Sunday, November 13, 2011

Deuss Ex Machina # 374 - meaningless leaning mess

Kay(ıp)bedenler K/lan+-Dereasonable (VV)arp Presents
Deuss_Ex_Machina_374_--_meaningless leaning mess

07 Ekim 2011 Pazartesi gecesi ''canlı'' yayınlanmış programın parça dizinidir.

>>>>>Musique
>1<-Ekoplekz-Neutronik II (Punch Drunk)
>2<-Ekoplekz-Terror/Danger (Punch Drunk)
>3<-Yves De Mey-Sparkit (Sandwell District)
>4<-Yves De Mey-Resonating Red (Sandwell District)
>5<-G.H.-Earth (Modern Love)
>6<-G.H.-Albedo (Modern Love)
>7<-Vatican Shadow-The Wall Of The City Fell Down Flat (Hospital Productions)
>8<-Vatican Shadow-When They All Shouted With The Trumpets (Hospital Productions)
>9<-Pariah-Left Unsaid (R & S Records)
>10<-Pariah-Orpheus (Oneohtrix Point Never Subliminal Cops Edit) (R & S Records)
>11<-Oneohtrix Point Never-Remember (Software Records)
>12<-Oneohtrix Point Never-Child Soldier (Software Records)

meaningless leaning mess
(374)

Bir hafta daha ardımızda. Sorumsuzlukların mabadında yankılanmaya doyulmayan nice tezahürün, yığıntılanmasında katmanların daha da çoğaldığı, çoğaltıldığı bir hafta daha ardımızda. El insaf dilerken bir yanın fenalıklar inşa etmek için habire koşturadurduğu bir hafta daha ardımızda. Adıyla sanıyla suskunlaşmanın getirdiklerini "komple" bir kere daha ikrar etmemize yol açan derdestliklerin vuku bulduğu bir hafta daha ardımızda. Kaybetmeye doyulamayan medeniyet savaşımında neresinden tutarsanız orasının elinizde kaldığı bir hafta daha ardımızda. Kocaman cümlelerin, büyük tespitlerin, önemli vurgulamaların hep aynı dille, hep aynı tornadan aynı sığ bakışımla sabitlenmeye gayret edildiği öne sürüldüğü bir hafta daha ardımızda. Nereye doğru gittiğimiz artık az çok belirgin olsa da bir şekilde o yönlendirildiğimiz karanlıkların ötesinin varlığına inanmak istediğimiz şeylerle de yüzleştiğimiz bir hafta daha ardılımızda.

Kimin neyi söylev haline getirerek kimin neyi sakız haline dönüştürüp karşısındaki hinlikle alt etmeye gayretkeş olduğunu anlamak için yeterince örneğin canlandırıldığı, hayatlarımızı kapsadığı bir hafta daha ardılımızda. Öyle veyahutta böyle düzen diye belletilen çatır çatır çatlarken, altlı üstlü pörtleyip dururken hala ne var canım sapasağlam işte diyeduranların sıfatlarındaki ikircikliliği, gözlerimizin içine baka baka yalan söylemeye devam ettiklerini fark ettiğimiz bir hafta daha ardımızda. Bayram telaşesi ve yorgunluğundan çok insanlık sınavında nasıl da çaktığımızın devletlunun eliyle simgeleştirildiği bir hafta daha ardımızda. Geride bırakmak kolay geliyor görünse de unutuşlara terki diyar eylenecek ne çok hüznün bir arada olduğunu idrak edebileceğimiz, bir değil iki değil onlarca örneği daha iliştirebileceğimiz herşeyin aynı tas aynı hamam ile tasvir edildiği bir gündelikliğin ortasında neye dertlenesin, neye daha fazla üzülesin, hiç kestirmelere gereksinim olmaksızın her anına ayrı yandığımız kocaman bir hafta daha ardımızda.

El ve kol kırılırken düşünce engellenirken, zihniyet sivriltilirken, sus konuşma sıra sana da gelecek ikazlarının biri bitmeden bir diğerinin başladığı bir hafta daha ardımızda. Varlığı defaatle kanıtlanmış olan sorunların kökenlerine inip, çözüm için adımlama gayreti yerine sorun yoktur, varsa bile biz görmüyoruz diye buyuranların her demeçlerinde ötekileştirdikleri her fırsatta iş zannettiğiniz gibi değil diye yola koyulanlara hedef gözeterek oluşturdukları şirretliklerini sergiledikleri bir hafta daha ardımızda. Şirretin kendisinden çektiğimiz yetmezmiş gibi devletlu eliyle kotarılanları bu zincirleme kaotizm güncesine dahil edilmesi düşündürücü değil midir? Hangi noktaya kadar, hangi dibe kadar gerileyeceğiz,  görmekten özenle imtina edeceğiz. Hangi özenle seçilmiş cümlelerimizle, olmasının ve olumlandırılmasının gerekliliğine işaret ettiğimiz şeylerin bu kadar kolaylıkla alt edilebilirliğine kayıtsız kalabileceğiz.

Önce sesi yasakladılar, ardından sözü yasakladılar şimdi zihinden geçirmeyi bile yasaklama fırsatını kollayanların dünyasında nereye kadar sineye çekilebilecek bütün bu hezimet silsilesi. Her defasında ses çıkartanlar için ideolojik militanlar jargon eskisi solcular, işi kitabına uydurmaya gayret edip ısrarlı bir biçimde muktedir tornasından fırça yiyecek olan muhalifler vb. olarak tanımlandırılma gayretkeşliğinin abesliği, geçersizliği hala mı anlaşılmamaktadır. Başımıza gelenlerin, başımıza getirilenlerin defaatle böyle bir vurdumduymazlık düzeneği içerisinde tekralanıp durulan bir trajedi olduğu intibasına uyanmak bu kadar mı zordur? Hala mı anlaşılmaz gelmektedir. Canhıraş bir uğraşa gereksinim olmadan nelerin bu kadar kabaca hatlarda düzenlendiği, tertiplenen her düzenekte yeniden lince teslim edildiği, mutlak öteki olark nakşedildiği şimdinin dünyasında sorumlulukların sırası, sorumlu olanların hesap verme günleri belirsizliğini korumaya devam mı edecektir.

Nicedir, eğrelti halde duran olguların temellerini sarsmak adına girişilen tevatürlerin topyekün olarak yıkımı hedef olarak belirlediği açıkken daha nasıl bilmiyorum, duymuyorum v görmüyorum üçlüsü devrede kalacaktır. Devreye sokulan bu nizamsız hizalamaların, izansız yaftalamaların içinde tıkılı kaldığımız cehennem sahanlığını cennete çevirmeyeceği bu raddeden sonra gün gibi aleni bir biçimde oradayken üstelik. Üstün olanın, erki elinde tutanın, yönetişimden ziyade hizalamak ve veryansın edenleri suskunlaştırmak gayretkeşliğinde istediklerinin ne kadar insanlık dışı olduğunun farkında mısınız ,farkındalılığına varmış mısınız? Kopmaya devam eden kıyam bu güvenlikli zannetiğimiz sınırlarımızı yoklamaya, her birimiz için ayrı bir sınavı beraberinde getirmektedir. Böylesine büyük bir tufanın kapsamından kaçıp kurtulabilmek bir yana neler oluyor da böylesi bir tahakküme yol çıkartılıyor diye düşünmek elzem olandır.

Fırsat bu fırsat denilerek azaldıkça yok olmasını bekleyedurduğumuz şeylerin nasıl kolaylaştırılıp yeniden gündeme dahil ediliğini gördükten sonra bu iki kere daha fazla önemlidir. Kendi düşeyazdıklarımız, pek çoğu yarıda kalmış devrik tümcelerimizden bile daha önemli. Kalıba mengelenmiş, tektipteştirildikçe sığlığın sınırlarına götürüldükçe zurnanın zırt dediği yeri anlamlandırabilmek bile yorucu bir mücadele olarak savlanırken üstelik. Her durumda varlığını "takdis edebilmek" adına karşısına aldığını kimliğinden, benliğinden hayata karşı sorumluluklarından önce muktedirliğin terazisinde kazanç-kayıp endeksine göre tartıp durulan bir iklimde "insanlığa" sıra ne zaman gelecektir? İnsanlığın gereklerini yerine getirebilmenin hala mı şartı şurtu mevcuttur. Bu kadar acizliğin karşısında büyüklüğün bir önemi kalır mı, el aman diyene karşı bile hiddetini sunmaktan gocunmayanların karşısında vicdana sıra ne zaman gelecek.

Vicdanın provokasyonlar ile buluşturulmadığı, bulaştırılmadığı anlayışlı olma hali bizlere denk gelecektir. Necedir (deja-vû). Akıl ve yürek başka şeyleri görünür kıldırmaya çabalansa da fişteklendikçe kıvılcımdan daha fazlasını oluşturan milliyetçilik akımı giderek faşizmin adı konulmamış örneklemleri ile yüzleşmemizi kolaylaştırmaktadır. İmam ne diyorsa, neye olur veriyorsa, neyi kutsuyorsa cemaat de bu minvalde, bu hizada aynı şeyleri tasdik eden konumuna eyvallah çekmekte işte ahir zamanımızda. Sıfatları bir kenara koyduğumuzda bile bu irin doluluğunun hala yüceltilebiliyor olması, her pundu bulundu mu sicim haline dönüştürülmesi ezelden beri boynumuzda takılı bırakılanı, alnımıza çalınan karaların müsebbiplerinin ne istediklerini anlamlandırabilmeyi mümkün kılmaktadır. Düştüğümüzde şifa yerine tenkitlerin, tecritlerin, alıkoyuşların türlüsünün hepimizi bekleyen olduğunun altı çizilmektedir.

Eğrelti duranın eğri büğrü konumlandırılanın, yalan yanlış okumaların, suçlayıcı atfetmelerin ve ithamların normalleştirilmesi adına gerçekleştirilen her bir hamlenin bir şekilde anlık kırılmaları daha derinleştirdiği ayrışım anları vuku bulmakta, iş bu satıhda. Donatılmaya çalışılan güncellik giderek daha sığ, nefessiz, düşüncesiz kıldırılmakta hala yaşanabilir olarak savlananı, adlandırılanı, düşlenenin üzerini korkunç atıflarla süsleyip püsleyerek modern tahakküm sınavlarında en zorlu etaplar birdenbire sade vatandaşın müfredatına eklemlenmekte. Muktedirliğin her çabalayışı, tüm yollar tüketilmiş gibi sadece tek ve mutlak doğruların önerildiği, paylaşıldığı yanılsamasında alelacele karar anlarını ihtiva etmekte. Yasaklı olanlara, yasak olarak tanımlandırılmışlara bir lokomotif katarı gibi eklentilenen nicesiyle düşüncenin önüne set, dimağın yamaçlarına ket, akil olanın arayışına mani olunmakta, tekmili birden şimdinin güncelliğinde.

Bahsini açmaya fırsat bile verilmeden nice konuda ortalığı kapsayan vavelyaların tam o cehennemlik tasvirleri iş bu çıkarsamayı haklı çıkartmaktadır. Sade ve sadece "görmeyi" amaç edinenlerin kısacık bir güncel basın taramasından sonra karşılaşacakları da ilavesi, sağlaması olacaktır. ("Basın" bu girizgahta bütün hegemonya çabalanımına karşı sözünü savunmaktan, gerçeği arz etmekten kaçınmayanlar için kullanılan bir tanım) Bütün bu meram sınırı boyunca denkleştirmeye gayret ettiklerimizin de pekala. Didaktik söylencelerin, otokratizmin zirvesinde takılı kalan tahakkümlerin, birbirlerinin tavuğuna kış dememek için didinenlerin, eğri konuştuğundan hala bir haber iyice yamuk yumuk ifadelerle, üstten bakışımın en pes perdesinden böbürlenmelerin zar zor tesis edilmiş idrak ve vicdan bileşkesine eylenenlerin tümüdür görünecekler.

Şifanın değil zulmün, merhametin değil hıncın alabildiğince çoğaltımı son kertede oldukça düşündürücüdür. Kolaycıl bir yaklaşım olarak adledilen her çıkış giderek daha ağır fecaatleri, daha büyük yıkımları beraberinde getirirken ayılabilecek midir gidişatın kadar fena olduğu gerçekliğine? Uyanarak, yardan aşağı tepetaklak gidilmeden önce anlamlandırılabilecek midir bütün bu heyhula içerisinde gözlerden ırak tutulanların öncelikliğinin nasıl da es geçildiğine? Nasıl kolay olan dururken zor olanın yılmaksızın tekrar edildiğine. Biteviye eleştirilen üzerini bile çizme gayretinde hep bir katakullinin varlığının korunması çabasına vb. Mutlak ötekisine karşı dün yapılanlar reva görülenler neyse bugün o aynı tornadan kesilip, biçimlendirilen tahakkümlerin yeniden denenmesi düşündürücü değil midir? Yoksa yine mi potansiyelimiz ölçülmekte afetle tutturulamayanlar için bu defa politik demeçler, eylemlerle bu sınav yinelenmekte bizler denekliğimizi korumaktayızdır nicedir?

Eğriliğin, eğreltiliğin ilk önce neresini düzeltesin. Hayat bu kadar ucuz, can bu kadar kolay istatistik olarak adledildikten sorun yumağı bildiğimiz kördüğüm haline evrilirken ne sorun mu var göremiyorum diye buyurmaktan gocunmayanlara mı yanasın, toplumun önemli bir kesimini etkileyen, dolaylı olsa da o çemberin dışını bile suskunlaştırmaya mecbur kılan operasyonları, zorlayış ve eziyet güncesini, soruşturmaları topyekün savaşım olarak algılatanlara mı dertlenesin. Bütün bu hengamede vicdanları geçer akçeden önemli bir paya, nemalanma potansiyeline teslim bayrağını çekerek bütün resmi tozpembelikle savunur hale dönüşen anaakım medyanın duyarsızlığına mı kederlenesin, içlenesin. Zarf ise çoktan mazrufu alt etmişken yarlanmışlık hali mübalağasız yıkımı işaret etmekte, biçimlendirmekte.

Zor anlarda yardımlarına ihtiyaç duyulan zamane erkinin, sahneyi kameralar varken kapsayıp, kameralar kayıt dışındayken bildiklerini okudukları, okumaya devam ettikleri bu cinnet kubbesi dört bir yanımızı da kapsayan menfurluklar silsilesi otuziki kısım tekmili birden bu cenahta sahnelenmektedir. Niceliği sorgulamaya müsade edilmeksizin apar topar nitelik tasvirlerine girişilmekte. Her kim ki taşın altına elini koymayı zihninden geçirmekte, anında başına olmadık şeylerin nüksettirilebilmesi için didiş didiş uğraşılmakta. Boyumuzun ölçüsünü her defasında daha sert tecrübelerle denenerek en olmadık sınamalara tabii tutularak, belletilmiş bir ahvalin üzerine daha ne kadar sorgusuz, sualsiz, eti sizin kemiği biz muktedirlerin çıkarsamasına denk düşecek icrai eylemler kervana düzülecektir. Ne olduğunu anlamazdan gelerek oluşturulan tahakküm silsilesinin zerre iyileştirme, zerre ilerleme vesair anlamlandırmalarla yolumuzu kesişitirmezken nereye kadar bu inat, bu dayatım, bu zincirinden boşalırcasına çoğalan hiddet kültürü, balans ayarlaması.

Ulaşabildiğimiz görüntü, muktedirlik algısında hemen her şeyin çözümünün aslen çözümsüzlük ilkesi üzerinde biçimlendirilmeye devamlılık ve çabalanımı olduğudur. Dünü, bugünü böylesine kolayca sığlaştırmak yarının ne kadar faydamıza olabileceğinin! ön denemeleri gerçekleştirilmekte herhangi başkaca bir okumaya müsade edilmeksizin mutlak körlüğün, itaatkarlığın eyvallahçılığın zemin etütleri pek çok farklı olayda yeniden tanımlandırılmaktadır. İddianamesiz tutukluluk, hukuktan bir haber adalet, eşitliğin kıyısında bile dolaşmayan e(k)mek paylaşımı, zaruri olanı bile tahsis edemeyen şefaat v kapsayıcılık, yardım elini bile potansiyel görmek adına ret şıkkının el altında tutulması, her farklı çabalanımı ideolojik yaklaşım olarak değerlendirme önyargısı, özgürlükten habersiz basının tesisi.... uzayıp giden kocaman bir kara döngü.

Uzayıp gittikçe, cehennem tasvirinin yeryüzündeki en aslına yakın örneklemi daha rahat tanımlandırılabilmektedir. Biteviye suskunluktan kurtulamadıkça, her sunulan yalan yanlış değerlendirmeye biat edildiği her an, içinde soluğumuzun kesileceği, geleceğin belirginsizleşeceği, fikriyatın öldürüleceği, hatanın onarımının unutulacağı, unutulmaya devam edileceği sahanlıkta zihni ne zaman sokacağız. Akil olana kulak kabartıp işitilir kılacağız. Hazır kıta bu cehennemin ortasında bir çıkış bulabilecek miyiz....
Sorgulanması elzem olan budur, bu kadar nettir...           

 
>>>>>Bildirgeç
Travmatik Toplum ve Giderek Netleşen Linç Olgusu - Zahit ATAM*

Türkiye en karakteristik betimleme ile mutsuz bir toplumdur. İnsanlarımızın en genel özelliği hayatlarından memnun olmayışları ve dahası hiçbir çıkış yolu görmemesidir. Son 30 yıllık tarihimize hep kayıplar damgasını vurdu, aslında bir bütün olarak toplumsal hayatımız yas törenleriyle şekillense de, kayıplara eşlik eden yas ritüelleri hayatımızın en görünür yerinde olsa da, kayıplarımızın yasını tutamıyoruz. Açıkça söylüyorlar zaten, yas günlerinde “ağlamayacağım”, yaşanamamış yas daha kalıcıdır kuralını unutarak, zaten yas törenlerimizde hep şu söz de öne çıkıyor: zaten ağlamamız “onları mutlu eder”. Tam burada koca bir “onlar” söylemi öne çıkıyor, hayatımızın en belirleyici öğelerinden birisi, sistematik bir onlar türetmek, kendi varoluşunun belirleyici halkasından uzak bir dev bir “öteki” yaratmamızdır, yasını bile yaşamayı zayıflık belirtisi olarak görenlere göre “onlar insan olamaz”. Bunun ardından zirveden bile açıkça söylenen “intikamımız acı olacak” yaklaşımı var ki yakın geçmişimiz bu travmanın en açık sonuçlarını bile ortaya koydu, Somali için yardım toplamayı ve televizyon ekranlarından ağlayan spikerlerle haber görüntülerini vermeyi izleyen sürecin olduğu bir toplumda “doğal afetler” bile takdiri ilahi olarak yorumlanıp, daha beter olsunlar ahı ile taçlandırıldı. Bu açıdan, süreci başlatan olaylar esas itibarıyla 12 Eylül darbesine uzansa da, aslında kökenlerini büyük oranda Maraş/Çorum Katliamlarına kadar götürülebilir, zaten bunlarda 12 Eylülün piar çalışmalarından başka nedir ki?

Maraş/Çorum Katliamları, daha sonra darbenin yüzbinlerce insanı işkenceden geçirmesi, televizyonlardan birkaç nesli birden açıkça suçlayan programların yapılması, itin birinin sadece sözcüsü olduğu “asmayalım da besleyelim mi?” yaklaşımı, sokaklarda yazılmayan binlerce infaz, sosyalistlere açıkça deli muamelesi yapıp onları kobay olarak kullanmaya kalkan psikiyatristler, kolluk kuvvetlerinin ölçüsüz artan gücü ve buna eşlik eden yasa tanımaz tavırları “yaşanamayan yas”ın ilk halkasını oluşturdu.

Bugün artık çok komik bir girişim olduğu anlaşılan ve kendileri de kobaylaştırılmış “Ermeni terör örgütü” masalları ve onların “özgürlük adına cinayetleri”, televizyonlardan yayınlanan müthiş dizilerimiz. Bu süreçte halkımız suskun olmaktan başka çıkar yol bulamayan ve yeni yetişen nesilleri hiçbir şeye karışmaması için aşırı “koruyucu” yaklaşımlar üreten insanlarımızın en önemli özelliği giderek daha fazla by stander olmaya dönüşmesidir. Yani gördüğü şeye bile müdahale etmeksizin seyirci kalması, dayanışma ve birlik olmanın gerektirdiği eylemlerin yaşamlarımızdan uzaklaştırılırken hayali bir düzlemde “bizi biz yapan değerlerin sentetik üretimi”, Kürt sorununu futbol stadyumlarında “ana avrat küfürle anma” çabaları, her şehit geldiğinde yapılan törenler, basınımızın tam cephe pozisyon alışı, bir merkezden yönetilmeleri, askere uğurlama törenleri, duvar yazısı olarak “gidip de gelmemek gelip de görmemek var” yazıları…

Siyasette giderek daha fazla televizyon ekranlarında nöbetleşe yapılıyormuş izlenimi veren “başbakanların ağlama konuşmaları”, siyasette üslubun şirazeden çıkması, insanların travmasıyla başa çıkamamaktan kaynaklanan hallerinin televizyonlarımızda bir tür sıcağı sıcağına formatında verilmesi… bütün bunlara tuz biber eken doğal felaketler, iktisadi krizlerin yaşamı içinden çıkılmaz hale getirmesi… Bizi bir türlü anlamayan ve içine almamak için inanılmaz engeller çıkaran Avrupa, “Avrupa, Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türkün ayak sesleri”… Sokak ortası cinayetlerin ve ev-içi şiddetin ölçüsüz bir şekilde artması… Bütün bunlar hayatımızın tam da ortasında, giderek korkunç ölçülere varan travmatik tablonun sadece en yalın göstergeleri, biz bizi var eden ahlaki kipleri değiştirerek, sanal bir biz yaratmak için aşırı zorlamalarımızla, varoluşumuzu olabildiğince kirletmiş bir toplumuz. Bunun sonucunda Türkiye’de hiç alakası yokken otomatik olarak PKK’lı diye nitelenmekle başlayarak ya da bunun yerine başka bir öcü ile özdeşleştirerek anında infazı kutsayan bir toplum haline geldik, sanıyorum ki sosyolojik açıdan bunu tamamlayan bir öğe olarak, gittikçe daha fazla yerinde “yargısız infazı” uygulamaya dönüştüren bir eylem olarak “linç dönemine” girmiş bulunuyoruz. Gidişatta bu dönemin düşünülebilen bir karabasan/kâbus döneminden çok daha uzun sürecek bir tablo sergiliyor. Türkiye, psikolojisi bozulmuş bir toplumdur ve siyasi iktidar bu toplumun psikolojisini bozmanın birinci aracıdır, Türkiye sosyalizm yerine yeni dünya düzenine girmeye karar verdiğinde, kaçınılmaz mukadderat olarak linç olgusu da gündeme gelmiştir, bu anlamda farklı muhalifleri “linç torbası içinde eritmek için” çeşitli linç olaylarını histerik bir tabloya dönüştürmek hususunda maharetli bir iktidarımız var.

Şu meşhur balkon tabloları için bile toplanan kalabalık, kendi sloganları içinde “linç mantığını yeniden üretmek”tedir, acımızın siyaseti, çıkmazlarımızın kullanıcısı olarak 12 Eylül bir tür ahlakın tükendiği, vicdanın tatile çıktığı yerde yapıldığı için “vicdansız Sabuhanın” adalet töreni olarak LİNÇlerimiz vatana millete hayırlı olsun. Hopa’da öldürülen protestocu öğretmen için bile hükümetin tepesinden “oh olsun nidaları” çıkmadı mı?

Ulusal bir politikaya dönüşmüş linç olayları için sadece şunu söyleyelim, sahtekârın adaleti yargıyı lüks görmektir, bizler yalanlarımızla boğulduğumuzda adaleti sağlamak için değil, kâbuslarımızla yönetilmenin sonucu olarak, bir toplum olarak kendi gerçekliğimizden kaçarken linçin tatmin edici sokaklarında kaybolduk.

* Akla düşenler, yola çıkıldıkça derinleşen açmazlar ve sorun yumaklarının bu kadar nefessiz bırakışı karşısında hala akil olanı aramaya devam ediyoruz. Akil olanın belirli kural v kıstaslarla belirlenmiş zümreler için özel bir armağan!!! olmadığına inatla inanmak istiyoruz. Derdimiz meramın görünür kılınması. Bahis açtıklarımız anaakımın yüz göz olmaya tenezzül etmedikleri. Etmekten bir özenle! kaçındığı şeyler olmaya devam ediyor. Bu bağlamda haftalık meramımızda değindiklerimize bağdaşık öğeler ihtiva eden bir tamamlayıcı olarak Zahit ATAM'ın 13 Kasım 2011 tarihli, Birgün Gazetesi'nin Pazar ilavesinde yayınlanmış olan Travmatik Toplum ve Giderek Netleşen Linç Olgusu başlıklı makalesini, yazarın ve gazetenin anlayışlarına binaen sayfamıza iliştiriyoruz...

 ...Fark edilebilir ayrıntılar ile dönüştürücü, ayrıksı duruşların sebeplerini irdeleyerek endişe giderici, tanımlanmamış olanı arz etmeye çabalayarak yardımcı olmaya Deuss Ex Machina  ile devam...İyi Haftalar...

Allame-i Ulul Arz’dan Ara Nağmeler
Okuma Parçası
Titreşim / Deuss Ex Machina #371 (17.10.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #372 (24.10.2011)
Titreşim / Deuss Ex Machina #374 (07.11.2011)
Özgürlük ve Demokrasi Adayları Seçim Beyannamesi - Sol Defter
#DokunanYanar - İmamın Ordusu - Ahmet ŞIK via Scribd
Yansak Da Dokunacağız - Ahmet ve Nedim'in Gazeteci Arkadaşları - Özgür Basın
Travmatik Toplum ve Giderek Netleşen Linç Olgusu - Zahit ATAM - Birgün
Zor Günlerde Dik Durmak - Yıldırım TÜRKER - Radikal
Duvara Karşı - Mithat SANCAR - Taraf / Düzce Yerel Haber
Pornografi - Karin KARAKŞLI - Kronik Muhalif
Prof. Dr. Büşra Ersanlı: Bir Bilim Kadınının Haberleştirilmesi - BîHuzur - Huzursız Blog
70 Yıl Önce, 70 Yıl Sonra - Bülent HABORA - Evrensel
Bir İntihar Mektubu - Dağhan IRAK - Birgün
‘İfade’ Tamam, Ya ‘Özgürlüğü!’ - Aris NALCI - Emek Dünyası
Bir Büyük Kompozisyon Yarışması - Nuray MERT - Milliyet
cem yılmaz ve imc tv - Cüneyt UZUNLAR - açık koyu
kimin? başkalarının.. - şuursuz kabalak - deliler evinden anılar
Anayasayı Konuşmak II - Rober KOPTAŞ - Agos / BiaMag
Kürtlere Çimento Sıvamak - Emrah GÖKER - İstifhanem
‘Ez Dimirim’ - Kaçakkova - Mutlak Töz
Hoca Tabuta Dönüp Sorsa... - Umur TALU - Habertürk
Onlara Şehit Demeyin! - Mehveş EVİN - Milliyet
Depremin Hafızası - Enis RIZA - Birgün
Depremin İzini Silmeye Gittiler Yüzlerine Yazdılar - Milliyet
Depremzedeye Cop Dünyanın Dilinde! - Radikal
McCarthy, Erdoğan, Reankarnasyon... - Sıtkı GÜNGÖR - Atılım
Devekuşu Siyasetine Dönüş ve Yıkıcı Esneklik Üzerine - Özgür ERZİNCAN - Bijwenist
İnsan, Eriyebilir De - Kadir CANGIZBAY - Birgün
İçişleri Bakanı Kürt Sorununu Arıyor Ama Bulamıyor! - Marksist.org
Hadron Çarpıştırıcı Bakan İdris Naim Şahin! - Özgür AMED - Yüksekova Haber
Kürt Sorununu Arama, Kürt Sorunu Her Yerde - Murat IŞIK - Emek Dünyası
Orada Bir Bakan Var Uzakta Adı İdris Naim Şahin Olan - Serhat KORKMAZ - Jiyan
'Bu Hikaye Kürt Sorununu Arayanlara İbret' - Etkin Haber Ajansı
Hangi Savaş? Hangi Zafer? - Emre DAŞAR - Kronik Muhalif
Bakan Yıldız'a Göre Van'da Tek Sorun, Protestocular! - ANF
Parmakarası Terlik, Kokan Kazak, Mayo, Bayrak û Bijî Biratiya Gelan - Selaheddîn BIYANÎ - PolitikART
Ne Acı Ki Kürdüm Diyene - Aslı ERDOĞAN - Özgür Gündem
Nasıl Adam Olacağım Ben? - Balçiçek İLTER - Habertürk
"Nefreti Durdur" - Sol.org.tr
Rakel DİNK: Werin Em Yek Bin - ANF
31 Yıldır Bitmeyen Özlem - Evrensel
12 Eylül'de İşkence Soruşturuluyor - Bianet
Aileleri, Şehit Onur ve Gerilla Ebru'yu Anlatıyor - Işıl CİNMEN - Bianet
Kağan Bir Bebek, Kağan Bir Bebek… - Serpil ODABAŞI - Jiyan
Zeynep ALTINOK: Devlet Gerekeni Yapmadı - Ruken ADALI - ANF
Turkish Roma Make Way For Property Developers In Historic Istanbul District - Constanze LETSCH - The Guardian
Kamusal Alan ve Refüj - Filiz GAZİ - BiaMag


Ekoplekz Official - Weblog
Ekoplekz At Twitter
Ekoplekz: The Creative Exchange Between Man And Machine By Oli MARLOW & James BALF via Sonic Router
Yves De Mey Official
Yves De Mey - mx45 via mnml ssgs
Yves De Mey - Counting Trigger via Boomkat
G.H. / Pendle Coven Official
G.H. - Ground EP Review By Philip SHERBURNE via Resident Advisor
Vatican Shadow / Dominic Fernow Official
Vatican Shadow Informative via Last.FM
Vatican Shadow: From The Shadows - Chris via mnml ssgs
Pariah Artist Page via Facebook
Pariah - Left Unsaid Track Review By Larry FITZMAURICE via Pitchfork
Oneohtrix Point Never Official
Oneohtrix Point Never - Replica Album Critic By Phil MONGREDIEN via The Guardian
Oneohtrix Point Never - dRWarp - Deuss Ex Machina

Deuss Ex Machina genelgeçer disiplinlerden uzakta kalarak, deneysel öğeler ihtiva eden tüm müzik turlerine sonuna kadar kapısı açık bir yapılandırmayı sunmaya gayret eder. Bu bağlamda Ambient’dan - Weird Folk’a uzanan ses seceresinden alıntıları her Pazartesi akşamı 21.00-22.00 saatleri (GMT +2) arasında canli olarak Dinamo FM’den iliştirmeye devam ediyoruz.

Her Türlü Eleştiri,Öneri vs .İçin İletişim Kanallarımız;
Dinamo – Send Promos: misak[æ]dinamo[dot]fm – Makina
Her Pazartesi Gecesi 21:00 -22:00 (GMT +2) arası Dinamo 103.8
---------------------------------------------------------
>>>>>Info Go-R-Sel
escher fishes By filmersam
filmersam's Flickr Page

>>>>>Poemé
Taşlı Yazı - Müştak ERENUS

Üç el yamanmıştı geceye sivri
Korkunun ötesinde ateş yakmıştı çocuk
Kimse bir şey diyemedi

Önce bir yerinden başladı
Kocaman kara kırmızı mor
Kımıldadı deli taşlar, denizler bitti

Çıldırıyordu yağmursuz toprak
Kaynadı ağaçlar kuşlar bulutlar
Doğa yarattıklarını yedi

Sustu insansız dağ taş yorgun
Delinmiş göklerde yıldızlar yerlerine dönüyorlardı
İşte bu upuzun sersemlikte
Çatladı bir küçük taşın sabrı
Daha küçük bir böcek çıktı güne
Yaşamı müjdeledi
Utandı önce o korkusuz kara kırmızı mor
Boşluklara çakılı ışıklar
Doğacak çocuklara sevindi
Açıldı hemen koca gökler
İnatçı bir son bitiyordu
Tüm yağmurlar indi

Üç el yamanmıştı geceye sivri
Ateş yakmıştı çocuk geceye
Kimse bir şey diyemedi

Şimdi yine döndük geldik
Atomlarla
Bu bitmeyen son
Nagazakide kırmızı elbiseli çocuk
Okşarken parlak düğmelerini
Bir anda yamandı göklere
O küçücük güzel elleri

Ve işte görüyorsunuz
Kimse bir şey diyemedi.

Kaynakça: Şiir Parkı

No comments: