Sunday, January 31, 2010

Deuss Ex Machina # 285 - Roinnt Maidin Veilbhit A Tharlaíonn Go

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_285_--_Roinnt Maidin Veilbhit A Tharlaíonn Go

25 Ocak 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: The Album Leaf – A Chorus Of Storytellers (Sub Pop Records)
>1<-Chihei Hatakeyama-Monologue (Boid)
>2<-Chihei Hatakeyama-Bonfire (Boid)
>3<-Strom Noir---Taalla--- (Hibernate)
>4<-Strom Noir-Sen Zimnej Noci (Hibernate)
>5<-Billy Gomberg + Offthesky-Eyelids (Experimedia)
>6<-Billy Gomberg + Offthesky-They Were At The Beach (Experimedia)
>7<-Laura Gibson & Ethan Rose-Sun (Weather / Headz)
>8<-Laura Gibson & Ethan Rose-Boreas Borealis (Weather / Headz)
>9<-Maymay-The Fall (Sonic Pieces)
>10<-Rauelsson-Liebre (Sonic Pieces)
>11<-Seven Saturdays-The Shallow End (Self Released)
>12<-Seven Saturdays-Good Morning, I Love You (Self Released)
>13<-The Album Leaf-Stand Still (Sub Pop Records)
>14<-The Album Leaf-There Is A Wind (Sub Pop Records)

Roinnt Maidin Veilbhit A Tharlaíonn Go (285) – Birbiri İçine Kilitlenmiş Sorular, Durmadan Yeni Kördüğümler İcat Ediyor. İznasızlık Baskısını Çoğalttıkça Altına Saklanılan Soğuğunun Karbeyazı Kan Kırmızısı Bir Hakikate Evriliyor. Acının Sesi Yankılanırken, Hala Mı Kih Kih , Koh Koh Ümidimiz Beş Kuruşa Pazarlık Edilebilirken Üstelik. Kahrolmadan Önce Son Turlar, Son Sesler ve Son Çağrılar Anlamak İsteyenleri Çağrıyor. Çağrımız Herkese Açıktır! [Yere Düşenlerin Ayağa Kalkması İçin Yapılması Gerekenler - Sayfa 41]

>>>>>Bildirgeç
Sessizliğimizi çoğaltırcasına, tereddüte mahal vermeden soğuk içimize işlemekte, benliğimizi kapsamı altına almaktadır. Duyumsamak istediklerimizden ne kadar uzakta, olmaya çaba sarf ettiklerimizden ne kadar da geride durduğumuzu belleğe hatırlatandır. Dişlerin birbirine geçmesindeki gibi belleği kilit altına alıp deyim uygunsa körleştiren soğuk anlamlandırmak için yola koyulduğumuz. Durup bekleştiğimizin vuslat olmadığı aşikar iken elimizin kolumuzun kördüğüm kalmasına aracılık eyleyen soğuk. Tahayyül etmekten bir anlığına geri durduğumuzda nasıl içimize işlediğine şaşakaldığımız, adımlamaktan çoktan vazgeçtiğimiz, kaderimize razı olduğumuzun göstergesi haline dönüştürülen soğuk. Susmaların makulleştirilmesi karşısında irtifa kazandırılan, direnci çoğaltılan soğuk. Eylemsizliğin hamlelerinin ve rotasının belirginleştirildiği, noksanlarımızın artık bembeyaz bir örtünün altına kısa süreli de olsa saklı tutulacağını ortaya çıkartan soğuk. Ne kadar fazlasını düşlersek, ne kadar fazlası için çaba sarf edersek edelim nihayetinde dönüp birleşeceğimiz tepe noktasını gözün uzağında tutan soğuk. Görünmeyenlerin varlıklarını unutmak için sanki ısrarla beklermiş gibi durduğumuz kurtarıcımız. Zincirleme fecaatlerin hemen yanıbaşımızda cereyan etmesine karşın bu kadar âma kalmamızın başkaca bir tutarlı cevabının bulunmadığını belirtmeliyiz. İstisnasız bir biçimde hemen her eşikte giderek daha fenasına ulaşmaktan, en dibini bir türlü bulamadığımız bu hayat oyununda artık soğuğun sesi duyumsanmaktadır. Kocaman bir boşluk içerisinde, yalnız başlarına bırakılmış olan, görülmesine lüzum duyulmayanların, kaidelerin değiştirilerek üzerimizde yeniden biçime kavuşturulduğu, dımdızlak ortada kalmışlığın, emeğin sesinin önemsenmemesinin, çığlıkların sanki tanımsız bir iklim dahilinde yankılanırcasına uzaktan ah vahlarla geçiştirilmesinin izahatını mümkün kılacak bir olgudur soğuk. Hem yabanıl, hem de yabancıl kılmakta zamanın yıpratıcılığı ve öteki tüm olguların sağladığı dirençle beraber.

Makulun adlandırılmasını nasıl yokuşa sürdüğümüzü, boş verdiğimizi, el aman denildiğinde o ses kapımızın ucuna kadar gelmedikçe, fecaat kapımızı çalmadıkça derinden bir oh çekerek! takipçisi olmaya devam ettiğimizi ortaya çıkartması bakımından bile soğuk pek çok yönden bugünün şartlarını ve yaşadığımız olumsuzlukları kapsayan bir bileşkeler bütünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Sirayet etmiş olan şikayetlerimizin belirginleştirilmesi, hemen her yeni dönemeçte, bunları düzeltebilmek için atılacak her bir adımda ensemizde hissettiğimiz korku unsurunun yardımcılığını ve elebaşılığını yapmaktadır soğuk. Hengamenin ortasında birbirlerini kollamaya devam eden iki unsur. Nereye bakarsanız farklı bir görüntüsünü fark edebileceğiniz, çoktan ayrışımların temellendirildiği, atı alanların Üsküdar’a doğru yollandıkları güncenin dahilinde ayrışmaz değiştirilmez olarak sınıflandırılanlardan birisidir soğuk. En nihayetinde büyük resmin kadraj dışında özenle bırakılan unsurlarına tanıklık edebileceğimiz, hep aynı yöne aynı ön yargılı gözlüklerle bakmadan illallah veya yeter artık diyebilme cüretini gösterebilenler için farkındalılığı sağlayan çözümleyicidir soğuk. Bakmasını bildikten, işitip kulak kabarttıktan sonrasının tamamen bizlerin insiyatifine bırakıldığı bir bütünleştiricidir. Ayrısı gayrısı olmadan konular üzerinde derman arayabilmenin, derde ortak olabilmenin, aslında çevresi çoktan sarıp sarmalanmış, koruma altına alınmış yaşayışlarımızın dışında neler cereyan ettiğini bir nebze olsun daha rahatça anlamlandırmak mümkün bu eşikte. İş bu hal ve şerait dahilinde. Soru ve sorunlar yığıntılanmaya devam ederken, eskileri halının altına süpürüp yenilere mevzi aramaya devam eden birilerinin karşısında daha dik durmanın gerekliliğini hatırlatmaktadır. Kaçabileceğimiz tek bir aralık bile yokken hala mı sessizliğe gömülmeye devam edeceğiz? Hala mı onların istedikleri gibi yönlendirmelerine, yaftalamalarına, yargılarına koşulsuz teslimiyet göstereceğiz? Hala mı insan olduğumuz gerçeğinden ayrışmaya devam ederek, bulanık suda balık avlamakta olduğumuzun idrak noktasından uzakta duracağız? Hala mı siz, biz, hala mı öteki beriki? Nerede sağduyunun tesisinin mümkün olması? Nerede izan ve hakikatin birilerinin gösterdikleri yön işaretçilerinin dışarısında da bulunabileceğine olan itikat?

Çözümün nispeten kolay olduğu konularda bile en dolambaçlı yolları tamamen tersi istikametlerden başlayıp geliştirilmeye ve nihayetinde de olur seviyesine taşınmaya çalışıldığı bir eşiğin içerisinde ikame etmekteyiz. Soğuk kelimesinin hemen tüm anlamlarıyla beraber bu uzun tutulmuş olan hayat maratonun en engebeli, aşılmaz sahalarının, anlaşılabilir klınmasına aracılık eyleyen, izahata gerek bıraktırmayacak görüntüleri hafızalara sunan bir olgu olduğu gerçeğini bir kere daha hatırlatmalıyız. Kesin ve keskin bakışımların, uçları çoktan sivriltilmiş kanaat önderliğinin, ayrımların getirebildiği yegane odağı tanımlandırabilecek daha da uygun bir kelime hafzalamıza gelmemektedir. Karşılığını bulabilmek için çaba sarf etmemiz gereken o kadar fazla sorunun yanında bu en hafif başlangıçlarda bile bu kadar süre kaybediyor olmamız düşündürücü değil midir? Kaybetmekten çekinmedik fakat başlamak için yeterli direnci daha bu girizgah hanesinde harcıyor olmamız da yılgınlık çağrışımını sağlamamakta mıdır?

2007'de muhalif entelektüel Naomi Klein tarafından yazılan “Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi” kitabında ortaya atılan, insanların kolaylıkla kabul etmeyecekleri hemen pek çok şeyin, birbiri ardına gerçekleştirilen toplumsal şoklar ve doğal felaketler ile en başta Amerika Birleşik Devletleri gibi büyüklüğü göreceli devletler ve belirli başlı çok uluslu şirketlerin çıkarlarına, daha fazla kapital arttırmalarına zemin sağlayan, daha fazla hegemonyalarının borusunu öttürmeleri için fırsat sunan ve yapılan hemen tüm düzenlemeleri bu kapsamın altına alan kaos teorilerinin deyim uygunsa ayan beyan okunabilirliğini sağlamaktadır. Tertibatlarının en başında zikredilen faydanın yaşayanların ortak geleceklerine değil sadece ve sadece diğerlerinin çıkarlarına uygunluğuna zihin yoranları, reva görülenleri, nasıl punduna getirilip, karambolde bazı şeylerin olur adledildiğini anlayabilmemize vesile teşkil eden bir metindir Naomi Klein yazını olan kitap. Yarın yamacına, en dibine kadar geldiğimiz sorun kümelerinin şimdi bir tarafında bu argümanın sunageldiklerine göre ifadelendirebilmek de pekala olasıdır.

İçten içe kaynayan bir kazan halini alan dünyanın yaşadıklarına dair söylenebilecek ne çok sözcük, ne kadar fazla endişe var ise bunlar için izahat arayabileceğimiz, ilişkilendirebileceğimiz pek çok öğe ihtiva etmesi açısından bu şok doktrininin sürdürüldüğünü ifade edebiliriz. Parçalarının birbirlerinden ayrıksı bir şekilde duruyor görünmesine karşın dikkatli bir biçimde odaklanıldığında aslında ana resmin oluşturduğu figürün soğuk duş etkisi karşımıza çıkacaktır. Anlam kattığımız her görsel bütünleştirme, hem yaşatılanları, hem de içinde bir türlü çıkamadığımız buhranlı halleri, bir bütün olarak yansıtmaktadır. Gizlisinin, saklısının adına internet çağı dediğimiz bir zamanda hemen hiç kalmayacağının afaki olmasına karşın hala bilinmezlik sınırlarının arkasında saklı tutulması için çaba sarf edilen durumlara karşı hangi cümleler kurulmalıdır? Hakkaniyetin ve doğruların, çıkarsız birilerine yamanmak için değil doğru oldukları için savunulabilirliğini, kimsenin hakkının üzerinde yeni tadilatlara girişilmeden bir neticeye ulaşabilmenin bir yolu bulunabilecek midir? Yoksa sesleri, izole eder hale gelen soğuğun yadsınamaz ürkütücülüğü sorunların devamlılığını mı müjdelemekte ve duyurmaktadır? Karanlık üzerimizde baskınlığını arttırken, soğukla beraber elele verirken esaslı bir şekilde durup düşünmek gerekir diye düşünüyoruz. Durup bu aralıkta artık belli başlı kararları alıp, hayata geçirebilmemizi de keza. Sükutu hayalin evladiyelik olmadığını istenildiğinde halklar isteyip taşın altına elini koyabildiklerinde şok doktrini ve benzeri durumlara karşı bir karşı duruşun olasılık dahilinde olduğunu hatırlatmalıyız.

2008'de 1.72 Milyar Amerikan Doları karşılığında özelleştirilen Tekel işçilerinin Özelleştirme İdaresi ve dolayısıyla devlete devirlerinin ardından yaşadıkları ve bugün önlerine sunulmuş bir lütuf gibi tanımlandırılan 4-C statüsünün nasıl bir zor(un)luluk olduğunu idrakından başlayabiliriz? Notumuzu kaleme aldığımız tarihte 45. gününü geride bırakan, özlük haklarının tazmininden ve işlerinin devamlılığı dışında başkaca bir talepleri bulunmayan emekçilere sunulan acı reçete bir şok doktrini uygulaması değil midir? Merhamet gösteriyoruz demecinin altında saklı duran baklayı görebilmek için daha kaç gün, daha kaç gece harcanması gereklidir? Oluru ve imkanı bulundu mu çalışanın hakkının gasp edebilmenin neresi merhamete girmektedir? Kurumu satın alan çok uluslu firmanın daha geçen haftalarda önce Tokat ardından da Tire'deki sigara fabrikalarının da üretimlerini sonlandırma kararının ardından ortaya çıkan işsizliğin boyutunu da görmezden gelmeye devam mı etmeliyiz? Hakkın tanımlandırılmasının mücadeleyle sağlanabileceğini ortaya koyan son derece açık ve net bir örnek değil midir? İstisnasız bir biçimde iğnenin ucu batmadıkça anlayabilme , idrak etmenin söz konusu olmadığını düşündüğümüz emeğin bu tarz köşeye sıkıştırmalarla, ölümü gösterip sıtmaya razı etmelerle iyileştirilmesi olası değildir. Sendika bürokrasisinin bile çoğu zaman önemsizleştirmeye, susturmaya, hakir görmeye çalıştığı bu hak talebinin birilerinin canını sıktığı kesindir.

Şokun tesirinden kurtularak direnişin, hayata tekrar dahil edilebileceğini hatırlattıklarından can sıkıcıdır. Hayata tutunmaktan vazgeçmedikleri için sıkıcıdır. Sorgulamaları gerçekleştirebilmek için bir avuç olmanın bile yeterli olduğunu idrak ettirdikleri için can sıkcıdır. Ezber edilmiş yanlışlıkların artık kabul görmediğini, yeniden yorumlar ve düzenlemelere ihtiyaç duyduğunu açık ettikleri için sıkıcıdır. İşin ve aşın tazmini için canın ortaya konulabileceğini, anlamayanların dikkatine sunabildikleri için sıkıcıdır. Kartmatik işçi-memurluğun dışarısında kaldıkları için, her önlerine gelen tehdit dolu iş değişikliklerine uyum göstererek, sallayıp başlarını, maaşlarını almadıklarından dolayı sıkıcıdır. Ümidin kalmadığı anlarda bile görünür kıldıkları inanca besbelli, üç kağıtsız, çıkarsız bir biçimde sahip çıkabildikleri için can sıkıcıdır. Sıradan insanların da seslerini yükseltebileceklerini, sıkıntıları söz konusu olduğunda tereddütsüz bir şekilde dile getirmekten kaçınmadıklarından can sıkıcıdır. Nasıl, niye sorularını muhataplarına sorabildiğimiz, çevrilen dolapları afişe edebildiğimiz müddetçe bizler de bu kalkışmaya müdahil olmayı sürdürmeliyiz. Emeğin bir şekilde zapturapt altına alınıp hicapsız boyunduruklardan boyunduruk beğendirilmeye sürülerek bu sorunun çözülemeyeceğini ispat ettiklerinden dolayı daha fazla detaylandırmalıyız. Dönüştüğümüz eşikte bir başımıza olmadığımız, klişeleştirilen bir tümce olarak anılsa da “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz”in görünürlüğünü arttırdıkları, bahsini açabildikleri için bütün benliğimiz ile yanlarında durmalıyız. Çünkü keser döner sap döner, gün gelir hesap döner, bizlere de tutunmak için hayatta bir ele, bir dile, bir desteğe ihtiyacımız söz konusu olabilir. Tekel direnişi örneği bile tek başına şok tahrifatının, düzeneğinin nasıl işlediğini anlaşılır kılacaktır. Notumuzun tamamlayıcısı bir unsur olarak Görkem Doğan'ın Birgün Gazetesi'nde yayınlanmış olan Sendikal Hareket Küllerinden Yeniden Doğabilir makalesini sonsöz kabilinden sizlere sunuyoruz.
TEKEL işçilerinin burjuva basınının görmezden gelme ihtiyacı hissedecek kadar önem kazanan direnişi işçi sınıfı hareketini çevreleyen siyasal konjonktürdeki değişimin bir eşiği aştığının simgesidir. 2007 sonundan itibaren Genel Sağlık Sigortası’na karşı yürütülen birleşik mücadelede en görünür ve sürekli yüzüyle karşılaştığımız bir süreç yaşanıyor. İrili ufaklı direnişler, iş güvenliği işçi sağlığı gibi sosyal meseleler etrafında gelişen büyük küçük toplumsal çabalar ortaya çıkıyor. Bu sürecin biriktirip TEKEL işçisinin sırtına yüklediği ağırlığı paylaşmak ancak sürecin olası siyasi yönelimine dair doğru öngörülerde bulunarak, süreci ilerletecek müdahaleleri yapmaya cesaret ederek gerçekleştirilebilir. Oysa tüm sendikal merkezler Türkiye solunun etkin oldukları da dahil olmak üzere bu sürecin görevlerini kavramaktan uzak görünüyor. Bu yazı buna dair, fakat bununla beraber Ankara halkının TEKEL işçilerine gösterdiği toplumsal ve vicdani dayanışmayı da burada övmeden geçemeyeceğim. Bu yüzden bu yazı 17 Ocak mitingi öncesinde ve sırasında karşılaştığım manzaralardan başlayıp sendikal merkezlerimizin bu süreçteki manzarasına geçecek.

DİRENİŞ GÜNDELİK RUTİNİ KIRAR
Devrimci durumun en harcıalem görüntüsü gündelik hayatın rutininin kırılmış olmasıdır. Türk-İş genel merkezi civarında, hayatın rutini paramparça olmuş. Görmeyenlere tasvir etmesi zor bir durum, sadece işçilerin kadınlı erkekli, öfke ve kararlılıkla orada bulunmasını, sürekli yapılan ziyaretleri, kaynayan çorba kazanlarını kastetmiyorum. Direniş Ankara’da belli bir düzen ve alışıldık parametreler içine girmiş sendikal ve siyasi alışkanlıkları kırdığı için de bu ifadeyi kullanıyorum. Aynı lokallerde benzer dedikodularla sıradan işyeri ziyaretleriyle geçen günler gitmiş, direnen işçilerin hayatını kolaylaştırabilecek ne yapılabilir diye her an kafa yoran ve akıllarına geleni süratle hayata geçirmek için çabalamakla geçen saatler gelmiş. Ankara’da tarih bir nebze olsun hızlanmış.

Bu tasvir kesinlikle akla ümit ve heyecan dolu bir atmosfer getirmesin. Türk-İş çevresine toplanmış TEKEL işçileri geriye çekile çekile en eski konfederasyonun genel merkezine kadar gerileyerek işçi sınıfının gücünün ne kadar azaldığını da simgesel olarak gösteriyorlar. Kuşatma altındaki Madrid’e sığınan Cumhuriyetçiler gibi geriye çekilecek hiçbir yeri kalmamış birbirine tutunarak direnen bir ordunun son neferleri. Son yirmi yılda sürekli aşağı doğru düşen ama yere yaklaştıkça yumuşak iniş ümidini koruyan sendikal hareketin ne kadar geriye gittiğinin ifadesi bu durum. İşçiler kendi genel merkezlerine kadar gerilemiş durumda, kuşatma altında düşmanın zaferini ilan etmek için düşmesini beklediği son kaleyi savunan ortaçağ savaşçılarını andırıyor.
Bir yandan bu küllerinden yeniden doğmak için bir fırsat olarak da görülebilir. Esas olarak KİT’lerde örgütlenmiş büyük bürokratik sendikaların zamanı çoktan geçmişti. Hükümet partileri nezdinde lobi yaparak, siyasi destek karşılığı avantajlı toplusözleşmeler elde ederek kendini idame etmiş bir hareketin yeniden doğuşunun zamanı zaten gelmiştir. Tek Gıda İş’in, TEKSİF’in özel sektör işyerlerinde örgütlenmeye değişik başarı oranlarıyla çabalaması, Koop İş’in dershanelere yönelik girişimleri son yıllarda tanık olduğumuz bir değişimdi. Sosyal devletin, kamu işletmeciliğinin kırıntılarının bile ortada kalmadığı bir ortamda siyasi bağlantıdan ziyade işyerinde direngenliği gerektiren bir tarzla sendikacılık yapmak gerekiyor. TEKEL işçileri tam da tarihin bu anında her iki tarzın arasındaki geçiş köprüsü olabilir. Ama bunun için sendikal hareketin bir bütün olarak bir değişim için tam da bu tarihsel anda bir süreç tespiti yaparak bu doğrultuda bastırması gerekiyor.

Kriz ortamının sermaye düzenini zorlayacağı ortadaydı, başından beri esas mesele bu zorluğun nasıl aşılacağıdır. Tıpkı iki binlerin başındaki esnaf eylemlerinde taca çıkan solun eski düzen partilerinin ikisi hariç çöpe atılıp AKP iktidarının oluşmasını seyretmesinin ve bu arada Türkiye sol siyasetinin temel toplumsal bağı olan kamu emekçilerinin de kendilerine verilen 4688 balonuyla taca çıkmaya fit olmasının bizi bugünkü solda sıfır konumuna getirmesi gibi bu defa da olan biteni seyretmek, ya da sadece protokolle bunların içinde yer almak, son yıllarda Türkiye solunda şahit olduğumuz otolikidasyon sürecini mantıki sonucuna ulaştıracaktır.

SENDİKAL ALANDA VAZİYET
17 Ocak mitingi sendikal merkezlerin önemli bir kısmının ve solun hükümete ancak Serbest Fırkanın CHP’ye yapabileceği kadar muhalefet edebilen kesimlerinin bu sürecin de elden kaçmasına neden olabilecek bir aymazlık içinde olduğunu bütün çıplaklığıyla gösterdi. İşçi hareketi varlık yokluk mücadelesi verirken Türk İş’in içindeki kavga ve Hak İş’in hükümet destekli manipülasyonları ortadayken, DİSK’in protokolle katılma tavrı bu sendikal merkezin şimdi varolduğu haliyle sınıfa ancak protokol işlevleri yerine getirerek faydalı olabileceğini, buradan onun ötesinde bir beklentinin pek gerçekçi olmadığını gösterdi. Öte yandan mitinge protokol düzeyinde katılım göstermek, tabandan tersi yönde baskı gelince bunu gayrı nizami taktiklerle baskılamaya çalışmak basiretsizliğin, öngörü eksikliğinin ve grup çıkarlarını hareketin çıkarlarının önüne koymanın KESK’te bu süreçte dahi aşılamadığının ispatıdır. Böyle bir tutumda ısrar önümüzdeki dönem öngördüğümüz politik gelişmeler gerçekleşirse sınıf ihaneti olur, sorumlularına da gereği gibi davranılır.

KESK genel merkezindeki bir ekip 25 Kasım’da neyin gerçekleştirildiğinin ayırdına varamamıştı ama sendikacılıktaki “tecrübelerinden” ötürü bunun kendilerine “yazacağını” koklayıp takvimde benzer eylemler için gün arıyorlardı. Onlar tarihin kendi takvimine uymaya çalışmayacaktır, üzücü olan genel merkezdeki bütün anlayışların bu konudaki mutabakatıdır. Ulusal Hareket AKP’nin açılımının kof olduğunu gördüğünü ve sosyal meseleyi ıskalayarak demokratikleşme alanında sahici bir gelişme sağlanamayacağını kabul ettiğini bu aralar siyasi temsilcilerinin ağzından ifade ediyor. Umulur ki AKP’ci sosyal liberallerin yetmişlerden miras şematik ve sermaye kuyrukçusu siyaset anlayışları doğrultusunda, AKP ile ifadesini MHP - CHP birlikteliğinde bulan gericilik arasında bir ana çelişki keşfedip hükümeti zayıflatacak inisiyatifler almaktan imtina etmezler, özellikle işçi sınıfının mücadelesinde. Önümüzdeki dönemin ihtiyacı sokaktaki muhalefetten üzüldüğünü belirten Başbakan yardımcısını daha da fazla üzmektir. Ama mesele sadece AKP ve temsil ettiği serbest piyasacı muhafazakarlık ve onunla mücadele değildir. TEKEL işçileriyle iki dakika konuşmuş herkesin de bildiği gibi onların kavgası hükümetle olduğu kadar sendika bürokrasisiyle dedir. Bu yönüyle de Ankara’daki direniş işçi hareketin gelecek yıllardaki yönelimine etki edecektir. Kavgaya bu saflaşmanın bilinciyle girmek gerekir: Bizi kuşatan düşman sermayenin yeni hegemonya projesinin taşıyıcısı olan, dünyada benzerlerini gördüğümüz, toplumsal muhafazakârlık soslu serbest piyasacı softalıktır. Beşinci kolsa içimizdeki her türden oportünist aygıtçı eğilim ve bürokratizmdir.

Bizim saflar işyerinde, mahallesinde bu hükümet eliyle yürütülen neoliberal dönüşüm saldırısının felaket sonuçlarını en yakıcı biçimde hissedenlerden oluşur. Esnek ve güvencesiz istihdam edilen kamu çalışanları, sendikal hakları kısıtlanan ve bu yolla gelir seviyeleri ve sosyal hakları budanan işçiler tabanda inisiyatif almalıdır. Mücadelenin yükü TEKEL işçilerinin sırtına bırakılamaz, onlar bugüne kadar üzerlerine düşeni fazlasıyla yaptılar. Direnişleri mücadeleleriyle kıyaslanmayacak bir biçimde son da bulabilir. O yüzden esas olan sürecin genelinin nasıl yürütüldüğü ve TEKEL işçilerinin direnişi gibi kahramanca mücadelelerin işçi sınıfı hareketinin politik hedefleri doğrultusunda nasıl değerlendirildiğidir.

Bugün Türk-İş sendikacılığı bitmiştir bu konuda aklı başında herkes hemfikir çünkü o tür sendikacılığın maddi zemini kalmamıştır, bunun yerine Hak-İş sendikacılığının inşasını seyretmekle yetinmeyeceksek, emek siyasetini, aygıt çıkarlarını gözeterek değil mücadelenin ihtiyacı olan meşru, militan kitlesel bir birleşik hareket inşasının gereksinimlerini öne koyup, tabandan merkezlere doğru iterek ve genel grev hedefiyle ilerletmeliyiz.

Bilinmeyen bir dünyanın hikayesi değildir anlatmak ve anlamak konusunda ısrarcıl olduğumuz. İçi kemiren, ömür törpüsü dert yumaklarımıza her yeni günde bir tane daha eklenen kördüğümleri aşabilmek için daha ne kadar uzun yolumuzun olduğunu belirginleştirir ilintiler, imler ve sözcükler sığınıp durduğumuz. İlk günden bu yana didinip durduğumuz. Sil baştan yapmaktan hepten heder olan ümitlerimizin kıtlığında az biraz nefes alabilmekse en büyük gailemiz. Şimdi düşündüğümüzde birbiri ardına yaşamak zorunda bıraktırıldıklarımızın açmış oldukları gedikler anı ifadelendirmede yardımcılığımızı üstlenme hakkaniyetli bir yoldaşlık etmektedir. Zihnimiz unutsa da kayıtların asla unutmadığı, kesilmiş bir kenara atılmış gazete küpürlerinde, kendilerinden hiç beklenmese de arada sırada ekranlarda sunulan yapımların içeriklerinde aramakta olduklarımızı, manidar bir biçimde birbirleriyle bağlantılanabilir bir biçimde keşfedebilmek mümkündür. Tekrardan düzenleyebilmek, sorunların karşımıza çıkartmış olduğu duvarları aşabilmek elbirliğiyle sağlanacaktır. İzahatlarla ve görünür olanın abesliğine karşı ancak kolkola durarak yitirdiklerimizi geri kazanabileceğiz. Sakil davranarak, anlamazdan gelerek, üzerinde kafa yormayarak sadece vaktimizi tüketeceğimizi bilerek ne karaşınlıklar aşılacak ne de çözüm denilegelenin tesisi mümkün olacaktır. Yaşadığımız hayatlara verebildiğimiz değerin sağlaması olarak öngörebileceğimiz bu noktada müzikten faydalanarak, ses aralıklarında duyumsadıklarımızla beraber topyekün bir farkındalılığa ulaşabilmek olasıdır. Yetkin sesler aslında burada her hafta derman aramaya, dert dökmeye oturduğumuz satırlarla anlam katma konusunda didindiklerimizi kolaycıl yoldan hatmedebilmemize imkan sunan bir bütündür. Mümkün olduğunca kulak kabarttığımız her müzikal akış varedilmiş olanın hatalarını çözümleyebilmemizi sağlar. Tıpkı epey zamandır unuttuğumuz sevinçlerimizi sunabildiği gibi. Elzem olan tek şey gerekli ihtimamı gösterebilmektir. Deuss Ex Machina’nın geçtiğimiz hafta canlı olarak sunduğumuz 285. bölümünde bu ayrışık hallerin, tahammül edilmesi zorunlu olan şok tertibatlarının ve herşeyin üzerini örten soğuğun birleşiminden yeni tümceler kurmaya çalıştığımız bir seçkiyi paylaştık. Ağıt havasından sert tonlu eklektik kurgulamalara kadar oluşturulan ses tasviri her daim yanıtını aramak zorunda olduklarımızı anlayabilmek için son bir şansımızın daha olduğunu zikretmemizi sağladı. Vurgulanan her bir ayrıntı ahir zamanın getirdiklerinde daha dikkatli düşünebilmeyi, resmin tümü üzerinde fikir yürütebilmeyi kolaylaştırır. Bu istikamet dahilinde okuduklarımız, seyrettiklerimiz çözümlemelere ne kadar katkı yapıyorsa en az onlar kadar müzik de kendi başına belirli bir kazanım imkanı paylaşır. Parça parça ayrışık duran kelimelerin birbirlerinden manidar tümcelere dönüşümü için müziğin hakkını yadsımamalıyız. En azından gölge etmekten, enseyi kararttırmaktan başkaca amaçları olmayanların dünyasında nefesi, düşünceyi tazeleyebilmesi kabilinden bile ayrı seviyeye koyabilmek mümkündür müziği. Deuss Ex Machina’yı bu bağlam dahilinde çoğaltımlara, kurmaya çalıştığımız kırık dökük tümcelerimizin sağladığından daha fazla ehemmiyet gösterdiğimizin altını bir kere daha kalınca çizmeliyiz. Müziğin tüketilebilirliği kadar, bir ömür boyunca sırtta taşınan ve ihtiyaç anında çekincesiz başvurabileceğimiz bir kaynakça olduğuna sebatımızı sürdürüyoruz. Kah bir dost öğüdü, kah bir yalnızlığın en dipsiz kuyusunda yanıbaşınızı yokladığınızda bulacağınız nice sesler bu önermeyi eminiz daha anlaşılır kılacaktır. Nihavent hüzünler makamından sesleri birbirine lehimleyen kolajların altında imzası bulunan, enstrümantal post rock topluluğu Tristeza’nın kurucu üyelerinden gitarist Jimmy LaValle’ın solo proje olarak temellendirdiği The Album Leaf’ini içinde bulunduğumuz 2010 yılı dahilinde 10. yılına ulaşan mazisinden kesitlerle beraber sizlere sunuyoruz.

Hüzün sesle takdim edilebilir, dinleyenin yarasına merhem olabilir mi? Eşiklerin hızlıca geçildiği bir konu bitmeden diğerini adımlamak zorunda olduğumuz bu koşuşturmacada heybemizden düşen, unutulmaya terk edilen, üzerine ölü toprağının serpildiğini düşündüğümüz açmazlarımız, acılarımız nasıl bir ses bütünlüğüyle ortaya çıkartılır? Anlamı pekiştirilip usulca yol ve yordamın bulunabilir olduğu konusuna inanabilmemizi sağlayan müzikler tanımlandırılır. Evet üstünkörü, uzaktan uzağa bir kulak kabartmayla mümkün olmasa da, az biraz özenle beraber dinlenildikçe kimi müzikler arafta beklemekte olan acılarımızın daha kolay bir biçimde insanliğinden dem vurmayı başarır. Bilinmezliğin taşımış olduğu yol ayrımlarında nasıl kararlar aldığımızı, nasıl zorda kaldığımız durumlardan çıkmak için ufak bir çaba dahi göstermediğimizi çoğu zamanki gibi sineye çektiğimizi ortalığa sunar. Müzikal yapılandırma durağanlıktan kakafoniye doğru evrilse bile duyumsanan şeyler bütünüyle hayat imgesi dahilinde cereyan eden olayların yankısıdır. Alışkın olduğumuzdan daha farklı rotalara gitmek zorunda kaldığımız, yönümüzü şaşırarak pusulamızı kaybettiğimizde kimilerimiz için (biz de dahil olmak üzere) müzik gerçek bir kurtarıcıdır. Paylaşılmış olan müzikler dahilinde duyduklarımız acıyı hazmedebilmemize yardımcı olur. Belirsiz kelimelerle tahrif edilmiş günce beklentilerin artık karşılanamadığı girift bir labirent haline dönüştüğünde seslerin önemi bir kat daha artar. Somut yanıtlar peşinde koşulduğunda, neden sorusunun karşılığını arama çabası içerisine girildiğinde müzik lazımgelenleri sunan bir bütündür. 1999 yılında Jimmy LaValle’in solo proje olarak temellendirdiği, o dönem içerisinde çalmış olduğu enstrümantal deneysellikler üzerine yetkin müziklerin icracısı olmuş Tristeza ekibinden ayrı olarak tasarladığı The Album Leaf gemin, kederin velhasılı kelam hayatın karşılaşılmaz olarak sınıflandırılmış yönlerine duyarlı olan bir ses kümesini arşınlayan bir yapı olarak kulaklara ulaşır. Çoğu zaman tanım kazandırılmasından bile vazgeçilmiş olan sorunların üzerin eğilen, kısmen elektronik kısmen analog seslerin duyurulduğu, acı gibi zor kabul edilebilecek olgularda dahi söz söyleme yetisini geliştiren yapılandırmalar The Album Leaf çatısı altında sunulur. Tristeza’yla aynı dönemde beraber çalıştığı GoGoGo Airheart grubundan Mike Vermillion’un kaydettiği Rhodes piyano ve eski bir Roland “drum machine” ile kotarılmış deneysel kurgulama sanatçının debut çalışması olan An Orchestrated Rise To Fall’un başlangıcına ulaştıran ilk adımlama olarak sanatçının biyografisinde yerini alır. İmece usül kayıt altına alınmış olan bu kolajlardan yola çıkılarak oluşturulmuş An Orchestrated Rise To Fall, Music Fellowship etiketinden 2000 yılında yayınlanır. Basitlikten taviz verilmeyen minimalist ses kuşağı boyunca devinen bir dinlencelik kulaklarımıza ulaşır. En başından sonuna kadar modern klasikleri, elektro akustik ses tasarılarını, post rock’ın enstrümantal düzlemde yapılandırılabilecek örnekleri üzerinden geliştirilmiş yapılandırmalar kısa birer metnin sesli yansısı gibi daha ilk dinleyişte kendi dünyanızın sınırlarına yakınlaştıran, belleği sorgulamaya meyil ettiren bir bütünlük ihtiva eder. Melankolinin bütünlendiği düşük tempolu bir piyano pasajının hemen akabinde denkleştirilen, post rock çatısı altında değerlendirilebilecek solo davul kompozisyonunun albümün geri kalanı hakkında da yol gösterici bir öğe olarak düzenlendiği Wander ile kayıt açılır. Gitarın akustiğinin güne dair diyaloglarla beraber karıştırıldığı, anı sorgulatan, hatırlanamayan detayların hissedilir kılındığı An Interview’la albümün derinlerine doğru içsel yolculuk devam eder. Bu kırılgan havanın, duyulan her bir sekansın bir hayal mahsülünden çok daha fazlası olduğunu idrak edebileceğiniz, içine sinen yaşanmışlık dozunun tesirinden uzunca bir süre çıkılamayan, minimalist kompoziyonun dahilinde üretilmiş Airplane gibi örneklendirmeler henüz ilk kayıtta daha lo-fi seslerle yine farkındalılık sağlanabilecek nitelikte kayıtlar sunulabileceğini kanıtlayan bir örnek olur. 20 dakikayı aşan süresi ile beraber hikayelendirmenin tüm eksik parçalarını keşfedebileceğiniz, tadımlık değil uzun soluklu dinletileri sevenler için giriş-gelişme-sonuç bölümleri ihtiva eden, kudretli olduğu kadar da kırılgan ses tasarılarının belirginleştirildiği elektronika / post rock kırması Short Story güzellemesiyle albüm dahilinde sunulanların hepimizin belirli sürelerde oyuncu olduğu bu hayat koşusunda düşüşlerimizi, endişelerimizi, acılarımızı, içimize attığımız çığlıklarımızı işittiren bir önerme olarak albümün de en yüksek odağını oluşturur. Jimmy LaValle’in yanısıra Benjamin White, Mike Vermillion ve Teri Hoefer’in konuk sanatçılar olarak yer aldıkları An Orchestrated Rise To Fall deneysel jiklet haline dönüştürülen post rock müziğin hakkıyla işlendiğinde elektronik yansılarla nasıl bütünlenebileceği konusunda ilginç, keşfedilesi bir önermeyi bütünleştirir.

Post rock’ın enstrümantal yörüngesinde yeni çağrıların yankılandığı, deneyselliği belirli bir kıvam ile beraber sunumlandırıldığı ikinci uzunçalar olan One Day I'll Be On Time 2001 yılında Tiger Style etiketinden yayınlanır. Fotoğraflarda o ana dair en gizemli durumları gözlerimizle görür ve manalandırmaya çalışırız. Durağanlaştırılan, sabit hale indirgenen görüntünün sunduklarında kendi okumalarımızı gerçekleştiririz. Biraz da hayal gücünün yardımıyla beraber fark edemediğimiz kimi küçük detayları da bu çerçevede görebilmek mümkündür. Yalnız fotoğrafın gerisini pek bilemeyiz. Etrafını kapsayan anın haleti ruhiyesini, resmin merkezine alınan insanın, yapının veya olayların dışını idrak etmeye çalışırız. One Day I’ll Be On Time en kesitrme tabirle bu çerçevenin dışını arşınlama imkanı sağlayan, meramını tez elden ulaştıran bir kurgulamayı oluşturur. Yüzeyler arası iletken ses alaşımları, drone öğelerinden, elektronika terennümlerine seyrüsefer eylediği kurgulama içinde cümlelerinizi oluşturmanız, baktığınız o fotoğrafı daha iyi okuyabilmeniz için kimi ipuçlarını ilk elden paylaşır. Albümün açılışını gerçekleştiren Gust Of... bu öndeyişi haklı çıkarıcasına somut, melankolik ve kompozisyonundaki sadeliğe nazaran çarpıcı bir işitsellik ile dinleyicileri selamlar. Buyur edildiğimiz eşikten devam ederek mümkünatların sorgulanabileceği, belki zihnimizin bir köşesini uzunca süredir meşgul eden bir soruyu çözümleyebilecek kadar kendiliğinden gelişen, minimalizmin klasik orkestrasyonu ile post rock damarının birleştirildiği kurgumasal The Mp, sayılı dream pop ses eriminde örneklendirilebilecek, City Centre Offices, Morr Music gibi ağırlıklı olarak bu istikamet dahilinde yeni önermeleri sunan plak şirketlerinden sunulan çalışmalarla özdeş The Audio Pool gibi dinlemesi kolay ama çözümlenmesinin uğraş gerektirdiği yapılar oluşturulur. Sis perdesinin ardından duyumsanan piyano akustiğinin, Depeche Mode’un müziğinden aşinalık sağlanabilecek derinlikli, melankolik ama tavizsiz new wave armonika Asleep, bu düş sahnesinin son sekansını oluşturan iyice muğlaklaştırılmış diyalogların görüntülendiği, Amerikana, yenilikçi Folk akımlarının arasında bir noktayı arşınlayan Glimmer gibi yetkin önermeler bir yandan Jimmy LaValle’in oluşturmaya çalıştığı ses erimini ayakları yere sağlam basan, kimi zaman aşina gelebilecek seslerden beslense de kendi özgün duruşunu yapılandırmaktan geri durmayan bir kolajı ortaya çıkartır. Sanatçının kotarmaya çalıştığı bu tamamlayıcılık imgesinin bir sonraki adımını 2005 yılında Seattle’da neredeyse bir başına gerçekleştirdiği Into The Blue Again albümü ile devam ettirebilmek mümkündür. Ağıt formunun, melankoli hüzmelerinin korunduğu çişelti halinde bir görünüp bir kaybolan deneysel vurgulamaların yanında sevdanın yitirttiği, değersiz kıldığı şeylerden beisler açan sözcüklerin de deneyimlendiği bir dinlencelik karşımızdadır. 2006 yılında Avrupa’da City Slang, Amerika’da ise Sub Pop Records etiketlerinden yayınlanan Into The Blue Again bütün seyrüsefer dahilinde enstrümantal elektonik-rock müziğinin yapısı hakkında nitelikli bir önerme olmayı başaracaktır. Modernizm düzeneğinin bireyi geliştirirken öte yandan fakirleştirdiği olguları derinlemesine kesitlerle irdeleyen, hayat ile temas noktasını müzik üzerinden kuran bir sunumlandırma albümde yer edinir. Sigur Rós’un ses teknisyenlerinden olan Birgir Jón Birgisson’ın kaydın miksajını İzlanda’da gerçekleştirdiği, The Black Heart Procession’dan Pall Jenkins’in geri vokal katkısını esirgmediği ve bir başka önemli elektronika ekibi olan Telefon Tel Aviv’den Joshua Eustis’in yer aldığı Into The Blue Again milenyum’un ilk on senesi içinde adı anılabilecek istisnai birkaç kayıttan birisini oluşturacaktır. Ses yelpazesi giderek genişletilirken ilk kayıttaki lo-fi ses dizgisinin devamlılığını da irdeleyebilmek mümkündür. The Light, yaylı partisyonunun bembeyaz bir platonun ucsuz bucaksız enginliğini paylaşan ağıt kurgu ile kaydı başlatır. Bir ayrılığın hikayesi üzerine düşülen sözcüklerin alıp götürdüğü, albümün lokomotif parçalarından birisi olan Always For You, Into The Blue Again’de elektronika yönünün kuvvetlendirildiği tadımlık birkaç örnek arasında anılabilir.Yazımızın en başından bu yana değinegeldiğimiz soğuğu her yönüyle mercek altına alan, ilitlediğimiz katıcıl duvarları aşabilmek için ümide sahip çıkmamızı salık veren Shine, melodik ambient tanımının dinlenebilir örneği Red-Eye kelimelerin gerçekten kifayetsiz kalacağı bir düzenleme ile The Album Leaf külliyatında ön plan çıkmayı başaran kayıtlardan bir diğerini oluşturur. Müziğin kalıplara bağımlı tekdüzeliğinden sıkılanlar için yeterince alternatif sunmayı amaç edinen albümün Sigur Rós, Explosions In The Sky, Her Space Holiday vd. gibi post rock cenahının adı anılası ekiplerinin önermeleriyle benzeş hatta ilerleyen Into The Sea gibi değişken yapılar da kulaklarımıza çalınır. Popüler olanın tüketilip unutulurluğuna nazire edercesine kolaylıkla dinlenebilen kurgunun neden hala yitip gitmediği sorusunun yanıtını bize göre oluşturan Wishful Thinking parçasıyla nihai sona ulaşırız. Anlam aramaktan yorulan, düşlerini yitiren, düştüğü yerde yalnız kalanların algılayabilecekleri öznel elektronik sinyallerle bezeli kulakta yer edinen minimalist bir döngü olan Broken Arrow parçası Into The Blue Again’in tamamlar. Somut yanıtlara birkaç adım daha yaklaşılmıştır artık. Gecenin kederinde dinlenildiğinde çarpıcılığını bir kat daha arttıran, insanı sus pus kılan bir son noktadır.
2 Şubat 2010 tarihinde Sub Pop Records etiketiyle yayınlanacak olan beşinci uzunçalar A Chorus Of Storytellers ile ilgili notlarımızı paylaşalım. Tekrara düşülmeden türetilebilecek müzikal yapıları oluşturmak konusunda çaba sarf eden Jimmy LaValle’in dört senelik bir aranın ardından türettiği bu yeni albüm herşeyden önce konserlerde sanatçıya eşlik eden müzisyenlerin katıldıkları ve hemen tüm kayıtların canlı olarak icra edildiği bir bütünlük barındırmaktadır. Jimmy LaValle gibi multi-enstrümantalist Matthew Resovich, gitarist Drew Andrews, baterist Timothy Reece, bassist Luis Hermosillo’in başatlığında San Diego’da gerçekleştirilen kayıtlar yine Birgir Jón Birgisson’un mahir ellerinde işlenerek kulaklarımıza ulaştırılır. Hikaye anlatıcılarının kendi özgün imlerini bıraktıkları bir güncel kayıt olacaktır A Chorus Of Storytellers. Sinematografik yansılarla beraber, new age’den, post-rock’a ve hatta modern klasik müziğe varan bir çeşitlilik kayıt dahilinde sunulur. Yengilerden çok çektiğimiz bir zaman diliminde, sözler yarım kaldığında kulak kabartılabilecek hiç umulmadık umut tazelemelerine girişebileceğiniz bir yapı ortaya çıkartılır. Alışkın olduğumuzdan farklı olarak bütün bunları kuru kuruya sözcüklerin klişeleşmiş örneklerle değil alabildiğince geniş tutulmuş olan yapılar dahilinde yankılanan melodiler arasında duyumsayabilmek söz konusudur. Albümün hemen başında yer alan Perro saha kayıtlarının üzerine işlenmiş minimalist kompozisyonun bir önceki kayıt Into The Blue Sea’nin bıraktığı yerden devam ettiği dinlencelik ile başlar. Saydamlaştırılmış bir post rock seslendirilişi olan, sözlerine özenle kulak kabartmanızı salık vereceğimiz There Is A Wind taşların artık yerine oturduğunu anlaşılır kılan, özgün bir deneyimi beraberinde getirir. Sese kulak verdikçe bilinmzelik sınırlarında yeni gedikler açabilmeyi ümit edebilecek kadar başlangıç için yeterli bir kurgumasal. The Notwist’in Music For The Storm uzun çalarında dinlediklerimizle paralel, doludizgin ilerleyen melankolik, zaman zaman yenilikçi folk’un sınırlarını yoklayan, avantür Within Dreams, zanaatın kulakları şenlendirdiği Stand Still gibi farklı odakları birbirine ilintileyen şarkılar albümde yer edinir. Ambient tonlarının neo klasik sınırlarından ses verdiği, albümün hüzünbaz yönünde adı muhakkak anılacak parçalardan Summer Fog, belki bu kadar satır içerisinde anlatamadıklarımızı 4 dakikalık sürede ulaştırması açısından bile ayrı bir yere konulmayı hak eden kayıtlardan birisi olduğunu ifade etmeliyiz. Boşluk doldurmak için güftesi, bestesi tertip edilmiş müziklerin dışında dinleyen kısmından olan bizlere mesajlarını barındıran ve tek kelimeyle muazzam bir zamansız pop baladı We Are ile albümün kapanış parçasına ulaşırız. Tesir etmesi için reçeteye ihtiyaç duyulmayacak kadar kartlarını açık oynayan Jimmy LaValle ve tayfasının ürettiği müziğin tam kapsamı nedir sorusunun yanıtını ilk elden verecek olan Tied Knots ile A Chorus Of Storytellers sona erer. The Album Leaf, hiç olmadığı kadar çıtayı yükseltebilmek konusunda çaba harcanan, uzun zamandır dinlediğimiz büyük sözler söylemeden de iddialı olunabilecek kayıtların ortaya çıkartılabilirliğini kanıtlayan bir yapılandırmaya doğru evriliyor.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Sendikal Hareket Küllerinden Yeniden Doğabilir – Görkem DOĞAN – Birgün
Sınıf Mücadelesinin ABC’si – Sungur SAVRAN – Radikal 2
Tekel Direnişinden Siyaset Dersleri – Merdan YANARDAĞ – Sol.org.tr
Merhamet Mehmet! - Umur TALU – Habertürk
İşimiz Çetin – Özgür MUMCU – Birgün
Halkların Devreye Girme Zamanı – Naomi KLEIN Röportajı – Ömer MADRA – Açık Radyo
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Bu Kısırdöngüyü Kırın! – Joost LAGENDIJK – Radikal
Poyrazköy’ün Hatırlattığı Rastlantılar... – Cengiz ÇANDAR – Referans
Ruhların Eski Barınakları – Bülent USTA – Birgün
Howard Zinn – Eleştirel Günlük
Şehrin İnsanı – Cüneyt UZUNLAR – Açık Koyu
Benlik / Özbenlik – Kali Rind – Serbest Yazarlar
Senin Hikayen - Dream Endless – Limbo Pillow
Replikas Ya Da Bilinçaltının Dip Boyası Geldi – Savaş ÇAĞMAN – Kesmeşeker Piramitleri
Hey What’s That Sound: Turntablism - David MCNAMEE – The Guardian / Music

The Album Leaf Official
The Album Leaf At Myspace
The Album Leaf At Sub Pop Records
The Album Leaf Always For You By Aaron Stewart – Sub Pop Records Youtube Page
The Album Leaf / Jimmy LaValle Interview – Alma GALVAN – The Scenestar
The Album Leaf – A Chorus Of Storytellers Album Review – David STUBBS – BBC Music
The Album Leaf – ii – 13Melek
Chihei Hatakeyama Official
Chihei Hatakeyama At Myspace
Chihei Hatakeyama / Tochka At TIFF
Strom Noir At Myspace
Strom Noir At Hibernate
Strom Noir At Ambient Music Blog
Billy Gomberg Official
Offthesky Official
Billy Gomberg + Offthesky – Flyover Sound Album At Experimedia
Billy Gomberg + Offthesky – Flyover Sound Album Review - Joshua MEGGITT – Cyclic Defrost
Laura Gibson & Ethan Rose Official
Laura Gibson & Ethan Rose At Myspace
Laura Gibson & Ethan Rose At Holocene Music
Portland Stories Review – Orange - Common Folk Meadow
Maymay / Laurel Simmons At Myspace
Rauelsson / Raúl Pastor Medall At Myspace
Keepsakes – Halos & Bright Lights – Fluid Radio – Mixcloud
Seven Saturdays Official
Seven Saturdays At Myspace
Seven Saturdays At Team Clermont

Enternasyonel Gürül/(tü)Gürül Çağlama Clicks,Cuts,Micro,Id,Neo Galactica,Space Tunes, Indie,Mini-m@l,Textart,64 Bit Konvasiyonel Techno Musikileri-Esenlikle Dinleyiniz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – makina10.45[nospam]gmail[dot]com – Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel Bar Exam: Cy Pres Doctrine
Zach Stern’s Flickr Page
Resim – Evren ÖZESEN – Tekel Direnişi
The Album Leaf’s Photos Courtesy From Below Listed Web Site:
Sub Pop Records / Press Section

>>>>>Poemé
Rüzgârı Acıtan Doğu – Bejan MATUR

Geldim
Suskun ve kederli
Bıraktım kendimi toprağına
Kalbim bekle diyordu
Bir tapınak bu geç olmadan.
Ama geciktim
Gölgesi kalmış duvarların
Kendileri gitmiş uzaklara

Doğu diyorum bazan
Rüzgârı acıtan doğu
Yeter mi anlamama.
Avunmak için
Dörtlükler ve haritalar
Topladım çantama
Taşlar biriktirdim
Saçlarımı uzattım kahırla.

Senden konuşan
O tuhaf kalabalığın ortasında
Baktım dağ göllerinin derin uykusuna
Görünen tüm yollara baktım
Gücüm yok
Acıyan yaralarını sormaya

Orada
Tanrının biliniyor kuşlar
Kadınlar tanrının biliyor kuşları
Ve soruyorlar ona
Tanrım ne yaptık sana
Kuşlarının kanatlarını mı kırdık
Ne yaptık sana

Tanrı sessiz
Annem kadar sessiz
Bakarak
Neden bekliyorsunuz burada
Diyordu kalanlara

Ah sevgili ten
Neden bekliyorsun burada
Alıp kokunu git
Git
O acı rüzgârın ardından.

Sunday, January 24, 2010

Deuss Ex Machina # 284 - Memorabilia: ...I Care Because You Don’t

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_284_--_Memorabilia: ...I Care Because You Don’t

18 Ocak 2010 Pazartesi gecesi "canlı" yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
Album Of The Week: Aaron Martin / Part Timer – Grass Rewound (Under The Spire)
>1<-Lena Chamamyan-Sareri Hovin Mernem (Incognito)
>2<-Isabel Bayrakdarian-Keler Tsoler - Striding, Beaming (Nonesuch)
>3<-AKN-Chant Du Début De l'Office De La Nuit (Al Sur)
>4<-AKN-Antienne (Al Sur)
>5<-Aaron Martin / Part Timer-Breath Of Embers (Asthmatic) (Under The Spire)
>6<-Aaron Martin / Part Timer-Gravel Scar (Dried Blood) (Under The Spire)
>7<-Kronos Quartet-Wa Habibi (Nonesuch)
>8<-Kronos Quartet-Tashweesh (Nonesuch)
>9<-Birol Topaloğlu-Gunze Kaide (Kalan Müzik)
>10<-Birol Topaloğlu-Karkalaki (Kalan Müzik)
>11<-Bajar-Ogit (Kalan Müzik)
>12<-Bajar-Mevane Bedawet (Kalan Müzik)
>13<-Candan Erçetin-Ben Kimim (Pasaj Müzik)
>14<-Bandista-Hiçbir Şeyin Şarkısı (Opzzz!/Oppa Tzupa Zound Zystem)
>15<-Rakel Dink’in Seslenişi-19 Ocak 2008-

Memorabilia: ...I Care Because You Don’t (284) – Hakikatin Aranmasında Ne Gibi Engeller Yaşıyoruz? Bildiğimizden Şaşmamız, Önümüze Sunulanlarla Yetinmemiz İçin Kimler Çaba Sarf Etmektedir? Mumcu, İpekçi, Anter, Göktepe ve Dink ve Daha Nicelerinin Bıraktıkları Sorumluluk Duygusuna, Ait Olmak İçin Beklentisizliklerine Nereye Kadar Sesimizi Kısıp Oturacağız. Başkalarının Bilmemizi İstemediklerini Artık Biliyoruz: Şimdi Mücadele Zamanı...

>>>>>Bildirgeç
Hayat eğrisi ve doğrusuyla yoluna koyulduğumuz uzun soluklu bir mücadele, savaşım veyahutta adını aklınıza ilk getirdiğiniz herhangi bir olgu ile ilintileyebileceğiniz tüm zaman akışını kapsamı altına alan üst çatının adıdır. Gün ve gecenin gizil yüzeylerinde ortaya çıkartılanlara vakıf olabileceğimizi, anlamaya gayret ettiğimiz, yadsıdıklarımızın neler olduğunu ve nelerden çok fazla çektiğimizi idrak ettirendir. Uzun sayılabilecek bir zaman aralığında iş bu sayfa aracılığıyla meramımızı anlatabilmeye, denkleştirip toparlamaya çalıştığımız yanlışlıkların, velhasılı kelam yapılanların edilenlerin tümünün olumlandırılabilir bir kıvama dönüştürülmesindeki hataları ve ortak bir bellekte düşünmek üzere tasalandığımız endişelerimizi mercek altına almaya çabalandığımız odaktır bize göre hayat. Hiç yoktan değil çoğu zaman göstere göstere acıların hayatlarımız üzerinde gri bulutları çökertmesini ve birer hakikat olarak, acının varlığını duyup, görerek artık onunla beraber yaşamaktan gayrı bir yolumuzun olmadığının idrak ettirilmesi uğraşına karşın, düşünmeye gayret ettiklerimizle salt yargılamaktan öte içselleştirilebilecek bir düzlem yakalama çabasını bu satıh dahilinde paylaşmaya uğraşıyoruz. Hayata dair sözler sarf etmeye çalışarak, yaftalamaların alacalı bulacalı dünyasına karşı çıkmaya gayret göstererek. Kâti sözümüz bunlardır diyerek kestirme yollardan üstünkörü, yalan yanlış ilerlemektense, ne kadar çok konuşulabilirse, ne kadar fazla eteğimizdeki taşları dökerek unutturulmasına çabalananlar tekrardan hatırlanabilirse her birimiz için bu hayattan belirli bir ivme / kazanım sağlanabilecektir diye düşünmekteyiz. Gerçekliklerin tanımlandırılarak, olması gerekli olanın adlarının bir türlü konulmadığı, üzerinde ne özgün bir karara varılabildiği ne de olumlu bir gelişme yolunun tesis edilememesinin farkındalılığı üzerinden ilerleyebilmekse en büyük gailemiz. Açmak ve derinleştirmek tüm dertlerimizi mümkün değilken bile mümkün mertebe söz katılması lazımgelenleri duyumsatmaya uğraş veriyoruz.

Birkaç haftadır üzerinde düşünerek kelama kavuşturmaya devam ettiklerimizle bağlaçlar sunan hangi doğru tümcelerle açıklanabileceğine bir türlü karar veremediğimiz acılarımız bugünün dünyasında nasıl yankılanmaktadır? Oralarda bir yerlerde kopmaya devam eden fırtınalar, açmazlar, planlamalar sizlerin vicdanlarında nasıl birer karşılık bulmaktadır? Zapturapt altına almaların artık açık açık yapılarak emeğin sömürülmesine giden yolun tesisi için aceleciliğin, çektirilen çilelerin göze gör artık dediklerinden mi başlamak istersiniz? Yoksa kimilerinin yaptıklarının gün geçtikçe büyüyen vehameti karşısında bile davul, zurnalarla karşılanmalarını, eli kanlıların yüceltilmesini, kahramanlaştırılmasını yüksek perdelerden seslendirilmesinden mi arzu buyurursunuz? Hangisini nasıl düzeltebileceğimiz konusunda en ufak bir çabanın karşılığını bulmadığı asıl faili bilinen meçhullerden ve soru(n)ların göz ardı edilmesinden mi yoksa? Kulağı duymaz olmuşların gözlerinin önünde her yeni gün cereyan eden protestolarda kendi kolluk kuvvetlerinin arkasında saklanarak görünmezliklerini sağladıklarına dair sebat edenlerden, inananlardan mı bahis açmayı uygun bulursunuz? Ekranlarımız aracılığıyla günyüzü buldurulmasına zemin oluşturulurken bütün bu hengamenin, acıların ne kadar da zorlayıcı ve ne kadar düşündürücü olduğu gerçeğine anlam katabilmek burada özümsemeye, anlamlandırılabilir olmasına dikkat çekmek istediğimizdir. Kolaycıl davranarak, bizlere karışılmadıktan sonrası tufan olsa ne yazar mı diyeceğiz? Yoksa benim senin onun ve diğerlerinin değil hepimizin, topyekün etkisi altına almaya çalışılan bir iklimin, katli yüceltip onore edilmesinin, lincin alkışlanmasının, emeğin adının ağızlara alınmamasının, buyrun bu tek taraflı bakışımla dar yoldan gidebilirsiniz dayatmasına karşın sesleri mi yükselteceğiz? Düşüncenin belirli bir sav etrafında, tutunulacak yeni dallar oluşturmasını, bir farklı yol daha olabilirin seslendirilmesini ve anlatılacak yeni hikayeler barındırmasına kulaklarımızı tıkayarak, görmezden gelerek nereye gidebileceğimizi hiç düşünebiliyor musunuz? Farkında mısınız asıl büyük tehlikenin yabancılaşarak artık bütün bu olanlara, anlamazdan gelerek yaşananlara karşı kendimizi kandıramayacağımız günlerin kapıyı çaldığının artık görünür kılındığını hissediyor musunuz?

Ölü toprağı serpilmeye çalışılan, sorulmadıkça bilinmez kılınmaya devam edilen, üzerine gidilmedikçe nasıl olsa unutulacaktır bahsine kendini fazlaca kaptıranların çoğulculuğuna doğru gittiğimizin farkına varabiliyor musunuz? Ne mantıklı bir cevap, ne yapılanın edilenin esasına dair elle tutulur, tatmin edici bir gelişmenin hayata geçirilememesi, önüne yeni engeller çıkartılmasını daha da farklı okuyabilmek mümkün müdür? Anlam katabilmek bu kadar griliğin, pusun ve pasağın burnumuzun ucunda icralarını çekinceleri olmaksızın gerçekleştirmelerindeki özgüven nasıl tanımlandırılır? Karanlıkta bekleyen ve kirli, kanlı ellerini ovuşturanların sahneledikleri görmedik, duymadık, bilmiyoruz demeçlerinden sonra hepimize düşen payda nedir? Susmak, ilelebet susmak mıdır? Sineye çekerek aklı yetenlerin sözlerini, bu çağrışımların dillendirilmesiyle dimdik ayakta tutulmaya devam ettirilen açmazların karaşınlığında yeni ve olumlu bir söz söyleme eylemi olmaksızın, nihayetinde kapalı kutu olarak saklanmaya devam edilenleri bilemeden göçüp gitmek midir bizlere düşen, iş bu raddede? Yoksa idrak edebildiğimiz, kıyısından da olsa zihinlerimizde bellediklerimizle bu ülkenin ayrıştırmasız, önyargısız 'asli bir unsuru' olabilmek için deyim yerindeyse durmadan, dinlenmeden çaba göstermiş, barışın tesisinin muhabbetle gerçekleştirilebileceğine, iki halkın konuşarak aşılmaz olarak zikredilen yolu kat etmesinin mümkün olabilirliğine zihnini yormuş bir insanın ardından daha fazla mı çabalamalıyız? Nereye dayandırılarak, hangi ulvi amaçlar doğrultusunda bu kadar kine ve nefrete dönüştürülerek sonunda karanlığın hakim kılınmasına zemin teşkil ettirilmiştir? Açıklanabileceğine kani olamadığımız soruların yanıtlarına daha çok mu vardır, yoksa bir kenardan kıs kıs gülmeye devam edenlerin daha siz çok beklersinizlerine maruz kalmak mı hakkımızdır? Hakaretamiz sıfatların arasında gündelik dilde çoktan yerini almış ve yakın tarihimiz boyunca kimi yetkililerimiz, etkililerimiz, seçilmişlerimiz tarafından da kullanılmaktan çekinilmeyen ermenilikle, ermeni olmakla burada yaşayanlarla oradaki halkların ortak bir gelecek inşa etmesinin önünün alınması ancak böyle bir cinayetle, öcün, kinin dilini çoktan bir kenara kaldırmış bir insana kıyarak mı sağlanacaktır?

19 Ocak 2007 gününde üç kuruşa, bir tetikçi tarafından ve üç kurşun ile hayatı elinden zorla alınan, söyleyeceği sözleri yarıda bıraktırılan gazeteci, yazar, Hrant Dink'in katledilişinin üçüncü yıldönümü etkinliği boyunca bu sorular, uzunca bir liste halini alan açmazlarla beraber bir kere daha karşımızdaydı? Zihnimizdeydi. Havayı kaplayan ayazının etkisi kadar yüreği dağlarcasına birikmeye devam etmekte olan bilinmezlik, çözülemezlik endişesiyle beraber. Nasıl böyle hallerin sürdürüldüğünün, ötekisine karşı linç politikasının nasıl da alttan alta bir cinayet vakasına havale edildiğini tüm berraklığı ile beraber gözlerimizin önünden geçmekteydi? Bir ülke yitir(t)ilen kardeşine, layık olduğu yanıtlarla beraber bu elem dolu cinayette parmağı olan suçluları ayırmaksızın mahkemenin önüne hala çıkartamıyorsa, ailesinin acısını dindiremiyor çeşitli düzeylerde devlet kademelerinin resmen onlarla dalga geçebiliyorlarsa bütün çabalanımlar hangi muasırlığı yakalarsak yakalayalım bir türlü peşimizi bırakmayacak, boynumuzu sıkmaya devam edecek ilmiğin acısını daha fazla arttıracaktır. Gerçekler gün gibi ortadayken sırtımızı çevirmeye, işitmemeye devam ettiğimiz her an acının dipsiz kuyusundan çıkmamaya birkaç adım daha yaklaşacağımız, yavaş yavaş bir kördüğüm haline ivedilikle yol almakta olan (Hrant Dink’in en büyük çabalarından birisi) Türkiye-Ermenistan’ın devletler düzeyindeki ilişkilerinin daha temellendirilemeden hazin sona ulaşacağını da bu bağlamda öngörebilmek mümkündür. Diyalog yanlısı bir yazar olarak ne orada ne burada belirli kesimlerin inatla sürdürmek istedikleri çözümsüzlük anlayışına karşı çıkan Hrant Dink'in bugün biz yaşayanlara emanet ettiği en önemli öğüdü birarada yaşamayı savunmaktır sonuna kadar. Bir insan olarak yetebileceğinden fazlasını yük edinmiş, acılarını sırtında taşımayı bilmiş, gidebilip görebildiği hemen herkesle ortak bir dil kurmak için uğraşmış Hrant Dink'in aydınlatılmayan faili bilinen katlinin sonrasında ne yapıp edip gerçeğin günyüzü bulması için daha fazla çaba sarf etmeliyiz diye düşünmekteyiz.

Karanlığı siper edinip kasıtlı ellerce yönlendirilen, kindarlıkla terbiye edilmiş bir iklimden çıkabilmek için daha kaç canı(n)mızın feda edilmesi gereklidir? Yıllar yılıdır üzerlerindeki sis perdesinin bir türlü tam olarak aralanamadığı cinayetlere kurban edilmiş Hrant Dink, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Metin Göktepe, Musa Anter, Kemal Türkler vd. gibi fikri anlamda bu memleketin gelişmesi için farklı görüşlerini paylaşmaya çabalamış, tüm hayallerini daha demokratik bir Türkiye özlemi üzerinden bina etmiş insanlara karşı sorumluluklarımızı yerine getirmemizin vakti şimdi değilse ne zamandır? Uzak durmaya devam ettiğimiz her vakitte başka bir sinsi plan dahilinde yine kendilerince hedef haline dönüştürülen nicelerinin acılarını tecrübe etmekten kaçınıp, artık bitisin bu lanet olasıca üstünlüklerin silahla, bombayla, sindirmeyle, korkular üreterek, canlara kast edilerek sağlanamayacağının gerçeği üzerinden kendimizi yeniden hayata konumlandırabilirsek, söyleyebilirsek o karanlık vicdanlılara gün artık güvercinlerindir, gün artık barışındır, gün artık tüm benlikleriyle taşın altına ellerini çekinmeden koyanlarındır, gün artık sizin zannetiğiniz gibi ayrışımın değil birlikteliğin günü, günleridir diye. Olası gerçekliklerin bu bedellerin karşılığında tesisinin zamanı artık diyebilecek cesareti göstererek. Özlemle yâd ettiklerimiz karşısında vicdanlarımızı harekete geçirebilsek. Ne ona ne buna en ufak bir çıkar gözetmeden, tereddüt etmeden yaklaşabilsek tıpkı onların kendi dönemleri boyunca yapabildikleri gibi. Düşlerin bir gün gerçeğe dönüştürülebileceği bir ülkeye varabileceğimiz kararlığına sahip olduğumuzu idrakını ulaştırabilsek. Hrant Dink’in değindiği gibi, Uğruna ölünesi davaları, uğruna yaşanası davalara dönüştürmemiz kıssası üzerinde daha çok düşünerek. Kısa notumuzun toparlayıcısı olarak da Kronik Muhalif’de yayınlanan, Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri AD, Yard. Doç. Dr. Sayın Serap Erdoğan’ın Unutuşun Dikenli Yatağı adlı makalesini sizlerle paylaşıyoruz:“İnsanın iktidara karşı savaşımı, belleğin unutuşa karşı savaşımıdır” der Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı isimli romanında. Ve bu savaş insanoğlunun coğrafyasında yüz yıllardır sürüp gitmektedir. Yunan mitolojisinin iki nehri Lehte ve Mnemosyne, yeraltı dünyasında yan yana akarlar; ilki mutlak bir unutuşu vaat etmektedir suyundan içenlere. Mnemosyne ise bellek tanrıçasının da ismidir aynı zamanda ve bu nehrin suyu, dünyaya yeniden gelecek olanlara eski yaşamlarının tüm anılarını hatırlatma gücüne sahiptir.

Mitolojinin şiirsel büyüsünden çıkıp nörobilimin sağlam taşlarına bastığımızda da görürüz ki, tüm hayatımızı şekillendiren ve kimliğimizi kurmamızda temel olan öğrenme süreci, beyin hücrelerinin bilgiyi kodlama, depolama ve geri çağırma süreçlerinden oluşmaktadır. Bu süreçlerin herhangi bir aşamasındaki kayıp hatırlayamama ya da unutuş olarak karşımıza çıkar. Belleğin türlerine ilişkin araştırmalara da başlangıçta, unutmadan yola çıkılarak varılmıştır: Öğrendiğimiz her yeni bilgi ile bu bilgileri saklayacak yer açılması için mi unuturuz eski bildiklerimizi, yoksa unutmak sadece kaydettiklerimizin üzerinden geçen zamanın sebep olduğu bir silinme midir?

İKİ FARKLI BELLEK

Bilginin saklanma süresi ve saklanan bilginin içeriğine göre belleği farklı türlere ayırırız. Uzun vadede hayatımızı şekillendirdiğini düşündüğümüz, çocukken oynadığımız bahçenin köşesindeki gül ağacını dün görmüşüz gibi hatırlamamızı sağlayan, uzun süreli belleğimizdir. Sahip olduğumuz bilgilerin kişisel dünyamızla ilgili olanları epizodik ya da otobiyografik bellekte saklanırken, genel olarak yaşadığımız dünyaya dair bilgiler semantik bellek ya da anlam belleğinde depolanmaktadır. Unutma ve hatırlamanın hayatımız üzerindeki gücü o kadar belirgindir ki kimilerimiz Mnemosyne’in suyundan içmiş gibi her şeyi aklında tutarak ya da geride kalanları hatırlayarak yaşamak için uğraşıp dururken, kimilerimizse kendini hapseden anılardan kurtulabilmek için unutuşun kollarında avuntu arar.

BELLEĞİN TEDAVİSİ

Bellek bozukluklarının tedavisine yönelik yeni ve etkin ilaçlar üretmek bugün nörofamakolojinin temel uğraş alanlarından biridir. Ama öte yandan anıları daha oluşmadan ortadan kaldırmanın da yolları aranmaktadır ki, insanlıklarını bir kenara bırakarak başkalarının dünyalarını yok etmeleri gerekenler herhangi bir bozukluk yaşamadan biteviye devam edebilsinler yıkımlarına. Ne ironiktir ki aynı ilaçlar dünyaları yerle bir olanların hayata yeniden tutunmalarına da yardımcı olabilir.

Öğrenme üzerine yapılan hayvan deneylerinde, korku duygusu ile eşleştirilen uyaranların üzerinden uzun zaman geçse bile unutulmadığı izlenmektedir. Normalde tepki verilmeyen bir sesli uyaranla birlikte ayağına elektrik şoku uygulanan fare, günler sonra sesi duyduğunda bu kez şok verilmese bile aynı korku davranışlarını sergilemektedir. Bazı korkularınsa evrimsel olarak aktarıldığı, örneğin daha önce yılanla hiç karşılaşmamış bir kemirgen yavrusunun bile yılan sesi dinletildiğinde saklanmaya çalıştığı bilinir. Korku ve akılda tutma arasında böylesine bir ilişki varken, o halde nasıl oluyor da kendimiz ve sevdiklerimiz adına korktuğumuz bunca olayı unutuveriyoruz? Unutuyor muyuz?

UNUTARAK BÜYÜYORUZ

Birey bebeklikten yetişkinliğe kadar geçirmek zorunda olduğu aşamalarda pek çok sorun ve engellemelerle karşılaşır. Benliğin gelişmenin bir parçası olarak bu sorunlarla baş etmede kullandığı yöntemler, “savunma düzenekleri” şeklinde açıklanmaktadır. Bazı psikiyatrik hastalıklarda ve herhangi bir hastalık olmaksızın bazı kişilik türlerinde bu savunmalardan bir kısmı diğerlerine göre daha fazla kullanılabilir. Savunma düzeneklerine unutuşlarımız çerçevesinden bakacak olursak, bastırma düzeneği ile karşılaşırız. Bastırma, anı ve deneyimlerin bilincimizden uzaklaştırılarak bilinçdışına itilmesi ve orada tutulmasıdır. Diğer tüm savunma düzeneklerinin de temelinde bulunan bastırma düzeneği ile bilinçdışına itilen dürtüler, arzular ve anıların bilinç düzeyine çıkması genellikle benlik tarafından kabul edilmez. Çünkü üstbenlik tarafından yasaklanan ve benliğe acı ve bunaltı yaşatan öğelerdir. Çeşitli nedenlerle bastırma düzeneğinin zayıfladığı durumlarda bu bilgiler bilince ulaşmaya başlar ve kişi bunu bir tehlike durumu gibi algılayarak kaygıya kapılır.

İşte hem evrimsel açıdan hem de süre giden hayat içinde genel olarak hatırlamak ve akılda tutmak koruyucu iken, hatırlamanın bizi sadece üzdüğü, çaresiz ve tehdit altında hissettirdiği durumlarda asıl koruyucu olanın bastırma yolu ile unutmak olduğunu düşünebiliyoruz. Bir gece ansızın evlerinden götürülen ve bir daha haber alınamayan, öldürülen ya da akıl almaz zulümlere maruz bırakılan insanları gördükçe tüm bunlara açıklama arayan zihin, insanların başlarına gelenlerle önceki eylemleri arasında bağlantılar kuruyor.
Bir savcı, 1980 darbesinden iki yıl önce öldürülüyor ve yazdıklarında ülkenin bir darbeye sürüklenmesinden endişelendiği ortaya çıkıyor. Sene 2010, Cumhuriyet tarihi boyunca TBMM’ne gelen tüm dilekçe ve evrakların 1980 darbesi döneminde imha edilmiş olduğunu öğreniyoruz, bütün bir yazılı tarihin yok olduğunu. Unutuşun dikenli yataklarına uzanmaya çoktan ikna edilmiş insanların o yataklardan hiç kalkmamaya karar verecek hale getirildiği aşamada mıyız yoksa?

Eternal Sunshine of the Spotless Mind filminde anılar silinmekten kendilerini kurtarmak için beynin en gizli kuytularına kaçarlar. Filmin erkek kahramanı unutmak istemediğini fark ettiği sevgilisini çocukluğuna taşır, onu ulaşılması en zor yerlere götürürse silinmekten koruyacağını düşünür. “O zaman, utancına götür beni” der sevgilisi. Çünkü öyle derinlere gizleriz ki utancımızı, bastırdığımız tüm diğer duygularımızla birlikte bilincimize ulaşmaması için önüne setler çekeriz.

YAS TUTARKEN UNUTMAK

İnsanın her türden kayıplarının ardından, bu kaybın iç dünyasında yarattığı çalkantılar ve gerçeklik arasında bir uyum sağlama süreci, yas olarak adlandırılmaktadır. Yasın sağlıklı bir şekilde yaşanması, insanın yoğun bir şekilde kapılabildiği inkar, çaresizlik, öfke ve keder duygularından çıkarak kayıplarını geleceği olmayan anılara dönüştürebilmesi, önünde uzanan hayatı nasıl geçireceğini de belirlediği için büyük önem taşımaktadır.

Çeşitli sebeplerle yasın gerektiği gibi yaşanamaması durumunda psikiyatride komplike yas olarak adlandırılan bir durum ortaya çıkar. Kişinin yaşam enerjisini tüketen ve olması gerektiği gibi hayatın içine girmesini engelleyen komplike yas hali genel olarak, kişinin duygusal durumu, kaybedilen ilişkiye has özellikler, kaybın ortaya çıkma şekli ve koşulları ve son olarak da kaybın ardından duygularımızı yaşama ve ifade etme durumunda kaldığımız ortamın özellikleri ile ilgilidir. Son iki koşul insanın içinde yaşadığı toplumla doğrudan ilişkiye sahiptir. Kederlenmek ve kaybımızla yüzleşebilmek için cevaplara ve zamana ihtiyaç duyarız.

Gündemin bu kadar hızlı değiştiği, daha yeni yaşanmış bir kaybın yasını tutamamışken üzerine bir yenisinin bir yenisinin daha eklendiği, üstüne üstlük değil cevapların soruların elimizden alındığı bir belleksizliğe sürüklendiğimiz bir ortamda, yaslarımız çözülememeye yazgılıdır. İnsanlar kayıplarının yasını tutup hayata yeniden dönebilmek yerine, kayıplarını unutmak durumunda bırakılmaktalar. Kimilerimiz için ise yaşadığımız çaresizlik ve utanç, yasını tutabilmek için çözmemiz gereken ne varsa en derinlere gömüyor. Oysa ki kayıplarımızla ve utançlarımızla yüzleşebilmeliyiz. Sarıp sarmalayıp tedirgin ruhlarına ilaç olmak varken sırtından kurşunlayıp kaldırımlara serdiğimiz güvercinlerin utancıyla, yıllardır aynı kahvede çaylarımızı yudumlamışken üstlerine taşlar yağdırılan komşularımıza “durun, gitmeyin” diyememenin utancıyla… Her şeye rağmen unutuşa direnenler var aramızda ama onların çabaları da sanki giderek sadece hatırlama pratikleri oluşturabilmekle sonuçlanıyor.

Ne türden olursa olsun, belli bir yaşantının akla uygunluğundan emin olabilmek için zihin, onu daha önceki deneyimlerin oluşturduğu bir bağlama dayandırmak zorundadır. Buradan yola çıkarak başlangıç niteliği taşıdığını düşündüğümüz olayların bile, geçmişte olup bitenlerin anımsandığı bir an içerdiği sonucuna varabiliriz.

BİREYİN BELLEĞİNDEN TOPLUMUN BELLEĞİNE

Toplum kuramcısı Maurice Halbwachs, tek tek bireylerin anıları ve toplumsal bellek arasında da buna benzer bir ilişki olduğunu öne sürmektedir. Halbwachs’a göre topluluklar bireylere, içine anıları bir yerlere yerleştirdikleri çerçeveler sunar ve anılar sanki bir haritaya işaretlenir gibi toplumsal belleğin kılavuzluğunda bireylerin belleğine yerleşir. Toplumsal bellek söz konusu olduğunda üzerinde en çok durulan kavramlardan biri, bu bilgilerin kuşaklar arasında nasıl aktarıldığı ve aktarılacağı sorusudur.

Elbette ki ilk akla gelen, alışkanlıklar, gelenekler, şarkılar, atasözleri, anıtlar, müzeler ve kitaplar yoluyla bilgilerin kuşaktan kuşağa iletilmesidir. Paul Connerton, özellikle anma törenleri ve bedensel pratiklerin toplumların anımsamasında önemli role sahip olduklarını vurgular. Burada bahsedilen, belki de yüz yıllar boyunca tekrarlanılarak aktarılan, araçsal eylemler olmaktan çok dile getirici özellikte ve gerçekleştirenlerin yaşamına değer ve anlam kazandırma gücüne sahip değişmez ritüellerdir. Dini törenlerin pek çoğu bu tür törenlere örnek olarak ele alınabilir.

Kayıplarımızın ardından onları hatırlamak ve hatırlatmak adına düzenlediğimiz törenler ise bir bilginin aktarılmasındaki sürekliliğin sağlanması açısından bu törenlere benzerlik taşısa da, biçim ve içerikleri farklılık göstermektedir. Psikolojik isteklerimizi ve çatışmalarımızı temsil etmeleri için hayatın pek çok aşamasında, pek çok anlam yükleyerek nesneleri kullanırız. Komplike yas yaşayan kişilerde de, kaybettikleri kişiler ve ilişkilerle bağlarını bir anlamda sürdürebilmek için çeşitli eşyaların kullanıldığı izlenmiştir. Psikanalist Vamık Volkan’ın “bağlantı nesneleri” olarak adlandırdığı bu eşyaları, kaybettiklerimizden kalan ve anı değeri taşıyan eşyalarımızla karıştırmamak gerek. Ölen annemizden kalan yüzüğü hiçbir sıkıntı hissetmeden taşıyabiliriz üzerimizde. Bağlantı nesneleri ise genellikle ne gözümüzün önünde durmasına ne de ortadan kaybolmasına dayanamadığımız, kaybımıza dair yaşadığımız öfke ve kederi üzerinde taşıyan nesnelerdir. İşte kaybettiklerimizin hatırası için düzenlediğimiz törenlerin, çözülmeyen, çözülemeyen yaslarımızla birer bağlantı nesnesine dönüşmesine izin vermememiz gerek. Eğer anma törenleri ölümün dondurulduğu anlar olarak kalırsa anlamsızlaşacak ve giderek sadece şekilsel kısmı aktarılan toplantılar haline gelecektir. Tıpkı İstiklal Marşı’nı “o-be”, “nimmilletimin” diye öğrenen çocuklar gibi. Hatta belki de hala öyle söyleyen yetişkinler… Amaç hayata aktarılamadıkça yıldönümleri, sadece acılı insanların bir araya gelip dertlerini tazeledikleri, birbirlerinin varlığından teselli bulup bir sonraki buluşmaya kadar yaralarının üzerini örttükleri buluşmalardan ibaret kalacaktır. Ne yitirdiklerimiz ne de geleceğimiz bunu hak etmiyor.

Katillerin kahraman gibi karşılandığı “Birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde” ülkesinin, sonsuzca yineleyen karşılıklı ayna yansımaları gibi devletin içinde devlet, yargının içinde yargı yanılsamaları ile gerçeklik algıları çarpıtılan, her yeni güne yeni kayıplarla başlayan, tutamadığı her yasın utancını beyninin ve yüreğinin derinliklerine gizlemek zorunda bırakılan biz vatandaşları, belleksizliğe ve eylemsizliğe tutsak ediliyoruz. Toplumsal belleğimizin aldığı her darbede, anılarımızı iliştirebileceğimiz çerçevelerimiz de dağılıyor. Böylesine bir dağılmışlığa bulanmış insanların yaslarını çözmeleri ve hayata katılmaları nasıl beklenebilir? Tüm bunların gerçekleşmesinde yöneten kesime elbette çok iş düşüyor ve ne yazıktır ki böyle bir ortamda bunu bilmek insanı daha da umutsuzluğa itiyor. Bize düşense belki de ilk önce bu umutsuzlukla baş etmek. Annesinin kaybının ardından yaşadığı ağır yas dönemini ve umutsuzluğun içinden çıkışını A Book About My Mother’ da anlatan Toby Talbot, hayata yeniden dönüşünü şöyle döker kelimelere: “…Dünyaya parça parça yeniden giriyorum. Yeni bir dönem. Yeni bir beden, yeni bir ses. Kuşlar uçarak, ağaçlar büyüyerek, köpekler kalktıklarında koltukta sıcak bir yer bırakarak beni avutuyorlar…” Bize ait olmayan utançların ağına düşmeden ama sessiz kalıp, görmezden gelip, unutmuş gibi yaşamanın çorak utancına da bürünmeden; çocuklarımıza sadece acılı öfkemizi değil, dostlarımızın bizim için ısıttıkları koltukları ve bir daha hiç uçamama pahasına da olsa sokaklarımızda bizimle dolaşmayı seçen güvercinlerin cesaretini de aktararak başlayabiliriz umut etmeye. Başlamalıyız…Şiddet görünür olduğu kadar belirsiz bir sis perdesinin ardına saklanarak adına hayat dediğimiz bu çatı dahilinde kötücül yüzünü ısrarla göstermektedir. İzansızlığın olağana teslimi, normalleştirilmesi çabası karşısında elimizdeki imkanları sonuna kadar kullanarak esas olanın, bize lazım gelenin sağduyu olduğunu idrak ettirmemiz gerekmektedir. İş bu noktada. Öyle bir zirveye ulaşmış durumdayız ki, ensesi kalın büyüklerimizin sundukları haber bültenlerinde, paylaştıkları veciz sözlerinde!, attıkları hemen her manşette, hıncı aleladesinden, en can yakıcısına kadar pek çok detayla özümseyebilmemiz sağlanmaktadır. Göze göz söylem, eylemlerinin yanında hiç değilse insan bir parça da olsa artık olması gerektiği kadarıyla, bir çıkar peşinde koşulmadan anlamanın, barışın dilinin tahsis edilebilmesinin yollarını arayaduran insanlara verilen değerlerin toptan olarak aidiyetlerinden, görüşlerinden dolayı peşinen yaftalanmış hallerde değil yapabildikleri, ulaşmak için mücadele ettikleri doğrulara daha fazla kulak kabartarak verilmesi gerekliliğini karşımıza çıkartmaktadır. Her dönemeçte birbirinden açıkçası pek farklı olmayan güruhların yıllardır yapmaya devam ettiklerinin karşısında nasıl bir yol takip edebiliriz. Bıkmadık mı hemen herkesi belirli bir kefede değerlendirmekten, acımasızca hedef haline dönüştürmekten, bütün bunları yaparken kendilerince öznel olarak adlettikleri aynı mutlak doğrulara habis bir tutkuyla beraber sımsıkı bağlı kalmalarındaki inatlara sahip çıkılmasından? Birbirlerine karşı demedikleri lafıgüzafı işttirmedikleri hakareti bıraktırmadan yine de bu toprakların bütünlüğünü amaç edindiklerini nasıl koca yalanlarıyla, oluşturdukları şiddet iklimiyle beraber inanmamız beklentisinde devam edebilirler? Nasıl bu kadar zamanda bir arpa boyu yol alamıyor olmamıza rağmen birşeyleri başarıyor olduğumuz yanılgısına devam edebiliriz? Biz, siz, öteki olarak ayrıştırılmaya, listelerde boy göstermeye, adları anılanların belirli bir bağlam etrafında yeni öteki olarak sınıflandırılmasındaki itina karşısında bizler neler yapabiliriz? Daha fazla konuşabilmeliyiz? Boşa kaybedecek vaktimizin çoktan tüketildiğini idrak ederek, hezeyanlarla, çelişkilerle yolumuzu düze çıkartamayacağımızı en önemlisi de birbirimize karşı asgari sorumluluklarımızı yerine getirmeyeceğimizin bilinir kılınmasına uğraş vermeliyiz. Sessizliğin kapsamı altında susarak, görmezden gelmeye devam ederek bütün bu yıpratıcı hallerin dışına çıkamayacağız. Keskinliğiyle sivriltilen uçların birgün hepimize zarar vereceğinin bilinirliği üzerinden şekillendirmeye çalıştığımız Deuss Ex Machina’nın geçtiğimiz Pazartesi akşamı canlı olarak yayınlanan bölümünde bütün bu kapsamsallıktan hareketle sözler sarf etmeye gayret ettik. Her daim aynı yerlere oynamaktansa farklı yönlerde olup bitene kulak kabartmak konusunda ısrarcıl olmaya, mümkün mertebe kakafoni içerisinde işitilmez kılınanlara dair söyleyeceklerimiz Makina’nın çehresini de geliştirmeye devam ediyor. Anlamlandırmak istediğimiz hayatın kendisinde ne kadar da acemi kalmaya devam ettiğimizdir. Geliştirmek yerine birşeyleri, kendimizi sağlama aldıktan sonrası için en ufak bir yardım çabasına zihin yormadığımızın idrak ettirilesi suretlerini müzikle pekiştirerek sunumlandırmaya gayret ettik. Müzik ilk günden bu yana Deuss Ex Machina’nın hakikatlere ulaşmak için bir araç olarak görmeye çalıştığı, sözün tamamlayıcılığını mümkün kılan bir olgu olarak yerini korumaya devam etmektedir. Devamlılığını da sağlayabileceğimiz müddetçe de bu istikametten sapma olmaksızın yeni eklentiler ve geliştirmelerle beraber söze söz katmaya devam edeceğimiz gerçeğidir. Kısa seyrüsefer içinde öğrenebildiğimiz yegane şey olan konuşabilirliğin ne kadar gerekli ve uygun an bulunduğunda nasıl bütün yekparelikleri bertaraf ettiğini gözlemleyebileceğimiz bir birikimi edinmek bu satırların sahibi olan bizlerin en büyük kazanımı olacaktır. Enstrümantal yetkinliğiyle beraber kendi özgün ses kolajının peşinde ilerleyen bir prodüktör olma çabasındaki Aaron Martin’i, Under The Spire etiketinden John McCaffrey aka Part Timer ile ortaklaşa gerçekleştirdiği Grass Rewound kaydının öncüllüğünde sizlere sunuyoruz. İlintilemek, detaylandırmak istediğimiz söz / müzik ikilisinde epeyce yol almamızı sağlayabilecek kadar çetrefilsiz yalın bir üreticinin sizlerle buluşması temennisiyle.Yaşadıklarımız tarumar edilmiş anın içerisinde aldığımız yaralar berelerle beraber, istikarlı bir biçimde kendine yeni yönler bulan bir muhtevityatı içerir. Öğrenmeye çaba sarf edildikçe doğruları, yapma gayretine düştükçe istediklerimizi nasıl duvarlara çarpa çarpa ilerliyorsak gün gelir devran döner daha olumlusuna ulaşmak bu zehirlerin körlemesine akıtıldığı dünyada mümkün olacaktır. Mühim olan ise biriktirilmiş inancı diri tutabilmek, mühim olan sese ses katabilmek, mühim olan hayattan aldıklarımızı sadece kendimize yontmadan daha makulun ne olduğu konusunda çabalayabilmek, mühim olan insansı kaygılarımızın hepimiz için geçerli olduğu idrakına ulaşabilmektir. Müzik bu bağlamda, dirayetimizin kırıldığı, acılarla yüz yüze kaldığımız, neredeyse tek başımıza bıraktırıldığımız kırılma anlarında bizi bu hayatta tutunmaya devam ettireni sağlayan bileşkedir. Sesin dahilinde sunulagelenlerin aslında düz bir arka fon oluşturmasının ve eğlendirici öğeler içermesinin yanında farkında olmadan ektiklerimizi biçtiğimiz, kulağımıza ulaşanların arasında tahayyül etmeye gayret ettiğimiz açmazlarımızı okumaya imkan sağlayan bir yetkinlik saklıdır. Dinlendikçe müzik, ait olunan yaşamlarımızın kıyısında nelere maruz kalmaya devam ettiğimizi de, nasıl birbirimize karşı anlayışsızlığımızı sürdürmeye olabildiği kadarıyla inat ettiğimizi yaşadığımız körlükleri hatırlatan bir öğedir. Kulak kabartmasını bilenler orada nakledilmek istenenlere dair en teferruatsız yanıtları bulabilir. Ne bir ambalajlamadır bu ne de pus içerisinde bizleri bekleyen sorun yumaklarının can sıkıcılığı ve çokluğunun nefes almayı imkansız bırakan konumlandırması. Hemen herşey için yol gösterici olarak da değerlendirebiliriz müziği. Işıksız kaldığımızda, en gereksinim duyduğumuz anlarda yanımızda kimseyi bulamadığımızda, türlü çeşit karaşınlıkta müzik varedilmiş dar alanların dışını keşfedebilmeyi mümkün kılar. 30 yaşındaki Aaron Martin’in müziğini de ilk elden bu verilerin ışığında yol gösterici birer kaynakça olarak sunmak pekala mümkündür. Çoğunlukla bölük pörçük parçalarda kalan anılarımızı tazelememize imkan sağlayacak kadar yetkin ses öğeleriyle şekillendirilmiş yönü ve girizgahının bu anlatım ile ifade verilemeyecek biçimde derinleşebildiği bir müziğin mihmandarıdır Martin. 11 yaşında gitar ile tanışmasından bu yana sürekli olarak kendini geliştirmenin yolunu farklı olan sesleri türetebilmek üzerinde ilerletmekte olan, müzikal seyyahlığını hayatın ta kendisinden başlayarak çeşitli kademelerde edindikleriyle yeniden yeniden kurabilen bir prodüktör karakteri karşımıza çıkartmaktadır. Ailesinin Amerika’nın içlerinde sürekli seyyahlığının, Aaron Martin’in müziğinin yaşadığı yerlerden sesler barındıran bir kurgulama biçemini karşımıza çıkarttığını da ilave etmeliyiz. Bir ucu folk sınırlarını irdelerken, prodüksiyonların diğer kısmında drone hüzmelerini duyumsayabilmek mümkündür. Bir yandan sessiz sakince ilerleyen bir kurgulama hasıl olurken öte yanda kullanmakta giderek mahirleştiği çello’nun tek başına nasıl da kudretli bir müzik aleti olduğu konusunda önermelerini yüksek perdelerden seslerle beraber ilintileme gayretine kulak kabartılır. Foxy Digitalis adlı alternatif ses kaynakçasında Brad Rose’a verdiği röportajda değindiği üzere başta kendisi için ürettiği seslerin bir süre sonra başkalarının da ilgisini çekebilmesinden hareketle devamlılığını getirmiş, hayata dair notlar imlemeye, geride bırakmaya çaba eyleyen bir portre karşımıza çıkar. Avusturalya’lı alternatif sesler odağı Preservation etiketinden 2006 yılında yayınlanan debut çalışması Almond ile seyrüseferinin ilk örneklerine kulak kabartma imkanını yakalarız.Çello’nun yanısıra banjo’dan, piyano ve glockenspiel’e kadar pek çok enstrümanın bizahati Aaron Martin tarafından çalındığı, herhangi bir bilgisayar desteği olmadan kotarılan bir kayıt olur Almond. Ses yüzeylerinin minimalist yaklaşımlara yakındurduğunu ilk olarak söylemeliyiz. Basitliğin sınırları daraltmadığı aksine pek de farkına varılmayan sesleri dinleyene buluşturabileceğine dair yetkin kurgu ve biçimler ihtiva eden bir yapı kulağımıza ulaşır. Albümün hemen başında yer alan Karl Rove bir ağıt havasında sükünetli, sakince bir girişi gerçekleştirir. Saha kayıtlarından edinilmiş gündelik seslerle akordeyon’un sekteye uğratılmadan atonal yapılandırmasına evsahipliği yapan Canopy hem yaşanılan anı, hem de geçmişte bırakılmış olanı tekrardan zihnin süzgeçinden geçirmeye imkan sağlayan bütünlüğü ile beraber albümdeki deneysel izleğin öncülü olur. Chihei Hatakeyama, aAirial, Montag vd gibi elektronik ses sentezlerinde elektro akustik kurgulamalarla haşır neşir olan üreticilerle benzer paydada yol alan Kentucky, ismin çağrıştırdıklarından farklı bir ses kurgusu ortaya çıkartır. Bare Hands gibi kısa süresine karşın melankolik yansılar sunan örnekler kaydın devamlılığını sağlayan bir zaman metaforu etrafında biçimlendirilmiş geçmişi duyumsatan örneklemeye çatılık yapar. Çello’nun parçanın yapısını oluşturduğu kompoziyonun etrafına iliştirilen çocuk oyuncaklarından alınma ses kesitlerinin duyulduğu, bir çemberin içerisinde sürekli olarak aynı yere geri döndüğümüz intibasını uyandıran gerçekliğin karşısında düşlerin önemini açıklayıcı bir biçimde işleyen The Ducks Are Just Sleeping ve hemen hemen aynı odağın banjo ile tertip edilmiş halinde daha düşük bir tempo ile kurgulandığı The Bike Police gibi nevi şahsına münhasır vurgulamaların dinlenebileceği bir ilk kayıt gerçekleştirir Aaron Martin. Le Bateau-Mouche albümün finalinde tüm bu mizansenleri birbirlerine bağlayan drone hüzmelerinin ses kabarcıklarıyla sağlandığı, çello’nun klasik müzik dışında da çokça işlevsellikler sunabilen bir enstrüman olduğunu kanıtlayan parçayla finale ulaşırız. Bu girizgah kaydını takip eden ve bir başka takipçisi olmaktan kıvanç duyduğumuz zor beğenilere hitap eden müziklere imzasını yaptığı kayıtlarla kulakların pasını silen Rutger Zuydervelt ya da Machinefabriek ile ortaklaşa yayınlamış olduğu Cello Recycling cd-r’ı sanatçının müziğinin yapısı hakkında da tertemiz bir bakışım ortaya çıkartacaktır. Zuydervelt’in bir sanat etkinliği için yeniden dönüştürülebilir başlığı altında Aaron Martin’den edindiği çello kayıtlarını yeniden kendi drone eşiğinde düzenlediği parça ile çalışma açılır. 12 dakikaya yaklaşan süresi dahilinde bu içinde çıkamadığımız iklimin sertliği gibi yekpare ama nefes açıcı aralıklar barındıran bir bütünsellik dinleyiciye sunulur. Büyük paydanın Machinefabriek mahlasıyla müzik yapan Zuydervelt’in karakteristik drone kakafonisinin çarpıcılığı da söz konusudur. Aaron Martin’in 3, 5 ve 6 numaralarıyla adlandırılmış çello kesitleri o uzun versiyonda duyamadığımız halleri, yaşamın kendisinde gördüğümüz çat diye yüzümüze kapatılan kapıları, birbirilerini anlamak dışında pek de birşey yapmalarına gerek olmayan insanların nasıl daha fazla kendilerine sorunlar edindikleri, güncelliğin hızında çok fazla şeyi gözden çıkarttığımızı hatırlatan birer kartpostal oluşturulur. Şimdili zamanın insanına gönderilmiş hiç değilse bu seferlik bir mola hakkını kullanın, külahınızı önünüze alın biraz düşünün der gibi inceden bir ironi beslemesiyle beraber. Her kısa yapı aynı zamanda Aaron Martin’in önceki kaydında sathın içeriğinde eritilip farklılaştırılmış olanı sade bir biçimde sunumlandırıldığında da etkisini yitirmediğini kanıtlayan birer önermedir.2008’de Preservation etiketiyle yayınlanan River Water albümü bu istikametin takipçisi olan, seslerin dünyasında farklı rotalar keşfetmek isteyenlerin imdadına yetişen bir diğer yetkin önerme olarak dinleyicilere sunulur. Hemen hemen tüm enstrümanlar ve onlarla beraber yaklaşık 33 adet alet-edevat ile kurgulanmış olan çalışma herşeyden önce deneysel müziğin ruhu nasıl okunabilmeli sorusunu net biçimde yanıta kavuşturan bir çalışmadır. Aaron Martin’in ses yüzeyleri kasvetin gündelik dilde yer edinmiş hallerine karşı verilebilecek en hakikatli yanıtları ihtiva eden önerileri sunumlandırır. Bileşen oldukça sade tutulmasına, muhteviyata eklenen seslerle minimal bir ses kompozisyonu yakalanmaya özellikle dikkat edilmesine karşın bir bütün olarak soru sorduran bir kurgulama kulağımızdadır. Her ton ve detayla beraber cümleler birer ikişer zihinde belirginleşmeye, anın getirdiklerinde nasıl kendimizi konumlandırmamız gerektiğine dair kısa hikayeleri keşfedebileceğiniz yapılar River Water albümünü kısa yoldan bir başucu kaydı haline dönüştürür. Neredeyse sessizlik sınırlarında başlayan Alison katedilen mesafe boyunca (dinlenilen süre) inişleri çıkışlarıyla bir ses enstalasyonundan yorum kazandırılarak hüzünlü bir melodrama dönüşümü simgeleşetiren bir giriş gerçekleştirilir. Jozef Van Wissem’in dikkatle dinlendiğinde vurgun yedirtebilen etkileyici kolajlarının, parçalarının paralelinde ilerleyen Sisters ağıdımsı havanın duyumsanabileceği bir örneği teşkil eder. Daha önce adını andığımız kayıtlardan farklı olarak deneysel avantgarde cazın deneyimlendiği gürültü kavislerinde glockenspiel ile sahnenin bambaşka bir yörüngeye itinayla çevrildiği Moon Jellies, albümün doruk noktalarından birisi olan endüstriyel ses sinyalleri ile çello’nun buluşturuldukları bembeyaz bir atmosferin müziği Tire Swing gibi yetkin önermeler kaydı kişiselleştirilebilir olmasının yansıra bir deneysel kurgular arası geçişkenlik sağlayan denemeler toplamından mürekkep olduğu sonucuna götürür bizleri. Vokal kesitleriyle beraber durağan tonun ötesine geçmeyi mümkün kılan kilise orgunun kompozisyon içinde yerini aldığı Trees Are Smoke parçasıyla bu tahliller dizgisi, ses damıtımı nihayetlenir. Aaron Martin’i ilk olarak hangi kayıttan takip edilmeli sorusuna yanıtı yeterince iyi bir biçimde veren, River Water geleneksel elektro-akustik’le çağdaşı deneysel müzik formunun birleştirilebilirliğinden hayata bakar. Bakşımımızı derleyip toparlayabilmemize vesile olur. Avusturalya’lı sanatçı John McCaffrey aka Part Timer’le (remiks düzenlemelerini hazırlar) mobeer etiketi için Seed Collection adında ambient tonları ile damıtılmış folk müziği icrasını gerçekleştiren Aaron Martin’in ortaya koyduğu ses yelpazesinin genişçe bir açıdan çözümlemesini barındıran, yine sınırlı sayıda basılmış örnekler arasında temininin elzem olduğunu düşündüğümüz bir kurgu toplamı ortaya çıkartılır. Özellikle Nureyev parçasına ve bunun Part Timer düzenlemesine kulak vermenizi öneririz. 200 adetlik toplam baskı adetleriyle Under The Spire etiketinden yayınlanmış Grass Wounds ve hemen akabinde Part Timer’in yeniden düzenlemeleriyle oluşturulan Grass Rewound kayıtlaryla ilgili notlarımıza geçelim. Kompozisyonların daha sadeleştirilmiş ve neredeyse kristal berraklığa kavuşturulduğu hiçbir sesin diğerinden baskın çıkmadığı dönemeçlerle tanımlandırılabilecek, katman katman ilerleyen bir enstalasyonu Grass Wounds’un biçimsel yapısını belirginleştiren bir tümce olacaktır. Bu mücadele, bu koşturmaca ve bu hayhuy içinde unutmaya başladığımız, kendimizi kandırmaya devam ettiğimiz şeylerin nasıl yanı başımızda kalmaya devam ettiğini, sadece görmek istemediğimiz, yeterince konsantre olamadığımız için farkına varamadığımız zincirleme hataların açmaya başladığı yaraların büyüklüğünü zihne işleyen bir kurgumasal kulaklara ulaşır. Nasıl olmasın ki? Dönemeçler ve parçalar birbirleri içerisinde o kadar milimetrik resimler karşımıza çıkartmakta ki anın tüm kaçırdığımız öğelerini fark edebilmek mümkün olacaktır. Çello’nun damardan drone blues ağıdına dönüştüğü Terrace, neo klasik müzik içerisinde değerlendirilebilir Climbing Into Water, üzerimize serpilmiş ölü toprağının yadsınamaz acı ve sair unsurları fark edemiyor oluşumuza dair başlı başına ağır roman olan Gravel Scar ve post rock’ın çello gibi karakteristik bir enstrüman ile değişik bir yorumla kulağa sunulduğu örneklem Breath Of Embers ile Aaron Martin’in dünyasından başka eşiklerin kapılarına ulaşırız. Part Timer’in yapmış olduğu düzenlemeler de bu istikamet üzerindeki kapıların ardılında nelerin bizleri beklediğine dair yetkin ses buluşturmalarına evshipliği yapar. Mikro tonlu ambient titreşimleriyle başlayıp drone blues havasının giderek bir free-folk haline dönüşümünü simgeleştiren Terrace (Grand View) ile kısaçalar açılır. Sisli havanın parçanın en az orjinali kadar tesirini sürdürdüğü Climbing Into Water (Drowned), dört dakika içerisinde bir yaşamı en başından sonuna kadar nasıl anlatabiliriz sorusunun yanıtı olarak epeyce uzun bir süre dinlenildikten sonra benliğinizde resmen yer edinen Gravel Scar (Dried Blood) gibi nükteli, sert tonlu ambient vurgular kaydı tekrarlara düşülmeden iyi bir müzik akışı sağlanabileceğini kanıtlayan bir yapı oluşturur. Breath Of Embers (Asthmatic), Deuss Ex Machina programında yer verdiğimiz, 22 dakikalık kurgunun en üst noktası olduğunu rahatlıkla iletebileceğimiz ruhun derininde birikmiş tüm yaraların görünür kılındığı, çok az yapım için kullanabileceğimiz zamanının ilerisinde bir türetim Breath Of Embers (Asthmatic) ile kaydın sonuna ulaşılır. Öte yandan tek tek yapıların içeriği üzerinde uzunca emek vermiş olan Part Timer’ın da Breath Of Embers (Asthmatic)’ı yarattığı yeni elbise bir zamanların trip-hop müziklerinde aşina olduğumuz sorgulanabilirliği yeter ki cesaretiniz biraz olsunun altını kalınca çizen bir önerme olduğunu da ekleyerek son parça olan Grass Wounds (Epilogue)’a ulaşırız. Akustik enstrümanların oluşturduğu drone ses bütünlüğü tadımlık değil, uzunca bir süre dinlenmesi gerekli olan bu emsal kaydın yeniden play tuşuyla buluşmasına yardımcı olan bir sondur. Her dinlenildiğinde başkaca anlamlar yüklenebilecek, her seferinde sorulan sorulara dair net yanıtlar bulabilmenize yardımcı olan bileşenler sunan Aaron Martin’in bulabileceğiniz bütün diğer çalışmalarıyla beraber itinayla dinlemenizi, yüreğinizin gerçek sesini duyumsamanızı salık veririz.

...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Unutuşun Dikenli Yatağı – Serap ERDOĞAN – Kronik Muhalif
Barış Akdi İmzası – Karin KARAKAŞLI – Radikal 2
Vicdanlı ve Adil Bir Ülke İçin – Mithat SANCAR – Taraf
Uğursuz Gün, Uğursuz İşler – Nuray MERT – Radikal
Mumcu Dink’in Mezarı Başında... Dink’in Ölüsü 3 Yaşında – Umur TALU – Habertürk
Tekel İşçileri ve Hrant – Ece TEMELKURAN – Milliyet
Grev Güncesi – Ankara Tekel Direnişi
Grev Güncesi - Sabah / ATV Emekçileri

Değerlendirilesi Güncel Makale ve Yazılar
Biz Ermeni Öldürürüz! – Gülcan Ç. – Serbest Yazarlar
19 Ocak’ta Ne Gördüm? – Cüneyt UZUNLAR – Açık Koyu
İz Bırakanlar – Dink ve Mumcu : İki Ortak Yazgı – Sinan KAZAK – Kronik Muhalif
Köpekler Çölleri Aşar Da Gelir – Alp – Stalker
Ajans #1 – íí – 13Melek
Bir İktidar Tekniği Olarak Linç – Mutlu ARSLAN – Birgün Pazar
... – Proscenium Arch
Bir İhtimal Daha Var. O Da Balyoz Mu Dersin? – Seviyesiz İnsan – Seviyesiz Siyaset
Müzik = İlaç – Tolga – Çöpkuşağı
Keiji Haino & Yoshida Tatsuya – Uhrfasudhasdd Albüm Tanıtımı – Urufixx – Undomondo


Aaron Martin At Myspace
Aaron Martin At Last.FM
Aaron Martin At Virb
Aaron Martin At Preservation Records
Aaron Martin Interview – Brad ROSE – Foxy Digitalis
Aaron Martin Special At Fluid Radio On Mixcloud
Aaron Martin Live At Dwars 22 May 2009 On Dwars Blog
Aaron Martin / Part Timer – Grass Rewound At Boomkat
Part Timer At Myspace
Under The Spire Recordings Official
Lena Chamamyan Official
Lena Chamamyan At Myspace
Lena Chamamyan At Incognito
Isabel Bayrakdarian Official
Isabel Bayrakdarian At Nonesuch
Soprano Keeps Songs Of Armenian Heritage In Her Heart – John KAPPES – Cleveland.com
AKN Ensemble Armenian Official
Kronos Quartet Official
Kronos Quartet At Myspace
Kronos Quartet At Nonesuch
Birol Topaloğlu Resmi Sitesi
Lazca’dan Başka Bir Dil Yok Gibiydi – Arzu Haksun GÜVENİLİR – Radikal

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – makina10.45[nospam]gmail[dot]com – Makina
Her Pazartesi Gecesi 22:00 -23:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
Blind Justice – Mathiole
Mathiole’s Flickr Page

Görsel 2 ve 3 Radikal Gazetesi
Aaron Martin Photos Courtesy From Below Listed Web Site:
Aaron Martin’s Myspace Page

>>>>>Poemé
Güvercin Kasapları – Tahsin SARAÇ

Yel ulur kar tozdurur bir kış
Yazı yabanda şu sıra içimiz.
Oysa sevmelerin ustasıyız biz
Bir de alçaklıklarla kavganın.
Alıcıkuş kesiliriz ve de ense kökünde
Göğsümüzdeki o sıcak güvercini
Kara dirgen elleriyle
Boğmaya kalkışanların.

Neden, güvencin kasapları, barışımıza kan bularsınız
Öyle kötüsünüz ki
İki gözden dört ölüm bakarsınız.

Tabanca gibidir tabanca
Sevgilenmemiz de vuruşmamız da
Ya yürek dalında patlar
Ya da bir alın çatında.
Ne ki çok kez dalaşmaktansa
Acıdan yükünü tam almış
Güçlü bir katır gibi
Vururuz yalnızlık yokuşumuza.

Neden yolunuz bu denli ıramış güzellikten
Öyle bataklıksınız ki
Bir çiçek düşü bile geçmemiş içinizden.