Sunday, February 14, 2010

Deuss Ex Machina # 287 - ...So I Must Take From The Earth And Make It My Own..

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_287_--_...So I Must Take From The Earth And Make It My Own..

08 Şubat 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: The American Dollar – Atlas (Yesh Music)
>1<-Jónsi-Boy Lillikoi (Acoustic Session, 21.01.2010 WNYC) (XL Recordings)
>2<-The American Dollar-Circuits (Yesh Music)
>3<-The American Dollar-Red Letter (Yesh Music)
>4<-No.9-Good Morning (Schole)
>5<-DJ Funnel-Sparkle (Schole)
--Miller Music Factory 2009’dan Seçtiklerimiz--
>6<-Fuji Kureta-Bonjour (Self Released)
>7<-DJ Cenk-Deep Sorrow (PM Records)
>8<-Mala-Changes (Deep Medi Musik)
>9<-Mala-Forgive (Deep Medi Musik)
>10<-Kanka-Nova Dub (Digid Remix) (Rest In Beatz)

...So I Must Take From The Earth And Make It My Own.. (287) – Görüp İşittiklerimiz Kör Kuyularda Yanıklanan Çağrıları Duyumsatmaktadır. Hayat Mücadelesinde Sırtımıza Alıp Taşıyacağımız Nice Aüır Yükler O Eşiklerde Şekillendirilmektedir. Hissetmek, Sırt Çevirip Gitmeden Önce Kulak Kabartmak, Çözümsüzlüklerin Nedenlerine Zihin Yormak Hepimizin Boynunun Borcudur! [Şikayet Etmekten Vazgeç, Harekete Geç! Sayfa-XVI-]

>>>>>Bildirgeç
Belleğimizden çoktan silindiğini varsaydıklarımız an gelir kısa aralıklarda, umulmadık eşiklerde yine yeniden karşımıza çıkar. Son bir gayretkeşlikle yüzleşmek de mümkündür, anlamazdan gelip yolumuza devam etme tercihiyle bir sonraki uzama evrilmek de pekâla. Kararlarımız yolumuzu ve tercihlerimizi, yaptıklarımızı ve yapmak istediklerimizi anlamlandırabilmemize zemin sunar. Kısalan tekrarlarda, hep aynı döngülerde, bir keresinde de değişiklik olsun beklentisine karşı her zamanki gibi yine dakik ve bizden önce gelecektir, belleğin ucunda bucağında saklı duranlar. Özenle sarıp sarmalanılanlar. Unutuş dehlizlerine terki diyar eylenenler. Fakat öylesine canlıdır ki hakikatler siz ne kadar gayret gösterseniz, evet ben unuttum diyerek, size kendini yeniden takdim etmek için vakti kollamaya devam edecektir. Bilinenlerin sadece kendimize saklı kaldığı zamanlardan çok uzaktayız artık. Öğrenebildiğimiz her cümle, anlamak zorunda olduğumuz her çaba, kimi zaman düşüp geride kalmış olsak da yaşadığımız sorunlar ile iyice boğucu hale gelen bahse konu hayatlarımız bu yapılandırma dahilinde izahatlarını sunmaktadır. Görmesini bilenler için kaçışın da bir sonunun en nihayetinde olacağını idrak ettirecektir. Giderek daha çetrefilleştirilen hayat mücadelesinde oldurulmazları olura evirebilmek için yılmadan, yıkılmadan azimle tekrardan başlayabilmenin gerekliliği, eğrisiyle doğrusuyla hesaplaşmalarımızın önemliliğini bir kere daha hatırlattığını da ilave etmeliyiz. Farkındalılık sağlandıkça, yenilgilerimizden ders alabildikçe, aynanın bir de öteki yüzüne bakabildikçe, kısacası fırsatımız varken verilen şansları değerlendirdikçe pusun altında saklı duranlarla yüzleşmemiz bugün geldiğimiz noktadan daha iyisine zamanla ulaştıracaktır. Çekimser kaldığımız her ân aramakta olduğumuz doğruların epey ırağındaki bir noktayı arşınladığımızı fark ettirir. Öylesine ters köşedir, öylesine kör bir noktadır ki burası biraz daha ilerisinin neresinden bakarsanız bakın derin bir yar olduğunun farkına varmak mümkündür. Parmak uçlarında gitmeye çalıştığımız yol, gösterilmemesi için uğraşılan büyük resmin yaldızları dökülmeye başlayan çerçevesidir. Kenardan kıyıdan güç bela alınmaya çalışılan mesafe, dönüp dolaşıp tekrardan en başına geri dönülmesinin çaresizliğini hatra gelmesini sağlamaktadır. Hayatı düz ayağa çıkartmadan birbiri ardına eklediğimiz sorunlarımızı daha fazla karmaşıklaştırarak, içinden çıkılmaz kılan biraz da bu rutin düzeneğe karşı bağışıklık kazanmamızın getirdiğini de ileri sürebiliriz. Ne gördüğümüzü hayra yorabiliyoruz, ne de içerisinde sıkıştığımız daraltılmış sahalarımızın ne kadar küçüldüğünün idrakına ulaşabiliyoruz. Varsa yoksa zamanımızı hepten heder eden ve daha da kötümser kılmakla yükümlü yaşanacakların devamlılığındaki girdaptır burnumuzun ucunda beliremekte olan. İlerisine ulaşabilmek için yapacağımız hemen tüm hamlelerin önceden tanımlanmış bir komut gibi aynı güzergahlara bizi taşıyor olmasının da başka türlü anlamlandırması şu raddede mümkün değildir. Unutmaktan yana dört döndüğümüz gerçeklikler kapımızı yoklar bir yandan da son kertede mümkünatların, derinlemesine bir çözümlemeye ihtiyaç duyulan sorunlardan nasıl düze çıkılabileceğini belirginleştirmektir her birimizin payına düşen. Paylaştırılmış olan. Hatalarımızı kabul edemedikten, fikre tahammül gösteremeyip yerle yeksan etmekten kaçınmadığımız müddetçe her atılım yarım kalacaktır, her teşebbüs bir sonraki aşama sırasında önümüze bu açmazları getirecektir. Sıkıntıların birini nihayete erdirmeden bir yenisine daha ulaşmak, bir yenisiyle daha mücadele edebilmek ancak kararlılıkla mümkün olacaktır. Beklemediğimiz bir anda belleğin derinlerinden çıkanlar, aslında sorulması lazım olanları görebilmek için birer keşfin gerçekleşmesini sağlayacaktır. Yıllardır orada oraya savurulup dururken bir kerecik olsun düşünmeyip, bir kere bile önemesemediğimiz olgular artık varedilen bu satıhda yeniden anlamlarına kavuşturulmalı, teferruatlardan arındırılarak hakikate ulaştırılmalıdır. Dönüştüre dönüştüre unufak ettiğimiz edinimleri, birikimleri ancak bu şekilde yeniden hal yola koyabileceğimiz belirginleştirilmelidir.

Lafazanlıkların çoğalıp, içeriği boşaltmaktan gayrısına müsaade edilmediği asri zamanın düşünselliği, birisi veya ötekisi için çabalanımlardan ziyade herkes için adil, eşit paydada ve aynı ölçüde tahsisinin, hak aramanın gerekliliğini bir kere daha karşımıza çıkartmaktadır. Toplumsal gelişimin sürekliliğinden bahsedilecek ise öncelikle yapılan hatalara dair objektif ve net bir biçimde çözümlemelerin, sonrasında nadasa bırakılmış olan unutulanların birer birer hatırlanarak, yadsınmadan düzeltilebilirliğine zihinlerin yorulması elzemdir. Tahayyül edilen muasırlığın hangi mertebesine kadar ulaştığımız ancak böylesi bir idrakla mümkün kılınacaktır. Doğrulardan iyice uzaklaşarak, bir şeylerin üzerine yılmadan ölü toprağı serpilmesine seyirci kalarak, hak arama çabasına kayıtsızlığımızı koruyarak, gözün gör dediklerini yamacımızda değilmişçesine, sanki çok uzağımızda cereyan ediyormuş gibi davranarak, adalet taleplerinin karşısında istikrarlı bir biçimde suskunluğa gömülerek, can kırıklarının tamirinin en zor olduğu idrakına karşın kılımızı kıpırdatmayarak nereye ulaşabileceğimizi hiç tahayyül edebildiniz mi? Daimi olanın enikonu sabitleştirilmesinde giderek daha içinden çıkılmaz bir girdabı yaşamak zorunda bıraktırılıyoruz. Her defasında bu son olsun artık ödenen, bedel olarak mahsup edilen, diyet olarak çekilip alınan, susup kenarda rutinimize devam etmemiz beklenen karşılaştıklarımız diye söyleniyoruz. Ama bir türlü bu olayların nasıl olabildiğini, müsaade edildiğini dair aklımızla mukabele etme gereğini duymuyoruz. İşitmiyoruz oralarda, buralarda anı durdurarak kopan çığlıkları. Derman arayarak yola çıkanların başlarına reva görülenleri, musallat edilenleri. Bir yerlerde yanlış yapıyoruz ama nerede olduğunu bile tam kestiremiyoruz? Yeni baştan korkular belleyerek buralara yaklaşmayacağımızı akılımızın kıyısında kayıt altına alıyoruz. Soru sormak için allame-i cihan olunmasına gerek olmadığı bilinmesine karşın hala çekingenliklerimizi üzerimizden atamıyoruz. Ardına saklanılacak duvarları bir baştan en sonuna kadar varımız yoğumuz ile beraber canhıraş bir biçimde yapılandırmaya gayret ediyoruz. Gündemden alıntılanacak kısacık detaylar bile bu kısa metnin içeriğinde en başından bu yana ısrarla anlam katmaya gayret ettiklerimiz için yeterince geniş bir bakışımı pekiştirecektir. Yaklaşık 60 gündür hak arama mücadelelerini yılmadan savunmaya devam eden, seslerini duyurabilmelerinin her türlü daralatma uğraşına karşın yekpare düzlemde yeni gedikler açmakta olan Tekel emekçilerinin yapmaya çalıştıkları biraz da bu unutmaların önünü alabilmek olduğunu bir kere daha kanıtlamaktadır. Emeğin karşılığının tam olarak ne olduğunu idrak edebilmenin, neo liberal düzende basitçe bir rakam olarak anılagelenlerin de haklarını gerektiğinde en sonuna kadar inatla savunabildiklerini göstermesi açısından anlamlandırılması gereken ve tek başına bile yeterli olacak önemli bir örnektir. Keza İstanbul İtfaiyesi, İzmir Karşıyaka Belediyesi çalışanlarının ana akım medyanın arka sayfalarında bile yer bulamayan haklarını aramalarındaki cesaretlerini ekleyebiliriz. Ya da Hacettepe Üniversitesi’nde Tekel eylemini destekleyen 96 öğrenciyi bekleyen soruşturma düzeneğinin kepazeliğinden dem vurabiliriz. Düz hatlarda işitilmesi gerekli olanlardan başkasına müsammaha gösterilmeyen yerin özgürlükler söz konusu olduğunda en geniş bakışımı sahiplenmesi gereken üniversite olduğu gerçeğini de unutmadan. Daha birkaç ay öncesinde uzun uzadıya konuşulan, etraflıca önermelerin getirildiği açılım hamlelerinin ne hallere geldiğinden de bahis açabiliriz. Sağduyuyla işiterek, sorunları çözümlemeye odaklanarak, söze söz katarak, engelleri aşmanın yollarının aranmasından bugün ne kadar uzakta kaldığımız ayan beyan ortadadır. Kademe kademe çözümlemelerin geliştirilebilirliğinden uzakta, vakit kaybettirici o kadar çok detay üzerinde takılı kalmaya devam ediliyor ki, ne bir arpa boyu yol alınabiliyor, ne de var edilmiş olan sorunların çözümlenebilirliğine dair bir ümit payesi karşımıza çıkartılıyor. Neresinden tutulsa hep elden kalan son ümit taneciklerinin de tükenmesi göze çarpmaktadır. Defaatle hedef haline dönüştürülerek tekrar etmekte fayda var üç kuruşa, üç kurşuna katledilen, gazeteci-yazar Hrant Dink’in 8 Şubat tarihinde gerçekleştirilen 12. duruşmasında yaşananları da belleğin yoksun bıraktırıldıklarına, net bir biçimde adaletin tecelli edebilirliğine daha uzunca bir yol olduğu konusunu haklı çıkartıracasına türlü çeşit aymazlıkların sergilendiği bir fecaat örneği olarak bu dizinde anabiliriz. Tetikçilerin bulunup adalete teslim edilmesinden başkaca bir gelişmenin söz konusu olmadığı, her defasında yap boz tekrar başa dönün, esas sorumlular hakkında ufak da olsa ümitvar olmamızı sağlayacak bir çabalanımın, karanlığı tesis edenlerin hangi makamda olurlarsa olsunlar gerektiği gibi adaletin önüne çıkartılamadığı ve uzunca bir süre çıkartılmayacağının anlaşılır kılınması bile adalette epeyce derin bir kırığın ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Görünür olanın bir menfur cinayetten ise çok daha kapsamlı, 62 yıl önce öldürülen Sabahattin Ali’den bu yana neredeyse değişmeyen bir düzenekte lincin, yok etmenin ahir zamana ulaşmış son hali olduğu okunabilir. Sabahattin Ali, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Metin Göktepe, Kemal Türkler, Nesimi Çimen, Musa Anter, Doğan Öz, Yasemin Cebenoyan gibi diğer katledilenlerin yakınlarını, adalet talebiyle bir araya getiren ‘Toplumsal Bellek Hareketi’ adına Filiz Ali’nin duruşma günü Beşiktaş meydanında seslendirdiği ortak metin bizim bu satıhda cümlelerimizle anlamlandırmaya çalıştıklarımızdan daha ehil bir derdin görünürlüğünü ve talep edilenin aslında ne olduğunu net bir biçimde sunacaktır: “Kinle, öfkeyle, intikam duygularıyla değil, yurttaş sorumluluğuyla ve asla son bulmayacak adalet talebimizle buradayız. Biz, sürekli olarak can alınan bir ülkede yaşayanların, çoğalttığı bir aileyiz. Artık çoğalmak istemiyoruz. Bizi öldürenlerin ardındaki örgütlenmeyi ortaya çıkarmakla yükümlü olan bütün devlet kurumlarını sorumlu sayıyoruz. Bunu yerine getirmedikleri sürece, onlar gözümüzde hep suçlu olarak kalacaklar. Ve her an bu suçun rahatça işlenebileceği düşüncesini iletmiş olacaklar.

Sizi izlemekteyiz demek için geldik buraya. Hiçbir sırrın, bu onursuzluğu, bu aşağılanmayı taşıyacak kadar önemli olabileceğine inanmıyoruz. Şu anda burada görülecek mahkemenin, bütün sırları alaşağı edebilecek kudrette olmasına dair dileklerimizi iletmek için geldik buraya.

Biz, yıllardır, "mevcut yasalar ölülerimizi savunma yetkisini bize vermedi" demek zorunda bırakıldık. Oysa yurttaşını bu kadar savunmasız bırakabilen kurumların, kendi suçlarını örtbas etmek için ne kadar çok çaba harcayabildiklerini defalarca gördük. Suçluların korunup kollanmasında ne kadar çok resmî sıfatlı kişinin seferber olduğunu gördük. Bu görüntüler nedeniyle bizim gözümüzde devlet defalarca aşağılanmış oldu.

Bundan daha büyük bir aşağılamanın, daha ağır bir hakarete uğramanın olabileceğini düşünmüyoruz. Hangi kurum, hangi kurumun içindeki hangi saygın kişi incinecekse incinsin, zedelenecekse zedelensin, itibar kaybına uğrayacaksa uğrasın. Bunun asla bir canın kaybı kadar ağır olmayacağını anlamak, anlatmak zorundayız.

Yüzleşmek zorunda olduğumuz, ardılını bilmek için çaba harcamamız lazım olan daha pek çok olgu ve tartışmanın izlerini sürebilmek, unutuşlara terk etmemek ancak elbirliğiyle sağlanacaktır. Ellerini taşın altına koyabilenlerden olabilmek bu arafta ilk önceliğimiz olmalıdır. Hayallerle gerçekleştirilemeyecek olduğuna emin olduğuklarımız için, çekilenlerin karşısında esaslı bir ilerleme beklentisi içerisindeysek pek tabiiki. Notlarımızın son söz bağlamında sizlere aktardığımız yazılar, makaleler bu gidişatların daha verimli bir biçimde nasıl sağlanabileceğine dair yetkin önermeleri sunar. Mümkün olduğunca yalın bir biçimde çıplak gerçeklerin izlerine anlam katmak, doğru okumalara girişebilmek için yol göstericilik vazifesi üstlenirler. Bazı anlarda yarıda kalmış olan deyişlerimizi, söylemek istediklerimizi doğru bir uzamda pekiştirici bir hal toplamı alıntıladığımız makalelerde paylaşılır. Bu bağlamda Ömer Laçiner’in Birikim dergisinin 250. sayısında yayınlanmış olan Darbe Planları: Kozmik Bilgiler Zamanı adlı makalesini önemli bir fikriyat paylaşımı olarak iletmek istiyoruz:

Eğer, ıslak imza tartışmasına konu olan belgede ucu görülen, “Kafes” Planı’nda “nasıl olabilir” dedirten, son “Balyoz” planında dehşete düşürten o “ortam hazırlama”ya matuf alçakça projeler olmasaydı; Türkiye toplumu, bütün o darbe planları karşısında düşünce tarzı ve tavrını sorgulamak gereğini duymaz; bunlara malumun belgelenmesinden başka bir önem ve anlam vermezdi.

Çünkü, hepimizin de bildiği gibi, Türkiye toplumunun çok geniş kesimlerinde yaygın, “ezelden beri” içselleştirilmiş bir siyasal önkabule göre “asker, askerî darbe-rejim” bir siyasal opsiyon, alternatiftir. Üstelik bunu “katlanılması gereken” bir belâ, önlenemeyecek bir kader olarak değil –bazen böyle ifade edilse dahi– tam aksine, olması gereken bir emniyet sübabı, bir can simidi olarak görür. Siyasal durum biraz karıştığında, tartışmalar uzadığında, gerilim herhangi bir nedenle arttığında, toplumun omurgasında, oy veregeldiği parti fark etmeksizin alt-orta tabakalardan yukarıya ve daha alta doğru “Ordunun duruma el koyması”, yönündeki sesler, bir dilek, beklenti veya endişe kipinde yükselmeye, bu nedenle başlar.

Psikanalizdeki, ergenlikten henüz kurtulamamış çocuğun, bir güçlükle karşılaştığında “çözüm”ü babasından beklemesi, ona havale etmesine, bu içgüdüsel “mekanizma”ya tekabul eden bir tutumdur bu. Karşılaştığı sorun bağlamında kendi güç, kavrayış, irade ... zaafını kabullenmesi oranında babaya atfettiği telafi edici işlev ve nitelikleri de büyütecek olan çocuk, bunu yaparken nasıl nesnel kanıt ve kıyas ölçütlerine aldırmaz ise; Türkiye toplumunun çok geniş kesimleri de “darbe beklentisi”ne girdiklerinde ne daha önceki beklentilerinin sonuçlarını ne Ordunun halihazır vasıflarıyla karşılaşılan sorunlar yumağına uygun olup olmadığına pek aldırmaz. Onun fiziken “güçlü” olduğuna ve “müdahale”sini meşru addeden toplum çoğunluğunun iyiliğini gözettiğine inanması yeter. “Müdahale”nin sonuçları pek de iyi olmasa dahi, onun kendince “iyilik” niyetiyle davrandığı kabulünü sorgulamaz.

Gerçi son on-onbeş yıldan beri bu ülkede giderek genişleyen bir çevrede artık sadece 27 Mayıs’tan 28 Şubat’a askerî darbelerin olumsuzluklarını daha fazla belirten bir tartışma-sorgulamanın sürmesinin yanısıra, Ordu’nun şu bahsettiğimiz nitelikteki “vasi” konumunun da eleştiriye tabi tutulduğu bir dönem yaşanıyor. Bu tartışma-sorgulama sürecinde, bizim de, dergi olarak dahil olduğumuz bir kesim, o “vesayet rejimi”nin başlıbaşına bu ülkenin en kritik sorunu olduğunu vurgularken aynı zamanda da Ordu vesayeti ve müdahalelerinin, herhangi bir “toplumun iyiliği” niyetinden çok, bu gerekçe altında Ordu’nun bir zümre, parti ve bir blok bileşeni olarak kendi imtiyaz ve çıkarlarını korumak, güçlendirmek amacını taşıdığını, asli saikin bu olduğunu anlatmaya açıklamaya çalışıyordu. Ancak, sözünü ettiğimiz o içgüdüsel – “babaya ihtiyaç” faktörünün adeta genetikleşmiş etkisiyle, ordunun kendi alalade çıkarları, soğuk çıkar hesaplarıyla değil, kaba saba da olsa “iyilik” arzusuyla davrandığına inanma eğilimi ağır basabiliyordu.

“Islak imza”lı belgenin nihayet çatlattığı, çocuk katliamını bile göze almış “kafes”in bölük pörçük ettiği o muhayyel “iyilik” halesini tuzla buz eden “Balyoz”, ergenlik yanılsamasının adeta kutsallaştırdığı “baba”nın tüm gerçekliği ile görülmesini de sağladı. Karşımızda, kendi uçağını düşürüp suçu başkalarına yıkmayı, çocukları öldürmeyi, camileri bombalayıp infiale kapılmış kalabalıkları “laik”leri lince, Ordu binalarına saldırıya tahrik etmeyi serinkanlılıkla düşünebilmiş bir “vicdan” taşıyan, bu vicdansızlığın sicilinin son seksen yılımızın hemen tüm kanlı, karanlık ve iğrenç siyasal cürümlerle örüldüğü gerçeğini artık yüzüne haykırmamız gereken bir “baba” var. Hep böyle miydi yoksa zaman içinde “baba” yerine konmanın imtiyazlarıyla beslenmenin zehriyle aklı ve ruhu çürüdüğü için mi bu hale geldi?
Bu soruların cevabını düşüne duralım; ama yapılması gereken en acil iş bu ağır ve tehlikeli hastalıkla malul olan “babalık kurumu”nun derhal çok ciddi bir “tedavi”ye tabi tutulmasıdır.

Bu tedaviye derhal başlanmakla birlikte, bu ülkenin geleceği açısından asıl önemli olan, Türkiye toplumuna artık ergenlikten kurtulmuş olduğunun bilgisini, bilincini, özgüvenini kazandırmaktır. Ona “baba”nın bu sefil hale geliş nedeninin o “baba”da zaten mündemiç olan kötülük unsurunun hükmünü icra etmesinden ziyade, “oğul”un, yani Türkiye toplumunun en azından kendi kaderi hakkında karar verebilecek düzeyde yetkinleştiğini hazmedemenin, bunu sımsıkı sarıldığı “babalık imtiyazlarını koruyabilme açısından bir tehdit, tehlike olarak görmesi olduğunu anlatmak, bunu en geniş bir “siyasal gerçekleri açıklama” kampanyası ile yapmak temel koşul ve ihtiyaçtır. Bu kampanya, ona artık yetişkin olmanın, yetkin olmak anlamına gelmediğini de gösterebilmeli; yetkin olmanın insani değer ve niteliklerle donanma ihtiyacını sürekli duymak ve bunu gidermek için sürekli gayretle mümkün bir varoluş olduğu bilincini yaygınlaştırmayı hedeflemelidir.

Şüphesiz; tam da bu noktada, artık adlarını saymakta bile zorlandığımız o darbe ve “ortam hazırlama” planlarının birinci hedef tahtasında olmasına rağmen, AKP’nin, AKP’nin çoğunlukta olduğu TBMM’nin, bırakın bu çapta bir kampanyayı, bu vesile(!)lerle, demokratik düzeni –darbelere karşı– savunmanın sadece işbaşındaki hükümetlere değil, sıradan yurttaşlara da düşen bir görev ve sorumluluk olduğunu, “direnme hakkı”mızı hatırlatan ve teşvik eden bir tavır alıştan niçin kaçındıkları sorulmalıdır. Kaldı ki; bizzat Başbakan, bizlerin Taraf gazetesinin yayımlanmasıyla ürpertici muhtevalarını öğrendiğimiz darbe ve “ortam hazırlama” planlarını çok önceden bildiklerini söyledi geçenlerde. Bu önceden bildikleri arasında hayli yakın tarihlere ilişkin olan çocuk katliamı düzenleyen “Kafes” planı ve orada “operasyon” diye bahsedilen Hrant Dink cinayeti de var mıydı bilmiyoruz ama; şurası belirtilmelidir ki; o planların “hükümeti devirme” kısmı için AKP, bu öncelikle beni ilgilendiriyor gerekçesiyle inisiyatifini “susarak, bilgisini toplumla paylaşmayarak” kullanabilir diyelim. Ama o planların pek çoğunda “ortam hazırlamak” için katledilecek, “düzeni yeniden kurmak için” tepelenecek yığınlardan da bahsediliyor. İnsanların kendileri hakkındaki bu karanlık ve korkunç kasıtlardan, bu kasdın sahiplerinden haberdar olma hakkı da var. AKP hükümetinin bu hakkı onlardan esirgeme hakkı da yoktur.

AKP, bu, bilip de ifşa etmemenin, o sıralarda harekete geçmeyişinin, “ülkenin yüksek menfaatleri”nden kendi “hükümet stratejisinin icapları”na kadar çeşitli açıklama versiyonlarından bahsedebilir. Biz de buna onun “ordu –gerektiğinde– darbe yapabilir” kabulüne dokunmadan, onu yedekte tutmaya devam ederek Orduyla uzlaşma arayışına, “vesayet rejimi” ile ‘90’ların merkez sağı gibi bir “barış içinde bir arada yaşama” ilişkisi tesis etmeye dönük uzun vadeli hesabını da ekleyebiliriz. Ama bütün bu “ülkenin yüksek menfaatleri” “derin strateji”, “uzun vade” gibi gösterişli gerekçelerin altında temel bir kaygı-dikkatin yattığını bilerek. Tam da “muhafazakâr demokrat”lığın iç sınırlılık, kısıtlılıklarını ele veren bir kaygı-dikkattir bu: “Sıradan vatandaş”ın bir birey olarak dahi politik özne olma görev ve sorumluluğunu taşıdığı bilincinin güdük, bulanık kalmasını sağlamak.

Muhafazakâr demokratlık, demokrasilerin temeli, sağlamlık ve sürekli gelişiminin asli güvencesi olan “yetkin yurttaş”la uyuşamaz. Sivil –siyasi elitlerin– vesayetine boyun eğmeyecek, kendine ait olan kaderine dair karar verme hakkını oyu ile emanet ettiklerinden her an hesap sormaya hazır bir yurttaş profilinin genelleşmesi onun için tehlike çanlarının çalması demektir.
Bir muhafazakâr demokrat olarak Başbakan Erdoğan’ın ve partisinin –hükümetinin de elbette– örneğin aylardan beri geleneksel –askerî– vasilerimizin ipliğini pazara çıkaran, o meşum planları ifşa etmek gibi tarihsel bir görevi yerine getiren Taraf gazetesine karşı mesafeli, soğuk duruşunun temel nedeni de budur.

Farzedelim ki; Nokta’nın ifşaatlarıyla başlayan ve Taraf’ın genişleterek sürdürdüğü bu açıklama kampanyası, sadece AKP hükümeti dönemindeki darbe planlarının da ötesine geçip, daha önceki onyıllara uzanıp benzer “ortam hazırlama” safhalarında hangi kirli dolapların çevrildiğine dair kanıtları ortaya dökmüş olsun. Şüphesiz bu arada, sadece darbe fırsatı kollamakla yetinmeyip, ülkenin tüm temel sorunlarını “çözümsüzlüğe” mahkum ederek kangrenleştirmede büyük paya sahip vesayet rejimi muktedirlerinin bu sicili de enine boyuna konuşulur hale gelecektir bu durumda. Ve Türkiye toplumu, herhalde bu “aydınlanma”nın uyanışın hamlesiyle yerinden doğrulup, sorunu uzlaşmayla “aramızda halledelim” tavrıyla, kendi iç hesapları doğrultusunda “idare etmeye gayret eden AKP hükümetini derhal gereğini yapmak, Orduyu işgal edegeldiği konumdan indirip, normal bir demokrasinin gösterdiği yerde arındırılarak durmasını sağlamak için harekete geçmiş ve hükümet de mecburen bu yola girmiş olsun.

Bu durum, elbette AKP’nin ülkeyi “darbe belasından, çürümüş bir vesayet rejiminden kurtarması” değil, tam tersine toplumun, egemenliğin asli sahibinin onun adına iktidar yetkisini kullanan AKP’yi ve sonra gelecek tüm hükümetleri, o hükümetleri kuracak siyasal elitler zümresini “kurtarması” demektir. Böylece, geleneksel veya modern tüm siyasal/yönetici elit zümrelerinin kendilerine ait, kendilerinde mündemiç bir potansiyel saydıkları, varoluşlarını üzerine oturttukları “kurtarıcılık” misyonu, asli sahibinin mührünü taşıyacak ve kolay kolay da kazınamaz olacaktır.

Siyasal elitler ve özellikle de bunların muhafazakâr demokrat türünü ürpertecek bir ihtimaldir bu. Sanırız mevcut durumda tek, yatıştırıcı tesellileri ortada bu ihtimalin gerçekleşmesi için umut ve heyecan duyan, bu duyguyu topluma mal etmek için uğraşmaya azimli bir hareketin görünmemesi.

Halen yaşadığımız sorunlar yumağının düğümlerinin çözülmeye başladığı bu gibi sorunlar doğup şekillenecek bir yurttaşlık bilincinin, daha olgun ve zengin bilinçlenmelerin çekirdeği, kilidi olduğunu hâlâ kavrayamamış, bilincin mide kökenli olduğu takıntısına sığınıp, olup bitenleri “yesinler birbirlerini” havasıyla seyreden güya sosyalistliğin çemberinden çıkılmadıkça AKP’nin telaşa kapılması da gerekmez.Sorumluluklarımızın tekmili birden artmasının yanında artık eskisinden de çabuk bir biçimde sessizlik kapsamını arttırmaya devam etmektedir. Tıkanıp kaldığımız eşiklerde nefesimizin yettiğine çabalanma, idrak ettiğimiz yanlışlıklara karşı söz söyleme, haksızlığa karşı tepkiyi azami olarak gösterebilmenin hala nasıl şartlandırılmışlıklar ile kıstılandığının takipçisiyiz. Sınırı belirginleştirilmiş olanın ötesini ne merak etmeliyiz, ne de sorular sormalıyız diyerek nazikçe! uyarmayı tercih eden genellendirmelerin hemen yamacında suskunluğumuz daha manidar olmaktadır. Kindarlığın, şiddetin mazur görülerek el üstünde tutulması, sürekli ateşin harının arttırılmaya çabalanıldığı durumların hemen tümünde ortak bir suskunluğun belirginleştirildiğinden dem vurabiliriz. Elbirliğiyle görmezden ve işitmezden gelerek ne kadar vakit kazanırsak o kadar kârdır yanıltıcı önermesine sahip çıkılan güzergahlar hayatlarımızı kapsamı altına almaktadır. Yönü değiştirmektedir. Kendini tekrar ettirmeden, aynı sözleri birkaç kere daha tekrara gerek duymadan ifade edebilmenin, sorunun merkezine yakınlık veya uzaklığın engel teşkil etmediği bir düzlemi yakalayabilmek hala mı çok zorludur? İyiyi neredeyse unuttuğumuz zamanımızda ehveni şerlere daha ne kadar tahammül edebiliriz? Saydamlığını yitirerek daha fazla kasvete, acıya ve kedere gömülü bıraktırılan güncelliğimiz içerisinde sesimizi nasıl geri kazanacağız? Suskunluğun donattığı açmazları çözümlemeye neresinden -artık vakti gelimiştir diyerek başlayacağız? Yaşamakta olduğumuz sanrılarla süslü birer mizansen olmadığı aksine hepimizi gün gelip de etkisi altına alarak, kapsayabileceği gerçek olduğunu bilerek ilk hamlemizi gerçekleştirebiliriz. Karaşınlıkta bile sözlerini işitmeye devam ettiğimiz üç-beş dostun, kalemin, sözcüğün önümüze serdiklerinden kendi rotalarımızı belirleyebiliriz. Saklanılacak saçak altlarından, nihayet güvenebileceğimiz limanlara yelken açabilmenin yollarına ulaşmak her birimizin fikriyatının birleşimi ile sağlanabilecektir. Aynı sertlikte, birbirlerinden pek fark barındırmayan katıcıllıklardan uzakta yeniden başlayabilmek ancak sözcüklerimize, sesleri ve soluğunu geri kazandırarak olacaktır. İçimizde yadsımaya başladıklarımız ile yüzleşmeden, sözün kıymetini gerçekten bilemeden, işittiklerimizi hemencecik yüksek değerlerin terzisinde tartmadan önce bütün bunları idrak etmemiz lazımdır. Yazınsalların ilettiklerinin, görselliğin sunduklarının yanında işitmekte olduğumuz sesler, tınılar da bu sınamaları geçebilmek için ihtiyacımız olanları sunmaktadır. Dikkat ettiğimizde kakafoninden arındırılmış olan hakikatler karşımıza er ya da geç çıkacaktır. Deuss Ex Machina’nın 8 Şubat 2010 Pazartesi akşamı Dinamo FM’de canlı olarak gerçekleştirilen 287. bölümünde bu notlardan hareketle kotarılmış bir seçkiyi sizlerle paylaştık. Keskin virajların savurup durduğu zamanın sertliği karşısında sesi çoğaltabilmenin önemliliğine bir kere daha dikkat çekebilmek için seçtiğimiz parçaları sunduk. John Emanuele ve Richard Cupolo ikilisinin 2005 yılında New York’ta temellendirdikleri, klişelere bağımlı kalmadan elektronik değişkenlerle yeni sesler türettikleri The American Dollar grubunu, dördüncü uzun çalarları olan Atlas’ın rehberliğinde sizlerin beğenilerine sunuyoruz.Dinlediğimiz tınılar alışılageldik tekrarlardan uzak durabilmemizi sağlamakta, kendimizi sınırladığımız dört duvarın ötesini işitebilmemizi mümkün kılmaktadır. Farkındalılık sağlandıkça örgülenen ve işitilir kılınan seslerin dünyası kendi gerçekliklerimiz ile parallellikler gösterecektir. Zihnimizden o anda geçmekte olan düşüncelerin, yaşamakta olduğumuz sıkıntıların, yarınların beraberinde getirmesini temenni ettiğimiz beklentilerimizin birbirlerine ilinitilendiği bir harman ortaya çıkartılır. İmgeler sese, yankıya ve müziğe dönüştükçe idrakın artacağına ise şüphe yoktur. Kaybetmeye alışkın olduğumuz, sesimizi neredeyse iyice kıstığımız, kasvetin ve pusun artık üzerimize deyim uygunsa yapışık kaldığı zamanımızda müzik bu çemberi kırabilmek için yeterli gelebilecek birkaç olgudan biridir. Kulağımızda yer edinen sadece müzikal yapılandırmalar değildir, çabalandığımız ümitlerimizdir. Karşılığının ancak dinlenildikçe mümkün olacağı yanıtlarımızın temsilcisidir. Kaynakçadır en beklenmedik anda kapımızı yoklayan, kulaklarımıza misafirlik eden. Türetimler genişledikçe, kapsam derinleştirildikçe müzik bir tüketim formu olarak tanımlandırılanın dışında her ne varsa kapsayabilen, içselleştirilebilen, somut bir sanatsal yapılandırmalar bütününe evrilmesi de bu önermeyi kuvvetlendirir. Kah bir parçanın belirli bir kısmı kah bir albümün kapağından, sözlerine kadar bütünleşik yapıları dahilinde bu durumu hissetmek olasıdır. İş ki aramak istediğinizle doğru zamanda yollarınızı örtüştürebilmeniz. Kulağınıza gelenin bir ses yumağı olmasından öte başka türlü bir çözümleyici olduğunun idrakına ulaşabilmektir. New York, Queens bölgesinden çıkagelen The American Dollar’ın ortaya çıkarttığı müzikal yapılandırmalar için ilk elden iletebileceğimiz yegane açıklama yukarıda saymaya çalıştıklarımız ile ne kadar olağan bir şekilde bağlar kurabildiği gerçeğidir. Bu tarz dert ortağı kayıtları diğerlerinden ayıran biraz da bu hassasiyetlere bağlı kalınması nedeniyle ileri geldiğini öne sürebiliriz. Formüle edilmiş ve birbirlerinin aynısı yapılandırmalar halinde, giderek çoraklaştırılan müziklerin ortasında kendi ayakları üzerinde durmayı epeyce süredir gerçekleştirmekte olan The American Dollar grubu, amatör sesçiliğin yetkin mihmandarları arasında anılmalarını sağlayacak mahirlikteki kayıtlar ile dinleyicilere ulaşır. 2006’da yayınlanan “debut” albüm The American Dollar külliyatın kapsamı altına aldıklarını, kah fısıldayarak, kah hararetli gitar partisyonlarıyla bütünleştirildiği bir başlangıç kaydı olur. İnişleri ve çıkışlarıyla etki alanı genişletilen bir dinlencelik söz konusudur. Elektronik sesler ile post-rock’ın bıçaksırtı birleşimleri bu eşikte yap bozun eksik parçasının tamamlanması gibi yankılanır. Dahası birkaç dinleyişin hemen ardından muhteviyatın içselleştirilmesi de mümkün olacaktır. Kişisel bir yeterlilik sınavına ihtiyaç duyulmaksızın kendiliğinden gelişen bir durumdur. Kaydın henüz başında, elektronik tınılarla ambient tonunun yakalandığı iddialı bir post rock güzellemesi olan War On Christmas parçasıyla dinlencelik başlar. Kudretli gitar pasajları içten içe seyirlik haline alan zamane savaşımlarının karşısında suskunluğu korumaya devam etmemizi eleştiren bir bakış paylaştırılır. Döngünün dahiline eklenmiş akustik piyanodan yayılan ses eriminin, parçalanmış sekansları birbirileriyle bağlantıladığı hissiyatlı Glow, aynı noktalarda dolaşmaktan özenle çekindiklerini belli etmek istercesine seslerin minimuma indiği saydamlaştırılmış drone çiseltisi Cambian gibi kulağa basit gelen ama yoğunluğu ve etkisi üzerine saatlerce konuşulabilecek bir kurgu bütünü paylaştırılır. Mogwai, Sigur Rós, Explosions In The Sky, GY!BE gibi post rock odağının ana akım ile zaman zaman dirsek temasına girmiş ama üretim düzenekleri, oluşturmaya çalıştıkları müzikal iklimden taviz vermeme konusunda bir paydayı sağlama almış ekiplerin izlerini duyumsayabileceğiniz Somnambulance gibi aynı hatlardan farklı bir yorumun sergilendiği yapılandırma da debut albümün içeriğinde yer edinir. Müziğin belirli bir hissiyat karşılığı bağlamında değerlendirilebilirliğine dair önemli bir örnek olarak anabileceğimiz, kısa süresine rağmen oldukça sert bir ambient-drone betiğini tanımlandıran, ismiyle de zaten yeterince açık bir biçimde derdini paylaşan Seperate But Equal, parçanın bitiminde akışa dahil olan ağırdan ağıra ilerleyen bateri vuruşlarının derdest edilmiş hayalleri, üzüntüleri birbirine yaklaştırdığı statik elektronikler ile destekli Peterson ağıdı ile albümün son kısmına ulaşırız. Bir şarkı süresine indirgenmiş hayat manifestoları tabirini rahatlıkla kullanabileceğimiz özgünlüğün yansıtıldığı, post rock nümayişi Twelve Days Awake ve albümün en başından bu yana dinlemiş olduğumuz seslerin özeti kabilinden bir kolajlamaya ev sahipliği yapmakta olan, elektro akustik kapanış Everyone Gets Shot gibi önermeler The American Dollar’ın müzikal seyyahlılığının salt bir dinlencelikten daha fazlasını barındırdığını yetkin bir biçimde savlayan bir toplama ulaştırılır.Temel giriş kaydının ardından yayınlanmış her çalışmada dikkat çekici bir biçimde müziğin standartını farklı değişkenlerle beraber yeniden kurgulama yolunun tercih edildiği gerçeği karşımıza çıkar. Sesleri aynı basitlikte işlenmesine karşın, çoğu kez işttiğimiz diğer benzeş kayıtlardan ayıran, önemli kılan etmen The American Dollar’ın ardında yer alan ikilinin tüm müziği birkaç seans üzerinden, belirli bir zaman aralığı dahilinde konsantre olarak türetmelerinden geçtiğini ifadelendirebiliriz. Belirli bir yol haritası bulunmayan ve anlık olarak geliştirilen fikriyatın kah mahzunlaştığı kah cevvaleştiği kurgular dizininde bir sonraki kayıt 2007 yılında kendi imkanlarıyla yayınlamış oldukları The Technicolour Sleep albümü olacaktır. Muhetviyatı oluşturan kırılgan ama yalpalamayan akustik bileşenlerin daha bir ön plana çekildiği, elektronik seslerin ise rastgele kullanımının yerine daha incelikli bir biçimde kurgu içerisinde görünür kılındığı bir deneysellik albümün genelinde kulaklarımıza çalınır. Söyleyecek sözün kıymetini bilenler için enstrümantal yansılarda zihinde canlandırılanların kurgulanabileceği, dönüşümü vesair eklentilerin dinleyen tarafından tahayyül edilebileceği bir kompozisyon The Technicolour Sleep albümünün hudutlarında mevzilenir. Rudiments Of A Spiritual Life bu dönüştürmenin ilk örneklemi olarak kaydın açılışını gerçekleştirir. Piyano kesidi üzerine bina edilmiş olan bateri-gitar ikilisinin raksı ağırdan ağıra yapılandırılan bir çözümlemenin ilk basamağını oluşturacaktır. Sinematografik yansıyı kararında drama ile kimlikleştiren, hissedilir kılan albümle isimdaş The Technicolur Sleep, eski göz ağrılarımızın toparlandığı ‘shoegaze’ akımının 2000’li yıllarda türetilebilen nadir örneklerinden birisi olarak anılabilecek Tonight, Let's All Make Love in London gibi türetimler bu derinliğin sağlamasını gerçekleştirecektir. Her dinleyişte hüznü duyumsatan birbirine deyim uygunsa lehimlenmiş ambient, drone ve metal tınılarının bir potada harman edildiği, kakafoninin an be an yükselmesine karşın niteliği ve etkisinin çok daha genişçe bir zaman dilimine yayıldığı Supernova Landslide güzellemesi gibi örnekler The Technicolur Sleep bütününde The American Dollar’ın sunduklarını kuvvetli bir biçimde ifadelendirecektir. Anlaşılır kılacaktır. Alınan yara berenin ardından bir sessizlik anının en çiğ halini duyumsatan, kendi meramını illa sözcüklere dayanmadan sadece sekiz notanın sunabildikleriyle de ifade kazandırılabilirliğe güzel bir örneği teşkil eden, kaydın doruk noktalarından Dea gibi mütevazi sesler ile nasıl sonuçlar ortaya çıkartılabilir sualinin karşılığına denk düşen parça albümün sonunda yer edinen Palestine parçasına ulaştırır bizleri. Teferruattan arındırılmış hikayeler anlatmak isterseniz, sade ve öz yanıtlar peşinde koşuyorsanız Palestine parçası bu ihtiyacı giderecek bir parça olmayı başarır. İliştirilen her ses gönül gözünüzde açılmakta olan bir pencerede gittiğiniz veya ulaşmaya çalıştığınız yerlerin hatırlanası öznelerini canlandıran, durumunu gözden geçirten bir belgesel kayıt niteliği taşır. Ki Palestine parçası bu durumu mikronlarına ayrıştırılmış ambient sekanslarında usul usul zihninize işleyen bir yapıda paylaşıma açılır. The American Dollar neşriyatının kıymeti harbiyesi biraz da kolaycıl bir biçimde hatmedilebilen, dinlenen tını kümelerinin bir süre sonra size kelimelerle, ifadelerle başbaşa bıraktıran açık uçlu yapısı olduğunu bu aralıkta değinmeliyiz. Reva görülenlerin, birbirlerinin gözünü oymak için sıra bekleyenlerin, kayıp düşenlerin üzerine basa basa ilerleyenlerin dünyasında sanki düşenin de dostu vardır illa ki der gibi bir bütünlemeye kadar ulaştırılabilir The American Dollar müziğinin net bir biçimde çıkarttığı ses yelpazesinde diye düşünmekteyiz. Yesh Music etiketiyle 2008 yılında yayınlanan A Memory Stream albümü bu doğrultuda incelenebilecek, sözleri çoğalatabilecek gerçekçi bir ses atlasını önümüze getirir. Atlasın dahilinde günyüzü bulan aranjmanlar, muğlalık içinde kalmış detayları daha anlaşılır, karşılaşılan zorlukları daha hissedilir kılan bir farkındalılık serüveni haline dönüştürülür. The American Dollar çatısı altında sunulanların artık belirli bir kalibrede uzunca sürelerde dinlenebilecek yeterlilikte önermeler olduğunun da altını kalınca çizmeliyiz. Üzerinde detaya giriştikleri her bir ses eriminde yeniden zihnimizde dönmeye devam etmekte olan, belleğin bir köşesini kapsamaya devam eten hatıratların canlandırılmasını bulabilmek söz konsudur. Tek tek birbirilerinden ayrıştırılmadan dinlenmesi gereken A Memory Stream albümü bütünlüğüyle tam da bu akışı, kesintiyi, arada kalmışlıkları, arafın ne yana dönsek hayırlısıdır sorularının yanıtlarını barındırır nitelikte vurgu, paylaşımlara, keza enstrümantalist çıkarsamalara zemin oluşturduğunu da iletmekle yetinelim şimdilik. A Memory Stream hakkında daha detaylı bilgiler için Limbo Pillow sitesi üzerinden fikirlerini sunan Dream Endless’ın kaleminden çıkmış incelemeye göz atmanızı salık verebiliriz. Dinlenenlerin etkisi üzerine, grubun yaratmış olduğu “aura”ya dair detaylı söz bütünü burada yer verdiğimiz kırık dökük cümlelerden çok daha hakikatli bir özeti karşınıza çıkartacaktır. (The American Dollar ayarında pek çok grubun müzikleri için yazılan analizler de ilaveten takip edilebilir.)2010’un ilk gününde yayınlanmış dördüncü uzun çalarları olan Atlas ile ilgili notlarımızı iletelim. Kirli ses erimlerinden nefasetli hatıratlar, ilgi çekici canlandırmalar ortaya çıkartma gayretkeşliği içerisinde olan ekibin son terennümleri bu kıvamı tutturulmuş post-rock, elektronika melezi ses eriminde henüz ulaşılmamış olan tınıları bütünleme maksadıyla yola çıkılmış bir deneyim olarak ilk elden anılabilir. Daha henüz kayıtları bile yokken, ortalığa çıkmış bir elin parmağından az sayıda şarkıyla “gelecek yeni isim/grup” payelerinin armağan edildiği yeni yetmelerin yanında The American Dollar alternatif sesleri donanımlı birer anı belgeleyicisi haline dönüştürmektedir. Paye ediniminden uzakta gitmek istedikleri bir üst seviyenin müzikal iklimine bir albüm bedeli karşılığında katılmamız için bizlere mihmandarlık görevi üstlenmektedir. Yaşadığımız anların sağduyulu bir tahlilini içeren, damıtıldığı elektronik döngü ile akustik birleşimin nadide bir biçimde kulaklara sunan A Few Words ile çalışma açılır. Henüz en başından bir kayıt hakkında alınabilecek bilgilerin tümünü tek bir şarkı içerisinde duyumsayabilmek de ancak The American Dollar gibi özgünlüğünü korumaya devam eden projeler ile mümkün olacaktır. Aphex Twin’in Selected Ambient Works başyapıtında kullandığı seri bir biçimde akışa dahil edilmiş akıllı dans müziği figürlerinin gitar nağmeleriyle hemhal ettirildiği Age Of Wonder önermesi, dehlizin ucunda beliren ışığı simgeleştiren Fade In Out parçası gibi detaylarla kudretinin arttırıldığı kolajlar Atlas albümünü yalın bir ses kütüphanesi haline dönüştürür. Sabırla dinleyenler için çözümlemelerin hayata geçirilebilirliği üzerinde anektotlar karşımızdadır. Serbest caz vezninde, doğaçlama elektronik tınısını başka bir kurguya eviren, albümün genel hissiyatını vurgulayan, Shadows basitçe hayata dair iletilerin sunumlandırılabilirliğini işleyen bir kurgumasaldır. Seslendirilmeye tenezzül dahi edilmeyen hikayelerin anlamlı birer imgelem haline dönüştürülmesine ev sahipliği yapan Red Letter, Cocteau Twins, Slowdive gibi müzikal türetimleriyle öncüllükleri tescil edilmiş grupların, ses erimlerindeki sahicilikle bağdaşık, kendini hemen ele vermeyen ağır tonlu Equinox parçası gibi The American Dollar için yeni sahaların ortaya çıkartıldığını ekleyebiliriz. Hemen hemen aynı yapının bu defasında ambient tonların hakimiyeti altında şekillendirildiğii giderek içsel yüzleşmenin eşiğine kadar kulak kabartanı taşıyabilecek yetkinliğiyle hüzünlü bir kış melodikasından daha fazlası Frontier Melt, Atlas albümünün gizli cevheri olarak anılabilecek, ismiyle müsemma sesler kolajı Flood parçasıyla finale ulaşırız. Modern minimalist / klasik disiplinlerinden aşina olunabilecek ses kadrajının, post rock cenahında yeni bir titreşim olarak uyarlanmasını yansıtan Escapist parçasıyla albüm tamamlanır. The American Dollar her yeni adımda seslerden mürekkep özgün birer kartpostal tasarlamakta. İşitmek isteyenler için sesli, görmek isteyeneler için imgelerle donatılmış yapılar ile tarumar olduğumuz güncede bir an olsun nefes alabilmemizi sağlayan seslere kayıtsız kalmamanız dileğimizle...

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Darbe Planları: Kozmik Bilgiler Zamanı – Ömer LAÇİNER – Birikim
Siyasi Cinayetlerde Yakınlarını Kaybedenler Haykırdı: Davanın Müdahiliyiz! – Nor Zartonk
Toplumasal Bellek Platformu
Toplumsal Bellek – İçerden Kumandan – Erkan GOLOĞLU – Radikal
Hadi Anlatın! – Umur TALU – Habertürk
Son Diyet – Özgür MUMCU – Birgün
Bir Başka ‘Derin’ Cinayetin Anatomisi: Sabahattin Ali Olayı – Ayşe HÜR – Taraf
Kapitalizme Öfke, Tekel Direnişine Destek - Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği Girişimi – Birgün
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Demokrat Bir Sosyalist – Ayşe KADIOĞLU – Radikal 2
Kabul Kültürü Ve Paradigması – Azad BARIŞ – Taraf
Vatandaş ve “Diğerleri” – Süheyla E. TEZEL – Sendika.org
Ajans #2 – íí – 13Melek
Bana Dokunmayan Yılan Bin Yıl Yaşasın – Devin BAHÇECİ – Yeşil Gazete
Alıştık Ki Biz... – Bayram ŞAHİN – Bianet
Susmak – Cüneyt UZUNLAR – Açık Koyu
Eliane Radigue – Mersenne – Undomondo

The American Dollar Official
The American Dollar At Myspace
The American Dollar Interview At Sound As Language
The American Dollar Official Youtube Channel
The American Dollar – Ambient One Albüm Eleştirisi – Dream Endless – Limbo Pillow
The American Dollar – Atlas Album Review – Nickwan – 402 Productions
Jónsi Official
Jónsi At Soundcloud
Jónsi Go Do Official Video At Vimeo
Jónsi On Soundcheck Show At WNYC
No.9 Official
No.9 At Myspace
DJ Funnel Official Blog
DJ Funnel At Myspace
Clarity & Leaf Disc Official Informative At Schole
Fuji Kureta At Myspace
Fuji Kureta At Facebook
DJ Cenk At Myspace
DJ Cenk’ Profile On Miller Music World
Miller Music Factory’nin Ardından – Gökhan KARABIÇAK – Reset!
Mala At Myspace
Mala At Deep Medi Musik
Mala Guest On Gilles Peterson Worldwide Show – Official Page
Mala Guest Mix On Kiss100 (06.02.2010)
Kanka Official
Kanka At Myspace
Kanka / Abbasi All Stars - Nova Dub / December (Digid Remixes) At Boomkat

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – makina10.45[nospam]gmail[dot]com – Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel Quietude – _marmota
_marmota’s Flickr Page
53°Biennale d'Arte di Venezia: Arsenale, Padiglione Italia - 2009(Performer Aron Demetz) - Angelo Aldo Filippin
Angelo Aldo Filippin’s Flickr Page

The American Dollar Photos Courtesy From Below Listed Web Site:
The American Dollar Official Flickr.Page

>>>>>Poemé
Yangın Yer Yer Devam Ediyordu... – Haydar ERGÜLEN

bırak sevgilim yol senden geçsin
önce davranan, sevgilim, bu kez bağışla
kalanları, biz gidenleri kutlamak için
alkış arıyoruz kimin elinde kaldıysa

bırak sevgilim bu yangını sen bağışlama
bunca iz, işaret bağışladın dünyaya
Dikkat Çocuklar! bıraktın, biz geçtik
biz geçip gitmek için bırakılanlar
kimsem çok, gidenim yok! demek içindik
sevinmek içindik; göç gidiyordu işte,
sır kalıyordu, kurtulan kurtulana gibiydik
birbirimize katılıyorduk ama: -yangın bizden
kurtuldu! diyenimiz de yoktu, ateşin tersine
dönmesinden korkan en duyarlımız bile:
-yangından ben kurtuldum, ruhum kül oldu!
çaprazında tutuşmuştu: -hangi yangını seçsem
iki ateşin arasındayım, ruh ve ten!
yangın yer yer devam ediyordu...

bırak sevgilim şimdi yangın şehirdir
sana bıraktığım sessizlikten birkaç kelime
kalmıştır hâlâ yangından konuşmak için,
şimdi erdem herkesle sır olmakta değil,
hangi kışa rastlasan konuk olmakta!
kuşlar gördüm ne kuşu ne kış konuğu
kuşlar gördüm bir dalı bir dal için kırıyorlardı
öyle üşüdüm ki kafesimde onlardan çok...

şimdi kuş ateşe düşmemiş olmaz
ateş beslemeli ağzında, kanat düşürmeli
yangına, altın tüy dökülmeli, kuş oluşmalı,
bu kuş olabilir misin, sır böyle taşınır
sevgilim, sır arayan sende ateşiyle tanışır!

bırak sevgilim yol senden geçsin
kayıkta göl var, kuşta gökyüzü
ama kimse beklemiyor kimseyi
hem gidince ne olacak bir şeyi

vardın, oldun, kayboldun
şimdi ortasındasın
ne kayık göle dahildir artık
ne kuş gökyüzünde seferi
yangının içi şehir
yol senin içindedir

ya yol senden geçmeli, ya yol senden geçmeli!
sen dönmelisin geri, sen dönmelisin geri!

Kaynakça: EpiGRAF Delft

No comments: