme sürecinde yaşadığımız kararsızlıklar, deveran olduğumuz, içine deyim uygunsa tıkılı kaldığımız modernizm çağının kalburüstü kurallar yığını, muhteviyattan çok daha fazla vitrine odaklı kalmak gibi ardılı sıra detaylandırılabilecek örnekler ile yüzümüze yansıyan acıyı nereye kadar saklayacağız. Birgün gazetesinde 2004 yılında Muhsin Kızılkaya tarafından kaleme alınan “Yüzde 100” makalesinden alıntılayalım; “Yüzümüz hem saklı yanımız, hem de en aleni yanımızdır. Yüzümüz hem korku salar, hem sevgi dağıtır. Yazının tam burasında sözü şair İlhan Berk alır:''Yüzün ki korkular verir bana, ne zaman yüzümü tutsam yüzüne.'' Yüzde yüz haklıdır!"

Deuss Ex Machina’nın geçtiğimiz Pazartesi akşamı canlı olarak gerçekleştirdiğimiz 223 numaralı bölümü dahilinde de yukarıda bir parça da olsa irdelemeye çalıştığımız “yüz” imgeleminden çoğaltımları barındıran bir kurguyu yapılandırmaya çalıştık. Müziğin salt bir eğlendirici olmasından öte anlamlar taşıyabildiğine dair açılımlarımıza, ürettikleri kayıt, ses düzenekleri ile manidar açılımlar gerçekleştiren prodüktörlerden bir derleme gerçekleştirdik. İçinde bulunduğumuz 2008 yılı içerisinde gitarı ile nev-i şahsına öznel kayıtların altına imzasını atan James Blackshaw’un Ambient seslerden beslenerek evrilen “Litany Of Echoes” kaydından iki kesit sunduk. Clickits, con_cetta, aus gibi deneysellikle minimalizmi harman eden “Moteer” etiketinin kurucularının projesi olan The Boats’un Japonya çıkartması olan “Faulty Toned Radio” albümünden mekanik olduğu kadar melankoliyi en üst seviyede tutan kurguları paylaştık. Serge Gainsbourg ile Leonard Cohen’e vokalleriyle fazlasıyla benzetilen, pek çok eleştirmence haşince eleştirilen Ilya E. Monosov’un kişisel yüzleşme anları için elinizin altındaki koruma amaçlı! maskelerden daha fazla yardımcı olacağına kani olduğumuz “I'll Live My Life Without Pain” parçasında çözümlemeler gerçekleştirdik. Bütün bu kayıtların yanı sıra haftalık albüm önerimiz olarak da sizlere, eklektik kurgularını belli başlı kılavuz çizgi ve yol haritalarına bağlantılamadan, ilham aldıkları noktaların belirsiz kalmasından, sisler ardında kalmasından yana ısrarcı olan “avant garde soul” kumpanyası Londra’lı “Sian Alice Group”u debut kayıt “59:59”un aracılığıyla sizlerin beğenilerine sunuyoruz.Saf, alabildiğince kendi haline bırakılmış seslerin izinden hareket ederek türetilen müzikal simyanın mütercimlerini 2008 yılı içerisinde artan bir ivmeyle dinlediğimiz albüm, konser vd. bütünlüğünde keşfediyoruz. Eskilerin olması gerektiği gibi kıvamın tam yakalandığı anda havaya karışan, heveskârı “müteellim” kılan unsurların üzerinde teknolojinin de yardımını alarak kotarılan müzikal çıkarımlar, günceyi daha manidar kılacak, belki bir parça da olsa nefes aldıracak alanlar kazanmamızı sağlayan betiklere dönüştürülüyor. 2006 yılı sonlarında enstrümantalist ikili Rupert Clervaux ve Ben Crook'un vokallerde Galli sanatçı Sian (okunuşu shawn) Alice Ahern'i de dahil etmeleri ile şekillendirdikleri “Sian Alice Group”da bu minvalde çoğaltımlarıyla alternatif sesleri yaşayışlarla bütünledikleri bir türetim odağının temelleri olarak atılır. Kendi deyişleri ile süresi kestirilemeyen bir deneysellik ekibi bir araya getirmiştir. Grubun sözlerinde ve prodüksiyonun hemen hemen tamamında imzası bulunan Rupert Clervaux, Jason “Spaceman” Pierce (Spiritualized), Spring Heel Jack gibi müzikte alternatif bağlaçlar ortaya çıkartan ekiplerin teknisyenliğini, prodüktörlüğünü yapmış bir sanatçı. Ben Crook'da neredeyse tamamına yakını ev-kayıtlarından oluşan 40.000 Ghosts projesinin ardındaki isim. Vokallerindeki performansı ile yaşanmışlığı son derece iyi bir biçimde dinleyiciye yansıtmayı başaran Sian Alice Ahern'da grubun hem vitrinini oluşturuyor hem de alamet-i farikası ile unutmaya başladığımız 90'lı yılların kadın vokallerine yeni müdahalelerle melankolinin en özgül yanlarını günümüze taşıyan önemli bir aracıyı temsil ediyor. Akıllarında tasarladıkları geniş ses yelpazesini tamamlayıcısı Keman ve Piyano icrası ile 59:59'ın yapım sürecinde gruba dahil olan Sasha Vine'ın katılımıyla grup bugünkü şeklini alır. Belirli bir ön tanımla giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşamayacak kadar derinleşen bir müzikal mihmandarlığın da seyrüseferi başlamış olur. “Anthem” dergisine Ben Crook'un vermiş olduğu röportajdan alıntılayalım: “Stüdyo'ya girmeden önce nasıl bir kayıt ortaya çıkartabileceğimiz, grubun nasıl bir ses elde edebileceğine dair tasamız hiç olmadı. Böyle bir endişe içerisinde de olmadık. Rupert Clervaux'un stüdyosundaki çalışma süresince, serbest vezin takılmayı, serbest caz, deneysel kurgular ile sürekli bir devinim haline girişebilecek alternatif türetimleri oluşturmaya çabaladık. Bunun yanında da itiraf etmeliyim; Hiçbir zaman “rock” veya “indie” disiplinlerine bağlantılanabilecek bir şeyler ortaya çıkartmayacağımız kesindi. Diğer pek çok grupta olduğu üzere sadece belirli bir müzikle kendimizi sınırlandırmak için bir sebep görmüyordum da zaten. Sonuçta tüm kayıt silsilesinin ardından ortaya çıkarttığımız içimize sinen, insansı endişeleri de barındıran bir müzikal kolaj oldu”.

Benzeş müzikal izdüşümler ile alternatif külliyatçılar için önemli bir besleme noktasını oluşturan “The Social Registry” etiketinden yayınlanan “59:59” adlı debut kayıt ile ilgili notlarımızı aktaralım. “59:59” handiyse tüm 80'li yıllar ile 90'lı yılların ortalarına kadar süregitmiş olan eklektik kurgudan ilham alarak gelişen bir müzikal sentezleme çabası olduğunu ilk elden iletebiliriz. Kullanılan dil, kurguda yerleşik hale getirilmiş sinematik kesitler ile var edilmemiş bir zaman diliminde, kendi ergenliğiyle yüzleşen insanların hikayelerini barındıran bir harman kulaklarımıza çalınıyor bir saatlik kayıt süresince. Ağıdı çağrıştıran bir melodika ile gitarın solo performans gösterdiği düşler bahçesinin de açılışını imgeleyen, Sian’ın vokalleriyle mahmur bir girişi imleyen “As The Morning Light” ile çalışma başlıyor. Daha çok “country” müziklerinde kulaklarımızda yer edinen gitar kurgusunda, eklektist bir çağıldamayı sentezleyen finaline doğru “rock” özüne de geri dönüşü betimleyen “Way Down To Heaven”, albümün içerisindeki deneysel ses kesitlerini fazlasıyla duyumsayabileceğiniz “Interlude” pasajlarından ilki olan ve The Dusk Line EP’sinin de öncüllüğünü sağlayan “7.35” kaydı ile temassız suretler arası bir müzik seremonisinin ortasına dahil olunuyor. Deuss Ex Machina içerisinde de sizlerle paylaştığımız, Sian Alice Group’unun da temel olarak pek çok eleştirmence üzerlerine yaftaladığı “shoegaze” tamlamasını nedenlerinden birisini oluşturan epik “Kirilov” gibi serbest vezine de uydurulmuş bir melankolik düzlemi ortaya çıkarılıyor. Yorumlanma telaşesinde aynı mı olur, farklı mı tınlar sendelemesine düşülmeden.Portishead’in “Third” albümünde de kendisine yer edinmiş bulunan alttan alta yumuşak bir girizgahı takip eden boşlukları dolduran space-pop kırıntılarından kuvvet alan niş, dinledikçe güzelleşen doğaçlama “Contours” kaydı ile ekip olarak müzikleriyle de farklı odakları keşfetmek isteyenler için hazır bir sunumu gerçekleştiriyorlar. New Age müziğinin feylezofik senfonilerinde kendine yer bulan piyanonun sadeleştirilmiş bir kaydından yol alan enstürmantal “Days Of Grace III”, Laika, Dubstar, Pram gibi pop müziğin sınırlarında elektronik denemeleri gerçekleştirmiş bulunan grupların izlerini takip eden, kendi içerisinde bir caz seansından kotarılmış izlenimini uyandıran kurgu bütünüyle “Sleep”, ismiyle müsemma bir şekilde müzikal disiplinler arası seyyahlık ettiği süre dahilinde anlık geçişlerle afallatan “Murder” kaydı ile Sian Alice Group’un yer altının geri dönüşüne aracılık etmeye devam ediyor. Albümde yer bulan en farklı parçadan da bahsedelim. Resmi albüm tanıtımında da bahseldiği üzere, Detroit techno’ sunun efsanevi prodüktörlerinden Jeff Mills’in “Solid Sleep” parçasına ithaf edilerek kotarılan “Motionless” egzantrik davul partisyonları, glockenspiel gibi melodikası oyuncağı çağrıştıran ses üreteçlerinden beslenerek kotarılmış bir deneysellik olarak albümdeki en rahat dinleyiciyi kavrayabilecek çıkışlardan birisini oluşturuyor. Finalde ise grubun canlı performansları sırasında ekibe de dahil olan Spiritualized / Spring Heel Jack gruplarından John Coxon’un gitarda, Gang Gang Dance’den Brian DeGraw’ un da piyanoda eşlik ettikleri “Complete Affection” ile albüm nihayetleniyor. Seslerin en çiğ biçimleriyle korunduğu, kimbilir ilerleyen kayıtlarda karşımıza çıkacak deneysel açılımların da küçük küçük de olsa ipuçlarını barındıran bir temsilci olarak da kulak kabartılabilecek bir kurgu kulaklarda iz bırakıyor. Uzunca bir süre işin sadece mutfak kısmında yer almış isimlerden, 2008 senesi içerisinde heyecan uyandıran bir müzikal çeşitlendirme “59:59” da dinleyicilerle buluşuyor. Zamansız kolajları ile tereddüte gerek bıraktırmadan yüzünüze yüzünüze en doğru tılsımları ulaştırıyorlar. Ruhunuzu da ehlileştirerek. Peter Muprhy’nin Roll dergisine verdiği mülakattan altı çizilesi bir vecizi ile sözü bağlayalım : “Müzik, biçimi aşan bir hadisedir. Müzik, insan bedeninde rezonans yapar ve bedeni ruhanileştirir, ona makam kazandırır. Bu söylediğim mistik bir ahmaklık değil, fiziksel bir hakikat. Bütün müzisyenler bilir, performans esnasında bir an gelir, o anda seni bir şey teslim alır, sana işler, sen onun iletkeni olursun.” (Roll.132 / Ağustos 2008-Yücel Göktürk’ün söyleşisinden)

Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina / Dea Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...
Anathema Review At Punkreas

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo -makina10.45[nospam]gmail[dot]com – Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel

>>>>>Poemé
Güneşi Yakanların Selâmı – İlhan BERK

Bir zevk duyulmaz oldu, buranın rüzgârlarından
Hayat soldu bir günün enginlerinde yine.
Selâm! Sonsuzların yorgun gönüllerine
Selâm: Güneşi içeren çocukların diyarından!...

Bir ateş yakalım ki geçmesin hatta bir an
Ve sussun kurtlar, kuşlar bir gök gürültüsüyle;
Bir ateş yakalım ki, tutuşsun gökler bile
Ve Güneş içilsin o gün, kızıl çanaklardan!...

Varsın eskisin sesim kaybetsin ahengini
Geceler kıskanmasın aydınlığa süsünü.
Donatsın sonsuzluklar gibi gurubun rengini
Söylesin ve uzaklar baharın türküsünü...

Neler, neler beklenmez nihayetsiz bir yerden
Güneşi içelim mor şafaklar gecesinden.
Selâm! Sonsuzluklara, hasretli gönüllerden,
Selâm, güneşi, göğü yakanlar bahçesinde!...

güneşi yakanların selamı

No comments: